Basınca Meydan Okuyan Derin Deniz Yaratıkları

Aralık 21, 2006

Prof.Dr. M.Sami POLATÖZ

Dünyanın birbirinden çok farklı şartlar taşıyan bölgelerinde, o bölgenin şartlarına uygun tasarlanarak yaratılmış çeşit çeşit canlılar hayatiyetini devam ettirmektedir. Donma sıcaklığının altında yaşayan antifrizli balıklar, kızgın çöl kumlarında hareket eden yılanlar, radyasyona dayanıklılığı ile bilinen akrepler, med–cezir bölgelerindeki susuzluğa dayanıklı balıklar; Rabbimizin eşsiz sanatını gösteren harika canlılara değişik örneklerdir. Yeryüzündeki canlılar, yaklaşık bir atmosfer hava basıncına maruz kalırken, derin denizlerde yaşayan canlıların derinlik arttıkça maruz kaldıkları basınçlar 300–400 atmosfer gibi korkunç değerlere ulaşmaktadır. Dünya yüzünde ve sığ denizlerde yaşayan hayvanların dayanmasının mümkün olmadığı bu müthiş basınca, bu zayıf ve âciz hayvanlar nasıl karşı koyarlar?
Her canlıya ihtiyacına ve hayat tarzına göre anatomik ve fizyolojik özellikler veren ilmi ve kudreti sonsuz Rabbimiz muhakkak bu balıklara da bazı hususî kabiliyetler vermiş olmalıdır, zira başka türlü bu basınçta yaşamaları mümkün değildir.

Hint okyanusunun tabanındaki sıcak kaynakları araştırmak üzere yola çıkan Knorr araştırma gemisinde çalışanlar, kendileri derinliklere inemediklerinden Jason isimli bir robotu kullanmaktadırlar. Jason, derin sulardan örnek almak için suya sunî köpük kapları indirmekte, fakat bu kaplar karşılaştıkları büyük basınç sebebiyle küçülerek minyatür hale gelmekte ve su yüzüne çıkmaktaydılar.

Dünya yüzeyindeki canlıların maruz kaldığı basınç (yaklaşık 101 kPa veya 10,34 m’lik su sütununu destekleyecek basınç) üzerimizdeki atmosfer gazlarının ağırlığından kaynaklanmaktadır. Deniz suyunda ise yaklaşık her 10 metrede basınç 1 atmosfer artmaktadır. Araştırma gemisinin sunî köpük kapları indirdiği 3000 m derinlikte ise yaklaşık 300 atmosfer basınç vardır. İnsanın bu basınçta bulunması, ciğerlerinde hava tutamayacağından dolayı mümkün değildir. İnsanoğlu bu derinliklere ancak Alvin gibi titanyum yolcu kabininde 1 atmosfer basınç bulunduran denizaltılarla bizzat, yahut televizyon kamerası taşıyan ve deniz üstü ile irtibatlandırılmış Jason gibi robotlarla dolaylı olarak ulaşabilmektedir. Yaklaşık 30 yıl önce ay üzerinde yürüyen insanoğlu, muazzam basınç miktarlarından dolayı belki de deniz tabanının bu derinliklerinde hiçbir zaman yürüyemeyecektir.

Halbuki birçok farklı organizma bu derinliklerde rahatça yaşayabilmektedir. Bunlar arasında bizim gibi oksijen soluyan, su yüzüne yakın yüzen hayvanlar da vardır. Ayıbalıkları 1.600 metre derinliğe dalabilmektedir ki buradaki basınç, normal basıncın 160 katıdır. İspermeçet balinaları daha da derine dalabilmektedir. Bu ve benzeri memeli canlılarda basınçla mücadele etmek yerine basıncın akciğerleri tamamen büzmesine imkân verilmiştir. Akciğer içinde çok az bir oksijen kalmakta, büyük kısmı ise kaslarında depolanmaktadır. İnsan kasları ile karşılaştırıldığında bu canlıların kırmızı kaslarında oksijen bağlayan demirli bir bileşik olan myoglobin molekülü çok zengindir. Akciğerlerde hava tutmamanın bir başka avantajı, vücudun suya göre daha ağır hale gelmesi ve dalışta daha kolay batmasıdır.

Bu tip deniz memelilerinin dalarak ulaşamadığı derinliklerde ise çok çeşitli hayvan türleri yaşamaktadır. Bazı balıklar, suyun kaldırma kuvvetiyle kendi ağırlıklarını dengelemek ve su içinde yaşadıkları derinliği ayarlamak için içinde gaz bulunan keselerle donatılmıştır: Tıpkı balonla gökyüzünde seyahat gibi kesenin içine kanlarından gaz ifraz ederek suyun üst kısımlarına çıkabilmekte, kesedeki gazı kanlarına geri emerek ise derinlere inebilmektedirler. Jason robotu sayesinde Knorr araştırma gemisindeki araştırmacılar bu tip balıkların deniz tabanının bir iki metre yukarısında hareketsiz durabildiklerini müşahede edebildiler. Balıkların hemen öleceğini bildikleri için bu balıkları dipten yukarıya çıkarmaya çalışmadılar. Derinliklerde balıkların hava kesecikleri patlamaz, çünkü içindeki gazın çok yüksek olan basıncı ile dış basınç aynı değerdedir. Denizin yukarı kısımlarına doğru çıkarılan balıkta dış basınç aniden düştüğü için hava keseceği aşırı şişmekte ve balığın ağzından dışarı çıkmaktadır. Bu ve benzeri problemler bütün derin deniz yaratıklarında görülmektedir. Bu yaratıkları canlı olarak dışarı çıkarıp lâboratuar ortamında incelemek âdeta imkânsızdır. Hava keseceği olmayan birçok omurgasızın ise niye öldüğü tam olarak anlaşılamamıştır. Sadece bir iki derin deniz yaratığı birkaç gün canlı kalabilmiştir. Pasifik’teki sıcak kaynak çukurlarından çıkarılan ve titanyum basınç kabında özel olarak saklanan dev solucanlar buna örnektir. 10.900 m derinlikteki Mariana çukurundan çıkarılan bakteriler orada 1.000 atmosfer basınca maruz iken lâboratuar ortamında 380 atmosfer basınçta çoğaltılamamıştır.

Bakteriler ve omurgasızlar grubundan canlıların yüksek basınçlara mukavemet edebilme sebeplerinden bazıları anlaşılabilmiştir. Ancak bu canlıların hücre zarlarında farklılıklar olduğu tespit edilmiştir. Hücre zarları, protein ve lipid (yağ) tabakalarının mozaik teşkil edecek şekilde hususî dizaynı ile yapılmıştır. Hücreyi sınırlama ve korumanın yanında gıdaların, artık maddelerin giriş çıkışı ve moleküllerin sinyalizasyonu hücre zarının mükemmel fonksiyonu ile ayarlanır. Eğer zardaki yağlar çok sert ise kanallar kapanır. Yüksek basınçta ise yağ molekülleri sertleşir. Bu yüzden derin deniz yaratıklarının hücre zarları daha akışkan yağlardan yapılmıştır. Benzetme yapacak olursak, tereyağı yerine bitkisel yağ kullanmaktadırlar. Deniz sathındaki organizmalar ile karşılaştırıldığında bu canlıların yapımında daha az doymuş yağ kullanılmıştır.

Bu yaratıklar dipten yukarı doğru çıkarıldığında hücre yağlarındaki basınç çok azaldığı için yağlar bir miktar sıvılaşır. Hayvan hemen ölmese de çoğunlukla nörolojik bozulmaya uğrar. Jason robotu ile yakalanan yengeçler, bu bozukluklardan dolayı ya oldukları yerde hareketsiz kalmakta, ya da çok ağır ve sersemlemiş durumdaydılar. Yengeçlerin semptomları sinir hücre zarlarındaki bütünlüğün kaybolması ile izah edilebilir. Hücreler arası kimyevî sinyal trafiğinde tam bir kaos yaşanmaktaydı. Hücre zarları muhtemelen daha sıvı hale gelmişti. İnsan sinir hücreleri de benzer şekilde yüksek basınca maruz kaldığında zarların geçirgenliği bozulur ve madde alışverişi bozulur. Bu da aynı şekilde benzer bir neticeye yol açar. Kas koordinasyonu kaybedilir ve sonuçta şuur kaybı yaşanır.

Derin deniz yaratıklarında da hayatî ehemmiyeti olan benzer metabolik enzimler vardır, yalnız bu enzimler hacimde fazla bir değişikliğe yol açmadan kimyevî reaksiyonlara girmektedirler. Böylece canlının basınç ile mücadele etmesine gerek kalmamaktadır. Bununla birlikte derin deniz yaratıklarının bu kadar büyük basınçlarda hayatiyetlerini devam ettirmeleri ile ilgili bilmediklerimiz, bildiklerimizden çok daha fazladır. Diğer bilinen bir husus da, gaz kesesinde bu kadar yüksek atmosfer basıncındaki gazın keseden nasıl dışarı kaçmadığıdır. Bu konudaki çalışmalar, “ters akım prensibi” olarak bilinen bir modele göre keseye gelen kan ile keseden ayrılan kan damarlarının içindeki akımın birbirine ters yönde olduğu ve bu durumun da çok verimli bir biyolojik sistem teşkil ettiğidir. Birbirine yapışık olarak seyreden ve çeperleri geçirgen iki boru içindeki gazların veya sıvıların yoğunluk ve basınç farkından dolayı, bir taraftan diğer tarafa taşınması esnasında, aradaki potansiyel farkını kaybetmeden sistemin işleyişini muhafaza etmesi esasına dayanmaktadır.

Bütün çalışmalar, derin deniz canlılarının yüksek basınçta yaşayabilmek üzere çok hususî bir şekilde tanzim edilerek yaratıldığını göstermektedir. Hususî yaratılma, tanzim ve dizayn ise her zaman bu fiillerin gerçek bir faili olduğunu göstermektedir. Aklımız ve ilmimizle henüz anlamakta âciz kaldığımız benzeri birçok metabolik süreçler hususunda anlayabildiğimiz bir şey varsa, o da evrimin tesadüfî mutasyonları ile ortaya çıktığı iddia edilen varyasyonların, kendi kendine bu müthiş mükemmelliğe ulaşmasının mümkün olmadığıdır.

Kaynak
– R. Kunzig, They love the pressure, Discover, August 2001, 26–27.


Peygamber sözcüğü

Aralık 21, 2006

Peygamber sözcüğü Türkçe’ye Farsça’dan gelmiştir. Kökeni olan peyam, haber anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Peygamber, “Haber Getiren” gibi bir anlam taşımaktadır. Tanrı inancına sahip ve dine inanan insanlar, Peygamberlerin Yaratıcı olan Allah’tan bir mesajla, haberle geldiğine inanırlar. Benzer bir anlama gelen Arapça’daki “Nebi” (نبي) sözcüğü, yine haber demek olan “nebe” kökeninden türemiş bir sözcüktür. “Resul” ise ( رسول: Risalet eden/edici) “Elçi” demektir. Hz. ile belirtilen “Hazret” sıfatı yüksek bir saygı ifadesi olup başta Arapça, Türkçe ve Farsça’da mutlaka peygamber isimleri önüne konulmakdaysa da Batılı kültürde böyle bir zorunluluk hissedilmez. Doğrudan “Jesus”, “Mohammad” , “Moses” gibi ifadede bulunulur. Ancak yine bazen “His Holiness” olarak “Hazret”in karşılığı kullanılabilmektedir.
kaynak: wikipedia.org


ebru sanatı

Aralık 21, 2006

 

EBRİ NE DEMEKTİR?

Ebru kağıdı üstünde buluta benzeyen renk kümeleri meydana gelmektedir. Bu yüzden bulutumsu bulut manasına gelenFarsça Ebri adının alan kağıtlar, yüzyıllar boyunca böyle anılmıştır. Ancak ebru kelimesi daha ahenkli bulunduğu için, sanat isim değiştirmiş ve galat olarak ebru kağıdı veya ebruculuk denilmeye başlanmıştır. EBRU: [(Aslı: Farsça Ebri = bulut renginde ve daha doğrusu, Çağatayca Ebre = Roba(elbise) yüzü kürk kabı]. Hare gibi dalgalı ve damarlı (kumaş kağıt v.s.) = (isim) Cüz ve defter kağıdı yapmak için kullanılan renkli kağıt. Ebru kelimesinin asıl olarak Ab-ru’dan geldiğini, bunun ise Fars dili kaidesine göre izafet terkibi manası ile yüzsuyu demek olmayıp, tavsifi terkip karşılığı suyüzü manası taşıdığını, çünkü bu sanatın suüstünde icra edildiğini söyleyenler de vardır. Kağıt üzerinde mermerdekine benzer damarlar görüldüğü için, Avrupalılar ebru kağıdına mermer kağıdı ( = papier marbre, marmor papieri marbled paper….) demeyi tercih etmişlerdir. Arap aleminde ise varaku’I-mücezza ( = damarlı kağıt) olarak tanınmıştır.(kaynak: hat-tezhib.com)

ebru1.jpg

Kağıt bezeme sanatlarının en mühimlerinden olan ebruculuğun hangi tarihten beri bilindiğini kesinlikle söylemek, bugün için imkansızdır; böyle bir belgeden mahrumuz. Gerçi çok eski tarihli kitap ciltlerinde bile yan kağıdı (kapak ile kitabı birbirine bağlayan kağıt) olarak ebru’yu görmekteyiz. Ancak bu eserlerin yazıldıkları tarih bilinse bile, bizim için, ebru’ya dair bir belge sayılamaz. Çünkü böyle eski yazmalar, yüzyıllar botunca hiç değilse birkaç defa tamir görüp yenilenmiştir. Bu ebru kağıtlarının da o tamir sırasında konulmuş olması muhtemeldir; yani kitabın tarihinden çok sonraya ait olacağı akla gelir. Üzerinde yazıldığı tarih kayıtlı olmak şartıyla bir hat örneği ihtiva eden ebru kağıtları, zamanı göstermek bakımından bir vesika hükmündedir. Görebildiklerimiz içinde tarihi olan en eski ebru kağıdı 962 H. (1554) yılına ait bir Malik’i Deylemi yazısıdır. Ebru’nun başlangıç tarihini bulmak için hiç değilse Onbeşinci Asır’a kadar inilebilir.(kaynak: hat-tezhib.com)

ebru2.jpg

NİÇİN TÜRK EBRUCULUĞU

Ebru kağıdının batı ismi Türk Kağıdı veya Türk Mermer Kağıdıdır. Avrupa’da ebru üzerine yapılan meşriyatı’da içine alan “Buntpaper” (alacalı kağıt) isimli eserin girişinde, ebru’nun Türkistan’dan çıkmış olduğu belirtiliyor. Bizdeki ebru sanatkarları arasında söylenegelen rivayette, ebruculuğun gerçekten Buhara’da başladığı şeklindedir. Ebru sonra Büyük İpek yolu ile İran üzerinden Türkiye’ye Ebri ismini alarak gelir.(kaynak: hat-tezhib.com)

ebru3.jpg


BİTKİLERDEKİ ALARM SİSTEMİ

Aralık 21, 2006

Genellikle bitkilerin tehlikeden kaçamayan, dolayısıyla düşmanlarına hemen teslim olan canlılar olduğu düşünülür. Ancak yapılan araştırmalar, durumun düşünülenden oldukça farklı olduğunu ortaya çıkarmıştır. Allah’ın üstün yaratışıyla, bitkiler de diğer canlılar gibi kusursuz taktiklerle düşmanlarından korunmayı başarırlar.

Örneğin bitkiler, yapraklarını kemiren böcekleri uzaklaştırmak için zararlı kimyasallar salgılarlar ya da bu böceklerle beslenen avcı böcekleri çeken kimyasal kokular yayarlar. Kuşkusuz bu olağanüstü bir taktiktir. Nitekim tarımsal alanda yapılan faaliyetlerde de bu savunma stratejisi, çok etkili bir yöntem olarak taklit edilmeye çalışılmaktadır. Almanya’daki Max Planck Kimyasal Ekoloji Enstitüsü’nde bitki savunması genetiği alanında çalışmalar yapan Jonathan Gershenzon, bu akılcı stratejiyi gereği gibi taklit edebilirlerse, gelecekte tarımsal ilaçlamaların zehirsiz yapılabileceğini düşünmektedir.
Örneğin bir bitki, tırtıllar tarafından saldırıya uğradığında, bu tırtıllarla beslenen avcı böcekleri kendisine çeken, uçucu bir organik kimyasal salgılar. Yardıma çağrılan böceklerin özelliği ise yumurtalarını bu tırtılların içine bırakmalarıdır. Yumurtadan çıkan yeni larvalar ise, bu tırtıllarla beslenerek büyüme imkanı bulurlar. Böylece ekine zarar veren tırtıllar dolaylı bir strateji sayesinde imha edilmiş olur. Bitkinin, yapraklarının bir tırtıl tarafından yendiğini anlaması ise yine kimyasal yöntemlerle gerçekleşir. Bitki yapraklarını kaybettiği için değil, tırtılın salyasındaki kimyasallara tepki olarak böyle bir alarm sinyali verir. Peki ama bilinç ve akıldan yoksun bir bitki, zarar gördüğünü nasıl anlamaktadır? Kendisini korumak için hangi tırtılın düşmanı olan böceklere ihtiyacı olduğunu nereden bilmektedir? Ayrıca bitki, kendisine yardım edecek olan böceğin ilgisini çekmek için uçucu özellikte kimyasal maddeyi nasıl üretebilmektedir? Daha sorulabilecek pek çok soru, bitkinin kendisinin böyle bir akla, bilgiye ve bilince sahip olamayacağı cevabını vermektedir. Günümüzde yaygınlaşan biomimetik çalışmalarıyla, Yüce Allah’ın canlılarda sergilediği sonsuz ilmin taklit edilmeye çalışıldığı açıktır.
Bu konudaki bir diğer örnek ise Nairobi’deki Uluslararası Böcek Fizyolojisi ve Ekoloji Merkezi’nde ve İngiltere’deki Toprak Ürünleri Araştırma Enstitüsü’nde gerçekleştirilmiştir. Araştırmacıların bu konuda yaptığı çalışmada, mısır ve buğday tarlalarında, tarım zararlılarını bu strateji ile ortadan kaldıran bir çim cinsi ekinlerin aralarına ekilmiştir. Sonuçta, tarım ilacı kullanılmasına gerek kalmadan, bu zararlı canlıların etkisiz hale getirilmesinde % 80 oranında başarı sağlanmıştır. Bitkiler üzerinde sergilenen bu benzersiz çözüm sayesinde -eğer insanlar tarafından taklit edilebilirse- tarımda daha büyük aşamalar kaydedileceği düşünülmektedir.

Organik bir beyni bile olmayan bitkilerin tehlikeler karşısında çözüm üretmesi, bir kimyager gibi kimyasal maddeleri tahlil etmesi, hatta üretmesi, planlı bir strateji yürütmesi ve tüm bunlarla günümüz teknolojisine öncü olması yaratılış delillerinden yalnızca biridir. Tüm bu bitkileri kusursuz özelliklerle yaratan ve kendilerini korumak için neler yapmaları gerektiğini onlara ilham eden Yüce Allah’tır. Rabbimiz’in yaratışındaki mucizeler bir Kuran ayetinde şöyle bildirilmektedir:

“Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır.” (Casiye Suresi, 4)

kaynak: kuranvebilim.com


Kur’an ayetlerinde gözlem ve düşünmenin yeri nedir

Aralık 21, 2006

İnsanı bilgiye ulaştıran yollardan birisi, gözlem yapmaktır. İnsan, kainattaki olayların bir izleyicisi ve gözlemcisidir. Kainat, okunmayı bekleyen mana dolu bir kitaptır.
Göklerde ve yerde neler var, bakın!” (1)

Onlar üzerlerindeki gökyüzüne bakmadılar mı ki, biz onu nasıl bina etmişiz ve süslemişiz.” (2)

Allah’ın rahmet eserlerine bak! Ölümünden sonra yeryüzünü nasıl diriltiyor…” (3) şeklinde pek çok ayet, insanın müşahede (gözlem) vazifesine dikkat çeker. Fakat, herkes bu müşahedeyi yapamaz. Ayetin belirttiği gibi, göklerde ve yerde nice ayetler (ibretli şeyler) vardır ki, insanlar onlara uğrar, geçer giderler.” (4)

Bakmak ayrı, görmek ayrıdır. Herkes kainata bakar ama, herkes kainattaki sırları, manaları göremez. “Onları sana bakar görürsün. Halbuki onlar görmezler” (5) ayeti, bakmak ve görmek arasındaki farka işaret eder.

Başkasının göremediğini görenler, kainat kitabının sırlarını elde ederler. Mesela, suda hafifleştiğini hisseden Arşimet, suyun kaldırma kuvvetini bulur. Başına düşen elmadan ilham alan Newton, yerçekimi kuvvetinin farkına varır. Kuşların kanat yapılarını inceleyen bilim adamları, bu bilgilerini uçak sanayiinde kullanarak, insanoğlunu kuşlara arkadaş yaparlar.

İnsan, dikkatle aleme baksa, her şeyden ibret ve ders alabilir. Kalbinde hayat olan ve alemi ibretle temaşa eden zatlar, her şeyden bir ders alabilirler. Her şeyi abes gören ve küfrün karanlıkları içinde yoluna devam edenler ise, bu engin ve zengin manalardan mahrum kalırlar. Kur’an-ı Kerim, böyleleri için “kör” tabirini kullanır.

Kim bu dünyada kör ise, ahirette de kördür.” (6)

Gerçek şu ki, körlük gözün körlüğü değil, sadırlardaki kalplerin körlüğüdür.” (7)

Beni hatırlamaktan yüz çeviren kimse için sıkıntılı bir hayat vardır ve onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz. Der ki: Ya Rabbi, niçin beni kör olarak haşrettin. Ben (dünyada) görüyordum. Cenab-ı Hak der: Evet, görüyordun. Ayetlerimiz sana geldi de, sen onları unuttun. Bugün ceza olarak unutulacaksın.” (8)

“Basar” gözün görmesi, “Basiret” kalbin görmesidir. Basarı, olmayanlar eşyayı göremez. Basireti olmayanlar da, eşyanın hakikatini müşahede edemez.

Kaynaklar:
1. Yunus, 101.
2. Kaf, 6.
3. Rum, 50.
4. Yusuf, 105.
5. A’raf, 198.
6. İsra, 72.
7. Hacc, 46.
8. Taha, 124-126.

kaynak: sorularlaislamiyet.com


İNANÇLA İLGİLİ TEMEL KAVRAMLAR

Aralık 21, 2006

A- İman;

Arapça lügatte mutlak olarak “tasdik etmek”anlamındadır. Çünkü tasdik eden, tasdik ettiğini yalanlamaktan emin kılmış veya kendisi yalandan emin olmuş olur.
Kur’an-ı Kerim’de İman en çok kullanılan kavramlardan biridir. Kur’an’da geçen iman kelimelerini teker teker incelediğimiz zaman, bu kelimenin Kur’an’da “tasdik etmek, inanmak” anlamında kullanıldığını görürüz.
Şeriat dilinde iman: “Hz. Muhammed (sav)’in Allah’tan getirip haber verdiği şeylerin hepsinin doğru olduğunu kabul ve itiraf etmektir”.
Istılahi anlamıyla İslam, Allah’ın emirlerine tam teslimiyet ve itaattir. Yani ne yapılacağı ve ne yapılamayacağı konusunda Allah’ın hükümleri ile hoşnut olmak, tam kabul ile hiçbir itiraz olmaksızın Allah’ın görev dediğini görev ve yasak dediğini yasak kabul etmektir. Bu yüzden, bir lisan meselesi olarak iman ve islam arasında fark vardır. Çünkü iman, lügatte “tasdik” demektir. Oysa islam, “tam teslimiyet” anlamındadır. Tasdikin özel bir mahalli vardır ve dil onun tercümanından başka bir şey değildir. Bunun tersine teslimiyet belli bir mahal ile sınırlı değildir, kalbi, dili, vücut azalarını içine alır.
B-KüfüR;

Lügatte “bir şeyi örtmek” demektir. Bu sebepledir ki, tohumu toprağa eken ve böylece onu örtüp gizleyen çiftçilere “küffar” denilmiştir. Kılıcı örttüğü için kınına, karanlığı ile herşeyi örttüğünden geceye “kafir” denilmiştir. Hurma çiçeği kapçığına “kafur”, kalça etine “kafire”, tevbe ve ibadet özelliği taşıyan bazı cezalar da, günahları örttüğü için “keffaret” diye isimlendirilmiştir.
Ayrıca küfür kelimesi, imanın karşıtı olarak “tekzib ve inkar” manalarında kullanılmış ve bununla meşhur olmuştur. Bazen nimeti inkar manasında da kullanılmıştır.
Küfür kavramı, Yüce Allah’ın nimetlerini insanlara bahsetmesi insanların bu nimetlere karşı tutumu hususunda kullanıldığında kelime “ele geçen menfaatleri örtmek” yani “bilmemezlikten gelmek ve bu suretle “nankör olmak” anlamına gelmektedir. Demek ki küfür kavramının anlam çekirdeğinde “nankörlük” öğesi bulunmaktadır.
C-ŞİRK;

Allah’ın ortağı kabul etmek ve yaptığı ibadetine başkalarını da ortak yapmak demektir. Bu da putlara, ağaçlara, hayvanlara, kabirlere, gökteki cisimlere, tabiat kuvvetlerine, ruhani varlıklara ve insanlara uluhiyet vererek tapınmaktır. Müşrik de; “ortak koşan” demektir.
Şirk, mutlak inkar anlamında da kullanılır. Çünkü Allah’a ortak koşmak şart değildir, hatta uluhiyyette Allah’a denk bir varlığın olduğuna inanmak, mutlak şirktir. Çok ilaha inanmak olan polietizm şirkin en belirgin şeklidir. Genel bir tanımla şirk; Yüce Allah’ın uluhiyyetinde, sıfat ve fiillerinde, eşi ve ortağı bulunduğunu kabul etmektir.
Kur’an, şirki, en büyük günahlardan sayar. Özellikle affedilmez olduğunu belirterek böyle bir fiili, işlenmemesini ister. Şirkin büyük günah oluşu, insanın yaratılmış olduğunu unutarak kendisini tesadüfün veya adi bir maddenin icadı olarak görmesinden dolayıdır.
D-NİFAK;

lügatte; tükenmek, azalmak; ruhu çıkmak, ölmek, eşyaya rağbetin çok olması ve alışverişin artması, yaranın kabuk bağlaması gibi çeşitli anlamlara gelir.
Kur’an’da bu kavramı, “dıştan mü’min görünüp içinden inkar eden iki yüzlü insanlar” manasında kullanmış olarak görmekteyiz.
Ne zaman kafir bir toplumda Allah’ın daveti zafere ulaşır, Allah kelimesi yücelir, insanlar akın akın Allah’ın dinine girer, küfrün kuvveti temelinden sökülür, kafirlerin hükümranlığı yok olur, kuvvet ve kudret müslümanların eline geçerse; işte o zaman mü’minlerle beraber İslam toplumunda imansız münafıkların bulunması mümkündür. Münafıklar Müslümanların hakimiyetinden korktukları için, kafirlerle beraber açık bir şekilde inkarları üzere kalmazlar. Küfürlerini gizleyip, İslam’ı izhar ederler. Galibiyet, hakimiyet ve otorite kafirlerde olduğu müddetçe münafıklık ortaya çıkmaz. Çünkü bu durumda inkarlarını açığa vurup, İslam’a karşı direnmelerinden hiçbir korkuları yoktur. Bundandır ki Mekke döneminde hiç münafık yoktu.
Nifağın aslı kafirlik ve korkaklıktır. Küfür, münafıkların kalplerinde gizlediği inkar, korkaklık ise, gizlediği inkarının aksini açığa vurmasıdır. Bundan dolayı münafık korkak, alçak ve yüreksiz olur.
Münafık kafirden daha tehlikeli ve daha zararlıdır. Çünkü inkarda kafirle eşit olup, hile ve saptırma bakımından ondan daha ileridir. Onların kalplerinde hastalık vardır, Allah da hastalıklarını artırmıştır. Yalan söylemelerinden ötürü onlara acı bir azap vardır. Münafıklar, müslümanları zayıflatıp çökertmeye, saflarını parçalamaya ve onları kendi aralarında birbirine düşürmeye hırs gösterirler. Yalancılık ve yalan yere yemin etmek de münafıkların sıfatlarındandır. Kötülüğü emir ve iyilikten sakındırmaları, haksızlık ve ahde vefasızlık da münafıklık sıfatıdır.
İnancın konusu olan temel kavramlar
A-Allah kavramı:

Allah kelimesinin herhangi bir kökten türemiş olmayıp sözlük manası taşımadığı ve gerçek mabudun özel adını teşkil ettiği, yahut sözlükte bir anlamı olsa bile gerçek mebuda ad olunca bu anlamı kaybettiği fikri benimsenmektedir. Cahiliye devrinde bütün göçebe kavimler gibi Arabistan bedevileri de kainatı yaratan, yağmuru yağdıran yüksek bir gök tanrıya inanıyorlar ve ismine Allah diyorlardı.
Kur’an’a göre ise Allah, varlığı gerekli olan yüce ve eşsiz olan, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, bütün kemal sıfatlara sahip, herşeyi yaratan, ibadete layık ve bütün noksanlıklardan münezzeh olan bir zattır.
Allah kavramını semantik açıdan değerlendirecek olursak; Allah, Kur’an düşünce sisteminde en yüksek odak kelimedir. Onun için bu sistemde Allah fikri yukarıdan aşağıya herşeye hakim olur ve bütün anahtar terimlerin semantik yapısı üzerinde derin tesir gösterir.
B-Melek kavramı:

  Bunlar Allah’ın emirlerini eksiksiz yerine getiren itaatkar mahluklardır. Allah’a karşı gelmezler. Allah’ın emirlerini yerine getirirler, insanlara yardımcı olurlar, onun iyi ve kötü bütün davranışlarını tesbit ederler.
Araplar Kur’an’ın nüzulünden önce melek kelimesini, “Allah’ın risaletini tebliğ eden ve O’nun katında şefaat eden ruhani varlıklar” anlamında kullanmışlardır.
Kur’an’ı Kerimi baştan sona dikkatli bir şekilde incelediğimiz zaman melekler hakkındaki cahiliye devri Araplarının önce zikretmiş olduğumuz inançlarında çok büyük değişiklikler getirmiştir. Melekler kendi aralarında çeşitli sınıflara ayrılmıştır. Bu suretle üniversal varlık hiyerarşisi içinde bir melekler hiyerarşisi de kurulmuştur. En önemli husus ise meleklerin tanrılık vasfını kaybetmeleridir. Onlar da insanlar gibi Allah’a ibadet ve itaat etmek için yaratılmış Allah kullarıdır. Bu hususta cinlerin durumu da meleklerin ki gibidir.
C-Kitap kavramı: 

Kur’an’ı Kerim’den iki şekilde tefsir edilmiştir: Birincisine göre kitap, arşta saklanan, kainatın ahvalini içeren kitaptır, Allah’ın ezeli ilmidir. Diğer tefsire göre kastedilen kitap, Kur’an’ı Kerim’dir. Allah Kur’an’da insanlar için lüzumlu olan herşeyi açıklamış, hiçbir şeyi eksik bırakmamıştır. Kur’an din kitabıdır. İnsanların dinde muhtaç oldukları herşey Kur’an’da vardır.
D-Nebi ve Resul kavramı: 

Resul; kendisine vahiyle şeriat verilen ve onu tebliğ ile görevlendirilen peygamberdir. Nebi; kendisine şeriat verilmeyip, bir önceki şeriatla amel etmesi ve onunla toplumu, yani gönderildiği kavim veya milleti eğitmesi emredilen peygamberdir. Bu tarife göre, her resul aynı zamanda nebidir, ama her nebi resul değildir.
Araplar beşer cinsini, Allah’ın risaletini taşıyacak güçte görmemişlerdir. Araplar üstünlüğü mal ve mülkten ibaret görüp, insanın manevi yönünü inkar etmişlerdir. Hastalıkta, sıhhatte, fakirlikte ve zenginlikte peygamberle beraber olmalarından dolayı, Allah’ın elçileri olduklarını uzak görmüşledir. Zira cahiliyye dönemine göre; peygamberlerin herşeyde ileri olmaları gerekirdi.
Prof. Dr. Süleyman Ateş tefsirinde şöyle demektedir: “Resul ile nebinin aynı anlama gelip gelmediği üzerinde ayrı görüşler vardır. Genel kanıya göre resul, insanları irşad için gönderilen ve kendisine vahiy gelen peygamberdir. Haber veren anlamındaki nebi ise vahiy değil, sadece ilham alan, ya da rüyada kendisine ilahi düşünceler verilen peygamberdir.
E-Ahiret kavramı:

 Kur’an-ı Kerim’de ahiret günü, ahiret yurdu gibi isimlerle isimlendirilen ahiret; kıyametle birlikte başlayan yeni yaşantıya verilen genel bir isimdir. Bu dünya hayatından sonra başlayacak olan yepyeni bir hayattır ki mü’minler buna kesin olarak inanırlar. Dünyaya neş’e-i ula(ilk yaratma), ahirete neş’e-i saniye(ikinci yaratma) denir.
Ahiret ebedi hayattır. Ahiret hayatını, bilginlerden kimi tamamen ruhani, kimi de hem ruhani, hem cismani kabul eder. Fakat Kur’an’ın ruhundan anladığımıza göre bu hayat, hem ruhani hem de maddi ve hissidir. Ancak ahiretteki maddi hayatı, bildiğimiz şu dünya maddesinden mahiyet itibariyle farklıdır.
Ölüm, İslam öncesi Araplar arasında bir yok oluş olarak kabul edilmiştir. Onlara göre ölüm bir sondur. Ölüm ötesi onları hemen hiç ilgilendirmemiştir. Onların çoğuna göre bu dünya hayatından sonra hiç birşey olamaz. Vücut toprağa gömülünce çürür toz toprak olur, ruh ise bir rüzgar gibi uçup gider.
Kur’an öğretisinde ahiret kavramı insanın ölümünden sonraki ebedi, sonu olmayan, gelecekteki bir hayatı ifade etmektedir. Ahiret kişinin ölümü ile, başka bir deyişle dünyadaki hayatının sona ermesiyle başlayan yeni, ancak bu defa sonsuz bir hayat dönemidir.
Kur’an ahireti anlatırken, kullandığı üslup dikkatleri çekici, muhatapta vicdani tepkiler uyandırıcı, onun iç hayatında bir hareketlenme meydana getirir. O alem sanki bizzat muhatabın gördüğü bir resim, adeta bir canlı, bir şahıs haline gelmiştir. Böylece bu ayetleri okurken, muhatap kah son derece heyecanlanır, kah tüyleri ürperir, kah korkuyla dolar, kah huzur ve güven duyar, kah ateşin yalımları ile sarılır, kah cennetin latif rüzgarlarını hisseder. Böylece vaadedilen günün gelmesinden önce, onu bu dünyada tanır.
F-Kader ve Kaza Kavramı: 

İnsan hayatının en önemli çağı, son çağıdır. Yani ölümüdür. Cahiliyye insan düşüncesine göre ölüm, en önemli meseledir. İnsan hayatının başlangıç çağına fazla ilgi göstermemiştir. Şayet düşünülseydi, normal olarak başlangıç Allah’a bağlanırdı… Onlara göre insan da varlığını Allah’ın yaratmasına borçludur. Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var: İnsan yaratılınca, Yaradanıyla bütün bağlarını keser. Ve yeryüzüne geldiğinden itibaren varlığını, çok daha kuvvetli bir patronun eline koyar onun yönetimine girer. Bu diktatör patronun yönetimi, ta insanın ölümüne kadar sürer. Ölüm de hayatı boyunca zulmü altında inlediği bu zalim diktatörün son darbesidir.
Allah kainatta ne olacak ise onların hepsini vukuundan önce bilir. Allah’ın bildiği şeyler de zamanı gelince olur. Bunlardan kaçmak mümkün değildir. İşte İslam’da kader budur.

Yazar: Yrd.Doç.Dr.H.Mehmet SOYSALDI(fetva.org dan alınmıştır.)


Filistin’i Kim Sattı

Aralık 21, 2006

Yahudilerin, Filistin’e yönelik yerleşme, yurt ve bağımsız ülke kurma operasyonları, Temmuz 1882’lerde resmen başlamıştır. Önceleri Batılı Yahudi zenginlerin Filistin’den para ile Yahudiler için Osmanlı’dan toprak satın alma girişimleri ile başlayan bu operasyonlar, Siyonizmin lideri Theodor Herzl’in 1896-1902 yılları arası tam beş defa İstanbul’u ziyaret ederek amacına ulaşmak için yaptığı girişimlerle yeni bir boyut kazanmıştır. II. Abdülhamid, Theodor Herzl’in her teklifini -vaat ettiği para ve medya desteğine rağmen- kesin bir dille reddetmiş, padişah, arkadaşı Newslinski aracılığı ile Theodor Herzl’e şu ültimatomu göndermişti:

“Eğer Bay Herzl, senin arkadaşın ise ona söyle, bu meselede ikinci bir adım atmasın. Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim, bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. O bizden ayrılıp uzaklaşmadan, tekrar kanlarımızla örteriz. Benim, Suriye ve Filistin alaylarının askerleri birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Bir tanesi bile geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanında kalmışlardır. Devlet-i Aliyye bana ait değil, Türk milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını veremem. Bırakalım Musevîler milyonlarını saklasınlar, benim imparatorluğum parçalandığı zaman, Filistin’i karşılıksız ele geçirebilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz parçalanarak, bu ülke taksim edilebilir. Ben, canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına asla müsaade edemem.

“Filistin’i satmayız”

Fakat buna rağmen bugün olduğu gibi dün de Yahudiler Avrupa’da “Ermeni Meselesi”nde Türkiye’yi destekleyecek, Osmanlı’nın Avrupa’daki borçlarını ödeme girişiminde bulunacak, hatta 30 milyon sterlini bulan tüm Osmanlı borçlarını Filistin’e karşılık tasfiye etme ve ödeme girişiminde bulunacaklardı. Hiç olmazsa Hayfa dahil Akkâ sancağı kendilerine verilmeliydi. Fakat Osmanlı yetkilileri, buna karşılık, Yahudi girişimcilere ekonomik bazı imtiyazlar verebileceklerini, ama asla Filistin’i vermeyeceklerini söylüyorlardı. Washington’daki Osmanlı Büyükelçisi Ali Ferruh Bey, 24 Nisan 1899’da bir Amerikan gazetesine verdiği demeçte “Ceplerimize milyonlarca altın doldursalar, hükümetimiz Arap memleketlerinin hiçbir bölümünü satmak niyetinde değildir” diyordu. Ali Ferruh Bey aynı beyanatında, Filistin meselesinin ekonomik değil, siyasî bir mesele olduğunu, bu nedenle de Maliye Nezareti’ni ilgilendirmediğini söylemişti.

Siyonistlere tedbir

II. Abdülhamid, sadece Siyonistlerin teklifini reddetmekle kalmamış, onlara karşı Filistin’e yerleşmemeleri için etkin önlemler de almıştı. Bu nedenle de büyük güçler nezdinde diplomatik girişimlerde bulunulmuş, Musevîlerin Siyonistleşmesini engellemeye çalışmış. Duhûliye Nizamları hazırlatmış, Siyonistlerin yabancı himaye elde etmelerini önlemek için çaba harcamış ve Filistin’den Yahudîlerin arazi satın almalarını yasaklamıştı. (…) 1867 tarihli Osmanlı Arazi Kanunnamesi, Mûsevîlerin Kutsal Topraklar’da arazi almalarını engellemiyordu. 5 Mart 1883’de çıkarılan yeni kanun yabancı Siyonistlerin Osmanlı ülkesinde taşınmaz mal satın almalarını yasakladığı halde, Osmanlı vatandaşı olan Yahudilere herhangi bir yasak getirmiyor, bu nedenle de yerli Yahudilere Siyonist örgütlerce para verilerek, bölgede önemli bir toprak parçasının Siyonistlerce satın alınması sağlanıyordu.

Filistin’i satanlar

15 Ağustos 1893’de üç Filistinli yöneticinin gönderdiği bir rapor, Filistin’de yaşananları, ihanet ve gafletleri bir bir ortaya koyuyordu. Raporu, Akkâ’nın eski Umumî Müdürü Nabluslu Muhammed Tevfik, Bihke’nin eski Reji Müdürü Muhammed Said ve Bihke’ye bağlı Bihar Nahiye Müdürü Beyrutlu Suphi Efendiler hazırlamışlardı. Bu iki sayfalık önemli raporu sadeleştirerek ve kısaltarak Filistin’i kimlerin sattığını merak edenlerin dikkatlerine sunmak istiyoruz.
“Romanya ve Rusya göçmeni Yahudilerin Osmanlı ülkesinde, özellikle Filistin’de iskânları, Filistin’e girmeleri ve burada arazi satın almalarının padişahın yüce emri ile yasaklandığı herkesçe bilindiği halde, bazıları özel çıkar ve menfaatleri, bazıları da bozguncu, zararlı fikir ve düşüncelerinin etkisiyle bu emre uymamışlardır. 1890 senesinde Yafa ve Hayfa kasabalarında Baron Hirsch’in adamları Mösyö Henger ve Mayer Zelyan aracılığı ile Yahudiler için toprak satın alınmış, Rus tebaası 140 aile Hayfa havalisine yerleştirilmişti. Bu işte onlara Akkâ Mutasarrıfı Sadık Paşa, eski Hayfa Kaymakamı Mustafa Efendi Kanevetti, yeni Hayfa Kaymakamı Ahmed Şükrü, Akkâ Müftüsü Ali, Hayfa Belediye Reisi Mustafa ve Hayfa İdare Meclisi Azâsından Necip Efendi aracılık yapmışlardı. Bu ekip, düzenledikleri sahte mukavele ve belgelerle eski Adana Mutasarrıfı Şakir Paşa ve Cebel’i Lübnan ahalisinden Selim ve Nasrullahi’l-Havarî’nin vaktiyle 800 liraya aldıkları Hayfa yakınlarındaki mülkleri; Hazire, Dordore ve Nefbâte çiftliklerini 18.000 liraya satmış, ayrıca kendileri de 2.000 lira aracılık parası almışlardı. Bu satış sonrası bir gece içinde Hayfa Polis Memuru Aziz ve Zabıta Memuru Yüzbaşı Ali Ağaların marifetiyle Rus göçmeni 140 aile Hayfa sahillerindeki bu araziye yerleştirilmişlerdi. Padişahın iradesi (emri) nedeniyle arazi satışının yasak olduğunu çok iyi bilen Hayfa Belediye Başkanı Mustafa Efendi, selâhiyetini kullanarak sahte ve kadim (çok eski) tarihli bir ruhsatname ile burada 140 haneli yeni bir Yahudi köyü kurmuş, onlardan bir de vergi alarak yıllardır Osmanlı vatandaşı olduklarını belgelemeye çalışmıştır. Bununla da yetinmeyen Mustafa Efendi güya bunların yıllarca Safed ve Taberiyye kazaları arasında bulunan “Mizrate’l-Hafize” köyünde asırlardır yaşadıklarını, ama nüfuslarının unutularak kaydedilmediklerini ileri sürerek onları Osmanlı nüfusuna kaydetmiş, 140 fakir Yahudi ailesinin altısından, birer mecidiye, toplam altı mecidiye, “nüfusa geç kaydolma” cezası almıştı. Böylece, bir gecede 140 Yahudi aileye Osmanlı vatandaşı olarak fakirlik ilmuhaberi verilip, birçok devlet hizmetinden bedava yararlanmaları sağlanmıştı.”
Şikâyetçilere göre Hayfa ve Akkâ’da bu yolla, Yahudilerin iskânı sürekli hâle ettirilmiştir. Bundan başka, Baron Bilavaroş’un vefatıyla sahipsiz kalan Zemarin köyüne Yahudi koloniciler el koymuş, Baron Roşeyle yönetimindeki 700 hane Yahudi bu köye yerleştirilmişti. Daha sonra da her ne yapılmışsa yapılmış bu arazi Yahudilere Padişahın emrine aykırı olarak satılmıştı. Bu köyün çevresindeki Eşfiya, Emma’l-Altun ve Emma’l-Cemal adlı üç köy de bu arazinin içinde gösterilmiştir. 2-3 bin kuruş kıymetinde harap bir arazi, Akkâ Mutasarrıfı Sadık Paşa tarafından 2.000 liraya Yahudilere satılmıştır. Hayfa ve Yafa arasında bulunan Hazine-i Hassa ile bitişik, dönümü bir kuruştan alınan Haşmezrezzake adlı 30 dönüm arazi, 30 bin liraya Yahudilere satılmıştı. Yine dönümü 3 kuruşa alınan beşbin dönümlük arazi de 15.000 liraya Yahudilere satılmıştı. Bu, şebekenin faaliyetlerini bütün bütün ortaya çıkarmıştı. (…)
Yahudîlerin maddî fedâkârlıkları sonucu onlarla iyi geçinen yerel yöneticiler genelde onlara itibar etmiş, Müslümanlara fazla yakınlık göstermemişlerdir. Bunlardan biri olan Maykerî Nahiyesi Müdürü Çerkes Ali Ağa, Yahudilerin kalp akça bastıkları ihbarı üzerine, Yahudî köylerine gidip soruşturma yapmak isteyince tahkir ve saldırıya uğramış, daha sonra da onların girişimleriyle azledilmişti. Onun gönderilmesinden cesaret alan Yahudîler, bir takım silah ve mühimmat depolamaya, gizli eğitim kurumları açmaya ve kendilerini engelleyebilecek kişileri hapis ve işkence ile yıldırmaya başlamışlardı.


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.