sıfır hakkında

Aralık 18, 2006

James Joyce Ullysess’te Dublin’de geçmiş tek bir günü 1000 sayfada toparlamıştır. Çünkü bir satır üst beyin dili kullandıysa kırk satır alt beynin sembol dilini kullanmış ve ölümünden sonra ABD’de çok sayıda bilim adamı ne dediğini anlamaya çalışarak çok sayıda tercüme ve açıklama kitabı yazmıştır.

Şeklin ötesine geçin, psiko-estetik felsefeyle tanışın.
Sıfır’ı bulun. Gönül gözünüz açılsın.

Boşluğun yerine tamı tamına boşluk anlamına gelen bir çizgenin koyulabileceğini ve koyulması gerektiğini düşünebilmek… İşte, çok vakit, çok imgelem ve kesinlikle büyük bir zihin olgunluğu gerektirmiş olan son soyutlamadır bu. Bu yüzden matematikte son temel keşif sıfır olmuştır.

Önceleri ayrı kavramlar olarak düşünülen boşluk ve hiç’in aynı şeyin iki görünümü olduğunun farkına varıldı. Böylece sıfır imi sonunda günümüzün cebiri ile matematiğin temel kavramı olan yok sayı’nın değerini simgelemeye başladı. Mezopotamya tarihinin geç dönemlerinde M.Ö. IV. yüzyılda tarihin ilk sıfırı olan Babil sıfırı, birkaç yüzyıl sonra Maya sıfırı ortaya çıkmışsa da bugünkü kullanımı Hint uygarlığına borçluyuz.

Hintliler’den bizlere Rabbi ben Ezra adında Yahudi-Ispanyol bilgini taşımış görünüyor çağdaş kullanımıyla sıfır’ı. 1139′daki uzun Doğu gezisinden sonra Hint kökenli hesap yöntemlerini İbrani dilinde kaleme alıp “Sefer ha Mispar” (Sayı Kitabı) adını verdiği bir yapıtta sergilemiş. Birden dokuza kadar olan rakamları harflerle simgeleyerek, yanlarına kah sifra (boşluk anlamına gelen Arapça bir sözcük), kah galgal (tekerleğin İbranice adı) adını verdiği küçük yuvarlak biçimli bir im eklemiş. Sıfır sözcüğünün Arapça sifra’dan (boşluk) veya İbranice sefer’den (sayı) gelmiş olabileceğini de böylece anlamış olduk.

Fakat biz sıfır’ı psikiyatride -biz psikiyatristlere kafa doktoru denildiğine göre- kafa biliminde kullanımını, yaratılışını borçlu olduğu hiç’lik ve boşluk kavramları ile irdeleyeceğiz.

Kafa içi boşluğu dolduran beyni iletişim kolaylığı açısından ikiye ayıracağız önce. Üst beyin -ki biz bu beyin bölümüne cortex diyoruz- 1mm kalınlığında olduğundan ve iki beyin yarım küresini sarmaladığından ve soymayı becerebilirsek bu kabuğun 1,5 metrekarelik bir alanı kapsadığından anatomik bilgilerimiz nedeniyle eminiz. Onunla okuduğumuzu, yazdığımızı, çok sıfırlı rakamları dahi hesaplayabildiğimizi, analiz ve sentezler yapabildiğimizi yine üst beynimizle çözümlüyoruz. Fakat çoğumuz böyle düşünüp, felsefe yapabilen bir cortex’e sahip olduğumuz ve başka canlılarda örneğini göremediğimiz için, megalo bir süreçle tüm beynimizi üst beyin zannediyoruz.

Oysa anatomik olarak üst beyin, tüm beynimizin en çok %28′ini kapsıyor. Geriye kalan beyin bölümlerine anlatım ve anlama kolaylıkları bakımından alt beyin diyelim. Onun tamamı Latince olan (Thalamus, Amygdeal Nucleus, Substantia Nigra, Pons, Bulbus vs) bölümlerini ayrıntılı olarak incelemeye başlarsak konumuz bir anatomi dersi niteliği kazanır ve ben enbaşta olmak üzere çoğumuz “sıfır” alırız.

Alt beyin sistemi duygularımızın ve içgüdülerimizin kaynağıdır öncelikle. İkinci olarak atalarımızdan RNA (Rubo-Nucleic Asid) denilen bir molekül yardımıyla bilgi şifrelerini taşır ve depolar. (1989′da ispatlandı; ispatlayıcıları ABD’li Thomas Cech ve Kanadalı Sydney Altman Nobel Kimya Ödülü kazandı. Üçüncü önemli fonksiyonu da otonom sinir sistemi kanalı ile nöro-hormono-transmitter bir mekanizmayla iç organlarımızı refleksif olarak komuta etmesidir. Bu nedenle de haklı olarak beynimizin %72 hücresini kullanır.

Bu aşamada bir buzul gibi düşünelim beynimizi. Buzulun üstü göründüğü için herkes konuşuyor, cortex bilimi yapıyor -konuşsunlar ve yapsınlar da- buzulun altı bir mikrokozmos olduğu halde din ve felsefe dışında tanımlanmıyor.

Üst beynin “iyi insan ol, takma kafaya (ona göre de kafa sadece üst beyindir), sev birbirini” nutuklarını yazdığı kitapları zamanında best-seller (en çok satan) olan Dale Carnegie’nin intihar ederek öldüğünü duymuş muydunuz?

Üst beynin en hakim olduğu ülkelerin başında gelen ABD dahi “yaşasın üst beyin” öğretisinin “otomatik portakallar” yarattığını farketmiş olmalı ki “EQ , IQ’yu  döver” kitaplarına ödün vermeye başladı.
   * EQ: Duygusal katsayı -alt beynin işlevlerinden sadece biri
      IQ: Zekasal katsayı -üst beyin işlevleri

Ayrıca bilgisayarlar üst beynimizi çok iyi taklit etmeye başladıklarından ve de ortalama 70-80 yıl yaşayan bir insan üst beyninin biriktirebileceğinden çok daha fazla bilgiyi depolayabildiklerinden “yaşasın üst beyin” eğitimi ufak çaplı bilgisayarlardan da inferiprite duygusu hissetmemize neden oluyor.

Cep telefonları, internet, materyalist felsefe, aşırı üst beyin faaliyetlerine, bu da strese neden olarak beyin sağlığını giderek artan bir şekilde bozuyor.

İşte şimdi; Mevlana’nın Mesnevi’de “hiç’i bulunuz, gönül gözünüz açılsın” deyişini anlamaya başladık.

Hatta Budist rahiplerin niçin kendilerini mağaraya kapattıktan bir yıl kadar sonra “Üçüncü gözümüz açıldı” dediklerini veya Kur’an’da “Ben size şah damarınızdan daha yakınım” demesini Allah’ın…

Tasavvufta hiçliğin, nokta gibi olmanın, kalbe giden yol olduğunu… Dikkat ederseniz gönül, üçüncü göz, şah damarı, kalp, alt beyin yerine kullanılmış; hiçlik, izolasyon üst beynin devre dışı bırakılması yerine kullanılmıştır.

Yunus Emre’nin “Bir ben vardır bende, benden içeri” sözüne uygun içteki ben’i hissetmenin yolu üst beyni devre dışı bırakmak, hiçleştirmek, sıfırlamaktır.

Hintliler’in Transandantal  Meditasyon (düşünceyi aşma) yöntemi dahi aynı sıfırlaştırmayı amaçlar.

Biraz üst beyninizle düşünerek örnekleri arttıracağınızdan eminim.

Niçin bir yığın öğreti; üst beyinde hiçliği bulmanın, alt beynin farkındalığını azaltmaktaki rolünü kendi kavramları ile işlemiş?

Son araştırmalar bir RNA molekülünün 20 milyon bilgi taşıdığını söylüyor. Bu durumda belki de milyonlarca yıllık bir bilgi birikimine sahip alt beyin sistemi, tabiidir ki pek çok öğretide bir mikrokozmos olarak tanımlanacak.

Üst beyinde hiçliği bulun, alt beyinde mikrokozmosla tanışın.

Zerdüşt öğretilerinin beyaz enerjisiyle, I. Ching felsefesinin aydınlığı ile, hatta Isis-Osiris öğretilerinin hiyeroglif gözüyle, yaratıcılıkla, Rahim-Rahman, anima-animus, Yin-Yang güçleriyle tanışın, arkatiplerle, sembollerle, gizemle tanışın. Şeklin ötesine geçin, psiko-estetik felsefesiyle tanışın. Sıfır’ı bulun. Gönül gözünüz açılsın.

Psiko-estetik kavramlarını yan yana ilk defa benim üst beynim bir araya getirdi. Ayrıntıları merak eden okurlarım için Sistem Yayıncılıktan çıkan Psikoestetik isimli kitabımı okumalarını önermem belki de yeni bir sıfır’a neden olacaktır.

Biraz da sıfır’ın yuvarlaklığından bahsedelim;

Çok eskilerden beri onun yuvarlaklığı “rahim”i simgelemişti. Bir zamanlar mandala (yuvarlak) yapılar mimaride çok modaydı ve insan cenininin rahimdeki rahatlığını üst beyinsel yaşamda da bulabilecekleri düşünüldü mandala yapılarda. Belki de yuvarlak hatlı arabalardan bir süre sonra yuvarlak hatlı yapılar yeniden moda olacak. Ben şahsen yuvarlak bir yatak aradım Modoko’da, bir türlü bulamadım. Sonra vazgeçtim. Alt beynim rahime regresi(gerileme) olur diye. Fakat alt beyinlerimizi anacığımızın rahmine doğru gerileten o kadar çok neden var ki aslında. Anne kalp sesini taklit eden ritimdeki müzikler, rahim kaynaklı libido kullanan anneler… (İster toprak, ister su, ister ateş, rahim olsunlar doğurdukları çocukların alt beynini büyütmezler. Bunu keşfeden bazı yazarlar da “İçinizdeki çocuğu sevin” derler. Oysa o çocuğu büyütmezsek kolay kandırılan, kolay saldırabilen, kolay uyutulabilen bir çocuk kalırız, üst beynimiz büyüse de.) Babanızın, amcanızın, dayınızın mesajlarını biteviye yenileyenler, yalnızca üst beynin eğitim ve otoritesini kullanan eğiticiler, alt beyinde sıfırı tüketmiş materyalist otomatik portakallar, insanın özgürlüğüne ve özgünlüğüne saygı duymayan doğa yıpratıcıları…

Son olarak sıfır’ın rahimden ürediği “boşluk” duygusundan bahsetmek istiyorum;

Bebeklerin salıncakta, beşikte veya ayakta sallanarak büyütüldüğü, herkesin vıcık vıcık bir arada uyuduğu bir toplumda boşluk duygusu çok sıktır. Birincisi boşluğun sallanarak hissedilmesi; ikincisi de çok sert seksüel içerikli alt beyin takıntılarına neden olarak, alt beynin hissedilmemesi için boşluk duygusuna sığınılması olarak koca bir boşlukta minicik mikroplar olduğumuz duygusuna götürür bizi. Oysa uzayda boşluk zannettiğimiz karanlık dahi esir denilen bir maddeyle doludur. Dünyamız saniyede 18 millik bir süratle güneşin etrafında döner. Ve yaşamı sadece cortex yaşamı kabul edersek 70-80 yılda biter. Milyonlarca yıllık bir uzay zamanında bir noktadır, hatta bir hiçtir, bir sıfırdır cortex yaşamı.

Sıfırlayın üst beyin yaşamını, boşluk duygusundan kurtulun. Bizde bilinmediğine bakmayın, Batı ülkelerinin psikiyatristlerinin çoğu rüya analizi ile yardımcı oluyorlar danışanlarına. Ben de öyle… Evrenin sembol dili ile kuş dili (mantıkut tayr) ile yardımcı oluyorlar. Çünkü alt beynin kullandığı tek dil sembol dilidir.

Okuduysanız James Joyce Ullysess’te Dublin’de geçmiş tek bir günü 1000 sayfada toparlamıştır. Çünkü bir satır üst beyin dili kullandıysa kırk satır alt beynin sembol dilini kullanmış ve ölümünden sonra ABD’de çok sayıda bilim adamı ne dediğini anlamaya çalışarak çok sayıda tercüme ve açıklama kitabı yazmıştır.

Aynı Babil Kulesi efsanesinde Tanrı’nın insanları o zamana kadar aynı dili konuşuyorken, konuştukları dili farklılaştırıp birbirini anlamaya mahkum etmesi gibi. Aynı dili bile konuşsak üst beyinde birbirimizi anlamayacak hale geldik.(Siz beni anladınız mı ki?) Bunun da nedeni doğduğumuzda üst beynimizin olmamasıdır.

Okuyamazsın, yazamazsın, konuşamazsın, çişini bile tutamazsın, üst beyinler sonra gelişir. Çevre, anne, baba, ekonomi her şey farklı, tıpkı yüzler gibi üst beyinler de farklıdır. O halde üst beyinlerde anlaşamayız.

İnin alt beyninize, hakiki aşkı bulun, yazın rüyalarınızı, kuş dilini öğrenin, hükmetmeyi öğrenin, yaratıcılığı, barışçıllığı, mikrokozmosu, gücü keşfedin.


dedikodu

Aralık 18, 2006

Sistemin çalışma şartlarına vakıf olan büyüklerimiz, iki yüzlülük kokan alçak gönüllülüğün en azından gurur kadar kötü bir tabiatı olduğunu bilirler, yine de alçak gönüllülüğü elden bırakmazlar. Davranış biçiminde “Ben” demek söz konusu olduğunda beyindeki hücre gruplarında lokalize bir çalışma oluşacak ve üretim faaliyetleriniz sıfıra yaklaşacaktır. Aksi davranış ise, geniş bir bakış açısı temin edecektir. Siz de onların yaptığını yapın…
“Ben” demeyin, “Sen” deyin!..

Ağızdan çıkan ve dedikodu hüviyetini alan sözle,beyinde belli işlevler başlar!

Her beyin kendi frekansına uygun yapılarla sürekli iletişim içindedir. Bu frekans uyumunu enerji alışverişi olarak kabul etmeliyiz.

Diyelim ki, bir kimse hakkında onun istemeyeceği şekilde konuştunuz. Bu eylemin mistik alanda adı dedikodudur.

Ağızdan çıkan ve dedikodu hüviyetini alan sözle, beyinde belli işlevler başlar; ruhtaki artılar, başka bir deyişle sevaplar, dedikodusu yapılan kişiye aktarılır. Eğer dedikodu edende (+) (sevap) yoksa, otomatikman, hakkında konuştuğu kişinin eksilerini alır. Yani günahlarını!..

Eğer pişmanlık olursa, beyinmatik işlemin çalışma şartlarına göre:

Ruhtaki artılar gönderilir, buna mani olmak mümkün değildir. Ancak, karşı tarafın ulaştıracağı eksiler devreye girmez. Allah Elçisi’nin; “Dedikodu edenin bağışlanması, dedikodusu yapılan kişinin affı olmadan mümkün değildir” sözünü bu şekilde algılamak gerekir. Görünüşte olmasa da, dedikodusu edilen kişinin affetmesi (beyinsel işlevlerde eksilerin durdurulması) sizde “pişman olma” idraki ile yerini bulacaktır. Pişmanlık, kişinin yanlış düşündüğünü algılayıp, bundan vazgeçmesi halinin adıdır. Ancak, yanlışta devam ederken, farkına varabilmek çok güçtür…

Düşüncedeki iyilik beş duyu boyutuna çıkmasa bile, (+) oluşturur. Kötülük ise, sadece fiil boyutunda algılanır hale geldiğinde (-) olarak kabul edilir. Bu “artı sisteminin düşünceye, eksinin ise beyindeki fiile dönük” çalışmasıyla ilgilidir. Şayet, hücre grupları belli yoğunluğun üstüne çıkarsa, düşünce, fiile dönüşür. İnsan düşüncelerinden mesul değildir. Yalnız, bu düşünceler devamlı olursa sistemde yerini bulur ve karşılıksız kalmaz!..

Sistemin çalışma şartlarına vakıf olan büyüklerimiz, iki yüzlülük kokan alçak gönüllülüğün en azından gurur kadar kötü bir tabiatı olduğunu bilirler, yine de alçak gönüllülüğü elden bırakmazlar. Davranış biçiminde “Ben” demek söz konusu olduğunda beyindeki hücre gruplarında lokalize bir çalışma oluşacak ve üretim faaliyetleriniz sıfıra yaklaşacaktır. Aksi davranış ise, geniş bir bakış açısı temin edecektir. Siz de onların yaptığını yapın…

“Ben” demeyin, “Sen” deyin!..
“Sen” derseniz, sistemde, sizden ona doğru bir akış, geniş bir değerlendirme, “Ben” derseniz aksine, ondan size bir geliş olur. “Ben” demek, beyindeki hücrelerin aktivitesinde bir kısıtlılık doğuracaktır. Bu halde, herhangi bir fikrin size ulaşımı mümkün olmaz. “Sen” dediğinizde, alıcılarınız devreye girmiştir…

alıntıdır.


Bir papazın Müslüman oluş hikayesi

Aralık 18, 2006

“Dünya Kiliseler Konseyi Doğu Afrika Genel Sekreterliğine atanmış bir rahibin,
yeryüzündeki tek gerçek dini bulma yolundaki ilginç arayış öyküsü”

ALTMIŞ BİR YIL KADAR ÖNCE, Tanzanya’da, Uganda sınırına yakın bir yerleşim yerinde doğdum. İsmimi Martin John koyan ailem tarafından, iki yaşındayken vaftiz edildim. Yedi yaşına geldiğimde, benim diğer çocuklardan farklı olduğumu düşünen ailem için âdeta bir gurur kaynağıydım. Kilisede ayinler esnasında rahip yardımcılığını mükemmel bir şekilde yürüttüğümü gören babam, bundan etkilenerek, geleceğim hakkında kendince plânlar yapıyordu. Daha sonraları yatılı okulda okurken bana bir mektup yazarak, rahip olmamı istediğini belirtti. Hemen her mektubunda bu isteğini dile getiriyordu. Halbuki ben polis olmak istiyordum.

AFRİKADA’Kİ yaygın gelenek, çocukların belli bir yaştan sonra ailelerinden bağımsız olarak istediklerini yapabildikleri Avrupa’daki anlayıştan tamamen farklıydı ve anne babanın isteklerine öncelik verilirdi. Babam da, ölmeden önce benim bir rahip olduğumu görmek istiyordu. Ben de kendi isteğimden vazgeçerek, 1964’te kilise yönetimi üzerine eğitim görmek amacıyla İngiltere ve Almanya’da bulundum. Eğitimimi tamamladıktan bir yıl sonra, aktif göreve başladım. Bu arada mastır ve doktora çalışmalarıma devam ettim. Bu dönem hiçbir şeyi sorgulamaksızın, sadece yapılması gerektiğini düşündüğüm şeyleri yerine getirdiğim yıllardı.

Bilgim arttıkça değişmeye başladığımı hissettim ve doktora çalışmam sırasında kendi kendime sorular sormaya başladım.
“Hıristiyanlık, İslâm, Musevilik ve Budizm gibi dinlerin her biri gerçek din olduğunu iddia ediyor. Peki gerçek hangisi? Ben gerçeği bulmak istiyorum.”

Bu tür düşüncelerle başlayan araştırmalarım neticesinde mevcut dinleri bir elemeye tâbi tutarak sonunda dört büyük din olduğu kanaatine vardım. Bu arada İslâm’ın kutsal kitabı olan Kur’an’ı satın alıp incelemeye karar verdim.

Kur’an’ı okuyup anlamaya çalışırken rastladığım, “De ki, O Allah birdir Herşey her hâlinde o Allah’a muhtaçtır; O hiçbir şeye muhtaç değildir. O doğmamış, doğurulmamıştır. Hiçbir şey O’na denk olmamıştır. (İhlas Suresi) ifadeleri son derece dikkatimi çekmişti. Belki o zamanlar farkında değildim ama, bugün, o sureyi okuduğum sırada, yüreğime ilk İslâm tohumlarının ekilmiş olduğuna inanıyorum. Daha sonraki araştırmalarım neticesinde Kur’an’ın vahy edildikten sonra insanlar tarafından tahrif edilmemiş tek mukaddes kitap olduğunu keşfettim. Doktora tezimin sonuç kısmında bunu ifade ettim. Doktora derecemi verip vermeyecekleri konusunda tereddütlerim vardı. Ancak bunu önemsemiyordum. Çünkü bu noktada sadece gerçeği arayan biriydim ve gerçek de buydu.

BİR GÜN birlikte çalıştığım ve değer verdiğim bir profesörün gözlerinin içine bakarak:
“Dünyadaki tüm dinler içinde hangisi en gerçek?” sorusunu yönelttim.
“İslâm” diye cevapladı.
“O halde niçin Müslüman değilsin?” diye tekrar sorduğumda ise:
“Bir kere Araplardan hiç hoşlanmam. İkincisi sahip olduğum lüks hayat şartlarını görmüyor musun? İslâm için tüm bunlardan vazgeçeceğimi mi düşünüyorsun?” yanıtını aldım.

Profesörün verdiği cevabı ve içinde bulunduğum durumu düşündüm. Ben de bulunduğum mevki itibarıyla sahip olduğum imkânlardan vazgeçebilecek bir konumda değildim ve bu düşünceyle bir yıl kadar İslâm’ı zihnimden uzak tutmaya çalıştım. Ancak rüyalarımda, özellikle de Cuma geceleri, sık sık Kur’an âyetleri ve beyazlar giymiş insanların çağrılarını duyuyordum.

NİHAYET 22 Aralık 1986’da, Noel’den tam iki gün önce İslâm dinini resmen kabul ettiğimi açıkladım. Hristiyanlığı bırakarak İslâm’ı seçtiğimi ilân ettiğimde, kilise cemaati büyük bir şok yaşadı. Kilise yönetiminde yer alanlar benim delirmiş olduğumu düşündüler. Hatta bu ‘deli’ adamın alınıp götürülmesi için polis bile çağırdılar. Ve Müslüman bir arkadaşım gelip kefaretimi ödeyene kadar, bütün geceyi orada geçirdim.

Bundan sonra hayatımda bir dizi değişiklikler meydana geldi. Öncelikle kilise, bana tahsis edilen ev ve arabayı geri aldı. Din değiştirdiğimi öğrenen eşime Müslüman olması konusunda bir baskı yapmayacağımı söylememe rağmen söylediklerimi dinlemedi bile, çocukları da alarak beni terk etti. Annem ve babam da kendilerini ziyaret etmezden önce her şeyi duymuşlardı. Görüştüğümüzde babam hemen İslâm’ı reddettiğimi ifade eden bir açıklama yapmamı, annem de benden kesinlikle saçma sapan şeyler duymak istemediğini söyledi. Yapayalnız kalmıştım. Bana karşı böyle bir tavır almış olsalar da onları affediyorum. Çünkü bilinçli hareket etmemişlerdi. Onların İncil’i bizzat okuyamadıklarını, tüm dinî bilgilerinin rahibin okuyup anlattıklarıyla sınırlı olduğunu biliyordum.

BİR GECE aileme misafir olduktan sonra atalarımın geldiği topraklar olan Kyela bölgesine doğru yola çıktım. Yolculuğum sırasında ileride eşim olacak Rahibe Gertrude ile karşılaştım. Busale adında bir köyde konakladım. Yaşlı bir adamın yardımıyla geceyi geçirebileceğim bir yer temin ettim. Sabah olduğunda okuduğum ezan köylüleri oldukça şaşırttı ve benim gibi ‘deli’ bir adamı ne diye misafir ettiği konusunda ev sahibime sorular sormaya başladılar. Rahibe Gertrude, benim deli olmadığımı söyledi ve İslâm dinine mensup biri olduğumu açıkladı.

Bir başka zaman da hastalandığımda, hastane masraflarını ödeme konusunda onun çok yardımını gördüm.
Daha sonraki günlerde kendisiyle ilginç diyaloglarımız oldu. Mesela bir keresinde niçin haç taktığını sordum.
“Haça gerilen İsa’nın anısına hürmeten” cevabını verdi.
“O zaman birisi babanı silahla öldürse sen de göğsünde bir silah taşıyarak mı dolaşacaksın?” diye sordum.
Böyle bir soru rahibe Gertrude’u düşünmeye sevk etmişti. Belli ki beni tanıdıktan sonra kafası epey karışmıştı.
Birbirimizi daha iyi tanıdığımıza kanaat getirdikten sonra ona evlenme teklif ettim. Müslüman olmayı da kabul eden eşim, Zeynep adını aldı ve gizlice evlendik. Dört hafta kadar sonra eşim kilise yöneticilerine bir mektup yazarak durumundan haberdar etti ve ayrılma kararını bildirdi. Bana ev tahsis eden eşimin amcası ve babası evlendiğimizi duyduklarında müthiş bir tepki gösterdiler. Her şeye rağmen nezaketimizi muhafaza ederek kendilerine veda ettik ve Kyela’ya gitmek üzere köyden ayrıldık. Burada yeni bir hayata başladık.
Daha önce sahip olduğumuz lüks imkânlar artık geçmişte kalmıştı. Rahip iken büyük bir evde oturmaktaydım. Şimdi ise çamurdan yapılmış sade bir kulübede yaşamaktayım. Dünya Kiliseler Konseyi Doğu Afrika Genel Sekreteri olarak iyi bir kazanca sahipken, şimdi ağaç kesimi ve çift sürme gibi işlerde çalışarak geçimimi temin ediyorum. Bunların dışındaki zamanlarımda halka açık İslâmî bilinçlenme vaazları veriyorum. Zaman zaman anlattıklarım Hristiyanlık dinine hakaret olarak algılandığı için kısa süreli hapis cezalarına çarptırıldım. 1988 Hac mevsiminde bir trajedi yaşadık. Evim bombalandı ve üç çocuğum bu şekilde öldürüldü. Bu suikastı düzenleyenler arasında uzaktan akrabam olan biri bile vardı. Böyle bir üzüntü ve kaybın bizi yolumuzdan döndüreceğini düşünmüşlerdi. Ama düşünülenin tam tersi oldu ve her geçen gün İslâm’ı kabul edenlerin sayısı arttı. Bu arada eşimin babası da Müslüman oldu. 1992’de ihanetle suçlanarak on ay tutuklu kaldım.

Domuz eti satılan dükkanlar aleyhine yaptığım konuşma sonrası birkaç dükkân bombalandığı için suçlu görülmüştüm. Evet bu tür dükkânlar aleyhine konuşmuştum. Ancak zaten 1913’ten beri anayasal olarak Darüsselam, Tanga, Mafya, Lindi ve Kigoma gibi şehirlerde bar, klüp ve domuz eti satan dükkânlara karşıt kanunlar yürürlükteydi. Sonuçta aklandım ve serbest bırakıldıktan sonra ülkemden ayrılarak Zambiya’ya geçtim.

TÜM MÜSLÜMANLARA mesajım şu: “Bugün İslâm’ın yanlış anlaşılmasından kaynaklanan ciddi bir İslâm karşıtlığı problemi mevcut. Tüm dünyaya İslâm’ı doğru anlatma gayreti içinde olmalıyız. Müslümanlar, barbar kökten dinciler olarak tanınmamalı. Hepimiz bencilliği bir kenara bırakarak birlikte hareket etmenin yollarını aramalıyız. Kendinizi güvende hissedebilmeniz için komşunuzu da müdafaa etmeyi bilmelisiniz. İslâm’a en iyi hizmet bilinçlenmek ve iyi örnek olmaktır. Allah doğruların yardımcısıdır.”


tuzlu kahve

Aralık 18, 2006

Kıza bir partide rastlamıştı.. Harika birşeydi.
 O gün peşinde o kadar delikanlı vardı ki..
 Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti.
 Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı,
 ama tam bir kibarlık gösterisi yaparak kabul etti.
 Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular.
Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından
 konuşamıyordu. Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı..
 -”Ben artık gideyim” demeye hazırlanırken, delikanlı birden  garsonu çağırdı..
 -”Bana biraz tuz getirir misiniz” dedi.. “Kahveme koymak için..”
 Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı..
 Kahveye tuz!..
 Delikanlı kıpkırmızı oldu utançtan, ama tuzu kahvesine döktü
 ve  içmeye başladı. Kız, merakla:
 -”Garip bir ağız tadınız var” dedi..
 Delikanlı anlattı:
 -”Çocukken deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve
 denizde oynardım. Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç
 eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben.. Bu tadı çok sevdim. 
 Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadı dilimde
 hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu
 ailemi hatırlıyorum. . Annemle babam hala o deniz kenarında   oturuyorlar..
 Onları ve evimi öyle özlüyorum ki..”
 Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının..
 Kız dinlediklerinden çok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi
 döken; evini, ailesini bu kadar özleyen bir adam; evi, aileyi
 seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini arayan, evini
 sakınan biri.. Ev duyusu olan biri..
 Kız da konuşmaya başladı.. Onun da evi uzaklardaydı.. Çocukluğu
 gibi.. O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu..
 Tatlı ve sıcak..
 ..Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı olmuştu  tabii..
 Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi, prenses,
 prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yaşadılar. Prenses
 ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kaşık tuz koydu, hayat boyu..
 Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü..
 40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. “Ölümümden sonra aç” diye bir
 mektup bırakmıştı sevgili karısına.. Şöyle diyordu, satırlarında..
 ”Sevgilim, bir tanem..
 Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum
 için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim..
 Tuzlu kahvede..
 İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun? Öyle heyecanlı ve
 gergindim ki, şeker diyecekken ‘Tuz’ çıktı ağzımdan..
 Sen ve herkes bana bakarken, değiştirmeye o kadar utandım ki,
 yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim ilişkimizin temeli olacağı
 hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı defalarca düşündüm.
 Ama her defasında korkudan vazgeçtim. Şimdi ölüyorum ve artık
 korkmam için hiçbir sebep yok.. İşte gerçek.. Ben tuzlu kahve
 sevmem. O garip ve rezil bir tat.. Ama seni tanıdığım andan
 itibaren bu rezil kahveyi içtim. Hem de zerre pişmanlık duymadan.
Seninle
 olmak hayatımın en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye
 borçluydum.
 Dünyaya bir daha gelsem, herşeyi yeniden yaşamak, seni yeniden
 tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim, ikinci
 bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da..”
 Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı.
 Lafı açıldığında birgün biri, kadına “Tuzlu kahve nasıl bir şey”
 diye soracak oldu..
 Gözleri nemlendi kadının..
 ”Çok tatlı!..” dedi………….


Kur’an-ı Kerim’de Sabrın önemi

Aralık 18, 2006

Musibetler çoğalıp çıkmaza girdiği, zorluklar birbirini takip ettiği ve uzun müddet devam ettiği zamanlarda, müslümanı şaşkınlık ve umutsuzluktan koruyacak tek hidayet ve kurtuluş yolu, SABIR’dır.

Sabır ruhun bir melekesidir, güzel bir huydur. Tahammülü zor ve nefse ağır gelen şeylere katlanmak ancak sabır ile olur. Meşru bir hakkı müdafaa ve muhafaza etmek için gösterilen sebat, sabretmekle mümkün olur. Allah’ın emirlerini yerine getirmek, aklın ve dinin hoş görmediği ve nefsin meşru olmayan istek ve arzularına karşı durabilmek, elde olmadan başa gelen , insana büyük elem ve keder veren bela ve musîbetlere karşı koyabilmek ve bunların üstesinden gelebilmek için sabırlı olmak ve sabretmeye alışmak lazımdır.

Bazı sıkıntılar vardır ki, kulun irade ve gücünü aşar. Böyle felaketler başa geldiği zaman heyecana kapılmadan ve şikayet etmeden takdir-i ilâhiye razı olup sabretmek müminlerin özelliklerindendir.

“Muhakkak siz, mallarınız ve canlarınız hususunda imtihan olunacaksınız. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah’a ortak koşanlardan size eziyet verici bir çok söz işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah’dan gereği gibi korkarsanız, şüphesiz işte bu azmi gerektiren işlerdendir.” (AL-İ İMRAN 3/186)

Kur’ân-ı Kerim’in yetmişten fazla ayetinde zikredilen sabır, insan tabiatına aykırı olan zorunlu hallere uymak ve güçlüklere karşı koymak demektir. Sabrın gayesi, beklenmedik olaylar, içine düşülen güçlükler karşısında paniğe kapılmamak ve tahammül göstermektir. Allah Teâlâ sabredenlere mükâfatını hesapsızca vereceğini müjdelemiş ve onları övmüştür.

“Sonra şüphesiz Rabbin, eziyet edildikten sonra hicret eden, sonra cihad eden ve sabreden kimselerin yardımcısıdır. Bunlardan sonra Rabbin elbette çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.” (NAHL 16/110)

Ayrıca insanlar hayat boyunca yokluk içinde kalabilir, sağlıklı iken hastalanır, sel, deprem, yangın gibi çeşitli büyük felâketlerle karşılaşabilir; bütün bu durumlarda insanın en büyük dayanağı sabırdır. Aksine davranış, insanı Allah Teâlâ’ya isyana ve nankörlüğe sürükler.

“Sizin yanınızdaki dünya malı tükenir, Allah’ın katındakiler ise tükenmez. Muhakkak ki biz, Allah yolunda sabredenleri, yaptıkları amelin daha güzeliyle mükafatlandıracağız. “ (NAHL 16/96)

 “Çaresiz biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri!” (BAKARA,2/155)

 “Doğrusu kim Allah’tan korkar ve düştüğü felâkete sabrederse; muhakkak ki Allah iyilik edenlerin mükafatı boşa, çıkarmaz” (Yusuf, 12/90).

Hz. Peygamber (s.a.s); “Sabır, acı bir olayın yaptığı sarsıntıya karşı ilk anda gösterilen tahammüldür” (Buhârî, Cenâiz, 32) sözüyle bir felaketle ilk karşılaştığı zaman, ilk ve şok anındaki sabrın önemini vurgulamıştır.

Sabretmek, mahkûmiyete  ve zillete razı olmak, haksız tecavüzlere, insan onur ve haysiyetini ayaklar altına alacak saldırılara katlanmak ve bunlara ses çıkarmamak anlamına gelmez. Çünkü meşru olmayan şeylere karşı sabretmek caîz değildir. Bunlarla mücadele etmek gerekir. İnsanın kendi gücü ve iradesiyle üstesinden gelebileceği kötülüklere katlanması ya da karşılayabileceği ihtiyaçları karşısında gevşemesi sabır değil, acizlik ve tembelliktir. Bütün faziletlerin özü, hayatta muvaffak olmanın ve kemale ermenin sırrı sabretmekte gizlidir. Her türlü rezaletin sebebi sabırsızlık veya olaylara karşı gerektiği kadar sabır gösterememektir.

 Rasulullah (s.a.s); “Ya Rabbi! Acizlikten ve tenbellikten sana sığınırım” (Buhari, Cihad, 25) diye dua etmiştir.

Emir ve yasaklarda nefsin kötü isteklerine direnebilmek sabrın zaferidir. Sıkıntı, hastalık, kötülüklere karşı koyma; ancak sabır gücü ile mümkün olur. Kulun sabırlı olması dışında, başkalarına da tavsiye etmesi, Kur’ân hükmü gereğidir. Müminler sabırla olgunlaşarak sonsuz kurtuluşa ulaşırlar.

“Ancak iman edenler, salih amel (iyi işler) işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye eden ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.” (ASR 103/3)

“Ve sabret! Çünkü Allah iyilik edenlerin mükafatını yitirmez.” (HUD 11/115)

Sabır acılara ve zorluklara dayanma gücüdür. Her şeyin Allah’tan geldiğini bilen iman sahibi, Allah’a sığınarak sabreder. İnsanların olgunlaşması ancak sabır ile mümkündür. Sabrın sonunda iman edenler için en hayırlı hükmü Cenâbı Allah bizzat kendisi  verecektir.

“Bu olgunluğa ancak sabredenler kavuşturulur, buna ancak hayırdan büyük bir pay sahibi olan kavuşturulur.” (FUSSİLET 41/35)

“Sabrettiğiniz için size selam olsun. Ahiret yurdu ne güzeldir!” (RA’D 13/24)

“Bugün ben onlara, sabrettiklerinin karşılığını verdim; onlar, hakikaten muradlarına erenlerdir.” (MÜ’MİNUN 23/111)

Sabır, Allah’ın lütfettiği en büyük nimetlerdendir. Kur’ânı Kerîm’de ismi geçen bütün peygamberlerin en belirgin özelliklerinden biri de sabır sahibi oluşlarıdır. Onlar; sıkıntılara, eziyetlere, imansızların düşmanlıklarına azim ile tahammül etmişlerdir.

“Nice peygamberler vardı ki, kendileriyle beraber birçok Allah dostları çarpıştılar; Allah yolunda başlarına gelenlerden yılgınlık göstermediler, zaafa düşmediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.” (AL-İ İMRAN 3/146)

“Senden önce de peygamberler yalanlanmıştı. Kendilerine yardımımız gelinceye kadar yalanlanmaya ve eziyet olunmaya sabrettiler.” (EN’AM 6/34)

 İnsanlar, yaşam boyunca birçok zorluklarla karşılaşması bir yaratılış gereğidir. Olgunlaşarak kemale erme bu devreleri geçirmekle mümkündür. Kur’ân; bütün bu acılara sabır ile karşı koymamızı, ilâhî imtihan’ı ancak böylelikle kazanabileceğimizi vurgulamaktadır.

“Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete girivereceğinizi mi sandınız?” (AL-İ İMRAN 3/142)

“İşte onlar, sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamları ile mükafatlandırılacaklar, orada hürmet ve selamla karşılanacaklardır.” (FURKAN 25/75)
Sabır üç çeşittir:


1. ALLAH’ın farzlarını yerine getirmeye, onları ihmal etmemeye karşı sabır,

2. ALLAH’ın haramlarına ve onları işlememeye karşı sabır,

3. ALLAH’ın kaza ve kaderine ve onlara karşı tahammülsüzlük göstermemeye karşı sabır.

Kim bu üç sabrı toplarsa, bütün sabrı tamamlamış olur.

Allahü Teâlâ cümlemizi emir ve yasaklarına eksiksiz uymada sabır gösteren  kullarından eylesin. “Amin”

İsmail Körpe