MESCİD-İ AKSA SALDIRISI VE SON KEHANET

Aralık 21, 2006

İsrail Askerlerinin Mescid-i Aksa Saldırısı Altında Yatan Gerçek:
SON KEHANET

İsrailli askerlerin 27 Şubat 2004 günü Cuma Namazı çıkışında Mescid-i Aksa’ya düzenledikleri silahlı saldırıda 24 Filistinli sivil yaralandı. Saldırıda yaşlı, kadın ve çocuk ayırt edilmedi, göz yaşartıcı bombaların yanı sıra plastik mermiler de kullanılarak kalabalığın üzerine rasgele ateş edildi.

Bu saldırı bir ilk değildir. Yahudi geleneği olan Kabalist felsefenin tarihi ve amacı incelendiğinde bu tür saldırıların devam edeceği de açıktır. Zira Kabalist inanca göre Mesih’in gelişi için gerekli olan tüm kehanetler birbiri ardına gerçekleştirilmiştir ve bugün yerine getirilmesi gereken son bir kehanet vardır; Hz. Süleyman Tapınağı’nın yeniden inşa edilmesi. Siyasi Siyonizmi formüle eden Kabalacı Hirsch Kalischer’e göre ve diğer Kabalacıların da kabul ettiği gibi Yahudilerin Kudüs’ü ele geçirdikten sonra yerine getirmeleri gereken son kehanet budur ve bunun da yapılmasının ardından Mesih’in gelişi an meselesi olacaktır. İşte Mesih Planı’nın Müslümanlar ile Yahudileri karşı karşıya getiren kehanetsel yönü buradadır, çünkü Tapınak’ın inşası için, onun eski yerinde bugün duran iki İslam mabedinin, Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra’nın yıkılması gerekmektedir. Bu ise dünya Müslümanlarının asla kabul etmeyeceği bir harekettir.

Peki İsrailliler bu son kehanet hakkında ne düşünmektedir? Yahudiler, Tapınak’ı yapmak için İslam’ın üçüncü kutsal mekanını yerle bir etmeyi hedeflemekte midir?

Tapınak’ın İnşasına Doğru?…

1984 yılının 27 Nisanında İsrail’de oldukça ilginç bir örgütün varlığı ortaya çıktı. Machteret Yehudit (Yahudi Çetesi) adındaki örgütün üyeleri, Arap yolcularla dolu olan beş yolcu otobüsünü havaya uçurmaya yönelik bir plan yapmış ama son anda olayın ortaya çıkması üzerine tutuklanmışlardı. Ancak daha önce gerçekleştirdikleri önemli eylemler vardı; 1980 yılında Batı Şeria’daki iki Arap belediye başkanının arabasına bomba koyarak öldürmüşler, 1983 yılında ise Hebron kentindeki İslam Koleji’ne silahlı bir saldırı düzenleyerek üç öğrenciyi öldürmüş, otuz üç tanesini de yaralamışlardı.

Ama kısa bir süre sonra, Machteret Yehudit’in tüm bunlardan çok daha büyük bir eylemi gerçekleştirmek üzere olduğu öğrenildi. Örgüt, Doğu Kudüs’ün, Müslümanların Harem-i Şerif, Yahudi ve Hıristiyanların ise Tapınak Tepesi (Temple Mount) adını verdikleri mevkiinde yer alan iki İslam mabedini, Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra’yı havaya uçurmak için çok kapsamlı bir plan hazırlamıştı. Mabetlerin mimarı yapısı üzerinde profesyonel bir inceleme yapılmış, Golan Tepeleri’ndeki bir askeri garnizondan bol miktarda patlayıcı çalınmıştı. Kubbet-üs Sahra’yı etrafa zarar vermeden havaya uçurabilmek için, 28 ayrı patlayıcı Kubbe’nin belirlenmiş yerlerine yerleştirilecekti. Gerekirse Mescid-i Aksa’yı korumakla görevli silahsız Müslüman nöbetçileri vurmak için ucuna susturucu takılmış Uzi’ler ve göz yaşartıcı bombalar edinmişlerdi. Operasyon, yirminin üzerinde Machteret Yehudit militanının katılımıyla gerçekleşecekti.

Machteret Yehudit’in iki önemli lideri vardı, Yeshua Ben-Shoshan ve Yehuda Etzion. İsrailli yazar Ehud Sprinzak, “The Ascendance of Israel’s Radical Right”(İsrail’de Radikal Sağın Yükselişi) adlı kitabında bu ikilinin kimliklerini incelerken, birer Kabalacı oluşlarına, özellikle de hareketin ruhani lideri sayılabilecek olan Yeshua Ben-Shoshan’ın Kabala üzerindeki derin çalışmalarına dikkat çekiyor. Bu iki Kabalacı’nın bir diğer ortak özellikleri ise İsrail radikal sağının en önemli politik organizasyonu ve “Kabalacıların partisi” olan Gush Emunim’e bağlı oluşlarıydı.

Ancak bu ikili, Ehud Sprinzak’ın yazdığına göre, Gush Emunim’in asıl çizgisinden sapmış olan genç Kabalacılardı. Gush Emunim’in büyükleri, dönemin en büyük Kabalacısı sayılabilecek olan Haham Zvi Yehuda Hacohen Kook’un “itidal” çizgisine bağlı kalmışlar ve Mescid-i Aksa’yı imha girişimlerine karşı hep “daha zamanı değil” diyerek karşı çıkmışlardı. Bu iki genç Kabalacı ise Gush Emunim içindeki dini hiyerarşiyi bozarak, kendileri gibi düşünen radikallerle birlikte kendi başlarına Tapınak’ı yıkmaya karar vermişlerdi. Bu, tarihteki “sahte Mesih” hareketlerine benzeyen bir durumdu; Yahudi tarihinde sık sık boy gösteren “sahte Mesih”lerin çoğu, büyük Kabalacıların yürüttüğü uzun Mesih Planı’nı beklemekten sıkılmış ve kendi başlarına işe soyunmuşlardı. Nitekim Gush liderleri de Machteret Yehudit olayını böyle yorumladılar. Yeshua Ben-Shoshan’ın hocası olan Kabalacı hahambaşı Yoel Ben-Nun, öğrencisini tarihteki sahte Mesihlerin en ünlüsü olan Sabetay Sevi’ye benzetmişti.

Zaten Yeshua Ben-Shoshan’ın daha önce de Gush çizgisine göre sivri kaçan bazı açıklamaları olmuştu. Ehud Sprinzak, Yeshua Ben-Shoshan’ın Gush liderlerinin inandıkları ama açıkça söylemeyi sakıncalı buldukları bazı konuları fütursuzca gündeme getirdiğini söylüyor. Bunların başında yakın gelecekte kurulacak olan “İdeal İsrail Devleti” projesi vardı: Yeshua Ben-Shoshan, Tapınak’ın yeniden inşasının ardından, İsrail’in, 70 bilge Kabalacıdan oluşan Sanhedrin kurulu tarafından yönetilecek bir Yahudi teokrasisine dönüşeceğinden söz etmişti. Bu, Gush liderlerinin de hesapladıkları şeydi, ama bunu açıkça söylemeyi asla uygun bulmamışlardı.

Kısacası, Machteret Yehudit’in üyeleri, herkesin yapmak istediği bir işi, sabırsızlıkları nedeniyle, uygun olmayan bir zamanda yapmaya kalkmışlardı. Bu nedenle, aslında, gerek Gush Emunim gerekse İsrail hükümeti, Machteret Yehudit’e ve eylemine gizli bir sempati ile bakmışlardı. İsrail mahkemesi, kanunlara göre suç oluşturan bu eylemi doğal olarak cezalandırdı, ama mahkeme kararından bir gün sonra, Başbakan Yitzhak Şamir, Machteret Yehudit üyeleri için şöyle diyebiliyordu: “Hepsi harika insanlar ama bir hata yaptılar.” Gush Emunim’in önde gelen ismi Haham Moşe Levinger de eylemin teorik olarak doğru, ama zamanlama yönünden yanlış olduğu yönünde görüş bildirdi.

İsrail Hükümetinden Yahudi Çete Üyelerine AF!

Amerikalı Yahudi gazeteci Robert Friedman, Machteret Yehudit (Yahudi Çetesi) olayının derinleme bir incelemesini yapmıştı. Verdiği ilginç bilgiler vardı: O dönemde İsrail basınındaki yaygın bir iddiaya göre İsrail’in iç güvenlik servisi Shin Bet, Machteret Yehudit’in daha önceki eylemlerini Arap belediye başkanlarının öldürülmesi, İslam Koleji’nin taranması gibi biliyorlardı ve buna rağmen de örgüte hiçbir müdahalede bulunmamışlardı. Friedman’ın yorumuna göre, İsrail otoriteleri aslında örgütün Mescid-i Aksa’yı yıkma planından da haberdar oldukları halde bir süre onlara engel olmamışlar, ancak olayın basına sızması ve sonuçlarının da çok tehlikeli olacağını fark etmeleri üzerine Machteret Yehudit’i durdurarak üyelerini tutuklamışlardı. Yitzhak Şamir’in örgütün üyeleri için “harika insanlar” deyişi ya da onları hapse mahkum eden yargıcın kararı açıklarken “bu insanlara yurtseverlikleri nedeniyle saygı ile bakılması gerektiği” şeklindeki garip sözleri, hep bu isteksiz engel oluşun göstergeleriydi. Üst rütbeli İsrail subayı Avi Yitzhak, İsrail yönetiminin Machteret Yehudit’e uzun süre engel olmadığını, çünkü “üst düzey politik ve askeri yöneticilerin, örgütü, demokratik bir devletin yapamayacağı eylemleri yapabilmesi için muhafaza ettiğini” söylemişti. Friedman, “Machteret Yehudit olayı içinde İsrail hükümetinin parmağı vardı, ama bunun oranı hiçbir zaman bilinemeyecek” diyordu.

1985 yılında, hapisteki Machteret Yehudit üyelerinin serbest bırakılması için etkili bir kampanya başlatıldı. Kampanyanın en ateşli destekçileri Knesset üyesi politikacılardı. Her partiden, hatta “solcu ve laik” ve sözde barış yanlısı İşçi Partisi’nden bile çok sayıda Knesset üyesi bu “harika insanları” hapisten çıkarmak için çalıştılar. Sonuçta birbiri ardına gelen aflarla hepsi serbest bırakıldı.

Sonuç olarak, Harem-i Şerif’teki İslam mabetlerini yıkarak, yerine Mesih Planı’nın son kehaneti olan Tapınak’ı inşa etmeye çalışan Machteret Yehudit’in gerçekte Kabalacılar (Gush Emunim) ve İsrail hükümetinin izniyle oluşturulmuş bir örgüt olduğunu, ancak örgütün biraz aceleci davrandığı için durdurulduğunu söyleyebiliriz.

Dolayısıyla, Machteret Yehudit’in İslam mabetlerini yıkma planının engellenmiş olması, İsrail yönetiminin bu mabetlerin varlığından memnun olduğu anlamına gelmemektedir. Nitekim bugün İsrail yönetimi, daha dolaylı bir yoldan Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra’yı yıkma yolundadır. Bunun için, bu iki kutsal mabedin altının oyulması yoluna gidilmiştir; ufak bir sarsıntı sonucunda “kendiliğinden” yıkılmaları beklenmektedir. Haftalık Aksiyon dergisi, “İsrail Mescid-i Aksa’yı yıkıyor!” başlığıyla verdiği bir haberde bu konuya değinmişti. Aksiyon’un 13 Mayıs 1995 tarihli haberi şöyleydi:

“… Yahudilerin Mescid-i Aksa’ya giremiyor olması, Mescid-i Aksa’nın güvenlikte olduğu anlamına gelmiyor. Yahudiler, Müslümanlar için mukaddes olan bu mekanın altını kazı çalışmaları adı altında oyarak, bir şekilde çökertmeye ve kendilerince eskiden orada mevcut olan Tapınaklarını yeniden inşa etmeye çalışıyorlar. Bunun için plan ve projeler bile hazırlamışlar.

Yahudilerin bu konudaki çalışmalarını, Mescid-i Aksa’nın mihrap yönündeki penceresinden aşağı bakınca rahatlıkla görebiliyorsunuz… Bu bölgede çok sayıda buldozer ve hafriyat araçları çalışıyor… Bu kazı alanının görüntülerini çekmeye çalışırken, çok sayıda İsrail askerinin, başlarında beyaz gömlekli bir arkeologla beraber Mescid-i Aksa’ya doğru ilerlediklerini gördük… Bir kapıdan Mescid-i Aksa’nın altına giriverdiler. Aksa’nın içinde namaz kılan Müslümanların bizlere söyledikleri ‘bunlar bir gün bizi Aksa ile birlikte göçürecekler’ sözleriyle neyi kastettiklerini şimdi anlıyorduk… Kazı çalışmalarının yapıldığı mahale inip bilgi almak istiyoruz, ancak Müslüman olduğumuzu anlayınca yaklaşmamıza bile izin verilmiyor. Filistinli Müslümanlar da bu mahale giremedikleri için onlar da kazının hangi boyuta ulaştığı ve Mescid-i Aksa’nın altının ne kadarlık kısmının oyulduğunu bilmiyorlar.

İsrail, Mescid-i Aksa’ya karşı doğrudan bir saldırıda bulunduğu takdirde… İslam ülkelerinin topyekün cephe almasından çekiniyor… (Bu nedenle) tarihi kazı yapıyor gibi göstererek, kendiliğinden çökecek bir hale gelmesi için uğraşıyor. Böylece ülke olarak kendisini geri çekecek ve üzerine bir sorumluluk almadan hedefine ulaşmış olacak.”

Mescid-i Aksa’nın Yıkımı ve Tapınağın İnşası Yolunda Şer İttifakı

Tapınak’ın inşa edilmesi için İslam mabetlerinin yıkılması konusunda, Yahudiler yalnız değiller. Tarihsel müttefikleri de bu konuda onlarla aynı düşünceleri paylaşıyor. Amerikalı Evanjelikler, Tapınak’ın inşası konusunda her zamanki gibi “kraldan çok kralcı” tavrını gösteriyor ve bunun için İsrail’e her türlü desteği veriyorlar.
 

Amerikalı gazeteci Grace Halsell, “Prophecy and Politics”(Kehanet ve Politika) adlı kitabında Evanjeliklerin Tapınak’ın yeniden inşa konusunda İsrailliler’e verdikleri örgütlü destekten ayrıntılı olarak söz ediyor. Kitabın “Provoking a Holy War” (Kutsal Savaşı Kışkırtmak) başlıklı bölümünde, büyük olasılıkla Müslümanlar ve Yahudiler arasında büyük bir savaş başlatacak olan Mescid-i Aksa’yı yıkma ve yerine Tapınak’ı inşa etme çabalarından bahsediliyor. Halsell, Amerika’daki ilginç bir kurumdan bahsediyor: Kudüs Tapınağı Vakfı. Terry Reisenhoover adlı petrol zengini bir Evanjelik tarafından yönetilen vakfın diğer üyelerini de, az sayıda Yahudi dışında, Evanjelikler oluşturuyorlar. Vakfın amacı ise Müslüman mabetlerini yıkmaya çalışan radikal İsraillilere yardım etmek. Reisenhoover kendisini “yeni Nehemya” olarak tanımlıyor. Nehemya, ilk yıkılışının ardından Kudüs’ü inşa eden tarihsel Yahudi kahramanı…

Kudüs Tapınağı Vakfı’nın ikinci adamı ise genel sekreter olan Stanley Goldfoot adlı eski bir Stern teröristi. 1940′lı yıllarda Siyonist terör örgütü Stern’in saflarında King David Oteli’nin bombalanması gibi kanlı eylemler gerçekleştiren Goldfoot, Tapınak’ın inşası için büyük çaba harcayan Yahudilerden biri. Ancak ilginç bir durum var: Goldfoot bir ateist. Ancak buna rağmen Eski Ahit’ten pasajlar delil göstererek Kudüs’ün Yahudilere ait olduğunu ve burada Müslüman mabetlerinin bulunmasının kabul edilemez olduğunu söylüyor. Goldfoot’un yardımcısı Yisrael Meida, şöyle diyor:

“Bu bir egemenlik sorunu. Tapınak Tepesi’ni kontrol eden, Kudüs’ü de kontrol eder. Ve Kudüs’ü kontrol eden, tüm İsrail diyarını kontrol eder… Burası İsrail’in diyarı, İsmail’in değil. Yahudiler Müslümanları mutlaka Tapınak Tepesi’nden (Harem-i Şerif) süreceklerdir. Şimdiki nesil yapamazsa, bir sonraki nesil bunu yapar.”

Kudüs Tapınağı Vakfı, Tapınak’ı inşa için fiili olarak uğraşan İsraillilere büyük destek veriyor. Vergiden muaf olan vakıf, bu konu için yıllık yaklaşık 100 milyon dolar bağış topluyor. Para, İsrail’e, Tapınak’ın yeniden inşası için yürütülen projelere aktarılıyor. Vakfın finansal yönden desteklediği grupların başında, İsrail’deki Ateret Cohanim adlı yeshiva (tekke) geliyor. Ateret Cohanim, 1970′lerin başında, Kabalacı ekolün en büyüğü sayılan Zvi Yehuda Hacohen Kook’un Merkaz Harav adlı yeshivasının bir uzantısı olarak Kudüs’te kuruldu. Gush Emunim’in önemli kalelerinden biri olan Ateret Cohanim’in en önemli özelliği ise Tapınak’ın yeniden inşasıyla birlikte yeniden başlatılacak olan eski Tapınak ritüelleri üzerine yoğunlaşmış olması. Merkaz Harav’daki Kabalacılar, Tapınak’ın inşasının çok yakın olduğunu düşünüyorlar ve bu nedenle de Hz. Süleyman döneminde Tapınak’ta yapıldığına inandıkları ayinleri hayvan kurban edilmesi, çeşitli tütsüler vs yeniden eksiksiz biçimde uygulamak için öğrencilerini Ateret Cohanim’de hazırlıyorlar. Ateret Cohanim’in yöneticilerinden Kabalacı Haham Shlomo Chaim Hacohen Aviner Tapınak’ın önemini şöyle belirtiyor: “Unutmamalıyız ki, sürgünlerin toplanması (diaspora Yahudilerinin İsrail’e getirilmesi) ve devletimizin kuruluşunun tek bir kutsal amacı vardır: Tapınak’ın yeniden inşası. Piramidin tepesinde, Tapınak bulunmaktadır.

Kudüs Tapınağı Vakfı, Amerikalı Evanjeliklerden topladığı bağışları işte bu Kabala merkezine yolluyor. Vakıf, 1984 yılında Mescid-i Aksa’yı havaya uçurmak üzereyken tutuklanan Machteret Yehudit’le yakın ilişki içindeydi. Hatta daha sonra mahkemeye çıkartılan Machteret Yehudit üyelerinin avukatlarının bir kısmının paraları da vakfın fonundan ödenmişti.

Kısacası, İsraillilerin Mescid-i Aksa’yı yıkmaya yönelik herhangi bir girişiminin, sayıları 50 milyon civarında olan Amerikalı Evanjelikler tarafından güçlü bir biçimde destekleneceğine kuşku yok.

Yahudilerin öteki tarihsel müttefiği olan masonluğun bu konuda da Yahudilerin yanında yer alıyor olması, olayın bir başka önemli boyutudur. Tüm ideolojisini, sembollerini ve ritüellerini Süleyman Tapınağı’na dayandırmış olan masonluk açısından, Tapınak’ın yeniden inşası, yeryüzündeki en büyük hedeflerden biridir. Bu konu üzerinde masonik kaynaklarda da zaman zaman durulur ve Tapınak’ın yeniden inşasının örgütün temel amaçlarından biri olduğu vurgulanır.

Gerçekte Tapınak Şövalyeleri’nin devamından başka bir şey olmayan masonluğun daha farklı bir yaklaşım içinde olması düşünülemez zaten. Bilindiği gibi Tapınakçılar bir dünya egemenliği hesabı yapmakta ve bunun için de 2000 yılını belirlemektedirler. Ünlü İtalyan yazar Umberto Eco şöyle diyordu: “Tapınakçılar, iki bin yılının, onların Kudüs’ünün başlangıcını belirleyeceğini düşünüyorlar: Bir yeryüzü Kudüs’ü.” Eco, ayrıca, konunun uzmanlarından Gauthier Walther’in de, “La Chevalerie et les Aspects Secrets de I’Histoire” (Şövalyelik ve Tarihin Gizli Yönleri) adlı kitabında, “Tapınakçılar’ın erki ele geçirme planının 2000 yılında gerçekleştirilmesinin öngörüldüğünü” söylediğine dikkat çekiyordu.

Kuşkusuz Tapınakçılar’ın söz konusu “yeryüzü Kudüs’ü” planı, Kabalacılar’ın yürüttüğü Mesih Planı’ndan başka bir şey değildir. Ve eğer Tapınakçılar ve de onların modern versiyonları olan masonlar bu “yeryüzü Kudüs’ü”nün 2000 yılında başlayacağını hesaplıyorlarsa, İsrail’in Mescid-i Aksa’yı yıkmasına da canla-başla destek olacaklardır. Çünkü “yeryüzü Kudüs’ü”nün, yani Kudüs’ten yeryüzüne yayılacak Mesihi Yahudi egemenliğinin anahtarı, Kudüs’teki Tapınağın yeniden inşasıdır.

Evanjeliklerin ve özellikle de masonluğun Tapınak’ın yeniden inşası için Yahudilere vereceği destek ise bu işi başarmak için teknik yönden oldukça yeterlidir. Evanjelik ya da mason çevrelerinin dışında, İslam’la bir “medeniyetler çatışması” içine girecek olan Batı dünyası, genel olarak, bu olaya sıcak bakacaktır. Sonuçta, görünen odur ki, İsrailliler iyi bir zamanlama ve “biz istemeden oldu” gibi bir açıklama ile Mescid-i Aksa’yı ortadan kaldıracaklar ve yerine kısa sürede eski Tapınak’ın bir kopyasını inşa edeceklerdir. Kudüs’teki Kabala tekkesi Ateret Cohanim’de Hz. Süleyman zamanında Tapınak’ta yapıldığı öne sürülen tören ve ritüellerin provalarının yapılıyor oluşu boşuna değildir.

İsrail’in gerek Ortadoğu’da gerekse dünya ölçeğinde İslami güçleri zayıflatmak, mümkünse yok etmek için giriştiği savaşın arkasındaki mantıklardan birisi de Tapınak’ın yeniden inşası olabilir. Kuşkusuz Yahudi Devleti Mescid-i Aksa’yı yıktığında Müslümanlarla karşı karşıya geleceğini bilmektedir ve şu an yürüttüğü anti-İslami programın bir amacı da, kaçınılmaz olarak savaşacağı bu gücü önceden mümkün olduğunca zayıflatmak olarak yorumlanabilir.

Uzun yıllar Kudüs’te çalışan Amerikalı arkeolog Gordon Franz, bu konudaki gözlemlerine dayanak şöyle diyor:

“Emin olduğum bir şey varsa, Tapınak’ı yeniden inşa etmeyi hedefleyen Yahudilerin o iki camiyi mutlaka yıkmak istiyor oluşlarıdır. Bu yıkımın nasıl olacağı konusunda kesin bir fikrim yok ama olacaktır. Yıkacaklar ve burada onun yerine bir Tapınak inşa edecekler. Ne zaman, nasıl yapılacak bilmiyorum, ama yapılacak.”

Houston İkinci Baptist Kilisesi’nden rahip James E. DeLoach ise tüm Yahudilerin camileri yıkıp Tapınak’ı inşa etmek istediklerini, ancak bunu Machteret Yehudit gibi radikal yöntemlerle değil, Aksiyon’un haberinde yer alan şekilde yapacaklarını söylüyor: “Şu bir gerçek; tanıdığım bütün Yahudiler o camilerin yıkıldığını görmek istiyorlar. Ama bana söylediklerine göre, bu yıkım, Tanrı’dan gelecek bir hareketle, örneğin bir depremle ya da ona benzer bir şekilde gerçekleşecek.”

İsrail’in bir şekilde Harem-i Şerif’teki İslam mabetlerini yıktığını ve Tapınak’ı inşa ettiğini varsayalım. Bu durumda Mesih için gerekli tüm kehanetler yerine getirilmiş ve 500 yıllık Plan sona ermiş olacaktır.

Açıkça anlaşılmaktadır ki, bu son kehanet gerçekleşmediği sürece İsrailli radikallerin Harem-i Şerif’e karşı saldırıları bir son bulmayacaktır.

kaynak: harunyahya.org


Gece ve Hormonlar

Aralık 21, 2006

Dr. Aslan MAYDA (sızıntı)
Hayatımızın hiçbir anı birbirinin aynı ve yeknesak değildir. Her gün yaşadıklarımız kısmen birbirine benzerse de her bir anın kendine ait hususiyetleri vardır. Vücudumuzun çalışma sistemi de yaşadığımız hadiselerin tesirinde kalarak kendi ritminde bazı ayarlamalar yapabilecek kontrol mekanizmalarıyla donatılmıştır. Kısaca ifade edersek; hadiseler vücudumuzun çalışmasına tesir ettiği gibi, vücudumuzdaki mevcut kontrol sistemleri de fizyolojimize ve dolaylı olarak da ruhî hayatımıza tesir eder.
Günün farklı saatlerinde vücud sıvılarının salgılanmalarında değişiklikler görülür. Oturma şekli, fizikî aktivite, yenilen besinler, gerilimler, sevinçler, aydınlık, karanlık, uyku gibi faktörler vücut sıvılarının salınmasını artırır veya azaltır.

Meselâ serum demiri ölçümünde, saat 8.00 ile 14.00 arasındaki alınan kan numunelerinde % 50 farklılık görülmüştür. Vücudumuzdaki hormonlarda da benzer değişiklikler görülür.

Son yapılan çalışmalar hepimizin bildiğinin aksine epifiz bezinin körelmiş bir organ olmadığını, hattâ hipofizin bile üzerinde bir pozisyonda olduğunu göstermektedir. Gece ile gündüz arasındaki uyku, uyanıklık, hafıza, manevî âlemlere açık olma gibi birçok halimizle alâkalı olan çok mühim hormonlar epifiz bezinden salgılanmaktadır. Epifizin salgıladığı en mühim hormon olarak melatonin bilinmekteyken, yeni bulunan pinolin ve NN dimetiltriptamin (DMT)’in de epifizden salgılandığı ve gece saat 23 civarında bu hormonların azamî derecede salgılandığı görülmüştür.

Melatonin, günlük ve mevsimlik ışık değişmelerine göre uyku uyanıklık ritmini ayarlamakta vazifelenmiş bir hormondur. Epifiz bezinden salgılanır. Yapılan deneylerde vücuduna melatonin enjekte edilen kişilerin uykusunun geldiği tesbit edilmiştir. Geceleri bu hormonun artmasıyla uyuma isteği doğar ve artar, sabaha karşı hormonun salgısının durması uykunun hafiflemesine sebep olur. Küçük çocukların erişkinlerden daha fazla uyuması melatonin salgısının artmasıyla açıklanabilir.

Pinolin ve DMT ise birer neurohormon olup insanın manevî âlemlere açık olmasını uyarmaktadır. Gece ibadeti için kalkan insanlarda bu iki hormon en üst seviyede gece salgılanmaktadır. Yapılan araştırmalar epifiz bezinin bebeklerde ve çocukluk çağlarında büyük olduğunu ergenlikten itibaren küçüldüğünü göstermektedir. Ancak gece ibadetini devam ettirenlerde epifizin aktivitesinin yüksek olduğu ve bu kişilerin kansere, unutkanlığa, bunamaya ve yaşlanmaya karşı daha dirençli olduklarını göstermiştir. Epifiz bezinin ışığa bağlı olarak yaptığı düzenlemeler hipofize tesir ederek vücut için gerekli olan diğer hormonları salgılamaktadır. Bu hormonlara kısaca göz atarsak;

Prolaktin: Hipofiz bezi tarafından salgılanan prolaktin hormonu; meme bezi hücreleri tarafından bol miktarda yağ, laktoz, ve kazein sentez edilmesini temin eder, birkaç gün içinde de meme hücrelerinden bol miktarda süt salınmaya başlar. Bebeğin memeyi emdiği sırada çıkan uyarılar sinirler yoluyla omuriliğe iletilir, buradan çıkan bir yol ile hipotalamus harekete geçerek oksitosin ve vazopressin salgılanır. Bu iki hormon kana karışarak memeye ulaşır ve burada hücreler kasılır, hücrelerdeki süt kanallara iner böylece çocuk meme emdikten 30 sn sonra süt akmaya başlar. Bir meme emildiği zaman yalnızca onda değil diğerinde de süt salınımı başlar. Hattâ bebeğin ağlaması da annenin işitme kanallarını aynı mekanizmalar ile etkileyecek sütün salgılanmasına sebep olur. Prolaktin hormonunun salgılanması gece maksimum dereceye ulaşır.

Testosteron: Erkek vücuduna ait karakteristik özellikleri meydana getiren bu hormon günün her saatinde salgılanmakla beraber gece vakti % 40 daha fazla salgılanır. Erkekteki sekonder cinsiyet karakterleri olarak isimlendirilen sakal çıkması, ses kalınlaşması, cildin kalınlaşmasına ve cilt renginin ton bakımından koyulaşmasına yol açar. Adelelerin gelişmesini, kemiğin büyümesini, azot ve kalsiyum tutulmasını sağlar. Basal metabolizmayı % 15 artırır. Basal metabolizma gece düşük olduğunda bile salgılanır ve alyuvarların sayısını % 20 artırır, vücutta sodyumu tuttuğu için sıvı artışına da sebep olur.

Tiroid (uyaran hormon): Kanda tiroid hormonunun seviyesi düştüğü zaman ön hipofiz bezinden salgılanır. Basal metabolizmanın % 50 artmasına sebep olur. Tiroid uyarıcı hormon da gece 02.00 ila 04.00 saatleri arasında maksimum seviyeye ulaşır. Akşam 18.00–22.00 saatleri arasında ise minumum seviyededir. Bu iki saat arasında % 50 fark vardır. Özellikle soğuk iklimlerde ve kutup bölgelerinde yaşayanlarda salgı % 50 daha fazla artarak basal metabolizmayı da aynı oranda artırır.

Büyüme Hormonu: Uykuya geçilir geçilmez kanda maksimum seviyeye ulaşır. Hipofiz ön lobundan salgılanır. Büyüme hormonunun tesir edeceği hususî bir organ yoktur. Bütün doku ve organlara genel bir tesiri vardır. Çocukluk çağında etki gösterdiği gibi hayat boyunca da fizyolojik fonksiyonlara tesir etmeye devam eder. Egzersizden, uzun süren açlıktan ve hipoglisemiden sonra büyüme hormonunun önemli miktarda arttığı da gösterilmiştir. Dolayısıyla çok fazla yemenin büyümeye müsbet bir tesiri olmadığı da anlaşılmaktadır Kortikotropin (ACTH): Öğleden sonra ve gece maksimum seviyeye ulaşır. Sabah erken saatlerde salgılanması azdır. Hipofizden aşırı ACTH salgılanması sonucunda cushing hastalığı oluşur. ACTH; böbrek üstü bezini uyararak üç dakikada hücrede cyclik AMP’yi uyarır ve adrenal hormonların yapımı için hücre içi reaksiyonları hızlandırır. Böbreküstü bezinden salgılanan diğer bir hormon olan kortizol de kan şekerini yükseltir, protein ve yağ metabolizmasına tesir eder, lizozomları stabilize eder. İdrardan sodyum ve potasyum günün ortasında en yüksek seviyede atılırken, kalsiyum ve magnezyum geceleri en yüksek miktarda atılır. Kandaki fosfor, geceleri % 30 artarken, idrardaki miktarı düşüktür. Yine geceleri idrar hacmi ve kreatinin konsantrasyonu düşüktür. Gece ile gündüz arasındaki bu farklılıkların hiç birinin başıboş ve tesadüfî olmadığını son çalışmalarla anlamaktayız. Bilhassa körelmiş bir organ gibi görülen epifizin, gece gündüz ve uyku ile ilgili bioritimleri ayarlamasının yanında; manevî âlemlere açılma ile ilgili olan ve gece en üst seviyede salgılanan pinolin ve DMT gibi yeni maddelerin bulunuşu, çok enteresan bir durum arzetmektedir. Kanser, yaşlanma, sıkıntı ve bunama gibi durumlara karşı koruyucu olan bu maddelerin salınımı ve gece ibadeti arasındaki münasebetin daha detaylı araştırılması bilim adamlarını bekleyen mühim bir çalışma konusudur.


Adâlet olmayınca

Aralık 21, 2006

Adalet olmayınca, açıkgözler, başkasının hakkına saldırır. Zulmedenler olur. Çünkü, her nefis, istediğine kavuşmak ister. Tatlı olanı almağa uğraşır. Bu şeyleri istiyen birkaç kişi çekişmeğe başlar. Bir leşe toplanan köpeklerin birbirlerine hırlamaları gibi, aralarında döğüşme başlar.
Bunları ayırmak için, adalet lâzım olur. Alış verişte, herkes kendi yaptığının daha kıymetli olduğunu söyler. Yapılan şeylerin karşılıklı değerlerini adâlet ile ölçmek lâzım olur. Eşyânın değerlerini karşılıklı ölçen şey, altındır yani paradır. Her milletin kullandığı kâğıd liralar, şimdi hep altın karşılığıdır. Yani, altını çok olan devletler, çok kâğıd para basabilir. Altını az olan, kâğıd parayı çok basarsa, bunların kıymeti olmaz. Çünkü, Allahü teâlâ, altını para olarak yaratmışdır. Başka hiçbirşey, altının yerini tutamaz.
Bunun içindir ki, zekâtın altın olarak hesâb edilmesi ve verilmesi emir olunmuştur. Eşyânın kıymetlerini altınla, adâleti gözeterek ölçmek lâzımdır. Âdil bir devlet, zulmü, işkenceyi önler. Adâleti temîn eder. Eşyânın kıymetlerini, adâlet ile tesbît eder.
Adalet eşitlik demek değildir. Her hususta eşitliğin zararları sayılamayacak kadar çoktur. Onun için Allahü teâlâ, her şeyi hikmetli ve adaletli yaratmıştır. Adalet olunca işler düzgün yürür. Mesela beş parmağın beşi de aynı olsaydı, baş parmak diğerlerinin arasında olsaydı, bugünkü kadar verimli iş yapılamaz, büyük eksiklik olurdu.
Dinleri, Allahü teâlâ adâleti sağlamak için göndermiştir. Adâleti sağlamaları için, bu ilâhî kanûnları gönderdi. Hadîd sûresi yirmibeşinci âyetinde meâlen, “Onlara kitap ve terâzî gönderdik ki, bunlarla adâleti yerine getirsinler” buyuruldu.
Burada, kitap, din demektir. Çünkü din, Kur’ân-ı kerîmdeki emir ve yasakların ismidir. Terâzî de, altına işâretdir. Çünkü altın, ağırlıkla ölçülür. Kur’ân-ı kerîmin emir ve yasaklarını beğenmiyen, çağımıza uygun değildir diyen dinden çıkar.
İnsan, her ihtiyacını hâzırlamağa mecbûrdur. Bunu hâzırlıyan da, fen ve san’attır ve çalışmaktır. Bir insanın her san’atı öğrenmesi, mümkin değildir. Herbir san’atı mu’ayyen kimseler öğrenir, yapar. Herkes, kendine lâzım olan şeyi, bu san’at sâhibinden alır.
Bu san’at sâhibi de, kendine lâzım olan başka birşeyi, onu yapan diğer san’at sâhibinden alır. Böylece, insanlar birbirlerinin ihtiyaclarını te’mîn eder. Bunun için, insan yalnız yaşıyamaz. Bir arada yaşamağa mecbûrdurlar. Bir arada yaşayabilmek için de adalet lazımdır.


Osmanlı Akıncıları

Aralık 21, 2006

Hadi İSTEK
Osmanlı’dan ne zaman bahsedilse, söz dönüp dolaşır akıncılara gelir. Aklımızda, ‘Akıncı nedir, hangi işlerden mesuldür, nasıl yaşar ve gâyesi nedir?’ gibi birçok soru oluşur.


Akıncılar yağma gâyesiyle düşman içine giren ve talanla hayatlarını geçiren bir topluluk değildi. Onlar, kendilerine kılıç çekmeyene kılıç çekmez; ‘aman’ dileyene dokunmazlardı. Serhat topraklarında yaşayan akıncıların pek çoğu, Avrupa ve Balkan dillerini bilen, aynı zamanda bilgili ve kültürlü insanlardı.


Akıncılar, baştan neyi kabul ettiklerini çok iyi biliyor, ölümle kol kola hayatlarını devam ettiriyor ve bunu sırf Allah rızasını kazanmak uğruna yapıyorlardı.


Akıncılar, gönüllerindeki aşk ve heyecanla kendilerini devletin milletin ve dinlerinin bekâsına adamış, gerektiğinde canını vermekten çekinmeyen Hak fedaileriydi. Gönlünde bu aşk ve heyecanı tutuşturabilen insan, cihadı en büyük ideali hâline getirir ve bu uğurda ölmeyi cana minnet bilir. Kalemiyle cihada iştirak eden yazardan, doğruluğu hâl diliyle anlatan Müslüman’ın yaptığı cihada kadar, çeşitli cihat şekilleri vardır. Akıncılar da haksızlığı, hak bilen düşmanla yaka paça olmayı tercih etmişler ve bunun neticesinde peygamberlikten sonra mertebelerin en büyüğü olan şehitliği talep etmişlerdir.


İslâm gerektiğinde silâhlı mücadeleye cevaz vermiştir; ama, bu konuda birçok şart belirlemiştir. Müslümanların din, nesil ve mallarının müdafaa edilmesi, düşünce hak ve hürriyetlerinin korunması, yapılan karşılıklı anlaşmalara uyulmaması, Müslümanlara ve onların himayesinde bulunanlara zulmedilmesi, bu hususlardan sadece bazılarıdır. Ama ne acıdır ki biz, bu hakikatleri hiçbir zaman olduğu gibi dışarıya anlatamamışızdır.


Akıncıların vazifesi, başlarındaki beylerin önderliğinde sınır muhafazasına çalışmaktır. Akıncılar, bulundukları toprakları korumakla birlikte gelebilecek saldırılara ve tehditlere karşı caydırıcı bir güç konumundaydılar. Avrupalıların sonraki asırlarda kurduğu özel komando birliklerini akıncılardan ilhâm alarak oluşturduğuna dâir rivayetler vardır.


Akıncıların akınlarını, Hz. Peygamber (sas) dönemindeki seriyyelere benzetebiliriz. Gerektiği yerde düşmana fiilen karşı koyma, halkın can ve mal güvenliğini koruma ve bu uğurda savaşma, akıncıların vazgeçilmez hayat tarzıydı.


Bir eski eğri kılıç… Kakmalarla süslü kını,
Bununla belki yapılmıştı Türk’ün ilk akını!
Bir eski eğri kılıç… Kabzasında yakutlar,
Bununla belki kırılmıştı bir zaman putlar….
Orhan Seyfi Orhon


Osmanlı, Hazreti Peygamber’in (sas): “Ne zulmediniz ne de zulme uğrayınız.” sözünü kendine şiar edinmişti. O kimsenin hakkına tecavüz edip, kimseyi ezmezken; ezilmemeye, zulme uğramamaya da dikkat ediyordu. Bunun için Payitaht’ta ordu savaş için hazırlanırken, hafif piyade birliği olan akıncılarla zaman kazanılıyor, âni baskınlara karşı teyakkuzda olunuyor ve sınır muhafaza ediliyordu. Akıncılar, Fatih Sultan Mehmet’in şu sözlerini kendilerine düstur ediniyor gibidir: “Bu zahmet din yolunadır, ahirette Allah huzuruna varınca inayet ola. Zîrâ elimizde İslâm kılıcı var. Eğer bu zahmeti ihtiyar etmezsek, bize gazi demek yalan olur.” Yine şanlı padişah Fatih Sultan Mehmet: “Üstümüze kılıç çekilmedikçe, ülkemize girilmedikçe, teb’ama cefa edilmedikçe bizden kimseye zarar gelmez.” derken, onun akıncıları da aksini yapamazdı zaten. Müslümanlar, tarihin hiçbir devrinde, devlet, millet ve fert olarak kimseyi istismar etmedikleri gibi, hâkim oldukları yerlerde sömürü ve istismara da hiçbir şekilde izin vermediler.
Akıncılığın temelinin Osman Gazi döneminde, Köse Mihal tarafından atıldığı söylenir. Orhan Gazi zamanında daimî piyade ve süvari askerlerinin teşkiline kadar hep akıncılar kullanılmıştır. Osmanlı uç beyliğinin kısa sürede devlet hâline gelmesi de, akıncılar sayesinde olmuştur. Akıncılığın bir ocak şeklinde kurulmasında Evrenos Beyin büyük emeği olmuştur.


İlk zamanlar akıncı beylerinin çoğu, Osman Gazinin yoldaşları olan kumandanların çocuklarıydı. Akıncı beylerinin yetkileri çok geniştir, onlar istediklerini ocağa alır istemediklerini de ocaktan çıkarabilirlerdi. Divan-ı Hümâyun bu işlere hiç karışmazdı. Çok güvenilen akıncı beyi büyük bir selâhiyete sahipti, emirleri doğrudan doğruya padişahtan alırdı.


Akıncı beylerinin rütbeleri sancak beyi seviyesindeydi. Akıncı eri, yüzlerce defa canını ortaya koyduğu için, diğer birçok ocağın subayından imtiyazlıydı. Akıncılar içerisinde fedai, dalkılıç, serdengeçti, deli, azap, gönüllü, beşli gibi şahıs ve grup isimleri vardı. Küçük rütbeli akıncı zabitlerine ‘toyca’ veya ‘taviçe’ denirdi. 16. yüzyıl sonlarında 40 bin olan akıncı mevcudu, zaman içerisinde artma ve azalmalar göstermiştir.


Akıncılar, yakaladıkları esirlerden aldıkları bilgileri merkeze iletirlerdi. Akınlar, katılan akıncı sayısına göre isimler alırdı. 100 kişiden az akıncıyla yapılana çete, 100’den fazla kişiyle yapılana haramilik, akıncı beyinin kumandası altında yapılana ise, akın denirdi.


Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik;
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!
Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı ilerle!
Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kâfilelerle
Yahya Kemal Beyatlı


Silâh ve teçhizatları uygun olmadığından, akıncılar kale kuşatmasına katılmazlardı; ancak akıncı fedâilerinden serdengeçtiler, kuşatılmış kaledeki düşmanın arasına dalarlardı.


Akıncılar, sürekli ordu birliklerine dahil değildir. Rumeli’de serhat boylarına yakın yerlerde yaşayan akıncılar, sınır bölgelerinde pürüz çıkaran düşman memleketlerine âni baskınlar tertipleyerek onları yıpratırlardı.


Bu gruplar içerisinde en ilginci ‘deli’ adı verilendir. Düşmanı görünce âdeta deliye dönen bu grubun mensuplarını kimse durduramazdı. Ordu ile sefere iştirak ettiklerinde, savaşın en ön safında yer alır ve düşmana ilk onlar saldırırdı. Bu gruptan olanlar bazen hiçbir silâh kullanmaz, sadece kendilerini savunmak için yanlarında bulundurdukları kalkanlarla düşmanın içerisine dalar, kendilerine yapılan kılıç hamlelerini kalkanlarıyla savuşturup, mermere vurarak sertleştirdikleri o koca elleriyle düşmanın yüzünde şimşekler çaktırırlardı. Topu topu bir avuç deliyle baş edemeyen düşman, geride kendi sayısına yakın Türk ordusunu görünce paniğe kapılır ve birer ikişer kaçışırdı. Bu delilerin bir kısmı eğersiz ata biner, bir kısmı da akşama kadar ellerini mermer gibi sert cisimlere vurarak nasır bağlatırdı. Kat kat nasır bağlamış bu eller, düşman için kılıçtan daha tesirli bir silâh olurdu. Deli adıyla anılan bu süvariler, 15. yüzyıl sonlarından itibaren istihdam edilmişlerdir. Önceleri sadece Avrupa’daki sınır boylarında kullanılan deliler, ‘bayrak’ adı altında 60’ar kişilik ocaklara ayrılırdı. Başlarındaki kumandanlarına Delibaşı denirdi. Delibaşın altında gönüllü ağası ve bölük ağası gibi zabitler vardı. Deli süvarisi olmak isteyen, cesaretiyle kendini ispatlamak zorundaydı. 16. yüzyılda kurt, sırtlan, pars gibi vahşi hayvan derilerinden yapılmış elbiseler giyen delilerin, atları da akıncılarınki gibi çevik ve dayanıklıydı. Delilerin silâhları ise, akıncılarınki gibi kılıç, kalkan mızrak, balta ve bozdoğandı. Akıncılar Hazreti Hamza ve Hazreti Ali’yi pîr olarak görürlerdi.


Bilmemiş var mı geniş yeryüzünün serhaddi,
Yıkmış ufkunda durup karşı koyan her seddi.
Yeni bir ülkede yem vermek için atlarına
Nice bin atlı kapılmıştı fetih rüzgârına.
Yahya Kemal Beyatlı


Akıncılığa kabul edilmek çok zordu. Bunun için doğrudan doğruya beyin rızası gerekirdi. Zîrâ kötü bir akıncı, birliğin mahvına sebep olabilirdi. Çok süratli intikâl, seri hareket, harikulâde süvarilik, fevkalâde silâhşorluk bu işin olmazsa olmazlarındandı.
Bazı istisnalar haricinde akıncılık, babadan oğula geçerdi. Akıncılar savaş zamanlarında ordudan önce düşman arazisine girerek, orduya yol açar ve kurulması muhtemel pusuları bozardı. Akıncılar düşman topraklarına girecekleri zaman, kademeli olarak birkaç bölüme ayrılır, ilk kuvvetin karşısına mukavemet eden bir düşman çıkarsa, arkadakiler yetişip ona yardım ederdi. Akıncıların hücumları âni ve sert olduğundan, hemen her zaman düşman kuvvetlerini sarsıp dağıtırdı. Ayrıca ordunun yolu üzerindeki hububat muhafazasını sağlamak, esirler vasıtasıyla düşmandan haber toplamak, köprü ve geçit gibi yerleri emniyet altında tutmak da akıncıların vazifeleri arasındaydı.


Akıncı olabilmenin şartlarından birisi de, Osmanlı Türk’ü olmaktı. Devşirmelerin devletin her kademesine, hatta sadrazamlığa kadar, yükselebilme imkânı varken, akıncı olmaları imkânsızdı.


Bir akıncı adayı; imam, köy kethüdası veya dürüst birini kefil göstermek zorundaydı.


Akıncı ordu birlikleri diğer ordu ocakları gibi komuta kademesine bölünürdü. Her on akıncıyı onbaşı; yüz akıncıyı subaşı; bin akıncıyı da, binbaşı komuta ederdi. Bir hareketin akın adını alabilmesi için, bu akına beyinin katılması gerekiyordu.
Bu komuta zincirini, bütün kuvvetlerin başında olan akıncı beyi tanımlardı. Akıncı beyini devlet tayin ederdi. Bu önemli kumandanlık uzun süre Mihaloğlu, Evrenosoğlu, Turhanoğlu ve Malkoçoğlu gibi ünlü akıncı ailelerinde kalmış ve babadan oğula intikal etmiştir. Mihaloğlu, Sofya’da; Evrenosoğulları, Arnavutlukta; Turhanoğulları, Mora’da; Malkoçoğulları da Silistre dolaylarında bulunurlardı. Osmanlı’da akıncılar, merkezî idareye bağlı değildi, sınır boylarında ocaklar hâlinde teşkilâtlandırılmıştı. Her mıntıkanın kumandanı ayrıydı ve akıncılar mensup oldukları sülâlenin ismiyle anılırdı.


Akıncıların en yiğitleri ‘dalkılıç’ ve ‘serdengeçti’ adı ile anılırdı. Bunlar akıncıların fedai kısımlarıydı. Bu fedailerin düşman içine dalmak ve mahzûr bulunan bir kaleye girmek gibi çok zor görevleri vardı. Bu yiğitlerin çoğunun böyle bir vazifeden geri dönme ihtimalleri azdı. İhtiyar Cezzar Ahmet Paşa karşısında ilk yenilgisini tadan Napolyon’un şu sözleri, Osmanlı askerini anlamak açısından mânidârdır: “Osmanlı askerini dalkılıç olmaya mecbur edecek kadar sıkıştırmak el vermez, bir kere dalkılıç olmayı göze almış birkaç yüz adam meydana çıkarsa, mağlup olmamak mümkün değildir.’


Akıncılar, ordunun genellikle beş günlük mesafe ilerisinde yol alırlardı. Bir düşman ordusuna dalmak gerektiği zaman, bu vazifeyi yapacaklar ordudan ayrılır, düşmanı vurmak icabeden yere kadar giderler, âni ve şiddetli şekilde düşman saflarına dalarlardı. Bunun neticesinde düşman şaşırır ve bozguna uğrardı.


Düşmanın iktisadî ve mânevî yapısını alt üst ederek savaşın kazanılmasında önemli rol oynayan akıncıların akın taktiği şöyleydi: Akıncı ordusu belirli bölümlere ayrılır, ayrılanlar da daha küçük birliklere bölünerek yollarına devam ederdi. Sefer yapılacak ülkede her birliğin ele geçireceği şehir ve kasabalar önceden kararlaştırılır, dönüşte birlikler gene belirli yerlerde, fakat daha önce ayrıldıkları mevkilerde olmamak üzere birleşerek, vatan topraklarına dönerdi. Bu durum düşman ülkesini korku içerisinde bırakırdı. Kasırgalar gibi esip geçen akıncıların, ne zaman, nerede ortaya çıkacakları hakkında yüzlerce söylenti çıkardı.
Devlet tarafından akıncıların isimlerini, eşkallerini ve tımara (toprağa) sahip olanların listelerini gösteren bir defter tutulurdu. Defterler iki nüsha hâlinde tanzim edilir, bunlardan biri merkezdeki defterhanede, diğeri de akıncıların bulundukları eyalet veya sancakların kadılıklarında muhafaza edilirdi. Böylece herhangi bir yolsuzluğa meydan verilmezdi. Her akın sonunda şehit veya malûllerin yerine, kuvvetli gençler akıncı olarak kaydedilirdi. Akıncılara tahsis edilen bir maaş yoktu. Elde ettikleri ganimetlerin 1/5’ini pençlik (humus) vergi olarak verdikten sonra, kalanlarla geçimlerini temin ederlerdi. Bazılarının ise tımarları (işleyebilecekleri toprakları) vardı.


Akıncıların atları hızlı, dayanıklı ve süratli olanlardan seçilirdi. Akıncılar sefere çıkarken yanlarında dört-beş at götürürler, yorulan atları konak yerlerinde bırakarak, hız kaybetmeden yollarına devam ederlerdi.
Uzun mesafeleri, kısa sürede koşabilecek şekilde yetiştirilen ve birçok meziyeti olan akın atlarının eskisi kadar yetiştirilememesi, bu teşkilâtın zayıflama sebeplerindendir. Fetihler döneminin sona ermesi ve duraklama devrinin başlaması ile akıncılar görülmez olmuştur. 1595 yılında Koca Sinan Paşanın Eflak’ta Prens Mihal’e yenilmesi üzerine Tuna’nın öte yakasında kalan akıncıların ve akın atlarının pek çoğu telef olmuştur. 16. yüzyıldan itibaren sayıları iyice azalan akıncılar, geri hizmetlerde kullanılmaya başlanmıştır. Akıncıların yerini bu dönemden sonra Kırım Hanlarının emri altındaki Tatar askerleri almıştır. Akıncı adı 1826 yılında resmen ortadan kalkmıştır.


Akıncıların parolası, “Yazılan gelir başa”ydı. Yazılan mademki başa gelecekti, ölümden korkmak niyeydi? Bu yiğitler gözlerini budaktan sakınmaz, her yerde şehadeti ararlardı. Gece âbid olan bu Hak fedaileri, gündüz birer arslan kesilirlerdi. Akıncılardaki ruh hâlini anlamak, Kur’an-ı Kerim’in çeşitli yerlerinde geçen, “Malınızla ve canınızla cihat edin.” âyetini kavramaya bağlıdır. Çiftçilerin ellerindeki tohumları toprağın altında çürümeyeceğine inandıkları ve ellerindeki tohumları tereddüt etmeden toprağın bağrına saçıp beklemeye durdukları gibi, akıncılar da yapmış oldukları güzel işlerin karşılığını mutlaka göreceklerine inandıklarından, hayatlarını Hakk’ı korumaya ve ülkelerini savunmaya adamışlardır. Evet herkes inandığı kadar gerilime geçecek, o kadar bu yola baş koyacak ve o kadar toprağın bağrına tohum saçacaktır.


Windows XP nin Ne Anlama Geldiğini Biliyor Musunuz

Aralık 21, 2006

Sürekli Elimizin Altında Olan, Her Alanda Kullandığımız “Windows XP nin Ne Anlama Geldiğini Biliyor Musunuz ?”
Mesih’in 2000′li yıllarda geri dönmesini bekleyen yalnızca Vatikan değilmiş. Microsoft da, kendi çapında bir “Mesih operasyonu” yürütmüş.

xp1.png

Microsoft’un 2001 yılında piyasaya sürdüğü ve hâlen en yaygın kullanılan işletim sistemi Windows XP’deki “xp” Eski Yunanca’da “Mesih” anlamına geliyor.

 

KURTARICI WİNDOWS!

 

Microsoft, 2001 yılında piyasaya çıkardığı işletim sistemine İngilizce’de “deneyim” anlamına gelen “experience”ın kısaltması olarak lanse ettiği “XP” adını verdi. Windows XP’deki “xp” aslında İncillerin de kaleme alındığı dil olan Eski Yunanca da Christ’ın, yani Mesih’in kısaltması.

xp2.gif

 

 

“Windows xp” kullanıcıları olarak hepimiz, adında Mesih olan bir işletim sistemindeyiz yani.

 

HIRİSTİYANLIĞIN SEMBOLLERİNDEN

xp3.gif

Eski Yunanca’da “x” harfi “khi”, “ro” olarak okuna “p” harfi ise “re” sesine tekabül eder. “XP” böylece, Yunanca’da “khristos” şeklinde yazılan Mesih’in kısaltması, giderek de sembolü olarak kullanılmıştır. Doğu Roma bu kısaltmayı, Hıristiyanlığı benimsemesiyle birlikte sembol olarak kullanmaya başlamış bundan bir haç modeli olan “khi ro haçı”nı çıkartmıştır.

 

MİCROSOFT DA BİGANE KALMAMIŞ!

 

Öyle anlaşılıyor ki Microsoft 2000′li yılların Hıristiyan alemi üzerinde oluşturduğu etkinin dışında kalmamış, son işletim sistemi modeline Hazreti İsa’yı kasteden “Mesih” adını takmış. Microsoft’un bu tutumu, Hollywood’da esen rüzgarla da paralel, çünkü Hollywood da 2000′li yıllara birer Mesih hikayesi olan Matrix, Yeşil Yol ve birer Kıyamet senaryosu niteliğindeki Armagedon, Yarından Sonra, Derin Darbe gibi filmler yaptı.

 

“HAÇLI SEFERİ”NE WİNDOWS DA KATILDI

xp4.jpg

Aslında, 2000′li yıllar Batı’da Hıristiyanlığın etkin konumunu başka vesilelerle de gösterdi. 11 Eylül 2001′deki saldırıların ardından ABD başkanı Bush bir Haçlı Seferine çıkm atan söz etti ve peşinden Afganistan ile Irak’ın işgali geldi. O zaman dehşetle fark ettik ki “haçlı seferi” düşüncesi Batı’da canlılığını zaten hiç kaybetmemiş: futbol takımlarından lokantalara, otellerden marketlere pek çok kurumun adındaki “crusade” (“haçlı seferi”) ibaresinde yaşamakta. Öyle ki, ABD’de siyaseti belirleyecek bir konumu ele geçirecek güce erişmiş.

Microsoft gibi, Amerikan ve dünya ekonomisinin bir devinin de bu “haçlı ruhunun” kıyısında kalmayacağını, onu sahipleneceğini düşünmek akla aykırı değil.

xp5.jpg

 

Dünyada “üç” grup insan var:
Bir şeyi yapan ve yürüten “küçük” bir seçilmiş grup.
Bir şeyin yapılmasını seyreden “büyükçe” bir grup.
Ne olup bittiğini bilmeden yaşayan “muazzam” bir kalabalık.

 

 

Kaynak: islamisite.com


FIRSATLARI KULLANMAK

Aralık 21, 2006

Genç Macar Sanatçı Arpad Sebesy multimilyoner Elmer Kelen in portresini yapmak için görevlendirilmişti. Görev özellikle zordu, çünkü Kelen sadece üç kısa poz vermeye razı olmuştu. Sonuçta, Sebesy portrenin çoğunu ezberden yapmak zorunda kalmıştı.
Kısıtlamalara rağmen, Sebesy portrenin Kelen e yeterince benzediği görüşündeydi.
Ancak, Kelen ayni fikirde değildi. Kibirli milyoner resmin kendisine benzemediğini öne sürerek portrenin parasını ödemeyi reddetti.
Genç ressam resmini yapabilmek için saatlerce titizlikle çalışmıştı, ve birdenbire bunu gösterecek hiç bir şeyi olmadığını fark etti. Milyoner stüdyodan ayrılırken, sanatçı bir ricada bulundu, ” Portreyi size benzemediği için
reddettiğiniz belirten bir mektup yazabilir misiniz?” Kelen bu kadar kolay kurtulduğuna sevinerek razı oldu. Aylar sonra, Macar
Sanatçıları Derneği, Budapeşte Güzel Sanatlar Galerisinde sergi açtı. Kelen in telefonu çalmaya başladı. Biraz sonra galeriye geldiğinde Sebesy nin yaptığı portresinin, üzerinde “Bir Hırsızın Portresi” etiketiyle teshir edildiğini
gördü. Mağrur milyoner resmin indirilmesini istedi. Müdür reddedince, Kelen resim kendisini topluma alay konusu edeceği için dava açmakla tehdit etti. Bunun üzerine müdür Kelen in resmin kendisine benzemediği için almayı reddettiğini belirten imzalı mektubunu çıkardı. Milyoner artık resmin parasını ödeyip almaktan başka çare kalmadığını anlamıştı.
Genç sanatçı sadece son gülen olmakla kalmamış, ayni zamanda güçlüğü karlı bir alışverişe dönüşmüştü. Çünkü milyoner resmi almağa kalktığında fiyatının eskisinden on kat daha fazla olduğunu görmüştü. Gördüğünüz gibi, güçlüklere teslim olmayı kabul etmemişti. Bunun yerine öfke ve acıya teslim olmaktansa yaratıcı ve yararlı bir kapı açacak bir yol düşündü.Kısaca ressam değerli bir prensip keşfetmişti :
Yeni fırsatlar bizi genellikle sıkıntılı anlarda ziyaret eder, çünkü bir kapı kapanırsa, başka bir kapı açılır.

Kaynak:sevginehri.net


Türklerle Başa Çıkılmaz

Aralık 21, 2006

Mucizeler ülkesi de denilebilir… Ülkemizden bahsediyorum. Bana herhangi bir ülke gösterin ki, bizim sabredebildiklerimize katlanabilsin. Hiç sanmıyorum. Elektrik kesik, ses eden yok! Sular akmaz, aynı sabır! Her iktidara gelen zaman ister, eskisini aratır hale gelir, tık yok!

Ama bütün bunlara rağmen en ufak şeylere sevinir, mutlu olur, her şeyi unuturuz.
Gösterişi sevmediğimiz gibi, yarattığımız mucizelerin de farkında olmayız.

Aşağıdaki örnek gibi;

Bir reklam ajansımız, 50 000 adetlik baskılı T-Shirt ihracat bağlantısı yapmıştı. Sıcak baskı tekniği ile yapılan bu uygulama, herhangi bir fotoğrafın T-Shirt’e basılması şeklinde oluyordu. İIk 10 000 adetlik parti yerine ulaştığında, alıcı firma işin mükemmelliği karşısında gözlerine inanamamış, uygulamayı yerinde inceleyip bilgi sahibi olmak için bu konuda uzman iki kişilik heyeti Türkiye’ye yollamış. Olay buraya kadar göğüs kabartıcı. Ancak, reklam şirketini almış bir panik. O kadar iptidai bir yöntem uyguluyorlar ki, bunun ilgili firma tarafindan anlaşılıp siparişin iptal edileceği korkusunu yaşıyorlar. Derken heyet geliyor. Karşılıklı sevgi gösterileri, iltifatlar, izzet-i ikram; heyet sabırsız, illaki imalatı göreceğiz diye sızlanıyorlar.

Bizimkiler hala panikte; yapacak başka birşey kalmıyor, utana sıkıla atölyenin yolunu tutuyorlar. Sanayi sitesinin loş bir katındaki atölyeye girdiklerinde manzara şöyle; bir kırık dökük masa, yerlerde boyalar, yırtık elbiseli birkaç çırak, iki usta ve onbeş metrelik uzun bir tezgah ve tabiiki meşhur T-Shirt’ler baskı için sıra bekliyorlar. Bu ortamda beyaz T-Shirt’lere bu kadar temiz baskı yapmak olanaksız. Ama heyet nezaketen uygulamanın başlamasını istiyor. Kaybedecek hiçbir şeyi kalmayan firma yetkilileri, çaresiz gösteriye başlıyorlar. İki çırak, masaya paralel tahtanın iki ucundan tutuyorlar. Bu arada usta gerekli boya ayarını yapıyor ve: Şimdi!, diye bağırıyor. İki çırak var güçleri ile öteki uca koşuyorlar. Sonuç: Harika….

Ertesi gün heyet teşekkür ederek ayrılıyor. Korku ile beklenen birkaç gün sonra karşı firmadan 50 000 adetlik bir sipariş daha geliyor. Bizimkiler, kabul edilmenin sarhoşluğu içinde bayram yapıyorlar. Olaydan bir yıl sonra heyetin verdiği rapor tesadüfen ellerine geçiyor. Aynen şöyle:

“Türk’ler bütün ısrarlarımıza rağmen söz konusu fabrikayı bize göstermediler. Ancak sanayi casusluğuna karşı aynı ürünün sahtesinin yapıldığı yerde bizi aldatmaya çalıştılar. Biz nezaketen inanmış göründük.
Orada bu sürede değil 50 000 adet, 500 adet dahi baskı yapılamayacağını çocuklar bile anlar. Bu bakımdan siparişin devamını Türk’lere vermekten başka çaremiz yoktur.”

Yarattığımız mucizelerin bile farkında değiliz.


Balinalar Nasıl Kolay Yüzüyor

Aralık 21, 2006

Prof.Dr. M.Sami POLATÖZ (sızıntı)


Yüzümüzde çıkan bir sivilce ve elimizde çıkan bir siğil bile tesadüfen ve sebepsiz değildir. Biraz düşününce bir sürü hikmetini bulabiliriz. Tıpkı bunun gibi ağaçtan düşen bir yaprağın da ekolojik denge, ziraat, bitki beslenme ve toprak açısından onlarca hikmetini bulabiliriz. Hayvanlar âleminde de hiçbir organ, doku ve hücre, bunların teşkil ettiği morfolojik yapılar gereksiz, önemsiz, sebepsiz ve abes değildir.


Tabiattaki her yaratılmışa böyle bir araştırıcı ve hikmet nazarıyla bakmayı öğrenebilsek, hayret ufkumuz bir kat daha genişleyecek ve Yaratıcımıza olan aşkımızdan aldığımız lezzet çok daha fazla artacaktır. Birçoğumuz çeşitli balinalara ait fotoğraflara zaman zaman bakmış ve bugün yaşayan bu en büyük hayvanlardaki anatomik ve morfolojik dizaynın kusursuzluğu karşısında hayrette kalmışızdır. Tabii ki hiçbirimizin aklına kafalarındaki ve yüzgeçlerindeki iri siğil gibi şişkinliklerin ne işe yaradığı gelmediği gibi, aksine bu mükemmel dizaynı bozan hastalık sonucu çıkmış ve kurumuş yaralar olduğunu düşünmüşüzdür. Halbuki her şeyde hikmet ve ölçü arayan bir araştırmacı gözüyle bakabilseydik, balinaların kafalarının ön kısımlarında ve yüzgeçlerinin önlerindeki bu şişliklerin önemli teknolojik gelişmelere kapı açabileceklerini görebilirdik.

Bu şişlikler sayesinde suyun direnci azaltılabilmekte ve dev vücudun manevra kabiliyeti artırılabilmektedir. İleride gemilere ve uçaklara uygulanabilecek olan bu teknoloji hem yakıt sarfiyatını azaltabilecek, hem de gemi ve uçaklara daha rahat hareket imkanı sağlayabilecektir.

Balinalardaki şişlikler biyologları uzun zamandır şaşırtmaktaydı. Kaliforniya’daki Uygulamalı Akışkan Mühendisliği Şirketi’nden Philip Watts ve Pennsylvania’daki West Chester Üniversitesi’nden Frank Fish balinaların yüzgeçlerindeki küçük şişliklerin hareket esnasında ve dururken suya olan tesirlerini bilgisayarla denediler. Büyük bir sürpriz sonucu şişliklerin sürüklenme kuvvetini (suyun direnci ile oluşan kuvvet) % 10 azalttığını ve kaldırma kuvvetini ise % 5 artırdığını buldular. “Aynı anda hem sürüklenmeyi azaltan hem de kaldırmayı artıran bir etkiyi bulmak çok nadirdir. Genel olarak bir şey sürüklenmeyi azaltıyor ise kaldırmayı da azaltır, aksine sürüklenmeyi artırıyor ise kaldırma kuvvetini de artırır” diyor Watts.

Şişliklerin yüzgecin üst kısmında seri halinde kesintili alçak basınç bölgeleri oluşturduğu sanılıyor. Bu bölgeler bir yandan kaldırma kuvvetini artırırken, alçak basıncın kesintili olması da sürüklenme kuvvetini düşürüyor.

Watts ve Fish çalışmalarının uçakların manevra kabiliyetlerini arttırabileceğini düşünüyorlar. “Günümüzde uçak mühendisleri, kanat ön kenarının düz olması gerektiğini düşünmektedirler.” diyor Watts.

Şişlikler aynı zamanda balinaların avlarını kovalarken âni dönüş yapabilmelerini sağlamaktadırlar.

Teknolojideki ilerlemeler, bizi,canlılarda basit gibi görünen bazı ayrıntıların, aslında mükemmel bir mühendislik tasarımının neticesi olarak belli bir hedef ve gâye için yerleştirildiği sonucuna götürmektedir.

Kaynak
-Michael Le Page, ‘Spead bumps qive humpbacks a surprise boost’, New Scientist, 13 Ocak 2001.


İki şey ararsınız ama bulamazsınız

Aralık 21, 2006

* Gençliğin kıymetini ihtiyarlar, huzurun kıymetini huzursuzlar, sıhhatin kıymetini hastalar, hayatın kıymetini ölüler bilir.

* İşlediğiniz günahları gizlediğiniz gibi, yaptığınız iyilikleri de gizleyiniz!

* Nefsin aldanmasına, dünyanın yalancı ve geçici tadına kapılan, hayrın tadını alamaz. Öyle bir kimseyle arkadaşlık edin ki; onda dünya malı hırsı bulunmasın.

* Hakiki sevgi, iyilik gördüğünde artmayan, kötülük gördüğünde de eksilmeyendir.

* İki şeyi ararsınız ama, bulamazsınız. Bunlar, neşe ve rahatlık olup, ikisi de Cennette olur.

* İyi komşuluk, yalnız komşuya eziyet etmemek değil, komşunun eziyetlerine de katlanmak demektir.

* Yılan candan eder, kötü arkadaş hem candan hem imandan eder.

* İstediklerini vermediğiniz zaman kızan ve küsen hakiki dost değildir.

* Salih müslümanın korkusu kalb kırmaktır. Hiç ölünün diri ile kavga ettiğini gördünüz mü?

* Abdülhalık Goncdüvani hazretlerine bir genci meth etmişler. O da merak edip ziyaretine gitmiş. Biraz sohbet ettiklerinde genç demiş ki, “Rabbimin rızası cehenneme girmemde ise girerim.” Abdülhalık Goncdüvani hazretleri buyurmuş ki, “Senin işin bitmiş! Zira hep mimli, yani “ben”li konuşuyorsun. Mimli konuşmak ise nefstendir.”  

* Muvaffak olmuş, yaptığının faydasını ahirette görene denir.

* Kriz insanın içindedir, dışarıda kriz yoktur.

* Nefs, hiçbir düşmana benzemez. Çünkü o doğrudan Allahü teâlâya düşmandır.

* Allahtan en çok korkanlar, O’nu bilenlerdir. İlim arttıkça korku artar.

* Evliyayı kiramın ruhlarından, hayatta iken feyz alındığı gibi, vefatlarından sonra da feyz alınır. Hatta daha çok feyz verirler. Yeter ki sevgi, muhabbet olsun…. Ehli sünnet itikadı olsun, haram işlememek olsun, birde namazları doğru kılmak oldu mu feyz kesilmez, artar.

* Bir insana İslamiyeti anlatmak isteyende şu üç vasfın olması şarttır; yoksa hem kendisine hem karşısındakine zarar verir:

1) Karşısındakinin dinini bilecek.

2) Dünyasını bilecek.

3) İslamiyeti ve ilm-i siyaseti bilecek.

* Bilmek, yapmak içindir.

* Müstehapları yapmakta gevşek davranan, sünnetleri yapamaz. Sünnetleri yapmakta gevşek davranmak, farzların yapılmasını zorlaştırır. Farzlarda gevşek davranan da marifete, Allahü teâlânın rızasına kavuşamaz.


OSMANLILARDA ZAMAN

Aralık 21, 2006

Zamanın Tanımlanması

Zamanın nasıl belirleneceği sorunu insan zekasını çok eski çağlardan beri sürekli meşgul etmiş bir sorundur. M.Ö. 150′de Hipparkhus stereometrik projeksiyon kavramını geliştirerek tüm uzay hareketlerinin düzlemsel trigonometriye ne şekilde iz düşürülebileceğini göstermiş bulunuyordu. Bu önemli kuramsal bilgi Ptolemaios’dan sonra da kullanılmıştır. Yöntem 9. yüzyılda İslam ülkelerinde benimsenerek özellikle namaz vakitlerinin belirlenmesi, karada ve denizde yön tayini, arazi ölçümlerinin yapılması, yüksekliklerin ve derinliklerin belirlenmesi gibi değişik konularda yaygın uygulama alanı bulmuştur. Bu sorunlarla uğraşırken küresel geometri ve gök cisimlerinin hareketi ile ilgili konularda önemli ilerlemeler kaydedilmiştir.

İslamda zamanın belirlenmesi sorunuyla uğraşılırken daha önce bilinegelen ve temeli stereometrik izdüşümüne dayanan usturlaplardan yararlanılmıştır. Bu alet yüzyıllar boyunca geliştirilerek özel sorunların çözümüne daha uygun biçimlere getirilmiştir. Saat ayarının kuramsal temelleri bulunulan yerdeki güneşin konumuna ve bir çubuğun gölgesine bağlı olarak 8. yüzyılda belirlenmiş bulunuyordu. Zamanla ilgili tanımlar gözle görülen olaylara dayandırıldığından herkes tarafından kolaylıkla soruşturulabilir nitelikteydi.

Zamanın bulunulan tarihe ve yere bağlı olarak tanımlanmış olması, nüfusun yoğun olduğu yerlerde, konunun muvakkit adı verilen uzman kişilerce belirlenmesini zorunlu hale getirmiştir. Sultanlar zamanın doğru tespiti için, merkezi camilerde muvakkithaneler kurmuş, burada görev alacak kişilerin yetişmesini sağlamış, bu müesseseleri gerekli araç ve gereçlerle donatmışlardır. İslam dünyasının liderleri hükmettikleri eyaletlerin her bölümü için namaz vakitlerini hesaplatmayı görev edinmişlerdir.

Fatih Sultan Mehmet’in 1456′da Semerkantlı astronom Ali Kuşçu’yu tüm imparatorlukta namaz saatlerinin hesaplaması için görevlendirdiği bilinmektedir. Osmanlı İmparatorluğunun 17. yüzyılda en geniş topraklara eriştiği dönemde İstanbul’da bir rasathane kuran Takiyüddin’e de benzer bir görev verilmiştir.

1- Hicri ve Rumi Takvim

İslam ülkelerinde kullanılan Hicri takvim Hz.Muhammed’in M.S. 622′de Mekke’den Medine’ye hicretiyle başlar. Hicri – Kameri takvim, ayın dünyanın etrafında dönüşüne göre tanımlanır. Bir yıl Muharrem, Sefer, Rebiyülevvel, Rebiyülahir, Cemaziyülevvel, Cemaziyülahir, Recep, Şaban, Ramazan, Şevval, Zilkaade ve Zilhicce adı verilen 12 aydan oluşur. Her bir Kameri ay yaklaşık 29.5 gün sürer ve bir Kameri yıl 354 gün olarak elde edilir. Bu nedenle Kameri takvimde 6 adet 29 günlük 6 adet 30 günlük ay bulunur. Hangi ayların 29 ya da 30 gün süreceği ayın fazı göz önünde bulundurularak Şeyh ül İslam tarafından belirlenir.

Ancak gerçek Kameri ay 29.5 günden 44 dakika 3 saniye daha uzun olduğundan 12 Kameri ayın belirlediği 354 günlük kuramsal Kameri yıldan 8 saat 48 dakika 36 saniye daha uzundur. 30 yılda bu hata 11 gün 0 saat 18 dakika 0 saniye olacağından eşzamanlılığı sağlamak için 30 yıl boyunca 19 adet 354 gün süreli ve 11 adet 355 gün süreli sene oluşturulur. 355 günlük seneler son aya bir gün ilave edilerek gerçeklenir. Böylece eşzamanlık sağlanır ve ancak 2400 senede bir takvime tekrar 1 gün ilave etmek gerekir.

Kameri yılın ortalama süresi günlerin yıllara göre dağılımından (19×354+11 x 355) / 30=354 gün 8 saat 48 dakika olarak hesaplanır. Bugün kullanılan güneş yılı yaklaşık 365 gün 5 saat 48 dakika olduğundan Kameri yıl güneş yılından yaklaşık 10 gün 21 saat daha kısadır. Buna göre, 1 Kameri yıl güneş yılının 0.9702 katına, 1 güneş yılı Kameri yılın 1.0307 katına karşı düşer. Ayrıca hicret 15 Temmuz 622′de gerçekleştiğinden, kameri takvimin miladi takvimine göre 621.536 yıl kadar faz farkı bulunur. Eğer örneğin 1 Ocak 1993′ün hicri takvimdeki karşılığını bulmak istersek yukarıdaki değerlerden (1992-621.536) x l.0307=1412.5372 buluruz. Hicri takvime göre 1412 yıl geçmiş olduğundan bu tarih hicri 1413 yılına karşı düşer.

Hicri takvimin haricinde Osmanlı devletinde 1678′den sonra maliye ile ilgili işlerde Rumi takvim de kullanılmaya başlanmıştır. Mali yılın başlangıcı 1 Mart olarak kabul edilir. Rumi yıl 365 gün olup güneş yılına karşı düşen miladi seneyle eş uzunluktadır. Rumi sene her 33 yılda 354 gün olan hicri seneyi bir yıl geçer. Bu farkı gidermek için Rumi seneden her 33 yılda bir hicret yılı düşülür; buna sıvış senesi denir. Her iki takvim arasında ayrıca 13 günlük bir fark bulunur. Ayrıca Rumi sene miladi 584′te başlatıldığından Rumi seneyi bulmak için Miladi seneden 584 çıkarmak gerekir. Aylar Mart, Nisan, Mayıs, Haziran, Temmuz, Ağustos, Eylül, Teşrini-evvel, Teşrini-sani. Kanuni-evvel. Kanuni-sani, Şubat olarak adlandırılır. Örneğin Miladi 1 Ocak 1993 tarihi Rumi 19 Kanuni-evvel 1408 tarihine karşı düşer. Osmanlı devletinin sonuna kadar mali işlemlerde kullanılan Rumi sene 1925′te Miladi takvim yılının kabul edilmesi üzerine terk edilmiştir.

2-    Gün ve Saat Tanımı

İslam dünyasında yeni gün güneşin batışıyla başlar. Güneş ufukta kaybolunca saat 12 ya da 0′dır. Bir sonraki güneş batışına kadar geçen süre 2×12 saate ayrılır. Ezani saat adı verilen bu saat tanımında, günün başlangıcı değişmekte ancak gün boyunca bir saatlik süre aynı kalmaktadır.

Bunun dışında Helenistik çağdan kalma başka bir saat kavramı, Zamanı saat’ta kullanılır. Bu saat kavramında gündüz ve gece süreleri kendi başlarına ayrı ayrı 12 eşit parçaya bölünür. Tanım gereği bir günün süresi aynı kalmakla birlikte, gündüz ve gece saatlerinin süreleri mevsime bağlı olarak değişir.

3-    Namaz Vakitlerinin Tanımı

Namaz vakitleri aşağıda belirtilen şekilde belirlenir

3.1.-Akşam namazı: Akşam namazı güneşin 625 metre rakımlı bir yerde gözlenen batış anında kılınır. Bu durumda ezani saate göre saat 12′dir ve yeni bir gün başlamış olur.

3.2.-Yatsı namazı: Güneş merkezinin ufkun 17° altında bulunduğu sırada kılınır.Bu zaman öznel olarak yan yana duran beyaz ve siyah renkli iki cismin ayırdedilemez olduğu an olarak tanımlanır.

3.3.- Sabah namazı: Sabah namazı, güneş ufukta doğduğunda bitmesi gerektiğinden, başlangıcı da buna göre ayarlanır.

3.4.- Öğle namazı: Ufka göre dik duran bir çubuğun gölgesi uzamaya başladığı an kılınır .

3.5.- İkindi namazı: “Asr’ı evvel” ve “Asr’ ı sani” olarak adlandırılan iki zaman arasında kılınır .

“Asr’ı evvel”: Çubuk gölgesinin, aynı günün öğle vaktindeki en kısa gölge uzunluğu ile kendi uzunluğu toplamı kadar olduğu an olarak tanımlanır.

“Asr’ı sani”: Çubuk gölgesinin, aynı günün öğle vaktindeki en kısa gölge uzunluğu ile kendi uzunluğunun iki katı kadar olduğu an olarak tanımlanır.

Bu tanımlardan başka Ramazan ayında oruç şafak vaktinde “imsak” ‘ta başlar: Bu anda güneş ufkun 19° altındadır ve güneşin doğması için 1 saat 16 dakika kadar bir zaman vardır (l° = 4 dakika). Bu zaman da öznel olarak yan yana duran beyaz ve siyah cisimlerin ayırt edilmeye başlandığı an olarak tanımlanır. Oruç güneş batıncaya kadar sürer. Bayram namazı (iyd) camilerde güneş ufkun 5° üzerine çıkınca, ya da doğduktan 20 dakika sonra, kılınmaya başlanır.

Kesin zaman belirlenmesi sadece öğle ve ikindi namazlarında mümkün olduğundan diğer namaz vakitleri ve oruca başlama vakti için 10 dakikalık bir hoşgörü tanınır. Buna göre sabah namazı ve oruca başlama 10 dakika erken, akşam ve yatsı namazları ile iftar vakti 10 dakika geç olabilir.

Şeker bayramı 29 gün süren ramazan ayının sonunda hilalin görünmesiyle başlar. Kurban bayramı 68 gün sonra kutlanır. Şu halde Şeker bayramı 1. Şevval’de, Kurban bayramı ise 2 ay 10 gün sonra 10. Zilhicce’de kutlanır.

Kaynak: 
Osmanlı imparatorluğunun doruğu 16. yüzyıl teknolojisi, Editor Prof. Dr. Kazım Çeçen, İstanbul 1999, Omaş ofset A.Ş.


Seslerin Ötesindeki Ses

Aralık 21, 2006

Mk. Müh. Osman KARAGÖZ (sızıntı)

Bir ses duyduğumuz zaman muhakkak titreşen bir cismin bulunduğunu söyleye­biliriz. Gerili bir teli parmağımızla çekip bırakalım. Tel titremeye başlar. Bunun ne­ticesi olarak da bir ses çıkar.

Tabiatta titreşen herşey ses dalgaları meydana getirir. Bağırdığımız zaman akciğerlerimizden kuvvetle çıkan hava, boğazımızdaki ses tellerini titretmiş, böylece ses çıkmıştır. Bunun gibi bir çana tokmakla vurduğumuz ya da bir bardağa fiske attı­ğımız zaman çıkan seslerin hepsi, vurulan veya dokunulan şeyin titreşmesi netice­sinde meydana gelir. Eğer titreşen bu cisim boşluktaysa yani havasız bir yerdeyse ses dalgaları meydana gelmez. Biz de sesi duyamayız. Havası alınmış bir cam fanus içinde çalan çanın sesini duymamız imkânsızdır.

Sesin frekansı: Titreşen bir cismin saniyede yaptığı titreşimlerin sayısı. Frekansı ölçmek için Hertz (kısaca Hz.) denilen bir birim kullanılır. Bir Hertz, bir cismin 1 saniyede tam 1 titreşim yapması demektir

Sesin hızı : Ses dalgaları havada saniyede 340 m. lik bir hızla yayılırlar. (Sesin hızı, deniz seviyesinde saatte 1.224 km. ile 11.000 m. yükseklik de saatte 1.060 km. arasında değişir.) Ancak sesin çarptığı engeller kuvvetini azaltır. Sesin su içindeki hızı havadakinden fazladır. (1.504 m/saniye) Ses dalgalarının hızı madenlerin içinde daha da artar.

Sesin yansıması (Aks-i seda) : Yansıma, ses dalgalarının bir engele çarparak bize geri gelmesidir. Sesin tam olarak yankı yapabilmesi için arada 17 m. lik bir aralık olması gerekir. Eğer uzaklık daha azsa yankı tam olarak meydana gelmez, yalnız çıkan sesler daha dolgun çıkar. Ses duvarı nedir? Ses dalgalarının deniz seviyesindeki düzeyindeki hızının saatte 1.224 km. olduğunu söylemiştik. Ama yükseklere çıkıldıkça havanın yoğunluğu azaldığından dalgaların hızı azalır. 11.000 m. de bu hız 1.050 km.ye iner. Sesin yayılma hızından daha yüksek olan hızlara “ses-ötesi hız”, daha düşük olan hızlara da “ses-berisi hız” adları verilir.

1) 11.000 m. yükseklik de saatte 1.060 km. den sonra yavaş, yani ses-berisi hızla uçağın meydana getirdiği ses dalgaları, uçağın hızından daha fazla olduğu için daha çabuk yayılır. Biz de uçak daha uzakta iken sesini duyarız.

2) 11.050 m. yükseklik de saatte 1060 km. hızla uçan bir uçağın çıkardığı ses dalgaları uçakla birlikte yayılırlar. Motorun sesini duyduğumuz anda uçağı da görürüz. Bu durumda uçak, ses titreşimlerinden meydana gelen çok kuvvetli bir engelle karşı karşıya kalır. Biz buna “ses duvarı” deriz.

3) 11.000 m. yükseklik de uçan bir uçağın hızı 1060 km. den daha fazlalaşırsa motorun çıkardığı ses dalgaları uçağa erişemezler. Uçak geçip gitmiş, ses dalgaları ise geride kalmıştır. İşte bu durumda da uçak “yolunu kesen” o kalın ses duvarını aşmış sayılır. Canlı radarlar: Gözleri zayıf gören yarasalar, geceleri çeşitli engellere çarpmadan rahatça uçarlar. İnsanlar, yarasaların bu çok zor işe nasıl muvaffak olabildiklerini ancak radarların keşfinden sonra anlayabilmişlerdir. Radar uzaya elektromanyetik dalga demetleri gönderir. Bunlar bir engele mesela bir uçak-çarpınca, geri başlangıç noktasına dönerler.

Böylece, uzaydaki cismin varlığı, yönü ve uzaklığı (bu dalgaların gidiş-dönüş zamanları arasındaki farktan) radar ekranı üzerinde belirir.

Yankıyla ayartılan yarasa, engele çarpmamak için süratli bir dönüş yapar. Kanatlarından birinin aldığı dalgalı şekil dikkatinizi çekti mi? Yarasalar, çok yüksek titreşimli (saniyede 50-100.000) ses-ötesi dalgalar yayarlar. En çok 20.000 titreşime hassas olan insan kulağının bu sesleri duymasına imkân yoktur. Bu hayvanlarda da, ses-ötesi dalgaları yayan organın gırtlak, dönen dalgaları alan organın da kulak olduğu tahmin edilmektedir.

İstemediğimiz sesler: Tabiattaki bütün sesleri işitemeyiz. İnsan kulağı 16 Hertz ile 20.000 Hertz arasında frekansı olan sesleri duyar. Ama kâinatta bu iki frekans sınırı dışında da sesler vardır. Ağaç yapraklarının yaradanlarına karşı hemhemelerinden, güneş sisteminde dönen kürelerin seslerine kadar… Acaba bunları duymamak Hafız ismine mâlik, şefkatli bir Zât’ın lütuf ve merhameti değil midir? Radyonun düğmesini açtığınızda duyduğunuz şeylerin, gece-gündüz beynimizin odaları arasında yankılanmasını ister miydiniz?

Şekiller ve renklerle çeşit çeşit nakışlar dokuyan, türlü sanat tabloları ile kâinatta boş bir yer bırakmadan her tarafı süsleyen Muhteşem Sanatkârın, ayrı ayrı nağme ve eda yarattığı seslerle de bu şâhâne meşheri dillendirip, dağılış ve yayılış sistemlerindeki müthiş intizam ve insicam ile varlığına ayrı bir sahada şahitler gösterdiğini müşahede etmekteyiz…


KALP KRİZİ VE KORUNMANIN YOLLARI

Aralık 21, 2006

Kalp, dakikada ortalama 70 kere atarak, vücuttaki kanın bir gün içinde 1000 tam devir yapmasını sağlayan hayati bir organımızdır. Bunun anlamı, tüm kanın, vücuttaki her hücreyi 1000 kere ziyaret etmesi, gerekli besinleri onlara iletmesi, oksijeni verip karbondioksiti alması, hasarları tamir etmesi, aksaklıkları gidermesi ve artıkları toplamasıdır. Vücuttaki her hücre, Allah’ın izniyle kalbin bu yorulmak bilmez gayreti sayesinde günde 1000 defa kontrolden geçirilir. Bu şekilde kalp günde 8 bin litre kan pompalar.

Bu kadar hayati öneme sahip bir organ olan kalbimizin çalışmasına engel olan her şeyin hemen fark edilmesi ve hasarları önlemek için tedavi edilmesi gerekir. Günümüzde kalp hastalığı birinci sıradaki ölüm nedenidir ve en belirgin nedeni kalp krizidir. Bu nedenle de kalp krizi belirtilerinin daha iyi tanınması ve tedavi seçeneklerinin artırılması için yoğun çaba harcanmaktadır.

Kalp Krizi Nasıl Meydana Gelir?

Kalp krizi kısaca kalbi besleyen atardamarların ani olarak tıkanması sonucu bölgesel olarak kalp dokularının zedelenmesidir. Kalp krizlerinin %90′ında damarları kapatan, damar sertliği yüzünden oluşan tıkaçlardır.

Kalp insan vücudunda kendi kendini besleyen tek organdır. Kalbi besleyen atardamarlar sürekli çalışan kalp kası dokularına yeterli temiz kan sağlarlar.

Kalp kası dokularının beslenmesi genellikle sadece o bölgeye ait damarlarla olur, çoğu zaman beslenmesi bozulan bir bölgeye başka yerden kan gelmez. Bu özellikler kalp damarlarındaki en ufak bir bozukluğun etkilerinin hemen hissedilmesini sağlar.

- Kalp krizinin ilk belirtisi göğüs üzerinde baskı hissi veren, sol kola veya omuza yayılan ağrıdır.

- Kalp atışlarında düzensizlik hissedilir.

- Nabız düşük ve tansiyon düzensizdir.

- Kalp yetmezliği, akciğerlerde su toplanması görülebilir.

- Ciltte morarma ve soğuma görülebilir.

Kalp krizi acilen tedavi edilmesi gereken yaşamsal tehlike meydana getiren bir durumdur. Kalp krizlerinin yarısında ölüm ilk 4-5 saat içinde olmaktadır.

Kalp Krizinin Nedenleri ve Korunma Yolları

Kalp krizinin nedenlerini kısaca şöyle sıralayabiliriz:

- Sigara içme

- Yüksek kolesterol (Kandaki “Total Kolesterol” düzeyinin (200 mg/dL’den) yüksek olması, kandaki “HDL Kolesterol” düzeyinin (35 mg/dL’den) düşük olması)

- Stres 

- Yüksek tansiyon

- Şeker hastalığı

- Şişmanlık

- Damar sertliği

- Hareketsiz yaşam

- Aşırı alkol ve kahve tüketimi

- Kalıtsal nedenler: ailede kalp krizi geçiren yakınların olması.

Görüldüğü gibi kalıtsal nedenler hariç, kalp krizine neden olan faktörlerin tamamını insanların yaşam tarzlarıyla ilgili konular teşkil eder.

KALP KRİZİNDEN KORUNMAK İÇİN SAĞLIKLI YAŞAM ÖNERİLERİ

- Kolesterolünüzü düşürün: Her türlü hayvansal gıdada bulunan kolesterol, devekuşu, hindi ve tavukta da vardır. Ancak bu etler daha düşük kolesterol düzeyine sahip oldukları için tercih edilmektedirler. Etin sindirilmesi dahil, ortaya çıkan “üre” gibi yan ürünleri de bedeninize yorgunluk ve bitkinlik vereceğinden her gün et yememenizde fayda vardır. Kabuklu deniz canlıları (midye, istakoz, kalamar) yüksek oranda kolesterol içerirler, bu yüzden balık haricinde başka deniz ürünü tercih edilmemelidir.

- Bitkisel sıvı yağ tüketin:

Tereyağı, sade yağ, iç yağları ve yağlı peynirlerdeki hayvansal yağlar çok yüksek oranda kolesterol içerdiklerinden kalp damar hastalıklarına neden olurlar. Bu nedenle, bitkisel sıvı yağlar tercih edilmelidir. Çünkü bitkisel yağlar kolesterol içermezler. Günlük yağ ihtiyacımız kilogram başına 1 gramdır. Bu miktar aşılmamalıdır.

- Spor yapmanın önemi:

Spor yapıldıkça yararlı kolesterol (HDL) artar, zararlı kolesterol (LDL) azalır. Kolesterolü dengelemek için diyetin yanı sıra mutlaka hafif spor da yapılmalıdır. Bu amaçla yürümek kalp sağlığınız için en ideal egzersizdir. Her gün en azından yarım saat yürümek ve 30 dakikada yaklaşık 3 km katetmek kalbiniz için yararlı ritmi yakalama açısından yeterli olacaktır.

- Kolesterolünüzün Omega yağları ile dengelenmesi: Bu yağlar karaciğerin ürettiği kolesterolü dengelemektedirler. Omega-3 en fazla balıkta, Omega-6 ise ceviz ve fındıkta bulunur. Kanola yağı da içerdiği Omega-3 yağı ile tanınır olmuştur.

- Bol meyve ve sebze tüketilmesi :

Sağlıklı kalmanın en önde gelen kurallarından birisidir. bol miktarda sebze ve meyve yemek, pek çok antioksidanı almanızı sağlayacaktır.

- Tuza dikkat!

Yüksek tansiyondan kaçınmak için tuzu azaltın. Yemekleri tuz koymadan pişirin. Sofrada ihtiyacı olan istediği kadarını daha sonra ekleyebilir.

- Sık ve az yemek yiyin :

Düzenli beslenmede ana-öğünler arasında 3 saat ara ile ara-öğünler bulunmalıdır. Bu durumda ana öğünler daha hafif yenmelidir.

Bütün bu önlemlerin yanı sıra, stresten uzak huzurlu bir yaşam ruh sağlığının olduğu gibi kalp sağlığının da altın kuralıdır. Allah’a teslim olan, inançlı insanların gerek ruh hastalıkları gerekse stresten kaynaklanan kalp ve damar hastalıklarına daha az yakalandıkları, daha uzun ömürlü oldukları kanıtlanmış birer gerçektir. Yüce Allah, insanlara hem beden hem de ruh sağlıkları için en huzurlu, en sağlıklı ve en güzel yaşamın sırrını Kuran’da şu şekilde bildirmiştir:

’Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah’ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah’ın zikriyle  mutmain olur.’ (Rad Suresi, 28)

kaynak: ilmiarastirma.org


Mitokondri

Aralık 21, 2006

Midi-klorian, mitokondri demektir. Mitokondri, vücudumuzdaki hücrelerde yaşayan, bakteri benzeri mikroskopik yapılardır.
Eskiden mitokondri hücreye enerji sağlayan bir “enerji santrali” olarak değerlendiriliyordu. Ancak son yıllarda Schon ve diğer bilim adamlarının yaptığı araştırmalar, mitokondrinin başka işlevlerini daha ortaya çıkarttı. Star Wars’ta dile getirildiği gibi mitokondrinin gizli güçleri teker teker deşifre ediliyor. Mitokondri, yaşamın kritik kararlarının pek çoğunda son sözü söyleyen bir otorite. Örneğin,
“Annenizin tohum hücrelerinden hangisi olgunlaşarak sizi oluşturan yumurtayı meydana getirecek?” veya ”100 yaşına kadar yaşamanız için gerekli koşullar oluşacak mı?” gibi soruların yanıtları hep mitokondride gizli.
Bu arada Parkinson veya Alzheimer gibi pek çok hastalıkta da önemli bir rol oynayan mitokondri, insanların niçin iki cinsiyetli olduğuna da açıklama getiriyor. İnsan hücresi çekirdeği yaklaşık 10 bin gen içerirken, her bir mitokondride yalnızca 37 gen bulunuyor.

Mitokondrinin üreme sistemi üzerindeki etkisi belki de bilinenden daha karmaşık.

Tek bir cinsin değil, dişi ve erkek gibi iki farklı cinsin ortaya çıkmasının nedeni de mitokondri olabilir.

Mitokondrinin az sayıdaki genleri yalnızca üreme konusunda etkin değildir; bunlar aynı zamanda doğumdan sonra sağlığımızı etkiler. Mitokondri hücrenin yaşam sürecinde çok kritik bir rol oynadığı için, uzmanlar bunların DNA’larındaki mutasyonun hastalıklara neden olabileceğini akıllarına dahi getirmiyorlardı.
1988 yılından bu yana genetikçiler mtDNA’larındaki mutasyonun pek çok hastalığa neden olduğunu keşfettiler. Pek çoğunun, enerji ihtiyacı çok fazla olduğu için kasları veya beyni etkilediği ileri sürülüyor. Yol açtıkları hastalıkların başında mide bulantısı, sağırlık, yoğun bir jimnastikten sonra duyulan yorgunluk, şeker hastalığı, zeka geriliği, felçler, konuşma bozuklukları ve kısa boy geliyor. 37 genin bu kadar çeşitli hastalıklara yol açması oldukça şaşırtıcı. Daha da şaşırtıcı olanı benzer mutasyonların farklı kişilerde farklı hastalıklara yol açması.(1)
‘Gen’ deyip geçmeyelim, genetik o denli geniş bir sahayı kapsar ki, insanın kaş, göz, saç, cilt, karakter yapısı, hastalıkları, kaderi eceli, sait veya şaki oluşu, yani Cennet ve Cehenneme gitmesi, aklınıza gelecek tüm oluşlar, bilgi bankası ismiyle de anılan gen yapısı ile ilgilidir. (2)
Gen konusunda yeterli bilgileri edindiğinizi düşünmeye çalışıyorum. Bu anlatılan ise tamamen farklı bir durum.Anladığıma göre  gen boyutunun altında mitokondiri denilen bir başka gizli bölümün deşifre edilmesidir, ki çok özel bilgileri içermektedir
Mistizmin Evrensel boyutları  içeren kitabında.varlık alemi ile ilgili oluşlar günün şartlarına göre insanların akıllarının algılayabileceği basit ifadelerle anlatılırken, populer bilimin varlığı bugün inanılmazı gerçekleştirmiş Gerek Kur’anın, gerekse Hz.Resulullahın verdiği mesajları deşifre etmeye başlamıştır.
Hz.Muhammedin,

“ Her şey kader iledir!… Hatta acizlik ile zeka ve beceriklilik bile!.. Yahud Beceriklilik ve zeka ile acizlik bile…” (3 ) şeklindeki sözleri, bilimin ulaştığı Mitokondri/Genler deki araştırmalara kaynak teşkil ediyor.

Bugün müspet bilim sayesinde İnsanın Gerçeğini doğru atılan adımlar, bilinmeyeni

bilinir hale getirecek ve malumdan sahip olunan bir ilimin varlığı da söz konusu bile olamayacaktır.

Tasavvuf ehlinin “İlim maluma tabi  değildir “ veya “ ilim maluma tabidir”  şeklindeki sözlerini bir kez daha düşünmenin gereği ortaya çıkıyor.

Kaynakça
( 1 ) Cumhuriyet Bilim
( 2 )  İngiltere’de Güneş Battı
( 3 )  Hadis/Kütübi Sitte


Gerçeği arayan bir insan peygamberlerin bildirdiği gerçeklere karşı kayıtsız kalabilir mi

Aralık 21, 2006

Varlıkları algılama konusunda beş duyu ile sınırlı olan insan oğlu, algı sahası dışında olan metafizik konularda her şeyi kuşatan bir ilme muhtaçtır. O ilim sahibi ise Allahtır. Allah, bizim bilmediğimiz ve bilemeyeceğimiz bir çok gerçeği, peygamberler aracılığı ile bize bildirmektedir. İşte insanı aldatan önemli sebeplerden bir tanesi de ilâhî gerçekleri anlama konusunda kendi düşünce ve yeteneklerine güvenerek, peygamberlik kapısını çalmamasıdır. Hâlbuki Allaha nasıl iman edileceği, onun bu kâinatı niçin yarattığı, insanı bu âleme hangi gayeler için gönderdiği, onlara ne gibi görevler verdiği, bu âlemden sonra nasıl bir âleme gidileceği gibi, her şeyi kapsayan nihayetsiz gerçekler, sınırlı akıl ile kavranamaz.

Bunlar ancak vahyin ışığı ile bilinebilir. Allah bize bu hakikatleri bildirmek için peygamberler göndermiş ve kutsal kitaplar indirmiştir. Çekim kanunu ile gezegenleri güneşin, elektronları çekirdeğin, arıları bir beyin, karıncaları bir emirin kumandası altında toplayan Allah, insanların da peygamberler etrafında toplanmasını istemiştir. Tâ ki onların kalp, ruh ve vicdanları, peygamberlerin eliyle terbiye edilsin ve kendilerinden beklenen kemalata yükselebilsinler.

Ulvî bir hayata aday, sonsuz bir mutluluğa âşık olan insan için, bu eksik ve sınırlı olan akıl, yeterli ve yetkin bir rehber olamaz. İnsan onunla belli bir noktaya kadar gidebilir. Gerçeği bulması, dünyevî ve uhrevî saadete erişmesi ancak peygamberlere bağlı olması ile mümkündür.

O nuranî zatlar, Allahın isim ve sıfatlarına en mükemmel bir ayna olmuşlardır. Allahı hakkıyla sevip ümmetlerine de sevdirmişlerdir. Kâinatın ifade ettiği gizli anlamları sezinleyerek ümmetlerine bildirmişlerdir. Bütün insanlığın yaratıldığı günden itibaren en büyük problemi olan “Necisin, nereden geliyor ve nereye gidiyorsun ?” sorularına ikna edici cevaplar vermişlerdir.

Evet Allah, peygamberleri en ulvî bir özelliğe sahip olarak yaratmış, onların duygu ve kabiliyetlerini en güzel şekilde kendisi terbiye etmiş, onları tüm insanlığa yol gösterici ve öğretici olarak göndermiştir.
 

kaynak: sorularlaislamiyet.com


FANİ DÜNYADA GEÇİNİP GİDİYORUZ

Aralık 21, 2006

İki üç arkadaş bir yaz günü dinlenmek ve hoşça bir vakit geçirmek için bir su kenarına giderler. Su kenarı boyunca gezinirlerken uzaktan derenin içinde bir adam görürler. Adamın durumu gerçekten dikkat çekicidir. Adam, suyun içinde pantolonunu dizlerine kadar sıvamış vaziyette, durmadan elinde bir şeyler örmekte, diğer yandan sallayıp durduğu başının üstündeki bir çıngırak devamlı olarak çalmaktadır. Biraz daha yaklaştıklarında adamın sırtında bir yayık olduğunu ve ağzıyla da bir şeyler mırıldandığını görürler. Adama selam verirler. Adam selamı alır.

Biri merak içinde  sorar:

— Kolay gelsin. Kusura bakma ama sormadan edemeyeceğim, derenin içinde böyle durmadan bir o yana, bir bu yana ne yapıyorsun?

Adam:

— Hiç ne olsun der: Bizim köyün camisinin halıları kirlenmişti. Hoca birini arayıp duruyordu. Eh ben de boştum. İşte gördüğünüz gibi halıları; yıkıyorum. Artık Hoca bize birkaç kuruş verir, bu fani dünyada geçinip gideriz.

Bu sefer diğeri sorar:

— Ya bu başının üstünde devamlı sallanan çıngırak nedir?

A!. O mu? Bizim komşunun bakla tarlası şu gördüğünüz derenin bitişiğindedir. Komşu giderken, şu bizim tarlaya da bakarsan iyi olur, demişti. Ben de zaten boşum. Çıngırak sallandıkça kargalar baklalara konmuyor. Eh artık komşu yarın hasat zamanında, bize bir iki teneke bakla verir herhalde. İşte ne yapalım, fani dünya geçinip gidiyoruz.

Bu sefer  diğeri merakla sorar,

-Ya.. Şu elindeki  nedir?

- O mu? der: Bizim   komşunun  oğlu askere  gitmişti, ne  zamandan   beri bir mektupla kazak  isteyip duruyordu. Komşu da  bana  rica etti. Ben de örgü örmesini biliyorum. Şurada boş duracağıma, hazır gelmişken onu da örüyorum. Eh artık buradan iki kuruş alsam fena mı olur? Ne yaparsın fâni dünyada geçinip gidiyoruz işte!

Biri yine dayanamayarak. Sırtındaki yayığı sormaya gerek yok, onu anladık, ama senin ağzın da boş durmuyordu, bir şeyler mırıldanıyordun, der.

Adam bu sefer :

— Ben Kur’an okumasını bilirim. Bir kaç defa hatim de ettim. Yasin-i Şerif ezberimdedir. Geçenlerde komşumuzun dedesi ölmüştü. Benden bir Yasin-i Şerif okuyup sevabını dedesine bağışlamamı istemişti. Ben de burada boş duruyorum. Hani boşken onu okuyayım demiştim. Her halde komşu artık bizi görür. Ne yapalım şu fani dünyada geçinip  gidiyoruz, der…


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.