Türkler ve İslam: Panoramik Bir Bakış

Aralık 23, 2006

Ali ÜNAL (sızıntı)

Türkler ve İslâm, Türklerin İslâmiyet’i seçtiği asırlardan bu yana, birbiriyle et–tırnak mesabesinde olmuş ve çok yerde Türk kelimesi Müslüman kelimesiyle eş manâlı olarak kullanılır hale gelmiştir. İslâmiyet’i kabûl etmeyen Türkler, zamanla Türklüklerinden de çıkmış, Türkler İslâmiyet’e kale ve bayraktar olurken, İslâm da Türkler için koruyucu bir sera fonksiyonu görmüştür. Yer yer Türklere ve Türkiye’ye yeni referanslar arandığı günümüzde bu meseleye tarihî açıdan kısaca bakmakta fayda mülâhaza ediyoruz.

Bir Mukayese

Türklerin, medeniyet kurmuş en büyük milletlerden biri olduğuna tarih şahiddir. Objektif, hattâ bir dereceye kadar Türkçü tarihçi ve sosyologların bu konuda vardıkları hüküm şudur: Türklerde millî birliği kuran unsurlar arasında din, dilden hiç de geri kalmamıştır. Türkler Müslüman olmasaydı, değişik isimlerle kavimler halinde dağılıp gidebilirlerdi; nitekim daha önce çeşitli dinlere girip birbirlerine düşman olmuşlardı. İlk defa Müslümanlık bütün Türkleri bazı istisnalar hariç topyekün içine alacak kuvveti gösterdi ve Türkler Müslüman olduktan sonra kuvvetli birlikler teşkil ettiler.(Güngör, 16)

Gerçekten de Türkler, Müslüman oluncaya kadar, girip çıkmadıkları din kalmamıştır denecek ölçüde pek çok dine girmiş çıkmış (Öztuna, 1:83), bu dönemde önemli devletler kurmuş, fakat bu devletlerin hiç biri Türkleri büyük ölçüde de olsa birleştiremediği gibi, tarihî açıdan çok büyük önem arz edici olmamıştır. Bunun da ötesinde, Müslümanlaşmayan Türkler, neticede Türklüğünü de kaybetmiş ve başka dinler, başka milletler içinde eriyip gitmişlerdir. Meselâ, 865’e kadar bir Türk devleti olan Bulgar Hanlığı ve bir Türk kavmi olan Tuna Bulgarları, bu tarihten sonra, Hıristiyan oldular ve Slavlaşmaya başladılar. Bu Slavlaşma bir asır içinde tamamlandı. 1000 senesinden evvel Bulgarlar arasında Türkçe artık unutulmuş ve Bulgar Türkleri bir slav halkı olmuştu. Bunlar, bugünkü Bulgarları teşkil etmiştir (Öztuna, 1:203). Aynı şekilde, 12’nci asırdan sonra artık Peçeneklerden de bahsedilmemektedir. Üç asır doğu Avrupa’da mühim rol oynamasına rağmen Peçenekler, yerleşik hayata geçememiş ve muntazam bir devlet kuramamışlardır (Öztuna, 1:221). Peçeneklerden boşalan kuvvet muvazenesinde Kumanlar onların yerini almış, fakat Macaristan’a girip, uzun zaman Macar Ovası’nda kalarak, neticede Macarlaşıp gitmişlerdir (Öztuna, 1:223).

Tarihin, coğrafî genişlik bakımından belki en geniş imparatorluğu olan Moğol İmparatorluğu’nun hikâyesi de, farklı değildir. Öztuna’ya kulak verelim:

“Japonya ve Hindistan dışında bütün Asya, bütün Doğu Avrupa, Viyana’ya kadar Orta Avrupa, Trakya’ya kadar Balkanlar, Moğol hakimiyetine düştü. Okyanusya ile Almanya arasında kesiksiz uzanan bu muazzam imparatorluk, bütün tarihteki devletlerin mutlak şekilde en genişidir. Kubilay zamanında büyük Moğol Kağanlığı 44 milyon km2 bir toprağa sahip bulunuyordu. O zamanki dünyanın 64 milyon km2 kadar olduğu hatırlanırsa, dünyanın üçte ikisinin ve dünya nüfusunun üçte ikisinden fazlasının Moğol idaresinde birleştiği anlaşılır. Onun zamanında Fransa’da 10, İngiltere’de 2 milyon nüfusun yaşadığı hatırlanmalıdır. Marco Polo, Kubilay hakkında; “Hz. Âdem’den beri yeryüzüne gelmiş en büyük ve en zengin hükümdar” der.

“Hulâgu’nun Bağdat’ı, Şam’ı, Musul’u, Halep’i fethettiği 1258 yıllarında ağabeyi Kubilay, Tonkin’in merkezi Hanoy’u fethediyordu. Bu iki kardeşin amca oğulları Batu da, bir kaç yıl önce Balkanlar’ı, Macaristan’ı, Çekoslavakya’yı, Lehistan’ı fethetmiş, Breslau’ı almış, Viyana’ya gelmiş, Adriyatik’e dayanmıştı. Breslau ile Cava arasındaki mesafenin kuş uçuşu 10.000 kilometreden fazla olduğu hatırlanırsa, gerçekleştirilen fütuhatın azameti kavranabilir.

“Bununla beraber, Moğol İmparotorluğu’nun tarihteki mevkii, Türk–Osmanlı İmparatorluğu derecesinde büyük değildir. Çünkü az zamanda dağılmış, ayrıldığı dört imparatorluktan üçü (Müslümanlaşarak) Türkleşmiş ve bu saydığımız üç muazzam siyasî teşekkkül derecesinde devamlılık gösterememiştir. (1:243)

“Ve, Cengiz’den sonra Moğol İmparotorluğun’un dört şubesinden üçünün İslâm dinini ve Türk dilini ve kültürünü kabûlünü müteakip, artık Müslüman olmayan, hele Şaman dinine sâlik Türkler, ehemmiyetsiz bir ekalliyet halinde, Uzak Doğu’nun, Sibirya’nın ıssız ülkelerinde idamei hayat edebilmişlerdir.” (Öztuna, I:140)

Türk Tarihinin En Büyük İnkılâbı

Türklerin Müslüman oluşu, Türk tarihinin en önemli hadisesi, insanlık tarihinin de en önemli hadiselerinden biridir. Bunun tarihi, genellikle 10. asırdan, daha geride 751 Talas Savaşı’ndan başlatılırsa da, Buhari, Müslim ve Tirmizî gibi en büyük Hadis imamlarının Maveraünnehir kökenli olduğu hatırlanırsa, bu tarih daha öncelere de kaydırılabilir. Nitekim, son İran Sâsânî şehinşâhı III. Yezdicerd, 642 Nihavend mağlubiyetinden sonra imparotorluğunu kaybedince, Merv’e gelip Batı Göktürk hakanı Tulu Kağan’a sığınmış, daha sonra Horasan’ı alan Müslümanlar, Emevîler çağında Amuderya’yı geçip Mâverâünnehr’e girmişlerdi. 710–716 arasında Emevî umumî vali ve başkumandanı Kuteybe ibn Müslim, Mâveraünnehr’in hemen tamamını Türkler’den almış ve Semerkand, Buhara gibi büyük merkezler, İslâm devletine katılmıştı. Buralarda yaşayan Türkler, İslâm hakimiyetini kabûl etmişler ve neticede Türkler arasında ilk Müslüman olma vakaları başlamıştır (Öztuna, 1: 88).

Çinlilerin Müslümanlara karşı giriştiği Talas meydan muharebesinde Arap Müslümanlarla Türkler silah arkadaşlığı yaptılar ve bu, 7. asrın iki büyük fâtih milleti arasında büyük bir psikolojik yakınlaşma meydana getirdi. Bu tarihten itibaren İslâm, Türkler arasında sulh yoluyla yayılmaya durdu. Bu tedricî nüfuz ve yayılışlar sayesindedir ki, kaynaklar 960 yılında 200.000 çadır halkı gibi büyük bir göçebe kitlesinin İslâm dinini kabûl ettiğine dair mühim bir hadiseyi bildirmişlerdir (Turan, 239).

Karahanlılardan Satuk Buğra Han’ın “Abdülkerim” adını alarak 920 yıllarına doğru İslâm dinini kabul etmesiyle, Türk tarihinin mukadderatı değişti ve bu hadise, Türk tarihinde tam bir dönüm noktası teşkil etti (Öztuna, 135). Artık Türklerin yüzleri İslâm dünyasına dönmüştü. Burada mağlûbiyete uğrayan Çin ise iç buhranlara düşerek, bir daha Orta Asya’ya ve Türklere müdahalede bulunamadı (Turan, 219).

Bu âna kadar Türkler, etrafı yüksek dağlarla çevrili bozkırlardan ve çöllerden oluşan bir kara ülkesi halkıydı. Müslüman olduktan sonra yüzünü batıya, sürekli batıya çeviren Türkler, denizlere açılmaya ve kurdukları cihan devletleriyle dünya çapında bir millet olmaya yöneldiler.

1040’ta Karahanlılar, Kaşgar ve Semerkand’da idi. Bu tarihte Selçuklular, Gazneliler’e karşı Dandanakan zaferini kazandılar. Bu zafer, Türk tarihinin İstanbul’un fethi ve Malazgirt’ten sonra en mühim hadisesidir. 1000 yıl kapalı kıtalarda dolaşan Türkler, Dandanakan’la bir hamlede açık denizlere inmişler (Öztuna, 1:383) ve Büyük Türk Hanlığı tacı, Selçuklular’a geçince, artık Türk İmparotorluğu, bir Yakın Doğu devleti olmuştur. 1071 yılı ise, Malazgirt zaferi ve Anadolu’nun fethinin başlangıç yılıdır. 3 yıl sonra 1074’te Türkiye devleti kurulmuş ve başkent olarak İznik şehri seçilmiştir. Bu yüzyıl, Türk tarihi hesabına baş döndürücü olmuştur (Öztuna, 138).

Moğol istilasıyla ağır bir darbe alan İslâm ağacı, Türklerin Müslüman olmasıyla birlikte yeni ve oldukça muhteşem bir sürgün verdi. O kadar ki, bugün İslâm tarihi ve İslâmTürk tarihi sanki 19 ve 20’nci asırlardan ibaretmiş gibi, gözümüzü bu geçmişimize kapayıp, son iki asırdaki gerilememizin vebalini İslâm’a yıksak da, tarihin apaçık şahid olduğu bir gerçek vardır ki, 1774’te Ruslar karşısında aldığı mağlûbiyetle Türk–Osmanlı devleti, dünyanın en büyük devleti olma sıfatını kaybedinceye kadar, kısa bir Moğol devri hariç, tam 11,5 asır cihanın en büyük gücü şu veya bu Müslüman devleti olmuş ve çok kere bu müddet içinde dünyanın 2., 3., 4. güçlü devletine de yine Müslümanlar sahip bulunmuştur (Öztuna, 1:326). Bunun sırrını Nureddin Topçu, şöyle açıklar:

“Ruhî hayatımızın zirvesi, dinî tasavvurların dünyasıdır. İslâm dininin, milletimizin kuruluşunda en büyük rolü oynadığını biliyoruz. Türk’ün Müslüman olması, maddî hayattan ruhî hayata geçiş diye vasıflandırılabilir. Böyle bir gidiş, insanın tabiî ilerleyişidir. Gayesi ruha kavuşmak olan dinî hareket, yalnız ibadetler halinde görülen disiplinli bazı hareketlere münhasır değildir. O, mü’minin bütün hayatına yayılmıştır. Gerçek dindarın hareketi ibadet, sözü dua, bakışı rahmet, beraberliği kuvvettir. Bu hale ulaşabilme, duyulardan akla, akıldan kalbe ve ilhama yükselme sayesinde mümkün oluyor. Bu hayatta, tecrübe, akla dayanmış bir merdivendir. Akıl ise, kanadı aşk olmak şartıyla, kalbe ve ilhama yükseltici kuvvettir.” (Topçu, 133)

İslâm’ın Dönüştürücülüğü

İslâm, kendisini kabul eden fertleri ve toplumları, çok kısa zamanda değiştirme gücüne sahiptir. 23 sene gibi çok kısa bir zaman içinde, âdetlerine son derece bağlı, alabildiğine mutaassıp, acımasız, her bakımdan geri bir çöl topluluğundan, Kıyamet’e kadar bütün insanlara ilim, maneviyat, muamele, ahlâkî değerler gibi hayatın her sahasında rehberlik yapacak bir Sahabe toplumunu çıkarması, İslâm’ın eşsiz mucizesidir. Bunun gibi İslâm, kendisini kabûl eden diğer toplumları da aynı şekilde değiştirmiştir. Meselâ, Isaac Taylor, İslâm’ın kişiler üzerindeki tesiri konusunda Church Congress of England (İngiltere Klise Kongresi)’da yaptığı konuşmada şunları söylemiştir:

“İslâmiyet kabul edildiği zaman putperestlik, totemizm, çocukları öldürme, büyücülük hemen kaybolur. Kirliliğin yerini temizlik alır ve İslâm’ı kabul eden kişi, şahsî bir şeref, haysiyet ve kendine güven duygusu kazanır. Hayasızca yapılan danslar, oyunlar ve cinsler arası ahlâksız münasebetler sona erer; kadının iffeti, kabul edilen bir fazilet halini alır. Çalışkanlık, tembelliğin yerine geçer ve keyfîlik yerini kanuna bırakır. Düzen ve temkin yerleşir. Kan davalarıyla, hayvanlara ve kölelere kötü muamele yok olur. İslâm, batıl inançlarla her türlü tefessühü silip süpürmüştür. İslâm, boş polemiklere karşı bir baş kaldırmadır. Kölelere ümit, insanlığa kardeşlik ve temel insan fıtratına tanıma getirmiştir.. İslâm’ın yerleştirdiği faziletler edeb, nefse hakimiyet, temizlik, iffet, adalet, metanet, cesaret, cömertlik, misafirperverlik, dürüstlük ve sabırdır.. İslâm, Müslümanlar arasında tam bir kardeşlik ve eşitlik vaz’eder. Kölelik, İslâm inancının bir parçası değildir. Çok kadınla evlilik şartlara bağlıdır ve zor bir iştir. Kaide olmaktan ziyade, sadece bir istisnadır. Musa [as] onu yasaklamamış, Davud [as] uygulamış, İncil de açıkça men’ etmemiştir. Muhammed [sas] ise, onu sınırlandırmış ve belli şartlara bağlamıştır. Müslümanlar, Allah’ın iradesine teslimiyetleri, nefse hakimiyetleri ve iffet, doğruluk ve İslâm kardeşliği sayesinde kendilerini taklitle çok şeyler kazanacağımız bir model oluşturmuşlardır. İslâm, Hıristiyan dünyanın üç baş belâsı olan sarhoşluk, kumar ve fuhşu ortadan kaldırmıştır. İslâm, medeniyet adına Hıristiyanlıktan çok daha fazla şey ortaya koymuştur.” (İzzetî, 335–36)

Yabancı Gözlemcilere Göre Müslüman–Türk Toplumu

İslâm, Türk tarihinde, bugün Türkiye’de yaşayan hiç kimsenin hayal edemeyeceği bir toplum meydana getirmiştir. Onun ancak son ve yıkılış dönemine yetişmiş Mehmet Akif, Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar gibi yazar ve şairlerimizin bazı kesitlerini sunduğu bu toplum hakkında batılı seyyah ve gözlemciler şunları yazıyordu:

Halkın ve toplumun karakteri

“Türkler, çok dindar ve merhametlidirler. Büyük saygı besledikleri padişahlarına son derece sâdık ve itaatkârdırlar. Türkler, birbirleriyle pek münakaşa etmezler. Şehirde askerler de dahil, kimse silah taşımaz. Pek az kavga ederler, düello nedir bilmezler… Gerçekten halis Türkler şarap içmezler… Çok sayıda oyunları vardır ama, parasız oynarlar… Türkler, az yerler, ne çok çeşitli, ne de çok nefis yemeklere düşkündürler… Kötü taraflarına gelince, çok izzeti nefis sahibidirler; kendilerini bütün milletlerin fevkinde görürler. Yeryüzünün en cesur ve asil kavmi olduklarına inanırlar…

“Türkler, her sahada intizamı o kadar severler ki, onu korumak için hiç bir şey yapmaktan çekinmezler… Her türlü eşya makul fiyatlara satılır. Mal satanların tartılarını kontrolle tavzif edilmiş memurlar her gün satıcıları kontrol ederler. Eğer terazisi hileli olan veya pahalı satan bir satıcıya tesadüf ederlerse, derhal değnek cezasını infaz ederler ve ayrıca tazminata da mahkûm ederler…” (Monsieur de Thevenot, Relation d’un Voyage Fait Au Levant, Paris 1665, s: 111, 126; nakl: Yabancılara Göre Eski Türkler, 7, 9)

“Türkler oyun oynamayı çok istihkâr ederler. Para kazanmak için oynayan bir adam, yani kumarbaz onların nazarında hırsızdan da âdi bir mahlûktur. Türkler dansı, kendileri için insanlık şeref ve haysiyetlerini lekeleyen, insanın en bayağı ve iptidâî taraflarına hitap eden basit bir maharet telâkki ederler.” (Porter, 32, nakl: Eski Türkler, 144)

“İnsan, paşadan küçük bir bakkala kadar bütün Türklerin aynı okulda yetişmiş, aynı asâlet mertebesine sahip büyük senyörler olduklarını zanneder… İstanbul halkı, yeryüzünün en medenî ve en dürüst halkıdır. İstanbul’da sokak kavgalarına, maksatsız dolaşan serserilere, dedikoducu kadınlara, herhangi bir fuhuş belirtisine, yüz kızartacak hiçbir harekete rastlamak mümkün değildir. Bütün yüzler, eller ve ayaklar tertemizdir. Yırtık elbiselere nâdiren rastlanır. Ama kirli olanlarına hemen hiç rastlanmaz. Hiç bir tarafta haylaz ve dilenci güruhuna tesadüf edilmez. Her tarafta muhtelif içtimâî sınıfların birbirlerine, karşılıklı saygı duydukları müşahade edilir.” (Reclus, 165, nakl: Eski Türkler, 6667)

“Birbirlerine karşı dürüst ve müşfiktirler. Yemek yerken kaç kere yanlarından geçen bir fakiri çağırıp doyurduklarını gördüm. Biz, bunu yapmazdık. Bir menfaat elde etmek yahut göze girmek için asla dalkavuklukta bulunmazlar. Hürmetkâr, cesur, ciddi ve sadedirler. Kimseye hakaret etmek istemezler. Az ve öz konuşurlar. O kadar dürüst ve namusludurlar ki, başka türlü olunabileceğini düşünmediklerinden ve herkesi kendileri gibi sandıklarından daima aldatılırlar. Türklerde sonsuz bir iyilik, şefkat ve sadelik hazinesi, güzel olan her şeye karşı köklü bir saygı ve zayıfa karşı derin bir merhamet mevcuttur.” (Garanville Murray, nakl: Eski Türkler, s: 79, 84, 85)

Kadın ve aile

“Sokakta bir kadına rastlayan erkek, bakmak yasak edilmiş gibi başını çevirir. Bir Türk için hiddetlenip kadına el kaldırmak kadar ayıp bir şey yoktur.” (Porter, nakl: Eski Türkler, 81)

“İranlılarda görülen gösterişe Türklerde rastlanmaz. Türkler arasında çelimsiz ve hastalıklara nâdiren rastlanır. Kanaatkâr ve sâde bir hayat sürmek onları böyle sıhhatli tutmaktadır. Türk, hiç bir zaman aldatmaz. Namuslu, iffetli, doğru sözlüdür. Yakınlarına çok bağlı olan Türk, elinde bulunan her şeyi onlarla paylaşır, karşılığında da hiç bir şey talep etmez. Türk, aile içinde âdil ve müşfiktir. Türk, umûmiyetle aile ve izdivaç bağlarına Avrupalılardan çok daha hürmetkârdır… Evin içinde mutlak hâkim olan kadın, daima müşfik ve mültefit bir muamele görmektedir… Türklerdeki fıtrî iyilik, tesir sahasını hayvanlara kadar teşmil etmekte ve meselâ bir çok bölgelerde eşeklere haftada iki gün dinlenme izni verilmektedir.” (Elisee Reclus, Nouvelle Geographie Universelle, “La Terre et Les Hommes,” 1884, c:9, s: 543, nakl. Eski Türkler, 4446)

İdareye saygı ve ordu

“Türklerde yalancılık, cinâyet ve hilekârlık yoktur. Padişahlarına tahtta kaldıkları müddetçe itaat ettikleri gibi, ALLAH’a da hiç bir engizisyona ihtiyaç olmadan mü’min ve mutidirler.” (Lord Byron, La Crise de O’rient’de, Paris 1907, nakl: Eski Türkler, 76)

“Türkler, hükümdarlarına derin bir hürmet beslemelerine ve ondan bahsederken çok nazik ifadeler kullanmalarına rağmen, çok kere onunla serbestçe konuşmakta, şikâyetlerde bulunup gerek padişahı gerekse vezirlerini haksızlık yaptıkları takdirde tenkit etmekten çekinmemekte…. ve hattâ baskı ve tahakküm ifrata vardırıldığı takdirde, isyanlara bile tevessül etmekten kaçınmamaktadırlar.” (Porter, nakl: Eski Türkler, 189)

“1832’de Arnavutluk, Manastır, Makedonya, Bulgaristan, Sırbistan’ı dolaştım. Bilhassa batı ve kuzey taraflarında Padişah ve Sadrazam’dan bahsederken ‘Allah, ömrümün on senesini alıp onunkine eklesin’ demeyen pek az köylüye rastladım.” (Eski Türkler, s:127)

“1526’da 200.000 kişi (Mohaç’a giden ordu) ekilmiş tarlalara ayak basmadan ve bir tek ot koparmadan yaya olarak imparotorluğu bir baştan öbür başa katetmiştir.” (J. Michelot, nakl: Eski Türkler, 90)

“Sükûn, intizam, ordugâhlarındaki temizlik, lüzumunda ceza vermek gibi müeyyidelerle desteklenen itaat, uzun yürüyüşlere, az gıdaya razı olmak, savaşa karşı iştiyak, muharebede şevk, disiplindeki mükemmeliyet, nefsi kontrol, gayeye sadakat: bütün bunlar, Türk askerlerinin mucizevî hasletlerinden bazılarıdır.” (Eski Türkler, 175)

“Türkler, bizim askerlerimize göre üç sebepten dolayı üstündürler. Komutanlarına derhal itaat ederler. Savaşırken hayatlarını hiçe sayarlar; uzun müddet arpa ve su ile iktifâ ederek ekmek, su istemezler ve şarap içmekten nefret ederler. (Eski Türkler, 176)

Hoşgörü

“Fâtih bir millet olan Türkler, idâreleri altındaki çeşitli milletleri Türkleştirmeye çalışmamış, onların din ve âdetlerine saygı göstermişlerdir. Romanya için Rus ve Avusturya idaresi yerine Türk idaresi altında yaşamak bir talih eseri olmuştur. Zîra aksi taktirde bugün Romen milleti diye bir millet olmayacaktı.” (Popescu Ciocanel, La Crise de O’rient, Paris 1907, nakl: Eski Türkler, 79).

Muhteşem medeniyet

“Binâenaleyh Evliyâ Çelebi’nin 17. asır sonunda Ankara şehrinde 170 çeşme, 3000 kuyu, 76 câmi ve en büyüğü 3.000 dervişi barındıran Hacı Bayram olmak üzere 15 kadar zâviye tespit etmesinde şaşılacak bir şey yoktur. Yine Ankara’da Evliyâ Çelebi’ye göre, 200 hamam, 70 bahçeli saray, 6.600 ev, Kur’ân’ı ezbere bilen 2.000 kadar kız ve erkek çocuk ve ayrıca şerh ve tefsir edebilecek 1.000 kadar genç mevcuttur.” (Reclus, 193, nakl: Eski Türkler, 71)

“İstanbul’un büyük caddelerinin birinden geçiyoruz… Yol bizi, camilere, köşklere, minarelere, kubbeli çeşmelere, altın ve arabesk yazılarla süslü padişah türbelerine götürüyor. Her taraf mimarî şaheserleri, su şırıltıları, âhenkli bir mûsikî gibi hisleri kucaklayan ve ruha neşe veren serinlikteki gölgelerle dolu… Buradan padişahların kendi adına yaptırdıkları camilere varılıyor. Bunların her biri, caminin muhteşem kubbesi yanında hemen hemen silikleşen medrese, hastahane, kütüphâne, dükkân ve hamamlardan mürekkep küçük bir şehir teşkil etmektedir… Burada artık güzellik duygusundan çok daha derin ve çok daha kudretli bir şey hissetmeye başlıyoruz. Bize başka bir düşünce ve duygu dünyasının mermerden örülmüş muhteşem bir medeniyetin ifadesi gibi görünen bize yabancı ve karşı bir milletin, bize düşman bir îmânın iskeletini temsil eden ve zarif sütunlarının azametli diliyle, bizimkinden apayrı bir ALLAH’ın önünde eğilen, ecdadımızın titrediği bir halkın zaferini ilân eden bu âbideler, bu eserler, insana korku ve kuşku ile karışık bir hürmet telkin ederler.” (Reclus, 149, nakl: Eski Türkler, 7374)

Ana kaynak

“Avrupalılar, ahlâkî ve dînî peşin hükümlere kapılmasalar, Kur’ân–ı Kerim’in amelî hayatla sıhhatli bir felsefenin mükemmel bir imtizâcını teşekkül ettirdiğini, O’nun metafizik ve mücerret bir fazileti değil, beşeri hayata tam mânâsıyla intibâk ettirilebilecek bir fazileti talim eden bir kitap olduğunu teslime mecbur olurlardı. Eğer bütün insanlar Kur’ân’ın ahkâmına tam mânâsıyla riayet ederek yaşasalardı, bütün örf ve âdetlerin âhenkli bir şekilde muvâzelendirildiği altın çağın geri geldiğini görürdük.” (Reclus, 173, nakl: Eski Türkler, 68.)

Müslüman–Türk toplumu hakkında batılı seyyah ve yazarlarca ifade edilen bütün bu meziyetler, Türk karakteri ile İslâm’ın âhenkdâr kaynaşmasının, İslâm’ı samimî kabulün ve hayata hayat yapmanın meyveleri idi. Öyle inanıyorum ki, yarının tarihine de aynı kaynaşma ve aynı samimî kabûl yön verecektir.

Kaynaklar

- Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, c.1, Ötüken Yayınevi, İstanbul 1983.

- Ebulfazl İzzetî, İslâm’ın Yayılış Tarihine Giriş, çev. C. Koytak, İnsan Yayınları, İstanbul 1984.

- Yabancılara Göre Eski Türkler, Bedir Yayınevi, İstanbul.

- Nurettin Topçu, Yarınki Türkiye, Dergâh Yayınları, İstanbul 1978.

- Prof. Dr. Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi, Nakışlar Yayınevi, İstanbul.

- Doç. Dr. Erol Güngör, “Türk Millî Karakterinin Kaynakları”, Töre, sayı: 43.


Konuşma Mu’cizesi

Aralık 23, 2006

Prof.Dr. Ömer ARİFAĞAOĞLU  (sızıntı)


Konuşma, Rabb’imizin insanoğluna bahşettiği önemli bir nimettir. Kelimeler çıkararak kompleks konuşma, hayvanlarda olmayan sadece insana has bir fonksiyondur. Hayvanlar arasında da ses çıkarma ve kendi varlık seviyelerine has hatta bazı hususlarda insandan daha ileri haberleşme sistemleri vardır. Ancak bu kelimelere mânâlar yükleyerek ve bunları sembolleştirerek duygu ve düşüncelerini ifade edecek tarzda insanlara has konuşma kabiliyeti ile kıyaslanamayacak kadar farklıdır.
Kompleks süreçler neticesinde ortaya çıkan konuşma fiilinin yürütülmesinde mühim bir merkez olarak beyin kabuğumuz (korteks) vazife görür. Konuşma işinin sebeplerinden birisi olan beyin kabuğu alanı, insanlarda hayvanlara göre çok daha geniş yaratılmıştır. Bu geniş sahadaki nöronlar, insana has entelektüel vazifeler için hususî olarak programlanmıştır. Bilginin depolandığı beyin bölümlerinden biri bu kısımdır. Kelimelere dayanan hafızamızın mühim bir kısmı burada olduğundan, düşünce burada üretilmektedir, diyebiliriz. Dokunma, görme, işitme, tat ve koku gibi vücudun dışından alınan duyulara ait sinyaller, beynimizin farklı merkezlerinde işlendikten sonra, son olarak kortekse gelmekte ve burada yorumlanmaktadır. Hafızada kayıt altına alınan dokunduklarımız, işittiklerimiz ve gördüklerimizi yorumlama ve yeni bilgiler üretmede kullanabilmek için hatırlama dedeğimiz yeni bir süreçle o bilgilere kolayca ulaşabilmemiz gerekir; ancak bundan sonra dış uyaranlara nasıl cevap vereceğimizi kararlaştırabiliriz. Öğrenmenin birinci basamağı hafıza ile yakın münasebet içinde olup, ruhumuzdan başlayan meyelanla gelişen hâdiseler beynimizin korteks bölgesinde sahneye konulur.


Sebepler plânında korteksimiz sağlam değilse, konuşma kabiliyetimizi ortaya koyamayız. Normal bir konuşma için bir bilgi deposu olan hafızaya kesinlikle ihtiyacımız vardır.


Beyinde konuşma merkezleri


İnsan beyin korteksinde konuşma sürecinde rol verilen birbiri ile irtibatlı iki alan vardır.


Wernicke alanı: Dış dünyadan (görme, işitme vs.) ve içimizden (ağrı, sancı) gelen duyularımıza ait bilgilerin yorumlandığı bu alan, temporal lop (şakak bölgesinin) üst çıkıntısındaki işitme alanının arkasında bulunur. Konuşma için, önce herhangi bir duyu organımızdan, beyin korteksimize gelen bilgilerin alınması, kendi içinde yorumlanması ve daha sonra diğer duyulardan gelen bilgilerle karşılaştırılarak tekrar yorumlanması gereklidir. Görme ile ilgili bilgiler önce artkafa bölgemizde (occipital kortekste) bulunan görme merkezine gelir ve burada yorumlanır. Daha sonra tekrar yorumlanmak üzere Wernicke alanına iletilir. İşitme ile ilgili bilgiler önce şakak bölgesinin (temporal lob) üst kısmında bulunan işitme alanına gelir ve burada yorumlanır. Elde edilen entegre bilgi Wernicke alanına gönderilir. Dokunma ve ağrı ile ilgili bilgiler önce yan kafa loblarının (parietal loblar) ön kısmında bulunan dokunma alanına gelir ve burada yorumlanır. Dokunma duyusuna ait bu işlenmiş bilgiler de yine Wernicke alanına iletilir. Netice olarak bütün duyuların, hafızadaki eski bilgilerle karşılaştırılıp yorumlandıktan sonra Wernicke alanına iletildiğini söylemeliyiz. Burada bütün bilgiler yeniden yorumlanmakta ve konuşma esnasında kullanılacak kelimeler burada seçilmektedir. Seçilen kelimeler mânâlı bir şekilde burada dizilmektedir. Konuşma için kelime hafızasının zenginliği çok önemlidir.


Tıp dilinde konuşma bozukluğuna ‘afazi’ adı verilir. Görme duyularının yorumlandığı artkafa bölgesi harabiyetinde, yazılan kelimeleri anlama kabiliyeti ortadan kalkar, buna görme idrak bozukluğu (afazisi) denir. İşitme duyularının yorumlandığı şakak lobu harabiyetinde de konuşulan kelimeleri anlama kabiliyeti ortadan kalkar. Buna da işitme idrak bozukluğu (afazisi) denir. Eğer Wernicke alanı tahrip olursa, konuşulan veya yazılan kelimeler tek tek algılansa da, ifadeler bir bütün olarak, düşünce ifade edecek şekilde yorumlanamaz. Buna da Wernicke afazisi denir. Bu kişilerin aslında motor konuşma alanı sağlamdır. Ancak yorum yapamadıkları için kelimeleri dizemezler ve konuşamazlar.


Broca alanı: Bu kısım motor konuşma bölgesidir. Bu bölge beynin alın (frontal) kısmının korteksinin arka tarafında bulunur. Kelimelerin ve kısa cümleciklerin ifadesi için motor kalıplarının oluşturulduğu bu bölgeye, Wernicke alanından gelen sinyallerle yorumlanan ve sentezlenen düşünceler aktarılır. İşte Broca alanı bu düşüncelerin kelimelere dökülmesinde ve bu dizilmiş kelimelerin ses tellerimize iletilmesinde rol alır. Broca alanını hükümet sözcüsüne benzetebiliriz. Nasıl ki sözcü, bakanlar kurulunda alınan kararları en son hâliyle halka ilân eder. Ancak bu kararların son hâline ulaşılıncaya kadar birçok iş yapılmıştır ve son hâlini vermek kolay olmamıştır. İşte Broca alanına en son kararın getirilmesi işlemi, sebepler açısından çok kompleks sistemlerin çalışmasını gerektirmektedir.


Eğer Broca alanı tahrip olursa, kişi söylemek istediğini bilir ve buna karar verir, ancak kelimeleri seçemez, mânâlı konuşma yapamaz ve anlamsız sesler çıkarır. Buna motor afazi veya Broca afazisi denilmektedir. Broca alanından gönderilen sinyaller vasıtasıyla ses telleri, gırtlak, dudaklar, ağız, solunum sistemi ve konuşmada rol alan bütün diğer yardımcı kaslar çalıştırılarak düzgün konuşma ortaya çıkarılabilmektedir. Buraya kadar söylediğimiz bilgiler ışığında şunu ifade edebiliriz: Ses telleri sağlam ve konuşma için yeterince sağlıklı olsa da, beynimizdeki Wernicke ve Broca alanları hatta görme ve işitme ile ilgili yorum alanları sağlıklı değilse konuşma mümkün olmaz.

Gırtlak


Gırtlakta iki ses telimiz vardır. Bu telleri sazın tellerine benzetebiliriz. Bu tellerin titreştirilmesi ile ses çıkarılmaktadır. Normal solunum sırasında, ses telleri havanın kolayca geçebileceği şekilde gevşektir. Bu teller ses çıkarma esnasında kasılarak birbirlerine yaklaşır ve hava dışarı çıkarken titreşir. Ses tellerinin kasılmasında Broca alanından gelen elektrik sinyalleri rol oynar.


Konuşmadaki vurgulamalar, zamanlama ve ses şiddetindeki değişiklikler; ağız, dil, yumuşak damak, gırtlak (larinks) ve ses tellerinin kas hareketleriyle birlikte arka arkaya çok mükemmel bir koordinasyonla ortaya çıkarılmaktadır. Ağız, dudaklar, yumuşak damak ve dilin hareketleriyle sese yön verilmekte, sesler harflere ve kelimelere dönüştürülmektedir. Motor korteksten gelen sinyallerle bu bölgede vazifeli bütün kaslar kasılırlar. Ancak beyincik, iskelet kaslarındaki hareketlerin koordinasyonuyla vazifelendirilmiş sinir düğümleri (basal ganglionlar) ve duyular yoluyla gelen sinyallerin değerlendirilmesiyle vazifelendirilmiş korteks bölgeleri, kendilerine verilmiş ilâhî programa uyarak konuşma sırasında kasların kasılma sıralarını ve kasılma şiddetlerini kontrol edecek şekilde iş görürler. Dolayısıyla beyincik, bazal ganglionlar ve duyu korteksindeki harabiyetlerde konuşma kabiliyeti kısmen veya tamamen bozulabilir.

Rezonatör yapılar


Son olarak solunum yolları ve akciğerlerin oluşturduğu boşluk, yutak (farinks) boşluğu ve burun etrafında bulunan kafatasına ait kemik boşluklar (sinüsler) sesin rezonansında vazifelendirilmişlerdir. Gözlerin hemen üzerinde alın boşlukları (frontal sinüsler), burnun iki yanındaki üstçene kemiği boşlukları (maxiller sinüsler) ve burnun arka kısmında bulunan (sfenoid) sinüslerdeki anormallik ve hastalıklarda sesin kalitesi bozulur. En basitinden bir üst solunum yolu iltihabında, faranjit denen yutak iltihabında ve sinüzit denen sinüslerin iltihapla dolu olduğu durumlarda, sesin kalitesinin nasıl bozulduğunu hepimiz biliriz.


Netice olarak konuşmanın beyinde ve solunum sisteminde birçok yapıyı ilgilendiren karmaşık bir entelektüel faaliyet olduğunu görüyoruz. Mânâlı bir cümle kurmamız için, yukarıda saydığımız beyin, kafatası, gırtlak ve kaslara ait onlarca farklı yapı ve fonksiyon çok kısa zaman aralığı içinde ardı ardına ve şaşırmadan düşünce ve hislerimizi ifade etmek için seferber edilmektedirler. Konuşmaya niyetlendikten sonra bütün bu sistemler irademiz dışında çalıştırılmaktadır. Bu mükemmel işleyiş baş döndürücü bir hassasiyetle devam ettirilmektedir.


Evrimciler, konuşmanın insana has bir fonksiyon olmasından yola çıkarak, diğer hayvanların da bizim gibi konuşacaklarını varsaymaktadır. Bu durumda hayvanların konuşabilmeleri için konuşma işlemine katılan bütün bu sayılan yapı ve organların aynı anda ve mükemmel şekilde evrimleşmesi gerekmektedir. Diyelim ki, Wernicke alanı tesadüfen mutasyonla insanınki kadar mükemmelleşti, eğer Broca alanı da aynı anda ölçülü ve maksatlı bir mutasyona uğramazsa, yani tesadüfen ortaya çıkan bu mükemmel gelişmeye eşlik etmezse, konuşma nasıl olacaktır? Bu soruların cevabını vermek mümkün değildir. Eğer konuşma fonksiyonunu tam olarak anlayabilirsek, evrim teorisinin ‘ilmî bir gerçek’ değil, inkârcılığın bir aracı olarak uydurulduğu ortaya çıkacaktır.


Ahirzaman ve Fitneler

Aralık 23, 2006

Rasulüllah (SAV) birçok hadis-i şeriflerinde ilerde ümmet içinde fitnelerin olacağından söz etmektedir. Böyle bir zamanda islamı yaşamak, Kurân hakikatlerini benimsemek, sünnet-i seniyyeye uymak kolay olmayacaktır. Misal olması bakımından fitnelerle ilgili birkaç örnek hadis sunmak yerinde olacaktır kanaatindeyiz:

1) Kişiyi Kardeşinden, Babasından Ayıran Fitne:

“İlerde büyük fitneler olacak, kişi o fitnelerde kardeşinden ve babasından ayrılacak. (O zaman) fitneler erkeklerin kalplerinde kıyamete kadar yayılacak. Hatta O fitne zamanında bir kimse, zinakâr kadının zinasıyla ayıplandığı gibi, Allahın emirlerine uymasından dolayı (1) ayıplanacak.” (2)

Rasulullahın (SAV) bu haberine göre, kıyamete kadar devam edecek şiddetli fitnelerde, özellikle ahir zamanda gelecek fitnede, kişi düşünce, fikriyat, hayatı anlama ve yorumlama, hatta din edinme hususunda kardeşinden ve babasından farklı olacak. İki kardeş, baba ile oğul bu hususta aynı değerleri paylaşmayacak. Çünkü O zaman fitne çok yaygın hale gelecek, kişiler ailelerinden, ana babalarından kopup, başka kaynaklardan etkilenecekler. Çok uzaklarda ortaya çıkan kötü yanlış bir fikir, gönülden gönüle, zihinden zihine, dilden dile yazı ile veya başka yollardan hemen ortalığa yayılacak. Fitne kuş gibi kalpden kalbe uçacak, zihinlerde yuvalanacak. Böyle kritik ve tehlikeli zamanlarda elbette islamı yaşamak, benimsemek, onu dosdoğru şekilde hayatı boyunca devam ettirmek, elbette güç olduğu kadar da sevaplı olacaktır.

2) Başınıza Bilmediğiniz Şeyleri Emreden Yöneticiler Gelecek:

“Benden sonra başınıza, bilmediğiniz (o güne kadar hiç görmediğiniz) şeyleri emreden yöneticiler gelecek. Onlar üzerinizde imamlar (halifeler) (3) değildirler.” (4)

Bu hadis-i şerifte, bir zaman gelip ümmetin başına müslümanların bilip duymadığı, islami olmayan, islam dışı şeyler emreden yöneticilerin geleceği haber verilmektedir. “Onlar üzerinizde halife değillerdir” buyrulduğuna göre bu yöneticiler “halife” ünvanı taşımıyan, halife olmayan yöneticiler olacaktır veya adlarında “Halife” ünvanı olsa bile, görevlerinin başında islamı koruma ve kollama gelen gerçek halifeler olmayacaklardır. Gümüşhanevî bu hadisi şerifi fitne ile ilgili hadisler içinde zikrediyor. (5)

3) Kişi Sabah Mümin Akşam Kafir Olacak:

“İlerde bir fitne olacak. O fitne içinde kişi mümin olarak sabahlayacak, kafir olarak akşamlayabilecek. Ancak Allahın ilimle kalbini dirilttiği kimseler hariç.” (6) Bu hadis-i şerif fitne ile ilgili ilk hadis-i şerifi ve diğerini tekid etmektedir. Burada da fitnenin, bozulmanın yaygın bir hal olacağı anlatılır. Müslüman bir cemiyette sabahleyin Müslüman olarak uyanan, evinden çıkan bir kimse, toplumdan, arkadaşlarından, yayın organlarından veya başka mihraklardan aldığı tesirle, sabah mümin evinden çıktığı halde akşam, bir şüphe, bir söz veya bir başka sebeple evine kafir dönebilecektir. Burada en önemli faktör, kişinin dinini bilmemesi olarak görülmektedir. Çünkü Allahın kalbini islam bilgisi ile, iman hakikatleri ile dirilttiği kimse bu duruma düşmekten korunabilecektir. Bu durumda fitne ve bozulma devrinde, toplumda islamı bilenlerin azalacağı, islami bilginin kifayetsiz olacağı, islamı muhtaçlara ulaştırmanın güçleşeceği hususları akla gelmektedir.

Özetleyecek olursak, bidatların ve dalaletlerin, ümmeti ve islam cemiyetini istilası zamanında, takva ehli dindar kimselerin sünnete uymaları, islamın hükümlerine ittibaları, onlara pek büyük sevaplar kazandıracaktır. Çünkü o zamanda imanı muhafaza edebilmek bile, büyük bir iştir.

Rasulüllah bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:

“Tûbâ (ne mutlu) beni görene ve bana iman edene! sonra ne mutlu, sonra ne mutlu, sonra ne mutlu beni görmeksizin bana inanana! (Dinleyenler tarafından) denildi ki: Tûbâ ne demektir? O (bu soru üzerine) şöyle buyurdu: “Tûbâ, (altında) yüz senelik yürüme mesafesi olan bir ağaçtır. Onun tomurcuklarından cennetliklerin elbiseleri çıkar”. (7)

Rasulullah (SAV) burada, kendi asrında kendini görüp kendine ve kendi vasıtası ile iman edenler için, “Tûbâ” buyuruyor. Arkasından, kendisini görmeden kendisine ve getirdiği dine inananlara üç defa “Tûbâ” diye hitap ediyor. Burada, Asrında kendini gören ve gördükten sonra inananlar için bir defa “Tûbâ!”, buyururken neden kendinden sonra gelenler için üç defa Tûbâ demiştir? Bu durum, Onu görmeden inanmanın önemini göstermektedir. Onu görmeden söyledikleri, yaptıkları ve takrirleri ile bize bıraktığı Kuran-ı Hakime inanmanın -imanın güçlü güçsüz olması bir yana- önemli ve büyük mükafatlar kazandıracağını ifade etmektedir. İmanımızda, Amellerimizin sevabında, ibadetlerimizde sahabelere yetişemesek de(8) Rasulüllahı görmeden ona ve kendi vesilesi ile gelen Ahkâma inanmak onun gereğini yapabilmek gerçekten çok önemlidir. Tûbânın cennette bir ağaç(9) olduğu düşünülürse o müminlerin cennetle müjdelenmesini de buradan çıkarabiliriz.

Kaynaklar:
1. el-Müfredât s. 61. Bela, imtihan, sıkıntı, mihnet, meşakkat manalarına gelmektedir.
2. Gümüşhanevî, Ahmed Ziyaüddin, Râmûzul-Ehâdîs, terc. Naim Erdoğan, İstanbul ty. s. 298-3715 nolu hadis (Nuaym fiten, Tabarani Evsattan); Ayrıca bk. İbn-ü Mâce, Muhammed b. Yezîd. Sunenu İbn-i Mâce I-II, İstanbul ty. II, s. 1306, 1317, 1333 İlerde Gelecek Fitnelerle İlgili Hadis Kitaplarının özellikle “Kitabul-Fiten” bölümlerinde birçok hadis-i şerife rastlamak mümkündür.
3. Hilafete imamet, imamet-i uzma, halifelere imamlar, (eimme) de denmektedir.
4. Ramuzul-Ehâdîs, s. 299-1316, Sunenu İbn-i Mâce II, 1331, hadis no: 4015. İdarecilerin bozulması ile ilgili başka hâdis-i şeriflerde vardır. Bk. II, 1339.
5. Bk. Râmûzul-Ehâdîs s. 298-299 fitne ile ilgili diğer hadisler için bk. s. 298 vd. 3715-3725 arası hadisler ve devamı.
6. Râmûzul-Ehâdîs s. 299, 3722 hadis. (Tabaranî Kebîrden, İbn-i Mâceden, Deylemî Ebî Umameden), en-Nevevî, Ebû Zekeriyyâ Yahya b. Şeref, Riyazüs-Sâlihîn, Terc. Emre, Mehmed, İstanbul 1974, s. 99 87. hadis; Sunenu İbn-i Mâce, II, 1305, 1310 (3954, 3961) hadisler.
7. Râmûzul-Ehâdîs s. 313. 3885. hadis (ibn-i Hıbbân, Ahmed b. Hanbel, Ebû Yala, Dıyâ el-Makdisi, İbn-i Cerir, İbn-i Hatim, Ebû Saidden); Ayrıca bk. Şerhul-Makâsıd V, 318; es-Savâikul-Muhrika, s. 211, Sübülüs-Selâm, IV, 127. -el-Beyzavi, Ebû Sâid Abdullah Envârut-Tenzîl, İstanbul. 1317. (Altı ciltlik Mecmaut-Tefâsîr içinde) -el-Hâzin, Muhammed b. İbrahim, Lübâbut-Tavîl, İstanbul, 1317. (Altı ciltlik Mecmaut-Tefâsîr içinde) -Feyva Abadi, Muhammed b. Yâkûb, Tenvîrul-Mekâbîs, İstanbul 1317. (Altı ciltlik Mecmaut-Tefâsîr kenarında). -En-Nesefî Ahmed b. Muhammed, Medârikut-Tenzîl, İstanbul, 1317. (Altı ciltlik Mecmuut-Tefâsîr kenarında); Bk. Mecmaut Tefâsîr (Envârut-Tenzîl, Lubâbut-Tevîl, Medârik, Tenvîrul-Mekâbîs) III, 392-393; Hayatus-Sahâbe II, 563; Bema Hadisleri için bk. Tuba ile ilgili hadisler, Rad Sûresi 29. ayeti ile ilgili olarak ele alınıyor. Ayrıca Bk. Sunenu İbn-i Mâce II, 1319, (3887 nolu hadis) el-Kurtubî, Ebû Abdullah Muhammed, el-Câmili Ahkâmul-Kurân, I-IX, Mısır, 1952, IV, 17.
8. Herşeyden önce sahabelerin bize ulaştırması ile bu imana ulaştığımız düşünülür ve bizim aldığımız sevap kadar onlarında kazandığı düşünülürse onlara yetişemiyeceğimiz açıktır, Bk. es-Savâikul-Muhrika s. 211 vd.; Şerhul-Makâsıd, IV, 308.
9. Bk. el-Mufredât s. 309.
Doç. Dr. Murat SARICIK

sorularlaislamiyet.com
 


BİD’AT

Aralık 23, 2006

Daha önce mevcut olmayan, sonradan ortaya çıkan amel ve inançlar.

Hz. Peygamber ve Ashâb-ı Kirâm dönemlerinde görülmeyip onunla amel edilmeyen, hattâ bir benzeri olmayan ve İslâm’dan olmadığı halde sonradan ortaya çıkan ve ibâdet kabûl edilen görüş ve ameller, sünnete aykırı davranışlar.
Bid’at’ın kapsamı konusunda farklı bakış açılarının olmasından dolayı İslâm bilginleri tarafından farklı tarifler yapılmıştır.
Kimi âlimlere göre bid’at, Hz. Peygamber (s.a.s.)’den sonra meydana gelen her şeydir. Bu tarifi yapan âlimler bid’ate sözlük anlamından daha geniş bir anlam yüklemişlerdir. Bu sebeple de sonradan çıkan amel ve inançları iyi ve kötü olmak üzere ayırmak mecburiyetinde kalmışlardır. Sonradan ortaya çıkıp Kur’ân ve Sünnet’e muhâlif olmayan ya da emirlerinin bir gereği olan şey(ere bid’at-i hasene (güzel bid’at); muhâlif olanlara ise, bid’at-i seyyie (kötü bid’at) ismini vermişlerdir. Ayrıca bid’at-i haseneyi kendi arasında, bid’at-i seyyieyi de kendi arasında ayrı kısımlara tabi tutmuşlardır. Böylece bid’at, vacib, mendub, mübah, mekruh ve haram olmak üzere beş kısma ayrılmaktadır. Meselâ Kur’ân ve Sünnet’in anlaşılması için zorunlu olan Arap gramerini bilmek, fıkıh, fıkıh usûlü gibi ilimlerle uğraşmak vâcib; Ehl-i Sünnet itikadına muhalif sapık fırkaların ileri sürdükleri görüşler ise, bu âlimlere göre, haram bid’at kapsamında mütalaa edilmektedir. (Tahânevî, Keşşâfu İstilahâti’l-Funûn, İstanbul 1984 I, 133).
Bid’ati bu şekilde tarif edip taksimata tabi tutanlar, Kur’an ve Sünnete muhalif olmayan ya da emirlerinin bir gereği olan”şeylere bid’at isminin verilmesine dayanak olarak, Hz. Ömer’in şu sözünü ileri sürerler:
Hz. Ömer, Übey b. Ka’b'in, (r.a.) sekiz rekât olan terâvih namazını yirmi rekât olarak kıldığını ve Rasûlüllah (s.a.s.) döneminde münferiden kılınan bu namazın cemaat halinde kılındığını gördüğünde: “Bu ne güzel bid ât”demiştir. (Muhammed Revvâs Kal’acî, Mevsüatu Fıkhı Umar b. e!Hattâb, Kuveyt 1984, s. 125).
Diğer âlimlerin bid’at tarifleri ise şöyledir: Hz. Peygamber (s.a.s.)’den sonra ortaya çıkan, din ile alâkalı olup bir ilâve veya eksiltme mahiyetinde olan her şeydir. (Hayreddin Karaman, İslâmın Işığında Günün Meseleleri, İstanbul 1982, II, 248).

Bu âlimlere göre önceki gruptakilerin “bid’at-i hasene” kapsamına soktukları şeyler haddi zatında bid’at değildir. Onlara bid’at ismini vermek yanlıştır. Çünkü bu gibi şeylerin Kur’ân ve Sünnet’te dayanakları vardır. Bunlara sonradan çıkmış şeyler nazariyle bakılamaz. Rasûlullah (s.a.s.), şu hadislerinde bid’atin tarifini yapmışlardır: “Sonradan ortaya çıkan herşey bid’attır; her bid’at sapıklıktır ve her sapıklık insanı ateşe sürükler. “(Müslim, Cumua, 43; Ebû Davud, Sünnet 5; Nesâî, lydeyn, 22; İbn Mâce, Mukaddime, 7).
Huzeyfe b. el-Yamân’ın rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte: “Allah bid’at sahibinin orucunu, namazını, sadakasını, haccını, umresini, cihadını, sarfını (maddi yardımını), şehadetini kabul etmez. O, kılın yağdan çıktığı gibi İslâm’dan çıkar. ” (İbn Mace, Mukaddime, 7/49). Bu ikaz karşısında müslümanların dikkatli davranacakları ve bid’atın ne olduğunu araştıracakları muhakkaktır. Abdullah b. Abbâs (r.a.)’dan rivâyet edilen bir hadiste şöyle buyrulur: “Allah, bid’at sahibinin amelini, bid’atından vazgeçinceye kadar kabul etmez.” (İbn Mâce, Mukaddime, 7/50). Amellerinin kabul edilmeyeceğini bilen bir müslüman korkar ve neyin bid’at olup, neyin olmadığını araştırır.
Meselâ, Rasûlullah’a selam ve salât Allah’ın emridir. Ama Rasûlullah’ı anmak için dini törenler yapmak ve mevlit okutmak kimin emridir?
Ölüleri hayırla anmak ve onlara dua etmek sünnette vardır. Ama ölüler için mevlit okutup, kırkıncı, elli ikinci geceleri tertip etmek İslâm’ın hangi hükmüne dayanır. Allah için sadaka vermek, zekât ve fitre dağıtmak Allah’ın emri gereğidir. Ama ölen birisi için devir, yani ölünün ibadet borcunu düşürmek için mal ve para taksimi yapmak, sabun, iğne, iplik dağıtmak kimin emridir?
Aslında her iki gruba göre de dinin aslına olan ilâve ya da aslından yapılan eksiltmeler yasaklanmış olup, kötü bir bid’attır. Ancak ikinci grup âlimlerin bid’atin tarifi konusunda daha tutarlı oldukları görülmektedir. Çünkü ilk grubun bid’at-i hasene kapsamına soktukları şeyler, aslında sonradan çıkmış şeyler değildir; onların Kur’an ve Sünnet’te dayanakları vardır.
Şu da bir vakıadır ki, birinci gruba tâbi olan fakat bu âlimlerin ne demek istediklerini hakkıyla anlamayan mukallidleri, dinde eksiltme ya da fazlalık durumunda olan şeyleri de bazen bid’at-i hasene kapsamına sokmuşlar; ikinci gruptakilerin mukallidleri ise, bid’at sayılmaması gereken bazı hususları bid’at kapsamına sokarak onlara karşı çıkmış ve hemen hemen her ictihada bid’at demeye başlamışlardır.
Kur’ân-ı Kerîm’i bir mushaf içerisinde toplamak, hadisleri derleyip toplayarak kitap haline getirmek, camilerin yanında minare yapmak, her ne kadar Hz. Peygamber (s.a.s.)’den sonra olmuş birer bid’at iseler de, bunlar bid’at kapsamına girmeyen güzel şeylerdir, İslâm’a aykırı değildir.
Bunun aksine yukarıda sözkonusu ettiğimiz hususlar kötü bid’at olup câiz değildir. Çünkü bu âdetler sonradan meydana çıkmış ve İslâmî itikatlarla çelişmektedir.

Bid’atlar alanları itibariyle de kısımlara ayrılmaktadır. İtikadî konularla ilgili olanlara “itikadî bid’atler”, iş ve hareketle ilgili olanlara da “amelî bid’atler” denir. Ayrıca mahiyetleri itibariyle küfrü gerektiren ve gerektirmeyen bid’atler vardır.
Günümüzde pek çok bid’at, müslümanların hayatına girmiştir. Bu sebeple dininin emirlerini yerine getirmek isteyen her kişi, bu hususa dikkat etmeli; dinde eksiltme ya da ilâve mahiyetinde olan söz, tavır ve davranışların yasaklanmış şeyler olduğunu bilerek bunları hayatından ayıklayıp atmalıdır. Burada müracaat edilecek yegane kaynak ise, Kur’ân ve Sünnet’tir..
kaynak: islam fıkıh ansiklopedisi


En Mahir Fakat En Beceriksiz

Aralık 23, 2006

T. ÜÇAL  (sızıntı)

Binlerce yıldır harika bir şekilde ördükleri ağlar üzerinde hayat süren ve avlanan Örümceklerin çeşitli ağ tipleri hasıl etmekte gösterdikleri eşsiz maharetleri bu sahada araştırma yapan biologları hayretler içinde bırakmaktadır.

Hemen hepimiz örümcekleri tanır, hatta bir çoğumuz onlardan korkarız. Fakat pek azımız onların gerçek hayatlarını yakından tanırız. Bazı örümcekler ağızlarındaki sivri aletlerle insan derisinde delik açabilirler. Bununla beraber çok az örümcek bir insanı veya büyük bir hayvanı zehirleyebilir. En çok korkulan, örümceklerin en büyüğü Lycosa tarentula bile nisbeten zararsızdır. Bununla beraber Latrodectus mactans örümceğinin ısırması oldukça acı verir ve ayrıca mide bulantısı, nefes alamama, kas spazmı gibi hadiselere de sebeb olabilir. Yetişkinler çok defa bu durumlardan kurtulsalar bile, küçükler için Latrodectus örümcekleri öldürücü olabilir. ABD’de yaşayan kahverenkli Loxosceles recluses örümceği ve Brezilyada kurt örümceği (Lycosa rapteria) yavaş iyileşen yaralara sebebiyet verir.

İpek İpliğin Sırrı: Örümcekler hakkındaki en enteresan ve mühim husus karınlarındaki salgı bezleri sayesinde ipek üretme kabiliyetleridir. Bu kabiliyet, karnın arkasında iki veya üç (nâdiren dört) eğirici içinde gizlidir. Her eğirici birkaç yüz minik eğirici tüpten müteşekkildir. Bezlerde üretilen sıvı haldeki ipek bir veya daha fazla eğiriciden geçerken koyulaşarak tekbir iplik haline getirilir. Hava ile temastan önce belli bir şekil ve hareketle dışarı çıkarılan ipek havada derhal katılaşır.

Fonksiyonuna göre örümcek ipeği çok çeşitli hususiyetler gösterebilir. İpeğin bu vasıfları, kuru ve sert olmaması veya yapışkan ve esnek olması şeklindedir. Çapları 0,005 mm. — 0,03 mm. arasında değişebilen bu iplikler ince bir şerit halinde olabilir. Örümcekler yaptıkları bu ipek ipler üzerinde gezindikleri yerlerde birçok ağlar, yumurta keseleri ve çeşitli iplik yollar meydana getirirler. Yapışkan ipek iplikler ise, bilhassa av için kurulan tuzak ağlarında kullanılırlar.

Günümüze kadar örümceklerde değişik çeşitlerde ipek hâsıl eden yedi ayrı ipek bezi olduğu tesbit edilmiştir. Her örümcekte takriben dört veya beş ipek bezi bulunmaktadır. Örümceğin arka ayağı çeşitli kıvrım ve tırnaklarla hususi surette donatılmıştır. Bunlar eğiricilerden gelen katılaşmış ipliğe kılavuzluk eder ve onu gergin tutarak başka ipliklerle bağlantısını temin eder veya sadece destek vazifesi görürler. Eğer ipek yapışkan ise örümcek gövdesini yaklaştırmaktan kaçınır ve onu kendisinden büyük bir ustalıkla uzak tutar. Tamamen ilâhî bir sevk tarafından yapılan bu hareketlerin mükemmelliği karşısında ilim çevreleri hayretini gizleyememektedir. İnsanoğlu dikiş nakış kursu görmeden bu işleri başaramazken, bu örümceğin böyle bir işi başarabilmesi oldukça düşündürücüdür.

İpek Çeşitleri: Tarama ağlan, ağ uzantıları, yumurta keseleri, birbirine bağlı daire halinde ağlar, sarma ağlar, sarma ince tabaka halinde ağlar, bütün bunlar örümcek ipeğinin dış dünyada aldığı çeşitli dokuma şekilleridir. Hepimiz ev tavanlarında, ağaç dallarında ve çok yerlerde öıümcekleri ince bir ip üzerinde gezinirken görmüşüzdür.

Örümcek esrarlı ağıyla birlikte asansörünü de imâl etmektedir. İnsanlığın çağımızda ancak kullanabildiği asansörü o, asırlardan beri lüzumlu olduğu anlarda büyük bir mahâretle kullanıp aşağıya sarkmakta ve anında geldiği yere geri döne bilmektedir. Bu asansör geri çekilme veya sarkma gibi vazifelerin yanında onun için bir köprü de olmaktadır. Bu sayede bir esintinin, onu bulunduğu yerden alıp başka bir yere nakletmesi temin edilmektedir. Ufak bir esinti ile başlayan uçuş sonunda ilk çarptığı noktada hemen ipliği bağlar ve burada bir ağ kümesi oluşturuverir. Tabii bu arada uçuşa geçtiği yerle, kendisi arasında narin bir köprü de kurulmuştur.

Küçük örümcekler ise bazen balon adını verebileceğimiz yukarıya doğru uzanan iplikçikler de salgılayabilirler. Oldukça basit görülen bu uçma aracı, küçük örümceğin ağırlığına dayanabilecek kadar güçlüdür. Hatta bir paraşüt gibi onu birkaç kilometre de taşıyabilir.

Ya bir tabak gibi yapışkan ipeği ile özene bezene dokuduğu ağa ne demeli? Bu birbirine paralel iplerin kendine has bir dokunuşla daire şeklinde bir araya toplanmasıyla meydana getirilmiş avlanmak için bir tuzaktır. Bir sineğin ya da böceğin ağlara takılıp kalması için yapılmış bir tuzak… Bu ağa takılmak şüphesiz böcek veya sinek için bir son demektir. Kurtulmak için gösterdiği gayretler onun ağa daha fazla sarılmasına sebeb olur.

Örümcekler kendi neslinin idamesi için yaptığı yumurta keseciklerinde ayrı bir ipek çeşidi kullanmaktadır. Sadece dişi örümcekler tarafından üretilebilen bu ipek, yumurtanın gelişmesine müsait vasıfta, kuru ve çeşitli renklerdedir. Örümcek ipeği fibrion adını verdiğimiz bir proteindir. Kimyevî yapı itibariyle ipekböceğinin ürettiği ipeğin özüne benzer; fark sadece bu öz maddeyi çevreleyen kılıfın eksikliğidir. Örümcek ipeğinin kalitesi, örümceğin cinsine ve kendine has salgı bezlerinin üretimine bağlıdır. Dayanıklı ve esnek örümcek ipeği de diğer ipek gibi dokuma sanayiinde kullanılabilir. Fakat şu hakikat ortadadır ki ticarî bakımdan örümcek ipeği çok pahalıya malolan bir ipektir. Pahalı üretimi sebebiyle bu ipeğin kullanılması sadece optik aletlerde olmuştur (merceklerde bulunan çapraz çizgilerin meydana getirilmesi gibi). Gerçi bunun da yerini bugün kesme cam ve platin telcikler almıştır. Örümcekler, hayat sürdürdükleri ağ ile avlandıkları ağları ayrı ayrı inşa etmektedirler. Esas olarak yaşamak için kurdukları ağlara üreme fonksiyonları haricinde pek uğramazlar. Daha ziyade evlerinin etrafında kurdukları ağ tuzakları ile avlanmakla uzun zaman meşgul olurlar.

Tuzak ağları, bulunduğu yere göre simetrik veya simetrik olmayan şekiller olmak üzere iki kısımdır. Simetrik olmayan tuzak ağları iplikçiklerin rastgele dokunmasından müteşekkildir. Bu tür ağlar gerçekte bir kumaştan ayırt edilemeyecek kadar kalın olurlar. Bunlar daha ziyade evlerin, kilerlerin köşe teşkil eden yerlerinde gördüğümüz üçgene benzer Tegenaria ağları ve çalı yahut çimenlikler boyunca beyaz renkli ipek bir kumaş gibi serilen Agelena ağlarıdır.

Simetrik olarak inşa edilen ağlar ise, yapılış itibari ile daha ince hesaplama ve daha hassas bir gayret icab ettirir. Bilhassa dişi örümcek, önce eğirdiği nârin iplikle, seçtiği, beğendiği yere nârin bir köprü kurar. Daha sonra bu köprünün merkez noktasını kendince tayin eder ve bu merkez noktadan yere doğru bir iplikçik uzatır. Bu merkezî nokta simetrik ağın da merkezini teşkil edecektir.

Biz insanlar bile binalarımızı zor zahmet kurduğumuz inşaat iskeleleri ile inşa etmekteyken; örümcek, aynı merkez noktadan aşağıya doğru uzayan iplikçikleri salmaya devam ederek kendisine spiral bir inşaat iskelesi meydana getirir. Çünkü, bu sayede maharetini gösterebileceği ona öğretilmiştir. Daha sonra ağın merkezi ile kenarı arasında gidip gelmeler başlar ve neticeye varılmak Üzereyken artık inşaat iskelesini bırakır. İş muvaffakiyetle bitirilmiştir… Şimdi sıra kendisini yerleştirmeye gelir. Örümcek, kurduğu tuzağın tam merkezine temkinli bir şekilde yerleşir. Her an harekete hazır bir vaziyette beklemeye başlar. Zaten ağın keyfiyeti en ufak bir sarsıntıyı bile hissettirecek şekildedir. Dikkatle çevresinde olup bitenleri takib eder. Öyle ki yapraklardaki kıpırtılar dahi onun için bir haberci olabilir.

Bazı büyük ağların inşaatı yahut tamiri için örümcekler takriben ayda 1—3,5 km. kadar iplik harcarlar. Diğer çeşit ağlar ise örümcekleri menfi durumlardan kurtarmak için veya neslin idamesi için kurulan ağlardır. Bu mevzuda Filistata ve Segestria örümcekleri misal verilebilir.

Büyük örümceklerin çoğu kendi kazdığı toprak içindeki oyuklara yerleşirken yuvanın girişini de oldukça muhafazalı yaparlar.
Örümceklerin bazıları ise, insanların yaşadığı yerlerde yaşamaktadırlar. Bunlar Dictyna ve Tegenaria cinsleridir. Kır örümcekleri olan Agelena’lar ve kendi renklerine uygun yeşil renkli otlarda seçilemeyen Dictyna Örümcekleri, bilhassa çayırlar arasındaki oyukları, çukurlukları tercih ederler. Clubiona’lar ise ağaç kovuklarına kurdukları yuvalarda kendilerine has yaşayışlarını sürdürürler.

Kurduğu ağıyla, ağına kendisini yerleştirmesiyle, av yakalama tekniğiyle, en hassas korunma ölçüleriyle sistemli bir intizamın içinde yasayan bu hayvancık da, arılar, karıncalar ve bütün hayvanlar gibi binlerce senedir yaratıldıkları andan bu yana, halen ve devam ederek kendilerine sunulan tabiat ötesi ilhamla çok hassas ölçüler sergileyerek yaşamaktadırlar. Elbette bu meharet Yüce Yaratıcı’nın sonsuz kudretinin bir şaheseridir.
The World of Science’den


Enteresan Devreler

Aralık 23, 2006

Safvet SENİH  (sızıntı)

Yıllar, mevsimler, günler hepsi de belli ritimler içinde dönüp dolaşıp aynı noktaya gelmekte.. Zaman mevzuunun sonunda dokunup geçtiğimiz gibi haklı olan doğulu düşünce; zamanı, ahenkli bir seyirle aynı noktalara dolanıp gelen bir gerçek olarak ele almıştır. Atomun güneş sistemine benzeyişi ve onu hatırlatışı gibi, en küçük bir aşire parçası bile gelip geçen asırları; sabah, haşir sabahını; bahar, öğle ve yazı; ikindi, güzü; akşam ve siyah kefenli gece, kışı ve tezadi münasebetiyle beyaz kefenli kar manzarasını hayale getirir. Nasıl kış uykusundan mevsimi gelince kup kuru yer, hevam ve haşarat silkinip uyanırsa, gaflet hatta dalalet uykusundan da nesiller öylece kendilerine gelip uyanarak yeniden tarih sahnesine çıkarlar. Evet, her geceden sonra bir nehar her kıştan sonra bir bahar muhakkaktır. Tarih tekerrürlerle doludur.

Devreler iyi bilinirse, ona göre önceden vaziyet alınmış olur: Su baskınlarına, salgın hastalıklara, depresyonlara, harplere karşı.. Çünkü iktisadi krizler belli zaman aralıklarından görüldüğü gibi, banka hesaplan her üç ayda bir yükselir. Hayvanlarda da bu devr-i daimi görmek mümkündür. Mesela: Kanada Vaşak’ının en bol olduğu zaman 9,6 şar yıllık devreler şeklindedir. Atlantik som balığı yakalayan balıkçılar en bereketli aylarını her 9,6 yılda bir yapmaktadırlar. Kanada Karpatik tavşanı, Illinois’in Chinch böceği, samur, balıkçıl, baykuş ve atmaca topluluğu her 9,6 yılda bir kere zirveye ulaşır. ABD’de ortalama buğday mahsulü aynı ara ile artış gösterir. İngiltere’de rastlanan kalp hastalığı istatistiği de aynı artıştadır.

Farelerin sebep olduğu veba, her 4 yılda bir görülür. Norveç kır fareleri her 3,9 yılda bir denize üşüşür ve yok olurlar. Çekirgelerin (9,2), (15) ve (22,7) gibi üç ayrı devrelik muayyen faaliyet zamanları vardır.

İlim adamı Edward R. Dewey bu mevzuda hükmünü şöylece veriyor: “Bilemediğimiz bir güç mevcut olmalı.. Nitekim bunun mevcudiyetine dair deliller de var ve bu güç insan kitlelerini uyarıyor ve baskı altına alıyor. Bu aynı güç bitki hayatını, hayvanların yaşayışını, hatta iklimi tesiri altında tutuyor!..”

Devreler tekrar tekrar büyük bir intizam içinde meydana geliyorlar. Kanada Pasifik demiryollarının taşıdığı yük (kilometre x ton) olarak 9,2 aylık devreler halinde 48 kere aynı olmuştur.

Kırım’daki Saki gölü tabanında bulunan tortu tabakalarının kalın ve ince olarak bulunduğu zamanlar arasında 17,3 yıllık devreler vardır. Bu durum zamanımızdan önce, ta (2295) e kadar gidilecek olursa bu devrelerin bu ara ile tekrarlandığı tespit edilebilir.

Milletlerarası savaşlar indeksinde 11,2 yıl devresi gerek milattan önce, gerekse milattan sonra aynı uzunluğu muhafaza etmiştir.

İşin en enteresan tarafı devrelerin farkına varıldığı halde, aynen tekrarlanmasıdır. Mesela, 1874 de ham demir fiyat oynamalarının 27 yıl ara ile tekrarlanmış olmasına rağmen bu hal II. Dünya Savaşına kadar öylece devam etmiştir. Hatta şartlar değişmekte fakat devreler aynı kalmaktadır, İngiltere’de işlenmiş demir fiyatlarındaki 16,7 yıllık oynama devresi 12’ den “sanayi inkılâbı”na, oradan da “atom çağına” kadar hep aynı şekilde devam etmiştir.

Öte yandan şuurlu ve iradeli olan insanlığın tarihinde de öyle hadiseler vardır ki, herşeyin üzerinde, kaderi bir hükümranlığı ayan beyan göstererek; tarihin gelişi güzel bir kör dövüşü olmadığını ortaya koyduğu gibi beşeri irade ile de ayarlanacak cinsten şeyler olmadığını da gözler önüne sermektedir. Mesela:

Gazneli Mahmud’un Hindistan’ı ele geçirmesi Hicri 400
Timur’un Hindistan’ı ele geçirmesi Hicri 800
İngilizlerin Hindistan’ı ele geçirmesi Hicri 1200
Arada tam 400’er senelik müddet var.
İran’dan Bağdat’ın alınması Hicri 1048
Azerbaycan’ın İran’a geri verilmesi Hicri 1148
Bu alış-veriş tam yüz sene aralıkla olmuş.
Girit’in fethi Hicri 1080
Çeşme bozgunu Hicri 1180
Fetih ve Bozgun arası tam 100 sene.
Tam 100 sene sonra, rüzgâr tersine esiyor.
Alman ve Fransız İhtilalleri arasında 1918 —1789 = 129 sene var.
Hitler ve Napolyon’un:
İktidara gelmeleri arasında 1933 — 1804 =129 sene var,
Viyana’ya girmeleri arasında 1938— 1809 = 129 sene var.
Rusya’ya taarruzları arasında 1941 —1812 = 129 sene var.
Hezimete başlamaları arasında 1943 —1814 = 129 sene var.
Birinin intiharı, diğerinin esareti arasında 1945 — 1815 = 130 sene var. İşte benzer taraftarı bulunan iki devletten iki liderinin kader çizgilerindeki enteresan benzerlik.
Abraham Lincoln ile Kennedy’nin kader örgülerindeki benzerlik:
Lincoln, kongreye 1847 de seçildi.
Kennedy, kongreye 1947 de seçildi.
Lincoln, başkanlığa 1860 da seçildi.
Kennedy, başkanlığa 1960 da seçildi.
İkisi de uzun boylu idi ve askerliklerini yapmışlardı.
İkisinin de eşleri onlar başkan iken birer çocuk yitirdi.
İkisi de eşlerinin yanında iken, Cuma günü kafalarının arkasından kurşunlandılar.
Lincoln’ün sekreteri, kendisine tiyatroya gitmemesini söyledi.
Kennedy’nin ise, soyadı Lincoln olan sekreteri de kendisine Dallas’a gitmemesini söyledi.

İki başkanın da seleflerinin soyadı Johnson’du.
İki başkanın katillerinin soyad ve isimlerinin harf sayısı 15 idi. Booth 1839 da, Oswald ise 1939 da doğmuştu.
Katillerinin ikisi de yakalandıktan sonra başkaları tarafından vurularak öldürüldüler.
Katillerin ikisi de akıl hastasıydı. Katillerin ikisi de güneyliydi.
Ayrıca iki başkanın da cenaze töreni birbirine uyuyordu.
Oğuz Handan Hicrete kadar (Hicret öncesi) 1400
Türklerin Çin’i istilasından hicrete kadar (H. öncesi) 700
Selçukluların müslüman olması (Hicri) 350
Selçukluların hükümet müddeti (Hicri) 350
Osmanlı Devletinin kuruluş tarihi (Hicri) 700
Türkler için 700 de bir düğüm var gibi. Hicretten önce 1400 Oğuz Han noktasına götürüyor. Hicretten önce 700 Çin’i istila ettikleri noktaya götürüyor. Hicretten sonra 700 ikiye bölünüyor. Hicri 350 tarihinde müslüman oluyorlar. 350 sene hükümet sürüp, hicretten sonra 700 seneyi böylece tamamladıktan sonra içlerinden Osmanlılar meydana çıkıyor. Ve 700 sene devam ediyorlar. Şimdi ise tarih yeni bir tekerrürle karşı karşıya. Çünkü bu sene tarih 2 x 700 = 1400 ü gösteriyor.


Lanet ve beddua etmek

Aralık 23, 2006

Sual: Bazı hadis-i şeriflerde lanet olsun deniyor. Lanet etmek ne demektir? Kötü anne babanın iyi olan çocuğuna yaptığı beddua kabul olur mu?

CEVAP

Lanet olsun demek, Allah’ın rahmetinden uzak olsun demektir. Lanet etmek, beddua etmek iyi değildir. Çünkü hadis-i şerifte, (Bir kimse lanet edince, lanet edilen buna müstahak değilse, kendine döner) buyurulmuştur. (Beyheki)

İbni Mübarek hazretleri, çocuğunu şikayet edene, (Çocuğa beddua ettin mi?) dedi. O da, evet deyince, (Çocuğun ahlakını sen bozdun) buyurdu.

Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Bir babanın duası, ilahi hicaba erişir ve bu hicabı da aşar.) [İbni Mace]

(Ana-babanın çocuğuna ve mazlumun zalime olan bedduaları, red olmaz.)
[Tirmizi]

(Kendinize, malınıza ve çoluk çocuğunuza beddua etmeyin! Duaların kabul olduğu bir saate rastlar da bedduanız kabul olur.)
[Müslim]

Kötü ana-babanın, suçsuz ve iyi olan çocuğuna yaptığı beddua kabul olmaz. Haksız olarak yapılan beddualar kabul olmaz.

Rahmet Peygamberi
Diğer Peygamberler, kavimlerine lanet ettikleri halde, Peygamber efendimiz bir savaşta, kâfirlerin yok olması için dua etmesini istediklerinde, (Ben lanet etmek için, insanların azap çekmesi için değil, herkese iyilik etmek için, insanların huzura kavuşması için gönderildim) buyurdu. Kur’an-ı kerimde de mealen, (Seni âlemlere rahmet, iyilik için gönderdik) buyuruluyor. (Enbiya 107)

Peygamber efendimiz, genel bir beddua, lanet etmedi. Ancak lanete müstahak olan bazı gruplara lanet etmiştir. Hadis-i şeriflerde (Allah lanet etsin!) denilen zümrelerden bazıları şunlardır:
(Kadın elbisesi giyen erkeğe, erkek elbisesi giyen kadına lanet olsun!) [Hakim]

(Kadın gibi davranan erkeğe, erkek gibi davranan kadına lanet olsun!)
[Buhari]

(Rüşvet alıp verenlere Allah lanet etsin!)
[İbni.Mace]
(Eshabıma sövenlere Allah lanet etsin!) [Hakim]

(Zekat vermeyenlere Allah lanet etsin!)
[Nesai]
(Ana-babasına lanet edene Allah lanet etsin!) [Müslim]

(Lutilere Allah lanet etsin!)
[Beyheki]
(Zalim âmirlere, fasıklara, sünnetimi yıkan bid’atçilere Allah lanet etsin!.) [Deylemi]

(Altın ve gümüşün kuluna paraya tapana lanet olsun!)
[Tirmizi]
(Halkın işlerini üstlenip de onlara güçlük çıkarana lanet olsun!) [Ebu Avane]

(Hanımını anasından üstün tutana lanet olsun!)
[Şir�a]
(Sadaka vermeye engel olana lanet olsun.) [İsfehani]

(Allah’tan ümit kestirip dinden nefret ettirenlere lanet olsun!)
[Şir�a]
(Bid’atler çıkınca âlim ilmini açıklasın! İlmini açıklamayana lanet olsun!) [Deylemi]

(Vücuduna dövme yapana, yaptırana, faiz alıp verene lanet olsun.)
[Buhari]
(Ana ile evladın, kardeşle kardeşin arasını açana lanet olsun.) [İ.Mace]

(Kızını fasıkla evlendirene lanet olsun.)
[Şir�a]
(Ölü için ağlayana lanet olsun.) [Ebu Davud]

Kur’an-ı kerimde, Ebu Leheb için, (Onun eli kurusun) buyuruldu. Ebu Leheb’in oğlu Uteybe, (Tebbet) suresi gelince, Resulullah efendimize hakaret etti. Üzülen Peygamber efendimiz, (Ya Rabbi, buna bir canavar musallat eyle!) dedi. Ebu Leheb’in oğlu Uteybe Şam’a giderken, bir gece arkadaşlarının arasında yatarken, bir aslan gelip arkadaşlarını koklayıp bıraktı. Sıra Uteybe’ye gelince onu parçaladı. Sol eliyle yemek yiyen birine de, (Sağ elin ile ye) buyurdu. (Sağ kolum hareket etmiyor) diye yalan söyledi. Bir Peygamber ile alay eden bu kimse için Resulullah, (Sağ elin artık hareket etmesin) buyurdu. Peygamber efendimizin buna benzer bedduaları vardır. Diğer insanların ibret almaları ve hidayete kavuşmaları için böyle mucizeler vaki olmuştur.

Allah’ın lanet etmesi
Allahü teâlâ da lanet etmiştir. İşte âyet-i kerimeler:
(Allah’ın laneti inkâr edenlerine üzerine olsun.) [Bekara 89]

(Biz kitapta açıkça belirttikten sonra indirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lanet eder, hem de bütün lanet ediciler lanet eder.)
[Bekara159]

(Âyetlerimizi inkar edip kâfir olarak ölenler var ya, işte Allah’ın, meleklerin, insanların hepsinin laneti onlaradır.)
[Bekara 161]

(Allah inkârları yüzünden onlara
[yahudilere] lanet etmiştir.) [Nisa 48]

(Bir mümini kasten öldürenin cezası, içinde ebediyen kalacağı Cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.)
[Nisa 93]

(Sözlerini bozmaları sebebiyle onları lanetledik.)
[Maide 13]
(Yahudiler, Allah’ın eli sıkı dedikleri için lanet onlara.) [Maide 93]
(Allah’ın laneti zalimlerin üzerine olsun!) [Araf 44]

(Allah, ikiyüzlü erkek ve kadınlara ve inkârcılara, ebedi kalacakları Cehennem ateşini hazırlamıştır. Allah lanet etsin! Onlara devamlı azap vardır.)
[Tevbe 68]

(Bozgunculara lanet olsun.)
[Rad 25]
(Allah ve Resulünü incitenlere Allah, dünyada ve ahirette lanet etmiştir.) [Ahzab 57]

Haksız olarak yapılan beddua
Sual:
(Ana-baba, mazlum ve misafirin duası kabul olur) buyuruluyor. Bu insanlar haksız olarak beddua ederlerse yine mi kabul olur?

CEVAP

(Ana-baba, mazlum ve misafirin duası kabul olur) demek, (Ana-babanın çocuğuna yaptığı hayır dua, mazlumun [kâfir bile olsa] kendine zulmeden zalime yaptığı beddua, misafirin ev sahibine yaptığı hayır dua kabul olur) demektir. Yoksa misafirin, suçsuz olan ev sahibine yaptığı beddua kabul olmaz.

Mazlumun, kendine zulmetmeyen birine yaptığı beddua kabul olmaz. Ana-babanın, evladına yaptığı hayır dua kabul olur. Kötü ana-babanın, suçsuz ve iyi olan çocuğuna yaptığı beddua kabul olmaz.

Kısacası haksız olarak yapılan beddua kabul olmaz. Beddua etmeye alışmamalıdır! Çünkü hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Kendinize, çocuklarınıza ve mallarınıza beddua etmeyiniz! Duaların kabul olduğu bir vakte rastlar da, bedduanız kabul olur.) [Müslim]

kaynak: dinimizislam.com


İnkar mümkün mü

Aralık 23, 2006

“Herkes cahildir” der Will Rogers. “Sadece branşları farklıdır.” Mesela maden mühendisliği bir doktor için, tıp da maden mühendisi için birer cehalet branşıdır. Dini inançlar ise, zamanımızda pek çok kimse için ortak bir cehalet dalını teşkil ediyor. Ne var ki, pek çoğumuz bu gerçeği ihmal etmeye yatkınızdır. Bu yüzdendir ki, bazı isimlerin başında yer alan ünvanlar bizi aldatır ve o kimsenin inkarında bir bilgi kırıntısı ve bir değer aramaya zorlar.

Oysa inkar, adı üzerinde, tanımamaktır, bilmemektir, reddetmektir. Bunlar ise, yokluk ifade eden fiillerdir. Yokluğun bilgisi olmaz. Tanımamak bilginin değil, bilgisizliğin ifadesi ve neticesidir. Dolayısıyla, kişi başka sahalarda ne kadar derin bilgi sahibi olursa olsun, tanımadığı şey hakkındaki cehaletini mevcut bilgisiyle telafi etmesi mümkün değildir, tıpkı siyaset bilgisiyle biyoloji de ahkam kesmek mümkün olmadığı gibi.

İnkar etmek kolaydır. Kişi gözünü kapar, sonra “Yoktur” der. Bu konuda bir Avustralya yerlisi ile bir kürsü başkanının, Ebu Cehil ile Darwin’in arasında fark yoktur. Bunların inkar ettikleri şey hakkındaki bilgilerini karşılaştırmak, bir dizi sıfırı birbiriyle mukayese ederek hangisinin daha büyük olduğunu anlamaya çalışmak kadar abes olur. Hatta inkar üzerine bir münakaşa yürütmek dahi imkansızdır; zira olmayan şeyin olmayan unsurlarını kullanarak bir yere varamazsınız. İnkar ehlinin onca deliller karşısında inkarında direnmesine sebep de budur. William G.McAdoo’nun, dediği gibi, “Cahil bir adamı münakaşada mağlup etmek mümkün değildir.”

İman ise, hangi seviyede olursa olsun, bir bilginin neticesi ve ifadesidir. İmanın kuvveti, bilginin seviyesine paralel bir artış gösterir. Neye inanıyorum? Kendisine iman ile bağlandığım zat nasıl bir Zat’tır? Özellikleri, sıfatları nelerdir? O, etrafımızdaki alemde nasıl iş görür? Nasıl yaratır, nasıl yaşatır? Benden bekledikleri nelerdir? Ben O’ndan neler bekleyebilirim ve bu beklediklerime nasıl kavuşabilirim? Bunlar gibi pek çok sorunun getirdiği bilgiler, imanı şekillendirir. Nitekim Kur’anda, “Allah’tan ancak alimler korkar” buyurulmak suretiyle imanın bir bilgi neticesi olduğunu açıkça bildirmekte, göklerin ve yerin “akıl sahipleri için, “bilgi sahipleri” için Allah’ı tanıtacak delillerle dolu olduğunu birçok ayette hatırlatılmaktadır.
Gerçeğe Doğru, C:3, Zafer Yayınları
sorularlaislamiyet.com


Kâfirler ve müşrikler cehennemde Allah’ı bilecekler mi

Aralık 23, 2006

Ölümle dünya imtihanı kapanacak ve soruların cevapları da anlaşılmış olacaktır. Ama bu geç kalmış bilgi ve inanç, sahibini cehennemden kurtarmaya yetmeyecektir.

Cehennemde küfür yoktur, zira oraya girenler artık bütün iman hakikatlerine inanmışlardır. Kabri görmüşler, orada azap meleklerini tanımışlar, dirilmeyi yaşamışlar, mahşerde Rablerinin huzurunda hesap vermişler ve işte şimdi bu hesaptan müflis olarak ayrıldıktan sonra azap diyarına girmişlerdir.Cehennemde şirk de yanmış, kavrulmuş ve yerini tevhide bırakmıştır. Artık cehennemin her ferdi çok iyi bilmektedir ki, Allah’tan başka Mabud, ondan başka Hâlık ve Mâlik yoktur.Kur’an-ı kerimde, cehennemin yakıtının “insanlar ile taşlar” olduğu haber verilir. (Tahrim Suresi, 6; Bakara Suresi, 24)

Bu taşları, tefsir âlimlerimiz “putlar” diye açıklıyorlar. Orada insanlarla taptıkları putlar, birlikte yanacaklar. Taşın azap çekmeyeceği açıktır; ama müşriklerle putların birlikte yanmaları da tevhit namına, hoş bir manzaradır.Cehennem, müminlerin günah ve isyanlarını da kavurmuş, sahibini bunlardan temiz hale getirmiştir. O dehşetli azapla günahlardan temizlenen müminler daha sonra cennete varacaklardır. Ama küfür üzere ölenler için bu kapı ebediyen kapalıdır.

Bu vesileyle, konumuzun daha da aydınlanmasına yardımcı olacağı kanaatiyle, Hazreti Mavlana”nın şu harika tespitini takdim edelim: “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” mealindeki âyet hakkında şöyle buyururlar: “kâfirler, müşrikler ve asiler cehennemde yanarken durmadan Allah’ı zikir edecekler ve böylece ibadet için yaratılmış olan bu insanlar, kısa süren bir dünya fasılasından sonra, ibadetlerini böylece sürdüreceklerdir.”

Konuya şöyle bir misâl de verir: “Hani sıhhatli iken gaflet üzere bulunan bir insan, hastalanıp da yatağa düşünce durmadan inler ve her nefeste ‘aman ya Rabb’i, sen bilirsin ya Rabb’i’ der ya! İşte cehenneme giren bir insan da böylece ebediyen zikirle meşgûl olacaktır.”

Alaâddin Başar (Prof. Dr.)
sorularlaislamiyet.com


İki Sığınma ve Medeniyet Farkı

Aralık 23, 2006

M. Sıtkı ARAS (sızıntı)

Dünyayı harmanlayıp, cihan devleti kurabilme şerefine ulaşmış imparatorlar hakkında bilgilerimiz, yazının icadına, yani tarihin başlangıcına kadar uzanmaktadır. Her ne kadar Kur’ân-ı Kerim’de Zülkarneyn’in (as) dünyayı baştan başa şereflendirmiş olduğu hakkında işaretler yer alıyorsa da, bunların çoğu rumuz hâlinde olduğu için, bunların keyfiyetleri hakkındaki gerçek bilgileri bugüne kadar, Efendimiz (sas) haricinde kimse edinememiştir.

Yazılı tarihte gerçek mânâda cihan devleti olabilme vasıflarını taşıyan ilk imparatorluk kurucusu olarak MÖ 300′lü yıllarda yaşamış olan İskender’i görüyoruz. Ancak bunun devleti sadece kendisiyle kâim olmuş ve ölümü üzerine silinip gitmiştir. Aynı şekilde, MS 1200′lü yıllarda boy göstermiş olan Cengiz ve 1400′lü yılların hâkimi Timur İmparatorlukları da bir saman alevi gibi parlayıp sönmüşlerdir.

Tarihe damgasını en derin vuran iki devlet, Roma ve Osmanlı İmparatorluklarıdır. Bunlardan birincisi dünya hâkimiyetine MÖ 46 yılından yani Sezar devrinden itibaren ulaşmış, bunu M.S. 283 tarihinde ikiye bölünme sürecine girinceye kadar, 329 yıl sürdürebilmiştir. Osmanlılar ise, aynı derecedeki hâkimiyete 1430-1769 tarihleri arasında, 339 yıl sahip olabilmiştir.

Tilapia balıklarına canlı canlı köle çocuklarını yediren Batı’nın medâr-ı iftihârı Roma ile, yediği üzümün bedelini düşman bağının kütüğüne asan Osmanlı’nın mukayesesini okuyucuların vicdanlarına havale ederken, yine Batı’nın çok medenî bir devleti olan İngiliz İmparatorluğu ile Osmanlı’yı başka bir yönden karşılaştırabiliriz.

Hindistan’dan Mısır’a ve Amerika’ya kadar dünyanın çok büyük bir kısmını elinde bulunduran İngiliz İmparatorluğu, son asırların önemli büyük devletlerinden olmuştur. Kısa bir devre için hâkimiyeti Fransa’ya kaptırmakla birlikte (Napolyon devri), İngilizlerin dünya üstünlüğü 1769 yılından 1945′lere kadar devam etmiştir.

Saltanatın kaldırılması üzerine 1922 yılında İngiliz İmparatorluğu’na sığınmak mecburiyetinde bırakılan Sultan Vahdettin ve yanındakilerin, masraflarının hesabı, gelişlerinin daha ilk haftasında sorulmaya başlanmıştır. İlk suali İngilizlerin önemli yayın organları “Duspatch” dergisi; “Sâbık Sultan ile 9 kişilik maiyetinin haftalık 100 şilin dolaylarında olan masrafını İngiliz vergi mükellefleri mi ödeyecektir?” şeklinde sormuştur. Konu Parlamento’ya sıçramıştır. Milletvekillerinden Mr. Keller, Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a Sultan Vahdeddin’in günlük masrafının ne olduğu ve nereden karşılandığıyla ilgili bilgi talebinde bulunmuştur. Başka bir milletvekili Mr. Sexton ise, çok daha ileri giderek sâbık Padişah’ın İngiliz işsizler sınıfına yazılması halinde kendisine haftada 15, hanımlarının her birine birer şilin ödenebileceğini söyleme küstahlığında bulunmuştur. Mâliye bakanı, Sultan’ın 20-30 Kasım 1922 tarihleri arasındaki masraflarını uzun bir liste hâlinde yayımlamıştır. Meselâ, cep feneri masrafı 5 sterlin 11 şilin’dir. Su masrafı, l şterlin 7 şilin 4 penny’dir. Ziyaretçi imza defteri masrafı l şterlin 3 şilin’dir. Nihayet Sultan Vahdeddin bu hakaretlere daha fazla dayanamayıp, önce Arabistan’a gitmiş, sonra Avrupa’nın başka bir devletine yerleşmiştir.

Halbuki Vahdeddin, İngiltere’ye elinde -muhtemelen- sadece giyeceklerinin bulunduğu bir bavulla gitmişti. Yani, bazılarınca vatana ihanetle suçlanan bu Padişah, yanında devletin hazinesine ait kıymetli hiçbir şey götürmediği gibi; kendi mülkiyetinde olan altın, gümüş, inci, mücevher vs. gibi değerli başka bir şey de almamış, milletinin malı bildiği hiçbir şeyi yurt dışına -ihtiyacı ve hakkı da olduğu halde- götürmemişti. Oysa, sadece bugün Topkapı Sarayı’nda bulunan bazı elmasları alsa idi, hem kendisinin hem de ailesinin ömür boyu masraflarını rahatça karşılayabilirdi.

Sultan Vahdeddin 1926 yılında 65 yaşında iken İtalya’nın San Remo şehrinde vefat ettiğinde, borçlarından dolayı cenazesine haciz konulmuştu. Bu borçları Suriye Devlet Başkanı Ahmed Nâim Bey tarafından ödenmiş ve Sultan “bir Müslüman ülkede gömülmeyi” vasiyet etmiş olduğundan cenazesi Şam’da defnedilmiştir.

Diğer taraftan, yine mâlûm olduğu üzere 1700′lü yılların başlarında İsveç Kralı XII. Şarl (Karl) Ruslara yenilerek 50 kişinin üzerindeki maiyetiyle Osmanlılara sığınmıştır. Onun bu ilticası, bugünkü Moldova Dinyeper Nehri’nin kıyısındaki kalesinde beş yıldan fazla devam etmiştir. Yapılan harcamaların problem olması üzerine, maliyedeki “demirbaş” kaleminden yapılan ödemeler sebebiyle halk biraz da mizah katarak Şarl’a “demirbaş” lâkabını takmıştır. Kral ve beraberindekilerin bütün masrafları Devlet-i Âliye’nin hazinesinden karşılanmıştır. Hatta o yıllarda Avrupa’nın diğer kralları Osmanlı sadrazamına denk tutulurken, misafirliğinin hürmetine Üçüncü Ahmet bu aziz konuğunu protokolde kendisine eşit tutmuştur.

Bender kasabasını çok beğenen ve hatta burada kendine bir köşk de inşa ettiren Şarl, Osmanlı’nın asaletini ve yüksek vasıflarını bakın nasıl ifade ediyor: “Poltova’da esir oluyordum. Bu benim için bir ölüm idi. Kurtuldum. Buğ nehri önünde tehlike daha da kuvvetli olarak belirdi. Önümde su, ardımda düşman, tepemde cehennemler püsküren güneş… Su beni boğmak, düşman beni parçalamak, güneş beni eritmek istiyordu. Yine kurtuldum. Fakat bugün esirim. Osmanlıların esiriyim. Demirin, suyun, ateşin yapamadığını onlar yaptılar. Beni esir ettiler. Ayağımda zincir yok. Zindanda da değilim. Hürüm, her istediğimi yapıyorum. Lâkin yine esirim. Şefkatin, cömertliğin, asaletin ve nezaketin esiriyim. Osmanlılar beni işte bu elmas bağla bağladılar. Bu kadar şefkatli, bu kadar âlicenap, bu kadar asil ve bu kadar nazik bir milletin arasında esir olarak yaşamak bilsen ne kadar tatlı.”

Bu ifadelerden sonra yorumu sizlere bırakıyoruz.


PARMAK İZİNDEKİ KİMLİK

Aralık 23, 2006

Kuran’da, insanları ölümden sonra diriltmenin Allah için çok kolay olduğu anlatılırken, insanların özellikle parmak uçlarına dikkat çekilir:
Evet; onun parmak uçlarını dahi derleyip-(yeniden) düzene koymaya güç yetirenleriz. (Kıyamet Suresi, 4)

Ayette parmak uçlarının vurgulanması, son derece hikmetlidir. Çünkü parmak izindeki şekiller ve detaylar, tamamen kişiye özeldir. Şu an dünya üzerinde yaşayan ve tarih boyunca yaşamış olan tüm insanların parmak izleri birbirinden farklıdır. Dahası, aynı DNA dizilimine sahip tek yumurta ikizleri dahi farklı parmak izine sahiptirler.(1)
Parmak izi doğumdan önce cenin üzerinde son şeklini alır ve kalıcı yara olması dışında ömür boyu sabit kalır. İşte bu nedenle parmak izi, herkese özel çok önemli bir “kimlik kartı” sayılmakta ve parmak izi bilimi ise insanlar tarafından bilinen tek değişmez ve yanılmaz kimlik tespit yöntemi olarak kullanılmaktadır.
Ancak önemli olan, parmak izinin özelliğinin ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru keşfedilmiş olmasıdır. Ondan önce, insanlar parmak izini hiçbir özelliği ve anlamı olmayan çizgiler olarak görmüştür. Fakat Kuran’da, o dönemde kimsenin dikkatini dahi çekmeyen parmak izleri vurgulanmakta ve bu izlerin ancak çağımızda fark edilen önemine dikkat çekilmektedir.
(1). ridgesandfurrows.homestead.com/fingerprint.html
kaynak: kuranmucizeleri.com


Müslümanlar arasındaki farklı anlayışların kaynağı nedir

Aralık 23, 2006

Müslümanlar arasındaki farklı anlayışların kaynağı nedir ve bunları nasıl değerlendirmeliyiz?

1-İhtilaf beşerin tabiatında vardır. Dolayısıyla insanın olduğu yerde ihtilaf kaçınılmazdır. İnsanın mahiyetinde yer alan şehvet, gazap ve akıl kuvvetleri ihtilafın temelini teşkil eder.(1) Mesela, akıl herkeste aynı seviyede olmadığından, ister istemez akıllar arasında farklı görüşler çıkacak, yüksek idrak seviyesini yakalayamayanlar, bir takım gerçekleri inkara yöneleceklerdir.

2-Hz. Ademden beri insanlar fırka fırkadır. Her bir fırkanın farklı bir yolu vardır. Her gurup kendi mesleğini beğenip, onu başkalarının gittiği yola tercih eder.(2)

3-”Biz sizin herbirinize bir şeriat ve bir yol tayin ettik. Allah dileseydi hepinizi bir tek ümmet yapardı… “(3) ayeti, insanlık aleminde bulunan ihtilaftaki ilahi tasarrufa dikkat çeker. Yani Allah dilese insanları melekler gibi ihtilafa kabiliyetsiz yaratırdı. Fakat O, insanlık aleminde renklilik, hareketlilik ve müsabaka istemiş ve insanları ihtilafa müsait bir fıtratta yaratmıştır.

“Cenab-ı Hak insan nevini binler nevileri sünbül verecek ve hayvanların diğer binler nevileri kadar tabakalar gösterecek bir fıtratta yaratmıştır.”(4) Bu insanın hislerine, arzularına, duygularına sınır konulmamış, serbest bırakılıp hadsiz makamlarda gezecek kabiliyet verdilmiştir.

İnsanlara ihtilafa sebebiyet veren kabiliyetler verilmeseydi, Hamdi Yazır’ın dediği gibi, “bütün insanlar diğer hayvan türlerinde olduğu gibi, muttarit, yeknesak, monoton bir hayat içinde geçer giderdi.”(5)

4-İhtilaf düşünceyi donukluktan kurtarır ve onu dinamik bir yapıya kavuşturur. “İhtilafı reddetmek, insan fıtratını kabul etmemek ve düşünceyi donuklaştırmak demektir.”(6) İhtilaf realitesini göz ardı ederek “bütün halk bir mezhepte, bir meşrepte olsun” demek, imkansızı taleptir… beyhude zahmet çekmektir.(7)

5-İslam aleminde görülen bazı fırkalar, nass’ları (Kur’an ve hadis metinlerini) kendi arzularına göre yorumlayarak ortaya çıkmışlardır. Bunlar, İbn-i Teymiye’nin dediği gibi, önce bir görüşe inanmışlar, sonra buna Kurandan delil bulmaya çalışmışlardır.(8) Ayrıca, mezheplerine muhalif ayetleri de Te’vil cihetine gitmişlerdir. (9) Halbuki, Kuranda var olanı göstermekle, kendi fikrini Kur’andanmış gibi göstermek çok farklı şeylerdir.

12-Ehl-i bid’a ehl-i kıbledir. Dolayısıyla tekfir olunmaz.(10) Şatıbi’nin dediği gibi, “bunlar her ne kadar dalalet ehli olsalar da dinden çıkmış değillerdir. Hz. Peygamberin 73 fırkadan bahseden hadisinde “ümmetim” demesi buna delalet eder. Çünkü bunlar bid’alarıyla dinden çıkmış olsalardı Hz. Peygamber bunlara “ümmetim” demezdi.”(11)

Bununla beraber Hz. Aliyi ilah gören veya Cebrailin vahyi yanlışlıkla Peygambere getirdiğini iddia edenlerin ve benzerlerinin küfrü açıktır.(12)

Kaynaklar:
1-Kutub, Seyyid, Fi Zılali’l-Kur’an, Daru’ş-Şuruk, 1980, I, 215
2-Katib Çelebi, Katib, Mizanu’l- Hak fi İhtiyari’l – Ehak, Marifet Yay. İst. 1990, s. 198
3-Maide, 48
4-Nursi, Lem’alar, Sözler Yay. İst. 1990, s. 164
5-Yazır, III, 1700
6-Özler, s. 142
7-Katip Çelebi, s. 198
8-İbnu Teymiye, II, 225. Ayrıca bkz. Salih, Subhi, Mebahis fi Ulumi’l-Kur’an, Daru’l-İlm, Beyrut, 1368 h., s. 294
9-İbnu Teymiye, II, 223
10-Taftezani, Şerhu’l- Akaid, s. 191; Şatıbi, İ’tisam, s. 405
11-Şatıbi, IV, 139
12-İbnu Abidin, Reddü’l- Muhtar ale’d- Dürri’l – Muhtar, Daaru İhyai’t- Türasi’l- Arabi, ts., III, 309-310; Şatıbi, İ’tisam, s. 405

Şadi Eren (Doç Dr.)
sorularlaislamiyet.com


DUANIN HASTALARIN TEDAVİSİNİ HIZLANDIRMASI

Aralık 23, 2006

Rabbiniz dedi ki: “Bana dua edin, size icabet edeyim. Doğrusu Bana ibadet etmekten büyüklenen (müstekbir)ler; cehenneme boyun bükmüş kimseler olarak gireceklerdir. (Mümin Suresi, 60)
“Çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek” anlamlarına gelen dua, Kuran’a göre “insanın içten bir kalp ile Allah’a yönelmesi, O’na muhtaç bir varlık olduğunun bilinci ile sonsuz güç sahibi, Rahman ve Rahim olan Allah’tan yardım dilemesi”dir. Hastalık anları da insanın bu acizliğini daha net hissettiği, Allah’a yakınlaştığı anlardan biridir. Ayrıca hastalıklar Allah’ın takdiriyle gerçekleşen çok hikmetli bir imtihan, dünya hayatının geçici ve kusurlu olduğunu hatırlatan bir uyarı, sabreden ve tevekkül edenler için ahirette bir ecir kaynağıdır.
İman etmeyen kimseler ise, bir hastalıkla muhatap olduklarında kendilerini iyileştirecek olanın, doktorlar, ilaç veya hastanenin üstün teknolojik imkanları olduğunu düşünürler. Sağlıklıyken vücutlarındaki sistemi çalıştıranın, hastalandıklarında şifa verenin, gerekli ilacı, doktoru var edenin Allah olduğunu düşünmezler. Pek çok kişi ancak doktor ve ilaçların yetersiz kaldığına kanaat getirince, Allah’a yönelir. Böyle bir durumdaki kişi, içinde bulunduğu zor durumdan onu ancak Allah’ın kurtarabileceğini anlayarak, yalnızca Allah’tan yardım diler. Allah bu ahlakı bir ayette şöyle bildirmektedir:

İnsana bir zarar dokunduğunda, yan yatarken, otururken ya da ayaktayken bize dua eder; zararını üstünden kaldırdığımız zaman ise, sanki kendisine dokunan zarara bizi hiç çağırmamış gibi döner-gider. İşte, ölçüyü taşıranlara yapmakta oldukları böyle süslenmiştir. (Yunus Suresi, 12)

Halbuki insanın sağlıklıyken ya da bir zorluk, sıkıntı içinde olmadığında da dua etmesi, Allah’ın kendisine verdiği rahatlık, sağlık ve diğer tüm nimetler için şükretmesi gerekir.

Dua ile ilgili çok önemli bir konu da şudur: Sözlü duanın yanı sıra kişinin fiili dua olarak çaba sarf etmesi de son derece önemlidir. Fiili dua, kişinin herhangi bir isteğine ulaşmak için elinden gelen herşeyi yapmasıdır. Örneğin hasta bir kişinin sözlü duanın yanı sıra mutlaka uzman bir doktora başvurması, kendisi için faydalı ilaçları kullanması, gerekli ise hastanede tedavi görmesi, hassas bir bakım altında olması da gerekebilir. Çünkü Allah dünyada meydana gelen tüm olayları belli sebeplere bağlamıştır. Dünyadaki ve evrendeki herşey Allah’ın koyduğu kanun ve kurallara göre işler. Dolayısıyla kişinin de bu sebeplere uygun olarak gerekli tedbirleri alması, ancak bunları etkili kılacak olanın Allah olduğunu bilerek, tevekkül, teslimiyet ve sabırla sonucunu Allah’tan beklemesi gerekir.

İmanın ve duanın hastaların üzerindeki olumlu etkisi, tedavi sürecini hızlandırması doktorların da dikkatlerini çeken, tavsiye olarak dile getirdikleri bir konudur. ABD’de yayınlanan ünlü haber dergisi Newsweek, 10 Kasım 2003 sayısında “Allah ve Sağlık: Din İyi Bir İlaç mı? Bilim Neden İnanmaya Başlıyor?” (God & Health: Is Religion Good Medicine? Why Science is Starting to Believe?) başlığı altında dinin iyileştirici etkisini kapak konusu yaptı. Allah inancının insanın moralini yükseltip hastalıktan daha kolay kurtulmasını sağladığına değinilen makalede, bilimin de inançlı insanların hastalıkları daha kolay ve çabuk atlattığına inanmaya başladığını bildirdi. Newsweek’in anketine göre, insanların %72’si dua ederek hastalıktan daha çabuk kurtulduklarına, duanın iyileşmeyi kolaylaştırdığına inanmaktadırlar. ABD ve İngiltere’de yapılan araştırmalarda da, hastalar için dua etmenin, hastaların rahatsızlık belirtilerini azalttığı ve iyileşme sürecini hızlandırdığı sonucu elde edilmiştir.
Michigan Üniversitesi’nin araştırmasına göre, dindarlarda depresyon ve stres daha az görülürken, Chicago’daki Rush Üniversitesi’nin araştırmasına göre, düzenli olarak ibadet ve dua edenlerin erken ölüm oranı, dine bağlı olmayanlara göre yüzde 25 daha az olarak tespit edilmiştir. Duke Üniversitesi’nin anjiyo operasyonu geçiren 750 hasta üzerinde yaptığı bir başka araştırmada da, “duanın iyileştirici gücü” bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Dua okuyan kalp hastalarının, ameliyattan sonraki birkaç yıl içinde ölüm oranlarının yüzde 30 daha az olduğu tespit edilmiştir.

Allah’ın Kuran’da bildirdiği dualardan bir kısmı şöyledir:

Eyüp de; hani o Rabbine çağrıda bulunmuştu: “Şüphesiz bu dert (ve hastalık) beni sarıverdi. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın.” Böylece onun duasına icabet ettik. Kendisinden o derdi giderdik; ona Katımız’dan bir rahmet ve ibadet edenler için bir zikir olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir katını daha verdik. (Enbiya Suresi, 83-84)
Balık sahibi (Yunus’u da); hani o, kızmış vaziyette gitmişti ki; bundan dolayı kendisini sıkıntıya düşürmeyeceğimizi sanmıştı. (Balığın karnındaki) Karanlıklar içinde: “Senden başka İlah yoktur, Sen Yücesin, gerçekten ben zulmedenlerden oldum” diye çağrıda bulunmuştu. Bunun üzerine duasına icabet ettik ve onu üzüntüden kurtardık. İşte Biz, iman edenleri böyle kurtarırız. (Enbiya Suresi, 87-88)
Zekeriya da; hani Rabbine çağrıda bulunmuştu: “Rabbim, beni yalnız başıma bırakma, sen mirasçıların en hayırlısısın.” Onun duasına icabet ettik, kendisine Yahya’yı armağan ettik, eşini de doğurmaya elverişli kıldık. Gerçekten onlar hayırlarda yarışırlardı, umarak ve korkarak Bize dua ederlerdi. Bize derin saygı gösterirlerdi. (Enbiya Suresi, 89-90)

Andolsun, Nuh Bize (dua edip) seslenmişti de, ne güzel icabet etmiştik. (Saffat Suresi, 75)

Daha evvel de belirttiğimiz gibi dua sadece hastalıktan ya da dünyevi sıkıntılardan, zorluklardan kurtulmak için olmamalıdır. Samimi iman eden bir kişi, her zaman Allah’a dua etmeli ve Allah’tan gelecek her karşılığa razı olmalıdır. Kuran’da pek çok ayetle bildirilen dua ibadeti, günümüzde bilimsel olarak da faydalarının ispatlanması Kuran’ın mucizevi özelliğini bir kez daha göstermektedir:

Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve Bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar. (Bakara Suresi, 186)

kaynak: kuranmucizeleri.com


AFFETMEK VE SAĞLIĞA FAYDALARI

Aralık 23, 2006

Kuran’da tavsiye edilen güzel ahlak özelliklerinden biri de “affedici ve bağışlayıcı olmak”tır:

Sen af (veya kolaylık) yolunu benimse, (İslam’a) uygun olanı (örfü) emret ve cahillerden yüz çevir. (Araf Suresi, 199)
Bir başka ayette Allah, “… affetsinler ve hoşgörsünler. Allah’ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Nur Suresi, 22) şeklinde buyurmaktadır.

Kuran ahlakından uzak yaşayan kimseler için affetmek son derece zordur. Çünkü yapılan bir hata karşısında hemen öfkeye kapılırlar. Ancak Allah müminlere affetmenin daha güzel bir davranış olduğunu bildirmiştir:
Kötülüğün karşılığı, onun misli (benzeri) olan kötülüktür. Ama kim affeder ve ıslah ederse (dirliği kurup-sağlarsa) artık onun ecri Allah’a aittir… (Şura Suresi, 40)
… Yine de affeder, hoş görür (kusurlarını yüzlerine vurmaz) ve bağışlarsanız, artık elbette Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Teğabün Suresi, 14)
Kuran’da “Kim sabreder ve bağışlarsa, şüphesiz bu, azme değer işlerdendir.” (Şura Suresi, 43) ayetiyle de affetmenin üstün bir ahlak özelliği olduğu haber verilmektedir. Dolayısıyla müminler affedici, merhametli, hoşgörülü davrananlar ve Kuran’da bildirildiği gibi onlar, “öfkelerini yenenler ve insanlar(daki hakların)dan bağışlama ile (vaz)geçenlerdir.” (Al-i İmran Suresi, 134)
Müminlerin affedicilik anlayışları, Kuran ahlakını yaşamayan kimselerinkinden çok farklıdır. Bazı kişiler, karşılarındaki kişiyi bağışladıklarını söyleseler de, bu kişilerin kalplerindeki kin ve kızgınlıktan kurtulmaları uzun sürer. Tavırları genellikle bu kızgınlığı yansıtacak şekildedir. Müminlerin affediciliği ise samimidir. Müminler insanın dünyada imtihan olan, hata yaparak öğrenen bir varlık olduğunu bildikleri için hoşgörülü ve şefkatlidirler. Ayrıca müminler, tamamen haklı oldukları ve karşı tarafın tümüyle haksız olduğu bir durumda bile hiç tereddütsüz affedebilirler. Affetme konusunda, hataları, büyük ya da küçük olarak ayırmazlar. Bir kimse hatayla büyük bir kayba sebep olabilir. Ancak meydana gelen her olayın Allah’ın kontrolünde ve bir kader dahilinde geliştiğini bilen müminler, bu tür bir olay karşısında tevekküllü davranır ve kişisel bir kızgınlık içine girmezler.
Yakın zamanda yapılan araştırmalarda Amerikalı bilim adamları, affetmesini bilen insanların hem ruhen hem de bedenen daha sağlıklı olduklarını belirlediler. Stanford Üniversitesi’nde görevli bilim adamı Frederic Luskin ve ekibi, San Francisco şehrinde oturan 259 kişi üzerinde araştırma yaptı. Denek olarak katılan kişileri 6 kez 1.5 saatlik oturumlara çağıran bu bilim adamları, yaptıkları sohbetlerde affetmeyi öğretmeyi amaçladılar.
Deneye katılan kişiler kendilerine zarar veren kimseleri affettikten sonra, daha az acı duyduklarını belirttiler. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki, affetmeyi öğrenen kişiler sadece duygusal olarak değil fiziksel olarak da kendilerini daha iyi hissetmektedirler. Örneğin deney sonucunda stresten kaynaklanan sırt ağrısı, uykusuzluk ve mide ağrısı gibi ruhsal ve fiziksel belirtilerin de bu kişilerde önemli ölçüde azaldığı tespit edildi.
Stanford Üniversitesi’nde Rehberlik ve Sağlık Psikolojisi alanında doktorası olan Frederic Luskin, Forgive for Good (İyilik için Affedin) adlı kitabının tanıtımında affetme ile ilgili olarak “Sağlık ve Mutluluk için Kanıtlanmış Bir Reçete” ifadelerine yer vermiştir. Bu kitapta affetmenin kızgınlık, acı, depresyon ve stresi azaltarak, umut, sabır ve kendine güven gibi olumlu ruh hallerinin yaşanmasını sağladığı anlatılmaktadır. Dr. Luskin’e göre, uzun süreli kızgınlık yaşanması insanların fiziksel sağlığı üzerinde de gözlemlenebilir olumsuz etkiler oluşturmaktadır. Dr. Luskin konu ile ilgili şunları ifade etmiştir:
Uzun süreli veya devam eden öfkenin zararı, vücut içindeki termostatı sıfırlamasıdır. Eğer düzenli olarak düşük seviyede öfkeye kendinizi alıştırırsanız, neyin normal olduğunu ayırt edemezsiniz. İnsanların alışkanlığa çevirebileceği bir tür adrenalin hücumuna yol açabilir. Vücudu yakar ve sağlıklı düşünmeyi zorlaştırır, bu da durumu daha kötü bir hale getirir. (1)
Ayrıca Dr. Luskin, vücut, öfke ve stres sırasında belirli enzimler salgıladığından, kolesterol ve tansiyonun yükseldiğini, bunların da vücudun uzun süreli maruz bırakılmaması gereken bir durum oluşturduğunu belirtmektedir.(2)
Healing Currents Magazine dergisinin Eylül-Ekim 1996 sayısında yayınlanan “Affetme” adlı makalede ise, bir kişiye ya da olaya karşı duyulan öfkenin kişilerde olumsuz duygulara yol açtığı, ruhsal dengelerini hatta fiziksel sağlıklarını bozduğu belirtilmektedir.(3) Aynı makalede kişilerin öfkeden dolayı yaşadıkları olumsuzlukları zaman içinde fark ettikleri ve bozulan ilişkilerini düzeltmek, problemleri halletmek için affetmeye karar verdiklerinden de bahsedilmektedir. Yaşadıklarından sonra, değerli zamanlarını ve hayatlarını öfkeyle geçirmek istemedikleri, bu nedenle kendilerini ve başkalarını affetmeyi seçtikleri de belirtilmektedir.(4)
Öte yandan 1500 kişiyi kapsayan bir araştırmada, dinine bağlı kişilerde depresyon, stres ve akıl hastalıklarının daha az olduğu görülmüştür. Araştırmayı yürüten Dr. Herbert Benson, bu durumu dinlerin “affetme” duygusunu teşvik etmesine bağlamakta ve şunları ifade etmektedir:
Dinler, insanlara diğer kişileri affetmeyi öğütler. Bu yüzden dini inancı olanlar, sorunlarını içlerinde biriktirmez ve hayatla daha kolay başa çıkar. Bu da depresyon ve stres gibi rahatsızlıklarla daha az karşılaşmalarını sağlar.(5)
Harvard Gazetesi’nde yayınlanan “Öfke Kalbinizin Düşmanıdır” adlı makalede yer alan bilgilere göre öfke, kalp sağlığı açısından son derece zararlıdır. Tıp alanında asistan profesör olan Ichiro Kawachi ve meslektaşları, bu gerçeği çeşitli test ve ölçümlerle bilimsel olarak kanıtlamışlardır. Yaptıkları çalışmalar sonucunda aksi huylu yaşlıların, daha sakin yaşıtlarından üç kat daha fazla kalp hastalıkları riskine sahip olduklarını tespit etmişlerdir. Kawachi’ye göre, “Yüksek seviyede kızgınlık ve nesneleri kırma ya da bir kişiye kavga sırasında zarar verme isteği bu riskleri artırmaktadır.”(6) Çünkü öfke sırasında stres hormonları artarak, kalp kaslarındaki hücrelerin daha fazla oksijen ihtiyacı duymasına ve kandaki trombositlerin yapışkanlığının artarak pıhtılaşmaya yol açmasına sebep olmaktadır. Bu da kalp sağlığını olumsuz etkilemektedir.(7) Ayrıca öfkelenme sırasında kalp atışları normalin üstünde bir seviyeye çıkar ve damarlarda kan basıncının yükselmesine, dolayısıyla kalp krizi riskinin artmasına sebep olur.
Araştırmacılara göre öfke ve düşmanlık, kanda enfeksiyonla bağlantılı proteinlerin üretimini de tetikleyebilmektedir. Psychosomatic Medicine (Psikosomatik Tıp) isimli dergide, aşırı öfkenin enfeksiyona yol açan proteinlerin üretimini artırdığı, bunun da atardamarların sertleşmesine, dolayısıyla damar tıkanıklığına ve kalp krizine neden olduğu belirtilmiştir.(8) Kuzey Carolina Bölgesi’ndeki Duke Üniversitesi’nden Asistan Profesör Edward Suarez’e göre, interleukin 6 (IL-6) proteini çok kızgın ve morali bozuk kişilerde normal seviyeden daha yüksek oranda bulunmaktadır. Kandaki yüksek IL-6 seviyesi ise atardamarların duvarlarında yağ birikimine, bu da damar tıkanıklığına yol açmaktadır.(9) Sonuç olarak Suarez’e göre kalp hastalıkları, sigara kullanımı, yüksek tansiyon, şişmanlık ve yüksek kolesterol gibi faktörlerin yanı sıra depresyon, öfke ve düşmanlık gibi psikolojik durumlarla da yakından bağlantılıdır.(10)
The Times’da yayınlanan “Öfke Kalp Krizi Riskini Artırır” adlı makalede, kolay öfkelenmenin kalp krizlerine kısa bir yol olduğu, strese öfkeyle tepki veren kişilerin, kalp hastalıklarına üç kat daha fazla, erken kalp krizine ise beş kat daha fazla yakalanma riski altında oldukları belirtilmektedir.(11) Maryland, Baltimore’daki John Hopkins Üniversitesi’nden bilim adamlarının tespitlerine göre, çabuk sinirlenen kişiler, ailelerinde kalp hastalıkları geçmişi olmasa da risk altında bulunmaktadırlar.(12)

Yapılan tüm araştırmalar göstermektedir ki öfkelenmek insanın en başta sağlığını ciddi şekilde bozan bir ruh halidir. Affetmek ise kişiye zor gelse de öfkenin getirdiği tüm olumsuzlukları ortadan kaldıran, kişinin hem fiziken hem ruhen sağlıklı bir yaşam sürmesine yardımcı olan güzel bir davranış şekli, üstün bir ahlak özelliğidir. Elbette ki affetmek, sağlıklı kalmaya vesile olan davranışlardan biridir ve herkesin yaşaması gereken olumlu bir özelliktir. Ancak affetmede asıl amaç -herşeyde olduğu gibi- Allah’ın rızasına uygun bir ahlakı yaşamak olmalıdır. Faydaları bilimsel olarak günümüzde tespit edilen bu ahlak özelliğinin Kuran’da pek çok ayetle bildirilmesi, Kuran’daki hikmetlerden sadece bir tanesidir.

Kaynak: kuranmucizeleri.com


Kainattan Haberler ‘Bilinmeyenler’

Aralık 23, 2006

Betül Tomor (zafer dergisi)

25 metre boyunda ve 15 metre tepe çatısına sahip bir kayın ağacı saatte 1.5 kilogram oksijen üretiyor.

•••

Bir hektar ladin ormanı yılda 32 ton, kayın ormanı 68 ton, çam ormanı ise 30-40 ton toz emiyor.

•••

Hava kirliliğinin yaklaşık %50’si ormanlar tarafından temizleniyor.

•••

100 yaşındaki bir kayın ağacı saatte yaklaşık 40 kişinin çıkardığı 2.35 kilogram

karbondioksiti tüketiyor.

•••

100 metrekare alanda yer alan 25 metre boyunda ve 100 yaşındaki bir kayın ağacı,

yılda 30 bin litre su çekiyor.

•••

Kayın bir yıl içinde 300 kilogram zehri emiyor ve süzüyor.