Elveda (yeni adresime beklerim)

Şubat 5, 2008

Hiçbir şeyden çekmedim bedava web alanlarında çektiğim kadar. Aylarca uğraşıyorsun, bir şeyler ortaya çıkarıyorsun, tam herkese faydalı bir iş yapmaya başladığın zaman bir maraza çıkıyor ve her şey alt üst oluyor. Artık parama gücüm yetti ve kendime bir alan satın aldım.

Bundan sonra bütün yazılarım yeni yerimde. Herkesi safran çiçeği forumuma beklerim

safrancicegi.com

yeni adresim.


Haccın Tarifi ve Önemi

Ağustos 12, 2007

HACC’IN LÛGAT MANASI; “Muazzam bir şeye” gitmeyi kasdetmektir. Buradaki “Muazzam bir şeye” kaydını İbn-i Hümam meşhûr dil alimi İmam-ı Sikkit’ten naklederek beyan etmiştir. İslâmî Istılâhta; “Niyyet ederek ihrama girmek, Kâbe-i Muazzama’yı usûlü dairesinde tavaf etmek ve vakti mahsusunda vakfe yapmak gibi fiillere hac denir” şeklinde tarif olunduğu gibi “Dînî rükünlerden bir rüknü edâ etmek için, Kâbe’ye gitmeyi kasdetmektir” şeklinde de tarif edilmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de: “Şüphesiz ki, âlemler için çok feyizli ve ayn-ı hidayet olmak üzere konulan ilk ev (Ma’bed) elbette Mekke’de olandır. Orada apaçık alâmetler, İbrahim’in makamı vardır. Kim oraya girerse (taarruzdan) emin olur. O’na bir yol bulabilenlerin, beyti hacc (ve tavaf) etmeleri, Allah’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır. Kim küfrederse, şüphesiz ki Allah onlardan müstağnidir” hükmü beyan buyurulmuştur. Hanefi fûkahası bu Ayet-i Kerimeyi ve Resûl-i Ekrem (sav)’den gelen mütevatir haberleri esas alarak: “Hacc muhkem bir farzdır. Farziyyeti kat’i delillerle sabittir. Haccın farz olduğunu inkâr eden kâfir olur. Gücü yetenlere (Vücûbunun ve edâsının şartı üzerinde bulunanlara) hayat boyu, sadece bir defa haccetmek farzdır” hükmünde ittifak edilmiştir.

İmam-ı Kasani; Hacc sûresinde yer alan: (Hz. İbrahim (as)’e hitaben) “İnsanlar için haccı ilân et. Gerek yaya, gerek uzak yoldan arık develerin üstünde (süvari) olarak sana gelsinler” şeklindeki hükm-i ilâhiyi esas alarak “Buradaki “İnsanlar için haccı ilân et!.” hükmü, Allahû Teâla (cc)’nın insanlara haccı farz kıldığını beyan buyur, manasınadır. Binaenaleyh Resûl-i Ekrem (sav)’den önce de, diğer ümmetlere hacc ibadeti farz kılınmıştır” buyurmaktadır. Mâlûm olduğu üzere Mekke’de; Kâbe-i Muazzama’yı inşâ eden Hz. İbrahim (as) ve oğlu Hz. İsmail (as)’dir. İbn-i Abidin: “Sahih olan kavle göre hacc, dokuzuncu yılın sonlarında farz kılınmıştır. Onu farz kılan âyet: “Allah için beyti haccetmek insanlar üzerine borçtur” ayet-i kerimesidir. Bu ayet, heyetlerin geldiği dokuzuncu yılın sonunda inmiştir” hükmünü zikretmektedir.

İbn-i Abbas (ra)’dan rivayet olunan bir hadisde: “İbrahim (as) Kâbe’yi bina edip tamamladıktan sonra kendisine: “-Hacc için insanları davet et” emri verildi. İbrahim (as): “-Benim sesim onlara ulaşmaz” dedi. AllahTeâla hazretleri: “-Sen davet et, sesini duyurmak bana aittir” buyurdu. Bunun üzerine İbrahim (as): “-Ey insanlar!.. Beyt-i Atiki haccetmeniz size farz kılınmıştır” diye nida etti. Bu sözü yerle gök arasında bulunanların hepsi işitti. Görmüyor musunuz? İnsanlar en uzak yerlerden icabet edip geliyorlar” denilmiştir.

Hanefi fûkahası; haccın sebebinin “Beytullah” olduğu hususunda ittifak etmiştir. İbn-i Abidin: “Sebebi beytullah’tır. Buna delil, ayette “Beytin haccı” diye izah edilmesidir. Zira esas olan, hükümleri sebeblerine izafe etmektir. Nitekim usûl-i fıkıh’ta izah edilmiştir. Sebebi tekrarlanmayan bir vacip tekrarlanmaz. Bir de Müslim’in sahihinde şu Hadis-i Şerif vardır: “-Ey insanlar!.. Size hacc farz kılınmıştır. Öyle ise haccedin!.” Bir adam: “-Her sene mi ya Resûlullâh?” diye sordu, Resûlullâh (sav) sustu. Hatta adam sualini üç defa tekrarladı. Bunun üzerine Peygamber (sav): “-Evet desem size vacib olur. Siz de güç yetiremezsiniz” buyurdular. Nehir sahibi diyor ki: “Ayet tekrar lâzım gelmediğine istidlâl için yetiyorsa da -Zira emrin tekrara ihtimal yoktur- neyf neyfin muktezası ile isbat etmek daha uygundur” hükmünü zikretmektedir. Sahabe-i Kiram’dan bir zat Resûl-i Ekrem (sav)’e: “Ya Resûlullâh!.. Hacc her sene midir, yoksa bir kere midir?” diye sual tevcih ediyor. Resûl-i Ekrem (sav) cevaben: “-Hayır bir kere!.. Birden fazlası nafile (Tatavvû)’dir” buyurmuşlardır. Malûm olduğu üzere; ibadetlerin bir kısmı mâlî, bir kısmı da bedenîdir. Hacc ise, hem malî, hem de bedenî bir ibadettir. Dolayısıyle iki nimet bir aradadır. Bir mükellefte hem zenginlik, hem de bedeni kudret gibi iki nimet bir araya gelmiştir. Dolayısıyla haccını edâ etmek sûretiyle, bu iki nimete de şükretmiş olur. Haccın edâsı için gerekli şartlar, tağuti güçler tarafından ortadan kaldırılırsa; mü’minler hem mallarıyla, hem de (sıhhatli oldukları için) güçleriyle onlara karşı cihad ederler. Kat’iyyen Tağuti güçlere boyun eğmezler!..

İmam-ı Azam Ebû Hanife (rh.a) ile İmam-ı Yusuf (rh.a) Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Kim hacc etmeyi murad ederse, hemen edâ etmeye gayret etsin” Hadis-i Şerifini esas alarak, vücûbunun ve edâsının şartları, üzerinde bulunan kimsenin derhal (fevri) bu ibadeti edâ etmesi gerektiğini beyan etmişlerdir. Hac ibadetinin hayatta bir defa farz olduğunu esas alan İmam-ı Muhammed (rh.a) “Hac ibadetinde ömür, namazdaki vakit gibidir. Her ne zaman gidilirse gidilsin “Edâ” denir, kaza denmez. Bu sebeble terahi (genişlik) üzere farzdır” buyurmaktadır. Feteva-ı Hindiyye’de bu husus şu şekilde izah olunmuştur: “İmam-ı Muhammed (rh.a)’e göre hacc; farz olduktan sonra dilediği zaman edâ etmek (terahi) üzeredir. Haccı farz olur-olmaz acele yapmak ise efdaldir. Hulâsada da böyledir. Buradaki ihtilâf, mükellefin selâmette kalacağına zann-ı galibi olduğu zamana aittir. Fakat yaşlılık veya hastalık sebebiyle, mükellefin zann-ı galibi vefat edeceği noktasında olursa, fevri olarak edâ etmesi gerektiği hususunda alimlerimiz icma etmişlerdir. Cevheretü’n Neyyire’de de böyledir. Bu ihtilâfın günahkârlar için faydalı olduğu aşikârdır” İmam-ı Matûridi (rh.a): “Vakit kaydı bulunmayan her emr-i mutlak; amel noktasından derhal edâ edilmeye (fevre) hamledilir. İtikad hususunda ise; fevre hamledilmez. Ancak “Fevr veya terahi hususunda muradı ilâhi ne ise, hak o’dur” diye itikad olunur” hükmünü beyan etmektedir. Ölümün ne zaman gelip çatacağı bilinemiyeceği için, haccın vücûbunun ve edâsının şartlarına haiz olan mükellefin, acele etmesi önemlidir. Esasen bunun efdal olduğu hususunda da ittifak vardır.

Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Her kim hacc yolunda ölürse, onun için her yıl makbûl bir hacc yazılır” buyurduğu bilinmektedir. Yine bir Hadis-i Şerifte; meşrû hiçbir sebeb olmadan terkedenlerin durumu beyan buyurulmuştur. Bu Hadis-i Şerif şudur: “Her kim ki, kendisini beytûllah’a ulaştıracak kadar bineği ve azığı (mali gücü) bulunur da haccı edâ etmezse, Yahudi ve Hrıstiyan olarak ölmesinde beis yoktur. Bunun sebebi şudur: Allahû Teâla (cc) kitabında, beytûllahı ziyarete gücü yetenlerin onu haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır” buyuruyor.


Yab-Boz Oyunu

Temmuz 27, 2007

Okul öncesi çocukların zihin reflekslerinin gelişimi için düşünülmüş bir oyun adı: Yapboz… Parçalara ayrılmış bir resmin parçalarını uygun yerlere monte ederek resmi tamamlıyorsunuz.

Böyle bir oyun sadece okul öncesi çocuklara mahsus değildir. Dünya haritasını parçalara ayırsanız, okul öncesi bir çocuk, bu parçalardan dünya haritasını çıkaramaz. Yine elementlerin bulunduğu periyodik cetveli parçalara ayırsanız, bu parçaları uygun yere koyup periyodik cetveli meydana getiremez… Bir çocuğun periyodik cetveli meydana getirebilmesi için atomların özelliklerini, grup ve periyotlarını bilmesi gerekir. En azından kimyaya iyi çalışmış bir lise öğrencisi olması gerekir.

Hâlbuki bitkiler, meyveler, toprakta bulunan elementlerin 16 tanesini kullanmaktadırlar. Oksijen, azot, kükürt, kalsiyum, fosfor, magnezyum, sodyum, potasyum, manganez, demir, bakır, kobalt, iyot, çinko, flor, klor ve hidrojen atomlarını kullanan bitkiler bugüne dek bir hata yapmadılar.

Oysa bırakın lise öğrencisini, üniversite hocaları bile hata yapıyorlar. Bitkiler ve meyveler, hiç kimya tahsili görmedikleri hâlde hatasız çalışmalarını kime borçludurlar?

Bitkiler sadece kimyayı değil, matematiği de çok iyi biliyorlar. Zira her bitki, elementleri farklı miktarlarda kullanır. Böylelikle her bitkinin, meyvenin tadı kokusu farklı farklı olur. Örneğin, fasulye azotu 120 mg alırken karpuz 5 mg alır. Yine her bitki kendisine lâzım olan elementlerin hepsini aynı miktarda almaz. Fasulye bitkisi karbon, hidrojen, oksijen, azot ve fosfor elementlerini kullanır. Ama bu elementlerin miktarları birbirinden farklıdır. Hidrojenden 5 mg alırken, fosfordan 60 mg almaktadır. Fasulye bu ölçme ve oranlama işlemlerini nereden öğrenmiştir?

Yine her bitki, çok iyi geometri bilir. Zira yaprakların dallara yerleşimi belirli açılarla yapılmaktadır. Güneşten en iyi şekilde istifade edebilmek için, yaprakların belirli bir kurala göre dizilmeleri gerekir. Yaprakların şekilleri, renkleri, biçimleri, boyutları, damarları, ağacın meyvesine en uygun olarak seçilmiştir. Bu seçimi kim yönlendirmektedir? Dut ağacına portakalı taksanız veyahut incir ağacına kiraz meyvesini taksanız, meyve ile yaprak arasında bir uyumsuzluk göreceksiniz? O hâlde uyumu kim takdir etmiştir?

Meyvelerin, bitkilerin sadece tatlarıyla ilgilenmemiz biz insanlara yakışmaz. Bir hayvanı 100 sene besleyin, bu 100 yıl içinde en çok keyif aldığı yiyecekleri ona yedirin, bir gün olsun böyle güzel yiyecekleri kimin neden ikram ettiğini merak etmeyecektir, ona ikram ettiğiniz yiyecekleri nereden nasıl temin ettiğinizi asla düşünmeyecektir… O bir hayvandır; sadece yer içer, def-i hacet yapar ve uyur. Ama insan öyle mi?

Şu an dünyada altı milyar insan yaşıyor. Bu insanlardan kaç tanesi, doğarken elementleri tanımış olarak doğuyor? Bir karpuz çekirdeğinin karpuzun içinde kimya dersini aldığını kim iddia edebilir? Ölmeden önce merak hislerimizi kullansak kime zararımız dokunur?

“Bunları yarın düşünürüz.” deyip geçmeyelim. Unutmayalım ki, geleceği satın alabilecek tek şey, bugündür…

Yakup Yasir
sorularlaislamiyet.com


Parçalanmış Domates Cesedi

Temmuz 19, 2007

“İSTANBUL’DA ŞEHİRLER ARASI otobüs terminalinde bir çöp bidonunda poşete konulmuş, 20 parçaya bölünmüş kadın cesedi bulundu. Yapılan soruşturma sonucunda, kadının intihar ettiği anlaşıldı.”

Bu haberi okuyan bir insan, “Bu ne biçim soruşturma, bu ne biçim karar Allah aşkına!” demez mi? Bir kadın kendi vücudunu 20 parçaya nasıl böler? Eli, kolu, ayağı birbirinden ayrılmış bir ceset, kendini bir poşetin içine nasıl koyar? Sonra poşet, çöp bidonunun içine kendi kendine mi girdi? “Bu olayda hiç kimsenin parmağı yok.” deyip kadının intihar ettiğine karar veren akıl nasıl bir akıl, Allah aşkına! Eminim böyle bir intiharın olabileceğini kabul edecek insanı yeryü-zünde bulmak mümkün değildir…

Böyle bir intiharın olamayacağına dair gösterdiğimiz tepki, zihnî bir reflekstir. Zihnimiz böyle bir refleksle uyarılmış durumdayken başka olayların da değerlendirmesini yapalım.

Bahar mevsiminde dünyanın dört bir yanına trilyon çarpı trilyon kadar tohum ve çekirdekler ekilmektedir. Biz bunlardan bir tanesini ele alalım. Örneğimiz bir domates çekirdeği olsun. Domates çekirdeğini toprağa değil de iş yerimizde veya evimizde bir masanın üstüne atacak olsak bu çekirdekten domates olmaz. Çekirdeği toprağa atsak, çekirdek toprakta kalsa, yani masamızın üstünde durduğu gibi toprağın altında kalsa yine domates olmaz. Çekirdekten domates olabilmesi için toprakta çürümesi, kabuğunun yırtılması gerekir. Bu olay düşündürücüdür. Çekirdeğin vücudu sağlam kaldığı müddetçe domates olması mümkün olmayacak. Çekirdek çürüyüp kabuğunu yırttığı zaman domates olma yolunda ilerlemeye başlayacak. Cesedin sağlamı değil, çürümüşü iş görecek.

Çöp bidonunda bulunan vücudu 20 parçaya ayrılmış kadının intihar etmiş olabileceğini kabul etmedik.

Yirmi parçaya ayrılmış bir cesedin, başkaları işin içinde olmadığı müddetçe bir poşete girmesinin ve bu poşetin çöp bidonuna konulmasının, hem de yerden yüksek bir bidonun içine konulmasının mümkün olmayacağını söyledik.

Domates çekirdeğinin başına gelenler, vücudu 20 parçaya ayrılmış kadının başına gelenlerden farklı değil. Hatta fazlası var… Zira domates çekirdeği çürüdükten, kabuğu yırtıldıktan sonra bir poşet içinde yatıp uyumuyor. Toprak içinde domates için lüzumlu elementleri işlemeye başlıyor. Kendi oluşumu için hangi elementlere ihtiyaç varsa o elementlerin bir listesini çıkarıyor. İhtiyaç duyduğu elementlerin oranlarını belirliyor. Öncelikle yapraklarında ve çiçeklerinde uygun elementleri kullanıyor, sonra meyvesi için gerekli olan elementleri kullanıyor. Domatesin rengini seçiyor. Bu arada “Ben bir ölür, ama bin dirilirim!” dercesine domatesin içine yüzlerce çekirdek istif ediyor. Üstelik çekirdekleri meyvenin içinde bir zarafetle, bir estetikle diziyor.

Çürümüş bir domates çekirdeğinin bütün bu faaliyetleri işin içinde başka biri olmadan yapması mümkün mü?

Üniversitelerde profesörler kitap yazıyorlar. Bu doğru, bunu biliyoruz. Ama öldükten sonra toprağın altında kitap yazan profesörü gören duyan bilen var mı? Ölüler kitap yazamaz. İsterse ordinaryüs profesör olsun…

Toprak altında, üstelik kabuğunun çürüyüp ayrılmasından sonra korumasız kalan bir çekirdeğin, domates kitabını yazacağını kabul etmek mümkün değildir. Aklımız, çürümüş çekirdeğe böyle bir ilmi, marifeti, beceriyi yakıştıramıyor. Zira çekirdek böyle bir faaliyette güneşe, güneşin ışığına ve ısısına, gece gündüzün devamına, okyanuslara, okyanuslardan suların buharlaşmasına, buharlardan bulutların oluşmasına, oluşan bulutların rüzgârla domates tarlasının üstüne taşınmasına, yağmurun başlaması için uygun yoğunluğun oluşmasına, yağmurun başladıktan sonra durmasına, bulutların dağılıp güneşin tekrar gelmesine, güneş ışınlarının zararlarından korunabilmek için ozon tabakasının teşekkülüne gücü yetmez.

Bir çekirdeğin hem de çürüdükten sonra bütün bu işleri düzene koyup en uygun ortamı oluşturması mümkün değildir. Bütün bunlar olurken işin içinde birisi var. Sözü, gücü, emri, ilmi, kudreti her şeyi kuşatan, “yüce bir yaratıcı”nın sonsuz gücü işin içinde olmadan dünya dönmez; bahar da gelmez, bir küçük çekirdekten domates de olmaz…

Yüce Allah, kendi eserlerinin okunması için insanoğluna “akıl” gibi emsalsiz ve benzersiz bir nimet vermiştir. Akıl vermediği canlılardan bu eserlerinin okunmasını istememiştir.

Allah’ın bize ihsan ettiği “akıl” nimetini kullanırken cimrilik yapmayalım. Akıl sadece dünyevî hayatın problemlerini çözmek için verilmemiştir. Milyonlarca hayvan, “akıl” nimetinden yoksun oldukları hâlde nesillerini devam ettiriyorlar. İnsan olarak yaratılmış olmanın hakkını vermemiz gerekir. Bizi en mükemmel şekilde yaratan Allah, bizden eserlerini okumamızı, kendi gücünü, sonsuz kudretini görmemizi istiyor. Bizi hayvanlardan ayıran yönümüz işte burada…

Yakup Yasir
sorularlaislamiyet.com


Fitre Sadakası

Temmuz 16, 2007

Fitre sadakası, Ramazan ayının sonuna yetişen ve temel ihtiyaçlarından başka en az nisab mikdarı bir mala sahip bulunan her müslüman için verilmesi vacib olan bir sadakadır. Buna yalnız “Fitre”de denir. Fıtrat sadakası, sevab için verilen yaratılış ikramı demektir.
Fitre sadakasının vacib olması, zekatın farz kılınmasından öncedir. Orucun farz kılındığı yıla raslar. Bu bir yardımlaşmadır, orucun kabulüne ve can çekişme ile kabir azabından kurtuluşa bir yoldur. Yoksulların ihtiyaçlarını gidermeye, bayram gününün sevincine katılmalarına bir yardımdır. Bu yönü ile fitre sadakası, insanlık için bir hayır ve bir görevdir.
Fitre sadakası, Ramazan Bayramının birinci günü fecrin doğuşundan itibaren vacib olunsa da, bundan önce ve bundan daha sonra da verilebilir. Önceden verilmesiyle fakirler bayramlık ihtiyaçlarını gidermiş olurlar. (Üç İmama göre, fitre sadakası Ramazanın son akşamında güneşin batmasından itibaren vacib olur. Bayramdan sonraya bırakılması ile bu sadaka düşmez, kaza edilmesi gerekir.)
Fitre sadakası, nisab mikdarı bir mala sahib olan her hür müslüman için vacibdir, ister çocuk olsun, ister mecnun olsun…
Bunların velileri, bunların mallarından bu sadakayı vermezlerse, kendileri baliğ olduktan veya iyileştikten sonra bu sadakayı ödemekle yükümlü bulunurlar. Bu mesele, İmamı Azam ile İmam Ebû Yusuf’a göredir, İmam Muhammed ile İmam Züfer’e göre, bunlara fitre sadakası vacib olmaz. Bu gibilerin babaları veya vasileri bu sadakayı onların mallarından verirlerse, onu ödemek zorunda olurlar. Bu sadakayı onlar adına vermek, babalar üzerine vacib olur. Fitrelerini babalar kendi mallarından verirler.
Bu nisabdan maksad, iki yüz dirhem gümüş veya yirmi miskal altın veya bunlann kıymetine denk bir maldır. Bu mal, temel ihtiyaçlardan (borçtan, oturulan evden, ev eşyasından, bineceği at ve kuşanacağı silahdan, ailesinin bir aylık veya bir yıllık geçiminden) fazla bulunmalıdır. Bu fazla malların para veya ticaret malı olması şart değildir. Bu fazla olan mal üzerinden bir yıl geçmesi de aranmaz.
İşte bu mikdar bir mala sahib olan her müslüman için zekat almak veya vacib olan sadakaları kabul etmek haramdır. Üzerlerine kurban kesmek de vacibdir. (Üç îmama’a göre, Bayram günü ile bayram gecesine mahsus olmak üzere, kendisi ile aile halkının yiyeceklerinden ve temel ihtiyaçlarından fazla fitre mikdarı bir mala sahib olan bir müslüman için fitre sadakası vacib olur.)
Ramazan Bayramının ilk günü fecrin doğuşundan önce vefat eden veya fakir düşen veya fecrin doğuşundan sonra dünyaya gelen veya (İslama giren) bir müslümana fitre sadakası vacib olmaz. Fakat fecirden sonra ölen bir müslümana vacib olur. Eğer vasiyet etmişse, terekesinin üçte birinden ödenir. Varislerin kendi mallarından vermeleri de caizdir.
Nisab mikdarı mal, fitre sadakasının vücubundan sonra telef olsa fitre düşmez, çünkü verilmesi için önceden bir imkan hasıl olmuştu. Zekat ise böyle değildir, onda kolaylığı gerektiren bir imkan gereklidir.
Ramazanda bir özür sebebiyle oruç tutamayan kimseye de fitre sadakasını vermek vacibdir. Hasta, yolcu ve takatsiz kalmış ihtiyar gibi…
Nisaba malik olan bir mü’min hem kendisi, hem bunak ve mecnun olan evladı, hem küçük yaşta olan çocukları ve hem de hizmetinde bulunan köle ve cariyeleri için fitre sadakasını vermekle yükümlüdür. Köle ve cariyeleri müslüman olmasalar da, bunlar için fitre vermesi yine vacibdir. Fakat ticaret için olan köle ve cariyelerden ötürü fitre vermek gerekmez. Çünkü bunlar zekata bağlıdırlar. Bir maldan hem zekat, hem de fitre vermek olmaz. Bunlar birleşmez.
Yukarıda açıklandığı gibi, İmam Muhammed’e göre, zengin olan çocuklar için de fitre sadakası vermek babalarının malına düşen bir borçtur.
Fakir bir çocuğun babası ölmüş olursa veya fakir düşerse, dedesi (babasının babası) nisaba malik ise, çocuğun babası yerine geçer ve fitre sadakasını verir. Bununla beraber sahih görülen bir görüşe göre, bu çocuk için fitre vermek dedesi üzerine vacib olmaz.
Bir kimse, kendi zevcesinin ve akıl sağlığı yerinde büyük evladının fitre sadakasını vermekle yükümlü olmaz. Çünkü bunlardan her biri kendi başına tasarruf hakkına sahib mükellef kimselerdir. Onun için bunlardan her biri nisaba malik ise, zekatını kendi malından vereceği gibi, fitre sadakasını da kendi malından vermekle yükümlüdür. Aynı zamanda sadakalarda bir ibadet manası vardır. Koca, zevcesine ait bir ibadet görevini yüklenmek için evlenmemiştir.
Bir kimse, zevcesinin veya büyük yaştaki evladının fitrelerini onların izinleri ile kendi malından verecek olsa yeterli olur. Bunlar kendi idaresinde ve geçimi altında bulundukları takdirde izinleri olmaksızın vermesi de yeterlidir. Çünkü bu durumda adet bakımından izin var sayılır. Aile arasında bulunan diğer şahıslar hakkında da hüküm böyledir. Gerçek yönden veya adet bakımından izin gereklidir. Çünkü fitre sadakasında niyet bulunmalıdır, niyetsiz verilemez. Böyle bir izin ise, niyet yerine geçer. (İmam Şafiî’ye göre, zevcenin fitre sadakası, kendisi zengin olsa bile, kocasına aittir. Kendilerine ücret tayin edilmeyen hizmetçiler hakkında da hüküm böyledir.)
Bir kimse, kendi geçimi altında bulunsalar bile, babasının ve annesinin fitre sadakasını vermekle yükümlü değildir. Baba fakir olduğu halde mecnun ise, fitresini vermek zorundadır.
Fitre sadakası dört cins maldan belli bir mikdarda verilir. Şöyle ki:
Buğdaydan yarım sa’(Irakî) ki, beş yüz yirmi dirhem verilir. Buğday unu ile kavutu da, buğday hükmündedir. Arpadan, kuru üzümden ve kuru hurmadan da bir sa’(bin kırk dirhem) verilir. Bunların yerlerine kıymetlerinin verilmesi de caiz hatta daha faziletlidir. Fakat fakirlerin ihtiyacı bunların kendilerine daha çok ise, o zaman kendilerini vermek daha iyi olur.(*)
Burada dirhemden maksad, zekat nisabında olduğu gibi, Şer’i dirhemdir. Bununla beraber her beldenin Örfde kullandığı dirhem ölçüsünü esas kabul etmek gerektiğini söyleyenler de vardır. Örfi dirhem daha fazla olduğu için, fitre sadakasını bundan vermek ihtiyata uygundur ve ziyade sevabı vardır. (Üç İmama göre, fitre sadakası buğdaydan da bir sa’dır. Fakat bu sa’dan maksad, Irak sa’yi değil, Hicaz sa’yi olan 693 1/3 dirhem mikdarıdır.)
Fitre sadakası için buğday, arpa, üzüm ve hurma birer değişmez ölçüdür. Çünkü bunlardan maksad, fakirin bir günlük ihtiyacını gidermektir. O da bunlarla karşılanır. Eğer belli bir para ölçü olarak gösterilmiş olsaydı, ,bu gaye elde edilemezdi. Çünkü yiyeceklerin fiyatı zaman zaman değişmekte olduğundan, belli para bazı yıllar bu maksadı karşılar ve bazan da karşılayamazdı.
Fitre sadakası, zekat gibi niyet edilerek fakirlere temlik şekli ile verilir. Yemek ikramı şeklinde verilemez. Bu niyet, malı ayırırken yapılabileceği gibi, fakire verirken de yapılabilir. Ancak fakire bunu verirken fitre olduğunu söylemek gerekmez.
Fitre sadakasını, aralarında zevciyet veya doğum bakımından ilgi bulunanların birbirlerine vermesi sahih değildir. Bir kimse fıtresini, fakir olan karısına, babasına ve oğluna veremez.
Fitre sadakası, İmam Ebû Yusuf ile İmam Şafiî’ye göre, fakir olan zîmmîlere de verilemez. Fetva da bu şekildedir. Çünkü bunun verilmesindeki maksad, bayram gününde fakir müslümanların ihtiyaçlarını gidererek onların da bayrama sevinçle katılmalarını sağlamaktır. Bu maksad, fitrenin zimmîlere verilmesi ile elde edilmez. Bununla beraber, fitrenin zimmîlere verilebileceğini söyleyen alimler diyorlar ki: Bu sadakadan asıl maksad, mutlak olarak fakirlerin ihtiyacını bir ibadet niyeti ile karşılamaktır. Bu maksad, fakir zimmîlere verilmekle de kazanılır. Çünkü onlara verilecek sadaka da bir ibadettir.
Bir kimse fıtresini bir fakire verebileceği gibi, birkaç fakire de dağıtabilir. Birçok kimseler de, fitrelerini birkaç fakire verebilecekleri gibi, bir fakire de verebilirler. Fakat bir görüşe göre, bir fitre birkaç kimseye verilemez.
Birkaç fitre, gerek aynen ve gerek kıymet olarak sahiblerinin izni ile karıştırılmış bir halde fakirlere verilebilir. Her fitreyi diğerinden ayırmaya gerek yoktur. Bununla beraber fitrelerin ayrı ayrı verilmesi ihtiyata daha uygundur.
Fitre sadakası, yükümlünün bulunduğu yerdeki fakirlere verilmelidir. Başka yerlere gönderilmesi mekruhtur.

* Bir sa’ (Irakî), 1040 Şer’i dirhemdir. 910 örfi dirheme eşittir. O halde 520 şer’i dirhem de 455 örfi dirheme eşittir. Küsurlara bakılmazsa, 1040 şer’i dirhem 2917 kg.dır. 1040 örfi dirhem de (3.333 kg.) eder. O halde, 520 şer’i dirhem 1.458 kg.dır. 520 örfi dirhem de 1.667 kg.dır. Bir kg 357 şer’i dirheme ve 312 örfi dirheme eşittir. Bir kilo mikdarındaki bir şeyin, bir buğdayın fiyatı elli lira kabul edilecek olsa, 1.667 kg. buğdayın tutarı, 1.667×50=83 lira 35 kuruş olur.


Nefsin Mahiyeti

Temmuz 13, 2007

Bütün Kötülüklerin Anası

Adamın biri, annesini öldürür. “Niye anneni öldürdün?” diye sorulduğunda “Zina yapıyordu.” der. “Anneni öldüreceğine beraber olduğu adamı öldürseydin.” dediklerinde ise şu cevabı verir:

“Her gün bir adam mı öldürmeliydim?”

Kıssayı nakleden Mevlâna, ardından şu hatırlatmayı yapar:

“Ey insan!.. O kötü tabiatlı anne, senin nefsindir ki onun fesadı her tarafa yayılmıştır.”

Gerçi nefsi öldürmek, yani onu bütün bütün susturmak pek mümkün değildir. Ama onu terbiye etmek, kötülüğe değil iyiliğe sevk etmek hem mümkün, hem de gereklidir.

Nefis, Bir Düşman mı?

Hz. Peygamber (a.s.m.), bir hadisinde, “Senin en zararlı düşmanın, nefsindir.” der.

Hz. Peygamber’in bu sözünü bazı kayıtlar çerçevesinde anlamak gerektir. Gerçekten de terbiye edilmemiş nefis, en büyük düşmandır. Nefsinin kötü arzularına uyan birisi, dalâlet vadilerinde şaşkın şaşkın dolaşır, günah bataklığına saplanır kalır; tümüyle şeytan’ın emrine girer, onun kulu kölesi olur.

Terbiye edilen nefis ise insanın manevî yükselişinde en mühim bir unsurdur. Böyle bir nefis sahibi, ibadet vadilerinde gezer, daima helâl sahalarda dolaşır; Allah’a samimî kul, Peygamber’e sadık ümmet olarak yaşar.

Çocukta Nefis

“Ağaç, yaş iken eğilir.”

Pek çok insan, çocukta nefis olmadığını zanneder. Hâlbuki nefsin insandaki sınır tanımaz istekler, kötü özellikler toplamı olduğu düşünülürse çocukta da nefis olduğu görülür. Meselâ üç yaşındaki çocuğunuzla oyuncakçıya veya markete gittiğinizde çocuk, hoşuna giden her şeyi almak ister, bütçenizin bunları almaya uygun olup olmadığı onu hiç ilgilendirmez. Bir kardeşi dünyaya geldiğinde aşırı bir şekilde onu kıskanır, onunla ilgilenmenizden rahatsız olur. Aynı çocuk, siz bir şey verdiğinizde severek alır, onun elindekini isteseniz kolay kolay vermez. Görüldüğü gibi, çocukta “cimrilik, kıskançlık, menfaatçilik” gibi nefsin pek çok karakteri açıkça kendini belli eder.

Büyüklerin nefsi terbiyeye muhtaç olduğu gibi, çocuğun nefsi de terbiyeye muhtaçtır. “Ağaç, yaş iken eğilir.” hükmünce, çocuğun nefsini terbiyeye daha küçükken başlamak isabetli olacaktır. Meselâ beraber markete giderken çocuğunuza “Bu defa marketten sadece ekmek alıp döneceğiz; çikolata almak yok!” deseniz ve bunu zaman zaman uygulasanız, çocuk bazı isteklerini frenlemesi gerektiğini öğrenecektir. Yoksa, çocuğun her istediğini almanın, onu “sorumsuzluğa, israfa, nefse mağlûbiyete” maruz bırakması kaçınılmazdır.

Keza, zaman zaman çocuğa “Al bakalım şu iki çikolatayı… Birini arkadaşına ver.” deseniz çocuk, “verme”yi öğrenecektir.

Sirklerde gösterilerde kullanılan vahşî aslanlar, bakıcılarının talimatlarına göre şahane hareketler yaparlar. Bu vahşî hayvanları kuzu gibi uysal yapan sır, onların iyi bir terbiyeden geçmelerinde gizlidir; ve bu terbiye, aslanlar henüz yavru iken başlatılır!

Gençte Nefis

“Genç günahı istediği gibi, günah da genci ister!”

Nefse hâkimiyetin en zor olduğu dönem, hiç şüphesiz, “gençlik”tir. Gençlikte akıldan ziyade, hisler devrededir. Hisleriyle hareket eden genç, nefse çabuk mağlûp olur, his selinin önünde dayanamaz. Dinin yasakladığı, “Günahtır.” dediği şeyler, gencin nefsine çok cazip gelir. Bazı kelebeklerin kendini ateşe atmaları gibi, genç de fitne ateşine kendini atmak ister.

Şahıstan şahısa az çok farklılık olmakla beraber, nefsin zaptı en zor dönemi 15 - 30 yaş arasındadır. Her genç bu dönemde cinsellik sınavına tâbi tutulur, karşı cinsle denenir. Ayrıca öfkesi çok çabuk galeyana gelir, küçük bir meseleden çok büyük gürültüler çıkarabilir.

Bu dönemde iffet, yani günahlardan uzak kalmak, onlara tenezzül etmemek, son derece önemlidir. “Genç günahı istediği gibi, günah da genci ister!” Yaşı ilerlemiş insan, istese de bazı günahları artık işleyemez. İşte, nefsin günah arzusuyla yanıp tutuştuğu bir dönemde nefsi dinlememek, onu hevaya değil hüdaya sevk etmek gerekir. Bunu başarabilenler, gençlik dönemlerinden sonraki hayatlarında nefislerine daha kolay hâkim olurlar, iffet ve istikametle ömürlerini geçirirler.

On beş, on altı yaşlarında iki genç, dinî muhtevalı bir sohbete katıldılar. Sohbeti yapan zat, tatlı tatlı anlatıyordu. İki genç, sohbet sonrası evlerine dönerken sohbetin bir değerlendirmesini yaptılar. Biri dedi: “Anlatılanlar çok güzel şeyler, ama dini yaşamak için biz daha genç sayılırız. Hele şöyle 40 yaşına gelelim o zaman düşünürüz!”

Diğeri, ilk anda bu görüşü haklı buldu. “Doğru.” dedi, “Biz henüz çok genciz.” Fakat yalnız kaldığında meseleyi tekrar düşündü ve kendi kendine dedi: “Evet, henüz çok genciz, ama mükellefiz. Kırk yaşına varma garantimiz de yok. Diyelim 40 yaşına vardık; ama o güne kadar günahlarla dolu bir ömür geçirdikten sonra, 40’ından sonra ne yapabiliriz?” Böyle dedi ve sohbetlere devam etti.

Ve o genç, şimdi 40 yaşında. Sohbetlere devam etmekten, İslâm’ı gençlik döneminde de yaşamaktan hiç de pişman değil!

İhtiyarda Nefis

İhtiyarın beli bükülse, dişi dökülse bile nefsi dimdik ayaktadır.

İnsan, “ömrün sonbaharı” olan ihtiyarlık döneminde yine nefsin birtakım hile ve desiselerine muhatap olur. İhtiyarın beli bükülse, dişi dökülse bile nefsi dimdik ayaktadır.

Bu dönemde, “uzun emeller,” “insanlardan teveccüh beklemek” gibi zaaflar insana arız olur. Bin yıl yaşasa kendine yetecek serveti varken hırsla daha ziyade kazanmak ister. Etrafında ölenleri gördüğü hâlde ölümün kendisine de çok yakın olduğunu kabullenemez. Gerçi ölümün hak olduğunu, mutlaka geleceğini bilir, ama bilmezden gelerek hırsla dünyaya saldırır, “Hele biraz daha kazanayım, sonra ahiretime çalışırım!” diye düşünür.

İyi bir nefis terbiyesi yapmamış kişi, ihtiyarlık döneminde de cimrilikten kurtulamaz. Bir ayağı kabirde olmakla beraber, kolay kolay tasaddukta bulunamaz. İnsanın eli ile cebi arasındaki mesafe aslında kısadır, ama nedense sadaka vermek için eli cebine girmez. Öldüğünde ise varislerinin o serveti hayırlı işlerde kullanmaları şüphelidir! Onun parasıyla sefahete, eğlenceye dalarlarsa kendi günahıyla beraber onların günahlarından da hissedar olacaktır.

Hâlbuki insan, günah kapılarının büyük ölçüde kapandığı bu dönemde, sevap kapılarını çok daha kolay açabilir! İmanlı ihtiyarlığın bir bahtiyarlık olduğunu derinden hissederek her günün 24 saatini hayırlı işlere sarf edebilir. Kendisini bir “yolcu” olarak görür, bavulunu kabir ve ötesi için hazırlar, “yatırımlarını” ona göre yapar. Gençlik dönemindeki taşkınlıkları için tövbe istiğfar eder, samimî gözyaşlarıyla ruhunu tertemiz hâle getirir.

Şadi Eren (Doç.Dr.)
sorularlaislamiyet.com


Zekatı Ödeme Yolları

Temmuz 12, 2007

Zekata bağlı olan altın, gümüş, ekin, hayvanat ve ticaret mallarının zekatlarını bizzat kendilerinden (ayinlerinden) vermek caiz olduğu gibi, bunların kıymetlerini vermek de caizdir. Burada mal sahibleri serbesttir. Keffaretlerde, nezirlerde ve fitrelerde de hüküm böyledir. Çünkü İslam şeriatında mal sahiblerine kolaylık gösterilmesi gerekli olmuştur. Bu ibadetin vacib olmasındaki hikmet, fakirleri ihtiyaçtan kurtarmaktır. Bu hikmet ise, bu malların kıymetlerini vermekle de gerçekleşir.

Bundan dolayı bir kimse, altının zekatı için gümüş, zahire veya kumaş verebilir. Saime olan hayvanlar için veya ticaret maları için de, nakden para verilebilir. Ancak burada fakirler için daha faydalı olan yönü seçmek iyidir.

(İmam Şafiî’ye göre, üzerlerine zekat gereken şeylerin aynen kendilerinden verilmesi lazım gelir. Kıymetleri verilmez.)

Zekatı gerektiren bir eşya veya alacak karşılığında diğer bir eşyayı zekat vermek caiz olduğu gibi, bir borcu da ele geçirilemeyecek bir borç karşılığında fakire bağışlamak caizdir. Fakat bir borcu, bir malın veya ele geçirilecek bir borcun karşılığında zekat olarak bağışlamak caiz değildir. Çünkü borç, maliyet bakımından maldan (ayinden) noksandır. Artık tam olan bir şey karşılığında noksan olan bir şey verilemez. Ele geçirilecek bir borç da, ayin (mal) yerindedir.

Bunun için bir kimse, elindeki üç lirasını veya üç lira kıymetindeki bir ticaret malını, yüz yirmi liradan ibaret olan bir nakid mevcudu için veya birisinde alacağı olan bu mikdar para için zekat olarak verebilir.

Yine, bir fakirdeki alacağını o fakire tamamen bağışlasa, zekata niyet etmiş olsun olmasın, bu alacağın zekatını vermiş olur. Fakat bu alacağının bir kısmını bu fakire bağışlasa, yalnız bu bağışlanan kısmın zekatı verilmiş olur. Tahsil edeceği diğer paranın zekatı verilmiş olmaz.
Yine, bir kimse bir fakirdeki alacağını, kendi elindeki bir malın zekatı için o fakire bağışlasa, bununla o malın zekatını vermiş olmaz.

Yine, bir kimse bir fakirin üzerindeki alacağını diğer bir şahsın üzerindeki alacağının zekatı için o fakire bağışlasa, bununla o şahıstaki alacağının zekatını vermiş olamaz.

Bir kimse, fakir olan borçlusunu borcundan kurtarmak ve kendisi de elindeki malların zekatını kısmen olsun ödemek isterse, borçlusuna borcu kadar nakid bir parayı zekat niyeti ile verir. Borçlu da eline geçirdiği bu para ile borcunu alacaklısına öder.

Zengin bir kimsenin üzerindeki bir borç, üzerinden bir sene geçtikten sonra o zengine bağışlansa, sahih olan görüşe göre, bu borcun zekatı düşmez.

Bir kimse, bir adamdaki alacağını, elindeki bir malın zekatına saymak üzere, bir fakirin o parayı gidip almasına müsaade etse, bununla o zekat fakirin eline geçmesiyle ödenmiş olur.

Toplanmış olan nisabları ayırmak caiz olmadığı gibi, ayrılmış nisabları toplamak da caiz değildir. Şöyle ki:

Bir kimsenin seksen koyunu bulunsa, yalnız bir koyun zekat vermesi gerekir. Yoksa koyunlar iki nisab mikdarına ulaştığı için iki koyun zekat vermek gerekmez. Fakat iki kişinin eşitlik üzere ortak seksen koyunu bulunsa, bunların iki koyun zekat vermesi gerekir. Çünkü her ortağın nisab mikdarı koyunu vardır. Bunlar toplanamaz. Bu koyunlar, yalnız bir kişinin malı imiş gibi sayılamaz. İki kişi arasında ortak olan kırk koyun veya yirmi miskal altın ise, zekata bağlı başka mallar bulunmayınca, zekat gerekmez. Çünkü ortaklardan hiç biri nisab mikdarına tek başına sahib değildir.

İki ortaktan birinin hissesi nisab mikdarına ulaştığı halde diğerininki ulaşmıyorsa, bu kimse zekat vermez. Nisaba malik olan verir. Birisinin koyunları kırk, diğerinin koyunları yirmi tane bulunsa, birincisi bir koyun zekat verir, ikincisi hiç vermez.

Aynı şekilde, zekat vermekle yükümlü olan bir kimse ile yükümlü olmayan arasında ortak olan mallar hakkında da hüküm böyledir. Yükümlü olan zekatını verir, yükümlü olmayan ortak ise, hissesi mikdarına göre zekatını verir, diğerinin hissesinden zekat gerekmez.

Nisab mikdarında olan bir malın zekatı, daha sene dolmadan erkene alınarak verilebilir. Çünkü vücuba sebeb olan nisab bulunmuştur. Sonradan ödenecek olan bir borcu öne alıp acele ödemek esasen sahihtir. Bu fakirler için yararlı olan bir iştir. Fakat nisab mikdarında olmayan bir mal için, böyle zekatın yıl dolmadan önce verilmesi caiz değildir. Bu mal sonradan nisab mikdarına ulaşmış olursa, o andan itibaren bir sene sonunda ayrıca zekatını vermek gerekir. Önceden verilmiş olan zekat, bir sadaka yerine geçer. (İmam Malik’e göre, zekat acele edilerek vaktinden önce verilemez, ibadetler de aynı şekilde, vakitlerinden önce yerine getirilemez. İmam Şafiî’ye göre, yalnız bir senelik zekat önceden verilebilir. Daha fazla yıllar için önceden verilemez.)

Nisab mikdarındaki bir malın birkaç senelik zekatı birden verilebilir. Yıl sonunda bu mikdar mevcut bulunmadıkça zekatları verilmiş olur. Bu mikdar azalırsa, verilen fazla kısım sadaka yerine geçer.

Bir kimsenin mesela, yüz lirası olduğu halde, önceden acele olarak iki yüz liralık zekat verip de aynı yılda sahib olacağı diğer yüz liranın zekatına ve sahib olmadığı takdirde bu mevcut yüz liranın ertesi sene için olan zekatına sayılmasına niyet etse, bu niyeti caiz olur.

Bir kimsenin mesela, bin lirası olduğu halde, iki bin lira sanarak ona göre zekat verecek olsa, bu fazla verdiği zekatı ertesi senenin zekatına sayabilir.

Bir kimse, her ikisi de, ayrı ayrı nisab mikdarında olan altın ve gümüşten ibaret mallarından yalnız birinin adına zekatını acele ederek önceden vermiş bulunsa, bu zekat her ikisine sayılarak verilmiş olur. Çünkü bunlar, cinsleri bir sayılıp birbirine ilave edildiğinden böyle bir ayırım boşunadır. Onun için bunlardan biri, yıl içinde helak olsa, bu zekat tamamen diğeri için sayılmış olur. Fakat hayvanlar hakkında böyle değildir. Bu cins hayvanların zekatını böyle acele olarak önceden vermek, diğerlerinin zekatına sayılamaz.

Bir kimse, malının zekatından bir fakirin borcunu, fakirin izni ile ödeyecek olsa, zekatını vermiş olur. Fakat fakirin izni olmadan ödeyecek olsa, borç düşer; fakat zekat verilmiş olmaz.

Bir kimse, usul ve füruundan olmayan ve yalnız akrabalık yönünden nafakası üzerine düşen bir yetime, zekat niyeti ile elbise yaptırsa veya bir yiyecek verse, zekatı yerine geçer. Fakat böyle bir yetimi kendi sofrasına alıp beraberce yedikleri yemeği zekatına saymak isterse, bu İmam Ebû Yusuf’a göre caiz olursa da, İmamı Azam ile İmam Muhammed’e göre caiz olmaz. Çünkü bu halde temlik bulunmaz.

Zekatın, zekata ehil olan kimseye temlik edilmesi (mülkiyetine geçirilmesi) şarttır. Onun için fakirlere ikram olarak yedirilen yemek zekat sayılmaz.

Yine, bir hayır işine harcanan para zekata sayılamaz. Zekat parası ile hac yaptırılamaz. Yine zekat parası ile ölülere kefen alınamaz veya borçları ödenemez. Fakat bir fakir, aldığı zekat parasını kendi rızası ile bu gibi hayır yollarına harcasa, bundan hem o fakir, hem de ona zekatı vermiş olan şahıs sevab kazanmış olur.

Yine, bir fakiri bir evde olunmakla zekata saymak caiz olmaz. Çünkü bu bir temlik sayılmaz.


Kimlere Zekat Verilir, Kimlere Verilmez?

Temmuz 8, 2007

Bir kimse, kendi zekatını fakir bulunan zevcesine, usulüna (babasına, dedesine, anasına ninesine…) ve füruuna (çocuklarına, çocuklarının çocuklanna…) veremez. İddet beklemekte olan boşanmış zevcesine de veremez. Çünkü buna vereceği zekatın yararı kısmen de olsa kendisine ait bulunmuş olur. Oysa bu yarar, tamamen kendisinden kesilmiş bulunmalıdır.

İmamı Azam’a göre, bir kadın da zekatını, fakir bulunan kocasına veremez. Çünkü adete göre, aralarında bir menfaat ortaklığı vardır, iki İmama göre, kadın fakir olan kocasına zekatını verebilir.

Temel ihtiyaçlarından başka nisab mikdarı bir mala sahib olana da zekat verilemez; çünkü bu kimse zengin sayılır, ihtiyaçtan fazla olarak elde bulunan malın ticaret eşyası, nakid para gibi artan bir mal yahut ev ve ev eşyası gibi artmayan bir mal olması fark etmez. Fakat zengin bir kimseye, nafile şeklinde olan bir sadakanın verilmesi caizdir. Bu yönü iledir ki, vakıfların sadaka kısmından sayılan gelirlerini vakfiye senedi gereğince, zengin kimselerin almaları da helal bulunmuştur. Bu bir bağış ve ikram yerindedir.

Haşim Oğulları ile bunların azadlılanna zekat verilemeyeceği gibi, öşür, adak, keffaret benzeri diğer sadakalar da verilemez. Zekat ve bunun cinsinden sayılan şeyler, insanların yıkantısı sayılır. Haşim oğullarının şeref ve kıymeti böyle bir şeyi kabulden beridir. Bunlara ancak bir ikram ve hediye şekli ile sadaka verilebilir. Haşim Oğullarından maksad, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin amcaları Hazret-i Abbas ile Haris’in evlad ve torunlarından ve Hazreti Ali ile kardeşleri Akıl ve Cafer’in neslinden gelenlerdir. Bu şahısların, ihtiyaçlarına göre, Hazinenin ganimetler kısmından payları vardır. Bu paylarını almadıkları takdirde, ihtiyaçtan kurtulmaları için, kendilerine zekat verilebileceğini söyleyen fıkıh alimleri de vardır.

Kendisine zekat verilecek kimse, zekatı alma zamanında zekat almaya ehil bulunmalıdır. Bu ehliyetin sonradan kaybolması, peşin verilen zekatın sıhhatine engel olmaz. Buna göre, bir malın zekatı daha sene dolmadan bir fakire verildikten sonra, sene henüz sona ermeden o fakir zengin olsa veya ölse, o malın zekatını yeniden vermek gerekmez ve böyle verilen zekat da geri alınamaz. Çünkü verilmesinden beklenen sevab kazanılmıştır.

Bir kimse zekatını, zengin bir erkeğin (buluğa ermemiş) küçük çocuğuna veremez. Çünkü bu çocuk, babasının malı ile zengin sayılır. Fakat zengin bir kadının fakir ve yetim olan ve babası müslüman olan çocuğuna zekat verilebilir. Çünkü bu çocuğun nesebi, baba tarafından sabittir; anasının serveti ile zengin sayılmaz. Yine, bir kimse zekatını, zengin bir adamın fakir ve müslüman olan babasına veya zengin bir adamın fakir ve müslüman olan (buluğa ermiş) büyük çocuğuna veya o şahsın fakir ve müslüman bulunan zevcesine verebilir. Çünkü bunlar birer şahıs olarak tasarrufa ehildirler, birbirlerinin serveti ile zengin sayılmazlar.

Zekat, müslüman olmayanlara verilemez. Çünkü zekat müslim olan fakirlerin hakkıdır. Bir hadis-i şerifde: “Zekatı, müslümanların zenginlerinden alıp fakirlerine veriniz,” buyurulmuştur. Bunun için müslüman olmayanlar zekat vermekle yükümlü değillerdir. Bu ibadet, müslümanlara ait dinî ve içtimaî (sosyal) bir görevdir. Bu göreve ortaklık etmeyenlerin bundan faydalanma hakları olamaz.

Yalnız İmam Züfer, zekatın zimmîlere (İslam idaresi altındaki gayri müslimlere) de verilmesini caiz görmüştür. Çünkü zekattan maksad, bir ibadet yolu ile muhtaç kimseleri ihtiyaçtan kurtarmaktır. Bu maksad da, fakir zimmîlere zekatı vermekle elde edilir. Bununla beraber nafile sayılan sadakaların zimmîlere verilebileceğinde ittifak vardır.

Zekatı akrabaya vermek daha faziletlidir. Şöyle ki: Önce muhtaç olan erkek veya kız kardeşlere, sonra bunların çocuklarına, sonra amcalara, halalara, sonra bunların çocuklarına; sonra dayılara, teyzelere ve bunların çocuklarına, daha sonra akraba sayılan diğer yakınlara vermek daha faziletlidir. Bunlardan sonra da fakir komşulara ve meslek arkadaşlarına vermekte fazilet vardır.

Zekatı, malın bulunduğu yerdeki fakirlere vermelidir. Yıl sonunda başka memleketlerdeki fakirlere gönderilmesi mekruhtur. Ancak kendilerine zekat gönderilecek kimseler, akraba iseler veya malın bulunduğu yerdeki fakirlerden daha muhtaç iseler, o zaman uzakta olan bu gibilere gönderilmesinde kerahet olmaz. Bununla beraber zekatı, daha senesi dolmadan başka bir memlekete göndermekte bir sakınca yoktur.

Bayramlarda ve diğer günlerde muhtaç olan hizmetçilere veya çocuklara veya müjde getiren fakir kimselere verilecek bahşişlerin zekat niyeti ile verilmesi caizdir.

Verilen bir zekat, fakir tarafından veya fakir olan çocuğun ve mecnunun velisi veya vasisi tarafından alınmadıkça tamam olmaz. Fakir olan bir bunağın veya buluğa yaklaşmışın veya paranın kıymetini bilip aldanmayacak bir yaşta bulunan çocuğun zekatı alması yeterlidir.

Bir kimse zekatını vermek için araştırma yapıp zekata ehil olduğunu anladığı bir adama zekatını verir de, gerçekten o adamın zekata ehil olduğu meydana çıkarsa, ittifakla bu zekat caiz olur. Aksine durumu anlaşılamaz veya zengin olduğu sonradan meydana çıkarsa, İmamı Azam ile İmam Muhammed’e göre, yine zekat geçerli olur.

Fakat araştırma yapmaksızın ve zekata ehil olup olmadığını hiç düşünmeden zekat verilecek olsa, geçerli olursa da, zekata ehil olmadığı sonradan meydana çıkarsa, yeniden zekatı vermek gerekir. Çünkü araştırma işinde noksanlık
yapılmıştır.

Zekata ehil olup olmadığında şübhe edilen bir kimseye araştırma yapmaksızın verilen zekat, geçerli olmamak tehlikesindedir. Eğer sonradan o kimsenin fakir olduğu meydana çıkmış olursa, zekat yerini bulmuş olur, değilse olmaz.


Şiilikte bulunan Mehdilik inancı ile Ehl-i Sünnetin Mehdilik inancı arasındaki farklar nelerdir ?

Temmuz 6, 2007

Şiîlikte Mehdî

Genelde Şiî fırkalarında gizli bir imam inancı vardır ki bu Mehdî’dir. Mehdî imamlarda bulunan bütün özelliklere sahiptir. Allah’ın yardımıyla birgün mutlaka ortaya çıkacaktır.

Şiî mezheplerine göre, Hz. Ali’nin oğlu Muhammed bin el-Hanefiyyenin, imamların zahiren öldükleri, fakat sonradan geri gelecekleri inancı yaygındır.

Hz. Ali’nin şehid edilişi, Hz. Hasan’ın hilafeti Hz. Muaviye’ye terk edişi, sonradan zehirlenişi ve Hz. Hüseyin’in de Kerbelâ’da acı bir şekilde şehid edilişi, Şiîleri hilafetin elden gidişi noktasında ümitsizliğe itmiş, Şiî ileri gelenleri taraftarlarına ümit vermek, dağılmaktan kurtarmak için hilafetin Emevîlerden alınacağını yaymaya başlamışlardır. Mehdî, başlangıçta ileride gelecek Şiî bir idarenin başına geçecek bir sembol olarak düşünülerken, sonraları gerçekten başa geçeceğine inanmışlar ve bunu inanç esasları içerisine katmışlardır.

İmamiyeden bir grup, hükümetin tekrar kendi ellerine geçeceği hakkında söylenenleri, şahısların geri gelmesi, ölülerin dirilmesi şeklinde tevil etmişlerdir. 1

Aslında, Şiî gruplarının herbirinde Mehdî el-Müntazar (Beklenen Mehdî) inancı farklı farklıdır. Biz bütün bu gruplarının herbirinin inancını zikretme yerine en meşhurlarından birkaçının bu konudaki görüşlerini buraya alalım.

İmamiye Şiası içerisinden çıkan Babîlik ve Bahaîliğin kurucusu Mirza Ali Muhammed, Mehdî olduğunu ilan etmiştir. Daha sonra yerine geçen Mirza Hüseyin Ali de kendisi hakkında aynı görüşleri savunmuştur.

Hindistan’da emperyalistlerce beslenen Kadıyanîliğin kurucusu olan Mirza Gulam Ahmed’in de kendini hem Mehdî, hem de Mesih ilân ettiğini görüyoruz. Gulam Ahmed, Ehl-i Sünnet ve Şia’nın Hz. Mehdî’nin Hz. Fatıma’nın soyundan geleceğiyle ilgili rivayetlerini ise inkâr etmektedir.

Şia’nın en mûtedillerinden biri olan 740′de Zeyd bin Ali tarafından kurulan Zeydiyenin pek çok fırkasında mehdî inancı yoktur. Carudiye kolu, isim benzerliği sebebiyle Muhammed bin Abdullah’ı sahibü’z-zaman diye tanıtmış, Mehdî olduğunu yaymışlar, Haşim Oğulları, Ebû Talip Oğulları, Abbas Oğullarının hepsinin bîat etmesini sağlamışlardı. Sonradan Abbasî halifelerinden Mansur’la arası açılmış ve onun tarafından öldürtülmüştür. Fakat taraftarları tâbîlerinin dağılmaması için onun gerçekte ölmediğini, birgün tekrar geleceğini yaymaya çalışmışlardır.

İmamiyenin farklı kollarına göre farklı imamlar Mehdî olarak kabul edilmiş, birgün geri geleceğine inanılmıştır. Kıt’iye koluna göre on ikinci imam Beklenen Mehdîdir.

İmamiye’nin İmam-ı Cafer’in büyük oğlu İsmail’e dayanan kolu İsmailiyeye göre Mehdîlik başarı için şarttır. İmam Ubeydullah’ı beklenen Mehdî olarak görmektedirler.

İmamiyenin iki önemli kolundan biri olan İsnâaşereye göre on ikinci imam Muhammed bin Hasan el-Askerî kaybolan mehdîdir, birgün gelip icraatını yapacaktır. Onun iki defa gaybûbeti olmuştur. İlk olarak Hicrî 870′de babasının vefatı üzerine gizlenmiş, gaybûbet-i suğra (küçük gizlilik) denen bu gizlenmesi 940 yılına kadar devam etmiştir. Bu esnada bile halkla irtibatını kesmemiş, bunu dört sefirle (nâib) yürütmüştür. 940′tan başlayıp günümüze kadar devam eden gizliliğine de gaybûbet-i kübrâ (büyük gizlilik) denilir.

İmam Muhammed Mehdî ümmetin bozulduğu, fesadın kol gezdiği âhirzamanda yeniden gelip zulümle dolan dünyayı kılıncıyla düzeltecek, hak ve adaletle dolduracaktır. Şia’ya göre Mehdî’nin gelişinden önceki alâmetler hemen hemen çıkmış durumdadır.

Şiîler bu görüşlerine Kur’ân’dan bazı işaretler de bulurlar. Konuyla iligili hadislerin de mütevatir olduğunu söylerler. Onlara göre Mehdînin çıkışını inkâr etmek dinden çıkmaya yeter.

Ehl-i Sünnette Mehdî

Ehl-i Sünnete göre Mehdî inancı, Allah’a, peygambere, kadere îman gibi dinin temel inanç esasları arasında yer almaz. Zarûriyât-ı diniyeden değildir. İlk dönem akàid ve kelâm kitaplarında yer almayan Mehdî konusu, hicrî ikinci yüzyıldan itibaren vâizler vasıtasıyla hayal kırıklığına uğrayan halk kesimine ümit vermek maksadıyla işlenmeye başlanmıştır. Tartışmaların yoğunlaştığı hicrî 5. yüzyıldan itibaren Sünnîlerde konuşulmaya, 8. yüzyıldan itibaren de fer’î bir konu olarak kelâm kitaplarında yer almaya başlamıştır.

İlk mutasavvıflarda Mehdînin konuşulduğunu pek görmüyoruz. Sonradan keşf ve mükâşefe yoluyla Mehdîden bahsetmişlerdir. 2 Bilhassa Muhyiddin İbni Arabî bu konuda birçok değerlendirmeler yapmıştır.

————————–
1 Âlûsî, Ruhu’l-Meânî, XX:22.
2 İbni Haldun. A.g.e., II:138.

Şaban Döğen
sorularlaislamiyet.com


Varlığın Anlamı

Temmuz 4, 2007

Çağımızın büyük İslâm mütefekkiri, Allah’ın varlık ve birliğine delil olarak şu misal üzerinde ısrarla durur: “Toprağa düşen bir tohumun çimlenip ağaç olması veya anne karnındaki döllenmiş yumurtanın neticede insan olarak gün yüzüne çıkması için üçüncüsü olmayan iki alternatif vardır: Ya yumurtanın insan olma veya tohumun ağaç olma sürecinde rol alan moleküllerin herbiri yerini, vazifesini, çevreyi ve diğer organ ve yapılarla olan münasebetlerini bilecek bir şuur ve ilme sahiptir; veya onları bütün bu saydıklarımızı bilen Biri yerli yerine yerleştirmektedir.”

Çağımız mütefekkirinin ısrarla üzerinde durduğu bu gerçek zihnime çok kuvvetli bir delil olarak görünmüyordu. “İşte herşey olup bitiyor. Ağaçlar meydana geliyor, insanlar doğuyor; belli sebepler ve program çerçevesinde bunlar mey dana geliyor” diyordum. Derken bir gün zihnimde şafak attı ki, herşeye içinden bakıyor ve Yaratıcı’yı şuur dışı kabullenme çerçevesinde meseleye yaklaşıyordum. Bir an için bir Yaratıcı’nın olmadığını düşündüm ve o anda birdenbire kendimi dipsiz ve kapkaranlık bir boşlukta hissettim. Şu muazzam kozmos, şu şaşmaz nizam birdenbire kapkaranlık bir kaos halinde etrafımda dönmeğe başladı.

Bu durumdan kurtulmak ve verilen örneği daha iyi kavramak için bilimin vardığı neticeler ve yapılan bazı deneyler üzerinde fikir ve düşünce seyahatine başladım. İşte, size bu seyahatten bazı parçalar:

Bilim adamları, anne karnında embriyonun nasıl geliştiğini, simetrik ve asimetrik oluşumların nasıl gerçekleştiğini genel hatlarıyla çözebilmişlerdi. Ancak embriyonun ve onun gelişmesinde yapı taşları görevi yapan moleküllerin sol sağdan nasıl ayırdığı, organların yerlerinin nasıl belirlendiği, hiç şaşırmadan nasıl kiminin gidip göze, kiminin kulağa, kiminin ayağa… yerleşeceğinin nasıl tesbit edildiği; organların ihtiyaçlarının nasıl bilindiği ve organlar arası haberleşmenin nasıl sağlandığı konularında bugün çok az şey bilinmekteydi. Öyle ya daha ilk günden itibaren gelişmeye başlayan embriyo, annenin aldığı gıdalarla büyümekte, gıda olarak embriyoya ulaşan besin molekülleri, bilinmez bir şekilde vücudun alacağı şekli, organların yerini, bedendeki bütün organların ve hücrelerin birbiriyle olan münasebetlerini ve hatta o varlığın kaderini biliyormuşçasına, mükemmel ve eşsiz bir varlık oluncaya değin çalışmaktadırlar. Bütün insanlar, hatta hayvanlar hatta bir dereceye kadar bitkiler, aynı elementlerden meydana geldikleri ve benzer organlara sahip oldukları halde karakter, sima, arzu… gibi çok çeşitli özellikler ve ayrıca parmak uçlarına varıncaya kadar, şahıslarına has ayırıcı özellikler taşımaktadırlar. İşte hergün milyonlarcasına şahid olunan bu oluşumların gerçekleşmesi için iki alternatif vardır: Ya bu moleküller sonsuz bir ilim, irade ve kudrete sahip veya bütün bunlara sahip Biri var, onları yerli yerine yerleştiriyor. O kadar yerli yerine ki, bir genin yanlış yerde, zamanda ve uygun olmayan miktarlarda okunması, göze gidecek bir molekülün bir başka yere gitmesi, neticede ölüme varacak oluşum bozukluklarına sebeb olmaktadır.

Buna güzel bir örnek ABD’de yapılan bir çalışmadır. ABD Houston Baylor Tıp Fakültesi’nde beyaz fareleri renkli fare haline getirebilme üzerinde çalışan Paul Overbeek ve arkadaşları, bu maksatla pigment üretilmesinde rol alan renk genini, beyaz farenin tek hücreli döllenmiş embriyosuna zerkettiler. Bu farenin yavrularını çiftleştirdiler ve torunlardan herhangi bir renk değişimi görülmediği gibi, tersine yarısı bir hafta içinde öldü. Overbeek bunun sebebini şöyle açıklıyordu:

“Fare embriyosuna enjekte ettiğimiz gen fonksiyonunu kaybetmişti. Embriyonun genom kütüphanesinde bu renk geninin diğer genlerle etkileşimi, bu genin mesajının okunmasını engellediği gibi, diğer genlerin de doğru çalışmasına mani olmuştu. Gelişim sırasında mide, karaciğer, kalb kısaca bütün iç organları ters yerlerde oluşmuştu. Pankreasla böbrekler tamamen hasara uğramıştı. Anladık ki, şu aşamada herhangi bir gen transferini başarabilme şansımız, farede tahmin edilen gen sayısı olan 100.000’de birdir. Farenin genom kütüphanesinde bulunan her bir gen diğer 100.000 gen ile bağlantılı olarak fonksiyon görmektedir.”

Görüldüğü üzere sahip olduğu ilim, şuur, iradeyle bütün varlığın emrine verildiği insan, ancak deneme-yanılma yoluyla tabiat kitabının sırlarını öğrenebilmektedir. Hâlbuki insanın doğrudan müdahalesinin olmadığı yaratılışta, deneme ve yanılma yoktu ve yeraltına düşen her tohum toprağını bulmuş, ısı ve su gibi gerekli ve yeterli şartlar oluşmuş ise, arızasız ağaç haline gelmekte ve anne karnında aşılanmış yumurtacık da neticede şuurlu, canlı, her türlü maddi ve manevî melekelerle donatılmış bir varlık halinde canlılar dünyasına gönderilmektedir. Gerçekten yaratılışın tecellileri olan varlıklarda, mutlak bir irade, mutlak bir kudret ve mutlak bir ilmin tecellisini görmemek mümkün değil. Kâinatta her partikülü yerli yerine yerleştirmek, ayrı ayrı her bir varlığı, birbiriyle olan münasebetle içinde tanımayı gerektirir. Aynı kaynaktan gelen benzer molekülleri aynı yapıda, ayrı sima, ayrı karakter ve ayrı kadere sahip varlıklar halinde ortaya çıkarması, herşeyi bilen bir ilim, herşeye gücü yeten Kudret ve dilediğini dilediği gibi yapan bir İradenin varlığını ispatlamakta değil midir?

Hakikat böyle iken biyoloji ve fizik deki materyalizm yörüngeli bilim adamları yaratılışa hadiselerin içinden yaklaşmakta ve kâinatın dış yüzünde otomasyon(kendi kendinelik) perdesini aşamama sancısını çekmektedirler. Evet, herşey belli prensipler ve sebebler çerçevesinde olup bitiyor ve bu olup bitenleri laboratuarda incelemeyi kendine meslek bir grup bilim adamı da, olup bitenlerin üstündeki Varlığı laboratuara sokmaya çalışmaktadırlar Oysa bu Varlığı laboratuarda görmeye çalışmak, Onu yaratıcı değil, yaratılmış; ezeli değil sonlu; madde ötesi değil maddi; namütenahi değil sınırlı yapacak ve bilim adamını da adeta Onun da üstünde bir mevkiye oturtacaktır İnsan bu noktada soramadan edemiyor. Yoksa materyalist bilim adamının istediği varlığın üstünde tanrılaşmak mıdır? Böyle değilse Yaratıcı’yı yaratılmışların içinde aramanın herhangi bir mantığı olabilir mi? Ayrıca Allah’ı kabul etmeme adına ya şuursuz ılımsız iradesiz, cansız maddeye veya bizatihi varlığı olmayan yine şuursuz, bilgisiz iradesiz ve cansız sebeblere ve tabiat, kanun gibi kavramlara mutlak irade, mutlak kudret ve mutlak ılım yüklenmeye çalışılmakta. Bazen de hayat ve ezeliyete takılınıp kalınarak, maddeye ezeliyet veriliyor veya kâinatta tesadüflere yer olmadığını göre göre ve bile bile herşey tesadüflere bağlanıyor. Eğer tesadüfler varlığa yön verecek ve cansız maddeye hayat kazandıracak kadar güçlü ise, niçin hayatımız bütünüyle tesadüflere bırakılmıyor? Mutlak ilim, irade ve kudrete işaret eden kâinatın varlıkları için bu vasıflara sahip bir Varlığı kabul etmeyenler, şuursuz, cansız, ilimsiz ve iradesiz maddeye veya sebeblere yoktan var olma ve var etme özelliğini ilim adına nasıl verebiliyorlar? Bütün bunlar düşünülmesi gereken sorular..

Malumdur ki, bilim gözlem ve deney kadar, ortaya atılan hipotezler ve teorilerle gelişir. Öyleyse varlığa ve var oluşa Allah’ın eserleri açısından ve O’nun hesabına bakmak veya yaklaşmak, niçin bilime ters olsun aksine bilimin gereği olan bir yaklaşım tarzı değil midir?

Şimdi de bilimin yaratılış noktasında takıldığı noktalardan biri olan ezeliyet gerçeğine bir göz atalım: Yukarıda arzetmeye çalıştığımız gibi cansız, şuursuz, ilimsiz, iradesiz, kudretsiz maddeye ezeliyet bahşetme hamakatine düşmeyenler, varlığın bir başlangıcı olduğunu kabul etmekte, fakat başlangıcın öncesini izah edememektedirler. Oysa önce insan varlığın bir parçası olarak kendisinin de sınırlı bulunduğunu, ilminin de varıp bir sınıra dayanacağını kabul etmek zorundadır. Aksi halde ortaya sonsuzluk iddiası çıkar ki, bu da insanın kendini Yaratıcı’nın yerine koyması demektir. Varlık, Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellisinin neticesidir. İnsan, bu tecellilerin neticelerini inceler, onları tanıyabilir ve bilebilir; bundan sonra Zat ve Zatî tecelli gelir ki, O, hiçbir zaman yaratılmışın cinsinden olamayacağı için, bir Mevcud-u Meçhuldür. Bilim oraya yol bulamaz. Yoksa bilenin bilinenden büyük olması kuralınca, insan -hâşâ- Allah’ın ötesinde bir yere çıkmış olur. Bu ise, muhallerin en muhalidir. Şu halde, insan önce sınırlılığını idrak etmelidir.

İkincisi, insan sonradan meydana gelme, bir varlık olarak zamanın içindedir. Zaman yaratılışla başlamıştır ve zamanın sınırlarından sıyrılmadan ezeliyeti, yani zamansızlığı kavramak mümkün değildir. Bu da akılla değil, amelle, tecrübeyle ve vicdanla elde edilir. Dolayısıyla, yaratılmışı inceleyen bilim buna yol bulamaz.

Müslüman kelamcılar, Allah’ın varlığını ispat için eski dönemde “teselsülün batıl oluşu” deliline sarılmışlardır. Buna göre kâinatta apaçık bir değişim vardır. Sürekli doğum ve ölüm vardır. Doğan, ölen ve değişen şeyler ancak sonradan meydana gelme olabilir. O halde sonradan meydana gelen şey, bir meydana getirene muhtaçtır. Çünkü görüyoruz ki, hiçbir şey kendi kendini meydana getiremiyor. Varlığın en şuurlusu, güçlüsü ve iradelisi olan insanın bile yaratılışında, hususiyetlerinde, hatta bedeninin fizyolojik fonksiyonları üzerinde hiçbir rolü yoktur. Öyleyse, her sonradan olan, bir Olduran’a her yaratılan bir Yaratan’a muhtaçtır. Mesela anneyi çocuğun, yumurtayı da tavuğun yaratıcısı kabul etsek bu yaratıcılar silsilesi ilânihaye gidemez ve bir noktada durmak zorundadır. Bu noktadan sonra Müsebbibü’l-Esbab yani sebepleri yaratan ve varlığı harekete geçiren Yaratıcı başlar ve O sonsuzdur, ezelidir, yaratılmamıştır ve varlığı kendisindendir.

Hakikatte kelamcıların yaptığı gibi varlığın başına kadar uzanmaya da gerek yoktur. Kâinatta her bir varlık, her bir oluşum, her bir hâdise, İlim, İrade ve Kudret’i ortaya koymaktadır. Şu anda herşeyin belli sebebler ve program çerçevesinde olup bitmesi bizi aldatmamalıdır. Bir defa hayatımızı sürdürebilmemiz için sürekli gelen İlahi tecellilere, istikrara çekecek bir programa bir perdeye ihtiyacımız var ki, bunu da sebebler yapmaktadır. Yani sebebler, kâinattaki durmamacasına akışın üzerine çekilmiş bir örtüdür. İkinci olarak sebebler ve programın varlığı nominal, yani zihinde var olan bir varlık çeşididir. Biz sonuçlara bakarak, sebeblerin ve kanunların var olduğuna inanıyoruz. Ancak bilinmesi gereken nokta; sebeblerin ve kanunların varlığını kabul veya red etmenin Yaratıcı’nın varlığını göz ardı etmeyi gerektirmediğidir.

Kâinat her bir cümlesi, herbir kelimesi, her bir harfi birbiriyle alakalı bir kitaptır. Allah, isimlerinin tecellileriyle bu kitabı adeta konuşturmakta ve insana okutmaktadır. Bu kitabın aslı ve asıl manası, O’nun ilmindedir. Yani kâinat varlık sahasına çıkmadan önce Allah’ın ilminde manalar halinde vardı. Bu ilmi (manevi) varlığa İrade ve kudret taalluk edince, bu ilim cümleler, kelimeler ve harfler halinde(eşya ve hadiseler) görüldü. İşte Allah’ın zaman şeridine taktığı şu kâinat, ezeli İlmi üzerinde Kudret ve İradesiyle tecellisinin neticesidir. İlmi vücudu olan varlıklar, üzerinde Kudret ve İradenin tecellisiyle varlık sahnesine çıkmakta, ölmekte, yeniden Kudret’den ilme, Kudret dairesinden İlim dairesine geçmektedirler.

Kitap yazmaya karar vermiş bir insanın zihninde, bu kitabın varlığı mana halinde mevcuttur ve bu mananın dışta bilinmesi, onun harfler ve kelimeler kalıbını giymesini gerektirir; ayrıca, kitabın harf ve kelimelerdeki maddi varlığı yok edilse bile, yine manevi varlığı sahibinin zihninde, hatta bir defa yazıya döküldükten sonra onu okuyan binlerce insanın zihninde mevcudiyetini korumaktadır. Bunun gibi, kâinat da, bir kitap olarak, Allah’ın ilminde mevcuttur. Yaratılmadan önce de mevcuttu. Allah’ın daha başka isimleri ve daha başka tecellileri vardır. Nasıl ilmine irade ve Kudreti’nin taallukuyla kâinat ortaya çıkmışsa, Kelamı’nın taallukuyla da, İlahi Kitaplar ve onların en sonuncusu ve mükemmeli olan Kur’an ortaya çıkmıştır. Kur’an, Peygamber Efendimiz’e vahy edilmekle insanın anlayabileceği şekilde had ve kelimeler kalıbını giymiş ve kitap halinde arz-ı endam etmiştir. Dolayısıyla, Kur’an ve kâinat iki ayrı tecelliden ibarettir ve yine İslâm’da Kur’ân’la, dinle, onun bir başka platformdaki şekli olan kâinatı inceleyen ilimler arasında hiçbir çatışma olamaz. Çatışma olsa olsa bilim adamlarının zihninde olur. Bu sebeple, İslâm ve ilimlerin konusu olan kâinata aynı gerçeğin ki faklı ifadesi olarak bakabiliriz.

Allah’ın varlığı, varlığın asıl manasıdır. Doğmalar, ölmeler, meydana gelmeler, meydandan çekilmeler, kısacası bütün hadiseler, ancak böylece bir anlam kazanır. Düşünün ki, kâinatta tek bir varlığın, bir elmanın bile fiyatı kâinat kadardır ve kâinat için pek büyük masraf yapılmıştır. Buna rağmen, pek çok varlık doğar doğmaz ölmekte, pek çoğu ancak birkaç saniye yaşamakta, insan gibi, varlığın kaymağını oluşturan bir yaratık bile ortalama 60 yıl ömür sürmektedir. Böylesi kısa bir ömür için bu kadar masrafa, ‘uçsuz bucaksız’ bir kâinata ne gerek vardı denebilir. Neticede her şey bir yoklukta son buluyorsa, bu hayata ne gerek vardır? Eğer, bu hayatın, ötesinde sonsuz bir hayat yoksa, şu olup-bitenler, şu hayat, şu kâinat bir oyun ve eğlenceden ibaret olmaz mı? Oysa, öyle değildir. Her şeyde sonsuz bir mana vardır, sonsuz bir Kudret, İlim ve İrade nümayandır. Her şeyde apaçık bir kasıt, yani bir maksat gözlemlenmektedir. Dolayısıyla her şey, her hadise, her varlık bir kelime olarak Allah’ı anmakta, O’nu gözler önüne sermekte; her varlığın hayatı doğrudan O’na bakmaktadır. Allah, ezelî olduğu gibi ebedidir de. Şu halde, ezeli ilimden gelen her şey, ebede gitmektedir. Allah’ın ebedi oluşu ve ebedi hayat, kâinatın yaratılışı, doğma ve ölmelerin asıl anlamını oluşturmaktadır. Aksi halde, kendi başına her varlık değersiz bir sıfır, kâinat da kocaman bir sıfır olur. Bu anlam, sonsuz sayıda sıfırların önündeki 1 (bir) gibidir. Bu mana görülmezse, bu sıfırlar, her türlü İlahi tecellileri ve güzellikleri soğuran, emen birer ‘kara delik’ olurlar. Bu mana ise imanla görülür. İman kara deliklerin karanlığını gideren, her köşeyi aydınlatan neticede varlıktaki pırıl pırıl mânâyı, gayeyi ve güzelliği gösteren nurun tâ kendisidir.

Ubeydullah Akyüz
sizinti.com.tr


Mehdi ve Deccal

Haziran 15, 2007

Ahirzamanla alakalı hadislerin bir kesinlik ifade etmemesi insanları her dönemde bir Mehdi, Deccal arayışına itmiştir. Bunun hikmeti nedir ?

Dünya bir imtihan meydanıdır. Soruların cevaplarını vermenin imtihanla ilgisi olmadığı gibi, dünya imtihan salonunda da herşeyin, zorla kabul ettirecek derecede ap açık olması beklenmemelidir. Akla kapı açılacak, irade elden alınmayacaktır. Kişi delillere bakarak gerçekleri görecek, Deccal’ı, Mehdî’yi tanıyacaktır. Peygamberlerin mûcizelerinin bile kanaat vermek için olduğunu, zorlayıcı olmadığını biliyoruz. Yıldızlarla Lâ ilâhe illallah yazma kàbilinden olsaydı o zaman herkes inanırdı.

Cenab-ı Hak, imtihan sırrı gereği bazı şeyleri bazı şeyler içerisinde gizlemiştir. Kıyametin kopma vakti dünyanın ömrü, insanın eceli kendi ömrü içinde, Kadir Gecesi Ramazanda, Cuma günü yapılan duânın kabul vaktinin Cuma gününde gizlendiği gibi.

Bunların gizli tutulmasında birçok sır ve hikmetler vardır. Meselâ ecel gizli olduğu için insan her dakika hem ecelini bekleyebilmekte, hem de yaşayabileceğini düşünerek hem dünyasına, hem de âhiretine birlikte çalışabilmektedir. Kıyametin kopması da böyledir. Her asırda Kıyametin kopabileceğini düşünen insanlar, hem âhiretlerine, hem de kopmayacağını göz önüne alarak dünyayı îmara yönelebilmektedirler.

Musibetlerin vakitlerinin belli olmamasında da birçok hikmetleri vardır. Eğer bir kişi musibetin ne zaman geleceğini bilseydi, onu beklerken o musibetten on kat daha fazla mânevî bir musibet çekerdi. Halbuki gizli olunca, insan, son âna kadar mutlu bir hayat sürebilmektedir. İşte bu hikmetleri sebebiyledir ki İslâmda gaybtan haber vermek yasaklanmıştır.

Sorumluluk ve îman hakikatleriyle ilgili olmayan gaybî hadiselerden izn-i Rabbanî ile haber verenler de yalnız gizli bir işaretle, perdeli ve kapalı haber vermekle yetinmişlerdir. Hatta Tevrat, İncil ve Zebur’da Peygamberimiz hakkında gelen müjdeler ve haberler dahi bir derece perdeli geldiği için o kitapların bir kısım tâbileri tevil edip îman etmemişlerdir. Fakat îman ve itikadla ilgili meseleleri açıkça bildirmek ve tekrar etmek, teklif ve imtihan sırrının gereği olduğu için Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan ve Tercüman-ı Zîşanı (a.s.m.) istikballe ilgili olayları kısaca, âhiretle ilgili hadiseleri ise tafsilâtıyla haber vermişlerdir.(1)

Deccal, Mehdî gibi kimselerin gizli tutulmalarının bir hikmeti de hakla bâtıl mücadelesinde her asırda, herkesin kendi safında yerini alması içindir. Bilindiği gibi hakla bâtılın mücadelesi Hz. Âdemle birlikte başlamış, Kıyamete kadar da devam edecektir. Geçmiş çağların nemrudları, firavunları, Ebû Cehilleri vardı ve bunların herbiri birer deccaldı. Her asrın da kendine göre deccalları vardır. Âhirzamanın Deccalı ise en büyüğüdür.

Peygamberimiz (a.s.m.), “Otuz kadar deccal gelmedikçe Kıyamet kopmaz”(2) buyurarak her asrı bu uyanıklığa sevk etmek istemiştir.

Bu gerçek, her asrı Kıyamet kopacakmışcasına müteyakkız olmaya itmiş; dünyayı çalkalayan şiddetli hadiseler Deccalı çağrıştırmış, çare arayışleri de Mehdîyi aratmıştır.

Hatta Asr-ı Saadette bile Deccal beklenmiştir. Bazı Sahabîlerde Yahudî asıllı İbni Sayyad’ın Deccal olduğu hakkında bir kanaat vardı. Abdullah bin Ömer, Cabir bin Abdullah bu görüşteydiler. Bir gözü kör, daha büluğ çağına ermeden peygamberlik dâvâsına kalkan İbni Sayyad şeytandan emir alırdı. Bir gün kendisine Deccallığı isteyip istemediği sorulduğunda, “Böyle bir görev bana teklif edilseydi, reddetmezdim”(3) cevabını vermişti. Bir gün de çocuklarla oynarken, Peygamberimiz, Hz. Ömer’le birlikte yanına yaklaşmış, karşılıklı konuşmuşlardı. Peygamberimiz, “Allah’ın elçisi olduğuma şehadet eder misin?” diye sormuş, o da inanmamakla kalmayıp kendi peygamberliğine inanmasını istemişti. Onun bu haline öfkelenen Hz. Ömer, öldürmek için Resûlullahtan izin istemiş, Resûlullah da, “Eğer beklediğimiz Deccal bu ise sen onu öldüremezsin. (Çünkü onu Hz. İsa öldürecektir). Şayet o değilse, onu öldürmekle bir hayır kazanmış olmazsın.”(4) buyurmuşlardı.

Hıristiyanlık dünyasında da, İslâm dünyasında da Deccal görülen bazı kimseler gelip geçmiştir.

Hz. Ali, müfrit rafizî Abdullah bin el-Kurra’yı Deccal olarak görmüştü. Yalancı peygamberlik dâvâsında bulunan Esved el-Ansî (öl. 632) ve Müseylimetü’l-Kezzab da (öl. 633) birer deccal idiler. Babiyye fırkasının kurucusu Mirza Ali Muhammed’le (öl. 1850), Kadıyanîliğin kurucusu Mirza Gulam Ahmed Kadiyanî (öl. 1908) asırlarının birer deccalı kabul edilmiştir.

Eline aldığı makasla uzun sakallarla elbiseleri kesen Deli Petro Hıristiyanlarca Deccal olarak görülürken, Frierich Nietzche, “Din düşmanı Deccal” imzasıyla Hıristiyanlık dünyasına yayınladığı mektubunda, “Gelin ibadetlerden kurtulalım” diyordu. Marks, Lenin, Stalin de birer deccaldı.

Evet, Mehdî ve Süfyan’ın geleceği vaktin açıkça belirtilmemesinin en önemli hikmeti, her asırda çıkabileceklerini düşünerek hazırlıklı olmayı sağlamaktır. “Mehdî, Süfyan gibi âhirzamanda gelecek eşhasları çok zaman evvel, hatta Tâbiîn zamanında onları beklemişler, yetişmek emelinde bulunmuşlar. Hattâ bazı ehl-i velâyet onlar geçmiş demişler. İşte bu da Kıyamet gibi, hikmet-i İlâhiye iktiza eder ki; vakitleri taayyün etmesin (belli olmasın.) Çünkü, her zaman, her asır, kuvve-i mâneviyenin takviyesine medar (vesile) olacak ve yeisten kurtaracak ‘Mehdî’ mânâsına muhtaçtır. Bu mânâda her asrın bir hissesi bulunmak lâzımdır. Hem gaflet içinde fenâlara uymamak ve lâkaydlıkta nefsin dizginini bırakmamak için, nifakın başına geçecek şahıslardan her asır çekinmeli ve korkmalı. Eğer tayin edilseydi, maslahat-ı irşad-ı umumî (herkesin irşadında gözetilen fayda) zâyî olurdu.”(5)

—————————-
(1) Nursî, Sözler, s. 09.
(2) Buharî, Fiten: 25; Menakıb: 25; Müslim, Fiten, 84; Ebû Davud, Fiten: 1.
(3) Müslim, Fiten: 90-91; Tirmizî, Fiten: 63; Müsned, 3:43, 79.
(4) Buharî, Edeb: 97; Fiten: 85-88; Ebû Davud, Melahim: 16; Tirmizî, Fiten: 63.
(5) Nursî, Sözler, s. 309-310.

Şaban Döğen (sorularlaislamiyet.com)


Zekatın Verileceği Yerler

Haziran 15, 2007

Zekat verilecek kimseler, müslüman fakirler, miskinler, borçlular, yolcular, mükâtebler (sözleşmeli köleler), mücahidler ve amiller (zekat toplayıcıları) olmak üzere yedi kısımdır. Şöyle ki:

1) Fakir: İhtiyacından fazla olarak nisab mikdarı bir mala sahib olmayan kimsedir. Bu kimsenin temel ihtiyaçlardan olan evi, ev eşyası ve borcuna denk parası bulunsa da, yine fakir sayılır.

2) Miskin: Hiç bir şeye sahib olmayıp yemesi ve giymesi için dilenmeye muhtaç olan yoksul kimsedir.

3) Borçlu: Bundan maksad, borcundan fazla nisab mikdarı mala sahib olmayan veya kendisinin de başkasında malı varsa da, alması mümkün olmayan kimsedir. Böyle borçlu olan kimseye zekat vermek, borcu olmayan fakire vermekten daha faziletlidir.

4) Yolcu: Bundan maksad, malı memleketinde kalıp elinde bir şey bulunmayan garib kimsedir. Böyle bir adam yalnız ihtiyacı kadar zekat alabilir, ihtiyaçtan fazla alması helal olmaz. Bununla beraber bu gibi kimselerin mümkün olunca borç almaları, zekat almalarından daha iyidir. Kendi memleketinde bulunduğu halde malını kaybeden ve böylece muhtaç durumda kalan kimse de yolcu hükmündedir. Bunlar, sonradan mallarını ele geçirmekle, almış oldukları zekat paralarından arta kalanı sadaka olarak fakirlere vermeleri gerekmez.

5) Mükâteb: Bir bedel karşılığında azad edilmek üzere efendisi ile bir anlaşma yapmış olan köle veya cariye demektir. Böyle borç altına girmiş olan bir köleyi bir an önce hürriyetine kavuşturmak için ona zekat verilebilir. Fakat bir kimse, kendi mükâtebine zekat veremez. Çünkü bunun yararı kendisine dönmüş olur.

6) Mücahid: Bundan maksad, Allah yolunda gönüllü olarak savaşa katılmak istediği halde, yiyecekten, silahdan ve diğer şeylerden mahrum olan kimse demektir. Böyle bir kimseye, ihtiyaçlarını gidermesi için zekat verilebilir. Buna:
“Fi sebilillah infak = Allah yolunda harcama” denir.

7) Amil: Bundan maksad, idareci tarafından meydandaki zekat mallarının zekatlarını toplamakla görevlendirilen kimsedir. Buna “Saî, tahsildar” da denir. Böyle bir görevliye, bu çalışması süresince, fakir olmasa bile, ailesinin ve kendisinin ihtiyaçları için yeterince zekat verilebilir.

Yukarıda gösterilen yedi kısımdan her biri, zekatın verileceği yerdir. Bir kimse zekatını bunlardan herhangi birine verebileceği gibi, bir kısmına veya tümüne de dağıtabilir. Bununla beraber nisab mikdarına ulaşmayan bir zekatın, bunlardan yalnız birine verilmesi daha faziletlidir. Çünkü bu ihtiyacı karşılamış bulunur.

Bir fakire bir elden nisab mikdarı zekat vermek caiz ise de, keraheti vardır. Ancak fakirin borcu varsa veya kalabalık nüfusu olur da bu zekatı onlarla bölüştüğü zaman nisab mikdarı kendilerine düşmezse, bunda kerahet yoktur.

Bir fakir bir zenginden malının zekatını isteyerek mahkemede dava edemez. Çünkü zekatın o davacı şahsa verilmesi bir borç değildir. Aynı zamanda bu bir ibadet olduğundan sahibinin din anlayışına bırakılmıştır.


Ticaret Mallarının Zekatı

Haziran 13, 2007

Her nevi ticaret malları zekata tabidir. Ticaret malları, uruz denilen mallardan ve kumaşlardan olabileceği gibi, buğday, arpa, pirinç benzeri ürünlerden ve demir, bakır, kalay gibi ağırlık eşyalarından, koyun, deve ve at gibi hayvanlardan, ev, dükkan ve han gibi gelir getiren mallardan da olabilir.
Ticaret (alım-satım) için olan akarların kira bedelleri de ticaret malı sayılır. Bu ticaret için olan mülklerden alınan gelirlerde ticaret niyeti olması şart değildir.
Sene başında nisab mikdarına ulaşan (kıymetleri en az iki yüz dirhem gümüş veya yirmi miskal altın bulunan) ticaret mallarının zekatı için, sene sonundaki kıymetlerine itibar olunur ve bu kıymetlere göre zekat verilir. Bu kıymetler nisab mikdarından aşağıya düşerse, zekat verilmez. Sene ortasında azalıp çoğalmalarının bir tesiri olmaz.
Ticaret için olan hayvanlarda da, hayvanların sayısına veya saime olmalarına bakılmaz. Her halde bunların kıymetleri esas alınır.
Ticaret mallarının sene sonundaki kıymetleri, bulunduktan yerdeki piyasaya göre takdir edilir. Bu fiyat biçmede sahibleri serbestir. Dilerlerse bu kıymetleri altın ile ve dilerlerse gümüş ile takdir ve tayin edebilirler. Fakat bunlardan birine göre nisab mikdarında bulunduğu halde, diğerine göre nisaba ulaşmasa, nisaba ulaşan değere göre zekatı vermek gerekir. Mesela: Bir ticaret malının kıymeti iki yüz dirhem gümüşe eşit olduğu halde, yirmi miskal altına eşit olmayıp bundan eksik olsa, nisab bulunduğuna göre hesaplanarak o malın zekatı verilir.
Ticaret niyeti, ticaret işi ile beraber olmalıdır. Böyle bir işten soyutlanmış olan bir niyetle bir mal, ticaret için olmuş olmaz. Buna göre, bir insan bir malı satın alırken veya satmak için birine verirken ticarete niyet etse, o mal ticaret için olur.
Fakat bir kimse, kendisine miras bırakılan, bağışlanan veya vasiyet gibi bir yolla geçen mal hakkında ticareti niyet etse, yalnız bu niyetle o mal ticaret için olmaz. Bu mesele İmam Muhammed’e göredir. Fakat İmam Ebû Yusuf’a göre, bir kimse kendisine bağışlanan veya vasiyet edilen bir malı ticaret niyetiyle kabul etse, o mal ticaret için olmuş olur. Çünkü ticaret mal kazanmak için yapılan bir sözleşmedir. Bir kimsenin kabulü bulunmadıkça, mülküne girmeyecek olan bir şey ise, onun kabulü ile bir kazancı olur. Artık onun bu işinde ticaret niyetinin bulunması sahih olur.
Başlangıçta ticaret niyeti ile satın alınmamış olan bir takım eşya veya bir mikdar zahire benzeri mal, ileride satılmak üzere saklanırsa, bu bir ticaret malı sayılmaz. Onun için bunun üzerinden bir yıl geçmekle zekatı gerekmez.
Ölçülür, tartılır veya sayılır şeylerden olan bir ticaret malının kıymeti, sene sonundan sonra artacak veya eksilecek olursa, buna bakılmaz. Ancak tam sene sonundaki kıymetine bakılır, ona göre zekatı verilir. Örnek: Sene başından sonuna kadar yüz bin lira kıymetinde bulunan kırk kilelik bir ticaret zahiresi, sene sonundan sonra yüz yirmi bin liraya çıksa veya seksen bin liraya düşse, bu değişikliğe bakılmaz, tam sene sonundaki yüzbin liradan ibaret olan kıymete göre zekat verilir. Buna göre, zekatı, malın kendinden kırkta bir nisbeti ile verilmediği takdirde, kıymeti olan yüz bin liradan aynı kırkta bir nisbeti ile ödenir.
Ticaret malları bir yıl içinde kendi cinsleriyle veya başka cinslerle değiştirilecek olsa, bir senelik müddet kesilmiş olmaz; yine sene sonunda zekatlarını vermek gerekir. Geçer paraların değiştirilmesi hakkında da hüküm böyledir.
Örnek: Bir kimse sene başında en az iki yüz dirhem gümüş kıymetinde bir ticaret malına sahib olsa veya bu değerde geçer parası olsa, sene ortasında bunlarla başka bir ticaret malı aldığı zaman bakılır. Eğer elde olan bu mal sene sonunda yine iki yüz dirhem gümüş kıymetinde veya daha ziyade ise zekata bağlı olur.
Ticaret için olmayan Saime hayvanlar, sene içinde gerek kendi cinsleri ve gerek başkası ile değiştirilecek olsa, sene başından başlayan müddetin hükmü kalmaz. Değiştirmek suretiyle de geçen mal veya nakid üzerinden, değişme tarihinden itibaren bir yıl geçmedikçe zekat gerekmez. Örnek: Saime olan kırk koyun, sene içinde başkasına verilip bunların yerine yine saime olan kırk koyun veya beş deve alınacak olsa, bunların alınışı üzerinden bir yıl geçmedikçe onlardan zekat alınmaz. Çünkü saimelerden alınacak zekat, onların ayinleri (bizzat kendileri) ile geçerli olur. Onlara karşılık alınan saime hayvanlar ise, önceki saime hayvanların aynı değildir. Halbuki ticaret mallarında bu ayniyet işine bakılmaz. Bunlarda geçerli olan sadece maliyettir. Ticarette ise bu değişiklik istenen bir esas olup bu maliyete aykırı değildir.
Ancak bu saime hayvanlardan zekatları verilmeden veya verildikten sonra geçer para ile değiştirilecek olur da adamın yanında başka geçer paralar nisab mikdarı bulunursa, bu nakidler birbirine ilave edilir. Bu nisab mikdarı ana para üzerinden bir yıl geçinçe, hayvanlardan ele geçirdiği paralar da buna ilave edilerek zekatları toptan verilir. Nisab mikdarı ticaret malı bulunduğu takdirde de hüküm böyledir.
İmam Züfer’e göre, bu saime hayvanlar kendi cinsleri ile değiştirilirse, bu değişiklik müddetin hükmüne engel olmaz. Yine aynı senenin sonunda zekatlarını vermek gerekir, değiştirme tarihine bakılmaz. (İmam Şafiî’ye göre de, gerek kendi cinsleri ile, gerek cinslerinden başkası ile değiştirilmiş olsunlar, müddet kesilmiş olmaz.)
Ticaret maksadı ile kırlarda, mubah meralarda beslenen ehli hayvanlar, saime zekatına değil, diğer ticaret malları gibi, kıymetlerinin kırkta biri nisbetinden zekata tabi olurlar. Fakat sonradan yalnız sütleri veya dölleri alınmak üzere saime olmalarına niyet edilecek olursa, o zaman saime zekatına bağlanırlar ve zekat başlangıcı bu niyet tarihinden başlayarak tam bir yıl sonunda geçerli olur. Böylece sene sonunda zekatları saime olarak verilir.
Mubah meralardan maksad, para ve kira karşılığı olmaksızın bütün insanların hayvanlarını parasız otlatmalarına ayrılan yerlerdir.


Madenlerin ve Definelerin Zekatı

Haziran 10, 2007

Yerlerin altında yaratılmış veya saklanmış olarak bulunan mallara “Rikaz” denir. Yaratılmış olanlar madenlerdir. Saklanmış olan mallar da, definelerdir ki, bunlara “Kenz” de denir.

Madenler üç çeşittir.

1) Ateşle yumuşayıp eriyebilenler. Altın, gümüş, bakır, kalay, nikel ve demir madenleri gibi… Civa da bu kısma girer. Öşür ve haraç arazisinde veya sırf mülk arazide veya sahralarda bu cins madenlerden beşte bir nisbetinde devlet adına hisse alınır. Geri kalan kısmı, sahibi varsa ona ait olur, yoksa bulanın olur.
Bu duruma göre, memleket arazisi içinde bulunan madenlerin de tamamen devlete ait olması gerekir. Çünkü bunların sahibi, toplum adına devlettir. Fakat İmamı Azam’dan diğer bir rivayete göre, öşür arazisi ve haraç arazisi gibi bütün mülk arazilerde bulunan madenler sahiblerine aittir. Bunlardan beşte bir (humus) alınmaz.

2) Ateşle yumuşayıp erimeyen madenler: Kireç, alçı taşı, yakut, elmas, firuze gibi maddeler. Bu gibi madenlerden hisse alınmaz. Bunların tamamı sahibine, sahibi yoksa bulana aittir.

3) Sıvı halinde bulunan madenler: Su, tuz, zift, neft (petrol) gibi. Bunlardan da bir şey alınmaz. Bunlar tamamen arazi sahibine aittir.

Definelere gelince, bunlar da şöylece üç kısımdır:

1) İslam definesi: Bu, üzerinde İslam nişanı, tevhid kelimesi gibi bir alamet bulunan para ve eşyalardır. Bunlar yitik eşya hükmündedir. Bunları bulanlar, fakir iseler kendilerine harcarlar, değilseler ya fakirlere veya devlete verirler.

2) Cahiliyet definesi: Üzerinde put resmi gibi cahiliyet devrine ait nişan bulunan gömülü para ve eşyalardır. Bunların beşte biri devlete verilir. Geri kalan kısmı arazi sahibine, arazinin sahibi yoksa bulana ait olur. Dağ ve sahra gibi mülk olmayan yerlerdeki böyle definelerin de beşte biri devlete, geri kalanı bulan kimseye ait olur. Bulanın zimmî olması da aynıdır. Bulma hakkına sahib olur.

3) Şüpheli define: Üzerinde özel bir alamet bulunmayan, müslümanlara mı, yoksa müslüman olmayanlara mı ait olduğu bilinemeyen gömülü para ve eşyalardır. Bunlar bir görüşe göre, “Cahiliyet definesi” hükmündedir. Diğer bir görüşe göre de, yitik eşya yerinde sayılır.

Denizlerden çıkarılan incilerden, gömülmüş geçer paralardan, balıklardan ve anberlerden zekat olarak bir şey alınmaz. Bu, İmamı Azam ile İmam Muhammed’e göredir. İmam Ebû Yusuf’a göre, denizden çıkarılan geçer paralardan, inciden ve anberden beşte bir nisbetinde bir hisse alınır. (İmam Şafiî’ye göre, altın ile gümüşten başka madenlerden zekat alınmaz. Altın ile gümüşten de, nisab mikdarından noksan olmamak şartı ile kırkta bir
nisbetinde zekat alınır.)


Hümanizm Üzerine : GÜNEŞTEN BAŞLAYAN YOLCULUK

Haziran 8, 2007

Hümanizm, insanı insan yapan değerlere saygıyı öne çıkarmak isteyen bir düşünce akımı; insanın tabiatını, yaratılışını esas alan “insan odaklı” bir ideolojik yaklaşım. Bazılarınca hümanizm, mazide din üzerine, yakın tarihte ise ırk üzerine kurulu olan toplum hayatına yeni bir çehre kazandıracak ve onu “insan eksenli” olarak belirleyecek, kuracak ve işletecek.

Her ideoloji gibi hümanizm de birtakım önyargılara, hayallere, arzulara dayanır. Bunların gerçekleşmesi ise sanıldığı kadar kolay olmaz. Bu gibi yenilik taraftarlarına Üstad Bediüzzaman’ dan şöyle bir hatırlatma gelir:

“Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvafık hareket etmezse; hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz. Bütün hareketi şerr ve tahrib hesabına geçer.” Lem’alar 170

Bunun yakın tarihimizdeki en belirgin örneği komünizmdir. Kâinatta olmayan bir kural üzere oturtulan bu ideoloji, milyonlarca insana yetmiş yıllık bir esaret ve zulüm devri yaşattıktan sonra yıkılıp gitti. “Mutlak eşitlik” kâinatta yok iken bu sistemde kişilere her konuda eşitlik sağlanacağı vaad edilmişti. Mutlu bir azınlığa ulaşılacağı hayalleri ile yola çıkanlar esarette ve mahrumiyette eşitlendiler. Her zulüm gibi bu da sonunda yıkılmaya mahkûm oldu.

Hümanizmi “bütün insanları sevmek” şeklinde takdim edenler de fıtrat (yaratılış) kanunlarına aykırı bir yol tutmuş olurlar. Çünkü insanın yaratılışında herkesi sevmek değil, “iyiyi, güzeli, mükemmeli sevmek” vardır. Bütün insanların dürüst, faydalı, hayırlı kişiler olması düşünülemeyeceğine göre bu fikrin de herkesi içine alan umumî bir ideoloji olarak benimsenmesi imkân haricidir.

Şunu hemen ifade edelim:

İnsana insanları sevdirmek, ona bizzat kendisini sevdirmektir. Bu çok hayırlı bir teşebbüs, güzel bir idealdir. Ama bunu yaparken, insanı insan yapan gerçek değerlere cephe alma yoluna gidilirse çelişkilere düşülür ve çıkmaz sokağa girilir.

Batı toplumlarına bir göz atalım. İktisadî kalkınmalarını tamamlamış, fertlere her türlü imkânı tanımış ve insan nefsine nerdeyse sınır tanımaz bir serbesti ortamı sunmuş olan bu toplumlarda acaba insanlar hümanist midirler? Yoksa, evinde kalan ve devlet bursu alan çocuğundan kira alacak kadar egoist mi?

Düşkünlere yardım batı toplumunda bir hayal olmuş durumda? Hâlbuki o düşkünler de insan değiller mi?

“Çalışsın, kazansın!” diyorlar. “Güçleri yetmiyorsa devlet el atsın!” diyorlar. “İşsizlere asgari ücretten de olsa bir maaş bağlansın!” diyorlar. Kısacası, “Her şeyi devlet halletsin, kimse bizden yardım istemesin!” diyorlar.

Bu anlayışa göre, hümanizm sadece devlet yöneticileri için geçerli oluyor. Hümanist olmaktan olanca güçleriyle kaçan, başkasının derdini dinlemekten rahatsız olan, zevk ve eğlenceyi her şeyin üstünde tutan bu insanların kalplerine hümanizmi nasıl yerleştireceksiniz?

Egoizmin hüküm sürdüğü, insan sevgisinin yerini köpek sevgisinin aldığı, anne ve babaların yılda sadece birer defa ve resmî biçimde hatırlandığı bir toplumda hümanizmden ne ölçüde söz edebilirsiniz?

İnsanı sevdirmek için, turistlere sanat eserlerini tanıtmada gösterdiğimiz hassasiyetin çok daha fazlasını insanın kendisini tanıtmada göstermek mecburiyetindeyiz.

İnsanlık âlemine insanı öyle tanıtmalıyız ki onu her zaman ve her şart altında sevebilelim. Çocukluğunda da sevebilelim, gençliğinde de ihtiyarlığında da. Sıhhatli iken de sevelim, hasta iken de. Varlıklıyken de sevelim düşkünken de. “Asıl olan insan olmaktır, bütün bu haller arızîdirler, gelip geçicidirler.” diyelim ve insanı sevelim.

İnsanı tanıtmanın ilk basamağı, onu tanımaktır. Tanımayan tanıtamaz; bilmeyen bildiremez, sevmeyen sevdiremez.

O hale insanı nasıl tanımalı ve niçin sevmeliyiz? Bu soruların cevaplarını doğru belirlememiz gerekiyor.

Şu milyarlarca insan gökten birer yağmur tanesi gibi inmemiş, yerde birer çiçek gibi açmışlar. Bu çiçeklere birer de ruh takılmış, böylece yürümeye, konuşmaya, anlamaya, gülmeye, ağlamaya başlamışlar.

Dünya güneşten kopmuş. Nice devreler geçirerek bu ateş parçası deniz haline, taş haline, toprak haline gelmiş. Buna göre, toprak ve su da güneşten yaratılmış oluyorlar. Daha sonra topraktan bitkiler, hayvanlar ve sonunda insan yaratılmış. O halde, kaynak itibariyle insan da güneşten yaratılmış oluyor. Ama onda güneşte olmayan çok şeyler var; tıpkı yeryüzünde güneşte olmayan çok şeyler olduğu gibi. Güneşte orman da yok, okyanus da. Ceylan da yok balık da.

Burada akıllara durgunluk veren nice tefekkür tablolarıyla karşı karşıyayız:
Toprak, su ve diğer elementler bir terbiyeden geçerek bitki oluyorlar. O bitki ayrı bir terbiyeden geçerek, meselâ, yumurta haline geliyor. Yumurta bir başka terbiye sonunda göz, kulak, ayak, kanat sahibi oluyor ve uçmaya başlıyor. Buna göre toprak ve su bir terbiye sonunda uçmuş oluyorlar.

Ötede güneşten kopup gelen bir ateş parçası iki ayrı terbiyeden geçiyor. Bir kısmı deniz oluyor, bir kısmı kara. Deniz suyunda ayrı bir terbiye tecellisiyle akıl ermez ve rakamlara sığmaz balıklar âlemi yaratılıyor. Sanki dünün lavları bugün göz, ağız, mide sahibi oluyorlar ve bir terbiye sonunda dünün ateşi bugün suda yüzer hale gelmiş oluyor.
Örnekler sayılamayacak kadar çok.

Biz kendimize dönelim ve insanın yaratılışını düşünelim. Dünün toprağı bugün görüyor, işitiyor, okuyor, anlıyor, düşünüyor, fikirler üretiyor. Önceki günün ateşi, bugün nice manevi ürünler veriyor.

Bedenimizin yapı taşları menşe itibariyle güneşe dayansa bile, o hanede vazife gören ruhun ve ona bağlı his ve duygu âlemlerinin madde ile açıklanmasa mümkün değildir.

Deniz ve içindeki balıklar gibi, ruh ve onda cevelan eden hisler âlemi de güneşte yok. Ne tilkinin kurnazlığını, ne bülbülün nağmesini, ne aslanın yırtıcılığını, ne koyunun uysallığını güneşte bulamazsınız.

İnsan ruhunda bunların hepsinin misalleri var:
Kâinatın meyvesi olan insan, dilerse güneş gibi yakıyor; isterse, hava gibi okşuyor. Kaya gibi sert olanları da var, pamuk gibi yumuşak olanları da.
Kurnazlıkta tilkilere, canavarlıkta sırtlanlara rahmet okutacak kişiler toplumda boy gösteriyorlar.

Yine güneşimize dönelim: Güneşte ışık ve ısı olduğu gibi insanda da şefkat ve gazap var. Şu var ki, güneş kendinde olup bitenlerin farkında değil, insan ise farkında. Ve yine güneş bu sermayesini dilediği gibi kullanama yetkisine sahip değil, insan ise sahip.

İnsan odaklı bir ideolojiyi, dine alternatifmiş gibi sunanlar, ön yargılarını bir tarafa bırakıp şu İlahî fermanı dikkatle incelemelidirler:
Şems Suresinde Allah, bir takım mahlûklarına kasem ediyor, bunların başında “Şems” yani güneş geliyor, son kasem ise insan nefsine ediliyor. Kasem, yemin demektir. Bu kasemlerden sonra bir haber veriliyor:

“Nefsini kötülüklerden arındıranlar kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere daldıran da ziyan (zarar) etmiştir.”

Nefse kasemle ilgili kısmın meali şöyle: “Nefse (ruha, insanın zatına) ve onu en güzel şekilde biçimlendirene, sonra ona kötülük duygusunu da sakınıp iyi olmayı da birlikte ilham edene(yemin ederim ki)”

Felaha erenlerin kimler olduğunu doğrudan haber vermek yerine bir takım varlıklara yemin edilmesiyle bunların önemi vurgulanıyor ve üzerlerinde dikkatlice düşünülmeye teşvik ediliyor. Güneşte başlayan tefekkür seyri “kâinatın en mükemmel meyvesi” olan insanda noktalanıyor; tıpkı dünyanın güneşten kopmasıyla başlayan yolculuğun insanda son bulması gibi.

İşte hümanizmi savunanların bu kaseme çok dikkat etmeleri gerekir. Çünkü “Hümanizm kelimesi Latince ‘insan tabiatı’ manasına gelen ‘hümanitas’dan türemiş. Bu ayette de insana yemin edilmiş ve insan tabiatına “kötülük duygusunun” ve “ondan sakınmanın” birlikte ilham edildiği haber verilmiş.

Bütün insanlık âlemi için bir anket düzenlesiniz ve İslam’dan hiç söz etmeden haram ve helal olan şeyleri sıralayarak bunlar hakkındaki kanaatlerini belirleseniz ortaya İslam’ın hükümlerinin çıktığını görürsünüz. Yalanı hepsi reddedecek, doğruluğa hepsi evet diyecektir. İftiraya hepsi karşı çıkacak, dürüstlüğe sahip olacaklardır. Gururu herkes reddedecek, tevazuu hepsi beğenecektir. Örnekler çoğaltılabilir.

Hak dine karşı çıkanlar insanın yaratılışını dikkate almıyor, onu tesadüfen insan olmuş bir canlı olarak görüyor, sonra da kalkıp insan odaklı bir ahlâk sistemi kurmak istiyorlar.

Bu sistem insanın yaratıcısını düşünmeden, insan tabiatına neleri koyduğunu ve bunların nasıl kullanılması gerektiğini dikkate almadan kurulamaz.
Aksi yola girmek açık bir çelişkidir, insana ters düşmektir.

Alaaddin Başar (Prof.Dr.)
sorularlaislamiyet.com