Tuğra

Aralık 21, 2006

Tuğra, Padişahın ismi ve lakabı bulunan alâmet, imza.

Tuğra, hat sanatının bir kolu halinde yüzyıllar boyunca usta hattatlar eliyle yazılmıştır.

Türkçe’de kelime olarak padişahın ismini ihtiva eden özel bir işaret, padişahın imzası gibi anlamlar ifade eder.Aslı Oğuz lehçesinde tuğrağ olup, hükümdarın basılmış imzası demektir.

Orhan Gazi tarafından kullanılan ilk tuğra Orhan bin Osman ifâdesinden ibâret olup,tuğralardan ilki 1324 diğeri 1348 tarihlidir.

Birinci Sultan Osman Gazi’ye ait bir tuğraya günümüze dek hiçbir yerde rastlanmamıştır. Bu nedenle 36 Osmanlı padişahı ama 35 Osmanlı padişah tuğrası vardır.

Yapısı
Padişahın kendisi ve babasının isminin yazıldığı kısma, taht, kürsü veya sere adı verilir. Buradan sola doğru uzanarak aşağıdan yukarıya doğru uzayan ve iç içe iki kavisten meydana gelen kısma ise, beyze veya sancak adı verilir.

1. Halk arasında sele de denilen, sözlük anlamı Açık duran baş parmağın ucundan işâret parmağının ucuna kadar olan uzaklık demek olan sere veya kürsü; tuğranın metin kısmıdır. Bunda pâdişâhın ve babasının adları ile Şah, Han, el-Muzaffer kelimeleri yazılıdır.

2. Beyze: Bin ile Han kelimelerinin ‘n’ harflerinin kıvrılmasıyla meydana gelen ve iç içe yazılan iki kavise denir. İç beyze ve dış beyze adı verilen bu iki kavis tuğranın sol tarafındadır. Dâimâ kelimesi bunun ortasındadır.

3. Tuğ veya elif: Tuğranın yukarıya uzanmış olan mızrak şeklindeki ||| çekmeye (üç elife) verilen addır. Bunların üzerine flama gibi çekilen kıvrıklara zülüf veya zülfe denmektedir.

4. Tuğranın Kolları (Hançere veya kol): Beyzelerin devâmı olan ve el-Muzaffer kelimesinin üzerinden geçerek tuğranın sağına doğru paralel iki çizgi hâlinde uzanan kısma denir.

tugrakisim.jpg

Kullanımı

Önceleri; ahitname, menşur, name-i hümâyun, mülknâme, ferman, vakfiye, berat vb. üzerine ve ortaya yazılan tuğra, sonraları; para, defter ve kağıtların başına bir hanedan arması halinde bayraklarda, pullarda ve resmi yapılarda da kullanıldı.

Tuğra, vesikalarda; tevki-i hümayun, nişan-ı hümâyun, nişan-ı şerif-i âlişan, misal-i meymun, alamet-i şerife, tuğra-i garra diye de isimlendirilmiştir.

Tuğra çekene; tuğrai, tevkii, nişancı, tuğrakeş ve tuğranüvis de denilirdi.

Şehzade Tuğraları

Şehzadeler, isimleri ile tuğra çektirirler, emirler yazdırırlar ve bu suretle kendi idareleri altındaki bölgelerde bir padişah gibi hüküm sürerlerdi. Yalnız kendi adlarına para bastıramaz ve namlarına hutbe okutamazlardı. Bu iki imtiyaz yalnız padişahlara aittir.

Tuğraların Kaldırılması Hakkındaki Kanun
15 Haziran 1927 tarihinde tuğraların kaldırılması ile ilgili bir kanun hazırlanmıştır.

kaynak: wikipedia.org


Osmanlı Tarihinde Bir Dönüm Noktası

Aralık 21, 2006

1909 yılı, Nisan ayının 27′nci günü, çift atlı saray arabaları Yıldız Sarayı’nın önünde sıra sıra dizilmiş, yolcularını bekliyorlardı. Akşam karanlığında koşuşturan subaylar, askerler ve içinde mum yanan fanuslu lambaların ışığında güçlükle fark edilen sürücülerdeki telâş ve tedirginlik, atlara da sirayet etmişti. Huysuzlanıyor, başlarını aşağı yukarı sallıyor, ayaklarıyla toprağı eşeliyorlardı. Sanki, felâketlerle geçecek yılların işaretlerini şimdiden veriyorlardı.

 

600 yılı geride bırakarak yedinci asrını süren Osmanlı İmparatorluğu tarihinde, kırılma noktası denilebilecek çok önemli bir gün yaşanıyordu. 32 yıl, 7 ay ve 27 gün süren bir saltanattan sonra 34′üncü padişah Sultan İkinci Abdülhamid Han, o gün tahttan indirilmiş, yerine kardeşi geçirilmişti.

 

Otuz sene bir karış toprak vermedi

 

Sultan İkinci Abdülhamid Han, saltanatının başında ve sonunda, yönetimin kendi elinde olmadığı Birinci ve İkinci Meşrutiyet dönemlerindeki toprak kayıplarının dışında, kendisine amcası Sultan Abdülaziz Handan devreden, yine üç kıt’a üzerindeki 7 milyon 3 yüz bin kilometrekarelik imparatorluk topraklarını 30 sene aynen muhafaza etmişti.

 

Takip ettiği ince siyasetle, Balkan devletlerinin birleşmesini önlemiş, kendisinden sonra çıkacak Balkan Savaşı’nı, dolayısıyla da Birinci Dünya Savaşı’nı 30 sene geciktirmişti. Balkanlar üzerinde Rusya ile Avusturya-Macaristan’ın anlaşmasına imkân vermemiş, ikinci devlet Almanya’yı kazanarak, birinci devlet İngiltere tarafından yutulmayı önleyebilmişti. Memleketi savaştan uzak tutarak, bütün gücüyle eğitim ve bayındırlık faaliyetlerine yüklenmişti. Zamanında sadece Yunan Savaşı çıkmış, o da 32 gün sürmüş ve zaferle sonuçlanmıştı.

 

O tarihte, dünyanın büyük bölümünü ele geçiren sömürgeci Hıristiyan devletler, zirveye yaklaşmışlardı. Zirveye varınca, tabiî olarak iniş başlayacaktı. Bu inişe kadara Osmanlı Devleti mevcut durumunu muhafaza edebilirse, daha sonra sömürgeci devletlerle hesaplaşma başlayabilirdi. Önemli olan, o an geldiğinde her bakımdan güçlü olmaktı. İşte Sultan İkinci Abdülhamid Hanın siyaseti bu idi.

 

Hanedandan olmak zor iş

 

Sultan İkinci Abdülhamid Han tahttan indirildiği o gün, 66 yaşını 7 ay ve 7 gün geçiyordu. Zaten İkinci Meşrutiyet’in 9 ay ve 5 gün önce ilânından beri yönetim kendi elinde değildi. İki haftadan beri de payitaht karışmış, kargaşa her yerde hakim olmuştu. Böyle durumlarda ne olacağını kestirmek çok zordu. Bunu tecrübesiyle biliyordu. Vaktiyle amcasının ve ağabeyinin 3 ay içinde tahttan indirilmelerine ve amcasının bilek damarları kesilerek şehit edilmesine bizzat şahit olmuştu.

 

Şehzadeliğinde, Osmanlı tarihi hocası olan Vak’anüvis Lutfi Efendiden çok şey öğrenmişti. Tam 287 yıl önce ceddi Sultan Genç Osman Han, asiler tarafından boğularak şehit edilmişti. Bundan 26 sene sonra Sultan İbrahim Han, tahtından indirildiğinin 10′uncu günü katledilmişti. Bu tarihten 160 sene sonra, Sultan Üçüncü Selim Han tahttan indirilmiş, 14 ay sonra palayla şehit edilmişti. Bundan 4 ay sonra, yerine geçen Sultan Dördüncü Mustafa Han boğularak öldürülmüştü. Ve nihayet daha 33 yıl önce sevgili amcası Sultan Abdülaziz Hanın başına gelenler, hafızasında canlılığını hâlâ koruyordu.

 

Kendisine verilen kısa mühlet içinde, bu kadere karşı durmanın, saltanat ve hilâfet makamlarının gücünü kullanarak milleti birbirine kırdırmanın kendisine yakışmayacağına karar vermişti.

 

Eski padişah nihayet görünüyor

 

Dışarıda bekleyen İkinci Ordu Kumandanı Hüseyin Hüsnü Paşa, İstanbul Merkez Kumandanı Albay Galip Bey ve eski padişahı Selanik’e götürmek üzere muhafız tayin edilen Kurmay Binbaşı Ali Fethi Bey, duydukları ses üzerine başlarını çevirdiler. Elinde sadece küçük bir çanta olan Sultan İkinci Abdülhamid Han, kapıda görünmüştü.

 

Binbaşı Fethi Bey hemen ilerledi. Selâm verdikten sonra, en öndeki arabanın kapısını açtı. Padişahın karşısına iki sultan hanım oturdu. Yanına Şehzade Abdürrahim Efendiyi almıştı. Küçük oğlu Şehzade Abid Efendi, herşeyden habersiz annesinin kucağında uyuyordu. Diğer arabalara da diğer haremleri, kızları, hazinedarlar, musahip, bendegân ve hademeler bindiler. Bütün arabalar dolunca, eski padişaha, Selanik’te geçirilen günlerde de, tahtta imiş gibi hürmetkâr davranan muhafız Fethi Bey, atını padişahın arabasına doğru yaklaştırdı:

- Hareket ediyoruz efendimiz, ferman-ı şahaneleri olacak mı? diye sordu. Hakan-ı sabık, içeriyi aydınlatan fanuslu mumun solgun ışığında binbaşının yüzüne baktı. Sakin ve vakur bir şekilde, Osmanlı Devleti tarihindeki bu önemli devreyi, kalın ve tesirli sesiyle, şu sözlerle başlattı:

- Cenab-ı Hak yolumuzda muînimiz olsun..

 

Tren yolculuğu başlıyor

 

Kırbaçlar şakladı. Arabalar karanlığa doğru hamle yaptılar. Serencebey Yokuşu’ndan rıhtıma inen yolun iki tarafında silâhlı askerler, aralıklı olarak sıralanmışlardı. Rıhtıma varıp Karaköy’e yönelen arabalar, insandan eser görülmeyen İstanbul caddelerinde âdeta uçuyorlardı. Sanki herkes, Osmanlı Devleti için baş aşağı düşüşün başlangıcı olacak bu uğursuz anın, bir an önce bitmesini istiyordu…

 

Sirkeci’ye varıldığında 6 vagonlu katar hazır bekliyordu. İstasyonun müdüriyet bölümünde bekleyen Talat Paşa, Fethi Beye son talimatları da verdi. Selanik’e kadar hiç durulmadan yol alınacaktı. Ortadaki 3 vagon, eski padişah ve yanındakilere ayrılmıştı. Vagonlardan birine Fethi Bey ve yardımcısı 9 subay yerleşmişti. En ön ve en arkadaki 2 vagonda da 40 kişilik jandarma müfrezesi vardı.

 

Nihayet tren hareket etti. Saatler, gece yarısından sonra biri gösteriyordu. Sultan İkinci Abdülhamid Han, bütün memleketi demiryolları ile donatmıştı. Öyle ki, İstanbul-Eskişehir-Ankara, Eskişehir-Adana-Bağdat ve Adana-Şam-Medine demiryollarını yaptırdığı zaman, başka memleketlerde bu kadar demiryolu yoktu. İşte şimdi 1893-1896 yılları arasında, bir Fransız şirketine yaptırdığı İstanbul-Selanik hattında, kendisi sürgüne gidiyordu.

 

Bütün gece ve ertesi gün yola devam edildi. Edirne’den sonra Dedeağaç, Gümülcine, İskeçe, Drama ve Serez istasyonları geçildi. Verilen talimat gereği, Selanik’ten bir önceki Kılkış istasyonunda duruldu. Fethi Bey, eski padişahın vagonuna giderek, Alâtini Köşkü’ne arabalarla gidileceğini arz etti. Vagondan inen eski padişah, bütün aile fertleri arabalara bininceye kadar ayakta bekledi, en son olarak baştaki arabaya bindi. Atlı askerlerin refakatinde, gece karanlığında yola düşüldü.

 

Yalnızlık köşkü

 

Padişah ve ailesini taşıyan arabalar, Alâtini Köşkü’nün havagazı lâmbalarıyla aydınlatılmış bahçesine girdiler. 3. Ordu Kumandan Vekili Hadi Paşa ve diğer eşraf orada idi. Eski hakan arabadan inmeden herkesin köşke girmesini bekledi. Küçük şehzade Abid Efendi kucağında idi. Fethi Bey, arabadan inmeye hazırlandığını görünce yaklaştı ve “Müsaade buyurunuz şevketmeab…” diyerek şehzadeyi kucağına aldı. Köşkün merdivenlerini çıkarlarken, Selanik’te yatsı ezanları okunmaya başladı. Sultan “Aziz Allah celle şanüh…” dedi, dönerek eliyle dışarıdakileri selâmladı ve içeri girdi. Pencereleri tahta kepenklerle sıkı sıkıya kapalı köşkün kapıları da üstlerine kapanarak kilitlendi…

 

Odalarda eşya yoktu

 

Alâtini Köşkü, Selanik’te Yalılar semtinde, İtalyan uyruklu un tüccarı Yahudi Giorgio Allatini’ye ait dört katlı bir bina idi. En son kiracısı İtalyan generali Robilan Paşa, Osmanlı jandarma teşkilâtını düzenlemek için getirtilmişti. Sultan ve ailesi, salonun ortasında ne yapacaklarına karar vermeye çalışıyorlardı. Hepsi yorgun ve bitkindiler. Odalarda eşya yoktu. Salonun ortasında, büyük bir masa ile iki koltuk vardı. Bu iki koltuğu el birliğiyle soldaki odaya sokup yan yana getirerek, yaşlı padişaha, dinlenmesi için hazırladılar. Uzun yolculuktan sonra ellerini yıkayacak su ve sabun yoktu. Yukarı katlara çıkacak mum yoktu. Musahip ağaların talebi üzerine Fethi Bey, kovalarla su, sabun ve mum gönderdi. Yemek olarak gönderilen soğuk et, ekmek ve yoğurdun yanında çatal, kaşık ve bardak yoktu. Elleriyle yediler. Havlu bulunmadığı için, yırttıkları bir gömleği bu iş için kullandılar.

 

Kuru tahtalar üzerinde

 

O sırada Fethi Bey bir otelden yorgan, yastık gibi şeyler bulup musahiplerle göndermişti. Çoğu kirli olan bu eşyadan en temizlerini seçip sultanın yatağını yaptılar. Koca köşkte bir tane bile halı, kilim bulunmadığından herkes yorganlara sarınıp kuru tahtaların üzerinde birer köşeye kıvrıldı. Yaşlı sultan yatsı namazını kılıp koltuktan bozma yatağına uzanırken, 3,5 yıl kalacağı bu yerde geçecek hayatının nasıl olacağını anlamış bulunuyordu. Tek bir mumun aydınlattığı odada, için için ağlıyordu. Ama kendine değil, ülkesinin içine düştüğü karanlığa… Alâtini’de, gazete bile okumasına izin verilmeden geçecek, uzun hapis günleri başlamıştı…

 

Padişah tahttan indiriliyor

 

Eski telgraf memuru, yeni dâhiliye nazırı 35 yaşındaki Talat Bey, İttihat ve Terakkî Partisi’nin başı olarak, Meclis’e tamamen hakimdi. Pek çok milletvekili ve senatörün tereddüt içinde bulunmasına rağmen, Meclis’i tehdit ederek hal kararını aldırmıştı. Ülke yönetimini ele geçirme hırsıyla akılları örtülmüş bulunan İttihatçılar, 33 sene tahtta kalmış bir padişaha hal kararının bildirilmesinde de büyük bir gaf yapmışlar, devletin şerefine ağır bir darbe indirmişlerdi. Aynı zamanda, yeryüzündeki bütün Müslümanların halifesi unvanını da taşıyan padişaha hal kararını tebliğ için, 275 kişilik meclisten seçtikleri dört kişilik heyete, biri Yahudi diğeri Ermeni iki gayrimüslim sokmuşlardı.

 

İş, sandıklarından da kolay olmuştu. Eski padişahın, ağabeyi gibi, ailesiyle Çırağan Sarayı’nda oturma isteğini reddetmişler, kendisini Selanik’e götürecekleri konusunda ısrarcı olmuşlardı. Onu öldürmeye cesaret edememişler, ancak İstanbul’da bulunmasını da tehlikeli görmüşlerdi. Osmanlı tarihinde ilk defa olarak, tahtından indirilen bir padişah, İstanbul dışına çıkarılıyordu.

alıntıdır.


İnsanı hayvandan ayıran edeptir

Aralık 21, 2006

* İnsanı hayvandan ayıran edeptir.

* Mümin güneş gibidir. Sararıp, solarak batar ama doğduğunda (ahirette) göz kamaştırır.

* Edep hududa, sınırlara riayet etmek onu taşmamaktır. En büyük edep ise ilâhi hududu muhafazadır, gözetmektir.

* Eshab-ı kirama hürmet etmeyen kimse, Muhammed aleyhisselâma iman etmiş olmaz.

* Nereye bağlısın diyene İmam-ı a’zama demeli veya bağlı olduğu mezhebi söylemeli! Hiçbir yere bağlı değilim dememeli.

* Gelen cereyanın kesilmemesine dikkat edin. Kablonun arasını açmayın. Cereyan geliyor ama sigorta atıyorsa, araya nefs karışıyordur. Nefsin girdiği her aralıktan cereyan kesilir. Nefsinizi aradan çektiğiniz müddetçe kablolar kuvvetlenir. Evliyanın başarılarının sebebi, gelen cereyanın arasına girmeyip, kendilerini sıfırlamalarıdır.

* İki kelime vardır, söylemesi kolaydır, kıyamet günü sevabı çok ağırdır. Bu iki kelime: Sübhanallahi ve bihamdihi, sübhanallahil azim.

* Ölüm acısı yetmiş kere kılıçla doğranmaktan fazladır, bu herkese vardır. Fakat Allahü teâlâ sevdiği kullarına duyurmaz. Ölüm acısı, kabir azabı yanında hiç kalır. Kabir azabı mahşer azabı yanında hiç kalır. Cehennem azabı ondan da fazladır.

* Din kardeşinin bir ihtiyacını görmen, bir sene nafile ibadet etmenden daha önemlidir.

* İnsanların en alçağı, din kisvesi altında dünya menfaati sağlayandır.

* İlimde cimrilik yapan kişiye Allahü teâlâ üç bela verir: Ya ölür, ilmi gider. Yahut unutur veya kendine ilmi unutturacak kimse ile dostluk kurar, öylece ilmi gider.

* İnsandaki en üstün haslet, kâmil akıldır. Eğer o yoksa, güzel edeptir. O da yoksa, kendisiyle istişare edilecek şefkatli bir kardeştir. O da yoksa, devamlı sükuttur. O da bulunmazsa, ölmektir.

* Bir âlimin sakınması gereken en önemli husus; Allahü teâlânın haram kıldığı şeylerden uzak durması ve dünyaya gönül bağlamamasıdır.

* İnsanın en büyük yarası dünya sevgisidir.

* Müjdeler olsun imanı olanlara ve ibadetini ihlâsla yapanlara… yazıklar olsun üç paralık dünyaya ibadetini değişenlere.

* Allahü teâlânın her emrinde mutlaka nefsi kırma payı vardır.

* Bazı yerlerde, ben bu işten anlamam demeli. Çünkü, insana bazı felaketler kendine güvenmesinden, güzelliğinden, zenginliğinden gelir.

* Emr-i maruf yapmak, her müslümana farzdır. Bu tebliğe evvela kendi nefsinden başlanır.

* İnsan düşmanını iyi tanıması lazım. En büyük düşman, insanın nefsidir.

* Emire itaat vaciptir. İtaat edilmezse, isyan edilirse, Allahü teâlâ verdiği nimeti alır.

* Amirlik memurluk için gelmedik bu dünyaya… Amirlik değil, hizmetkârlık zamanıdır. Nefsimizin arzusu için amirlikten Allah bizi korusun. Başınızdaki amire, içinizde veya dilinizde bir buğzu adavet varsa, bunun, sizin için bir felaket olduğunu bilin. Neticede Cenâb-ı Hak sizi bu nimetten mahrum eder.


GÜL BAHÇESİ

Aralık 21, 2006

Zamanın birinde bir kasabada yaşayan dünyalar güzeli bir kız varmış.. Bu kız öyle güzelmiş ki çok uzak şehirlerden ve ülkelerden çok zengin, çok yakışıklı, asil pek çok delikanlı onu görmeye gelirmiş.. Kendisiyle evlenmek isteyen nice prensi nice şövalyeyi reddeden güzel kız kimseleri beğenmezmiş…

Bu arada aynı kasabada yaşayan ve bu kıza aşık olan genç bir delikanlı da bu kızı istemiş… Ama kız onu da reddetmiş…

Aradan uzun yıllar geçmiş.. Bizim delikanlı kasabadan ayrılmış…Kendine başka bir hayat kurmuş ve evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış… Bir gün yolu bir zamanlar yaşadığı güzel, küçük kasabaya düşmüş..

Orada tanıdık birine rastladığında aklına bir zamanlar orada yaşayan dünyalar güzeli kız gelmiş ve ona ne olduğunu sormuş… Yaşlı adam önünde gül bahçesi olan bir evi göstererek kızın evlendiğini söylemiş.. Bizimki bir zamanlar herkesi reddetmiş olan kızın kocasını pek merak etmiş…

Bir gün gizlenip kocasını evden çıkarken görmüş… Kızın kocası şişman, kel ve çirkin mi çirkin bir adammış… Üstelik zengin bile değilmiş.. Çok merak eden adam kocası gittikten sonra evin kapısını çalmış.. Kız kapıyı açınca kendini tanıtmış ve neden böyle bir adamla evlenmiş olduğunu sormuş.. Kız da ona arkadaki gül bahçesinden en güzel gülü koparıp getirirse cevabı vereceğini bu arada tek şartının bahçede ilerlerken geriye dönmemesi olduğunu söylemiş…

Adam da bunun üzerine yüzlerce güzel gülün olduğu bahçede ilerlemeye başlamış… Birden çok güzel sarı bir gül görmüş.. Tam ona doğru eğilirken biraz ilerde kocaman pembe bir gül gözüne çarpmış… Tam ona uzanırken daha ilerde muhteşem güzellikte kırmızı bir gül goncası görmüş…

Derken bir de bakmış ki bahçenin sonuna gelmiş ve mecburen oradaki bir gülü koparıp kıza götürmüş… Bahçenin en güzel gülünü getirmesini beklerken kız bir de ne görsün yaprakları solmuş cılız bir gül..

Bunun üzerine adama dönen kız şöyle demiş : “Bak gördün mü? Her zaman daha iyisini bulmak isterken ömür geçer ve sen en kötüsüne razı olmak zorunda kalırsın.. Bu yüzden gençlik elden gitmeden elindekiyle yetinebilmeyi öğrenmek gerekir..”


Osmanlıyı anlamak kolay değil!

Aralık 21, 2006

Avrupa ülkeleri, bilhassa akıl hocaları İngilizler, planlarını hep İslam düşmanlığı üzerine kurdular; “Ne yapalım da İslamiyet zayıflasın, dolayısıyla Hıristiyanlık kuvvetlensin!..” Planlarını bunun üzerine bina ettiler. Dün olduğu gibi bugün de geçerlidir bu kural. Demokrasi, din ve vicdan hürriyeti kendileri için, yani Hıristiyanlık için geçerlidir. Müslümanlar için böyle bir şey söz konusu değildir. Nerede görülürse sinsice yok edilmelidir, prensibi uygulandı hep. En büyük düşmanları da Osmanlı oldu.

Sebebi de şu: İslamiyet’i, Eshab-ı kiramdan sonra gerçek manada, en mükemmel şekilde sadece Osmanlılar temsil etmişler ve üç kıtaya yaymışlar. Dünyanın en büyük Müslüman Türk İmparatorluğunu kurmuşlar. Türk=Müslüman olarak algılanmış asırlar boyunca. Hal böyle olunca da, nasıl yeni nesli Osmanlıdan uzak tutabiliriz hesabı yapıldı. Bu yapılmazsa gerçek İslamı öğrenirler diye korktular. Bunun için de Abbasilerden sonraki İslam tarihini dondurdular; yok farz ettiler. Çünkü bundan sonra, Selçuklular ve Osmanlılar dönemi geliyor. Ne zaman dolaptan çıkardılar? Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, yani Osmanlının fiilen bitişinden sonra.

Bu dönemi merak edenlere karşı da devamlı karalama kampanyaları düzenlediler. Çeşitli akıl almaz iftiralar sebebi ile de, Arap ülkelerinde ve bizde de bu kampanyalar kabul gördü. Bilhassa, Arap ülkelerinde Arap milliyetçiliğini kuvvetlendirerek, asırlardır kendilerine hizmet eden Osmanlıya Arap ülkelerini düşman ettiler.

Batı’nın bu faaliyetlerini, sadece biz söylemiyoruz, kendilerinden insaf sahibi olanlar da söylüyor. Bunlardan biri de, Alman ilim adamı Ord. Prof. Fritz Neumark’tır.

[Ord. Prof. Fritz Neumark (1900-1991), Hitler’den kaçarak 1933’te Türkiye’ye gelir. İstanbul Üniversitesi İktisat ve Hukuk fakültelerinde dersler vermiştir.

20 Temmuz 1936'da kurulan ve 1937 yılı yaz sömestresinde faaliyete geçen İktisat Fakültesi'nde (Umumi İktisat ve Maliye Teorisi Kürsüsü) başkanlığı da yapmıştır. 1952’de döndükten sonra Frankfurt Üniversitesi’nde rektörlük yapmıştır.]

Alman profesör Neumark ile bir kısım talebesi Boğaziçi’nde geziye çıkarlar. Talebelerden biri Prof. Neumark’a, (Avrupa bizi neden sevmez?) diye sorar. Prof. Neumark şu cevabı verir:

(Çok samimi olarak itiraf edeyim ki, Avrupalı, Türkleri sevmez ve sevmesi de mümkün değildir. Asırlardır kilisenin Türk ve İslam düşmanlığı Hıristiyanların hücrelerine sinmiştir. Sebeplerine gelince:

1- Müslüman olduğunuz için sevmez.

2- Sizler farkında değilsiniz ama, onlar şu gerçeğin farkındadırlar: Tarihten Türk çıkarılırsa tarih kalmaz. Osmanlı arşivi tam olarak ortaya çıkarsa, bugünkü tarihlerin yeniden yazılması gerekir.

3- Avrupa’nın pazarı idiniz. Şimdi Avrupa’yı pazar yapmaya başladınız.

4- En az 400 yıl Avrupa’da sırtımızda ve ensemizde at koşturdunuz.

5- Selçuklular Anadolu’yu, Osmanlılar ise orta Avrupa ve Balkanları Haçlı ordusuna mezar ettiler.

6- Sizi silah ile yenemeyenler, sizleri kendilerine benzeterek hakimiyet sağladılar.

7- Selçuklu ve bilhassa Osmanlı, İslamiyet uğruna her şeyini feda etmeseydiler, İslamiyet bugün belki sadece Hicaz’da varlığını devam ettirirdi, kaldı ki Vehhabiliği kuranlar da, İngiliz Dominyon Bakanlığı’nın adamlarıdır. Batı her yerde İslamiyet’i, sapık inançlara kanalize etti. Ama Osmanlı, Asr-ı Saadeti devam ettirdi.

8- Kilise size kin kusmaktadır, sebepleri yukarıdadır.

9- Ben Türkiye’ye geldiğimde 2 üniversiteniz vardı, şimdi 19 üniversite var. [O tarihteki sayı]

10- Sizler, gerçek hüviyetinize döndüğünüz an Avrupa’nın refahı ve medeniyeti yıkılır.

11- Yine sizler, Avrupa’nın tarihi düşmanısınız ve daima düşman olarak kalacaksınız.)

***

Yukarıda, Alman Profesör Fritz Neumark’ın, “Osmanlı Arşivi tam olarak ortaya çıkarsa, bugünkü tarihlerin yeniden yazılması gerekir” sözünü nakletmiştim. Gerçekten de bugün Osmanlı bütün müesseseleri ile ortaya çıkarılmış değildir. Çıkarılması için çalışanların önüne çeşitli engeller çıkartılmıştır. Hatta Osmanlıya sahip çıkılmaması, antlaşma maddeleri arasında yer aldı.

Engeller olmasa bile Osmanlıyı incelemek, anlamak kolay değildir. Anlamak için önce Osmanlının gayesini, varoluş sebebini bilmek gerekir.

Ömrü boyunca Osmanlı tarihini inceleyen tarihçi İsmail Hakkı Uzunçarşılı; Osmanlı tarihinin arşiv vesikaları incelenmeden, kanunname ve yazma eserler okunmadan, Osmanlının doğru öğrenilmeyeceğini savunur ve bu konuda şöyle der:
“Tarih meraklılarına şunu söyleyeyim ki, Osmanlı tarihini yalnız basma eserlerden okurlarsa, pek noksan ve kısmen de hatalı bilgi elde etmiş olurlar. Altı buçuk asırlık devamlı bir tarihi olan Osmanlı İmparatorluğunun siyasi, mali, iktisadi, askeri, ilmi, sosyal vb. vaziyeti, hakiki kaynaklara dayanılarak tetkik edildiği zaman bu devletin bütün azametiyle çehresi meydana çıkar.

Başka türlü, sathi, derme çatma bilgi ve basit tetkik ile, haklı olarak bu hayret ve takdire şayan azamet ve kudretin anlaşılmasına imkan yoktur. Yine bunun gibi, bu devletin gerileme ve yıkılması ve buna dair olan vesikalar ve eserler iyice incelenmedikçe, doğruyu görmek imkansızdır.

Ben ancak kanunnamelerle vesikaları tetkik ettikten sonradır ki, bu hususta ne kadar sathi bilgi sahibi olduğumu anladım. Pek çok darbelere rağmen neden Selçuk, Cengiz ve Timur imparatorlukları gibi az zamanda parçalanıp dağılmadığını ve köşesinden bucağından koparıldığı halde dimdik ayakta durduğunu ancak idrak edebildim.”

Ömrü Osmanlı tarihini incelemekle geçmiş bir ilim adamının böyle söylemesi; tarih kitaplarının dışında tarih bilgisi olmayan zavallıların ileri geri konuşanların ne kadar büyük bir hezeyan içinde olduklarını gösterir…

Osmanlı İmparatorluğunun bu kadar uzun süre hayatta kalmasını yabancı ilim adamları ise şuna bağlıyorlar:
“Roma İmparatorluğunun Yükseliş ve Çöküşü” adlı kitabıyla tanınan ünlü tarihçi Gibbons şöyle diyor:

“Osmanlıların hoşgörüleri, ister siyaset, ister halis insaniyet neticesiyle meydana gelmiş olsun, Osmanlıların, yeni zaman içinde milliyetlerini tesis ederken dini, hürriyet ilkesini siyasetinin temel taşı olarak kabul eden ilk millet olduğu itiraz kabul etmez bir durumdur. Hıristiyan dünyasındaki arası kesilmeyen Yahudi katliamları ve Engizisyona rağmen, Osmanlıların idaresi altındaki Hıristiyanlar ve diğer dinlerdeki milletler korkusuz bir şekilde ahenk ve uyum içerisinde yaşıyorlardı…”

[En önemli Ortadoğu uzmanlarından kabul edilen, Fransa’da Aix-en-Provence Üniversitesi'nde Siyasi ve Kültürel Antropoloji dersi veren, Fransız siyaset bilimcisi Bruno Etienne de şöyle diyor:

“Osmanlı İmparatorluğundaki köleler, bugünün sözde özgür bireylerinden daha çok özgürlüğe sahiptiler.” (Yenişafak, 21.10.2002)]

[Alman müsteşrik Franz Babinger ise, “Osmanlı padişahının ülkesinde herkes kendi halinde, bahtiyar olabilirdi. Mutlak bir dini hürriyet hüküm sürerdi ve kimse şu veya bu inanca sahip olduğundan dolayı bir güçlükle karşılaşmazdı” demektedir. (Rehber Ans.)]

18. asırda uzun yıllar İstanbul’da bulunmuş ve Osmanlı kurumlarını etraflıca inceleyip anlatmış olan

İsveçli diplomat D’ohsson da şunları söylüyor:

“Kur’an-ı kerimi tanıyanların zihnine ve hafızasına nakşedilmiş olan prensipler, onları yeryüzündeki insanların en insaniyetlisi en hayırseveri haline getirmiştir. Bütün bu faziletlere rağmen Avrupalıların barbar demesi, yırtıcı bulması, savaşlardaki gayretlerine göre hüküm vermesinden ileri gelir.

Ama bir milletin gerçek karakteri savaş alanının silah gürültüleri arasında tayin edilemez. Türkleri gerçekten tanımak isteyenler, onların faziletlerini değerlendirmeli, törelerin karakter ve fiillerindeki tesirlerini muhakeme etmeli, onları barış zamanındaki örf ve âdetleri içinde incelemelidir.

Türkler, savaşta ne kadar sert, ne kadar mağrur ve yırtıcı iseler, barışta da o kadar sakindirler. En büyük kahramanlıkları gösteren, gözlerini kırpmadan ateşe atılan bu insanlar, günlük hayatlarına döndükleri zaman gerçek karakterlerini alırlar. O zaman onların beşeri duygularla dolu hayırsever kimseler olduğu anlaşılır.

Bu duygu bütün Türklere şâmildir. Hepsinin de ruhuna öylesine derin bir şekilde işlemiştir ki, savaşta birer cesaret timsali olan bu kimseler, barışta fakir babası, düşkünün dostu olurlar. İçlerinde en kötüsü en hasisi bile yine de bir vazife olarak iyilik etmekten çekinmez….”


atasözleri-2

Aralık 21, 2006

Oduncunun gözü omcada:Bütün insanlar kendi işlerine yarayan şeylerle çok yakından ilgilenirler.

Oğlan dayıya,kız halaya çeker:Oğlan çocuğu genlerin tesiri ile dayıya,kız ise halaya çeker,onun hareket ve tavırlarını alır.(Halk arasında yapılan bir yorumdur)

Oğlanınki oğul bağı,kızınki bahçe gülü:Kişinin torunu oğlundan olursa oğul balı diyerek,kız evlattan olursa bahçe gülü

diyerek sevinir.

Olacakla öleceğe çare yoktur:İnsanların yaşam boyu karşılaşacakları ne varsa doğarken belli olur ama kişi bunu

bilmez.başımıza gelen ve elimizde olmayan sebeplerle oluşan olaylara çok üzülmemek gerekir.

Olmaz olmaz deme,olmaz olmaz:Hayatta hiç ummadığımız olaylar, en şaşırtıcı biçimde karşımıza çıkabilir.

Orman olur da domuz olmaz mı? :İyi bir ortamda çıkarcılar bulunabilir.bulunması doğaldır.

Osmanlı’nın ekmeği dizindedir:İşlerimizin başarılı olması için kendimiz ayırdığımız zaman çok olmamalıdır.İşlerimize ne kadar ağırlık verirsek o kadar başarılı oluruz.

Osurukla boya boyanmaz:Gerekli bilgi ve görgü olmadan bir işi tam olarak görüp bitirmek imkansızdır.

Otu çek köküne bak:Bir kimsenin hakkında tam olarak bilgi sahibi olmak istenirse o kimsenin soyunu sopunu  çok iyi incelemek gerekir.

Ödünç;güle güle gelir,ağlaya ağlaya gider:Ödünç verilirken veren de alan da güler yüzlüdür.Mutludur.Ödünç alınan geri

verilirken ise durum değişiktir.Para veren kimse de parasını zamanında alamazsa tarafların arası çok çabuk bozulur.

Öfke baldan tatlıdır:İnsan sinirlendiği zaman bağırır çağırır, rahatlar.

Öfkeyle kalkan zararla oturur:Aniden öfkelenerek sergilenen davranışlar kırıcı olur. Sonuçları önceden tasarlanamaz.

Öküze boynuzu yük değil:Meşgul olduğu iş,kişiye yük olmaz. Onları yaşamının bir parçası olarak kabul eder

Öksüz çocuk göbeğini kendisi keser:Bir koruyanı,kollayanı olmayan kimseler her işlerini kendileri yapmak zorundadır.

Ölenle birlikte ölünmez:Ölüm kaçınılmazdır.Ölen bir kimsenin ardından yas tutmak ta onu geri getirmeyecektir.Bu durumu

bilerek ona göre davranmak gereklidir.

Ölüm var,dirim var:İnsanlar malını ve zamanını,varlığını düşünerek kullanmalıdır.geleceğini düşünmelidir.

Ön tekerlek nereye giderse arka tekerlek de oraya gider:Bir ailede büyükler nasıl bir yaşam içindelerse çocuklar da benzer bir hayat sürdürürler

Öpülecek el ısırılmaz:Hürmet gösterilmesi gereken kişilere saygısızlık etmek hatadır

Padişah yasağı üç gün sürer:Padişahlık idaresi,bir kişinin sözünün geçtiği bir yöntemdir.Keyfidir.Bugün çıkarılan

yasaklar,yarın bir neden ile ortadan kaldırılırlar.Bunun içindir ki emirlerinin devamlı olacağını düşünmemek lazımdır.

Palamut çok biterse kış erken olur:Uzun yılların tecrübesine dayanılarak elde edilen sonuçlara göre meşe ağaçlarında

palamudun çok olması kışın erken geleceğini gösterir.

Papaz her gün pilav yemez:Her işi daima bir kişiye yaptırmak doğru değildir.O kişi çok defalar ses çıkarmadan bu sıkıntıya

katlandıysa da günün birinde yapamayacak duruma gelir ve yapmaz.Bunun için insanları usandırmayacak bir yöntem

izlemekte yarar vardır.

Para dediğin el kiri:İnsanlar bütün ömürlerini paraya bağlamamalıdırlar.

Para ile imanın kimde olduğu bilinmez:Para bütün toplumlarda dikkati çeken bir araçtır.İman ise tanrı ile kul arasında

olduğu için başkalarının bilmesine gerek yoktur.Söylenilmesi de acayiplik yaratır.

Pazar ilk pazardır:Pazara götürüp satmak istediğimiz mala verilen ilk fiyat en iyi fiyattır.

Perşembenin gelişi,çarşambadan bellidir:Bir işin nasıl sonuçlanacağı,işin bugünkü durumundan belli olur.

Pilav yiyen,kaşığı belinde gerek:Bir işe girişmek isteyen kimseler o iş için gerekenleri yanlarında bulundurmak

zorundadırlar.

Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın:Kişi,bir olayın sonuçlanması için elinden gelen gayreti göstermelidir.

Rağbet güzel ile zenginedir:Güzel ve zengin olan kimseler her zaman ilgi görürler.El üstünde tutulurlar.

Rahat ararsan mezarda:yaşayan her kişinin az veya çok kendine göre bir derdi,sıkıntısı mutlak bulunur.

Ramazanda yalan söyleyenin yüzü,bayramda kara olur:Hayatta her zaman doğru olmalı,doğru davranılmalıdır.yalan

söylemek,belki bir zaman için etrafımızdaki kandırmamıza neden olur.Ama gelişen olaylar,söylenen yalanı bir gün mutlak

surette açığa çıkartır.

Rençber kırk yılda,tüccar kırk günde:Rençberin büyük emek harcayarak kazandığını, tüccar küçük bir ticaret oyunu ile

kazanır.

Rüşvet kapıdan girince insaf bacadan çıkar:Doğru yoldan ayrılan ve şerefini rüşvet için feda eden kişiden her kötülüğü

beklemek gerekmektedir.

Rüzgar eken fırtına biçer:Etrafında bulunanlara her zaman kötülük yapan kimseler sonunda mutlaka büyük

kötülüklerle karşılaşırlar

Rüzgar esmeyince yaprak oynamaz:Meydana gelmiş hiçbir olay sebepsiz değildir.

Rüzgara karşı tüküren,kendi yüzüne tükürür:Kendi gücünün üstünde bir güç ile uğraşmak isteyen kimseler sonunda

kendileri ziyanlı çıkarlar.

Rüzgarlı havanın kuytusu,yağmurlu havanın uykusu:Rüzgarda kuytu bir yer bulmak rahatlıktır.

Sabah ola,hayır ola:Sabahlar güçlü başlangıçlardır.Verimlili için günün bu saatlerini değerlendirmek gereklidir.

Sabır acıdır,meyvesi tatlıdır:Bir konuda sıkıntılı günlere katlanmak zordur.Ama dayanıldığı takdirde sonuçları güzeldir.

Sabreden derviş,muradına ermiş:Sabırlı olan kişiler,isteklerine kavuşurlar.Sabır ile mücadele edildiğinde başarı mutlaka

bizim olacaktır.

Sabrın sonu selamettir:Karşılaştığı bütün zorluklardan hemen yılıp kaçmayan, sabretmesini bilen kimselerin işleri sonunda

başarıya ulaşırlar.

Saç sefadan tırnak cefadan uzar:keyifli insanların saçları,sıkıntıda olanların tırnakları uzar.(yaygın bir halk görüşü)

Saçım ak mı kara mı?Önüne düşünce görürsün:Konunun nasıl olduğunu sormaya gerek yoktur.Çok geçmeden bitecektir

anlamında kullanılır.

Sade pirinç zerde olmaz,bal da gerek kazana;ata malı tez tükenir,evlat gerek kazana: İnsanlara babasından mal kalır.Ama

bu,kişinin o malı iyi kullanacağını göstermez.Hazır yemeye başlanırsa tez zamanda tükenir,biter.Kişi kendine,kendi emeğine

güvenmelidir.

Sana taşla vurana sen aşla vur:kötülük yapan kimselere iyilik yapmak insanlık kuralıdır.

Sanat altın bileziktir:Sanat bir kimsenin bir işi en iyi bir biçimde her yerde ve şartta yapmasıdır.

Şahin ile deve avlanmaz:Her işi yapmanın bir yöntemi vardır.

Şahin küçük et yer,deve büyük ot yer:İnsanlar fiziki görünüşlerine göre değil,yaradılış özelliklerine göre davranırlar.

Görünüşü küçük olan kişi,her zaman güçsüz olarak görülmemelidir.

Şakanın sonu kakadır:Devamlı şaka yapmak hatalıdır.Önce güzel ve eğlenceli gelirse de bir zaman sonra dayanma gücü

azalır ve küçük kırgınlıklar ortaya çıkar. 

Şaşkın ördek başını bırakır,kıçından dalar:Her iş,bir düşünce ile,bir plan ile yapılmalıdır.Ne yaptığını iyi bilmeyen

kimseler,giriştikleri işlerde akılcı yollardan ayrılırlar.

Şer işi uzat hayra dönsün,hayır işi uzatma şerre dönmesin:Kötü olan işlerin üzerinde çalışmalı,o işi iyiye çevirmelidir.iyi

olan işleri hemen sonuçlandırmak gereklidir.

Şeriatın kestiği parmak acımaz:Kanunlar herkese eşit olarak uygulanmalıdır. Böyle olursa,kanunda yazılan cezaya kimse

itiraz edemez,boyun eğer.

Şeytanla ortak buğday eken samanını alır:Hilekar,sorumsuz kimselerle ortak olanlar,yapılan işin zararını yüklenirler.

Şimşek çakmadan gök gürlemez:Söylenen,konuşulan her olay daha önceki başka bir olaydan kaynaklıdır.

Şöhret felakettir:Ünlü olmak birçok sıkıntıyı da beraberinde getirir.

Tabak mısın? İt bokuna muhtaçsın:Hiç değeri olmayan bir maddenin veya kişinin işe yaradığı bir konu bulunur.

Tabak sevdiği deriyi yerden yere çalar:İnsanlar,ileride başarılı olmasını istedikleri kişileri kıyasıya çalıştırırlar.

Tabancanın dolusu bir kişiyi,boşu kırk kişiyi korkutur:Tabancayı,sinirli olunan durumlarda lüzumsuz yere kullanmak

sahibinin başına dert açar.Ama tabanca;taşıyan kişinin belinde iken çok kimse bu durumdan ürker.

Talihsiz hacıyı deve üstünde yılan sokar:Düşündüğünü uygulaması nasip olmayacak kişinin karşısına,hatıra hayale

gelmeyen engeller çıkar. 

Tandır başında bağ dikmek kolaydır:Hayal kurmakla sorunlar çözümlenemez. Esas problem,düşleri uygulama alanına

sokmaktır.

Tarla çayırda,bağ bayırda:Tarla ve bağ alırken yerlerine dikkat edilmelidir.

Taş düştüğü yerde ağırdır:İnsanın değeri bulunduğu çevrede iyi bilinir.

Tatarın kılavuza ihtiyacı yok:Yapacağı işi çok iyi bilen kimselere başkalarının yardım etmesi gerekmez.

Tebdil-i mekanda ferahlık vardır:Kişi bulunduğu yerde yeni kimselerle tanışırsa rahatlar.

 Ucuzdur vardır bir illeti,pahalıdır vardır bir hikmeti:Ucuz mallar genellikle kalitesizdirler.Kısa bir zaman sonra kullanılamaz

hale gelirler.Bunun için o mal bize daha da pahalıya gelmiş olur.

Ulu sözü dinlemeyen uluyakalır:Tecrübeli kimselerin sözlerini dinlemeyip kendi kafası doğrultusunda giden kimseler

sonunda büyük zararlara uğrarlar.Sıkıntı ve dertten kurtulamazlar

Ulular köprü olsa basıp geçme:İnsan kendinden büyüklere her zaman hürmet etmelidir.

Ummadığın taş baş yarar:Dış görünüşe bakılıp verilen kararlar,bazen büyük hatalara yol açabilirler.

Umut fakirin ekmeğidir:Fakir olan kimseler,kısa süre sonra durumlarının değişeceğini düşünerek avunurlar.

Ustanın çekici bin altın:Sanatkar kimseler bir çok kişinin yapamadığı bir işi çok kısa bir sürede küçük bir hareketle

yapıverirler.

Uyku ölümün kardeşidir:Uyuyan kimsenin dünya ile ilgisi kesilir.Olup bitenden haberi olmaz.

Uyuyan yılanın kuyruğuna basma:Kimseye zararı dokunmayan kimseleri kızdırmak,başkalarının zarar görmesine yol

açabilir.

Uzaktan davulun sesi hoş gelir:Özelliğini iyi bilmediğimiz iş ve konuların sıkıntılarını da bilmemize imkan yoktur.Bazen çok

zor bir konuyu çok kolaymış gibi kabul ettiğimiz de olur.

Üç elli,yaz belli:kasım ayının sekizinden sonra üç defa elli gün sayılırsa nisan ayına,yani havaların ısındığı aya girilmiş

olunur.Soğuklar biter.

Üç göç,bir yangının yerini tutar:Bir yerden bir yere taşınma zahmetli ve ziyanlı bir iştir.

Üremesini bilmeyen it,sürüye kurt gelir:Bir toplulukta nasıl davranılması gerektiğini bilmeyen kimseler,kendileriyle birlikte

başkalarının da başına dert açarlar.

Üşenenin oğlu,kızı olmamış:İnsan bir varlık elde etmek istiyorsa tembel tembel oturmamalıdır.

Üzüm üzüme baka baka kararır:Çok samimi olan kimseler, birbirlerinin huylarını benimserler

Üzümün çöpü var,armudun sapı:Her konunun kendine göre ufak olumsuzlukları bulunabilir.Bir işin olumlu yönleri

dururken,olumsuz olanları üzerinde yoğunlaşmak doğru değildir.

Üzümün ye de bağını sorma:Sunulan imkanların kaynağını sorgulamak her zaman doğru olmayabilir.

Vücut kocar,gönül kocamaz:Hangi yaşta olursa olsun kişi gönlü sayesinde hep genç kalmayı başarabilir.

Verirsen doyur,vurursan duyur:Yardım yapılacaksa gereken ölçüde yapılmalıdır.

Veren el,alandan üstündür:Yardım ve iyiliksever kimseleri herkes scver,sayar.

Varsa pulun,herkes kulun;yoksa pulun dardır yolun:Parası çok olan kimseye herkes iltifat eder,yakınında bulunmak

ister.yoksullara kimse yüz vermez.Adını deliye de çıkarabilirler.

Varsa hünerin,her yerde vardır yerin:Hüner,kişinin her şartta en iyi yaptığı, başarılı sonuç aldığı yeteneğidir.Bunun içindir ki

her kişi mutlak bir hüner sahibi olup,hayata öyle atılmalıdır.

Vakit nakittir:Zaman en değerli varlığımızdır.Hayatımızdaki en küçük bir anı bile boşa geçirmemek lazımdır.

Yabancı koyun kenarda yatar:Toplumdaki kişiler kısa zamanda büyük yakınlık göstermedikleri için yeni gelenler yabancılık

çekerler.

Yağ yiyen köpek tüyünden belli olur:Hiçbir sebep yokken yaşama düzeyi birden değişen,yükselen kişinin çaldığı ve rüşvet

aldığı bellidir.

Yağmur yağsa kış olur:Kişi halin bilse hoş olur:İnsanların etraflarına karşı davranışları,kendi sosyal durumları ile orantılı

olmalıdır.

Yakasından atmak:Zorlu bir işi başkasına yüklemeye çalışmak.

Yalancı kim?İşittiğini söyleyen:İnsanlar her duyduklarını,doğrulamadan başkalrına söylememelidirler.

Yalnızlık Hakk’a mahsustur:Tek başına olmak,Tanrı’ya ait bir durumdur.

Yanık yerin otu tez biter:İnsanlara büyük ıstırap veren olaylar,bir zaman sonra unutulur.

Yol sormakla bulunur:Bir işe doğru başlamak için bilmediklerimizi sormak, öğrenmek lazımdır.

Yolundan giden yorulmaz:Yapacağı işin tekniğini iyi bilen,uygulamasında deneyim sahibi olan kimse yapacağını önceden

tespit eder,sonra uygular.Sonuca sıkıntısız ulaşır.Bunları bilmeyenler ve uygulamayanlar deneme-yanılma yöntemi ile hem

çok para,hem çok zaman kaybederler.Hem de meydana çıkan iş arzu edilen düzeye erişmez.

Yük altında ancak eşek kalır:İnsanlık sıfatı olan kimse kendisine yapılan iyiliğin altında kalmaz.Bir zaman bulur,karşılığını

verir

Zahmetsiz rahmet olmaz:Çaba göstermeden,sıkıntı çekmeden arzu edilen güzel ve iyi sonuçlara ulaşılmaz.

Zaman sana uymazsa sen zamana uy:İçinde yaşanılan zamanın şartları,bizim düşünce ve davranışlarımıza uymayabilir.Kendi

düşüncelerimizi kabul ettirmek için etrafımızdakiler ile sürtüşmek doğru değildir.Zamanın gidişine uymak,ona göre

davranmak en çıkar yoldur.

Ziyan olan koyunun kuyruğu yağlı olur:Elden kaçırılan fırsatlar küçük olsa da çok büyük görünür.Kişinin dilinden hiç

düşmez.Hep büyüterek ondan bahseder.

Zemheride sür de çalı ile sür:Tarlanın zemheride sürülmesi ekinin iyi olması için çok önemlidir.Tarlayı dikkatli ve derin

sürmek gerekir.

Zengin arabasını dağdan aşırır,züğürt düz ovada yolunu şaşırır:Varlıklı kişi,parasının ve itibarının çokluğu ile olmayacak

işlerini bile kolaylıkla görür.Fakir ise parası olmadığı için en olacak işini bile bitiremez.

Zenginin basması ipekli görünür:Zengin kişilerin giydikleri,yedikleri en pahalısından seçilmiş zannedilir.

Zengin kesesini,züğürt dizini döver:Maddi durumu çok iyi kişiler her zaman parası ile övünür.Züğürt ise arzuladığı iş parası

olmadığından yapamayacağı için üzülür.Istırap ve sıkıntı çeker.


atasözleri

Aralık 21, 2006

Ömer Asım Aksoy,atasözlerinin tarifini şöyle yapmıştır:

”Atalarımızın, uzun denemelere dayanan yargılarını genel kural,bilgece düşünce ya da öğüt olarak düsturlaştıran ve kalıplaşmış biçimleri bulunan kamuca benimsenmiş sözlerdir.”

         Türk kimliğine ait ilk atasözü kitabı, Fatih’teki Millet Kütüphanesi’nde bulunan “Teshil” adlı tıp kitabın sonuna eklenmiş el yazısı ile kaydedilen bir risalede yer almaktadır.Toplam 698 adet olup; yazılış tarihi itibariyle hicri 885,miladi 1420 yıllarına denk düşmektedir.

        

Atasözlerinin özellikleri şöyle sıralanabilir:

         1-Halkın düşüncesini anlatır.

         2-Ulusaldırlar.

         3-Kişinin ruhuna hitap ederler.

         4-Kesin tavırlıdırlar.

         5-İnandırıcıdırlar.

         6-Geniş halk kitlelerinin yüzyıllardan beri geçirdiği denemelerden ve bu denemelerden oluşan düşüncelerden doğmuşlardır.

         7-Yalın sözlerdir,anlatımları açıktır.

         8-Doğa olaylarının oluşunu bildirirler.

         9-Ahlak aşılarlar,ahlaklı olmayı öğretirler.

10-Bir veya iki cümleden meydana gelirler.

11-Bir çoğunda mecaz vardır.

12-Atasözlerinde söz sanatları vardır.

13-Kelimelerin yerleri değiştirilemez.Değiştirildiği zaman değişik anlamlar ortaya çıkabilir.

14-Denenmiş sözler olduğu için doğruluğu herkes tarafından kabul edilir.

Aşağıdaki atasözleri alfabetik olarak sıralanmışlardır.

 

ATASÖZLERİ

Aba vakti aba,yaba vakti yaba:Her şey zamanında yapılırsa kişi kazançlı olur.

Abanın kadri yağmurda bilinir:Daha önce kıymetsiz gibi görünen bir çok şeyin,kullanım zamanı geldiğinde değeri artar.

Abdal abdalın ne umduğunu,ne bulduğunu ister:Sosyal seviyesi eşit insanlar birbirlerini çekemezler.

Acemi katır kapı önünde yük indirir:Elinden yeterince iş gelmeyen kimseler,kendilerine verilen görevi istenildiği biçimde              

yapamazlar.Veya yarım bırakıp kaçarlar.

Acemi nalbant gibi kah nalına vurur,kah mıhına:Söylediği sözlerle yaptığı işler arasında tutarlılık yoktur.Bunu da genellikle

bilmeyerek yapar.

Acı patlıcanı kırağı çalmaz:Hayatta birçok problemlerle karşılaşıp bunlardan başarı ile çıkmış olanlar,bundan sonra

karşılaşacakları zorlukları da atlatıp başarı ile çıkarlar.

Akıl kişiye sermayedir:Kişinin yaptığı işte başarı sağlaması,aklını kullanması ile orantılıdır.

At yedi günde,it yediği günde:Toplumlar arası ilişkilerde olgun ve asil kişiler,kişiliklerini hemen ortaya koymazlar

Ayranım ekşidir diyen olmaz:Her kişi neyi ele almışsa onun iyi olduğunu savunur.

Baba ekmeği zindan ekmeği,koca ekmeği meydan ekmeği:Kadınlar için baba evinde kalmak,belli bir zamana kadar

normaldir.Evlendiği zaman ise kendi kurallarına göre yaşayacağından dolayı daha rahat olacaktır.

Baba koruk yer,oğlunun dişi kamaşır:Aile reisi olan babanın önceleri yaptığı kötü bir işin sıkıntısını çocuğu çeker.

Babadan mal kalır,kemal kalmaz:Babası ölen kişiye maddi varlıklar kalabilir ama olgunluk ve fazileti miras olarak kalmaz

Babaya dayanma,karıya güvenme:Kişi,maddi konularda babasına değil kendine güvenmelidir.Kadın ise kolay etkilenen bir

varlık olduğu için verilen sırları bir başkasına aktarabilir. 

Baca eğri de olsa dumanı doğru çıkar:Yaradılışı itibariyle iyi olan kişi en kötü durumda bile olsa bu niteliğini kaybetmez.

Bal demekle ağız tatlanmaz:Güzel sözler söylemekle güzel şeyler her zaman gerçekleşmez.

Besle kargayı oysun gözünü:Kıymet bilmez kişiler kendilerine yapılan iyiliğe,kötülükle karşılık verebilirler.

Boşboğazı ateşe atmışlar,odun yaş diye bağırmış:Aklına her geleni söyleyen kişiler,toplum içinde sevilmezler

Büyük lokma ye büyük söz söyleme:Hayatta hiçbir zaman başkalarının durumu küçümsenmemelidir.

Cahil adam meyve vermeyen ağaca benzer:Bilgisiz kişiler etraflarına faydalı olamadıklarından ve davranışlarında olumlu

sonuçlar beklenmediğinden dolayı faydalı kişiler değildirler.

Cahilin dostluğundan alimin düşmanlığı yeğdir:Alim her şeyi bilen kimsedir. Yaptığının sonuçlarını bilir ve katlanır.Kendisi

ile dost olmak mümkün olduğu gibi düşman olunduğu zaman da bir noktada anlaşmak mümkündür.Cahil kişiler iyi niyetli

görünseler de onlarla anlaşmak güçtür,hatta mümkün değildir.

Cami ne kadar büyük olsa imam bildiğini okur:Bir toplulukta çok kişi ve fikir olsa da karar verme yetkisine sahip kimseler,kendi bildiklerini uygularlar.

Can boğazdan gelir:İnsanın hareketli ve üretken bir yaşam sürdürebilmesi için beslenme biçimine dikkat etmesi gerekir.

Can cümleden azizdir:İnsanlar kendi çıkarlarını her zaman başkalarının çıkarlarından üstün görürler.Aksi şekilde

davrandıklarında bile kendi çıkarları söz konusu olduğu zaman fedakarlık yapmaktan vazgeçerler.

Can çıkmayınca huy çıkmaz:Hayat boyu kazanılan alışkanlıklar da gelişir.Ama değiştirmek çok zordur.Kişi ölünceye kadar

devam eder.

Canı acıyan eşek,atı geçer:Karşılaştığı bir konuda ziyan gören,canı yanan kimse aynı zarara uğramamak için var gücüyle

çalışır.

Canı kaymak isteyen,mandayı yanında taşır:Güzel ve varlıklı bir yaşam sürmek isteyen kişi kendisine bu yaşamı sağlayacak

olan varlıkları çok yakınında bulundurmalıdır.

Cefayı çekmeyen sefanın kadrini bilemez:Hayatında dert ve sıkıntı çekmemiş olan kişiler,mutluluğun kıymetini

anlayamazlar.

Cins kedi ölüsünü göstermez:Soylu kimseler çok zor durumda da olsalar,durumlarını belli etmezler

Cömert ile nekesin harcı birdir:Parayı kullanma biçimi,onun niteliğini değiştirmez.

Çabuk parlayan çabuk söner:Layık olmadıkları makamlara getirilen kişilerin,bir süre sonra yetersizlikleri ortaya çıkar.

Çağrılan yere erinme,çağrılmayan yere görünme:İnsanlar davet edildikleri yerlere mutlaka gitmelidirler.Çünkü davet eden

kişi tarafından istenmektedirler. Çağrılmayan yere gitmek ise yüzsüzlük ve arsızlık olur.

Çalıda gül bitmez,cahile söz yetmez:Güzelliklerin simgesi olan gülün çalıda yaşaması düşünülemez.Aynı şekilde,cahil kişiye

de sözün doğrusunu anlatmak mümkün değildir.Cahil olduğu için kendi bildiklerinin dışında da doğruların bulunduğunu

kabul etmesi mümkün değildir.

Çalışmak ibadetin yarısıdır:İbadet kişiyi kötülüklerden sıyırır,iyilik yolunda ilerletir. Tanrı yolunda çalışmak ta kişiyi kötü

duygulardan arındırır.Bunun içindir ki çalışmak,ibadet kadar büyük değer taşır.

Çalma elin kapısını,çalarlar kapını:Kişi hayatında bilerek ve isteyerek kimseye kötülük yapmamalıdır.Böyle bir durumun

gerçekleşmesi halinde,günün birinde benzer olumsuzlukları yaşaması muhtemeldir.

Çiftçiye yağmur,yolcuya kurak,cümlenin muradını verecek hak:Her kul Tanrı’sından kendi çıkarları doğrultusunda istekte

bulunur.Bu istekler birbirine zıt da olabilir.Ama Tanrı bu dilekleri şaşmaz bir düzen ,uygun gördüğü biçimde yerine getirir.

Çirkefe taş atma,üzerine sıçrar:Çevrelerinde kötü,edepsiz tanınan kişilerle ilişkiye girmek doğru değildir.

Çocuktan al haberi:Art niyet taşımayan çocuklar,başkalarının yanında her şeyi çekinmeden konuşurlar.

Çürük tahta çivi tutmaz:Esas niteliği bozulmuş bir şeyi eski haline getirmek mümkün değildir.

Dağ başından duman eksik olmaz:Toplumda yüksek ekonomik ve sosyal seviyeye sahip insanların,bu konumlarından

kaynaklanan bir takım üzüntü ve sıkıntıları vardır.Bu durum,zenginlik ve yüksek makam devam ettiği sürece hiç eksilmez.

Dağ dağ üstünde olur,ev ev üstünde olmaz:En olmayacak şeyler bile bir gün gerçekleşebilir.Ama iki ailenin aynı ev

ortamında yaşaması düşünülemez.

Damlaya damlaya göl olur:Küçük çabalar,büyük problemlerin çözümüne yardımcı olabilirler.

Danışan dağı aşmış,danışmayan yolu şaşmış:Bilmediğini başkalarına soran kimse,işi iyi ve çabuk bitirir.Fikir alışverişinde

bulunmayanlar ise başarı elde edemezler.

Darı unundan baklava,incir ağacından oklava olmaz:Kötü malzeme ile güzel bir iş meydana getirilemez.Yeteneksiz

kişiler,büyük sorumlulukların gerektirdiği çabayı gösteremezler.

Davul dengi dengine diye çalar:Birlikte yaşayacak veya arkadaş olacak insanların eşitiyle beraber olması lazımdır.Yoksa

yapılacak her işte başarısızlık kaçınılmaz olur.

Devir tavında,dilber çağında:Bir işin başarılması için,o an değerlendirilmesi gereken zaman dilimleri vardır.

Dikensiz gül olmaz:Yaşanan her başarı ve mutluluğun yanında,bu sürecin parçası olan küçük olumsuzluklar da

mevcuttur.

Düt demeye dudak ister:Niteliği ne olursa olsun,bir işi başarabilmek için yetenek ve imkanlar gereklidir.

Ecel geldi cihane,baş ağrısı bahane:Kişinin çok önceden belirlenmiş bir alın yazısı vardır.Bu kurala göre zamanı gelince

ölecektir.Bu ölüme bir neden bulunur.Esas sebep o kişinin tanrı katına çağrılmasıdır.

Ecele çare olmaz:Hayatta her durumun çaresi bulunabilir.Ama ölümü engellemek imkansızdır.

Eceli gelen köpek cami duvarına işer:Bir toplulukta bütün insanların kutsal saydığı şeyleri kötüleyenler,hiçbir zaman sevilip

istenmezler.

Edebi,edepsizden öğren:Edepsiz kişinin hareketlerini gören,sonuçlarını izleyen kişi, bunların kötülüklerini görür ve

yapmamaya çalışır

Eden bulur,inleyen ölür:Başkasına kötülük eden kimse en sonunda yaptıklarının cezasını çeker.

Ekmeğin büyüğü hamurun çoğundan olur:Verimin yüksekliği, çalışmanın etkili bir şekilde gerçekleşmesine bağlıdır.

Esirgenen göze çöp batar:Bir konu üzerine gereğinden fazla yoğunlaşmak,aksilikleri de beraberinde getirebilir.

Evdeki hesap çarşıya uymaz:Planlanan durumlar ile ulaşılan sonuç,her zaman aynı olmayabilir.

Fakirlik ayıp değil,tembellik ayıp:Toplum yaşamında herkes aynı gelir düzeyine sahip olmayabilir.Fakir de olsa zengin

de olsa çalışmamak,başkalarının sırtından geçinmeye uğraşmak tembelliktir.

Fala inanma,falsız da kalma:Fala inanmak doğru değildir,aslı yoktur.Yine de insan güzel sözler duymaktan hoşlanır.

Fare,çıktığı deliği bilir:Toplumun onaylamadığı işleri yapanlar,sıkıştıkları zaman nasıl hareket edeceklerini önceden

hesaplarlar.

Faydasız baş,mezara yaraşır:Hiçbir iş yapmadan başkalarının sırtından geçinen kimseler ölmüş sayılırlar.Çünkü ölülerin de

faydası yoktur.

Fazla aş,ya karın ağrıtır ya baş:Çok yemek kişinin sağlığını olumsuz yönde etkiler.Bu yüzden kararında yemek gerekir.

Fazla naz aşık usandırır:Kişinin kaprislerine yakınları bir süre katlanabilirler. Ama bu naz devam edecek olursa

etrafındakilere de sıkıntı verir.

Felek kimine kavun yedirir,kimine kelek:Aynı toplumda şanslı ve şanssız kişilerin bir arada bulunmaları doğaldır.

Fukaranın düşkünü,beyaz giyer kış günü:Toplumda saygın bir yeri olan kişiler,mevki kaybına uğradıklarında aykırı davranmaktan çekinmezler

Fukaranın tavuğu tek tek yumurtlar:Kişinin içinde bulunduğu çevrenin ekonomik ve sosyal yapısı,ulaşılan sonuçların niteliğini etkiler.

Gafile kelam,nafile kelam:Etrafında olan biteni umursamayan kimseleri doğru yola getirmek için yapılan uyarılar

boşunadır.

Garibin yardımcısı Allah’tır:Garip kişilerin yardımına gönlündeki inancın büyüklüğü oranında ancak Allah yardım eder.

Garip kuşun yuvasını Allah yapar:Tanrı’ya inanmış kişileri,tanrı sıkıntı içinde bırakmaz.Onlar bir süre sıkılsalar da Tanrı bir

yerden bir şey bağışlayarak sıkıntılarını ya kaldırır ya da hafifletir.

Gavurun tembeli keşiş,Müslüman’ın  tembeli derviş:Bütün dinler çalışmayı emreder. Bazı kimseler ise dini çıkarları

doğrultusunda kullanıp,çalışmadan yaşamanın yollarını bulurlar ki kendileri için çok kötü bir davranışı gerçekleştirmiş

olurlar.

Geç olsun,güç olmasın(Başarılması çok zor işler için söylenir):Yapılan işlerin başarıya ulaşması ve birtakım engellerin

ortadan kaldırılması için fazla zaman harcanmasının ziyanı yoktur.

Gel demek kolay,git demek güçtür:Bir konuğu davet etmek,bir insanı iş bulup yerleştirmek kolay ve zevk verici

uğraşlardır.Ama sıkıntı veren konuğa artık git demek,işini hafife alan kimseye işe gelme demek çok zordur.Bunun için

insanlara bir iyilikte bulunulacağı zaman iyi düşünülmeli,layık olana bu hizmet verilmelidir.

Gelen gideni aratır:Tanışılan kişiler,unutulanlardan daha büyük hatalar yapabilir anlamında kullanılır.

Gezen ayağa taş değer:Gereksiz davranışlarda bulunan kişiler, kendilerine zararlı durumların ortaya çıkmasına sebep

olabilirler.

Göz görür,gönül çeker:Kişi ancak ilgi duyduğu konulara karşı gözlemde bulunur

Hacı hacıyı Mekke’de bulur:Aynı düşüncede olan insanlar,ayrı ayrı davransalar bile bir gün aynı yolda buluşurlar.Kendilerine

ait yolda veya yerde buluşurlar,birbirlerini bulurlar.

Hacı Mekke’de,derviş tekkede:İnsanlar yetişme şekillerine göre kendilerine uygun bir ortamda yaşarlarsa mutlu

olabilirler.Yoksa ömürleri sıkıntı içinde geçer.Bulundukları yerde sevilmez ve istenmezler.

Haddini bilmeyene bildirirler:Yetkili olmadığı konularda ahkam kesenler,hak ettikleri durumlarla mutlaka karşılaşırlar.

Hak deyince akan sular durur:Anlaşmazlıklarda doğruluk,dürüstlük,tarafsızlık, hakkaniyet yolundan hareket edilirse

kimsenin söyleyecek bir sözü,eleştirisi kalmaz.

Hak doğrunun yardımcısıdır:Tanrı,doğru olana yaptıklarının mükafatını mutlaka verir.Doğru kimseler ilk planda başarısız

gibi görünseler de tutumlarını devam ettirdikleri sürece başarıya ulaşacaklardır.

Helal kazanç ile pilav yenmez:Doğrulukla ve ahlakla elde edilen kazanç,insanı kısa yoldan zengin etmeye yetmez.

Horoz ölür,gözü çöplükte kalır:Uzun süre yaşanan mekanların unutulması kolay olmaz.

Huylu huyundan vazgeçmez:Kişilik,uzun bir zaman diliminde oluştuğu için ani değişikliklere müsait değildir.

Ihlamurdan odun olmaz,beslemeden kadın olmaz:Yaşam içinde her konu birbirine uygun olursa başarı olur ve devam eder.

Irmak kenarına çeşme yapılmaz:Birbirine zıt verimlilikteki iki kurum veya sosyal müessesenin,aynı ortamda varlıklarını sürdürmeleri zordur.

Irmaktan geçerken at değiştirilmez:Yapılmaya başlanan bir işte,ilk zamanlar başarı elde edilmeyebilir.işin daha başarılı yapılması için uygulanan yöntemler de değiştirilebilir. Olumsuz bir ortamda yöntem değiştirmek doğru değildir.İyi sonuçlar vermez.

Isıramadığın eli öp de başına koy:Yaşam içinde bir takım mücadeleler yapılacaktır. Bu kavgada düşman bizden çok güçlü ise

onunla kavga etmemek gerekir.Kavga edilirse yenilmek muhakkaktır.

Isırgan ile taharet olmaz:Başarılı bir iş oluşturmak için işe yarar,faydalı araç kullanmak gerekir.Kötü malzeme ile iyi ve

başarılı sonuçlar elde edilemez.

Isıran it,dişini göstermez:Kötülük yapmayı düşünen kişi,bunu zamanı gelince ve aniden gerçekleştirir.

Islanmışın yağmurdan pervası yoktur:Bir konuda büyük zarar görmüş kişi,benzer zararlardan korku duymaz.

Ismarlama hac,hac olmaz:İnsan kendi işini kendi yapmalıdır. Başkasına yaptırılan işten başarı elde edilemez.

Işığını akşamdan önce yakan,sabah çırasına yağ bulamaz:İnsanlar savurganlık yapmamalıdırlar.Parasını gereksiz yere

harcayan,gerektiğinde para ve mal bulamaz.Zorluk içinde kalır.

İbadet de (mahfi) gizli,kabahat da:İbadet Tanrı ile kul arasındadır.İbadeti başkalarına gösteriş için yapanlar Tanrı’nın

emirlerini,kulluk görevini yerine getirmemiş olurlar. İnsan bazı kusurları yaparak olgunlaşır,tecrübe kazanır.Bunun için

olgunlaşmamıza yarayan kusurların da gizlenmesinde yarar vardır.

İçi beni yakar,dışı eli:Her şey dıştan göründüğü kadar güzel olmayabilir.Dış görünüşe aldanmak doğru değildir.

İğreti ata binen tez iner:Kendi malımız olmayan malzemeye güvenip bir işe başlamak doğru değildir.Malzemenin

sahibi,malını geri istediği zaman zor durumda kalır.

İğneyi evvela kendine sok,çuvaldızı başkasına:Kendisi en küçük bir sıkıntıya katlanamayan kimse,başkalarına çok büyük

sıkıntı vermemelidir.Kendisi küçük kötülüğe katlanamayan,başkalarına kötülükler yapmaktan kaçınmalıdır.

İki deliye bir akıllı:Birbirine zıt iki kişinin arasını bulacak, mantıklı bir kimsenin bulunması mutlak gereklidir.

İnsan insanın şeytanıdır:Arkadaş seçiminde dikkatli ve özenli olmak gereklidir.Kötü arkadaş kişiyi yoldan

çıkarır,saptırır.

İti,öldürene sürütürler:Bir kişinin sorumluluğundaki görev kötü şekilde sonuçlanırsa,bu sonucun düzeltilmesi için bizzat o kişi çaba göstermelidir.İşin sorumluluğu onu yapana ait olacaktır.

İyilik eden iyilik bulur:Etrafına iyilik eden kimse gün gelir zor durumda kalırsa ona da iyilik yapılır.Her şeyin karşılığı muhakkak vardır.

Kabahat da gizli olmalı,ibadet de:Yapılan bütün işlerde işin özüne inmeye gayret edilmelidir.Başkalarına gösteriş için yapılan

hiçbir işten,davranıştan iyilik ve hayır beklemek mümkün değildir.

Kabahat ölende değil,öldürendedir:Yapılan her işte karşımızdakini sinirlendirmekten kaçınmalıyız.Karşısındakini söz ve

hareketleri ile aşırı tahrik eden kimse,onun hücumlarına karşı çaresiz kalabilir.Hatta ölebilir de.Bunun nedeni kendini

kaybedip bu cinayeti işleyende değil,onu da o derecede tahrik edip cinayeti işletendedir.

Kaçan balık büyük olur:Kişi elindeki imkanları iyi ve zamanında kullanmasını bilmelidir.Zamanında kullanamaz ve fırsatı

kaçırırsa küçük bir fırsatı büyükmüş gibi gösterir ve boyuna aynı şeyleri söyler.Çünkü fırsatı değerlendirememenin

ezikliğini hisseder durur.

Kadı anlatana göre fetva verir:Herkes bildiğini ve gördüğünü eksiksiz olarak söylemelidir.Çünkü dinleyen,olayı görmeyen

kimseler anlatılana göre karar verirler.

Kadı ekmeğini karınca yemez:Kadı,kanunların uygulayıcısı olduğu için kimse onun malına dokunamaz.Sonucunun kötü

olacağını bilir.Kadılar hakkın,kanunun ve düzenin temsilcisi oldukları için kimse onların mallarına kötü gözle

bakmaz,bakamaz.

Kanaat gibi devlet olmaz:Elindekiler ile yetinmesini bilen kimse sıkıntı çekmez.

Kişi refikinden azar:İnsanı iyi ve kötü yola sürükleyen arkadaşıdır.

Koyunun bulunmadığı yerde keçiye Abdurrahman çelebi derler: Bir şeyin çok kıymetlisi bulunmazsa daha aşağı değerde olan kıymet ve itibar kazanır.

Kuru laf karın doyurmaz:Bir gayret göstermeden,bir yatırım yapmadan yalnızca boş sözlerle başarı elde etmek mümkün

değildir.

Laf ile peynir gemisi yürümez:Bir kimsenin kendini övmesi ile gereken işte gereken sonuçlar alınmaz.

Laf lafı açar:Karşılıklı konuşmalarda konuşma bir süre uzadığı zaman,sözden başka söze geçilmeye başlanır.Başlangıçta hiç

düşünülmeyen konulara kadar söz uzar gider

Laf torbaya girmez:Bir konu hakkında sarfedilen sözler üzerinde iyice düşünülmelidir.

Latife latif gerek:Şakalar karşısındakini kırmayacak biçimde olmalıdır.Şaka yapan,karşısındakini çok iyi

anlamalı,kırmadan,incitmeden şaka yapabilmelidir.

Leyleğin ömrü laklak ile geçer:Aylak kişiler bütün günlerini orada burada boş laflar söyleyerek boşa geçirmiş olurlar.

Lodosun gözü yaşlı olur:Lodosun sonunda yağmur yağar

Lokma çiğnemeden yutulmaz:Bir işin iyi sonuçlanması için gereken önem ve çalışma gösterilmelidir.

Lokma karın doyurmaz,şefkat artırır:Bir kişiye armağanlar vermek,o kişinin ihtiyaçlarını karşıladığı için değil aradaki

sevgiyi çoğalttığı için çok değerlidir.

Mahkeme kadıya mülk değil:İnsan,yaşamı süresince güçlü makamlara gelebilir.Böyle makamlara gelince etrafındakilere

böbürlenmemelidir.Çünkü gün gelecek,bu makamı bırakmak zorunda kalacaktır.

Mal adama hem dost,hem düşmandır:Mal insanı rahat ve huzurlu yaşattığı için dosttur.Aynı zamanda,zengin olmanın

getirdiği tehditlerden dolayı düşmanıdır.

Mal canı kazanmaz,can malı kazanır:İnsanlar fazla kazanacağım diyerek sağlıklarını tehlikeye atmamalıdırlar.Kişi sağlıklı

olursa mal kazanması,pek çok kazanması mümkündür. Ama sağlığını kaybederse mal da kazanamaz olur.

Mal canın yongasıdır:Can her şeyden kıymetlidir.Zorluklarla elde edilen mal da cana yakın değer taşır.

Mal melameti örter:Zengin olmak,insanların kusurlarını görmezden gelmelerine yardımcı olur.

Malını yemesini bilmeyen zengin her gün züğürttür:Züğürt kimse parası olmadığı için zorluk içindedir.parasını yiyemeyen

kimseler ise paraları olduğu halde bu yokluğu çekenlerdir.

Mart ayı,dert ayı:Kış ile ilkbahar arasındaki geçiş dönemi olduğu için insanlar hastalıklara daha kolay yakalanırlar.

Meyhaneciden kefil istemişler,bozacıyı göstermiş:Toplumda uygunsuz işleri yapanlar kendi haklılıklarını,benzer kişileri

göstererek savunmaya çalışırlar.

Mühür kimde ise Süleyman odur:Bir konuda yetkili kim ise onun sözü geçer.

Mürüvvete endaze olmaz:Yardımseverliğin ölçüsü olmaz

Namaza meyli olmayanın ezanda kulağı olmaz:Bir işin bütününü istemeyen kimseler,o işin ayrıntıları ile hiç

ilgilenmezler.

Nasihat isteyen tembele iş bulursun:Tembel kimseler kendisine söylenen işi başka türlü yorumlayıp,bu yorum üstüne

fikirler ileri sürerek o görevi yapmak istemezler.Veya kendisine önerilen işi başka bir biçimde yapmayı öğrenirler.

Ne doğrarsan aşına,o çıkar kaşığına:Kişi çok çalışırsa gelecek günleri de başarılı olur. Kazancı bol olur.Az çalışırsa

kazancı,başarısı da az olur.

Ne ekersen onu biçersin:Kişiler çevrelerine nasıl davranırlarsa öyle cevap alırlar.

Ne idik,ne olduk:İçinde yaşadığımız toplum çok hızlı değişiyor.Biz bu toplumda bulunduğumuz ortamdan çok değişik

ortamlara geldik.Bundan sonra da nerelere geleceğimiz, neler olacağı belli değil.

Ne oldum dememeli,ne olacağım demeli:Esas olan başarının niteliğinden çok devamlılığıdır.

Ne verirsen elinle,o gelir seninle:İnsanlar yaşamları boyunca daima iyilik yapmalıdır. Bu iyiliklerin karşılığı,bir gün mutlaka

sahibini bulacaktır.

Nerede birlik,orada dirlik:Kişiler arasında anlaşma,duygu ve düşünce birliği olursa orada huzur,güven ve düzen olur.

Nerede hareket,orada bereket:Çalışmanın çok olduğu yerde,bu çalışmaların sonucu olan ürünler de çok olur.

Niyet hayır,akıbet hayır:Bir işe başlarken iyi niyetle hareket edilirse sonuç ta iyi olur.


Basınca Meydan Okuyan Derin Deniz Yaratıkları

Aralık 21, 2006

Prof.Dr. M.Sami POLATÖZ

Dünyanın birbirinden çok farklı şartlar taşıyan bölgelerinde, o bölgenin şartlarına uygun tasarlanarak yaratılmış çeşit çeşit canlılar hayatiyetini devam ettirmektedir. Donma sıcaklığının altında yaşayan antifrizli balıklar, kızgın çöl kumlarında hareket eden yılanlar, radyasyona dayanıklılığı ile bilinen akrepler, med–cezir bölgelerindeki susuzluğa dayanıklı balıklar; Rabbimizin eşsiz sanatını gösteren harika canlılara değişik örneklerdir. Yeryüzündeki canlılar, yaklaşık bir atmosfer hava basıncına maruz kalırken, derin denizlerde yaşayan canlıların derinlik arttıkça maruz kaldıkları basınçlar 300–400 atmosfer gibi korkunç değerlere ulaşmaktadır. Dünya yüzünde ve sığ denizlerde yaşayan hayvanların dayanmasının mümkün olmadığı bu müthiş basınca, bu zayıf ve âciz hayvanlar nasıl karşı koyarlar?
Her canlıya ihtiyacına ve hayat tarzına göre anatomik ve fizyolojik özellikler veren ilmi ve kudreti sonsuz Rabbimiz muhakkak bu balıklara da bazı hususî kabiliyetler vermiş olmalıdır, zira başka türlü bu basınçta yaşamaları mümkün değildir.

Hint okyanusunun tabanındaki sıcak kaynakları araştırmak üzere yola çıkan Knorr araştırma gemisinde çalışanlar, kendileri derinliklere inemediklerinden Jason isimli bir robotu kullanmaktadırlar. Jason, derin sulardan örnek almak için suya sunî köpük kapları indirmekte, fakat bu kaplar karşılaştıkları büyük basınç sebebiyle küçülerek minyatür hale gelmekte ve su yüzüne çıkmaktaydılar.

Dünya yüzeyindeki canlıların maruz kaldığı basınç (yaklaşık 101 kPa veya 10,34 m’lik su sütununu destekleyecek basınç) üzerimizdeki atmosfer gazlarının ağırlığından kaynaklanmaktadır. Deniz suyunda ise yaklaşık her 10 metrede basınç 1 atmosfer artmaktadır. Araştırma gemisinin sunî köpük kapları indirdiği 3000 m derinlikte ise yaklaşık 300 atmosfer basınç vardır. İnsanın bu basınçta bulunması, ciğerlerinde hava tutamayacağından dolayı mümkün değildir. İnsanoğlu bu derinliklere ancak Alvin gibi titanyum yolcu kabininde 1 atmosfer basınç bulunduran denizaltılarla bizzat, yahut televizyon kamerası taşıyan ve deniz üstü ile irtibatlandırılmış Jason gibi robotlarla dolaylı olarak ulaşabilmektedir. Yaklaşık 30 yıl önce ay üzerinde yürüyen insanoğlu, muazzam basınç miktarlarından dolayı belki de deniz tabanının bu derinliklerinde hiçbir zaman yürüyemeyecektir.

Halbuki birçok farklı organizma bu derinliklerde rahatça yaşayabilmektedir. Bunlar arasında bizim gibi oksijen soluyan, su yüzüne yakın yüzen hayvanlar da vardır. Ayıbalıkları 1.600 metre derinliğe dalabilmektedir ki buradaki basınç, normal basıncın 160 katıdır. İspermeçet balinaları daha da derine dalabilmektedir. Bu ve benzeri memeli canlılarda basınçla mücadele etmek yerine basıncın akciğerleri tamamen büzmesine imkân verilmiştir. Akciğer içinde çok az bir oksijen kalmakta, büyük kısmı ise kaslarında depolanmaktadır. İnsan kasları ile karşılaştırıldığında bu canlıların kırmızı kaslarında oksijen bağlayan demirli bir bileşik olan myoglobin molekülü çok zengindir. Akciğerlerde hava tutmamanın bir başka avantajı, vücudun suya göre daha ağır hale gelmesi ve dalışta daha kolay batmasıdır.

Bu tip deniz memelilerinin dalarak ulaşamadığı derinliklerde ise çok çeşitli hayvan türleri yaşamaktadır. Bazı balıklar, suyun kaldırma kuvvetiyle kendi ağırlıklarını dengelemek ve su içinde yaşadıkları derinliği ayarlamak için içinde gaz bulunan keselerle donatılmıştır: Tıpkı balonla gökyüzünde seyahat gibi kesenin içine kanlarından gaz ifraz ederek suyun üst kısımlarına çıkabilmekte, kesedeki gazı kanlarına geri emerek ise derinlere inebilmektedirler. Jason robotu sayesinde Knorr araştırma gemisindeki araştırmacılar bu tip balıkların deniz tabanının bir iki metre yukarısında hareketsiz durabildiklerini müşahede edebildiler. Balıkların hemen öleceğini bildikleri için bu balıkları dipten yukarıya çıkarmaya çalışmadılar. Derinliklerde balıkların hava kesecikleri patlamaz, çünkü içindeki gazın çok yüksek olan basıncı ile dış basınç aynı değerdedir. Denizin yukarı kısımlarına doğru çıkarılan balıkta dış basınç aniden düştüğü için hava keseceği aşırı şişmekte ve balığın ağzından dışarı çıkmaktadır. Bu ve benzeri problemler bütün derin deniz yaratıklarında görülmektedir. Bu yaratıkları canlı olarak dışarı çıkarıp lâboratuar ortamında incelemek âdeta imkânsızdır. Hava keseceği olmayan birçok omurgasızın ise niye öldüğü tam olarak anlaşılamamıştır. Sadece bir iki derin deniz yaratığı birkaç gün canlı kalabilmiştir. Pasifik’teki sıcak kaynak çukurlarından çıkarılan ve titanyum basınç kabında özel olarak saklanan dev solucanlar buna örnektir. 10.900 m derinlikteki Mariana çukurundan çıkarılan bakteriler orada 1.000 atmosfer basınca maruz iken lâboratuar ortamında 380 atmosfer basınçta çoğaltılamamıştır.

Bakteriler ve omurgasızlar grubundan canlıların yüksek basınçlara mukavemet edebilme sebeplerinden bazıları anlaşılabilmiştir. Ancak bu canlıların hücre zarlarında farklılıklar olduğu tespit edilmiştir. Hücre zarları, protein ve lipid (yağ) tabakalarının mozaik teşkil edecek şekilde hususî dizaynı ile yapılmıştır. Hücreyi sınırlama ve korumanın yanında gıdaların, artık maddelerin giriş çıkışı ve moleküllerin sinyalizasyonu hücre zarının mükemmel fonksiyonu ile ayarlanır. Eğer zardaki yağlar çok sert ise kanallar kapanır. Yüksek basınçta ise yağ molekülleri sertleşir. Bu yüzden derin deniz yaratıklarının hücre zarları daha akışkan yağlardan yapılmıştır. Benzetme yapacak olursak, tereyağı yerine bitkisel yağ kullanmaktadırlar. Deniz sathındaki organizmalar ile karşılaştırıldığında bu canlıların yapımında daha az doymuş yağ kullanılmıştır.

Bu yaratıklar dipten yukarı doğru çıkarıldığında hücre yağlarındaki basınç çok azaldığı için yağlar bir miktar sıvılaşır. Hayvan hemen ölmese de çoğunlukla nörolojik bozulmaya uğrar. Jason robotu ile yakalanan yengeçler, bu bozukluklardan dolayı ya oldukları yerde hareketsiz kalmakta, ya da çok ağır ve sersemlemiş durumdaydılar. Yengeçlerin semptomları sinir hücre zarlarındaki bütünlüğün kaybolması ile izah edilebilir. Hücreler arası kimyevî sinyal trafiğinde tam bir kaos yaşanmaktaydı. Hücre zarları muhtemelen daha sıvı hale gelmişti. İnsan sinir hücreleri de benzer şekilde yüksek basınca maruz kaldığında zarların geçirgenliği bozulur ve madde alışverişi bozulur. Bu da aynı şekilde benzer bir neticeye yol açar. Kas koordinasyonu kaybedilir ve sonuçta şuur kaybı yaşanır.

Derin deniz yaratıklarında da hayatî ehemmiyeti olan benzer metabolik enzimler vardır, yalnız bu enzimler hacimde fazla bir değişikliğe yol açmadan kimyevî reaksiyonlara girmektedirler. Böylece canlının basınç ile mücadele etmesine gerek kalmamaktadır. Bununla birlikte derin deniz yaratıklarının bu kadar büyük basınçlarda hayatiyetlerini devam ettirmeleri ile ilgili bilmediklerimiz, bildiklerimizden çok daha fazladır. Diğer bilinen bir husus da, gaz kesesinde bu kadar yüksek atmosfer basıncındaki gazın keseden nasıl dışarı kaçmadığıdır. Bu konudaki çalışmalar, “ters akım prensibi” olarak bilinen bir modele göre keseye gelen kan ile keseden ayrılan kan damarlarının içindeki akımın birbirine ters yönde olduğu ve bu durumun da çok verimli bir biyolojik sistem teşkil ettiğidir. Birbirine yapışık olarak seyreden ve çeperleri geçirgen iki boru içindeki gazların veya sıvıların yoğunluk ve basınç farkından dolayı, bir taraftan diğer tarafa taşınması esnasında, aradaki potansiyel farkını kaybetmeden sistemin işleyişini muhafaza etmesi esasına dayanmaktadır.

Bütün çalışmalar, derin deniz canlılarının yüksek basınçta yaşayabilmek üzere çok hususî bir şekilde tanzim edilerek yaratıldığını göstermektedir. Hususî yaratılma, tanzim ve dizayn ise her zaman bu fiillerin gerçek bir faili olduğunu göstermektedir. Aklımız ve ilmimizle henüz anlamakta âciz kaldığımız benzeri birçok metabolik süreçler hususunda anlayabildiğimiz bir şey varsa, o da evrimin tesadüfî mutasyonları ile ortaya çıktığı iddia edilen varyasyonların, kendi kendine bu müthiş mükemmelliğe ulaşmasının mümkün olmadığıdır.

Kaynak
- R. Kunzig, They love the pressure, Discover, August 2001, 26–27.


Peygamber sözcüğü

Aralık 21, 2006

Peygamber sözcüğü Türkçe’ye Farsça’dan gelmiştir. Kökeni olan peyam, haber anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Peygamber, “Haber Getiren” gibi bir anlam taşımaktadır. Tanrı inancına sahip ve dine inanan insanlar, Peygamberlerin Yaratıcı olan Allah’tan bir mesajla, haberle geldiğine inanırlar. Benzer bir anlama gelen Arapça’daki “Nebi” (نبي) sözcüğü, yine haber demek olan “nebe” kökeninden türemiş bir sözcüktür. “Resul” ise ( رسول: Risalet eden/edici) “Elçi” demektir. Hz. ile belirtilen “Hazret” sıfatı yüksek bir saygı ifadesi olup başta Arapça, Türkçe ve Farsça’da mutlaka peygamber isimleri önüne konulmakdaysa da Batılı kültürde böyle bir zorunluluk hissedilmez. Doğrudan “Jesus”, “Mohammad” , “Moses” gibi ifadede bulunulur. Ancak yine bazen “His Holiness” olarak “Hazret”in karşılığı kullanılabilmektedir.
kaynak: wikipedia.org


ebru sanatı

Aralık 21, 2006

 

EBRİ NE DEMEKTİR?

Ebru kağıdı üstünde buluta benzeyen renk kümeleri meydana gelmektedir. Bu yüzden bulutumsu bulut manasına gelenFarsça Ebri adının alan kağıtlar, yüzyıllar boyunca böyle anılmıştır. Ancak ebru kelimesi daha ahenkli bulunduğu için, sanat isim değiştirmiş ve galat olarak ebru kağıdı veya ebruculuk denilmeye başlanmıştır. EBRU: [(Aslı: Farsça Ebri = bulut renginde ve daha doğrusu, Çağatayca Ebre = Roba(elbise) yüzü kürk kabı]. Hare gibi dalgalı ve damarlı (kumaş kağıt v.s.) = (isim) Cüz ve defter kağıdı yapmak için kullanılan renkli kağıt. Ebru kelimesinin asıl olarak Ab-ru’dan geldiğini, bunun ise Fars dili kaidesine göre izafet terkibi manası ile yüzsuyu demek olmayıp, tavsifi terkip karşılığı suyüzü manası taşıdığını, çünkü bu sanatın suüstünde icra edildiğini söyleyenler de vardır. Kağıt üzerinde mermerdekine benzer damarlar görüldüğü için, Avrupalılar ebru kağıdına mermer kağıdı ( = papier marbre, marmor papieri marbled paper….) demeyi tercih etmişlerdir. Arap aleminde ise varaku’I-mücezza ( = damarlı kağıt) olarak tanınmıştır.(kaynak: hat-tezhib.com)

ebru1.jpg

Kağıt bezeme sanatlarının en mühimlerinden olan ebruculuğun hangi tarihten beri bilindiğini kesinlikle söylemek, bugün için imkansızdır; böyle bir belgeden mahrumuz. Gerçi çok eski tarihli kitap ciltlerinde bile yan kağıdı (kapak ile kitabı birbirine bağlayan kağıt) olarak ebru’yu görmekteyiz. Ancak bu eserlerin yazıldıkları tarih bilinse bile, bizim için, ebru’ya dair bir belge sayılamaz. Çünkü böyle eski yazmalar, yüzyıllar botunca hiç değilse birkaç defa tamir görüp yenilenmiştir. Bu ebru kağıtlarının da o tamir sırasında konulmuş olması muhtemeldir; yani kitabın tarihinden çok sonraya ait olacağı akla gelir. Üzerinde yazıldığı tarih kayıtlı olmak şartıyla bir hat örneği ihtiva eden ebru kağıtları, zamanı göstermek bakımından bir vesika hükmündedir. Görebildiklerimiz içinde tarihi olan en eski ebru kağıdı 962 H. (1554) yılına ait bir Malik’i Deylemi yazısıdır. Ebru’nun başlangıç tarihini bulmak için hiç değilse Onbeşinci Asır’a kadar inilebilir.(kaynak: hat-tezhib.com)

ebru2.jpg

NİÇİN TÜRK EBRUCULUĞU

Ebru kağıdının batı ismi Türk Kağıdı veya Türk Mermer Kağıdıdır. Avrupa’da ebru üzerine yapılan meşriyatı’da içine alan “Buntpaper” (alacalı kağıt) isimli eserin girişinde, ebru’nun Türkistan’dan çıkmış olduğu belirtiliyor. Bizdeki ebru sanatkarları arasında söylenegelen rivayette, ebruculuğun gerçekten Buhara’da başladığı şeklindedir. Ebru sonra Büyük İpek yolu ile İran üzerinden Türkiye’ye Ebri ismini alarak gelir.(kaynak: hat-tezhib.com)

ebru3.jpg


BİTKİLERDEKİ ALARM SİSTEMİ

Aralık 21, 2006

Genellikle bitkilerin tehlikeden kaçamayan, dolayısıyla düşmanlarına hemen teslim olan canlılar olduğu düşünülür. Ancak yapılan araştırmalar, durumun düşünülenden oldukça farklı olduğunu ortaya çıkarmıştır. Allah’ın üstün yaratışıyla, bitkiler de diğer canlılar gibi kusursuz taktiklerle düşmanlarından korunmayı başarırlar.

Örneğin bitkiler, yapraklarını kemiren böcekleri uzaklaştırmak için zararlı kimyasallar salgılarlar ya da bu böceklerle beslenen avcı böcekleri çeken kimyasal kokular yayarlar. Kuşkusuz bu olağanüstü bir taktiktir. Nitekim tarımsal alanda yapılan faaliyetlerde de bu savunma stratejisi, çok etkili bir yöntem olarak taklit edilmeye çalışılmaktadır. Almanya’daki Max Planck Kimyasal Ekoloji Enstitüsü’nde bitki savunması genetiği alanında çalışmalar yapan Jonathan Gershenzon, bu akılcı stratejiyi gereği gibi taklit edebilirlerse, gelecekte tarımsal ilaçlamaların zehirsiz yapılabileceğini düşünmektedir.
Örneğin bir bitki, tırtıllar tarafından saldırıya uğradığında, bu tırtıllarla beslenen avcı böcekleri kendisine çeken, uçucu bir organik kimyasal salgılar. Yardıma çağrılan böceklerin özelliği ise yumurtalarını bu tırtılların içine bırakmalarıdır. Yumurtadan çıkan yeni larvalar ise, bu tırtıllarla beslenerek büyüme imkanı bulurlar. Böylece ekine zarar veren tırtıllar dolaylı bir strateji sayesinde imha edilmiş olur. Bitkinin, yapraklarının bir tırtıl tarafından yendiğini anlaması ise yine kimyasal yöntemlerle gerçekleşir. Bitki yapraklarını kaybettiği için değil, tırtılın salyasındaki kimyasallara tepki olarak böyle bir alarm sinyali verir. Peki ama bilinç ve akıldan yoksun bir bitki, zarar gördüğünü nasıl anlamaktadır? Kendisini korumak için hangi tırtılın düşmanı olan böceklere ihtiyacı olduğunu nereden bilmektedir? Ayrıca bitki, kendisine yardım edecek olan böceğin ilgisini çekmek için uçucu özellikte kimyasal maddeyi nasıl üretebilmektedir? Daha sorulabilecek pek çok soru, bitkinin kendisinin böyle bir akla, bilgiye ve bilince sahip olamayacağı cevabını vermektedir. Günümüzde yaygınlaşan biomimetik çalışmalarıyla, Yüce Allah’ın canlılarda sergilediği sonsuz ilmin taklit edilmeye çalışıldığı açıktır.
Bu konudaki bir diğer örnek ise Nairobi’deki Uluslararası Böcek Fizyolojisi ve Ekoloji Merkezi’nde ve İngiltere’deki Toprak Ürünleri Araştırma Enstitüsü’nde gerçekleştirilmiştir. Araştırmacıların bu konuda yaptığı çalışmada, mısır ve buğday tarlalarında, tarım zararlılarını bu strateji ile ortadan kaldıran bir çim cinsi ekinlerin aralarına ekilmiştir. Sonuçta, tarım ilacı kullanılmasına gerek kalmadan, bu zararlı canlıların etkisiz hale getirilmesinde % 80 oranında başarı sağlanmıştır. Bitkiler üzerinde sergilenen bu benzersiz çözüm sayesinde -eğer insanlar tarafından taklit edilebilirse- tarımda daha büyük aşamalar kaydedileceği düşünülmektedir.

Organik bir beyni bile olmayan bitkilerin tehlikeler karşısında çözüm üretmesi, bir kimyager gibi kimyasal maddeleri tahlil etmesi, hatta üretmesi, planlı bir strateji yürütmesi ve tüm bunlarla günümüz teknolojisine öncü olması yaratılış delillerinden yalnızca biridir. Tüm bu bitkileri kusursuz özelliklerle yaratan ve kendilerini korumak için neler yapmaları gerektiğini onlara ilham eden Yüce Allah’tır. Rabbimiz’in yaratışındaki mucizeler bir Kuran ayetinde şöyle bildirilmektedir:

“Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır.” (Casiye Suresi, 4)

kaynak: kuranvebilim.com


Kur’an ayetlerinde gözlem ve düşünmenin yeri nedir

Aralık 21, 2006

İnsanı bilgiye ulaştıran yollardan birisi, gözlem yapmaktır. İnsan, kainattaki olayların bir izleyicisi ve gözlemcisidir. Kainat, okunmayı bekleyen mana dolu bir kitaptır.
Göklerde ve yerde neler var, bakın!” (1)

Onlar üzerlerindeki gökyüzüne bakmadılar mı ki, biz onu nasıl bina etmişiz ve süslemişiz.” (2)

Allah’ın rahmet eserlerine bak! Ölümünden sonra yeryüzünü nasıl diriltiyor…” (3) şeklinde pek çok ayet, insanın müşahede (gözlem) vazifesine dikkat çeker. Fakat, herkes bu müşahedeyi yapamaz. Ayetin belirttiği gibi, göklerde ve yerde nice ayetler (ibretli şeyler) vardır ki, insanlar onlara uğrar, geçer giderler.” (4)

Bakmak ayrı, görmek ayrıdır. Herkes kainata bakar ama, herkes kainattaki sırları, manaları göremez. “Onları sana bakar görürsün. Halbuki onlar görmezler” (5) ayeti, bakmak ve görmek arasındaki farka işaret eder.

Başkasının göremediğini görenler, kainat kitabının sırlarını elde ederler. Mesela, suda hafifleştiğini hisseden Arşimet, suyun kaldırma kuvvetini bulur. Başına düşen elmadan ilham alan Newton, yerçekimi kuvvetinin farkına varır. Kuşların kanat yapılarını inceleyen bilim adamları, bu bilgilerini uçak sanayiinde kullanarak, insanoğlunu kuşlara arkadaş yaparlar.

İnsan, dikkatle aleme baksa, her şeyden ibret ve ders alabilir. Kalbinde hayat olan ve alemi ibretle temaşa eden zatlar, her şeyden bir ders alabilirler. Her şeyi abes gören ve küfrün karanlıkları içinde yoluna devam edenler ise, bu engin ve zengin manalardan mahrum kalırlar. Kur’an-ı Kerim, böyleleri için “kör” tabirini kullanır.

Kim bu dünyada kör ise, ahirette de kördür.” (6)

Gerçek şu ki, körlük gözün körlüğü değil, sadırlardaki kalplerin körlüğüdür.” (7)

Beni hatırlamaktan yüz çeviren kimse için sıkıntılı bir hayat vardır ve onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz. Der ki: Ya Rabbi, niçin beni kör olarak haşrettin. Ben (dünyada) görüyordum. Cenab-ı Hak der: Evet, görüyordun. Ayetlerimiz sana geldi de, sen onları unuttun. Bugün ceza olarak unutulacaksın.” (8)

“Basar” gözün görmesi, “Basiret” kalbin görmesidir. Basarı, olmayanlar eşyayı göremez. Basireti olmayanlar da, eşyanın hakikatini müşahede edemez.

Kaynaklar:
1. Yunus, 101.
2. Kaf, 6.
3. Rum, 50.
4. Yusuf, 105.
5. A’raf, 198.
6. İsra, 72.
7. Hacc, 46.
8. Taha, 124-126.

kaynak: sorularlaislamiyet.com


İNANÇLA İLGİLİ TEMEL KAVRAMLAR

Aralık 21, 2006

A- İman;

Arapça lügatte mutlak olarak “tasdik etmek”anlamındadır. Çünkü tasdik eden, tasdik ettiğini yalanlamaktan emin kılmış veya kendisi yalandan emin olmuş olur.
Kur’an-ı Kerim’de İman en çok kullanılan kavramlardan biridir. Kur’an’da geçen iman kelimelerini teker teker incelediğimiz zaman, bu kelimenin Kur’an’da “tasdik etmek, inanmak” anlamında kullanıldığını görürüz.
Şeriat dilinde iman: “Hz. Muhammed (sav)’in Allah’tan getirip haber verdiği şeylerin hepsinin doğru olduğunu kabul ve itiraf etmektir”.
Istılahi anlamıyla İslam, Allah’ın emirlerine tam teslimiyet ve itaattir. Yani ne yapılacağı ve ne yapılamayacağı konusunda Allah’ın hükümleri ile hoşnut olmak, tam kabul ile hiçbir itiraz olmaksızın Allah’ın görev dediğini görev ve yasak dediğini yasak kabul etmektir. Bu yüzden, bir lisan meselesi olarak iman ve islam arasında fark vardır. Çünkü iman, lügatte “tasdik” demektir. Oysa islam, “tam teslimiyet” anlamındadır. Tasdikin özel bir mahalli vardır ve dil onun tercümanından başka bir şey değildir. Bunun tersine teslimiyet belli bir mahal ile sınırlı değildir, kalbi, dili, vücut azalarını içine alır.
B-KüfüR;

Lügatte “bir şeyi örtmek” demektir. Bu sebepledir ki, tohumu toprağa eken ve böylece onu örtüp gizleyen çiftçilere “küffar” denilmiştir. Kılıcı örttüğü için kınına, karanlığı ile herşeyi örttüğünden geceye “kafir” denilmiştir. Hurma çiçeği kapçığına “kafur”, kalça etine “kafire”, tevbe ve ibadet özelliği taşıyan bazı cezalar da, günahları örttüğü için “keffaret” diye isimlendirilmiştir.
Ayrıca küfür kelimesi, imanın karşıtı olarak “tekzib ve inkar” manalarında kullanılmış ve bununla meşhur olmuştur. Bazen nimeti inkar manasında da kullanılmıştır.
Küfür kavramı, Yüce Allah’ın nimetlerini insanlara bahsetmesi insanların bu nimetlere karşı tutumu hususunda kullanıldığında kelime “ele geçen menfaatleri örtmek” yani “bilmemezlikten gelmek ve bu suretle “nankör olmak” anlamına gelmektedir. Demek ki küfür kavramının anlam çekirdeğinde “nankörlük” öğesi bulunmaktadır.
C-ŞİRK;

Allah’ın ortağı kabul etmek ve yaptığı ibadetine başkalarını da ortak yapmak demektir. Bu da putlara, ağaçlara, hayvanlara, kabirlere, gökteki cisimlere, tabiat kuvvetlerine, ruhani varlıklara ve insanlara uluhiyet vererek tapınmaktır. Müşrik de; “ortak koşan” demektir.
Şirk, mutlak inkar anlamında da kullanılır. Çünkü Allah’a ortak koşmak şart değildir, hatta uluhiyyette Allah’a denk bir varlığın olduğuna inanmak, mutlak şirktir. Çok ilaha inanmak olan polietizm şirkin en belirgin şeklidir. Genel bir tanımla şirk; Yüce Allah’ın uluhiyyetinde, sıfat ve fiillerinde, eşi ve ortağı bulunduğunu kabul etmektir.
Kur’an, şirki, en büyük günahlardan sayar. Özellikle affedilmez olduğunu belirterek böyle bir fiili, işlenmemesini ister. Şirkin büyük günah oluşu, insanın yaratılmış olduğunu unutarak kendisini tesadüfün veya adi bir maddenin icadı olarak görmesinden dolayıdır.
D-NİFAK;

lügatte; tükenmek, azalmak; ruhu çıkmak, ölmek, eşyaya rağbetin çok olması ve alışverişin artması, yaranın kabuk bağlaması gibi çeşitli anlamlara gelir.
Kur’an’da bu kavramı, “dıştan mü’min görünüp içinden inkar eden iki yüzlü insanlar” manasında kullanmış olarak görmekteyiz.
Ne zaman kafir bir toplumda Allah’ın daveti zafere ulaşır, Allah kelimesi yücelir, insanlar akın akın Allah’ın dinine girer, küfrün kuvveti temelinden sökülür, kafirlerin hükümranlığı yok olur, kuvvet ve kudret müslümanların eline geçerse; işte o zaman mü’minlerle beraber İslam toplumunda imansız münafıkların bulunması mümkündür. Münafıklar Müslümanların hakimiyetinden korktukları için, kafirlerle beraber açık bir şekilde inkarları üzere kalmazlar. Küfürlerini gizleyip, İslam’ı izhar ederler. Galibiyet, hakimiyet ve otorite kafirlerde olduğu müddetçe münafıklık ortaya çıkmaz. Çünkü bu durumda inkarlarını açığa vurup, İslam’a karşı direnmelerinden hiçbir korkuları yoktur. Bundandır ki Mekke döneminde hiç münafık yoktu.
Nifağın aslı kafirlik ve korkaklıktır. Küfür, münafıkların kalplerinde gizlediği inkar, korkaklık ise, gizlediği inkarının aksini açığa vurmasıdır. Bundan dolayı münafık korkak, alçak ve yüreksiz olur.
Münafık kafirden daha tehlikeli ve daha zararlıdır. Çünkü inkarda kafirle eşit olup, hile ve saptırma bakımından ondan daha ileridir. Onların kalplerinde hastalık vardır, Allah da hastalıklarını artırmıştır. Yalan söylemelerinden ötürü onlara acı bir azap vardır. Münafıklar, müslümanları zayıflatıp çökertmeye, saflarını parçalamaya ve onları kendi aralarında birbirine düşürmeye hırs gösterirler. Yalancılık ve yalan yere yemin etmek de münafıkların sıfatlarındandır. Kötülüğü emir ve iyilikten sakındırmaları, haksızlık ve ahde vefasızlık da münafıklık sıfatıdır.
İnancın konusu olan temel kavramlar
A-Allah kavramı:

Allah kelimesinin herhangi bir kökten türemiş olmayıp sözlük manası taşımadığı ve gerçek mabudun özel adını teşkil ettiği, yahut sözlükte bir anlamı olsa bile gerçek mebuda ad olunca bu anlamı kaybettiği fikri benimsenmektedir. Cahiliye devrinde bütün göçebe kavimler gibi Arabistan bedevileri de kainatı yaratan, yağmuru yağdıran yüksek bir gök tanrıya inanıyorlar ve ismine Allah diyorlardı.
Kur’an’a göre ise Allah, varlığı gerekli olan yüce ve eşsiz olan, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, bütün kemal sıfatlara sahip, herşeyi yaratan, ibadete layık ve bütün noksanlıklardan münezzeh olan bir zattır.
Allah kavramını semantik açıdan değerlendirecek olursak; Allah, Kur’an düşünce sisteminde en yüksek odak kelimedir. Onun için bu sistemde Allah fikri yukarıdan aşağıya herşeye hakim olur ve bütün anahtar terimlerin semantik yapısı üzerinde derin tesir gösterir.
B-Melek kavramı:

  Bunlar Allah’ın emirlerini eksiksiz yerine getiren itaatkar mahluklardır. Allah’a karşı gelmezler. Allah’ın emirlerini yerine getirirler, insanlara yardımcı olurlar, onun iyi ve kötü bütün davranışlarını tesbit ederler.
Araplar Kur’an’ın nüzulünden önce melek kelimesini, “Allah’ın risaletini tebliğ eden ve O’nun katında şefaat eden ruhani varlıklar” anlamında kullanmışlardır.
Kur’an’ı Kerimi baştan sona dikkatli bir şekilde incelediğimiz zaman melekler hakkındaki cahiliye devri Araplarının önce zikretmiş olduğumuz inançlarında çok büyük değişiklikler getirmiştir. Melekler kendi aralarında çeşitli sınıflara ayrılmıştır. Bu suretle üniversal varlık hiyerarşisi içinde bir melekler hiyerarşisi de kurulmuştur. En önemli husus ise meleklerin tanrılık vasfını kaybetmeleridir. Onlar da insanlar gibi Allah’a ibadet ve itaat etmek için yaratılmış Allah kullarıdır. Bu hususta cinlerin durumu da meleklerin ki gibidir.
C-Kitap kavramı: 

Kur’an’ı Kerim’den iki şekilde tefsir edilmiştir: Birincisine göre kitap, arşta saklanan, kainatın ahvalini içeren kitaptır, Allah’ın ezeli ilmidir. Diğer tefsire göre kastedilen kitap, Kur’an’ı Kerim’dir. Allah Kur’an’da insanlar için lüzumlu olan herşeyi açıklamış, hiçbir şeyi eksik bırakmamıştır. Kur’an din kitabıdır. İnsanların dinde muhtaç oldukları herşey Kur’an’da vardır.
D-Nebi ve Resul kavramı: 

Resul; kendisine vahiyle şeriat verilen ve onu tebliğ ile görevlendirilen peygamberdir. Nebi; kendisine şeriat verilmeyip, bir önceki şeriatla amel etmesi ve onunla toplumu, yani gönderildiği kavim veya milleti eğitmesi emredilen peygamberdir. Bu tarife göre, her resul aynı zamanda nebidir, ama her nebi resul değildir.
Araplar beşer cinsini, Allah’ın risaletini taşıyacak güçte görmemişlerdir. Araplar üstünlüğü mal ve mülkten ibaret görüp, insanın manevi yönünü inkar etmişlerdir. Hastalıkta, sıhhatte, fakirlikte ve zenginlikte peygamberle beraber olmalarından dolayı, Allah’ın elçileri olduklarını uzak görmüşledir. Zira cahiliyye dönemine göre; peygamberlerin herşeyde ileri olmaları gerekirdi.
Prof. Dr. Süleyman Ateş tefsirinde şöyle demektedir: “Resul ile nebinin aynı anlama gelip gelmediği üzerinde ayrı görüşler vardır. Genel kanıya göre resul, insanları irşad için gönderilen ve kendisine vahiy gelen peygamberdir. Haber veren anlamındaki nebi ise vahiy değil, sadece ilham alan, ya da rüyada kendisine ilahi düşünceler verilen peygamberdir.
E-Ahiret kavramı:

 Kur’an-ı Kerim’de ahiret günü, ahiret yurdu gibi isimlerle isimlendirilen ahiret; kıyametle birlikte başlayan yeni yaşantıya verilen genel bir isimdir. Bu dünya hayatından sonra başlayacak olan yepyeni bir hayattır ki mü’minler buna kesin olarak inanırlar. Dünyaya neş’e-i ula(ilk yaratma), ahirete neş’e-i saniye(ikinci yaratma) denir.
Ahiret ebedi hayattır. Ahiret hayatını, bilginlerden kimi tamamen ruhani, kimi de hem ruhani, hem cismani kabul eder. Fakat Kur’an’ın ruhundan anladığımıza göre bu hayat, hem ruhani hem de maddi ve hissidir. Ancak ahiretteki maddi hayatı, bildiğimiz şu dünya maddesinden mahiyet itibariyle farklıdır.
Ölüm, İslam öncesi Araplar arasında bir yok oluş olarak kabul edilmiştir. Onlara göre ölüm bir sondur. Ölüm ötesi onları hemen hiç ilgilendirmemiştir. Onların çoğuna göre bu dünya hayatından sonra hiç birşey olamaz. Vücut toprağa gömülünce çürür toz toprak olur, ruh ise bir rüzgar gibi uçup gider.
Kur’an öğretisinde ahiret kavramı insanın ölümünden sonraki ebedi, sonu olmayan, gelecekteki bir hayatı ifade etmektedir. Ahiret kişinin ölümü ile, başka bir deyişle dünyadaki hayatının sona ermesiyle başlayan yeni, ancak bu defa sonsuz bir hayat dönemidir.
Kur’an ahireti anlatırken, kullandığı üslup dikkatleri çekici, muhatapta vicdani tepkiler uyandırıcı, onun iç hayatında bir hareketlenme meydana getirir. O alem sanki bizzat muhatabın gördüğü bir resim, adeta bir canlı, bir şahıs haline gelmiştir. Böylece bu ayetleri okurken, muhatap kah son derece heyecanlanır, kah tüyleri ürperir, kah korkuyla dolar, kah huzur ve güven duyar, kah ateşin yalımları ile sarılır, kah cennetin latif rüzgarlarını hisseder. Böylece vaadedilen günün gelmesinden önce, onu bu dünyada tanır.
F-Kader ve Kaza Kavramı: 

İnsan hayatının en önemli çağı, son çağıdır. Yani ölümüdür. Cahiliyye insan düşüncesine göre ölüm, en önemli meseledir. İnsan hayatının başlangıç çağına fazla ilgi göstermemiştir. Şayet düşünülseydi, normal olarak başlangıç Allah’a bağlanırdı… Onlara göre insan da varlığını Allah’ın yaratmasına borçludur. Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var: İnsan yaratılınca, Yaradanıyla bütün bağlarını keser. Ve yeryüzüne geldiğinden itibaren varlığını, çok daha kuvvetli bir patronun eline koyar onun yönetimine girer. Bu diktatör patronun yönetimi, ta insanın ölümüne kadar sürer. Ölüm de hayatı boyunca zulmü altında inlediği bu zalim diktatörün son darbesidir.
Allah kainatta ne olacak ise onların hepsini vukuundan önce bilir. Allah’ın bildiği şeyler de zamanı gelince olur. Bunlardan kaçmak mümkün değildir. İşte İslam’da kader budur.

Yazar: Yrd.Doç.Dr.H.Mehmet SOYSALDI(fetva.org dan alınmıştır.)


Filistin’i Kim Sattı

Aralık 21, 2006

Yahudilerin, Filistin’e yönelik yerleşme, yurt ve bağımsız ülke kurma operasyonları, Temmuz 1882’lerde resmen başlamıştır. Önceleri Batılı Yahudi zenginlerin Filistin’den para ile Yahudiler için Osmanlı’dan toprak satın alma girişimleri ile başlayan bu operasyonlar, Siyonizmin lideri Theodor Herzl’in 1896-1902 yılları arası tam beş defa İstanbul’u ziyaret ederek amacına ulaşmak için yaptığı girişimlerle yeni bir boyut kazanmıştır. II. Abdülhamid, Theodor Herzl’in her teklifini -vaat ettiği para ve medya desteğine rağmen- kesin bir dille reddetmiş, padişah, arkadaşı Newslinski aracılığı ile Theodor Herzl’e şu ültimatomu göndermişti:

“Eğer Bay Herzl, senin arkadaşın ise ona söyle, bu meselede ikinci bir adım atmasın. Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim, bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. O bizden ayrılıp uzaklaşmadan, tekrar kanlarımızla örteriz. Benim, Suriye ve Filistin alaylarının askerleri birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Bir tanesi bile geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanında kalmışlardır. Devlet-i Aliyye bana ait değil, Türk milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını veremem. Bırakalım Musevîler milyonlarını saklasınlar, benim imparatorluğum parçalandığı zaman, Filistin’i karşılıksız ele geçirebilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz parçalanarak, bu ülke taksim edilebilir. Ben, canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına asla müsaade edemem.

“Filistin’i satmayız”

Fakat buna rağmen bugün olduğu gibi dün de Yahudiler Avrupa’da “Ermeni Meselesi”nde Türkiye’yi destekleyecek, Osmanlı’nın Avrupa’daki borçlarını ödeme girişiminde bulunacak, hatta 30 milyon sterlini bulan tüm Osmanlı borçlarını Filistin’e karşılık tasfiye etme ve ödeme girişiminde bulunacaklardı. Hiç olmazsa Hayfa dahil Akkâ sancağı kendilerine verilmeliydi. Fakat Osmanlı yetkilileri, buna karşılık, Yahudi girişimcilere ekonomik bazı imtiyazlar verebileceklerini, ama asla Filistin’i vermeyeceklerini söylüyorlardı. Washington’daki Osmanlı Büyükelçisi Ali Ferruh Bey, 24 Nisan 1899’da bir Amerikan gazetesine verdiği demeçte “Ceplerimize milyonlarca altın doldursalar, hükümetimiz Arap memleketlerinin hiçbir bölümünü satmak niyetinde değildir” diyordu. Ali Ferruh Bey aynı beyanatında, Filistin meselesinin ekonomik değil, siyasî bir mesele olduğunu, bu nedenle de Maliye Nezareti’ni ilgilendirmediğini söylemişti.

Siyonistlere tedbir

II. Abdülhamid, sadece Siyonistlerin teklifini reddetmekle kalmamış, onlara karşı Filistin’e yerleşmemeleri için etkin önlemler de almıştı. Bu nedenle de büyük güçler nezdinde diplomatik girişimlerde bulunulmuş, Musevîlerin Siyonistleşmesini engellemeye çalışmış. Duhûliye Nizamları hazırlatmış, Siyonistlerin yabancı himaye elde etmelerini önlemek için çaba harcamış ve Filistin’den Yahudîlerin arazi satın almalarını yasaklamıştı. (…) 1867 tarihli Osmanlı Arazi Kanunnamesi, Mûsevîlerin Kutsal Topraklar’da arazi almalarını engellemiyordu. 5 Mart 1883’de çıkarılan yeni kanun yabancı Siyonistlerin Osmanlı ülkesinde taşınmaz mal satın almalarını yasakladığı halde, Osmanlı vatandaşı olan Yahudilere herhangi bir yasak getirmiyor, bu nedenle de yerli Yahudilere Siyonist örgütlerce para verilerek, bölgede önemli bir toprak parçasının Siyonistlerce satın alınması sağlanıyordu.

Filistin’i satanlar

15 Ağustos 1893’de üç Filistinli yöneticinin gönderdiği bir rapor, Filistin’de yaşananları, ihanet ve gafletleri bir bir ortaya koyuyordu. Raporu, Akkâ’nın eski Umumî Müdürü Nabluslu Muhammed Tevfik, Bihke’nin eski Reji Müdürü Muhammed Said ve Bihke’ye bağlı Bihar Nahiye Müdürü Beyrutlu Suphi Efendiler hazırlamışlardı. Bu iki sayfalık önemli raporu sadeleştirerek ve kısaltarak Filistin’i kimlerin sattığını merak edenlerin dikkatlerine sunmak istiyoruz.
“Romanya ve Rusya göçmeni Yahudilerin Osmanlı ülkesinde, özellikle Filistin’de iskânları, Filistin’e girmeleri ve burada arazi satın almalarının padişahın yüce emri ile yasaklandığı herkesçe bilindiği halde, bazıları özel çıkar ve menfaatleri, bazıları da bozguncu, zararlı fikir ve düşüncelerinin etkisiyle bu emre uymamışlardır. 1890 senesinde Yafa ve Hayfa kasabalarında Baron Hirsch’in adamları Mösyö Henger ve Mayer Zelyan aracılığı ile Yahudiler için toprak satın alınmış, Rus tebaası 140 aile Hayfa havalisine yerleştirilmişti. Bu işte onlara Akkâ Mutasarrıfı Sadık Paşa, eski Hayfa Kaymakamı Mustafa Efendi Kanevetti, yeni Hayfa Kaymakamı Ahmed Şükrü, Akkâ Müftüsü Ali, Hayfa Belediye Reisi Mustafa ve Hayfa İdare Meclisi Azâsından Necip Efendi aracılık yapmışlardı. Bu ekip, düzenledikleri sahte mukavele ve belgelerle eski Adana Mutasarrıfı Şakir Paşa ve Cebel’i Lübnan ahalisinden Selim ve Nasrullahi’l-Havarî’nin vaktiyle 800 liraya aldıkları Hayfa yakınlarındaki mülkleri; Hazire, Dordore ve Nefbâte çiftliklerini 18.000 liraya satmış, ayrıca kendileri de 2.000 lira aracılık parası almışlardı. Bu satış sonrası bir gece içinde Hayfa Polis Memuru Aziz ve Zabıta Memuru Yüzbaşı Ali Ağaların marifetiyle Rus göçmeni 140 aile Hayfa sahillerindeki bu araziye yerleştirilmişlerdi. Padişahın iradesi (emri) nedeniyle arazi satışının yasak olduğunu çok iyi bilen Hayfa Belediye Başkanı Mustafa Efendi, selâhiyetini kullanarak sahte ve kadim (çok eski) tarihli bir ruhsatname ile burada 140 haneli yeni bir Yahudi köyü kurmuş, onlardan bir de vergi alarak yıllardır Osmanlı vatandaşı olduklarını belgelemeye çalışmıştır. Bununla da yetinmeyen Mustafa Efendi güya bunların yıllarca Safed ve Taberiyye kazaları arasında bulunan “Mizrate’l-Hafize” köyünde asırlardır yaşadıklarını, ama nüfuslarının unutularak kaydedilmediklerini ileri sürerek onları Osmanlı nüfusuna kaydetmiş, 140 fakir Yahudi ailesinin altısından, birer mecidiye, toplam altı mecidiye, “nüfusa geç kaydolma” cezası almıştı. Böylece, bir gecede 140 Yahudi aileye Osmanlı vatandaşı olarak fakirlik ilmuhaberi verilip, birçok devlet hizmetinden bedava yararlanmaları sağlanmıştı.”
Şikâyetçilere göre Hayfa ve Akkâ’da bu yolla, Yahudilerin iskânı sürekli hâle ettirilmiştir. Bundan başka, Baron Bilavaroş’un vefatıyla sahipsiz kalan Zemarin köyüne Yahudi koloniciler el koymuş, Baron Roşeyle yönetimindeki 700 hane Yahudi bu köye yerleştirilmişti. Daha sonra da her ne yapılmışsa yapılmış bu arazi Yahudilere Padişahın emrine aykırı olarak satılmıştı. Bu köyün çevresindeki Eşfiya, Emma’l-Altun ve Emma’l-Cemal adlı üç köy de bu arazinin içinde gösterilmiştir. 2-3 bin kuruş kıymetinde harap bir arazi, Akkâ Mutasarrıfı Sadık Paşa tarafından 2.000 liraya Yahudilere satılmıştır. Hayfa ve Yafa arasında bulunan Hazine-i Hassa ile bitişik, dönümü bir kuruştan alınan Haşmezrezzake adlı 30 dönüm arazi, 30 bin liraya Yahudilere satılmıştı. Yine dönümü 3 kuruşa alınan beşbin dönümlük arazi de 15.000 liraya Yahudilere satılmıştı. Bu, şebekenin faaliyetlerini bütün bütün ortaya çıkarmıştı. (…)
Yahudîlerin maddî fedâkârlıkları sonucu onlarla iyi geçinen yerel yöneticiler genelde onlara itibar etmiş, Müslümanlara fazla yakınlık göstermemişlerdir. Bunlardan biri olan Maykerî Nahiyesi Müdürü Çerkes Ali Ağa, Yahudilerin kalp akça bastıkları ihbarı üzerine, Yahudî köylerine gidip soruşturma yapmak isteyince tahkir ve saldırıya uğramış, daha sonra da onların girişimleriyle azledilmişti. Onun gönderilmesinden cesaret alan Yahudîler, bir takım silah ve mühimmat depolamaya, gizli eğitim kurumları açmaya ve kendilerini engelleyebilecek kişileri hapis ve işkence ile yıldırmaya başlamışlardı.


BESMELE

Aralık 21, 2006

Bişr-i Hafi. Evliyânın büyüklerinden. Genç. Günah çukuruna düşmüş yuvarlanıyor yuvarlandıkça batıyor…

Bir gün Gecesini içki masalarında sabahladığı bir gecenin günü. Sarhoş. Evinin yolunu tutturmuş, gidiyor, gitmeye çalışıyor. Yürüyor. O da ne? Bir kağıt, üstünde Besmele yazılı bir kağıt.  İçi cız ediyor. Eğiliyor. Çamurların içinden Besmele yazılı kağıdı alıyor. Hiç Allah’ın ismi yerde olur mu, çamurlar içinde  olur mu, bin bir düşünce bin bir ah ediş. Kağıdı öpüyor, çamurlarını siliyor, temizliyor, evine götürüyor, güzel kokuları sürüyor ve evinin en güzel yerine asıyor.

O gece âlim bir zât bir rüyâ görür. Rüyâda,” Git, Bişr’e söyle! İsmimi temizlediği gibi onu temizlerim. İsmimi büyük tuttuğu gibi büyültürüm. İsmimi güzel kokulu yaptığı gibi, onu güzel ederim. İzzetime yemin ederim ki, onun ismini dünyada ve âhirette temiz ve güzel eylerim” denildi.
Bu rüyâ, üç defa tekrar etti. Rüyâ gören kimse, sabah olunca, Bişr-i Hafi’yi arayıp meyhanede buldu. Mühim haberim var diye içeriden çağırdı. Bişr geldiğinde, gelen zâta dedi ki:
-Kimden haber vereceksin?
-Sana Allahü teâlâdan haber vereceğim. Bunu duyan Bişr, ağlamaya başladı ve sordu:
-Bana kızıyor mu, şiddetli azap mı yapacak? Rüyâyı sonuna kadar dinleyince arkadaşlarına dönüp şöyle söyledi:
-Ey arkadaşlarım! Beni çağırdılar, bundan sonra bir daha beni buralarda göremiyeceksiniz.
O zâtın yanında hemen tövbe etti. Bu anda ayağında ayakkabı bulunmadığı için, hiç ayakkabı giymedi. Sebebini soranlara,”Söz verdiğim zaman yalınayaktım, şimdi giymeğe hayâ ederim” derdi.

Ayakkabı giymediği için kendisine ”Hafi” (yalınayak)denilmiştir.