Büyük (Asya) Hun İmparatorluğu

Aralık 24, 2006

Türk göçlerinin doğu yönünde devam ettiği asırlarda, Çin’de kurulan Chou devletinin (M.Ö. 1050-256) Türklerle ilgisi üzerine dikkat çekilmiş, hükümdar sülalesinde Gök dini, Güneş ve yıldızların kutlu sayılması gibi inançlarla, askerî kuvvette harp arabalarının bulunması ve devletin, daha çok, Türklerle meskûn bölgede (Şensi, Batı Şansi, Kansu) kurulmuş olması, çeşitli ilim dallarından bazı bilginleri (F. Hirth, B. Karlgren, Ed. Chavannes, J. C. Anderson, R. Wilhelm, W. Eberhard vb.), bu hanedanın aslen Türk olabileceği, veyahut devlette Türk unsurunun hakim bulunduğu düşüncesine sevk etmiştir. Bununla beraber, aslında daha ziyade Türk kültürü tesiri fazla belirli bir Çin devlet ve cemiyeti gibi görünen Chou devletine ait bu faraziye kesinlik kazanıncaya kadar, Asya Türk tarihini Hunlarla başlatmak yerinde olacaktır.

Çin kaynaklarında, M.Ö. 4. asırdan itibaren, Türklerle birlikte Moğol Tunguz soyundan bazı grupların başındaki “Kuzey Barbarları Hanedanı”nı belirlemek üzere Hiungnu (Hsiungnu) diye anılan kütlenin, hangi soydan oldukları hakkında, türlü görüşler ileri sürülmüştür. Bu görüşlerde, eskiden, Çin kaynaklarının Hiungnularla ilgili olarak verdikleri örf, adet ve ekonomik faaliyetlere ait, iyi incelenmemiş bilgi dikkate alınmış, son zamanlarda ise hayli ilerleyen dil ve kültür araştırmaları, esas teşkil etmiştir. Bunlara göre, Hiungnular Türk’tür (J. De Guignes, 1757; J. Klaproth, 1825; F. Hirth, 1899; J. Marquart, 1903; P. Pelliot, 1920; 0. Franke, 1930; Gy. Nemeth, 1930; McGovern, 1939; R. Grousset, 1942; W. Eberhard, 1942; B. Szasz, 1943; L. Bazin, 1949; F. Altheim, 1953; H.V. Haussig, 1954; W. Samolin, 1958; 0. Pritsak, 1959; G. Clauson, 1960 vb.). K. Shiratori, önce Türk kabul etmiş, sonra da Moğol olduklarını söylemiştir. L. Ligetiye göre, Hiungnuların kimliğini tespit etmek müşküldür. A. V. Gabain, Türk-Moğol karışımı oldukları fikrindedir. Her ne kadar, Hiungnuların büyük imparatorluğunda, Türkler yanında Moğol, Tunguz vb. yabancı kavimlerin de yer almaları tabiî ise de, devleti kuran ve yürüten asıl unsurun Türk olduğunda şüphe yoktur. Bu devlette, aslında orman kavmi olan Moğol ve Tunguz değil, Türk bozkır kültürü hakim olup, Gök Tanrı’ya inanılıyor (aslında totemci olan Moğollara, “Tanrı” sözü, sonra Türklerden intikal etmiştir); aile, “baba hukuku” üzerine kurulu bulunuyordu.

Nihayet Hiungnu devletinde idareci zümre ve hanedanın dili Türkçe idi. Siyasî ve kültürel münasebetler vesilesi ile, Çin yıllıklarında Hiungnu dilinden zapt edilen, Tanrı, kut, börü, il (el), ordu, tuğ, kılıç vb. kelimeler Türkçe olup Türk dilinin en eski yadigârlarındandır. Ve nihayet devletin sahipleri, kendilerine, Türkçe’de “kavim, halk” manasında olan “Hun” (Khun=/tü/ı) diyorlardı. “Hun” adı, bir görüşe göre, M.Ö. 1. bin başlarında “Kwan, Gun”, 5. asırdan önce “Kun”, 4. ve 3. asırlarda ise “Khun” telaffuz edilmişti. Ağırlık merkezinin, Orhun-Selenga ırmaklan ve Türklerce kutlu ülke sayılan Ötüken havalisi, Orhun ırmağı üzerindeki Karakum ile Ordos bölgesi arasında bulunduğu anlaşılan Hun siyasî birliğinin kesin tarihini, M.Ö. 4. asırdan itibaren takip etmek mümkün olmaktadır. Hunlarla ilgili en eski yazılı vesika olarak, M.Ö. 318 yılında yapılan bir anlaşma zikredilmiştir. O zaman, Chou iktidarının zayıflaması sonucu meydana çıkan 14 kadar büyük derebeyliğin mücadele sahası olan Çin’de, birbirleri ile savaş halindeki bu feodal “muharip devletler”den Ch’in (Ts’in)’in gittikçe kuvvetlenmesinden endişelenen komşu beş “krallık” (derebeylik), zikredilen yılda, Hun birliği (Hiungnu) ile ittifak antlaşması yapmıştı. Hunlar, daha sonra Çin topraklarında baskıyı artırdılar. Mahallî hanedanlar, uzun müdafaa savaşları sırasında, korunmak maksadı ile, meskûn sahaları ve askerî yığınak yerlerini surlarla çeviriyorlardı. Chou’lardan iktidarı M.Ö. 256’da tamamen devralan Ch’in devletinin (Şensi’de) ünlü hükümdarı Shihhuangti (M.Ö. 247-210), kuzey taarruzlarına karşı sınırlarını büsbütün kapamak için, surların iç kısımlarını yıktırarak elde ettiği malzeme ile, dış surları birbirine bağlamak ve boş yerleri tamamlatmak sureti ile, meşhur Çin Seddi’ni (15 m. yükseklik, 9 m. genişlik, düz bir hat halinde uzunluk:1845 km.) meydana getirdi (M.Ö. 214). Böylece, Çinlilerin en tesirli korunma tedbirini aldıklarına kanaat getirdikleri bu sırada, iki mühim hadise vukua geldi: Çin’de uzun müddet dirayetli imparatorlar yetiştiren Han sülalesinin (İlk Han, M.Ö. 206-M.S. 22, İkinci Han M.S. 24-220) kurulması ve Hun devletinin başına da Mo-tun’un (veya Maotun, Mavdun; eski okunuşlar: Moduk, Meitei, Mote, Mete) geçmesi (M.Ö. 209).

Çin kaynaklarında, Hunların Tuku (=Türk?) adlı aile veya kabilesine mensup olduğu bildirilen Mo-tun (Beğtun), kendi oğlunu tahta getirmeyi tasarlayan üvey anasının teşviki ile, babası T’uman tarafından tahttan mahrum bırakılması teşebbüsü karşısında, emrindeki, demir disiplin altında yetiştirilmiş, 10 bin atlı ile katıldığı bir sürek avında Tuman’ın öldürülmesi üzerine, Hun hükümdarı ilan edilerek (M.Ö. 209-174), Hun dilinde “imparator” manasında “sonsuz genişlik, yücelik, ululuk” ifade eden ve Asya Türk devletlerinde 6 asır kadar kullanılan Tanhu (türlü okuyuşlar: Tanju, Jenuye, Şanu ve son olarak, aynı Çince işaretin bugünkü söylenişi ile Şanyü, Şany) unvanını aldı. Devletini yeniden düzenledi ve kendisini iyi tanımadıkları anlaşılan Tunghuların (doğudaki Moğol-Tunguz kabileler birliği) ısrarla toprak talepleri karşısında savaş açarak, onları perişan etti. Böylece, hakimiyetini kuzey Peçili’ye kadar genişlettikten sonra, Orta Asya’da Tanrı dağları, Kansu havalisindeki, Hind-Avrupa menşeli sanılan Yüeçileri (Yüehch’ih) mağlup etti (M.Ö. 203). O sırada, Hun devleti “Sol Bilge eligi”nin Shangku’da, “Sağ Bilge eligi”nin Shangkün’de (Şensi) ikamet ettiği tahmin edildiği bu dönemde Mo-tun, daha sonra, Çin topraklarına yöneldi, 3 yıl kadar sürdüğü anlaşılan (201-199) bu savaşlarda Mai, Taiyuan bölgelerini zapt etti. Han sülalesinin kurucusu imparator Kaoti’nin (M.Ö. 206-195) 320 bin kişilik ordusunu, Paiteng’de bozkır usulü sahte ric’at gösterisi (Turan Taktiği) ile çember içine aldı. İmparator, bozkır bölgelerinin Hun devletine terki, yiyecek ve ipek verilmesi ve yıllık vergi şartları ile kendini ve ordusunu kurtarmağa muvaffak oldu. Doğu Asya tarihinde, iki büyük devlet arasında akdedilmiş ilk milletlerarası mukavele olduğu belirtilen bu antlaşma (M.Ö. 201) gereğince, Mo-tun’un bir Çin prensesi ile de evlenmesi sonucu, Çin ile dostluk havası içinde, imparatoriçe Lü (M.Ö. 195-179) ve imparator Wenti (M.Ö. 179-157) zamanlarında da devam etmiş olan ticarî münasebetler geliştirilirken, Mo-tun, Baykal gölü kıyılarından İrtiş yatağına kadar olan bozkırları ve daha batıdaki Tingling’ler, bazı Ogur (Hochieh = 0k’ue) kollan ile meskûn araziyi, kuzey Türkistan’ı zaptetti ve oradaki Yüeçi’lerin komşusu Wusun’ları himayesine aldı. Bu suretle Büyük Hun hükümdarı, o çağda Asya kıtasında yaşayan Türk soyundan hemen bütün toplulukları, kendi idaresinde tek bayrak altında toplamış oluyordu. İmparatorluk sınırlarının, doğuda Kore’ye, kuzeyde Baykal gölü ve Ob, İrtiş, İşim nehirlerine, batıda Aral Gölüne, güneyde Çin’de Wei ırmağı – Tibet yaylası – Karakurum dağları hattına ulaştığı bu tarihlerde, Hunlara tabi olanlar arasında, Moğollar, Tibetliler, Tunguzlar ve Çinliler de vardır. Mo-tun tarafından Çin hükümetine gönderilen, M.Ö. 176 tarihli mektuptan anlaşıldığına göre, yalnız İç Asya’da Türk devletine bağlı kavim ve şehir devletçiklerinin sayısı 26 idi ve hepsi, Tanhu’nun ifadesi ile “yay geren”lerle “tek bir aile” halinde birleşmişlerdi.

Mo-tun, M.Ö. 174 yılında öldüğü zaman, sivil ve askerî teşkilatı, iç ve dış siyaseti, dini, ordusu, harp tekniği ve sanatı ile yüksek vasıflı bir cemiyet halinde, daha sonraki bütün Türk devletlerine örnek olan, tarihi kesin ilk Türk siyasî teşekkülü olan “Büyük Hun Devleti”, kudretinin zirvesinde bulunuyordu. Görüldüğü üzere bu devlet, idaresindeki kısıtlı tarım sahalarına karşılık, daha ziyade, otlağı bol, besiciliğe elverişli bozkırlar bölgesinde kurulmuştu. Ekonomisinin temeli, başta at olmak üzere, hayvan yetiştiricilik idi. Buna göre, sosyal durumu da, toprağa bağlı “köylü” kültüründeki geniş arazi sahibi Çin “gentry” tabakası ile köle sınıfından çok farklı idi. Ne malikanelere, ne de toprak kölelerine rastlanmayan Hun bölgelerinde halk, kan akrabalığı ile birbirine bağlı ailelerin meydana getirdiği sosyal ve siyasî birlikler olarak, disiplinli ve kendilerini müdafaa için daima silahlı kabileler (boylar) halinde yaşıyor ve devlet, bu kabile birliklerinin (budunlar) kendi aralarında sıkı işbirliği yapmalarından doğuyordu. Devlet, bu kuruluşu icabı ve bilhassa ordunun Mo-tun tarafından tanziminden sonra, merkezden idare edilen bir “askerî teşkilat” niteliği kazanması sebebi ile askerî karakterde idi ve gerekli şartlar (bozkırda eğitilmiş olmak, at ve silah) hazır olduğu için de fütuhata açıktı. Bu yönden de, “köylü” Çin devletinden ayrılıyordu. Çin’de esas rejim “feodalite” olduğu halde, Hun devletinde merkeziyetçilik, dikkati çekecek kadar belirli idi. Küçük memurlar ve bazı müşavirler belki Çinli idi, fakat emirlerindeki silahlı kuvvetlerle, aynı zamanda birer kumandan olan bütün yüksek görevliler ile birinci derecede sorumlu makam sahipleri, hep Hun asıldan oldukları gibi, devlet teşkilatının da (mesela, sağ-sol veya doğu-batı taksimatı vb.) Çinlilik ile hiç ilgisi yoktu. Mo-tun tarafından gerçekleştirilen ve toplulukta kabilecilik gayretlerini kırarak adeta devlete millî topluluk havasını getiren ordudaki 10’lu tertip de Türk idi. Esasen devletin millî karakterinin korunmasına dikkat edildiğine dair bazı davranışlar göze çarpıyordu: Mesela Paiteng’de, imparator idaresindeki Çin ordusunu kuşatan Mo-tun’un, Çin içlerine dalarak bozkırdan uzaklaşmasına, zevcesi ve herhalde devlet meclisi tarafından engel olunmuştu. İnanç yönünden de, ne Moğol totemciliği, ne de Çin toprak tanrıcılığı ile ilgisi bulunan, bozkır Türk Gök-Tanrı itikadındaki Hun devletinin meydana gelişinde, “Çin imparatorluğu”nun model olduğuna dair yaygın görüş, normal ölçülerdeki karşılıklı kültür tesirleri dışında, doğru sayılmamalıdır. Zira bu düşüncenin gerekçesinde ileri sürülen, “Hiungnu hükümdarının, tıpkı Çin imparatoru gibi Gök’ün (Tanrı’nın) oğlu olarak görünmek ve Çin’dekine benzer saray erkânına sahip olmak lüzumu”, Hun devleti için zarurî değildi. Önce, devlet, Çin topraklarında değil, “Hiungnu”lar sahasında kurulmuştu; dolayısıyla Çin meşruiyet prensiplerini, bu devlette aramakta isabet yoktur. İkincisi, Mo-tun’un “Gök’ün oğlu” diye bir unvan takındığı şüphelidir, çünkü onu tavsif eden: T’engli Koto (aynı Çince işaretin bugünkü söylenişi ile, Ch’engli kut’u) tabirindeki şimdiye kadar “oğul” manasına geldiği sanılan ikinci kelimenin “kut” (siyasî iktidar) demek olduğu anlaşılmıştır. Üçüncüsü, Çin devletinde “Gök’ün oğlu” kavramı da aslen Çin değil, Türk menşelidir. Bütün bunlardan dolayı, Mo-tun zamanında kesin şeklini aldığı görülen Büyük Hun devleti, etnik yönden ve hakimiyet anlayışı, sosyal yapısı, idarî ve askerî kuruluşları (sosyo-politik üniteler, devlet meclisi = toy, sağ sol teşkilatı, bilge elig’ler vb.) dini ve dünya görüşü ile, Türk milletinin tarih ve kültüründe feyizli etkilerini, iki bin yıl sürdüren bir ana kaynak durumundadır. Bu itibarla, Türk ve dünya tarihinde çok büyük önem taşır.

Mo-tun’un oğlu tanhu Kiok (Chiyü /Kök?/ veya Laoshang, M.Ö. 174-160), Hun İmparatorluğunun bu büyüklüğünü muhafaza etmeğe çalıştı. Yurtlarından oynattığı Yüeçilerin, Afganistan’a giderek Baktria (Belh) bölgesinde, vaktiyle İskender tarafından kurulmuş olan Grek hakimiyetine son verdikleri tarihte (M.Ö. 166), kalabalık ordusu ile Çin’e girerek, başkent Ch’angan yakınındaki imparator sarayını yakan Kiok, bu seferdeki gayesine uygun olarak, Çin ile iktisadî ilişkilerini dostane bir şekilde sürdürmek için, bir Çin prensesi ile evlendi. Şüphesiz, Çin sarayı ile devam ettirilen akrabalık, siyasî mahiyette bir davranıştan ibaretti. Fakat bu suretle ileride, Çin ile temas halindeki hemen bütün Türk devletleri bakımından kötü neticeler verecek olan bir çığır, derinleştirilmiş oldu. Çünkü hanedanlar arasındaki bu yakınlaşmalar, her zaman, Çin hile makinesinin harekete geçmesi için, fırsat teşkil etmekte idi. Hun merkezinde, Çinli prensesin himayesinden faydalanan Çin diplomat ve vazifelileri, Hun imparatorluğu topraklarında serbestçe gezip dolaşıyorlar, Türkler ve tâbi kavimler arasında kötü propaganda yapıyorlar, devleti sinsice kuvvetten düşürmeğe çalışıyorlardı. Bundan başka, ticaret malı olarak memlekete sokulup, Hun ileri gelenleri arasında revaç bulan Çin ipeği, lüks zevki yolu ile rehaveti arttırmakta idi. Kiok devrinde fazla hissedilmeyen bu menfî durumlar, onun oğlu Künçin (Chünch’en) zamanında (M.Ö. 160-126), gerçek bir huzursuzluk kaynağı olarak kendini gösterdi. Keza, Han sülalesine damat olan bu tanhu, babası ve dedesi ölçüsünde dirayetli ve asker ruhlu bir hükümdar olmadığı için, Hun iktidarında sarsıntılar belirdi. Çinlilerin, bu devirde (imparator Chingti, 157-141), sınır boylarında ufak çaptaki akınları durdurduğu görülüyordu. İlk defa, imparator Wuti (M.Ö. 141-87), kalabalık ordular teşkil ederek Hun hakimiyetinin yıkılmasını hedef tutan planlarını tatbike girişti. Propagandayı arttırdı. Gayelerinden biri de, Çin için büyük gelir kaynağı olan ipeğe, batı bölgelerinde yeni pazarlar bulmak ve İç Asya-İran üzerinden Akdeniz kıyılarına ulaşan, meşhur “İpekyolu”nu emniyet altına almaktı. Dolayısıyla, Orta ve Batı Asya’da, yabancıların kudretini kırması lâzımdı. Bilindiği gibi, aşağı yukarı M.S. 1. bin sonlarına kadar, Türk-Çin mücadelelerinin temel sebeplerinden biri, bu kervan yoluna hakimiyet meselesi olmuştur. Wuti’nin, İpekyolu üzerindeki memleket ve kavimleri öğrenmek ve Hunlara karşı onlarla işbirliği sağlamak maksadı ile batıya gönderdiği yüksek rütbeli bir asker olan Çangk’ien’in (Changch’ien), gizli vazifesini yaparken Hunlar tarafından bir süre gözaltında tutulmasına rağmen, buralarda geçirdiği uzun müddet içinde (M.Ö. 138-126) edindiği bilgiyi, temaslarını ve hükümete tavsiyelerini ihtiva eden mühim rapor, imparatoru memnun etmiş ve sonraki Çin siyaseti için başlıca rehber vazifesini görmüştür. Bu arada Çinliler, çok ehemmiyetli bir başarı daha elde etmişlerdi ki, o da, ordularını Türk usulüne göre yetiştirmeleri ve Hun silahları ile teçhiz etmeleri idi. Daha Mo-tun’dan çok önceleri, 318 andlaşması ile ilgili olup, Hunlara karşı askerî gücünü takviyeye çalışan Chao (Şansi’de) krallığında Wuling (M.Ö. 325-298) zamanında başlayıp, daha sonra, Kuzey Çin’de feodal hükümetlerin yerini alan büyük Ch’in devletinin imparatoru Shihhuangti zamanında hızla devam eden bu askerî ıslahat hareketleri, Han imparatoru Wuti’nin kumandanlarından Weits’ing ile Hun tarzında 140 bin kişilik bir süvari kuvveti çıkaran Ho K’üping tarafından, büyük başarıya ulaştırılmıştı. M.Ö. 127-117 yılları arasında, Ordos’daki Hunlara karşı kazandıkları zaferler, Hun ağırlık merkezinin, Gobi’den kuzeye, Orhun nehri bölgesine kaymasına sebep olmuştu.

Hunlar, artık eskisi gibi değildiler. Akınları duraklamış, bilhassa Tanhu Tsütihoü (Chut’eho) zamanından itibaren (M.Ö. 101-96) 40 yıl devamınca, zengin güneybatı topraklarının (Tanrı dağları, Cungarya, Turfan, Yarkent, Kuça vb.) düşman istilasına uğraması ile devlet geliri azalmış, o zamana kadar Çin’den vergi ve hediye olarak sağlanan malî destek kesilmişti. İç huzursuzluk, idarecilerle başbuğların arasını açmağa yönelen kesif Çin propagandası ile gittikçe derinleşiyordu. Hun prenslerinin birbirleri ile olan anlaşmazlıkları, mücadeleyi şiddetlendirdi. İktisadî darlık ve askerî güçsüzlük karşısında, maddî yardım temin edilir düşüncesi ile, çıkar yol olarak Tanhu Hohanyeh’in (M.Ö. 58-31) Çin himayesini isteme meyli, durumu büsbütün karıştırdı. Sol Bilge eliği (Sol kanat kralı) olan Çiçi (Chihchih, Tsitki), bu kardeşinin tanhuluğunu tanımadı. Mesele, Hun devlet meclisinde (Türkçesi: toy) ağır münakaşalara yol açtı. Hohanyeh’in teklifi; istiklâlin feda edilmesini “gülünç ve utanç verici” bir davranış sayan ve kendilerinden ülkenin devralındığı atalara karşı hürmetsizlik kabul eden Çiçi taraftarlarınca reddedildi. Tanhu’nun fikrinde direnmesi, Hunları ikiye ayırdı (M.Ö. 55). Devlet birliğinin parçalanması ile, Çin üzerindeki Hun tehdidi ortadan kalktığı için, Doğu Asya tarihinde bir dönüm noktası olan bu yıllarda, Hun prensleri arasında iyice alevlenen açık mücadele sonunda, rakiplerini mağlup, bu arada tanhuluk merkezini de işgal ederek Hun imparatoru durumuna yükselen Çiçi karşısında, Hohanyeh, kendine bağlı kütlelerle birlikte, desteğini sağladığı Çin’in kuzeybatı sınır bölgesine (Ordos, Pingçu) çekildi (M.Ö. 54).

Devletini güçlendirmek ve iktisadî imkanlara kavuşturmak bakımından, hakimiyetini batıya doğru yaymağı uygun gören Çiçi Tanhu, M.Ö. 51’de harekete geçti. Önce, Tanrı Dağları kuzeyi Isık Göl havalisindeki Wusun’ların mukavemetini kırdı; Tarbagatay bölgesindeki Ogurları, daha kuzeydeki Kırgızları ve İrtiş etrafındaki Tingling’leri tabiiyetine aldı. İki yıl içinde kazandığı bu başarılardan sonra, Wusun akınlarının tedirginliğinden kurtulmak isteyen Kangkü (Çu, Güney Kazakistan bozkırı, Maveraünnehir) kralının arzusu üzerine, bu devleti himaye etmek vesilesi ile Aral Gölüne kadar bütün batı bölgesini idaresi altına alarak, geniş Orta Asya Hun İmparatorluğunu ihya etti. Çiçi, hükümetinin kuzey Moğolistan’daki ağırlık merkezini de, Çu-Talas nehirleri arasına kaydırarak, orada etrafı surlarla çevrili yeni bir başkent inşa ettirdi (M.Ö. 41) ki, böylece, mevkii dolayısıyla İran, Afganistan, Hindistan, Doğu ve Orta Avrupa kıtaları bakımından, Asya tarihinin bundan sonraki gelişiminde sürekli tesiri görülecek olan Türkistan sahasına, Türk halkının iyice nüfuzunu sağlamış oluyor (Batı Hunları) ve Fergana, Baktria (Belh) havalisini kendine bağladıktan sonra, Çin kaynaklarına göre, Ansi bölgesini, yani güneybatı sınırları, ta Anadolu’ya kadar uzanan Parth İmparatorluğunun kuzeydoğu kısmını zaptetmek için planlar hazırlıyordu.

Fakat Çiçi’nin hakimiyeti uzun sürmedi. Topraklan çok genişti ve Hun devleti bu bölgelerde henüz iyice yerleşmiş, idarî nizamı kurmuş, tâbi kütleler ve komşuları ile normal münasebetlerini geliştirmiş değildi. Çiçi’nin harekâtını, adım adım takip eden Çin, Wu’sun’ları, Kangkü devletini kendine çekmeği bildi ve derhal saldırıya geçti. Etraftan aldıkları yardım ve 70 bin kişi civarındaki orduları ile, baskın şeklinde, Hun topraklarına girerek süratle ilerleyen Çinliler tarafından kuşatılan, Talas ırmağı üzerindeki surlu Hun başkenti, tamamıyla tahrip edildi (M.Ö. 36). Başkentte, hayrete değer bir müdafaa yapılmış, sokaklarda kanlı savaşlar verilmiş, hatta tanhuluk sarayı içinde oda oda çarpışılmış ve Çiçi, oğlu ve hatunlar dahil, saray mensuplarından 1518 kişi, ellerinde kılıç, devletleri uğruna hayatlarını feda etmişlerdi.

Çiçi’nin batıya uzaklaşmasından sonra kendini toplayan ve Çin hükümeti ile anlaşma yaparak (M.Ö. 43), devlet meclisinin kararı ile başkentini Orhun bölgesine nakleden, fakat M.Ö. 36’dan itibaren tekrar Çin tâbiliğine giren Hohanyeh’e (ölm. M.Ö. 31) bağlı kütleler, onun evlatları tarafından bir müddet idare edildikten sonra, tekrar toparlanmağa başlamışlar ve kudretli bir devlet adamı olduğu anlaşılan Yu (Hotodzsisi) Tanhu zamanında (M.S. 18-46), Çin’e karşı istiklallerini elde ederek, doğuda Mançurya’ya, batıda Kaşgar’a kadar olan geniş bölgeyi tekrar idarelerine almağa muvaffak olmuşlardı. Fakat Yu’nun ölümünden itibaren iç anlaşmazlıklara düşmeleri ve uzun süren kıtlık yıllarının sebebiyet verdiği çok sayıda hayvan kırımı ile ülkede baş gösteren açlık, Hunları müşkül duruma soktu. Yu’nun oğlu Tanhu P’unu’ya karşı mücadele açarak, kuzeydeki Hun kabileleri arasına çekilen Pi’nin (P’unu’nun yeğeni) orada kendini tanhu ilan etmesi hadisesi (M.S. 48), Hunları tekrar ve artık bir daha birleşememek üzere ikiye ayırdı: Kuzey Hunları (Kuzey veya Dış Moğolistan’da) ve Güney Hunları (Güney veya İç Moğolistan’da).

Böylece, M. 48’de, ayrı siyasî vasıfları kesinlik kazanan iki Hun devleti arasındaki büyük fark, güneydekinin Çin tabiiyetini devam ettirmesi, Kuzey devletinin ise istiklalini daima koruması idi. Bundan başka, Güney Sibirya, Cungarya ötesine kadar Batı ve İç Asya’da iktisadî ehemmiyeti bilinen bütün şehir devletleri de, Kuzey Hun Devletinin idaresinde idi. Dolayısıyla siyasî ve askerî Çin saldırılarının ana hedefini teşkil ediyordu. Daha Hun İmparatorluğunun bölünmesi ile sonuçlanan iç mücadeleleri ustaca istismar eden Çin, Hunlara bağlı doğudaki Moğol-Tunguz karışımı Wuhuan ve Sienpi (Hsienbi) kütlelerini kışkırtmış, bunların sürekli baskıları neticesinde Hun Devleti, Doğu Moğolistan’da kontrolü kaybederken, batı bölgesinde de tahrikçi Çin siyaseti ile karşılaşmıştı. Bu sebeple, en tesirlisi Yarkent Krallığı olmak üzere, Şanşan (Loulan, Lobnor’un güneyi), Turfan vb. bölgelerdeki ayaklanmalar ile uğraşmak zorunda kalındı (46-60 yılları). Hun Devletinin buralarda, bilhassa Çin’in sömürücü tutumu ile Yarkent kralı Kien’in çok merhametsiz davranışından perişan düşen halk tarafından, kurtarıcı gibi karşılanması ve duruma hakim olduktan sonra, yeniden baskı altına aldığı Çin’i, sınır kasabalarında serbest ticarete mecbur etmesi (61-65), Çin’i tam kararlılık içinde ve doğrudan doğruya askeri harekâtla Hun Devletini çökertmek hazırlığına sevk etti. İmparator Mingti (58-75), Ç’engti (75-89) ve Hoti (89-105) devirlerinin ünlü generali Pan Ç’ao’nun yüksek kumandasında kalabalık Çin ordularının, 30 yıl süren harekâtı sonunda Kangk’ü’ye kadar (Kaçgar, Hami, Yarkent, Hoten dahil) sayısı 50’yi bulan zengin ve kervan yolu üzerinde olduğu için, iktisadî yönden önemli şehir, Çin idaresine geçti. Bilhassa 73-74, 89-90-91 yılları harekâtında ağır kayıplara uğrayan Hunlar, İç-Asya’da hakimiyetlerini kaybederken, doğuda da Sienpi’lerin hücumlarına (en şiddetlisi 89-91 arasında) maruz bulunuyorlardı. İki cephede, sürekli savaşlar vermek zorunda kalan Kuzey Hun Devleti, son tanhuların başarılı müdafaalarına rağmen, kuvvetten düştü, durum aleyhte gelişti. Hakimiyetlerini, Güney Sibirya’ya ve Cungarya’ya kadar genişletmeğe muvaffak olan Sienpi’lerin hükümdarı Tanshihhuai (aş. yk. 147-156) tarafından, nihayet saf dışı edilen Kuzey Hunlarının (ihtimal Tanhu Avitokhol zamanında) toprakları, düşman kabilelerin istilasına uğradı. Siyasî iktidarlarının zayıflamağa yüz tuttuğu tarihlerde, esasen memleketi terk etmeğe başlayan Hunlardan (büyük çapta göçler 91’de ve 155’e doğru), Kuça civarında kalan Yüepan-Yüebanlar dışındaki kalabalık kütleler, batıya çekilmişlerdi ki, bunların şimdiki Güney Kazakistan bozkırındaki soydaşlarına (Çiçi Hunları) katıldıkları anlaşılmaktadır.

M. 48’den beri, Çin sınır bölgesinde yaşayan ve kuzeyden gelecek saldırılar için Çin’in ileri karakolu bir tampon devlet durumunda olan Güney Hunları da pek huzurlu değildi. Kukla tanhulara karşı, Hun kabileleri, sık sık başkaldırıyorlardı. 94, 124 ve 140 yıllarında görülen ayaklanmalar güçlükle bastırılmış, bunları 153, 158 isyanları takip etmişti. Bu senelerde Kuzey Moğolistan’ı işgal eden Sienpi’ler, güneye doğru baskılarını artırarak, Hun devleti için tehlikeli olmağa başladılar (177’den itibaren). 188’de Çin hükümetince tayin edilen tanhunun tamamen Çin’e teslim olma kararı üzerine Hunlar tarafından öldürülmesi, devleti başsız bıraktı. Kabileler, diğer tayinli iki tanhuyu da tanımadılar ve dağınık kabile hayatına döndüler. Son tanhunun, Çin başkentinde hapsedilmesi ve ülkenin 5 eyalete bölünerek Çinli askerî valilerin gözetimine verilmesi ile, Güney Hun Devleti de sona erdi (M. 216).

Bununla beraber, Sienpi baskısı yüzünden bilhassa 3. yy.’ın 2. yarısında güneye gelmek suretiyle Çin’de sayıları gittikçe artan Hunlar, Çin idaresi altında ve Çinli halk arasında, varlıklarını korumayı bildiler. Çin’de, Han sülalesi iktidarının zayıflamağa yüz tuttuğu tarihlerde (180’den itibaren) birbirleri ile mücadeleye girişen generallerin tutumu, büyük değişiklik meydana getirmiş, siyasî birliğin parçalanmasına yol açmıştı (“16 Devlet” devri). Sui hanedanının, birliği ihya ettiği 589 yılına kadar süren bu devrede Türk kütleleri, başta Tabgaç (Wei) sülalesi olmak üzere, müstakil devletler kurmuşlar ve Han iktidarının son bulması ile, M.S. 220’lerde, tekrar sahnede görünen Güney Hun kabile başbuğlarının idaresinde nüfuzlarını artırarak, zamanla hemen bütün Kuzey Çin’i Türk hakimiyetine almayı başarmışlardı. Bunu sağlayan kuvvet, yukarıda zikredilen asî generallerden biri olan Ts’ao Ts’ao’nun, savaşlarında yardımları olduğu için, Şansi bölgesine yerleştirdiği 19 Hun kabilesi idi. Kalabalık olan ve her fırsatta Çin idaresine başkaldıran (meselâ 271, 294, 296 yıllarında) bu Türk kütlesi, millî benliğini koruyor ve eski tanhu ailesi mensuplarına karşı saygı beslemeye devam ediyordu.

19 kabileden biri T-opa (Tabgaç), biri de büyük Tanhu Mo-tun ailesinin indiği Tuku veya T’uko idi. Hun Tuku (T’uko) başbuğu, eski tanhular neslinden ve Hun elig’lerinden olan Liu Yüan (Liu, bu devirde Tuku ailesine Çinlilerin verdiği addır) çetin bir hürriyet mücadelesi verdikten sonra, dikkat çekici bir siyasî kavrayışla, 500 sene önceki atalarının, eski Han sülalesi ile olan dostluklarını ve “kardeş”liklerini de ileri sürerek ve hatta kendi sülalesine “Han” adını vererek, bu Çin bölgesinde (merkez: P’ing ç’eng) Türk devletini kurmağa muvaffak oldu (304-329. 1. Chao). Çin başkenti Loyang’ı zapt etti (311). Kendisinden sonra, Çin’in öteki başkentini de ele geçiren kardeşi Liu Ts’ung’un geliştirdiği bu siyasî hakimiyet şuuru; idare, başbuğ aileleri arasında el değiştirmesine rağmen, devam etti (başlıca Hun sülaleleri: 2. Chao: 329-351, Hsia: 407-431, Kuzey Liang: 401-439 ve bunun devamı: Lou-lan krallığı, 442-460; Turfan civarında). Aynı şuur, Tsükü (Chuch’ü) Mengsün tarafından kurulmuş olan son Hun devleti “Kuzey Liang”ın 439 yılında Tabgaç hükümdarı T’aivvu’nun baskısı ile başkent Gutsang işgal edilerek yıkılması üzerine, buradan kaçıp kurtulduğu anlaşılan Türk Açına [Asena, Bozkurt] ailesinin temsil ettiği büyük Göktürk Hakanlığı’na ulaştı.

Çin sahasında Hun adı altındaki siyasî hayatları böylece tarihe karışmakla beraber, M.Ö. 1. asırda Çi-çi iktidarının yıkılması neticesinde, etrafa dağılmış olarak Sogdiana’nın (Seyhun-ötesi) doğusunda, Kafkaslar’ın kuzeyinde, hatta Dinyeper nehri civarında ve bilhassa Aral Gölünün doğu bozkırlarında varlıklarını devam ettiren Türk kütleleri, oradaki diğer Türk zümreleri ve 1. asır sonlarından 2. asrın yarısına kadar, doğudan gelen Hun kalıntıları ile çoğalmışlar ve uzunca bir müddet sakin bir hayat yaşamak suretiyle güçlerini artırmışlardır. Bunların, büyük ihtimalle iklim değişikliği yüzünden veya son yıllarda gelişen yeni bir görüşe göre, 110-350 yıllarında doğudan gelen Uar-hun baskısı karşısında batıya yöneldikleri ve sonra Avrupa Hun İmparatorluğu’nu kurdukları anlaşılmaktadır. Bu kütlelerin batıya Sibirya’ya doğru Çin sahasından uzaklaşmalarından dolayı, haklarında, 2 asır gibi uzun bir süre yazılı bilgi bulunamadığı gerekçesine dayanılarak, Hiungnularla aynı kavim sayılamayacakları yolundaki bazı iddialara rağmen, Atilla zamanında, bütün Avrupa’da Türk hakimiyetini gerçekleştirenlerin, bu Asya Hunları neslinden oldukları çeşitli vesikalarla belgelenmektedir.

Prof. Dr. İbrahim KAFESOĞLU
TÜRK MİLLİ KÜLTÜRÜ

Askerî Teşkilat

Sadece hafif zırhla korunmuş ve tamamı atlı okçulardan oluşan bir ordunun, nasıl bunca orduları yok ettiği ve hattâ iyi eğitimli, tam zırhlı ve yüksek tecrübeli Roma lejyonlarını yendiği, ilk bakışta hayret vericidir. Bu zaferlerin sırrını çözebilmek için, Hunlar’ın savaş taktiklerini, silahlarını ve nasıl organize olduklarını iyi bilmek gerekir.

Atlar, Hun askerî kuvvetinin temel taşıydı. Daha sonraları Avarlar ve Macarlar gibi Türk kavimleri de atı, ataları Hunlar gibi iyi kullanmışlardır. Hun atları, Avrupa atlarından farklıdır. Bunlar daha küçük, tüylü ve daha dayanıklı, cesurdular. Bu atlar sayesinde Hunlar, düşmanlarından 5 kat daha uzun mesafeleri, onlarla eşit sürede alabiliyorlardı. Bütün askerler, yanlarında en az iki at taşırlardı ve bu yedek atlar sayısı, 5 e kadar çıkardı. Bunun, iki nedeni vardı. Eğer savaşta atı ölürse, diğer atlardan birini kullanabiliyordu ve üstelik çok sayıda at, düşmanların, Hun kuvvetlerinin miktarını tam olarak kestirmesini engelliyordu. Hun askerleri, ikmal yolları kurmazlardı. Her asker, yiyeceğini, silahını, çadırını, sefere çıkmadan önce ayarlamak zorundaydı ve bunları yedek atlara yüklerdi. Hun atları da, askerleri gibi, çok hafif zırhlı idiler. Hunlar, semeri kullanmasını biliyorlardı, fakat, üzengiyi kullanmamışlardır. Aslında kullanmalarına gerek olmadığı da bazı Çin ve Avrupa tarihçileri tarafından bahsedilmektedir. Çünkü, Hun askerleri, ata, sözleri ile hakim olabiliyorlar, böylece ok ve kılıç kullanırken, çok rahat hareket edebiliyorlardı. Emirlerle atların düşman atlarını ısırması ve yere düşen düşman askerinin ezilmesi sağlanıyordu. Üzengi, Avarlar sayesinde 5. yüzyılda Avrupa’da yayılmaya başlamıştır.

Hun atlı okçuları, “Birleşik Yay” diye bilinen, çok güçlü ve etkili, ağaçtan yapılma, boynuz ve deriyle kaplanmış bir yay kullanıyorlardı. Elbetteki bu yaylar, yerin altında binlerce yıl kaldıklarından, bugün sadece kemikle kaplanmış kısımları mevcuttur. Bir Macar okçuluk uzmanı ve seyisi, Lajos Kassai, yıllar sonra Hun hikâyelerine, buluntulara ve arkeolojik kazılara dayanarak Macar, Hun ve Moğol yaylarını üretmeyi başarmıştır. Bu şekilde bir yayla, bir asker, 2 yaya sahip olmuş oluyordu. Bu yaylar, kuru tutulmak zorundaydılar. Askerler, yanlarında deriden yapılma bir sadak taşırlardı. Bu çeşit bir yayı üretmek, genelde yarım sene alıyordu. Öncelikle kayın ya da akça ağaç diye bilinen uygun ve şekil alabilir bir ağaç olması gerekiyordu. Yay’ın gövdesine, boynuz ve sert odun parçaları yapıştırılıyordu. Deriyle kaplanarak, nem karşısında önlemler alınmış oluyordu. Bu yay sayesinde, Avrupalı askerlerin kullandıkları yaylardan daha etkili ve hızlı bir şekilde atış yapabiliyorlar, daha az yoruluyorlardı. Şimdi düşünün, 10 000 atlı asker, düşman karşısında ve atlarını sadece sözleri ve diz hareketleri ile yönetiyorlar, ellerinde en az 3-4 ok var, yani bu bir dakikadan az bir sürede, aynı anda 40 000 ok demek.

Hun ordusu yakın savaşa pek girmese de, mecbur kaldığında genellikle mızrak ya da pala, hançer kullanırlardı. Askerler, küçük yaştan itibaren eğitilmeye başlanır, onlara at sürmesi, yay ve kılıç kullanması öğretilirdi. Okçuluk talimleri, genellikle fare, kuş, gelincik, daha sonra tavşan ve tilki gibi küçük hayvanlara karşı yaptırılırdı. Böylece, büyüdüğünde mükemmel derecede at süren ve yay kullanan, kusursuz bir atlı okçu savaşçı yetişirdi.

Hunlar gibi atlı göçebe milletler, genellikle savaşlarda mahvediciydiler. Kullandıkları taktikler, Avrupa orduları ve Çin piyadeleri için bilinmeyen ve sezilemeyen tuzaklarla doluydular. Hun askerleri, hep sayıca üstün kuvvetlerle savaştıkları için, öncelikle onların sayılarını etkisiz hale getirene kadar ok yağmuruna tutar, iyice yıpranan düşmana mızrak ve kılıç hücumuna çıkarlardı. Oklara karşı kalkan kullanmayı deneyen ordulara karşı ise, grup halindeki okçularla ateş ederlerdi. Önce havadan ok yağmuru başlar, diğer grup da hemen, kalkanlarını havaya kaldırmış askerleri oklardı. Genellikle, pusu kurarak hücum etme taktiği kullanılırdı. Avrupalı ve Çinli tarihçiler, Hunlar’ın en tehlikeli ve hileli taktiğini, yani bizim bildiğimiz Turan Taktiğini şöyle tanımlamışlardır: Ordu bütün kuvvetleri ile düşman hatlarına hücum eder, kısa bir süre çarpıştıktan sonra, bir işaretle geri çekilir, gözünü hırs bürümüş düşman, zaferi kazandığına inanıp Hun ordusunu takibe koyulur, ancak ani bir işaretle Hun atlıları, eğerlerinin üzerinde ters döner ve 3-5 ok atarak ön hücum hattının saldırısını kırarlar ve bu sırada yanlara açılmış Hun okçuları, düşmanı iyice çevirmiştir. Avrupa tarihçileri bile, bu taktikleri ve iyi organize olmuş savaş düzenini, barbar ve kana susamış ilkel kavimlerin yapamayacağını kabul etmiştir.

İktisat

Aslında İktisat ve Hun, birlikte düşünüldüğünde, çoğu kişi şaşırabilir. Çünkü Hunlar, bugüne kadar göçebe koyun çobanları olarak bilinirlerdi. Fakat yeni araştırmalar, bu bakış açısını değiştirmiştir. Baykal Gölü etrafındaki son kazılardan sonra Bilim adamları, Hiung-nular’ın sadece koyun çobanlığına dayanan ekonomisi görüşünü terk etmişlerdir. Hunlar’ın şehirler kurduklarını, bunların etrafını sıkı duvarlarla koruduklarını, taştan ve odundan sürekli kullanmak için evler yaptıklarını, sadece çadır kullanmadıklarını tespit etmişlerdir. Bu bölgelerin ticaret ve tarım merkezleri olduğu, esnaf ve birçok zanaatkârın bulunduğu, ayrıca Hunlar’ın pulluğu kullandıkları, arpa ve buğdayı bildikleri ortaya çıkmıştır. Hunlar’a ait oldukları kanıtlanmış birçok mezarda ise, bazı tarım aletleri, bugünlerde Rusya’da bulunmuştur. Hunlar, buğdayı büyük çukurlarda saklamışlar, iki taşın arasında öğütmüşlerdir. Ayrıca çanak ve çömlek kullandıkları, demiri ve bronzu işledikleri anlaşılmıştır. Ticaret kervanları, Çin’e ve İran’a kadar ulaşmıştır. Ormanlar da Hunlar’ın ekonomisinde çok etkili olmuştur.

Burak Türkay Kılıç
(Dolunay Dergisi)


CİNSEL İLİŞKİDE HARAMLAR – HELÂLLER

Aralık 24, 2006

Bu konu başlıbaşına bir kitap ve araştırma konusu olduğundan, biz bu mevzuda söylenmesi gerekenlerin tümünü söylemeye çalışmayacak, bazı tereddütlü ya da önemli noktalara deginmekle yetinecegiz.

Bu konuda hiç unutulmaması gereken en önemli nokta, insanın yaradılış gayesidir. Insan Allah’ın yüceligi karşısında kendi güçsüzlügünü kabullenmesi ve her hareketini Allah’a kulluk olarak yapması için yaratılmış bir varlıktır. Öyleyse yemesi, giymesi yatması ve kalkması gibi, cinsel ilişkisi de ibâdet olarak yapılmalıdır. Haramdan sakınmak, Allah’ın nimetinden helâl olarak yararlanmak, yapacağı hayırlı işler için fikrini meşgul eden cinsel arzuyu, sağlam düşünebilmek için gidermek, koca karının, karı da kocanın hakkını ödemek ve en önemlisi müslüman nesli yetiştirmek amacıyla yapılan meşru bir cinsel ilişki ibâdettir ve insana aldığı zevkler yanında sevap da kazandırır. “Kişinin zevkini yaşamasında hiç sevap olur mu ?” diye soran sahabiye Allah Rasûlü Efendimiz; “O suyu haram bir yere akıtsaydı, günah olmayacak mı idi? Öyleyse helâlından akıtması da sevaptır” buyurmuştur.(Müslim, zekât 52; Ebû Dâvûd, tatavvu’ 12; edep 160; Müsned V/167,168.)

Öbür yönüyle insan, arzu ve şehvetinin esiri olup, sırf zevki için yaşar hale gelmemelidir. Bu, ondaki hayvanî güçleri geliştirir, melekî güçleri zayıflatır ve insanı alçaltır. Halbuki, bütün zevkler gibi cinsel ilişki zevki de bir gaye değildir, bir gaye için yaratılmış insana Allah’ın bir hediyesidir. Insandan, neslini sürdürmesini istemiş ve bunu Allah’ın istediği doğrultuda yapması halinde kendisine cennet vadedilmiştir. Ise cinsel ilişki zevki gibi peşin bir avans da verilmiş ve sanki öbür âlemde alabildiğine tadacağı zevklerden, daha dünyada iken ona parmak ucuyla hafifçe tattırılmıştır. Ya da yorucu çabalarla yüce bir gayeye ulaşması istenen insana, gönül eglendirme türünden çerez takdim edilmiş ve asıl ziyafetin sonda olduğu bildirilmiştir. Tıpkı zor birise kosulan çocuklara, işi sonuna kadar götürmeleri için verilen oyuncaklar gibi. O çocuğun verilen işi bırakıp bu oyuncakla eglenmesi, oyuncağın veriliş amacına ne derece zitsa, insanın cinsel zevklerini gaye olarak görüp, sırf onlarla meşgul olması da yaratılış gayesine o derece zittir.
Şimdi vereceğimiz bilgilerde bu açınin gözönünde bulunduiulması gerekir.

Tutma ve bakma konusunda karıkoca arasında avret olan bölge yoktur.(Ibn abidin VI/367) Hz. Ömer’in oğlunun; “bana göre birbirinin organlarına bakmaları daha iyidir, çünkü bu cinsel ilişkinin tadıni artırır,” dediği nakledilir. Fakat Aynî; “bu sözün, onun sözü olduğu kesin değildir” der. Tutma konusunda câiz değildir diyen yoktur. Ebû Yûsuf; “Ebû Hanife’ye sordum ki, erkek karısının organını tutsa, kadın da kendisine karşı tahrik etmek için kocasının organını ellese, bunda bir sakınca var mıdır? O da bana; hayır, yoktur. Hattâ bu sevaptır ve ecrin büyük olmasını sağlar dedi”.

Hanımı ile ilişkide bulunurken, onu tanıdığı güzel bir kadın diye hayâl edip, onunla sevişiyor gibi cima yapmasının haram olmadığını söyleyenler vardır. Ancak Ibn Âbidîn; bizim kurallarımıza göre bunun helâl olmaması gerekir, çünkü bu, suyu şarap olarak düşünüp içmeye benzer. Onun haram olduğu açıktır. Öyleyse öbürü de helâl olmamalıdır” der. ( Ibn ilbidin VI/372.) Doğru olan da bu olsa gerektir.

Cinsel ilişkide kullanılan kremler, ya da yağlandırıcıların, domuz yağı gibi haram madde içermedikten sonra, helâl olmadığını gösteren bir delil yoktur. Ancak bu normal eşlere tavsiye edilmeyecek bir durumdur. Allah bu iş için tabi nemlendirici yaratmayı ihmal etmemiştir.
Cinsel ilişkinin yasaklanan, ya da tavsiye edilen bir şekli yoktur. Ne var ki, tabiîlik dinî olan İslam’ın, bu konuda da tabiî olanı tercih edeceği açıktır. Üreme organından olmak üzere, karı ile koca hangi tür ilişkiden zevk alıyorlarsa onu uygularlar. Ayakta, otururken, yatarken, arkadan, önden, altta, üstte; hangisini isterlerse öyle yaparlar. Ancak üzerlerinin örtülü olması Islâmî bir edep ve emirdir.” Allah ise utanmaya en lâyık olandır”(Fetâvây-i Hindiyye’de: “Oda küçük olursa (5-10) zira’ yani yaklaşık(3 x 6 m2) koca böyle bir odada cima maksadıyla karısını soyabilir. Bir kısım ulema karı kocanın bir odada tek başlarına soyunmalarında mahzur olmadığını söylemişlerdir.” (Ibn Âbidîn, Kunye’den, V/288). Ama bu, elbette cima ederken açık olabilecekleri anlamına gelmez. Hadîs için bk. Buhârî, ilm 15, edep 68.)

Karısına dübüründen yaklaşmak çok çirkin bir hareket ve haramdır. Insanın tabiatina, şeref ve onuruna aykırıdır.

Erkeğin, şehvetini uyandırmak ve zevk duymak için, eliyle ya da butlarıyla kendi kendini tatmin etmesi helâl görülmemiştir. (Bu konuda Mü’minûn (23) 7 ve Me’âric (70) 31 âyetleri ve tefsirlerine bakılabilir.) Haramlığını bazıları hafif, bazıları da kaba olarak nitelemişlerdir. Ancak erkeğin yanında karısı yoksa, ya da evli değilse, kalbi bununla meşgul oluyorsa ve harama düşme endişesi varsa, kendisini boşaltmanın, bunu âdet haline getirmemek şartıyla câiz olduğunu söyleyenler vardır. Hattâ, ciddî olarak harama düşme endişesi varsa ve bu yolla buna engel olunacaksa, bunun vâcip olduğunu söyleyenler de vardır. (Geniş bilgi için bk. Mahlûf, Fetâvâ I/117,118.) Ancak Peygamberimizin bu konudaki tavsiyesinin, şehveti oruç tutmakla yatıştırmak olduğu unutulmamalıdır. (Söz konusu hadîslerinde Rasûlüllah Efendimiz: “Gençler! Evlilik külfetine hanginizin gücü yetiyorsa evlensin.” Yapamayan oruç tutmalıdır. Çünkü onun (nefsi dizginleyici) kamçısı vardır” Buhârî, savm 10, nikâh 2, 3; Müslim, nikâh 1, 3; Ebû Dâvûd, nikâh 1) Bu yolla hem haramdan kurtulacak hem de sevap kazanacaktır.

Erkeğin eli vb. şeylerle kendini tatmin etmesi caiz olmadığı gibi, kadının da bu yolla tatmin araması câiz değildir. Ancak koca, karısının eli ile ya da vücudunun diğer yerleri ile tatmin olabileceği gibi, karısını da bu yolla tatmin edebilir. (Serahsî, Mebsût X/159.)
Hastalık, zayıflık ve güçsüzlük gibi sebeple cinsel ilişkiye dayanamayan ve bu yüzden istemeyen kadınla cima etmek haramdır. (Ibn Âbidîn, el-Ukûdü’d-dürriyye I/26.)

Evlendiğinde karısıyla ilişkiye güç yetiremeyen erkek bir yıl beklenir. Bir yıl boyunca da, bir defa olsun, güç yetiremezse, karısı, istemesi halinde ayrılır, erkeği beklemeye zorlanamaz. (Ibn Âbidîn, el-Ukûdü’d-dürriyye I/30.)

Mushaf bulunan odada cima etmenin sakıncası yoktur. Çünkü müslümanlann evlerinde ve odalarında genellikle Mushaf bulunur. Ancak Allah’ın kelâmına karşı saygı duyulduğunu göstermek için Mushafin örtülmesi gerekir. (Ibn Âbidîn, I/266, el-Hediyyetü’l-Alâiyye 268.)
Mescidlerin üzerinde cinsel ilişkide bulunmak mekruhtur. Çünkü mescidler semâya kadar mesciddirler. (Alâuddîn Âbidîn, el-Hediyyetü’l-Alâ’iyye 283.)

Cimaya başlarken “besmele” çekerek,hadîste geçen “Bismillâh, Allahümme cennibnâ’ş-Şeytâne ve cennibi’ş-Şeytâne mâ-razektenâ” duasını okuması müstehaptır ve cimanın edeplerindendir. (Örnek olarak bk. Buhârî, bed’ul-halk 11; Müslim, talak 6, nikâh18)

Kocası kendisini cimaya çağırdığında, karısının bunu özürsüz olarak reddetmesi, câiz değildir. Hattâ âdetli olması da bir özür değildir. Çünkü kocası onun, âdetli iken haram olan bölgesi dışında bir yerinden yararlanabilir. (Fetâvây-i Hindiyye (yazma) 611/45 Müslim, hayz 16, Nesâî, taharet 180; Ibn Mâce, taharet 124) Bu konuda özellikle kadının sözkonusu edilmesi, cimada erkeğin, kadından daha sabırsız olduğundandır. Yoksa kadının, kocasından cima isteme hakkıyok demek değildir.

Karıkocanın, zaruret olmadıkça cinsel ilişki biçimlerini başkalarına anlatmaları haramdır. Peygamberimiz (s.a.s.) : “Şüphesiz ki, Kıyâmet Gününde, Allah’ın katında, emanete hiyanetin en büyüklerinden biri, karıkoca beraber düşüp-kalktıktan sonra, kocasının kadının sırrını yaymasıdır” buyurmuştur. (Müslim, nikâh 21; Davûdoğlu age VN/327 vd.)

Emzikli kadınla cimada bulunmak câizdir. (bk. Müslim, nikâh 24; Davûdoğlu age VN/342 vd.) Bir kadını görerek şehveti harekete gelen kimsenin, derhal karısı ile cima etmesi ve nefsini yatıştırması müstehaptır. (bk. Müslim, nikâh, 2; Davûdoğlu age VN/221.)

Cimada özellikle dikkat edilmesi gereken noktalardan birisi de, temizliğe olabildiğince dikkat etmektir. Mümkünse ilişkiden önce eşlerin dış organlarını sabunla yıkamaları müslümanca bir davranış olur. Çünkü temizlik müslümanlığın ana temellerindendir. Kasıklarda yuvalanıp üreyen mikropların, ilişki yoluyla kadının rahmine ulaşıp, çeşitli rahim hastalıklarına sebep olabileceği, ya da mevcut hastalıkları artırabileceği hiç unutulmamalıdır. Peygamberimizin (s.a.s.) cima edeceklere abdest almayı tavsiye etmesi (bk. Ibn Kudâme, el-Mugni VN/26) bundan olsa gerektir.

Cima gücünü artıracak besinler yemek sakıncalı değildir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) kına sürünmeyi tavsiye ederken; çünkü o, cildi güzelleştirir, cima gücünü artırır(Zehebî, et-Tibbu’n-Nebevî 25), buyurmuştur. “Tıbbı Nebevî” kitaplarında buna benzer hadisler nakledilir ve cima gücünü artıracak gıda rejimi verilir. (agk)

Ilişkinin ne olduğunu bilecek kadar büyük çocukların bulunduğu odada, onlar uyurken bile cima etmek câiz değildir. (Nemenkânî, el-Fethu’r-Rahmanî N/2l3)

kaynak: islam fıkıh ansiklopedisi


Farkında Olma ve Nasip Arasındaki Bağlantı

Aralık 24, 2006

Hamza AYDIN (sızıntı)

İnsanoğlu kendi içinde küçük bir âlem olduğu için, dünyasında farkında olması ve gözetmesi gereken birçok varlık ve hadiseler vardır. İnsanın duyguları, düşünceleri, hayalleri, ya şuursuz ve otomatik (arka beyin) tarzda yönetilir, ya da ön beyinle temsil edilen şuurlu farkındalık (farkı fark etme) biçiminde kontrol edilir. İnsanın tabiî eğilimi, azamî tasarruf prensibi gereğince, mümkün olduğu ölçüde aşina olduğu şeylerle hayatını geçirmektir. Bu münasebetle zihnî aktivite olarak, insanın bildiği şeylerle hayatını devam ettirmesi ile, yeni şeyler öğrenerek hayatını sürdürmesi arasında mâliyet farkı vardır. Yeni şeyler öğrenmekle kazanılacak nimetler ve rahatlamanın faturası yüksek olduğundan, insan daha ucuz olan ve arka beynin kontrolünde –bildiği şeylerin çerçevesinde– hayatını sürdürmek ister. İnsanın tabiî eğilimlerinin tuzağına düşmeden, ön beynin kontrolünde yeni şeyler öğrenme rampasında kalabilmesinin yolu; “vücudundaki ve dış dünyadaki olup biten şeylere karşı şuurlu farkındalık” geliştirmesidir.

Allah herşeyi insanın gelişmesi, olgunlaşması için yaratmıştır. İnsan kâinatı mânâlandıran, çözen, bir anahtardır. Zihin, sonsuz ilimden açabildiği kapıları açmak; gözler, sanat eserlerindeki sanatı görebilmek; kulak, kâinattaki armoniyi dinlemek; dil ise, söylemek için insana verilmiştir. Her insan şahsiyet ve kabiliyet motifine göre, kâinatı anlar ve yorumlar. Her insanın şahsî hususiyetleri, iç istek motifleri farklı olduğu için, fertler farklı şeyleri görür ve fark eder. İnsanın bir başka özelliği de, kendi kabiliyetlerini ve alıcılarını yeterli görmeyip, başkalarına ihtiyaç duymasıdır. Tek başına fark etmediğimiz şeyleri, insanlarla karşılıklı münasebete geçince fark ederiz. İstişarelerde, fikir alışverişinde veya diyalog toplantılarında fark edilen şeyler “kolektif şuura ait farkındalığı (farkı fark etmeyi)” oluşturur.

İçiçe geçmiş halkalar

Farkı fark etmek, algılamayla; algılama da, zihindeki alıcıların açık olmasıyla sağlanır. İnsan farkı fark etmeden, iletişim kuramaz ve kendini geliştirme sürecine giremez. Üstün Dökmen bu meseleyi şöyle ifade etmektedir:“Nesneleriyle, bitkileriyle, canlılarıyla, insanlarıyla ve ulaştığı uygarlık düzeyiyle Dünyayı fark ediniz. Eğer siz Dünya’yı fark ederseniz, Dünya da sizi fark eder. Fark ettiğiniz Dünya’yı seversiniz. Sizi fark eden Dünya’yı ise, daha fazla seversiniz.” Bir başka önemli nokta da, farkına varmadığımız, kıymet ve önemini idrak edemediğimiz yolların, metotların ve nimetlerin aslında bizim olmamasıdır. Şuurlu farkındalıkla özümsenip bizim haline gelmeyen şeyler, bizde olsa bile, bize çok faydası olmamaktadır. Nitekim, evrensel ve en güzel dine mensubuz, ama; bu dinin güzelliklerini fark etmediğimiz zaman, o güzellikler bizim olmaktan çıkıyor ve defineler adasında yaşarken hazinelerden mahrum bir hayat sürüyoruz. Oysaki fark etme seviyesini ve şuurunu genişletip yükselten bir insan, varoluş seviyesini biyolojik hayatın üstüne çıkarıp; zihin, kalb ve ruh boyutunda daha kaliteli ve doyurucu bir hayat sürme imkânına kavuşur.
İnsanlar içiçe geçmiş halka yapısındaki farkındalık dairelerinin bir kaçına veya hepsine karşı farkındalık geliştirilebilirler. Meselâ :
– Dış dünyanın, canlı cansız nesnelerin, hâdiselerin ve süreçlerin farkına varabilirler.
– Diğer insanlarla empati kurabilir. (Bu farkındalık sayesinde, insan; öteki insanları anladıkça, dinledikçe, saygı gösterdikçe, anlaşılmayı, dinlenilmeyi ve saygı görmeyi hak eder..).
– Kâinatın birbiriyle bağlantılı bir bütün oluşturduğunun farkına varabilirler (Küçük ve önemsiz şey yoktur prensibini fark etme gibi.) .
İnsan kendi iç dünyasının, düşüncelerinin, duygularının, istek ve ihtiyaçlarının farkına varabilir, onları yönetebilir. Aksi takdirde farkına varamadığımız duygu, istek ve düşünceler bizi yönetir. Farkındalık; zihin haritamızda yeni şemaların oluşmasına yol açar ve insanın şuur ve idrak alanının genişlemesine vesile olur.

Fertler geçmişe ait pişmanlıkların ve geleceğe ait kaygı ve endişelerin tesirinde kaldığından, içinde bulundukları anı verimli yaşayıp değerlendiremezler. Sadece şu an için var olduğunu fark edenler ise; anı, anlamlı bir yatırıma dönüştürebilirler. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz andaki fırsatları görebilirsek zamanımızı değerlendirebilme imkânımız olur. Bakmakla, görmenin aynı şey olmadığı kabul edilir. Herkes bakar ama çok az insan farklılıkları görebilir. Dolayısıyla başarılı ve başarısız iki kişi arasındaki fark, gözlerin ve şuurlu farkındalığın kullanımında yatar. Farkı fark etme potansiyelini kullanabilen insan için varlık ve hadiselerdeki farklılıklar, kişinin ilerlemesini sağlayan fırsat kapılarıdır. Kâşifler veya mucitler, çoğu insanın dikkate almadıkları şeylerde farkına varabildikleri özellikleri kullanarak icatlarını gerçekleştirirler.

Nasibin yolu farkı fark etmekten geçer

Farkındalık veya farkı fark etmek, güzelliklere açılan bir kapıdır. Nasip kapısını çalabilmek için önce neyi istediğimizi bilmeliyiz. Fark etme, ön beyin veya şuur kullanılırsa ortaya çıkar. Bir şeyin fark edilebilmesinde aşağıdaki hususlar önemli rol oynar.

Kişi, hangi alanda eğitilmişse ve sosyal enerjisini nereye yoğunlaştırıyorsa, o alanla ilgili şeyleri görüp fark edebilir.
İlk defa duyduğu, gördüğü veya okuduğu şeyi, mevcut zihin yapısıyla ve haritasıyla bağdaştırıp onu anlamlı şekilde tanımlaması gerekir.

Tanımlayıp, alâka kurduğu bu şeylerin ona heyecan vermesi ve arzu uyandırması gerekir. Yukarıdaki hususlar, belli seviyelerde gerçekleşirse, kişide yöneldiği şeylere karşı farkındalık gelişir.
Bir vâdinin tepesinde biri emlakçı biri ressam, biri de jeolog olan üç adamın vadide neleri görebildiklerini düşünelim. Emlakçı, vadideki geniş arazilerin verimliliğini, ormanlar içine yapılacak villaları ve ekonomik getirisini görürken, jeolog toprağın mahiyetini, jeolojik yapısını, nehirlerin debisini ve su kaynaklarını algılayıp zihninde canlandırır. Ressam ise, bir sanatçı gözüyle vadiye bakar, yemyeşil vadileri, nehirleri yalçın tepeleri, vadideki beyaz evleri, puslu gökyüzünü tuvaline geçirmeye çalışır. Her adam, ilgi alanı ve kazandığı birikimler ışığında vadinin farklı özelliklerini ve boyutlarını yakalayıp, onları seslendirir.

Farkındalık derecemiz ile nasibimizi fark etme seviyemiz doğru orantılıdır. Her an, her saniye insanın karşısına yüzlerce fırsat çıkar, talih kapısı açılır, ama biz sadece bunlardan farkına varabildiklerimizden faydalanırız. Çünkü insan farkına varamadığı ve idrak edemediği şeyden faydalanamaz. Bir şeyi kimler fark ediyorsa, o şey, onlar için vardır. Belli şeylere karşı farkındalık duygusunu geliştiremeyenler için o şeyler, sadece onlar için yoktur. Farkına vardığımız şeyleri çoğaltarak, var olan nasibimizi elde etme ihtimalimiz de artar. İlâhi ihsanlar ve yardımlar hariç, yerinde oturup, gözleri kapalı vaziyette nimetlerin ayağımıza gelmesi beklenmemelidir. Rızk ile istihkakın aynı şeyler olmadığını fark ettiren bir atasözünde şöyle denilmektedir. “Allah fındığı verir ama kırmaz.”
Farkı fark etme gibi bir nimetten nasibi olmayan insanlar da vardır. Bu noktadan kişinin belli şeylere karşı, farkındalık geliştirip geliştiremeyeceği de bir nasip ve kısmet meselesidir. Nasip, çoğu zaman şuurlu farkındalıktan sonra gelir. Bazı insanlar, aşağıdaki ince ayrımı fark edememektedirler. O da şudur. Allah, yeryüzündeki icraatlarını üç temel kanun (kader, kaza ve atâ) çerçevesinde gerçekleştirmekte ve kullarına muamelede bulunmaktadır. Atâ kanunu, ilahi ihsânlar ve lütûfların ön şartsız ve karşılıksız olarak kullara verilmesidir. Bu kanunların birbirleriyle münasebeti şöyledir: Atâ kanunu, kaza kanununu iptal eder. Neticede atâ, kaderi tashih eder. Ancak kâinatta geçerli olan hakim tema, kaderi programa göre cüz–i iradeye bağlı olan işlerde, sebebler dairesinde yaşayan kulun sebepleri yerine getirmesi şeklindedir. Normal şartlarda kaderi programa göre kulun cüz’i iradesini kullanma şartına bağlı olarak yaratılacak şeyleri, Allah isterse atâsıyla iptal eder. Çünkü Allah mülk sahibi olarak istediği zaman, istediği kullarına, atâsıyla muamelede bulunabilir. Neticede isterse, kulunu kötülüklerden, musibetlerden koruyabilir veya kullarını musibetlerle imtihanda edebilir. Allah istediği takdirde, kulların gayret ve istemeleri olmadan da onları nimetlere boğabilir. Ama bu bir ihsândır ve sebebler ve kulluk dairesinde, sürekli geçerli olan ana tema değildir. Kullar, bu dünyada imtihan olmak için ve kendi iradelerini tecrübe etmek için var olduklarından, pek çok nasibin insana ulaşması veya ulaşmaması, ön şart olarak insanın şuurlu farkındalık kapısından geçiş yapıp yapmamasına bağlanmıştır. İnsanın başarılı olması için önüne biri farkındalık, diğeri de nasip (kısmet) olmak üzere iç içe geçmiş iki kapı konulmuştur. Farkındalık kapısı, kısmet kapısının önündedir. Nasip kapısını çalarak, nasibimizin olup olmadığını anlayabilmek için, öncelikle farkındalık kapısından içeri girmek gerekmektedir. Ancak Allah o kadar merhamet sahibidir ki, kuluna pek çok defalar, atâsıyla tecelli eder ve ona imkân ve fırsat kapılarını açar. Şayet kul bu fırsatları ve imkânları kullanmaya hazır değilse, bu talih veya kısmet, ziyaret ettiği kişinin evinin penceresinden çıkar gider. Meselâ bu dünyanın bir misafirhane, imtihan ve tecrübe yeri olduğunu fark eden ve bu mevzudaki şuur uyanıklılığını sürdürebilen kimse, dünyaya dünya kadar, ahirete de ahiret kadar değer verir, zaman ve sosyal enerji yatırımlarını ona göre plânlar. İnsanın kendisinin ne olduğunun farkına varması, sahip olduğu nimetlerin farkına varması, duygularının ve ihtiyaçlarının farkına varması, geçtiği yollardaki şeylerin farkına varması gibi; farkına varmanın değişik boyutlarını ne kadar yakalayabilirse, bu boyutlarla alâkalı nimetlerin kapısını da o ölçüde açabilme imkânına kavuşur. İnsan, farkındalık kapısından geçip nasip kapısını çalsa da, muhakkak o nimetleri elde edecek şeklinde bir mecburiyet de yoktur. Ancak istatistikî açıdan hadiseye bakıldığında, farkındalık kapısından geçip nasip kapısının şifrelerini çözmeye çalışan insanlarla, farkındalık kapısından içeri girmeyen ama ne yapalım nasibimiz değilmiş diyen insanları, sahip oldukları nimetler açısından karşılaştırdığımızda, birinci grubun bu dünyada daha çok nimete sahip olduğunu görürüz.

“Sormaz ki bilsin; sorsa bilir. Bilmez ki sorsun; bilse sorar” vecizesi de bu farkı fark etmek meselesini oldukça iyi açıklamaktadır.

Simyacı isimli romanda anlatılan bir hikâye de, farkı fark etmek hadisesini, çok güzel ortaya konmaktadır.

“Genç bir adam yaşlı ama bilge kralın sarayına gider. Bilgeliği arayan gence, kral; içinde sıvı yağ bulunan bir kaşık verir ve gençten, yağı dökmeden sarayı dolaşmasını ister. Genç kaşıkta bulunan yağı dökmeden sarayı dolaşıp kralın huzuruna gelir. Kral gence sorar:

“Salondaki acem halılarını gördün mü?” Genç görmediğini belirtir. Kral gence kütüphanesini, tablolarını, sarayın güzel bahçelerini görüp görmediğini sorar ve gençten hep ‘hayır!’ cevabı alır. Bunun üzerine kral gence sarayı bir kez daha dolaşmasını ve sarayın güzelliklerini görmesini ister. Genç sarayı tekrar dolaşır ve bütün güzellikleri görür. Ancak bu arada, elindeki kaşıkta bulunan yağ da dökülmüştür. Kral gence şöyle der: “bilgelik; yağı dökmeden, dünyaya bakabilmek ve ondan faydalanmaktır.”

Kaşıktaki yağ, insanların görevlerini ve çevresine karşı olan sorumluluklarını temsil etmektedir. Saraydaki güzellikler ise, dünyayı ve hayatı yaşamayı ve yaşamaktan keyf almayı sembolize eder. Bu zaviyeden insanlar üçe ayrılır. Birinci grup, elindeki kaşıkta bulunan yağı dökmeyen, ancak meşru olan dünya nimetlerinden de yeterince faydalanamayan ve hayatın mânâsını anlayamayanlar; ikinci grup anlık zevklerin peşinde koşarken, kaşığı kaybeden ve yağı dökenler; üçüncü grupta ise, kaşıklarındaki yağı dökmeden, görev ve sorumluluklarını aksatmadan; dünyaya bakabilen ve onun mânâsını anlama gayreti içinde nimetlerinden meşru olarak istifade edebilenler yer almaktadır. Farklı bir açıdan bakılırsa, saraydaki güzellikler, parayı ve parayla satın alınan şeyleri temsil eder. Kaşıktaki birkaç damla yağ ise parayla satın alınamayan ahlâk, fazilet, izzet, şahsiyet, istikamet, emniyet, dürüstlük gibi insanî değerleri temsil eder. Hikaye bu şekilde yorumlanırsa; hayatın bilgeliği, paraya ve parayla elde edilebilen şeylere sahip olunduğunda, parayla satın alınamayan şeylerin (sevgi, fedakârlık, karşılıksız verme, iyilik etme, paylaşma, vefa, dostluklar, dürüstlük vb.), hâlâ kaybedilmemiş olması ve parayla satın alınamayan bu değerleri yeniden üreterek gelecek nesillere taşıyabilmekdir.
Bu hikâyeden inanan insanlar için alınacak ders, Allah’ı unutmadan (O’na şükrederken), dünya nimetlerinden istifade etmek ve yeryüzünün mirasçısı olacak kadar dünyaya hâkim olmaktır. Bunu başarabilmenin ön şartı, bir elinde dökülebilecek yağ olduğunun (inançları ve ahlâki değerleri) ve diğer taraftan da etrafındaki ve önündeki güzelliklerin (yeryüzü nimetleri) keşfedilmeye değer şeyler olduğunun şuurlu farkındalığını sürdürmekten geçer. Tecrübe ve imtihan meydanı olan bu dünya hayatında, yağı dökmemek, ama etrafındaki güzellikleri de fark edememek, veya etrafındaki güzellikleri görmek ve tatmak, ama yağı dökmek oldukça kolaydır. Zor olan ve dengeli götürülmesi gereken şey, âhireti unutmadan dünyadan nasiplenebilme dengesini kurabilmektir. Bir başka deyişle; ‘dünyadan da nasibini unutma’ mesajını dengeli şekilde hayata taşıyabilmektir.

Dünya milletleri arasında birinci sınıf olmamız ve inandığımız değerleri iyi şekilde temsil edebilmemiz için dünya–âhiret, madde–mânâ, zâhir–bâtın, iç–dış gibi ikili kavramların ihtiyacının olduğu görülmektedir.

Sahip olduğumuz nimetleri, güzellikleri ve değerleri daha iyi fark etmemizi sağlayan şuurlu farkındalık kapısından geçerek, nasip ve kısmetimizi çoğaltma yolculuğuna çıkmamız, tembellik ve vurdumduymazlık gibi kötü davranışlardan korunarak, kadere taş atmamamız, ancak bu inceliği fark eden insanların çoğalmasıyla mümkün olacaktır.
Kaynaklar

– Joel Levey ve Michelle Levey (1998). Living in balance. A dynamic approach for creating harmony and Wholness in a chaotic world. Conari Press Berkeley California–USA
– Dökmen Üstün(2000) : Evrenle Uyumlaşma Sürecinde Varolmak, Gelişmek Uzlaşmak. Sistem yayıncılık 242: Geliştiren Kitaplar dizisi, İstanbul.
– Mandino Og (1998). Dünyanın En Büyük Sırrı. Epsilon yayıncılık gelişim dizisi–5. İstanbul.


Hacerü’l-Esved Cennetten mi geldi

Aralık 24, 2006

Kabe-i Muazzamanın kapısının sol tarafında yer alan ve tavaf başlangıcı olarak kabul edilen Hacerü’l-Esved’in Cennetten getirildiği hakkında sahih hadisler mevcuttur.

Sünen-i Tirmizi’de İbni Abbas’tan rivayet edilen hadisin meali şöyledir:

“Hacerü’l-Esved Cennetten indirildi. Sütten daha beyazdı, fakat onu Ademoğlunun hataları kararttı.” (1)

Müsned’deki rivayet de şu mealdedir:

“Hacerü’l-Esved Cennetten gelmiştir. Kardan daha beyazdı. Fakat onu müşriklerin hataları kararttı.” 2

Bu Hususta Kabe ve Mekke Tarihi isimli eserde şu bilgilere yer verilir:

Hz. Adem Cennetten yeryüzüne indirildiğinde Cenab-ı Hak melekler vasıtasıyla ona bir Cennet çadırı gönderdi. Hacerü’l-Esved de bu çadırın içindeydi ve beyaz bir yakuttu.

Hz. İbrahim, oğlu Hz. İsmail’le birlikte Kabe’yi inşa ederken tavaf başlangıcı olarak oğlu İsmail’den bir taş istedi. Hz. İsmail taşı aramaya gitti, fakat boş döndü. Bu sırada Hz. Cebrail, Hz. İbrahim’e bir taş getirdi. Nuh Tufanında Kabe de sular altında kalınca Cenab-ı Hak Hacerü’l-Esved’i Ebû Kubeys dağına emanet etmiş ve “Benim dostumu Kabe‘yi inşa ederken gördüğün zaman bu taşı ona çıkar” buyurmuştu. Hz. Cebrail’in getirdiği bu taş beyazdı. Fakat daha sonra hadiste buyrulduğu gibi, müşriklerin ellerini sürmesiyle; bazı rivayetlerde de zaman zaman çıkan yangınlar sonucu kararmıştır. (3)

İbni Abbas’ın izahı da şu şekildedir: “Cenab-ı Hakkın onu karartmasının sebebi, dünya ehlinin Cennet zinetine bakmamaları içindir.” (4)

Kaynaklar

1. Tirmizi, Hacc:49.

2. el-Fethü’r-Rabbani, 12:26.

3. Ebû’l Veled el-Ezraki. Kabe ve Mekke Tirihi, s. 36-54.

4. Tuhfetü’l-Ahvezi, 3:617.

sorularlaislamiyet.com


CİMRİLİK

Aralık 24, 2006

Harcanması gereken malı sarfetmekten kaçınmak, para ve malı çok sevdiğinden dolayı, başkasına bir şey vermekten çekinmek.

Dinimiz, başta zekât olmak üzere bazı malî harcamalarda bulunmamızı emretmiştir. Aile bireylerinin bakımı, akrabaların görülüp gözetilmesi de bu emirler arasındadır. Çevremizdeki yoksullara imkân ölçüsünde malî yardım ise bir insanlık görevidir. Parası ve malı olduğu halde bir insan bu görevlerini yapmaz ve malını sarf etmekten çekinirse, cimrilik yapmış demektir.
Cimriliğin başlıca sebebi aşırı mal hırsı ve gelecekte yoksul kalma korkusudur. Peygamberimiz: “Çocuk, cimrilik ve korkaklık sebebidir” buyurmuştur. Aşırı mal hırsı ve cimriliği yüzünden durmadan mal biriktiren ve tükenir endişesi ile hastalıklarında bile harcamayıp, dünyayı kendilerine zindan eden cimriler vardır. Halbuki mal Allah’ın nimetidir ve bu nimet yerli yerince harcanırsa Allah onu artırır.

Cimriler, insanlar arasında da, Allah katında da sevimsiz ve aşağılık kişiler olarak görülür. Allah Teâlâ:
“Onlar ki hem kıskanır, cimrilik ederler, hem de herkese cimrilik tavsiye ederler ve Allah’ın kendilerine fazlından verdiği Şeyleri saklarlar. Biz de böyle nimetleri gizleyen nankörlere hor ve rüsvay edici bir azap hazırladık. ” (en-Nisâ, 4/37) buyurmuştur.

Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) de şöyle buyurmaktadır:
“Cimrilikten sakınınız. Çünkü cimrilik, sizden önceki milletleri helâk etmiştir. “
“Her sabah gökten iki melek iner. Birisi: -İlâhi İnfak edene karşılığını ver; diğeri:
-Allah’ım! Cimrilik edene de telef ver (malını yok et), diye dua ederler. ” (Riyazü’s-Salihin, I, 253).
“…Cimri kişi Allah’a uzak, Cennet’e uzak, insanlara uzak ve Cehennem ateşine yakındır” (Tirmizî, Birr, 40).
Cimriler hakkında söylenen sözler, cimrilerin insanlar arasındaki durumunu, çok güzel anlatmaktadır.
Bişr b. el-Haris, cimriler hakkında şöyle demiştir: “Cimrinin yüzüne bakmak, insanın kalbini katılaştırır. Cimrilerle karşılaşmak müminler için belâdır”
Yahya b. Muaz da şöyle demiştir:

“Kötü kimseler olsalar bile, cömertler için herkesin kalbinde bir sevgi vardır. İyi olsalar bile, cimrilere karşı herkesin kalbinde yalnız nefret vardır.”
İbnu’l-Mutez’in cimrilik hakkındaki görüşü de şudur: “İnsan malına cimrilik ettiği nisbette şerefinden kaybeder.”

Mallarını kendileri için bile harcamaktan çekinen cimriler, Allah Teâlâ’nın kendilerine verdiği nimeti harcamamakla sadece kendilerini değil, eş ve çocuklarını da sıkıntıya sokarlar. Çevrelerindeki diğer insanlara fenalık yapmış olurlar. Çünkü, Allah’ın verdiği bu nimetlerde nafaka veya sadaka olarak diğer insanların da hakkı vardır. Bu hakkın sahiplerine verilmemesi zulümden başka bir şey değildir. Servet, Cenâb-ı Hakk’ın ihsanıdır. Allah (c.c.), serveti dilediğine verir, dilediğinden alır. Mal ve mülkün gerçek sahibi O’dur. Cimriler, bu şuura eremeyen insanlardır.
Müslümanların, cimrilik konusunda, Allah Teâlâ’nın aşağıdaki ihtarını unutmamaları gerekir.

Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:
” Allah’ın verdiklerinden cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar bilakis bu onların kötülüğünedir. Cimrilik yaptıkları şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah işlediklerinizden haberdardır. ” (Âl-i İmrân, 3/180).
Beşer nefsi zayıftır, muhteristir. Ancak Allah’ın koruduğu kimseler bundan müstesnadır. Ancak imanla kendilerini mâmur edenler, bu cimrilik cehaletinden temizlenebilir, yeryüzünün zaruretlerinden kurtulabilir, menfaata karşı duydukları hırs kaydından vazgeçebilirler. Çünkü iman sahipleri, Allah’dan, maldan da üstün birşey umabilirler. Bu umulan şey Allah’ın rızasıdır. Mümin kalp; mal ile değil, iman ile mutmain olur; Allah yolunda infak etmekle fakir düşeceğinden korkmaz. Kendi hiç bir şey değilken Allah onu meydana getirmiş, vücut, göz, kalp, lisan ve sayısız nimetler bağışlamış ve mal sahibi yapmıştır. Bunlar Allah’a aittir. Öyle ise Allah’a güvenen birisi Allah yolunda ve Allah rızası için malını infak etmekten çekinmez.

Ama kalp gerçek imandan yoksun olunca, infak etmeye veya sadaka vermeye teşebbüs ettiği zaman, her defasında, nefsinde bir cimrilik duygusu dalgalanmaya başlar, fakir düşeceğinden korkar. Böylece infak etmekten vazgeçer. Sonra onun hayatı emniyetsiz ve istikrarsız bir korku ve ihtiras Cehennemi haline gelir.

Allah’a söz verdiği halde ahdine ihanet eden, verdiği söze vefa göstermeyip Allah’a karşı yalan söyleyen, hiç bir zaman kalbini münafıklıktan kurtaramaz. Ölçülü hareket etmek İslâm nizamının temel esaslarından birisidir. Aşırı müsrif davranmak da cimri davranmak kadar dengeyi bozar. İslâm, dengenin bozulmamasını öngörür:

“Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma. Yoksa pişman olur açıkta kalırsın. ” (el-İsrâ, 17/29).
Ayet-i Celilede cimrilik, ellerini boynuna bağlıyan bir insan gibi tasvir ediliyor. İsraf ise, elini son haddine kadar açıp elinde ve avucunda ne varsa dağıtmak şeklinde ifade ediliyor.
Cimri insanın da, müsrif insanın da varacağı netice aynıdır. Cimriliğin de israfın da sonu pişmanlık duygusudur. Her şeyin en iyisi orta hallisidir.

Orta yol, iman ahlâkı ile küfür ahlâkının sınırıdır: Cimrilik cehaletten gelen kara bir lekedir. İsraf ise şeytanın işini yapmaktır. Müsrifler şeytanın kardeşleri olarak tanıtılmaktadır.
Cimrilik kelimesinin Kur’an’daki diğer bir karşılığı katur kelimesidir. Bu kelime, Türkçe’deki hasis kelimesini karşılamaktadır. Anlamı, eli sıkı, yahut çok cimri demektir. Kur’an’da, kişinin elindeki şeyleri çar-çur etmesi demek olan israfın zıddı olarak kullanılmıştır.
“Ve onlar ki harcadıkları zaman, ne israf ederler, ne de cimrilik ederler; (harcamaları) bu ikisinin arasında dengeli olur. ” (el-Furkan, 25/67).

Cimrilik konusu, Allah’ın çok kötülediği bir haslettir. İman eden bir kimse asla cimri davranıp mal yığmaz. Tamahkâr davranmaz. Nefsinin cimriliğinden kendini kurtarır. Cimriliğin ve tamahkârlığın son derecesi olarak Kur’an’da bir kelime daha vardır. Bu kelime şih, şuh veya şihh’dir. Kelime güçlü bir kötüleme anlamında tamahkârlık ve cimrilik demektir.
“O halde gücünüz yettiği kadar Allah’dan korkun. (O’nun öğütlerini) dinleyin. İtaat edin. Kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden (şuhhe nefsihi) korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerdir. ” (et-Tegabün, 64/16).

Bu ayete göre, cimrilik, nefsin kendisinde bulunan bir belâdır. Nefsi, bu belâdan ancak iman kurtarır. Allah’a ve âhiret gününe inanan insan, infak ederek nefsindeki bu cahilî lekeyi temizler, bu belâdan kurtulur. Cimrilik belâsından kurtulamayan insan İslâmî bir hayata aşina olamaz. İslâmî hayata alışkın olmayan cimriler, Allah’ın rahmet hazinelerine sahip olsalar bile, biter korkusuyla cimrilik ederler. Halbuki Allah’ın hazineleri bitmez ve tükenmez.
“De ki, Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız tükenir korkusuyla yine de cimrilik ederdiniz. Hakikaten insan çok cimridir. ” (el-İsrâ, 17/100).

Bu cümle ile cimriliğin son haddi dile getiriliyor. Allah’ın rahmeti, her şeyi kaplamıştır. Onun ne bitmesinden ne de eksilmesinden endişe edilebilir.

kaynak: islam fıkıh ansiklopedisi


cehennemin gölgesi

Aralık 24, 2006

Bizler var oluşumuzu borçlu olduğumuz güneşin, radyasyon kuşağının içinde günlük yaşantımızı sürdürürken, gelecek bir zamanda yine aynı cehennemin gölgesinde bulunacağımızı,nasıl olsa zamanı var deyip hayalimizdeki kuruntularla kendimizi avutup bunu aklımıza dahi getirmeyiz. Ama dini veriler ve bilimin ışığında şartlanmalı algılamalarımızı  bir an olsun bir kenara bırakıp tefekkür etmeye çalıştığımızda,çok uzun zaman aralığı imiş gibi görünenin, zamanın boyutsallığı içinde nasıl eriyip kısaldığını idrak edebilirdik.
Bilindiği üzere, bugün bilim, geldiği son noktada, evrenin aslının Enerji ve algılanan maddenin ise bu enerjinin başka bir görünümü olduğunu söylemektedir. Bu anlayış da maddenin ve buna dayalı tüm Materyalist düşüncenin sonu demektir. Buradan da basit bir mantık yürütürsek,din adı altındaki sistemin Ruh olarak tabir ettiği şeyin ,Materyalist bilimin iddia ettiği gibi,beynin kimyasal işlevlerine verilen isim olmayıp beynin ürettiği bir tür enerji (mikrodalga) beden olduğu görüşüne ulaşabiliriz.

Bu enerji de iki türlü ifade edilir. Birincisi, mikrodalga boyut olan,foton ya da Elektromanyetik (E-M) alanlar boyutu, ikincisi de ışık hızı ötesinde soyut uzayda,Takyon dediğimiz ya da dini terminolojide Nur olarak ifade edilen enerjidir ki (mikrodalga boyuttaki ismi Nar olarak geçmektedir) bu enerji, bildiğimiz  tür enerjiden çok, salt düşünce,bilinç dediğimiz şeydir. Ve Takyonların bize göre sonsuz hızda olmaları evrenin her yerinde Hazır ve Nazır biçiminde var olarak her şeyi kapsaması anlamına gelir. E-M dalgalara nispetle daha latif dalgasal formda olan bu boyut açısından baktığımız zaman da her şeyin salt bilinçten ibaret olduğunu,Bilincin dışında ikinci bir yapının olmadığını ve madde olarak ifade edilenin de bu Tekil ve Tümel olan Kozmik Bilincin önce mikrodalga boyutuna frenlenip oradan da sırasıyla yoğunlaşarak Madde görünümüne büründüğünü algılardık. Bunu göz önünde bulundurduğumuzda Ruh olarak ifade ettiğimiz şeyin gerçek yapısının bu bilinç olduğu gerçeğine varabiliriz (hem birimsel hem de evrensel mânâda).Aynı zaman da Holografik özelliğe sahip olan bu Bilinç, büründüğü her boyutta yine aynı özellikle açığa çıkar. Bu da varlığın, kozmik bir düşün, hayalin var kabul ettiklerinden başka bir şey olmadığını gösterir. Tıpkı eski mistiklerin ” Rüya kendini düşlemektedir” dediği gibi.
Dini kaynaklarda ise, cehennem şöyle ifade edilmektedir: Hadislerde,   “Kıyamet günü Güneş halka yaklaştırılırda,nihayet insanlarla yakınlığı bir mil kadar olur. Güneş onları adeta eritecek ve amellerinin miktarına göre ter içinde kalacaklardır. Onlardan kimi topuklarına kadar,kimi diz kapaklarına kadar ,kimi beline kadar,kimi de gemlenene kadar tere batacaktır.”

“İnsanlar haşır olunduklarında, kırk yıl gözleri semaya dikili olarak bekler. Kendilerine kimse tek bir kelime söylemez. Bu esnada Güneş başlarının ucunda kendilerini yakar. İyi-kötü ter boğazlarına çıkasıya bu halde beklerler.”
“O gün cehennem getirilecek .Onun yetmiş bin bağı olacak ve her bağ ile beraber cehennemi çeken yetmiş bin melek olacak” Ayetlerde ise; “O gün cehennem getirilmiştir.” “Sizden hiç biriniz istisna edilmeksizin (hepiniz) cehenneme uğrayacaktır. sonra korunanları oradan kurtaracağız. Nefsine zulmedenleri ise diz üstü orada bırakacağız.” “cehennem Rabbine şikayette bulunarak “ya Rabbi kısımlarım birbirini yedi” dedi!� (Termonükleer reaksiyon).
Açık açık cehennemin güneş olduğunu belirten bu ifadeler, günümüz biliminin tesbit ettiği gerçeklerle aynı paralelliktedir. Bu ise kısaca şöyledir;

Uzayda galaksilerin içinde,nebula olarak adlandırılan,soğuk ve karanlık toz bulutları vardır. Bunlar Yıldızların hammaddeleridir. Bu gaz ve toz bulutları, galaksi etrafındaki şok dalgalarının etkisiyle büyük bulut ve küreler halinde yoğunlaşarak,sıkışıp ısınırlar. Çünkü bu gaz küresi kendini oluşturan gazların korkunç ağırlığına karşı koyamaz. Böylece yıldız taslağı büzülmeyi,merkezdeki basınç ve sıcaklıkta artmayı sürdürür (basınçla sıcaklık doğru orantılıdır).Sonunda yıldız taslağının merkezindeki sıcaklık on milyon dereceye ulaşınca hidrojen yanması başlar. Bu sıcaklıkta Hidrojen atomlarının çekirdekleri öylesine büyük hızlarla hareket ederler ki çarpıştıkları zaman birbirleriyle kaynaşıp bu süreç sonucunda hidrojeni helyuma dönüştürürler. Kaynaşan her dört hidrojen çekirdeğine karşılık bir helyum çekirdeği ortaya çıkar. Ama daha önemlisi sonuçta açığa çıkan helyum çekirdeğinin ağırlığı, başlangıçtaki dört hidrojen çekirdeğinin ağırlığından daha azdır. Burada kaybolan madde ,Einsten’ın ünlü E=mc2 formulü uyarınca saf enerjiye dönüşür. Hidrojen yanmasından ortaya çıkan bu korkunç enerji,sonunda yıldız taslağının kendi ağırlığını taşımasını sağlayacak ortamı hazırlar (bu enerjinin yüzeye çıkması bir milyon yıl alır; dolayısıyla merkezde enerji üretimi dursa da bir milyon yıllık enerji depo edilmiştir). Artık büzülme durmuş ve bir yıldız doğmuştur (güneşin merkezinde  her saniyede altı yüz milyon ton hidrojen helyuma dönüşür ve bu milyarlarca yıl sürer).
Yıldızın merkezindeki tüm hidrojen bittiğinde ise hidrojen yanması durur. Dışarıya doğru akan enerji olmayınca da yıldız kendi çekim etkisine dayanamaz ve kendi ağırlığını taşıyamayan helyumca zengin çekirdek çökmeye başlar. Bu çökmenin etkisiyle gittikçe sıkışan çekirdekteki sıcaklık çok yüksek değerlere ulaşır. (Her ne kadar merkezde hidrojen tükenmiş olsa da çekirdekle yüzeyi arasında hâlâ bol miktarda hidrojen yakıtı vardır). Sonunda sıcaklık o denli artar ki ,çekirdeğin çevresindeki  bir katmanda hidrojen yanmaya başlar. Kabuk hidrojenin yanmasının başlamasıyla yıldız yeni bir enerji kaynağı ve bol miktarda da yakıt bulmuştur. Ve böylece yıldız yavaş yavaş genişlemeye başlar. Yanan bir hidrojen tabakası ile kapalı çekirdek çökmeyi sürdürdükçe de yıldızın dış katmanları dışarıya doğru itilir. Yüz milyon dereceye ulaşan merkez sıcaklığı buradaki helyum çekirdeğini başlangıçtaki durum gibi öyle yüksek hızlarla hareket etmesine ve şiddetli çarpışmalarına neden olur ki bu çekirdekler kaynaşarak karbon ve oksijen çekirdeklerini oluştururlar.  (Yani helyum yakıt karbon ve oksijen artık olurlar).
Helyum yanmasının başlaması dışarıya doğru yeni bir enerji akımı yaratır. Ve tekrar çökmeyi durdurur. Şimdi yıldızın derinliklerinde iki termonükleer vardır. Yani merkezde helyum ve çevredeki bir katmanda hidrojen yanmaları. Bu çift kaynaklı termonükleer tepkime sonucunda, yıldızın boyutları öyle dev büyüklüklere ulaşır ki hacmi bir milyar kat büyür. Yıldızın dış katmanları dışarıya doğru itildikçe de bu katmanları oluşturan atomlar birbirlerinden gittikçe uzaklaşırlar. Buna bağlı olarak  yıldızın dış katmanlarındaki yoğunluk  ve basınç azalır. Bu durumdaki güneşin yüzey sıcaklığı altı bin derece ocaktaki kömürler ya da demircinin örsü üzerindeki kızgın demir gibi kırmızımsı bir ışıkla parıldayarak Kırmızı dev ismiyle adlandırılır. Bu büyüme evresine geldiğinde güneşe en yakın gezegen olan Merkür, buharlaşan ilk gezegen olacaktır ve akabinde de Venüs. Bu sırada dünyada da (yaklaşık günümüzden bir milyar yıl sonra) her şey sona erecek. Önce dünyanın atmosferi su oranını kaybederek,hidrojen uzaya karışacak ve okyanuslar buharlaşmaya başlayacak .Yaklaşık iki milyar yıl sonra  ise, bir zamanlar denizlerin doldurduğu yerleri kurak tozdan göller kaplayacak (ki bu esnada suyun tamamı buharlaşmıştır). Bunu takip eden milyonlarca ve milyarlarca yıl sonra zarfında ise güneşe giderek daha fazla yaklaşarak, önce yerkabuğunun kayalardan oluşmuş bölümü buharlaşacak,sonra da manto tabakası çözülmeye başlayacak. Akabinde de evrendeki tek mavi gezegen yanmış olacak.

Bu durum gezegenimizden geriye pek bir şey bırakmayıp güneşte, dünyanın bir zamanlar varlığına ilişkin çok küçük bir değişim olarak dış zarfındaki metali yaklaşık % 0,01 kadar artırmış olacak (yani hidrojen ve helyum dışındaki diğer elementler).
Yaklaşık yedi milyar yıl sonra bu deyişimin sonunda kırmızı dev olan güneşin çapı dünya yörüngesinin biraz dışı olan  üç yüz milyon km.ye ulaşmıştır. Kırmızı dev evresinden yaklaşık birkaç milyar yıl sonra yıldızın çekirdeğindeki helyum da tükenir. Bu nedenle helyum yanması durur ve çekirdek,yıldızın kendi çekimi altında bir kez daha çökmeye başlar. Sıcaklık ve basınç bir önceki evreden daha yüksek evrelere ulaşır ki, sonuçta karbon ve oksijence zengin çekirdeğin çevresindeki ince bir katmanda helyum yanmaya başlar. Bu güneş ve benzeri olan yıldızların yaşamlarındaki son evredir. Çünkü bu tip yıldızların kütleleri daha ileri düzeyde termonükleer tepkimeleri başlatacak denli büyük değildir. Yani dış katmanların ağırlığı merkezde karbon ve oksijen termonükleer tepkimelerini başlatacak derecede büyük sıcaklık ve basınçlar oluşturamazlar. Sonuçta Hidrojen ve helyum yanmaları yıldızın dış katmanlarına doğru yayılır; ama merkezdeki karbon ve oksijen tepkimeye girmeden kalır. Bu durum çekim etkisini durduramayacağından tekrar büzülmeye başlar. Bunun sonucu olarak yıldızın derinliklerindeki atomlar öylesine  büyük bir kuvvetle sıkıştırılırlar ki, elektronlar atom çekirdeklerinden ayrılarak güneşin içini, elektron denizinde yüzen atom çekirdeklerinden ibaret kılarlar. Ve yıldız,yerküremizin boyutlarına değin küçüldüğünde ise elektronlar uygulanan basınca daha fazla dayanamayarak karşı koyarlar. Bunun nedeni de elektronlar birbirine öyle yakındırlar ki, biraz daha sıkıştırma iki elektronun uzayda aynı yerde bulunması anlamına gelir. Bu da kuantum fiziğine aykırıdır. Çünkü pauli dışlama ilkesi adı verilen yasaya göre, özdeş (yani aynı kütle,sipin,elektrik yüklü olan ) iki parçacık aynı yerde ve kuantum durumunda bulunamazlar. Bunun sonucu olarak da ortaya çıkan basınç yoz elektron basıncı adını alır ve yıldızın daha çok büzülmesini önler. Böyle ölü bir güneşin çapı, yaklaşık on bin km.’ ye, madde yoğunluğunun yaklaşık 1 cm. küpünün ağırlığı ise bin tona ulaşır. Çevresinde gezegenimsi bulutsuyu oluşturan (dışa yayılan,atılan) gazlar dağılıp kaybolduğunda da yüzey sıcaklığı yüz bin derece civarında olup,büzülüp yerküre boyutlarına indiğinde de bu sıcaklık kırk bin,elli bin dereceye düşer. Bu akkor halinde göz kamaştırıcı mavimsi beyaz bir ışıkla parlayan güneşlere Beyaz Cüce adı verilir.

Bir beyaz cüce halini alacak güneşimizin de kendi ekseni etrafındaki dönüşü öyle artacak ki, yıldız durumundayken sahip olduğundan çok daha  güçlü elektromanyetik alan meydana getirerek bu halini devam ettirecektir.

Şimdi bu iki görüşü birleştirerek şöyle ifade edebiliriz; İnsanın ölümü ile birlikte devre dışı kalan beyin,vücuda bio-elektrik faaliyetlerini sürdüremeyeceğinden Aurayı besleyen kaynak devre dışı kalır.

Ve yine dini kaynaklara göre 120. günde oluşan Ruh (mikrodalga beden) o ana kadar ortaya konan tüm eylem ve düşünceleri kaydetmiş vaziyette yavaş yavaş serbest hale geçer (ki bu eylem ve düşünceler aynı zamanda beynin yaydığı belli frekanstaki dalgalarla atmosfer tabakasına yayılarak  doğanın belleği olan Akaşalara katılır). Fakat bu sefer de E-M dalgaların birbirleriyle olan etkileşimleri dolayısıyla,dünyanın sahip olduğu E-M alanı tarafından tutulur.(Bu süreç kabir alemi olarak adlandırılmıştır). Bundan kurtulması, ancak dünyanın yok olmasıyla mümkündür ki, bu da güneşin kırmızı dev haline gelme evresinde yerküremizi yutmasıyla gerçekleşir (Bu süreç de mahşer olarak ifade edilmiştir).
Böylece dünyanın manyetik alanının kalkmasıyla serbest kalan enerji bedenler ( ve dünya üzerinde yaşanmış tüm olayların kayıtlı olduğu Akaşalarla birlikte) bu sefer de Güneşin E-M platformuna çekilir. Bu çekime karşı birimler eğer güçlü anti-manyetik alan oluşturamamışsa (ki bu pozitif düşünce ve fiillerin başka deyişle ibadet adı altındaki çalışmaların enerji birimi olarak mikrodalga bedene yüklenmemişse ya da yüklenecek ortam bulamamışsa) güneşin çekimi altında ona doğru güçlü bir şekilde çekilir. Ebedi olarak kalanların da bu çekimin etkisinden kurtulabilmeleri mümkün değildir. Çünkü beyaz cücelerdeki E-M alanlar dünyanın sahip olduğundan çok çok daha güçlüdür. Bu çekim alanı altında kalış sürelerine göre kurtulabilenler ise mikrodalga boyutundan sıyrılarak,salt bilinç boyutuna dönüşüm yapıp Galaksi içindeki yıldız ve ikizleri olan yapılara yayılırlar.

Ayrıca önemli bir nokta da; dünyanın,güneşin”vb) yok olmaları,onların bizim tarafımızdan madde olarak algılanan dalgasal formların dönüşümü sonucu ortaya çıkmaktadır. Algılayamadığımız, maddeleştiremediğimiz formlar,ikizi (yani paralel evrenler) olan kendi boyutlarında mevcudiyetlerini devam ettirirler.(*) Ayrıca bizler mikrodalga scalası içinde cüzi bir kısımda maddesel varlıklar olarak mevcut olduğumuz gibi,diğer scalaların da kendine has bilinçli varlıkları söz konusudur. Bu da güneşin ikizindeki Zebani denilen varlıkları tanımlar.
Bununla birlikte bu süreç içindeki birkaç husus da şöyledir; Nasıl ki bir birimin gerçek yapısının dalgasal olmasına karşın,kendini madde  olarak algılayıp ona göre bir zaman anlayışı içinde varsayıyorsa aynı şekilde mikrodalga bedenin de ,içinde yaşadığımız ortama göre daha latif olan cehennem denen ortamda da kendini o boyuta göre madde alemi olarak algılayacaktır. Dolayısıyla bu ortamın kendine göre düşsel bir sıkıntı yanı olsa da bize göre dalga bedenin defarmasyonu ,o boyuta göre ise fiziksel bir acı yanı da mevcut olacaktır.

Ayrıca bir dalganın ,diğer dalga (ya da dalgalara) kıyasla daha seyyal olması, frekansının daha yüksek olması demektir. Bu da madde görünümünün boyutsallığını ve birbirlerine nisbet zamanın görselliğini oluşturur. Nasıl ki hareketli olan sistemdeki bir birimin, duran bir insanın algılamasına göre zamanın daha yavaş,duran bir insanın da, hareketli olan sistemdekinin algılamasına kıyasla,zamanının daha hızlı aktığını gözlemlemesi gibi, Latif olan yapıda diğerlerine kıyasla zamanı, bir on saat,yirmi gün,bin yıl,bir milyon yıl,bir milyar yıl”vb) oranla algılayacaktır. Bu noktada da mutlak kıyametle,insanın kıyameti çakışmakta,aynılaşmaktadır.
Bu durum Âyetlerde yedi-sekiz saniyeye tekabül eden sembolik bir olayla ifade edilmiştir.
Cehennem boyutunda zamanın varlığı söz konusu iken,tam ışık hızı ve ötesi olan bilinç boyutunda ise, zaman dolayısıyla mekân kaydı olmaksızın Zihin,Kozmik Bilincin kendi kapasitesince yansıtıcısı olarak seyir halinde olacaktır. Bu nokta mistik kaynaklarda da; zaman kavramının ötesinde cennet denilen ortamdaki (boyutta) yaşantıda, her dilenenin An içinde olup bitmesinin “O her an yeni bir yaratıştadır” hükmünün tam anlamıyla yaşanılarak,hissedilir bir biçimde ortaya çıkması yani, kendisinde Halik isminin mânâsı açığa çıkarak her an yeni bir şeyler üretir, yaratır başka deyişle kendine birçok beden ve sayısız varlıklar yaratır,şekliyle ifade edilmiştir (aynı şekilde cehennem boyutunun da beş duyu scalasında değerlendirdiğimiz bir biçimde olmayıp kendi bilinç durumuna göre seyir boyutu olduğu da ifade edilmektedir. Kaldı ki ÖYD (ölüme yakın deneyimler) durumlarında bile bunlar söylenmektedir.)
Bu görüş,dıştan içe bakış açısı olarak anlatılanın yanında içten dışa doğru projekte açısından bakışı gösterir ki, aynı durumu beynin fiziksel bir gerçeklikten, başka bir fiziksel gerçekliği yaratma eylemi olan Holografik model açısından da irdeleyebiliriz. Bu modele göre ise; ölüm ötesi denen alemin,fiziksel dünyamızdan türsel olarak değil, yalnızca derece olarak farklı ve daha temel bir gerçeklik düzeyi olduğunu görürüz.

Biraz daha ilerletirsek,madde dünyası,öbür alemin düşün-yarat eyleminin yalnızca donmuş versiyonudur diyebiliriz. Bu da bizi, cennet ve cehennemin insanı olmadığı ayrı bir deyişle bir mekân olarak gidilecek bir yer değil, şuurun yarattığı ayrı bir gerçeklik düzeyi (boyutu) olan, insanın cenneti ve cehenneminin söz konusu olduğu bir anlayışa götürür ki, bu da cehennemin odununun, yakıtının insanın kendisi olduğu şekliyle açıklanmıştır. Tıpkı Günaha Son Çağrı adlı eserinde Nikos Kzantzakis�in �cennetle cehennemin kapıları bitişik ve aynıdır�dediği gibi. Ayrıca bu kavram ile bilincin kendi içindeki dönüşümlerini ifade eden,yer ile göğün birleşmesi,güneşin ve ayın ışığını vermemesi ayın yarılması,yıldızların dökülmesi…vb) sözlerine de açıklık getirmektedir.

Kenan Keskin
afyuksel.com
16.11.2000

(*) Paralel evrenler görüşü 1957 yılında Hugh Everett tarafından � Evrensel dalga Fonksiyonu Kuramı�adlı doktora tezi ile açıklanmıştır.

Kaynakça:
AHMED HULUSİ; İnsan ve Sırları, Cuma Sohbetleri
W.J.KAUFMANN; Evrenin Evrimi Ve Yıldızların oluşumu
TUBİTAK BİLİM TEKNİK (Kasım2000); Güneşin Doğmayacağı Gün


Evdeki Sinsi Düşmanlar

Aralık 24, 2006

Kadir DEMİRCAN  (sızıntı)

Çevre kirliliğinin önlenmesi ve yönetimi çerçevesinde, zehirli kimyevî maddeler, hava kirliliği, radyasyon ve zehirli atıklarla ilgili hususların değerlendirilmesinde, insanoğlunun yaratılışı gereği ifrattan tefrite kadar çok farklı bakış açıları ve yorumları zaman zaman tartışılmaktadır. Çevre koruma konularında çıkarılan kanunlar ve yapılan düzenlemeler de belli bakış açılarına ve yorumlara göre şekillenir.

Çevre kirleticilerinden korunma yanında, bunları ifrat ve tefritten (aşırılıklardan) uzak bir şekilde değerlendirebilmek için öncelikle içinde yaşadığımız ve bize emanet edilmiş tabiatın mahiyetiyle beraber, bu kimyevî maddelerin de özelliklerini bilmek mecburiyetindeyiz. Herşeyden önce sağlıklı bir hayatın temel şartı sağlıklı, temiz ve mümkün olduğunca fıtrî bir çevredir. Bununla beraber bu ideal düşünce ile ortaya konulan teklif belli bir doz aralığında geçerlidir. Bir başka ifadeyle tabiattaki herşey, belli bir dozun üzerinde alınır veya tüketilirse zararlı hâle gelir. Uygun bir dozda kullanıldığında en faydalı görülen şeyler bile belli bir dozun üzerinde veya altında zararlı duruma geçebilir. Kısacası, herşeyin bir riski ve bedeli vardır. Faydalı diye bildiğimiz şeylerin kabul edilebilir doz miktarları daha yüksek iken, zararlı şeylerin kabul edilebilir doz miktarları daha düşüktür. Kabul edilebilir doz miktarları da ya bir defada alınan veya maruz kalınan doz olarak, yahut ömür boyu maruz kalınan toplam doz miktarı olarak tespit edilir.

Bu noktadan, yaşadığımız çevrede kullandığımız malzemelerde ve tükettiğimiz gıdalardaki herbir kimyevî maddenin belli dozları faydalı iken, belli dozların üzerinde zararlı olması, bir İlâhî kanun olarak varlığa konulmuş bir özelliktir. Genel olarak tabiatın fıtrî çevrim sistemleriyle parçalanıp temizlenmeyen ve birikerek zararlı olmaya başlayan dozun üzeri tehlikeli olarak görülür. İnsanlık tarihine baktığımızda açık ve net olarak görülen durum, günümüz insanının kabul edilebilir dozunun seviye sınırları oldukça düşük olan kimyevî maddeleri çok daha yoğun bir şekilde kullanması veya tüketmesidir. Bunun neticesi olarak da değişik yaş dönemlerinde kullandığımız veya maruz kaldığımız herbir kimyevî maddenin kabul edilebilir toplam doz miktarını aştığımız için birçok hastalık ve sağlık problemi ile karşı karşıya kalmaktayız.

Akıllı insana düşen vazife, öncelikle kabul edilebilir risk seviyeleri yüksek olan, dolayısıyla hayatımız boyunca toplam doz sınırlarını aşamayacak kimyevî maddeleri kullanması veya tüketmesidir. Bunu yapmadığı takdirde, hiç olmazsa, günlük hayatında kullandığı bu maddelerin kabul edilebilir risk seviyelerinin, kullanabileceği toplam doz miktarının ve sürelerinin ne olduğu konusunda bilgilenmeli ve bu kritik eşik seviyesini aşmayacak şekilde bu maddelerin kullanımını sınırlandırmalıdır. Bu hususta çok gevşek davranıp önemsememe tehlikesi yanında, çok katı davranıp ‘bunlar faydalı-bunlar kesin zararlı maddeler’ şeklinde iki gruba ayırıp miktar ve yoğunluk hesabı yapmadan düşmanca tavır almak da hayatı çekilmez hâle getirir.

Ancak hayatımızın büyük bir bölümünü geçirdiğimiz evlerimizde, iş yerlerimizde bizleri bekleyen tehlikeleri de gözardı etmeden sağlığımızı korumanın yollarını aramalıyız. Bunun için önce, yaşadığımız ortamlarda (ev, ofis,…) her gün maruz kalabileceğimiz zararlı kimyevî maddeleri iyi tanımalıyız.

Günlük hayatımızda, uçucu gazlar (tuz ruhunun dumanı gibi), CO (karbonmonoksit) ve böcek ilâçları gibi 3.000’den fazla organik maddeyle iç içeyiz. İncelenen 30 adet uçucu gazın kansere yol açabileceği bilinmektedir.

Yapılan araştırmalara göre, gerekli tedbirler alınmadığı takdirde, evlerimizin içi de en az dışarıdaki kirli hava kadar sağlığımıza zarar verebilir. Bu zarar; havalandırma sistemlerinden (klima), kullanılan temizlik maddeleri ve kozmetik ürünlerden kaynaklanmaktadır.

En son yayınlanan bir rapora göre:

-Kanserojen bir madde olan benzene maruziyetin % 45 sorumlusu sigara,

-% 36 sorumlusu egzoz gazı,

-% 16 sorumlusu parfümler, kozmetik ürünler, temizlik malzemeleri, fotokopi cihazı, böcek öldürücüleri gibi ilâçlar,

-% 3 sorumlusu endüstriyel kaynaklardır.

Çevreye zarar verdiği için bir santralin kurulmasına karşı çıkanlar, aynı hassasiyeti sigara karşısında da göstermelidirler.

Birçok uçucu gaz evlerimizde bol olarak bulunabilir. Meselâ; kuru temizlemede kullanılan bir madde olan tetrakloretilen bunlardan biridir. Tuvalet ve lâvabo temizliğinde kullanılan maddeler, temiz kokmak için kullandığımız sunî kokulandırıcılarda (parfümler) bulunan paradiklorbenzen, kanser yapıcı özelliği olan bir maddedir.

Bazı kimyevî maddeler havaya gaz olarak buharlaşarak karışırlar, (bu durum temizlik ürünlerinde daha belirgindir). Bilhassa klor tehlikeli bir maddedir. Mümkünse bu maddeleri kullanırken maske (veya bez) kullanılması faydalı olur. Özellikle hamile kadınlar bu tür maddeleri kullanırken daha hassas olmalıdırlar…

Suları temizlemek için kullanılan klor, şap, kireç gibi maddelerin de sağlığa zararlı tesirleri olabilir. Bu yüzden sular kireçli ve klorluysa (suyun renginden anlaşılabilir) hemen içilmemelidir. Musluk sularına güvenilmiyorsa kaynak suları tercih edilebilir. Yine aynı şekilde bembeyaz kireçli suyun altında duş alınmamalıdır.

Mutfaklarımızda gaz ocaklarından, kızartmalardan, fırınlardan ortama salınan gazlar konusunda da dikkatli olunmalı ve mutfak çok iyi havalandırılmalıdır.

Sinek ilâçlarında kullanılan klordane zararlı tesirleri olan bir maddedir. Sinek ilâcı gibi bazı zehirler, dışarıda güneş ışığında, bazıları da bakteriler tarafından parçalanarak zararsız hâle gelirler. Fakat evin havasız loş kısımları ve halının tüyleri arasında kalan zehir yıllarca parçalanmayabilir. Ayrıca halı aralarında yaşayan mikroskobik canlılar ve tozlar da ev içi tehlikelerdendir. Küçük çocuklar halı üzerinde oynadıklarından veya emeklediklerinden halıdaki keneleri ve tozları yutabilirler. Bu açıdan halı temizliği çok önemlidir. Amerika’da yaklaşık 3.000 kanser vakasının halılarla ilgisi olduğu sanılmaktadır.

Bir ev ortamında (temizlik malzemeleri, yumuşatıcılar, sinek ilâçları, boya, tiner, yapıştırıcı dumanı, klima, ocaklar, parfüm gibi kozmetikler) maruz kalınan benzen miktarı günlük 110 nanogram (üç sigara miktarı)’dır.

Halılardaki ev tozları, kadmiyum, kurşun gibi ağır metalleri, poliklorinat bifeniller gibi zehirleri barındırabilirler. Ayrıca halılar astım ve alerjiye yol açabilen bakterilerin de çok sevdiği yerlerdir.

Kozmetik sanayiinde (parfüm, oje, vb. makyaj malzemeleri) kullanılan sentetik maddelerin % 95’i petrolden üretilir. Kanserojen ve nörotoksik özellikleri barındırabilen kozmetik ürünler, doğum kusurlarına sinir sistemi bozukluklarına yol açabilirler. FDA’nın raporuna göre kozmetikte kullanılan 138 ve spreyli kokular sanayiinde kullanılan 20 maddenin zararlı olduğu bilinmektedir. Yumuşatıcılarda kloroform, ev spreylerinde kanserojen paradiklorbenzen bulunur.

Fakat bu maddelerin hayat boyu maruz kalınan kabul edilebilir dozu veya zararlı doz seviyesi ile ilgili bilgiler henüz sıhhatli değildir.

Evlerde maruz kalabileceğimiz bazı kimyasallar ve nerede bulundukları

1- Aseton: Kolonya, deterjan, bulaşık jeli, oje çıkarıcılarda bulunur. Ağız kuruluğu, bulantı, kusmaya yol açabilir; sinir sisteminde tesirlidir.

2- Benzaldehid: Saç spreyi, beyazlatıcılar, saç kremi, şampuan.Göz, deri ve akciğerler için zararlı bir narkotiktir.

3- Benzil asetat: Parfümler, yumuşatıcılar, sabun spreyi, beyazlatıcılar.Kanserojendir.

4- Camphor: Parfüm, krem, kozmetik ürünlerinde bulunur. Solunması tehlikelidir.

5- Ethanol: Kozmetikten temizliğe birçok üründe kullanılan bu madde, hâlsizlikten sinir sistemi hastalıklarına kadar birçok rahatsızlığa yol açabilir.

6- Limonene: Kozmetik ürünlerde kullanılır. Göz ve deri tahribi yapar. Solunmamalıdır.

7- Apinene, gterpinene, aterpineol: Kozmetik ürünlerde kullanılan kimyevî maddelerdir.

Hayatımızın her safhasına girmiş bu kadar çok maddeyi görünce bir an paniğe kapılabilirsiniz. Şu andaki çalışmalar bu maddelerin kabul edilebilir risk seviyelerini belirleme ve zararlı dozların üzerine çıkılmaması için ikazlar yapılması hususundadır. Meselâ, “bir insan hayatı boyunca 300 kutu oje çıkarıcı malzeme kullanırsa asetonun zarar verici toplam dozuna erişebilir” gibi net bir bilgi elde edildiği takdirde korunmak daha kolay ve şuurlu olabilecektir.

Henüz bu maddelerin zararlı dozlarını kesin olarak bilemiyorsak ne yapılmalıdır?

1- Bu tür zararlı maddeler mümkün olduğunca kullanılmamalı. Eğer mutlaka kullanılacaksa etikete bakılıp gerekli tedbirler alınmalıdır.

2- Parfümler yerine tabiî kokular tercih edilebilir.

3- Ev temizliğine azamî dikkat edilmelidir.

4- Sulara güvenmiyorsak şişe suyu kullanılabilir.

5- Koruyucu hekimlik hizmetleri, tedavi hekimliği hizmetlerinden önce gelmelidir. Hastalıklar ortaya çıkmadan önce hastalığa sebep olan unsurlar ortadan kaldırılmalı, kaldırılamıyorsa bunlara karşı gereken tedbirler alınmalıdır.

Kaynaklar
- Scientific American, 1998.
– ABD Bilim ve Teknoloji Komite Raporu, 1986, Eylül.
– FDA Raporları, (1968-1972).
– Human Ecologist, Fall, 1992.


CENNET NEVİLERİ VE MERTEBELERİ

Aralık 24, 2006

1-Cennetü’n-Nâim: “Beni Cennetü’n-Nâim’in varislerinden kıl… ” (Şuârâ, 26/85) Ayrıca (bk. el-Mâide, 5/65; et-Tevbe, 9/21; Yunus, 10/9).
2-Cennetü’l-Adn: “Şüphesiz ki, iman edenler ve güzel amel işleyenler yok mu, işte onlar mahlûkatın en hayırlısıdırlar. Onların mükâfâtı Rableri katında And Cennetleridir ki onların altlarından nehirler akar, orada onlar ebedî kalıcıdırlar, Allah onlardan razı olmuştur, onlar da ondan razı olmuşlardır. Bu Rabb’inden korkanlar içindir. ” (Beyyine, 98/8, Ayrıca bk. et-Tevbe, 9/72; er-Ra’d, 13/23; en-Nahl, 16/31)
3-Cennetü’l-Firdevs: “Şüphesiz, iman edip güzel amel işleyenler için barınak olarak Firdevs Cennetleri. vardır ” (el-Kehf,18/107 ve el-Mü’minun, 23/11).
4-Cennetü’l-Me’vâ: “Iman edip güzel amel işleyenlere gelince, onlar için Me’vâ Cennetleri vardır. ” (Secde, 32/19 ve En-Necm, 53/15).
5-Dârü’s-Selâm: “Halbuki Allah Dârü’s-Selâm’a çağırıyor ve O, dilediği kimseleri dosdoğru bir yola hidâyet buyurur. ” (Yunus, 10/25 ve el-En’âm, 6/127).
6-Dârü’l-Huld: “O Rab ki, fazlından bizi durulacak yurda (Cennet’e) kondurdu.” (Fâtır, 35/35).
Her ne kadar Ibn Abbâs Cennet’in tabakalarını yedi ile sınırlandırmışsa da, ayetlerden anlaşıldığına göre, Cennet’in bir çok tabakası vardır. Burada Ibn Abbâs’ın haber verdiği ve ayetlerde adları geçen Cennet tabakaları, Cennet’in en yüksek tabakalarıdır. Çünkü bu tabakalarda da bir çok tabaka vardır. Nitekim Allah Teâlâ’nın Nâim Cennetleri veya “Firdevs Cennetleri” şeklindeki çoğul ifade eden ayetleri buna delildir. Ayrıca Ümmü Hârise Hadisinde bu gerçek Hz. Peygamberin dilinden ifade olunmuştur. Ümmü Harise Bedir’de şehit olan çocuğu hakkında Hz. Peygamber’den bilgi almak üzere gelmiş ve ona Rasûlullah bir çok Cennet olduğunu belirterek, çocuğunun da “Firdevs-i Â’lâ’da” olduğunu söylemek suretiyle teselli etmiştir (Mansur Ali Nâsıf, et-Tâcü’ el-Câmi’ li’l-Usul, fi Ahadisi’r-Rasûl, Istanbul (t.y.), V, 4033).
Nitekim Müslim’in Ebû Sâid el-Hudrî’den rivayet ettiği hadiste de, Allah yolunda cihat edenlerin, cihatları sebebiyle Cennet’te yüz derece yükselecekleri, her derecenin arasının ise, yer ile gök arasındaki mesâfe kadar olduğu, Hz. Peygamber tarafından haber verilmektedir (Müslim, Imâre, 116). Hadiste sözü edilen dereceler konusunda ise şu ihtimaller öne sürülmüştür. Bu dereceleri zahiriyle anlamak mümkündür. Gerçekten söz konusu derecelerin, zahirinden anlaşıldığı üzere, birbirinden daha yüksek menziller (tabakalar) olması muhtemeldir. Buna karşılık, yükseklikten kasdın, Cennet’teki nimetlerin çokluğu, insanın veya bir başka yaratığın hiç aklına bile gelmemiş, gönlünden dahi geçmemiş iyiliklerin büyüklüğü veya çokluğu anlamında olması muhtemeldir. Zira Allah Teâlâ’nın mücâhide lutfettiği iyilik veya cömertlik türleri birbirinden çok farklıdır, birbirinden üstündür. Buna göre, nimetlerin fazilet (üstünlük) konusundaki farklılıkları uzaklık açısından yer ile gök arasındaki mesafe gibidir. Fakat el-Kadî Iyad (544/1149) birinci görüşü tercih etmiştir (en-Nevevi, Şerhu Müslim, Kahire (t.y.), XIII. 28).
Yine Buhârî’nin bir rivayetinde Hz. Peygamber, Allah yolunda savaşan mücâhidler için Cennet’te yüz derece (tabaka) hazırlandığını ve iki derecenin arasının yerle gök arası gibi olduğunu haber vermekte ve sözlerine devamla “Allah’dan istediğiniz zaman Firdevs’i isteyin… Çünkü Firdevs, Cennet’in ortası ve Cennet’in en yükseğidir (…). Firdevs’ten Cennet nehirleri doğar” buyurmaktadır. (Buhârî, Cihad 4)
Aynî, “Firdevs, Cennetin ortasıdır (vasatıdır).” cümlesini, Cennet’in en iyi yeri veya üstünü (efdali) olarak yorumlar ve bu görüşüne “Böylece sizi en hayırlı bir ümmet kıldık” (el-Bakara, 2/143) ayetinde geçen “vesetan” kelimesini delil getirir (el-Aynî, Umdetü’l-Kârî fî Şerhi Sahihi’l-Buhârî, Istanbul 1309, VI, 539). Çeşitli rivayetlerde Firdevs Cenneti’nin güzellikleri dile getirilmiştir. Diğer taraftan hadiste söz konusu edilen Cennet dereceleri arasındaki mesafelerin çeşitli rivayetlere göre “yüz senelik mesafe”, “Beş yüz senelik mesafe” şeklinde değiştiğine işaret edelim (el-Aynî, aynı yer).
Bütün bu ayet, hadis ve âlimlerin yorumlarından Cennet’in birçok tabakası olduğu anlaşılmaktadır. Bu tabakalardan bazılarının daha yüce ve nimetlerinin daha güzel veya daha efdal olması sebebiyle isimleri bize bildirilmiştir. Firdevs Cenneti mertebece en yüksek olan Cennet tabakasıdır. (Ayrıca bkz. et-Taberi, Tefsir, Mısır 1954, XVI. 37-8)
kaynak: islam fıkıh ansiklopedisi


CENNET

Aralık 24, 2006

Peygamberlerin davetine uyarak iman edip, dünya ve ahirete ait işleri, kulluk vazifelerini elden geldiği kadar güzel bir şekilde yapan temiz ve müttakî kişiler için hazırlanmış bir huzur ve saadet yurdudur. Kısaca ahiretteki nimetler yurdunun adıdır. Çoğulu Cinân ve Cennât’tır.
Kur’an-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerde Cennet, çeşitli şekillerde tasvir edilmiştir. Bilhassa Kur’an-ı Kerîm’de ağaçları altından ırmaklar akan Cennetler şeklinde anlatılmaktadır:
“Cennet takva sahiplerine, uzak olmayarak yaklaştırılmıştır. İşte size va’dolunan, gördüğünüz şu Cennet’tir ki, O, Allah’ın taatına dönen onun (hudud ve ahkâmına) riayet eden çok esirgeyici Allah’a bütün samimiyetiyle gıyâben saygı gösteren, hakkın taatına yönelmiş bir kalble gelen kimselere aittir. ” (Kâf, 50/31-33).
“Tövbe edenler, iyi amel ve harekette bulunanlar öyle değil. Çünkü bunlar hiç bir şeyle haksızlığa uğratılmayarak Cennet’e, çok esirgeyici Allah’ın kullarına gıyâben va’d buyurduğu Adn Cennet’lerine gireceklerdir. Onun vadi şüphesiz yerini bulacaktır. Orada selâmdan başka boş bir söz işitmeyeceklerdir. Orada sabah, akşam rızıkları da ayaklarına gelecektir. O, öyle Cennet’tir ki biz ona kullarımızdan gerçekten müttakî olanları vâris kılacağız. ” (Meryem, 18/60-63).

Cennet, bu dünyada yapılan iyiliklerin ahirette Allah tarafından verilen karşılığıdır. Kur’an’da Cenâb-ı Allah şöyle buyurmaktadır:
“Adn Cennetleri vardır ki altlarından ırmaklar akar. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar. İşte günahlardan temizlenenlerin mükâfatı.” (Tâhâ, 20/76).

Kur’an’da Cennet’in niteliklerinden bazılarına şu şekilde değinilir:
1- Altlarından ırmaklar akan, birbiri üzerine bina edilmiş yüksek köşkler (ez-Zümer, 39/20), güzel meskenler (et-Tevbe, 9/72)
2- Türlü ağaç ve meyvalara, akar kaynaklara, görünüş ve kokusu güzel, isteyenlerin yanına kadar sarktığından koparılması kolay, türlü bol meyvelere sahip (er-Rahmân, 55/58-54)
3- Gönlün çekeceği her türlü yemek ve etler, türlü kokulu içecekler, temiz şaraplar ve çeşit çeşit tükenmez nimetleri içeren bir mekân.

“Onlara Cennet’te bir meyve, içlerinin çekeceği bir et verdik (vereceğiz)” (et-Tûr, 52/21).
“Canların isteyeceği ve gözlerin hoşlanacağı ne varsa, hepsi oradadır. Siz de orada devamlı olarak kalacaksınız. İşte bu, sizin çalıştığınız ameller sebebiyle mirasçı kılındığınız Cennet’tir. Sizin için orada çok meyveler vardır, onlardan yiyeceksiniz.” (ez-Zuhruf 43/71-73).
“Cennet şarabından (dünya Şarabı gibi) mide ızdırabı yoktur” (Saffât, 37/47).
4- Cennet’te hayat sonsuzdur, kin yoktur, boş lâf ve günah’a sokacak söz işitilmiş. “Biz o Cennetliklerin kalblerindeki kinleri çıkarır atarız. Hepsi kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar. Orada kendilerine hiç bir zahmet dokunmaz ve onlar oradan çıkarılacak da değillerdir” (el-Hicr, 15/47-48).
“Onlar Cennet’te ne bir boş laf işitirler ne de bir hezeyan. Ancak bir söz işitirler: Selâm.. (birbirleriyle selâmlaşır dururlar).” (el-Vâkıa, 56/25-26).

5- Cennet nimetleri insan hayalinin erişemeyeceği güzelliktedir. Cennet’i aslında dünya ölçüleriyle tarif etmek mümkün değildir. Bununla beraber Cennet’teki eşsiz nimet ve saltanatı anlayabilmemiz için Allah Teâlâ onu bize şu şekilde tasvir etmiştir:
“İşte bu yüzden Allah onları o günün fenâlığından esirger. (Yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir. Sabretmelerine karşılık onlara Cennet’i ve oradaki ipekleri lütfeder. Orada koltuklara kurulmuş olarak bulunurlar. Ne yakıcı sıcak görürler orada, ne de dondurucu soğuk. Ağaçlarının gölgeleri üzerlerine sarkar; kolayca koparılabilen meyveleri istifadelerine sunulur. Yanlarında gümüş kaplar ve billür kaselerle, gümüşî beyazlıkta (billûr gibi) şeffâf kupalarla dolaşılır ki (Cennet sakinleri bunlara dolduracakları Cennet şarabını Cennet’teki insanların iştahları) ölçüsünde tavin ve takdir ederler. Onlara orada bir kâseden içirilir ki karışımında zencefil vardır. (Bu şarap) orada bir pınardandır ki adına Selsebil denir. Cennettekilerin etrafında öyle ölümsüz genç nedenler dolaşır ki, onları gördüğünde kendilerini etrafa saçılıp dağılmış inciler sanırsın. Ne yana bakarsan bak, (yığınla) nimet ve ulu bir saltanat görürsün. Üzerlerinde ince yeşil ipekli, parlak atlastan elbiseler vardır. Gümüş bilezikler takınmışlardır. Rableri onlara tertemiz içecekler içirir. Onlara: “İşte bu sizin işlediklerinizin karşılığıdır, çalışmalarınız şükre değer” denir. ” (el-İnsan, 76/11-22).
Cennet’in tasviri konusunda söylenecek son söz şu kudsî hadis’in ifade ettiği durumdur: Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: “Salih kullanım için ben, Cennet’te hiç bir gözün görmediği hiç bir kulağın işitmediği ve hiç bir insan gönlünün hatırlamadığı bir takım nimetler hazırladım.” (et-Tâc, el-Câmiu li’l-Usül, fî ahâdisi’r-Rasul, V, 402).
Başka bir hadislerinde de, Rasûlullah (s.a.s.) Cennet’in gümüş ve âltın kerpiçten yapıldığını, harcının misk, taşlarının inci ve yakut olduğunu, oraya girenlerin bolluk ve refâh içinde, üzüntüsüz ve kedersiz yaşayacağını ebedî kalacaklarını, ölmeyeceklerini, elbiselerinin eskimeyeceğini ve gençliklerinin yok olmayacağını ifade eder (et-Tâc, aynı yer).
Ehl-i Sünnet inancına göre mü’minler Cennet’te Allah’ı görecekler, bu onlar için en büyük nimet olacaktır. Buna “Rü’yetullah” denir. Bu hususta Kur’ân-ı Kerîm’de: “O gün Rablerine bakan ter-ü tâze (ışık saçan) yüzler vardır. ” (el-Kryame, 75/22-23) buyrulur. Rasûlullah da bir hadislerinde şöyle buyurur: “Siz gerçekten tıpkı şu ayı gördüğünüz gibi, Rabbinizi gözle (açıkça) göreceksiniz. Onu görmekte haksızlığa uğramıyacak, izdihâma düşmeyeceksiniz. ” (Buhârî, Mevâkıt 16, 26). Suheyb (r.a.)’ın rivayetine göre Peygamber (s.a.s.): “iyi iş ve güzel amel işleyenlere daha güzel karşılık ve bir de ziyâde (Allah’ı görmek) vardır. ” (Yunus, 10/26), ayetini okuduktan sonra şöyle buyurdu: “Cennetlikler Cennet’e girdiği zaman Allah (c. c.) şöyle buyuracak: ” Size daha da vermemi istediğiniz bir şey var mı?” Cennetlikler de Şöyle derler: “Yüzlerimizi ak çıkarmadın mı, bizi Cennet’e koymadın mı, bizi Cehennem’den kurtarmadın mı? (o yeter).” Rasûlullah sözlerine devam buyurarak: “Cenâb-ı Hak perdeyi kaldırır, Cennetliklere artık Rablerine bakmaktan daha sevimli gelecek hiç bir şey verilmiş olmaz. ” (Müslim’in rivayeti, et-Tâc, V, 423).
Müminlerin Allah’ü Teâlâ’yı Cennet’te görmeleri, herhangi bir yön, yer ve şekilden uzak olarak vukû bulacaktır. Bunun keyfiyeti bizce meçhuldür. “Allah bilir” deriz. Kur’an ve Sünnet’te bildirildiği için kesinlikle böyle inanırız. Ehl-i Sünnet inancına göre, Cennet halen vardır, yaratılmıştır, hazırlanmıştır. Nitekim şu ayet bunu açıkça ifade eder: “Rabbinizin mağfiretine ve eni göklerle yer kadar olan Cennet’e koşun. O Cennet takva sâhipleri için hazırlanmıştır. ” (Âli İmrân, 3/133).

Enes b. Mâlik (r.a.)’den rivayet olunan bir hadiste de Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır:
“Demincek Cennet ile Cehennem şu duvarın yüzünde bana arz olundu. ” (Tecrid-i Sarih Terceme ve Şerhi, II, 483).
Başka bir hadislerinde şöyle buyururlar: “Cennet bana yaklaştı, (yaklaştı), o kadar ki, eğer cür’et edeydim salkımlarından bir tânesini (alıp) size getirebilecektim. ” (Aynı eser, II, 713).
Bu Hadislerden de anlaşılacağı gibi, Cennet yaratılmış olup hâlen mevcuttur.
Cennetlikler: Kur’an ve Sünnet’te ifade buyrulduğuna göre, peygamberlerin davetine uyup iman eden ve amel-i sâlih işleyen kimseler Cennet’e gireceklerdir. Bu kimseler Cennetliktir. Esasen Allah’a ve insanlara karşı görevlerini yerine getirmekle insan daha dünyada iken manevî bir huzura kavuşur, maddî refah sağlanır ama tam manasıyla huzur ve kardeşlik Cennet’te gerçekleşir: “Takva sahipleri, elbette Cennet’lerde ve pınarlardadırlar. Girin oraya selâmetle, emin olarak. Biz, O Cennetliklerin kalblerindeki kinleri çıkarır atarız. Hepsi kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar. Orada kendilerine hiç bir zahmet dokunmaz ve onlar oradan çıkarılacak da değiller. ” (el-Hicr, 15/45-48).
Kur’an-ı Kerîm namazını eksiksiz kılanların, malından bir kısmını yoksullara ayıranların, ceza-hüküm gününe inananların, Allah’ın gazabından korkanların, ırzlarına sahip olanların, sözlerine ve emânete sadık kalanların, doğru şahitlikte bulunanların Cennete gireceklerini bildirmektedir. (el-Meâric, 70/23, 24, 25, 26, 27, 29, 33). Ayrıca Cenâb-ı Hakk’ın rızasını dileyerek sabredenlere (er-Ra’d, 13/20, 21, 22, 23); şükredenlere (el-Ahkâf, 35/15-16) yürekten tövbe edenlere (et-Tahrim, 66/8); Allah yolunda canını feda eden şehitler (el-Bakara, 2/154) ve Allah’a yönelmiş bir kalble idealize olmuş müslümanlara “Allah’ın ölçüsünde Allah’a yönelenlere” (Kaf, 50/31-34) içinde ebedî kalınacak Cennet’e girecekleri yüce Rabbimiz tarafından müjdelenmiştir.

Cennetliklerin hallerini dile getiren Kur’an ayetlerinden bazılarında şöyle buyrulur:
“İman edip sâlih amel işleyen kimseleri, Rableri, imanları sebebiyle, ağaçları altından ırmaklar akan, nimeti bol Cennetler’e hidâyet buyurur. Bunların, Cennet’te duâları: Allah’ım, seni tesbih ve tenzih ederiz. sözüdür ve aralarındaki dilekleri de hep selâmdır. Duâlarının sonu ise; “Bütün hamdler, âlemlerin Rabbine mahsustur.” gerçeğidir” (Yunus, 10/9-10).
“Kim de O’na bir mümin olarak sâlih ameller işlemiş olduğu halde varırsa, işte onlara en yüksek dereceler var. “
” Adn Cennetleri vardır ki, (ağaçları) altından nehirler akar, orada ebedî kalacaklar. İşte böyle Cennetler’ de ebedî kalış, küfür ve isyandan temizlenenlerin mükâfatıdır” (Tâhâ, 20/75-76).
“İmran b. Husayn (r.a.)’dan rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.s.) Cennet ehlinin çoğunun fakirler olduğunu ifade buyurmuşlardır (Tecrid-i Sarih Tercemesi, IX, 40). Hadis yorumcuları bunu şöyle açıklarlar. Bir çok kötülükleri insana mal işletir. Çoğu insan mal yüzünden azar. Onun için maldan mahrum fakirler çoğunluğu oluşturduğundan bunların Cennet ehlinin çoğunluğunu teşkil etmesi de olağandır.
Cennet’e ilk giren bir cemâatin yüzleri ayın ondördüncü gecesindeki gibi berraktır. Onlardan sonra girenler de en keskin ışık yayan yıldızlar gibidir. Hz. Muhammed (s.a.s.)’in ümmetinden yetmiş bin, yahut yediyüz bin kişi hesap ve ikap görmeksizin ilk olarak Cennet’e girecektir. (Tecrid-i Sarih Tercemesi, IV, 41-43).
Hadislerden öğrendiğimize göre (Tecrid-i Sarih Tercemesi, II, 845). Cennete en son girecek kimseye, bu dünya kadar, bu dünyanın on misli kadar Cennet verilecektir. Çeşitli rivayetlerle sabittir ki, son sözü Kelimei Tevhîd olan kimsenin mükâfatı Cennet’tir (Tecrid-i Sarih Tercemesi, IV, 264-275). Bu durumu hadisçiler şöyle yorumlarlar: Lâ ilâhe illallah, Cennet’in anahtarıdır, ancak bu anahtarın dişleri vardır, onlarda ilâhi emirlere bağlı olmak itaat ve ibadet etmektir. Bir de “Lâ ilâhe illallah” demekle, birinin müslümanlığına hükmedilmez, “Muhammedün Rasûlullah” (Muhammed Allah’ın peygamberidir) sözünü de eklemesi gerekir. Hatta İslâm dininden başka bütün dinlerden uzak olması icab eder. Bu inançta olan kimse, ehl-i kebâir (büyük günah işleyen) de olsa, günahı kadar Cehennem’de ceza gördükten sonra Cennet’e girecektir. Nitekim Muaz b. Cebel (r.a.)’ın Hz. Peygamber (s.a.s.)’den rivayet ettiği şu hadis meseleyi açıklığa kavuşturur:
“-Hiç bir kimse yoktur ki, kalben tasdik ederek Allah’dan başka ilâh olmadığına ve Muhammed (s.a.s.)’in, Allah’ın kulu ve resûlü olduğuna Şehadet etsin de, Allah ona Cehennem’i haram etmiş olmasın (herhalde harâm eder)” (Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, IV 271).
Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat inancına göre, “Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasûlullah” diyen ve bunun gereğince iman edip salih amel işleyen her kimse Allah’ın izniyle mutlaka Cennet’e girecektir. Cennetlikler, hastalık, sakatlık, ihtiyarlık, huysuzluk vs. hallerden uzak olarak yaşayacaklardır.
kaynak: islam fıkıh ansiklopedisi


CİHÂD

Aralık 24, 2006

İslâm’ın yükselmesi, korunması ve yayılması için her türlü çalışmada bulunmak, uğraşmak, gayret sarfetmek ve bu yolda sıcak ve soğuk savaşa girmektir. Daha açık bir ifade ile Allah (c.c.) tarafından kullarına verilmiş olan bedenî, malî ve zihnî kuvvetleri Allah yolunda kullanmak, o yolda feda etmektir. İnsanın maddî-manevî bütün varlığını Allah yolunda ortaya koyarak Hakk’ın düşmanlarını ortadan kaldırmak için savaşması “cihad”dır.
İslâm’da cihad farzdır. Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyuruyor: “Hoşunuza gitmese de düşmanla savaşmak üzerinize farz kılındı” (el-Bakara, 2/216). “Herhangi bir fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla çarpışın ” (el-Bakara, 2/193). “Allah’a ve ahiret gününe inanmayan kişilerle savaşınız” (et-Tevbe, 9/29); “Sizinle toptan savaştıkları gibi siz de müşriklerle savaşınız. ” (et-Tevbe, 9/36). Hz. Peygamber (s.a.s.)’de “Cihad kıyamete kadar devam edecek bir farzdır” (Ebû Davûd, el-Cihad, 33) buyurmuştur.

Yalnız, bu farz bazı hallerde farz-ı ayın; bazı hallerde ise farz-ı kifayedir. Müslümanlar içinden sadece bir grup cihadın gayesini gerçekleştirebiliyor, müslümanların yurt, mal, ırz, namus ve haysiyetlerini düşmanlara karşı koruyabiliyorsa o taktirde cihad farz-ı kifaye olmuş olur ve diğer müslümanların üzerinden sorumluluk kalkar. Şayet fert fert gücü yeten her müslümanın düşmana karşı koyma gereği varsa o zaman farz-ı ayın olur; herkesin bizzat cihâd etmesi icab eder.
Cihâdın gayesi, yeryüzünden fitneyi kaldırmak ve hakkı yüceltmektir. İslâm’da savaş, intikam, öldürme yağma, baskı ve zulüm yapmak için değil: bunları ortadan kaldırmak için yapılır. Müslüman olmayanları zorla İslâm’a sokmak yoktur. Cihad’dan maksat, insanları baskılardan kurtarmak, İslâm’ın yüce gerçeklerini onlara duyurmak ve kendi rızalarıyla müslüman olabilecekleri onamları hazırlamaktır.
İslâm’ın gayesi toprak ele geçirmek değildir. O yalnız bir bölge ve kıta ile yetinmez. İslâm bütün dünyanın saadet ve refahını düşünür. Bütün insanlığa, kendisinin beşeri sistemlerden ve diğer dinlerden daha üstün âlemşumül bir din olduğunu göstermek ister. Bu yüce maksadı gerçekleştirmek için müslümanların bütün güçlerini seferber eder. İşte bu bitmeyen cehd ve uğraşmaya, büyük bir enerji ile çalışma işine ve meşrû bütün yollara başvurma gayretine cihad denir. Yeryüzünde zorbalar, batılın ve fitnenin devamını isteyenler, şirk ve müşrikler ile küfür sistemleri var oldukça, onların yeryüzünde yayacakları kötülüklerine karşı bir emniyet olan cihad da devam edecektir. Bu bakımdan cihadın İslâm’da önemli bir yeri vardır. Hz. Peygamber’e, hangi amelin daha faziletli olduğu sorulduğunda, “İman ve Allah yolunda cihad’dır.” (Tecrîd-î Sarîh Tercümesi, VII, 445), buyurarak cihadın imandan hemen sonra geldiğine, imanın cihadla varlığını sürdüreceğine işaret etmişlerdir. Ayrıca Allah yolunda savaşanları, gazilik ve şehitlik rütbesine erenleri öven ve onlar için büyük nimetler ve dereceler bulunduğunu haber veren birçok ayet ve hadis vardır.

Müslümanlar savaşı istemezler. Ama savaş vukû bulunca sabır ve metanetle savaşırlar. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.): “Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz. Fakat düşmanla karşı karşıya gelirseniz sabrediniz, direniniz. ” (Buharî, Cihad, 112, 156, Müslim, Cihad 19, 20; Ebû Davud, Cihad, 89) buyurmuştur. Müslümanlar savaş anında Allah’a güvenir ve Allah’ın kendileriyle beraber olduğunu bilirler. Onun şu buyruğunu hiç akıllarından çıkarmazlar. “Ey peygamber; sana da sana tâbi olan müminlere de Allah yeter. ” (el-Enfâl, 8/64)
İslâmiyet’e göre cihad, bize harp açanlara (el-Bakara, 2/190) verdikleri sözü tutmayıp tekrar dinimize saldıranlara (et-Tevbe, 9/12-13), Allah’a ve ahiret gününe inanmayarak, Allah ve Peygamberin haram kıldığı şeyleri haram kabul etmeyenlere karşı (et-Tevbe, 9/29), yeryüzünde fitneyi söküp atmak ve Allah’ın dinini hâkim kılmak (el-Bakara 2/19) gayesi ile meşrû kılınmıştır.
Müslümanlar savaş için düşman memleketine girip bir şehri veya bir kaleyi muhasara ettikleri zaman, önce onları İslâm’a davet ederler. Kabul ederlerse kendileriyle savaşmazlar. Şayet İslâm’ı kabul etmezlerse İslâm devletine cizye vergisi vermesini isterler. Verirlerse mal ve can güvenliğini elde ederler. Bunu da kabul etmezlerse geriye savaşmak kalır.
Bu durumda cihad için şu şartlar gerekir:
a- Düşman, İslam’a girmeleri için yapılan çağrıyı yahut cizye vermeyi reddetmiş olmalıdır..
b- Müslümanlarla düşman arasında herhangi bir anlaşma sözkonusu olmamaktır.
c- Müslümanlarda cihad için gerekli askerî güç siyasî otorite bulunmalıdır.
Bütün bu hususlar bir araya geldiğinde cihadın farziyeti gerçekleşir. O zaman düşmanla yapılacak savaşta şehirler yakılabilir, insanlar öldürülebilir ve düşmanın savaş gücü her şekilde zayıflatılmaya çalışılır. Yalnız kadın, çocuk, kötürüm, yaşlı ve körler öldürülmez. Barış, İslam devleti için uygun olduğu zaman yapılabilir. Düşmana hiç bir şekilde silâh vb. savunma vasıtası satılamaz. Bir müslüman topluluğu kâfirlere emân verirse, bunlarla, yeryüzünde fesat çıkarma ve İslâm’a saldırma durumu hariç, savaşılmaz. Cihad, bizzat sıcak bir savaş olacağı gibi normal şartlarda mal, dil ve kalple de yapılabilir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: Müminler Allah ve Rasûlüne iman ederler, sonra da şüpheye düşmezler. Hak yolunda malları ve canları ile cihad ederler. İşte sadakat sahibi kimseler bunlardır” (el-Hucûrât, 49/15)
Hz. Peygamber (s.a.s.) ise: “Müşriklerle mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle cihad ediniz” Allah benden evvel hiç bir ümmete bir nebi göndermemiştir ki, ümmet içinde kendisine yardımcı olan havârîlere, yerleştirdiği geleneklere göre hareket eden arkadaşlara ve emirlerine itaat eden dostlara sahip olmamış olsun. Sonra bunları bir nesil takip eder. Onlar yapmadıklarını söyler, emredilmeyen işleri yaparlar.
Bunlarla eli ile fiilen mücadele eden mümindir, dili ile mücadele eden mümindir kalbi ile mücahede eden mümindir. Bunun dışında kalanların hardal tanesi kadar da olsa imanları yoktur” (Müslim, İman 20); “Şüphesiz ki mümin kılıcı ve dili ile cihad eder” (İbn Hanbel, VI, 387), buyurmuşlardır.
İslâmiyet’in ilk devrelerinde müminlere İslâm düşmanlarına karşı yumuşak davranmaları, eziyetlerine katlanmaları müdafaa kasdıyla da olsa karşılık vermemeleri; sadece öğüt vererek İslâm’a davet yolunu takip etmeleri emredilmiştir. Bir ayet-i kerimede, “Siz, şimdilik, Allah onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar affedin, hoş görün. Şüphesiz ki Allah her şeye kâdirdir” (el-Bakara, 2/109) buyurulmuştur. Çünkü o zaman müslümanlar sayı ve imkân bakımından son derece zayıftı. Düşmana karşı koyacak güçleri yoktu. Müslümanların adedi ve kuvveti biraz daha çoğalınca kendilerine ve akidelerine karşı direnenlerle savaşmalarına izin verildi. Müslümanlar büsbütün güçlenip düşmanları mağlup edecek seviyeye gelince de cihad müsaadesi verildi. ” Artık saldırıya uğrayan müminlere zulme uğratıldıkları için cihad etme izni verildi… ” (el-Hacc, 22/39). Bu izin Medine döneminde olmuştur.

Ayrıca Allah Teâlâ’nın ” Allah uğrunda gereği gibi cihad edin” (el-Hacc, 22/79), buyruğuyla, müslümanların nasıl davranması gerektiği belirlenmiştir. ” Müminler ancak Allah’a ve Peygamberine iman eden, sonra şüpheye düşmeyen; Allah uğrunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenlerdir. İşte onlar doğru olanlardır. ” (el Hucurât, 49/15) ayetinden de cihadın mal ve canla yapılacağını öğreniyoruz. Cihad konusundaki diğer ayet ve hadisler de göz önüne alındığında, cihadın başlıca şu çeşitlere ayrıldığını görürüz:
1- Nefs’e Karşı Cihad

Şüphesiz en güç cihad, insanın nefsiyle ve nefsinin arzularına karşı yaptığı cihaddır. Müslüman, gerçek cihadı nefsine karşı verir. Nefsine karşı cihadı kazanamayan, düşmanın karşısına çıkmak için kendisinde güç ve cesaret bulamaz. Hz. Peygamber Tebük seferinden dönüşte ashabına şöyle buyurmuştu: ” Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz” (Adûnî, Keşfu’l-Hafâ’, I, 425). Bu hadisinde Hz. Peygamber, en kalabalık bir ordu ile katıldığı Tebük seferini “küçük cihad” olarak vasıflandırırken; nefse karşı verilecek mücadeleyi “büyük cihad” olarak nitelendirmektedir. ” Hakiki mücahid nefsine karşı cihad açan kimsedir” (Tirmizî, Cihad, 2) hadîsi de aynı manayı ifade etmektedir.
Aynı meâlde başka hadis-i şerifler de vardır. Bütün bunlar bize, insanın nefsi ile, nefsinin boş ve mânâsız, hatta gayr-ı meşrû istekleri ile mücadele etmesinin cihad olarak değerlendirildiğini göstermektedir.
2- İlim İle Cihad
Cihad’ın başka bir çeşidi de ilim ile yapılan cihaddır. Dünyadaki bütün kötülüklerin sebebi cehalettir. Hakk’a ulaşmak isteyen herkesin cehaletten kurtulması, ondan uzaklaşması gerekir.
Bilginin ortaya koyduğu delillerin gönüller üzerinde icra ettiği tesiri silâh gücü ile temin etmek mümkün değildir. Onun için şöyle buyurulmuştur:

“Ey Muhammed! İnsanları Rabbi’nin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde tartış. Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilir. ” (en-Nahl 16/125).
Temeli ilim yoluyla tebliğ ve davete dayanan İslâmiyette, bu tebliğ faaliyetinin adı “ilim ile cihad”dır. Bu usûle “Kur’an ile cihad” da denilir. En güzel mücadele şekli Kur’an’ın mücadele şeklidir. Bunun için Cenâb-ı Hak:
“Sen kâfirlere uyma, uyanlara karşı Kur’an ile büyük bir cihadla cihad et” (el-Furkan, 25/52) buyurmuştur. Ayet-i kerimede Kur’an ile cihadın “büyük cihad” olarak belirtilmesi, Kur’an’ın ilim ile cihad konusuna ne kadar önem verdiğini göstermektedir. Hak ve hakikatı, en tehlikeli zamanda bile, hiç bir şeyden korkmadan ve çekinmeden olduğu gibi söylemek de bir çeşit cihaddır. Rasûlullah (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurmuştur:
“Zalim bir hükümdar karşısında hak ve adaleti açıkça söylemek, büyük bir cihaddır. ” (İbn Mâce, Fiten, 4011)
3- Mal İle Cihad
Mal ile cihad, Allah Teâla’nın insana ihsan etmiş bulunduğu mal ve servetin yine Allah (c.c.) yolunda harcanması demektir.

Bilindiği gibi dünyada her iş para ile yapılmaktadır. Hakkın korunması ve zafere ulaşılması da yine paraya bağlıdır. Bunun için mal ile cihadın önemi büyüktür. Müslümanların, İslâm’ın yücelmesi hakkın muzaffer olması için her türlü mal, servet ve paralarını bu yolda fedâ etmeleri mal ile cihaddır.
Hz. Peygamber’in, mal ile cihad hususundaki teşvik edici sözleri ashabı kiramı harekete geçirmiş ve kendileri yoksulluk içinde sıkıntılı bir hayat geçirirken, mal ile cihad farızasını edâ edebilmek için elde avuçta ne varsa getirip Rasûlullah’a vermişlerdir. Bu konuda Kur’an-ı Kerîm’de de pek çok ayeti kerîme vardır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

“İman edip hicret eden, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden, (mücâhidlere) yer veren ve yardım edenlerin hepsi birbirinin vekilidir. ” (el-Enfal, 8/72).
“…Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla savaşın. Bilseniz bu sizin hakkınızda ne kadar hayırlıdır. ” (et-Tevbe, 9/41).
“Allah, mallarıyla, canlarıyla mücadele edenleri derece bakımından oturanlardan üstün kılmıştır. ” (en-Nisâ, 4/95).
4- Savaşarak Cihad Yapmak
Cihad, müslümanlara farıdır. Her müslümanın nefsi ile, ilim ve malı ile sürekli cihad yapması, böylece dinin korunması, Hakk’ın galip kılınması için çalışması gerekir. Bazen “İ’lây-ı kelimetullah” yani Allah adının yüceltilmesi dinin korunup yayılması içinde elde silâh düşmanla savaşmak icab edebilir. Bu en büyük cihaddır ve müslümanlara farzdır. Hattâ cihad denildiği zaman ilk akla gelen husus, düşmanla sıcak savaşa girmektir.
Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:
“Sizinle savaşanlarla; Allah yolunda siz de savaşın. Fakat haksız yere saldırmayın.” (el-Bakara, 2/190)
Bu ilâhi emir Allah yolunda, İslâm uğrunda savaşmanın ve İslâm yurdunu düşmana karşı korumanın cihad olduğunu bize ifade etmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de bir hadis-i şeriflerinde; ganimet elde etmek, şan ve şöhrete ulaşmak, mevki ve makam elde etmek için yapılan savaşın cihad olmadığını, cihadın, Allah (c.c.)’ın adının yüceltilmesi (İ’lây-ı kelimetullah) için yapılan savaş olduğunu haber vermiştir.
Çağımızda bir takım gruplar her ne kadar savaşsız bir dünyanın özlemini dile getirmekte ve bunun için açık veya gizli savaş aleyhtarı faaliyetler sürdürmekte iseler de, bu hiç bir zaman, binlerce yıldan beri devam eden gerçeği değiştirmeyecek ve savaşlar sürüp gidecektir. Cenâb-ı Hak bu değişmez gerçeği aşağıdaki ayet-i kerîmede bize haber vermiştir:
“Hoşunuza gitmediği halde, savaş size farz kılındı. Hoşunuza gitmeyen bir Şey, hakkınızda hayırlı olabilir. Hoşunuza giden bir şey de, hakkınızda kötü olabilir. Bunları Allah bilir, siz bilemezsiniz. ” (el-Bakara, 2/216).
“Savaşan, ancak kendi öz canı için savaşmış olur. Allah hiç bir şeye muhtaç değildir. ” (el-Ankebut, 29/6).
İslâm dini müslümanlara şerefli bir hayat yaşatmayı hedef edinmiştir. Bu sebeple bu dinin emrettiği savaş, savunma savaşı, zâlimlerden mazlumları kurtarma savaşı, her yere adalet götürme savaşı ve müslümanların haysiyetini koruma savaşıdır. Kur’an-ı Kerîm’de:

“Kendilerine karşı savaş ilân olunduğunda zulme uğrayanlara cihad etmeleri için izin verildi. Hak Teâlâ onlara yardıma hakkıyla Kadirdir.” (el-Hac, 22/39) buyurulup meşrû savunma savaşına izin verilirken her an savaşa hazır olmak da emredilmiştir.
Savaşın önemini ısrarla belirten İslâm dini ve onun yüce kitabı, barışın da gereğine işaret etmekte, barış teklifi düşmandan geldiği takdirde taviz vermeden teklifin yerine getirilmesini istemektedir:
” Eğer onlar barış isterlerse sen de onu kabul et. Allah’a güven ve dayan.”
“Her şeyi işiten, herşeyi hakkıyla gören O’dur. Onlar seni aldatmak isterlerse, şunu kesin olarak bil ki, Allah sana yeter. Seni,yardımlarıyla ve müminlerle destekleyen O’dur.” (el-Enfâl, 8/63).
İslâm, müslümanlara yapılan tecavüzlerin hiç birinin karşılıksız bırakılmamasını istemektedir:
“O halde, size karşı tecavüz edenlere siz de aynıyla mukabele edin. ” (el-Bakara, 2/194).
Yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar müslümanların cihada devam etmelerini isteyen İslâm, savaş hukukunu da en güzel şekilde tanzim etmiştir. Allah Teâlâ’nın:
” Andlaşma yaptığınızda Allah’ın ahdini (andlaşma hükümlerini) yerine getirin.” (en-Nahl, 16/91)
“Haddi aşmayın, Allah haddi aşanları sevmez.” (el-Bakara, 2/190) buyurması; Peygamber Efendimiz’in cephe gerisinde bulunan kadın, çocuk, ihtiyar ve din adamlarının öldürülmemesini, savaşçılara işkence edilmemesini çapulculuk yapılmamasını istemesi, İslâm savaş hukukunun temel kuralları olmuştur.
Dinimizin müslümanlara farz kıldığı cihadın fazileti ve bu emri yerine getirenlerin Allah katında ulaşacakları yücelikler Kur’an-ı Kerim’de şöyle haber verilmektedir:
“Allah Teâlâ, Cennet’e karşılık müminlerin canlarını ve mallarını satın aldı. Onlar Allah yolunda savaşırlar. Savaş meydanında şehît ve gazi olurlar. Allah’ın bu öyle bir vâdidir ki, Tevrat’ta da, İncil’de de, Kur’an’da da sabittir. Kim Allah’tan daha çok vadini yerine getirir? Yaptığınız bu hayırlı alış verişten dolayı sevinin. İşte büyük kurtuluş budur.” (et-Tevbe, 9/111)
“Ey mü’minler! Sizi çetin bir azabdan kurtaracak bir ticaret yolu göstereyim mi? O da şudur: Allah’a ve Rasûlüne iman eder ve Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla savaşırsınız. Bir bilseniz bu iş sizin için ne kadar hayırlıdır. Bu takdirde Allah sizin günahlarınızı mağfiret eder, altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn Cennetlerindeki hoş konutlara koyar. İşte büyük kurtuluş budur.” (es-Saf, 6/10-12).
Cihadın fazileti hakkında Hz. Peygamber (s.a.s.) de şöyle buyurur:

“Rasûlullah’a: “-hangi iş daha hayırlıdır?” diye soruldu. ” Allah’a ve Peygamberine iman etmektir. ” dedi.
“-Sonra hangisi faziletlidir, denildi: Allah yolunda cihaddır” cevabım verdi sonra “hangisidir?” sorusuna karşı da: “-Makbûl olan hac’dır, ” buyurdu” (Buhâri, İman, 18)
Abdullah b. Mes’ud şöyle anlatıyor: “Rasûlullah’a: -Yâ Rasûlallah, Allah katında hangi iş daha sevimlidir? diye sordum. -Vaktinde kılınan namazdır, dedi. -Sonra hangisidir? dedim. -Anne ve babana iyilik etmendir, buyurdu. Sonra hangisidir? sorusuna da: -Allah yolunda cihaddır, cevabını verdi.” (Buhârî, Cihad, 1)
Ebû Zerr (r.a.)’den şöyle rivayet edilmiştir: “-Ya Rasûlallah, hangi amel daha faziletlidir?” dedim. “Allah’a iman etmek ve onun yolunda savaşmaktır” buyurdu. (Riyâzü’s-Sâlihîn, II, 531).
Bir adam Peygamberimiz (s.a.s.)’e geldi ve: “-İnsanların hangisi efdaldır?” diye sordu. Rasûlullah: “-Allah yolunda malı ve canı ile cihad eden mümin kişidir” buyurdu (Buhârî, Cihad, 2)
Elde silâh, din ve İslâm diyarı uğrunda hudut boylarında nöbet beklemenin asil bir görev olduğunu ve bunun Allah Teâlâ’yı ziyadesiyle memnun ettiğini bildiren Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

“Hudut ve İslâm diyarının muhafazası için bir gün, bir gece nöbet beklemek, bir ay (nafile olarak) gündüz oruç tutup gece namaz kılmaktan daha hayırlıdır.” (Müslim, İmâre,163; Tirmizî, Cihad 2)

“İki çeşit gözü, Cehennem ateşi yakmaz: Biri Allah korkusundan ağlayan göz; diğeri Allah yolunda nöbet beklerken uyumayan göz. ” (Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad, 12)
Görüldüğü gibi cihad ilâhi bir emir olup kadın erkek bütün müslümanlara farzdır. Bu farzı yerine getirenler Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğunu kazanacak ve ahirette yüce mertebelere ulaşacaklardır.

Cenâb-ı Hak:
“Siz de düşmanlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve (cihad için) başlanıp beslenen atlar hazırlayın” (el-Enfâl, 8/60) buyurarak müslümanlara her zaman cihad için hazırlıklı olmalarını emretmiştir.

İşte bütün bu ayet ve hadislerin ışığında cihad, dünya ve dünya malı için olmayan, Kelîme-i Tevhîd’in kabulü ve gönüllere yerleşmesi için gösterilen cehd ile bunun neticesinde kazanılan kardeşliğin adıdır. Cihad; insanları, kula kul olmaktan kurtarıp Allah’a kul etmeğe davet edişin ve bu uğurda çekilen sıkıntıların adıdır. Cihad, insanları, sınıf, zümre, parti ve bütün beşeri hegemonyalardan kurtarıp Allah’ın hâkimiyeti altına gönül rızası ile davet etmenin adıdır. Kinsiz, kansız ve mutlu bir İslâm toplumu oluşturmak için gösterilen ihlaslı hareketin adıdır. Cihad, her ferdin, kendisini günahlardan arındırıp Allah’a istiğfar etmesi, Allah’a yönelmesi, Allah’a yönelen insanlardan oluşan bir dünya kurması ve bu dünyada kendisi ve insanlar için yalnız Allah’ın hâkimiyetini istemesi ve bunun için devamlı hareket halinde olmasıdır. Cihad, eskiden yapılan ve pişmanlık duyulan bütün yanlış işlerin aksini yapma gücüdür. Cihad, zimmete geçirilen bütün hakları geri iade edebilmektir.
Cihad, terkedilen hukukullahı telâfi etmektir. Cihad, nefis ve bedendeki her türlü taklidi terk etmektir.
Rasûlullah (s.a.s.)’ın torunu Hz. Hasan der ki: “Adam Allah uğrunda cihad eder. Halbuki bir kılıç vurmamış bulunur. Sonra Allah uğrunda cihadın hakkı da; hak ve ihlâsa yakın bulunması, haksızlıktan ve kötü niyetlerden gücü yettiği oranda kusur ve ilgisizlikten uzak bulunmasıdır.”
Cihad, insanları baskı ve zorlamadan korumak ve kurtarmaktır. Zorlama ve baskı olmayan İslâm’a, insanları davet ederek Allah’ın adını yüceltmektir. Cihad, herkesi, mensubu olduğu akîdeden zorla çıkarmaya çalışmayıp, hakkın kabulü ve yayılışına engel olmak isteyen ve gücünün yettiğine baskı yapan hak düşmanlarının kovulması ve her türlü engelin kaldırılması ile, sağlam kalp ve dosdoğru düşünen bir akıl için belirlenmiş en güzel nizamı, yani İslâm’ı hâkim kılmaktır. Cihad, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in yaşayıp tebliğ ettiği İslâm’a yapışarak Allah yolunda kendini ve. malını feda etmiş, orta yolu seçmiş, aşırılıktan sakınmış ilâh olarak Allah’ı ve onun hâkimiyetini tanımış, İslâm’ı bütün dinlerin üstünde ve tamamlanmış tek din kabul ederek bu dini müdafaa ve yaşanılır kılmak için çalışmak demektir. Bunun için İslâm’da mutlak surette, öldürme, intikam, din değiştirmeye zorlama yoktur. Düşmanı yenmek, onun kuvvet ve gücünü bertaraf edip, dinde serbest olarak Allah’ın hükmüne tabi tutmaktır ki, işte Allah’ın adını yüceltmek için yapılan cihad şekillerinden birisi de budur.
Cihad, ne bir savunma savaşı ne düşmana saldırıda bulunup onu imha etme savaşıdır. Kıtal ve kan dökme değildir. Yahut bir üstünlük ve egemenlik kurarak insanları boyunduruk altına alma savaşı da değildir.

İnsanlarla mücadele ve insanlar arası savaş ilişkilerini anlatan pek çok kelime varken, İslâm bu kelimeleri cihad kavramı yerine kullanmadı. Meselâ, harp, kıtal, ezâ kelimeleri cihad kelimesinin yerini tutmamaktadır. İslâm niçin eskiden Araplar’ın kullandığı harp vb. gibi kelimeleri almadı da yepyeni bir ifade olan cihad tabirini aldı. Bunun birinci sebebi, harp tabiri şahsi menfaatler, polemik oyunlar için ateşi sönmeyen, yangını çağlar boyu milletlerin, kabilelerin içinden çıkmayan kıtal anlamında kullanılmıştır. Harplerde genellikle, kişisel ve toplumsal kinler hâkim olmuştur. Harplerde fikir endişesi, bir akîdeyi galip kılma çabası göze çarpmaz.
Cihad Allah İçindir ve Allah Yolundadır
İslâm’da cihad, hedefsiz, gayesiz bir savaş değildir. İslâm’da cihad yalnız Allah yolunda olur. Bu şart, cihaddan ayrılmaz. İslâm’ın kendi hedeflerine varmak için niçin harp veya başka bir kelimeyi değil de; “cihad” kelimesini seçtiğini belirtirken, cihadın diğer kelimelerden farklı olduğunu ifade ettik. Bu farklılığı sağlayan bir hususiyet de “Allah yolunda” ifadesinin ve kavramının cihad kelimesinin içinde bulunmasındandır. “Allah yolunda” tabiri de İslâm’ın kendi mefkûresi için kullandığı terimler sözlüğünden bir terimdir. Bu terimi de bir çok kişi yanlış anlamış, halkı İslâm inancına boyun eğdirip, İslâm’ı kabul ettirip bunun için zorlamak olduğu düşüncesini “Allah yolunda cihad” olarak düşünmüşlerdir.
Gerçekte, “Allah yolunda” terimi, İslâm kavramları içinde onların düşündüğünden çok geniş bir anlam belirtir. “Allah yolunda cihad” batılıların anladığı manada kutsal bir savaş değildir. İslâm nazarında, toplumun fayda ve mutluluğu için, geçici dünya arzusunda bulunmadan yapılan her hareket “Allah yolunda”dır.
Allah’ın sana verdiği malları geçici dünyalık faydalar umarak sarfedersen bu “Allah yolunda” olmak değildir. Ama sırf Allah rızası için, bildiğin muhtaçlara yardım edersen şüphesiz ki bu “Allah yolunda” bir iştir. İşte bu “Allah yolunda” terimi, yalnız İslâm’a mahsus; maddi menfaat ve arzulardan uzak, sırf Allah rızası umulan davranışlar için kullanılır. Bunu yapan kimse bilir ki mümin. kardeşlerinin saadeti için yaptığı her iş Allah rızası içindir. Müminin geçici dünya hayatında istediği tek husus Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmaktan başka bir şey değildir. İşte yüce Allah, bu anlama işaret etmek için cihadı, “Allah yolunda” kaydıyla sınırlamıştır. İslâm’ın istediği de budur. Müslüman topluluk veya fert, batıl ve beşerî sistemleri yıkıp, yerine İslâm akîdesine dayalı bir sistemi getirirken, harcayacakları çabaları ve yapacakları her türlü fedakârlıkları, kişisel çıkarlardan, nefsânî arzulardan uzak tutmalıdır. Bütün çırpınmalarının karşılığı olarak, hak ölçülerine uygun, adaletli bir sistemi getirmekten başka bir şey gözetmemelidirler. Mümin, yaptığı şeylerin karşılığını bu dünyada beklemez. Allah’ın kelâmını yüceltmek için, bu bitmeyen mücadelenin, dinmeyen savaşın karşılığında; mal, mülk, şan, şeref, rütbe, geçici dünyalık elde etme düşüncesi aklından geçmez.
“İnananlar Allah yolunda savaşırlar, küfredenler ise tâğût yolunda savaşırlar…” (en-Nisâ, 4/76).
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Allah, ancak kendi rızası için olan cihadı kabul eder. Nefsânî arzulardan, kavmiyetçi kinlerden, kabilecilik taassubundan kopan savaşı değil… Yeryüzündeki her canlı, hayatını devam ettirmek için çırpınıp durur. Fıtrî gayesine ulaşmak için gece gündüz demeyip çalışır. fakat müslümanın çırpınış ve çalışması başka gayelere yöneliktir. O, yani, İslâm’a inanıp, onun sistemine bağlanan kimse, her şeyden önce İslâm inkılâbının gayesi olan Hakkı getirmek için canla başla, malla Allah yolunda cihad eder. Bütün gücüyle şer güçleri yıkmak, fitne ve fesat tohumlarının yeryüzünde yayılmasına engel olmak için çalışır. “Fitne yok olup din ve hâkimiyet yalnız Allah’ın oluncaya kadar” cihad eder. İşte İslâmî cihad budur.
kaynak: islam fıkıh ansiklopedisi


Dünyayı Düzeltmek

Aralık 24, 2006

Adam, bir haftanın yorgunluğundan sonra pazar sabahı kalktığında bütün haftanın yorgunluğunu çıkarmak için eline gazetesini aldı ve bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını düşündü.

Tam bunları düşünürken oğlu koşarak geldi ve sinemaya ne zaman gideceklerini sordu.

Baba oğluna söz vermişti bu hafta sonu sinemaya götürecekti ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu… sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti. ;

Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve oğluna eğer bu haritayı düzeltebilirsen
seni sinemaya götüreceğim dedi sonra düşündü;

oh be kurtuldum en iyi coğrafya profesörünü bile getirsen bu haritayı akşama kadar düzeltemez.

Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak geldi ve baba haritayı düzelttim artık sinemaya gidebiliriz dedi.

Adam önce inanamadı ve görmek istedi. gördüğünde de halen hayretler içindeydi ve bunu nasıl yaptığını sordu.

Çocuk; bana verdiğin haritanın arkasında bir insan vardı

İNSANI DÜZELTTİĞİM ZAMAN DÜNYA KENDİLİĞİNDEN DÜZELMİŞTİ.


CENAZE NAMAZI

Aralık 24, 2006

Gusledilmiş, yıkanmış, temizlenmiş, musalla taşına konulmuş müslüman bir ölü için müslümanların, abdestli ve Kıble tarafına yönelerek kıldıkları bir namaz ve ölü için yapılan bir duadır. Cenaze namazı farz-ı kifâyedir.

Yani bir beldede bir kısım müslümanların bu namazı kılmalarıyla, diğerlerinin üzerinden yükümlülük kalkar. Cenaze namazı hiç kılınmazsa, o beldedeki bütün müslümanlar sorumlu ve günahkâr olur.
Cenaze namazının şartı niyettir. Bu niyette, ölünün erkek veya kadın, küçük erkek veya kız çocuğu olduğu belirtilir. İmam olan kimse; Allah Teâlâ’nın rızası için hazır olan cenaze namazını kılmaya ve o cenaze için dua etmeye niyet ederek, namaza başlar. Ayrıca imamlığa niyet etmesi gerekmez. Cemaatten her biri de Allah rızası için o cenaze namazını kılmaya ve onun için duaya ve imama uymaya niyet eder. Ölü, erkek ise: “şu hazır erkek için”, kadın ise; “şu hazır kadın için” diye niyet edilir. Çocuklar için de bu şekilde niyet edilir. Cemaatten biri, cenazenin erkek mi, kadın mı olduğunu bilmezse, “üzerine imamın namaz kılacağı ölüye, imam ile beraber namaz kılmaya ve dua etmeye” niyet eder.

Cenaze namazının rüknü tekbirler ve kıyâm’dır. Bu namazda rukû ve secdeler bulunmadığı gibi Kur’an okumak ve teşehhüd de yoktur. Şartları altıdır: Ölünün müslüman olması, kendisinin ve konulduğu yerin temiz olması, cemaatin önünde bulunması, vücut azalarının çoğunun veya başıyla beraber yarısının mevcut olması, arz üzerine konulmuş olması, namaz kılacak kimsenin özürsüz olarak bir şeye binmiş veya oturmuş olmaması. Cenaze namazında cemaat şart değildir. Yalnız bir müslüman erkek yahut bir müslüman kadının kılması ile farz yerine getirilmiş olur. Cenaze namazının sünnetleri dörttür.

1-İmam cenazenin göğsü hizasına durur. Bu namazda erkek, kadın, büyük ve küçük arasında fark yoktur
2-Birinci tekbirden sonra “sübhâneke allâhümme” duasının “ve celle senâüke” kısmı ile birlikte okunması lâzımdır. Dua kasdıyla fatiha okunması da caizdir. İbn Abbâs cenaze namazında Fâtiha okumuş ve “bunun sünnet olduğunu” bildirmiştir. (Buhârî, Cenâiz, Kıraetu Fâtihati’l-Kitab). İmam Şâfiî’ye göre Fâtiha okumak farzdır.
3- İkinci tekbirden sonra, Peygamber (s.a.s.)’e salât getirmek: “Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed, Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.” Sonra “bârik” duâsı okunur.
4- Üçüncü tekbirden sonra ölüye, kendi nefsine ve müslümanlara dua etmek. Duânın ahirete ait olmasından başka bir şart yoktur. Fakat Hz. Peygamber’den nakledilen duâları yapmak daha güzeldir. Bu duâ da şudur:

“Allâhumma’ğfirlî hayyina ve meyyitinâ veşâhidinâ ve gâibinâ ve zekerinâ ve unsânâ ve sağîrinâ ve kebîrinâ. Allâhumme men ahyeytehû minnâ fe ahyihî ale’lislâm ve men tevef feytehü minnâ feteveffehû ale’l-imân ve hussa hâza’l-meyyite birravhi ve’rrâhati ve’f-mağfireti ve’r-rıdvân. Allâhümme in kâne muhsinen fezid fî ihsânihî ve in kâne musîen fetecâvez anhu ve lakkıhi’l-emne ve’l-büşrâ ve’lkerâmete ve’z-zülfâ bi rahmetike yâ erhame’r-râhimîn.”
Manası: “Allah’ım, dirimizi, ölümüzü, burada olanımızı, olmayanımızı, erkeğimizi, kadınımızı, küçüğümüzü, büyüğümüzü bağışla. Allah’ım, bizden yaşattığını İslâm üzerine yaşat; öldürdüğünü iman üzerine öldür. Bu ölüye de sevinç, rahat, mağfiret ve rıza ihsan eyle. Allah’ım, eğer (bu kimse) iyi idiyse iyiliğini artır, eğer kötü idiyse kötülüklerinden geç. Onu güven, müjde, ikram ve rahmetine yaklaştır. Ey merhametlilerin en merhametlisi.”
Eğer cenaze kadınsa, “ve hussa dan sonraki zamirler müennes okunur.” Hâzihi’l-meyite… in kânet muhsineten fe-zid fr-ihsânihâ ve in kânet musîeten fe-tecâvez an seyyiâtihâ ve lakkîhâ’l-emne… ” gibi.
Duâyı bilmeyen kimse, sadece “Allâhümmağfirlî ve lehû ve li’lmü’minîne ve’l-mü’minât (Allâhım, beni, onu ve bütün inananları bağışla” der. Akıl hastası ve küçük çocuklar için istiğfar edilmez. Çünkü onların günahı yoktur. Onlara Feteveffehû ale’l-imân “dan sonra şu duâ ilâve edilir.
“Allâhümme’c’alhu lenâ feratan ve’c’alhulenâ ecran ve zuhran ve’c’alhu lenâ şâfian müşeffean” Manası: “Allah’ım, onu bize ecir; mükâfat, ahiretimiz için yararlı kıl, onu bize âhirette sözü geçen bir şefaatçı eyle.”

Bu duâlardan sonra imam dördüncü tekbiri alır, sonra önce sağ tarafa, sonra da sol tarafa sesli olarak, cemaat ise gizlice selâm vererek namaza son vermiş olurlar. Bu vacip olan selâm ile ölüye, cemaate ve imama selâm verilmesine niyet edilir. Cenaze namazının başına yetişmeyen kimse hemen iftitah tekbirini alıp imama uyar ve diğer tekbirleri imamla beraber almaya devam eder. İmam selâm verdikten sonra geçirdiği tekbirleri birbiri ardınca kaza eder, bu tekbirler esnasında herhangi bir dua okunmaz. Birkaç cenaze varsa hepsine ayrı ayrı namaz kılma daha iyidir. En erken getirilenin namazı önce kılınır. Hepsi birlikte gelmiş ise halk nazarında daha faziletli olanın ki önce kılınır. Hepsine bir tek namaz kılmak da yeterli olur. Bu takdirde cenazeler, geniş bir sıra halinde dizilir ve imam bunlardan birisinin göğsü karşısında durarak namaz kıldırır. Yahut cenazeler tek sıra hâlinde kıbleye doğru uzunlamasına da konulabilir.
Namaz kılmak mekruh olan üç vakitte, yani; güneş doğarken, tam tepedeyken ve batarken cenaze namazı kılınmaz. Ancak, bu vakitlerde kılınmışsa kazası da gerekmez. Kabristanda ve cami içinde cenaze namazı kılınmaz, ancak; imam ve cemaatin bir kısmı cami dışında, bir kısmı da cami içinde olarak kılmalarında bir mahzur yoktur. Namazı bozan şeyler cenaze namazını da bozar.
Sağ doğup ölen çocuğun adı konulur, yıkanıp kefenlenir ve namazı kılınır. Ölü doğan çocuğun adı konulur, yıkanıp bir bezle sarılır ve cenaze namazı kılınmadan defnedilir. Ölen gebe kadının karnındaki çocuk hareket ederse, kadının karnı yarılarak çocuk alınır. Kasden ve zulmen ana veya babasını öldürenlerin, öldürülmüş eşkıya ve yol kesicilerin namazları kılınmaz.
Cenazede cemaat şartı olmamakla birlikte, cemaat sayısı ne kadar çok olursa, sevap da çoğalır. Hz. Âişe, Rasûlullah (s.a.s.)’ın şöyle dediğini nakletmiştir: “Bir cenazenin namazını yüz müslüman kılarak hepsi ona şefaat dilerse, kendilerine o kimse hakkında şefaate izin verilir. ” (Müslim Cenâiz, 58).
İbn Abbas (r.a.), Rasûlullah’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Bir müslüman öldüğü zaman, cenazesini, Allah’a hiç bir şeyi ortak koşmayan kırk kişi tutup kaparsa, Allah kendilerine o kimse hakkında şefaate izin verir. ” (Müslim, Cenâiz, 59).
Namaz kılınıncaya kadar cenazede hazır olan kimseye bir kırat, gömülünceye kadar hazır bulunana da iki kırat sevap vardır. ” İki kırat nedir?” diye sorulunca, Hz. Peygamber (s.a.s.) “İki büyük dağ gibi” diye cevap verir, yani iki büyük dağ kadar sevap verilir. (Müslim, Cenâiz, 52).
“Cenaze defninde acele ediniz. Eğer bu ölü iyi bir kişi ise, bu bir iyiliktir. Onu (bir an evvel kabırdeki) hayır ve sevabına ulaştırmış olursunuz. Eğer bu cenaze iyi bir kişi değilse, bu da bir ferdir. Bir an evvel omuzlarınızdan atmış olursunuz. ” (Buhârî, Cenâiz, 52).
“Ey mü’minler! Siz ölüyü teşyî ediyorsunuz. Onun önünde, arkasında sağında, solunda yürüyünüz. “
Yukarıda naklettiğimiz Hadislerden de anlaşılacağı gibi, cenazeyi bekletmeden en kısa zamanda toprağa vermek gerekir. Ölü hakkında iyi ve kötü şahitliği Cenâb-ı Allah kabul eder. Bu münasebetle ölüleri hayırla anmak sünnettir. Bir müslümanın cenazesinde bulunmak herkese farz-ı ayın değilse de; mümkün mertebe çok sayıda cemaatin bulunması ölü için rahmet ve bağışlanma vesilesidir. Ayrıca cenazeye katılan müslümana da çok büyük bir sevap vardır.
Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, “Peygamber (s.a.s.), Necâşî’nin vefat haberini öldüğü gün vermiş, ashabını namazgâha çıkartarak saf bağlatmış ve dört defa tekbir almıştır.” (Buhârî, Müslim),

Burada Necaşi, Habeş imparatoru Ashama olup, Hicret’in dokuzuncu yılında vefat etmiş ve Allah Rasûlü Medine-i Münevvere’de onun için ashabıyla, gıyabıda cenaze namazı kılmıştır. Bu uygulama, zaruret sebebiyle vukû bulmuştur. Hanefî ve Mâlikilere göre gâibin cenaze namazını kılmak mutlak olarak caiz değildir.
Hanefilere ve bazı fâkîhlere göre ölüm haberini hısım ve akrabaya, eşe dosta bildirmek caizdir. Günümüzde bu duyuru, müezzinlerin “salâh” okuyuşları ile yapılmaktadır.
kaynak: islam fıkıh ansiklopedisi


Birlik Dirliktir

Aralık 24, 2006

Dr. Mümtaz AYDIN (sızıntı)

Tarih kitaplarında yer alan Etiler, Sümerler, Hititler gibi geçmişte yaşamış, adını bildiğimiz bilmediğimiz pek çok millet ve devletin bugün artık varolmadıkları bilinmektedir. Bunların tarih sahnesinden silinmelerinin muhtelif sebepleri vardır. Ancak bu sebeplerden bir tanesi bariz bir şekilde diğerlerinin önüne geçmekte ve en önemlisi olarak görülmektedir ki; o da tefrika, birbirine düşme ve birlik olamamadır. Ağaç içine girmiş bir kurt gibi milletleri içten içe kemiren tefrika, devletlerin yıkılmasına ve hattâ milletlerin yok olmasına bile sebep olmuştur.

Diğer milletlerin yanısıra kendi tarihimize baktığımızda da aynı fotografı çok net bir şekilde görürüz. Dış saldırılar, savaşlar, tabiî afetler, göçler, açlık, kıtlık gibi felâketler karşısında dimdik ayakta kalmayı başaran ecdadımız, ne yazık ki tefrika sebebiyle birbirlerine düşmüşlerdir. Ülkede millî birliği sağlayamadıkları için sonunda devletleri de yıkılıp gitmiştir.

Büyük bir devlet olan ve Avrupa’ya geçip meşhur kavimler göçünü meydana getiren Hunlar, ittifaksızlık sebebiyle ikiye bölündü. Attila’nın ölümünden sonraki kardeş kavgaları Hunları zayıf düşürdü. Bunun getirdiği çöküş neticesinde, Çin’in boyunduruğu altına girdiler.

Hunların yerine kurulan Avar devleti de zamanla aynı sebeplerle yıkıldı. Daha sonra kurulan Göktürk devleti oldukça güçlü bir devlet olarak dünya üzerinde yerini aldı. Bu birliği kuvvetle parçalamanın güç olacağını anlayan Çinliler, her biri bir orduya sahip olan prensleri birbirine düşürme siyaseti güttüler. Bunda başarılı da oldular. Çin entrikaları, birliği bozdu ve devletin sonunu getirdi. Göktürk hakimiyetine de Uygurlar son verdi.

Eski Türk devletlerindeki bu ikilik davaları, kardeşin kardeşe düşmesi, bir Türk boyunun diğerinin hakimiyetine son vermesi, millî zaaflarımızın başında gelir. Bu zaaf, o zamanki en büyük rakibimiz olan Çinliler tarafından sürekli kullanılmış ve tarihe “Çin entrikaları” olarak geçmiştir.

Milletlerin bölünmesine, devletlerin yıkılmasına sebep olan bu durum; Orhun Abideleri’nin konusu olmuş ve gelecek nesillere ders olması için taşlara kazılarak yazılmıştır: “Beyleri, milleti ahenksiz olduğu için, Çin milleti hilekâr aldatıcı olduğu için, küçük kardeş ve büyük kardeşi birbirine düşürdüğü için, bey ve milleti karşılıklı çekiştirdiği için, Türk milleti il yaptığı ilini elden çıkarmış, Kağan yaptığı kağanını kaybedivermiş. Çin milletine, beylik erkek evlâdını kul kıldı, hanımlık kız evlâdını cariye kıldı. Türk beyler Türk adını bıraktı.”

İslâm öncesi dönemde vaziyet böyle iken sonraki dönemde de genellikle durum bundan pek farklı değildi. Samanoğullarını Karahanlılar, Karahanlıları Harzemşahlar; bilâhare Gaznelileri de Selçuklular yıkmışlardır. Büyük Selçuklular da kardeş kavgaları yüzünden dörde bölünmüştür. Daha sonraki manzara ise daha da vahimdir: Ortaya çıkan yirmi kadar Beylik, genellikle birbirleriyle kavgalı idi. Bu kavgalara karışmayan Osmanlı Beyliği, Anadolu Selçukluları’nın yerine yeni bir devlet kurmayı başardı.

Ancak, henüz bir asırlık bu genç devlet de aynı musibetle karşılaştı ve Timur gailesi sebebiyle, yıkılmak ve yok olmakla yüz yüze geldi. 1402’deki Ankara Savaşı yenilgisinin ardından yeniden ortaya çıkan beylikler, ülkeyi parçalanmanın eşiğine getirdi. Anadolu beyliklerini tekrar bir çatı altında toplayıp ülkenin birliğini sağlayan Çelebi Mehmed’e; “devletin ikinci kurucusu” denmesi de bu münasebetledir.

Osmanlı devletindeki kardeş çekişmeleri ve hele hele de -Cem Sultan hâdisesi gibi- memleketi parçalamaya, dirliği bozmaya yönelik fesat hareketlerinin arkasında ise; Bizans devleti bulunuyordu. Bu tür faaliyetler bu defa da Türk tarihine “Bizans oyunları” olarak geçmiştir. Aynı güçlerce sadece iktidar mücadelesi değil, mezhep ve inanç farklılıklarının tahrik edilmesi sonucunda, Osmanlı tarihinde derin yaralar açmış olan tefrika belâsının giderilmesi için idarecileri şiddetli tedbirler almaya yöneltmiştir. Bu padişahlardan biri olan Yavuz Sultan Selim, bu fitneyi, yazdığı şiirlerde de işlemiştir:

“Milletimde ihtilaf u tefrika endişesi,
Kuşei kabrime hattâ bîkarar eyler beni.
İttihad etmek iken savleti a’dayı def’e çaremiz,
İttihad etmezse millet, dağdar eyler beni.”

Müteakip yıllarda, toplumun geleceği için tehlike arz eden bu konu, önemli devlet belgelerinde ve siyasetnamelerde yer almıştır.

Toprakları için paylaşma plânlarının yapıldığı son yıllarında Osmanlı milleti, yine çoğu dış kaynaklı olan entrikalara maruz kalıyor ve “böl-parçala-yut” taktiği yavaş yavaş onun üzerinde başarıyla uygulanıyordu. Devletin yıkılmak, milletin de Anadolu’dan tamamen çıkarılmak istendiği zorlu Millî Mücadele yıllarında bile tefrika hastalığı birlik ve bütünlüğü kemirmeye devam ediyordu. Varolma mücadelesi verilen bu dönemde durumun hassasiyetini gören İstiklâl Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy şu dizeleriyle milleti uyarma ihtiyacı hissetmişti:

“Girmeden tefrika bir millete düşman giremez.
Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.”

İslâm tarihine genel olarak baktığımızda da benzer manzaralarla karşılaşmaktayız. Daha Dört Halife döneminde başlayan ve arkasından ortaya çıkan Şiilik-Haricilik bölünmüşlüğü, maalesef zararlarını hâlen sürdüren bir yaradır. Şark milletlerinin karakteristik bir özelliği hâline gelen tefrika, zaman zaman aynı din ve hattâ aynı milletten olan insanların savaş meydanlarında karşı karşıya gelmelerine sebep olmuştur.

Tefrika, elbette ki bu tarihî örneklerden ibaret değildir. Yakın tarihte yaşanan pek çok hâdise, başkalarının bizim bu zaafımızı nasıl aleyhimize kullandıklarını göstermeye yetmektedir. Geriye şöyle bir baktığımızda; din, dil, mezhep, ırk, coğrafya, bölge, siyasî fikir, ideoloji, dünya görüşü gibi konuların, insanlarımızı kışkırtıp çatışmaya dönüştürecek bir silâh olarak kullanıldığını kolayca görebilmekteyiz. Hattâ ve hattâ bu zaafımız bazen spor, müzik, sanat gibi konularda bile kendisini göstermektedir.

Muhtelif örneklerini sunduğumuz bu toplumsal yarayı iyileştirecek veya yok edecek tek çare; hem vicdanlara, hem de akıllara hitap eden dinimiz olmuştur. Kelime anlamı bile “barış” olan ve insanlara dünya saadeti de sağlamak için indirilen İslâm; bu konuda yapılabilecek davranış ve anlayışın en son merhalesini emretmiş ve “bütün inananlar kardeştir” hükmünü koymuştur. Çünkü yeryüzünde birbirlerine zarar verme ihtimali en düşük insanlar, aynı kandan gelen kardeşlerdir. Dinimiz de daha mükemmeli olamayacak olan bu anlayışı, insanlara hâkim kılmıştır. Ayrıca “Kendilerine ilim geldikten sonra ayrılığa düşmeleri, ancak birbirlerini çekememekten oldu. Bundan ötürü ey Muhammed sen birliğe çağır” gibi âyetlerle de konuyu tekrar tekrar işlemiştir.

Yine Hz. Peygamber de; “Allah’ın yardım eli, birlik olanlarla beraberdir” gibi hadîslerle insanlara vifak ve ittifakı öğütlemiştir. Müminlerin kardeşliğini Veda Hutbesi’nde bir defa daha vurgulamıştır.

Günümüzde de bir yara olarak kanamaya devam eden bu arıza için, asrımızın manevî ve sosyal dertlerine köklü çözümler sunmakta üstat olan Bediüzzaman’ın bu husustaki tespit ve teşhisi ise şöyledir: “İnsanlara kin ve adavet; hakikat, hikmet, şahsî hayat, içtimaî hayat ve manevî hayat nazarından zulümdür.”

“Yaratıcısı, Peygamberi, dini, kıblesi, devleti, milleti, memleketi bir olan topluluğun bunca bir’leri; vifak ve ittifakı, o da muhabbet ve uhuvveti gerektirir” dedikten sonra, birliğin sağlanmasını temin edecek kesin reçeteyi üç madde hâlinde vermiştir:

a) Benim fikir ve görüşüm doğrudur veya daha güzeldir demeye hakkın var; fakat, yalnız benim yolum doğrudur demeye hakkın yoktur.

b) Her söylediğin doğru olsun. Fakat başkaları hakkında bildiğin her doğruyu söylemek doğru değildir. Başkalarının kusurlarını görmemek ve hoşgörülü olmak gerek.

c) Düşmanlık etmek istersen; kalbindeki düşmanlığa düşmanlık et, onu kaldırmaya çalış.

Tefrikanın, bölünmüşlüğün; insanlığı ne gibi acı sonuçlara götürdüğü yukarıdaki örneklerde de görülmektedir. Birlik ve beraberliğin sağlandığı dönemler ise; hep zaferlerin kazanıldığı, barışın sağlandığı, medeniyetlerin kurulduğu, mükemmelliğin yakalandığı güzel örneklerle doludur.


Amerika ve kader inancı

Aralık 24, 2006

ABD dış politikalarının temelinde, beyaz Anglosakson protestanların bütün ırklardan üstün olduğu ve tanrının kendilerine diğer ırkları ‘medenileştirme’ görevi verdiği doktrini yatıyor…
Tarihe ‘Bush Doktrini’ olarak geçen yeni ABD politikalarının özünü, SSCB tehdidinin yerini artık terörizmin aldığı, dünyanın teröristler ve ABD yanlıları olarak ikiye ayrıldığı, ABD’nin ise tüm kaynaklarını seferber ederek terörizmin kökünü kurutmaya kararlı olduğu değerlendirmesi oluşturuyor. Ancak 11 Eylül 2001’den beri yaşadıklarımız bu politikasının tümüyle iflas ettiğini gösteriyor. Gerçi PEW araştırma şirketinin 16 ülkede 16 bin 766 kişi ile yaptığı son ankete bakılırsa Bin Ladin tipi terörizme verilen destek oldukça azalmış ama hemen her ülkede ABD politikalarına yönelik şiddetli antipati devam ediyor. (Raporun tamamı için bkz:http:// pewglobal.org/reports/display.php?ReportID = 247)
Başkan George W. Bush’a yönelik eleştirileri ile tanınan uluslararası ilişkiler uzmanı C. A. Kupchan, 11 Eylül öncesine kadarki ABD politikalarını ‘aç bir hegemondan çok, kararsız bir şerifin tavrı’ olarak nitelemişti. Bugün ise Bush ve ekibinin hegemonik yöneliminden kimsenin şüphesi yok. ‘Merhametli Muhafazakârlık’ adını taktığı düşünce sistemi içinde bütün insanlığı ‘şer’ ve ‘hayır’ güçleri diye ikiye ayıran Bush konuşmalarında sık sık ‘Kadir-i mutlak Allah’ın adıyla’, ‘yıldızların ötesinden mesajlar’, ‘yeniden doğmuş Hıristiyan’ gibi dinsel kavramlar kullanınca bu politikaların Protestanlığın radikal bir yorumu olan Evangelizm’den beslendiği düşünülmüştü.
Halbuki bir diğer esin kaynağı, beyaz Anglosakson Protestanların (İngilizcedeki kısaltmayla WASP’ların) diğer bütün ırklardan üstün olduklarına ve onlara tanrı tarafından diğer ırkları medenileştirme görevi verildiğine inanmak şeklinde özetlenebilecek olan Manifest Destiny (Aşikâr Alın Yazısı/Önlenemez Kader) Doktrini idi.
İsim babası bir gazeteci
150 yıldır Amerikan halkının militan muhafazakârlığının kalbini oluşturan, okullarda ders olarak okutulan, Amerikan büyüklerinin konuşurken örtük ya da açık göndermeler yaptığı bu doktrinin ilk izleri Puriten yerleşimcilerin liderlerinden John Winthrop’un 1630 yılında, Boston şehrine ilişkin duygularını huşu içinde anlattığı ‘Tepedeki Şehir’ (City upon the Hill) adlı meşhur konuşmasında yer almıştı. Ama Manifest Destiny ifadesi ilk kez 1839’da gazeteci John O’Sullivan tarafından New York gazetesindeki makalede kullanıldı. ‘Kendi kendimizi yönetme ve özgürlükler konusundaki büyük deneyimimizden dolayı tanrının bize biçtiği kader tüm kıtaya yayılmak ve sahip olmaktır!’ diye söze başlayan O’Sullivan, ‘Amerika’nın kaderinde monarşi ve aristokrasiyi benimsedikleri için ‘cehennem kapılarında’ bekleyen milletlere kurtuluş yolunu göstermek olduğunu’ söylüyordu.
Tüm Amerikan tarihine sinmiş apokaliptik (vahye dayalı) söylemin bir özeti gibi görünen dinsel sembolizmine rağmen esasında seküler bir ideoloji olan Manifest Destiny, açıkça savaşa gönderme yapmıyordu ama Amerikalıları kıtayı, hatta dünyayı kurtarma görevi ile donatıldıklarına inandırdı ve sonuçta ABD’nin politik ve coğrafi sınırlarının bazen savaşarak, bazen işgal ederek, bazen satın alarak, durmadan genişletilmesine zimnen onay verdi. Manifest Destiny kapsamına giren toprakların nerede bittiğine dair bir açıklık olmaması ABD politika yapıcılarına sonsuz bir esneklik kazandırmıştı. Doktrine takviye 1892’de tarihçi J. Turner tarafından formüle edilen ‘sınır miti’ ile yapıldı. Turner’a göre Bir Amerikalı için ‘sınır’ medeniyetle vahşetin buluştuğu alanlar ya da yerleşim yerleriyle fethedilmeyi bekleyen boş alanları ayıran bir metafordu. Bu çizgi hep ileriye çekilmeli, sınırın arkasına geçilmeli, oradaki vahşi topluluklar ya medenileştirilmeli ya da yok edilmeliydi. Nitekim de öyle yapıldı, yerli halkın kökü kurutuldu!
Manifest Destiny’de biri ‘örnek yoluyla’ diğeri ise ‘müdahale yoluyla’ diye adlandırılan iki misyon vardır. Aslında bu iki misyon da birbirini destekler ya da birbirinden beslenir, çünkü örnek olmadan içişlerine karışmanın iyi sonuç vermeyeceği açıktır. Örneğin ABD’nin ilk başkanı G. Washington ünlü Veda Konusması’nda (Farewell Address) Amerikalılar’a denizaşırı ülkelerde özgürlük için aktif olarak savaşmamalarını, bunun yerine dünyadaki baskı altındaki insanlar için bir ‘umut feneri’ (Beacon of Hope) olarak kalmalarını öğütlüyordu. ‘Amerika Amerikalılarındır’ sloganı ile yürürlüğe konulan 1823 tarihli Monroe Doktrini’nin tanımladığı İnzivacılık (İzolasyonizm) politikasına göre ise ABD artık Avrupa ülkelerinin içişlerine ya da aralarındaki savaşlara karışmayacak, batı yarıkürede var olan sömürgeci ilişkileri tanıyacak ve bunlara herhangi bir müdahalede bulunmayacaktı. Buna karşılık batı yarıküre Avrupa’nın yeni sömürgeci faaliyetlerine kapalı tutulacaktı. Yani İnzivacılık adı altında batı yarıküre Amerikalıların ‘seçilmiş ülkesi’ haline getiriliyordu. Başkan A. Jackson (ö. 1837) tarafından formüle edilen ama asıl H. S. Truman, R. M. Nixon, D. Reagan ve oğul Bush dönemine damgasını vuran Jackson Düşüncesi ise ‘kalleş’ düşmana karşı her türlü müdahaleyi meşru görüyordu.
Manifest Destiny’ye 1904’te Roosevelt Gerekçesi diye anılan ilkelerle bir takviye daha yapıldı. Buna göre “ABD medenileşmiş bir ulus olduğu için batı yarıküredeki kronikleşmiş yanlışlıklara müdahale etme hakkına sahip”ti’ Böylece bu dönemde ABD çeşitli ülkelere çeşitli gerekçelerle tam 32 kez müdahalede bulundu.
Tanrı Filipinleri göstermiş!
Özellikle Filipinlerde izlenen politika çok kanlıydı. Rivayete göre Filipinlerin zengin mineralleri ve tarımsal ürünlerinin önemini fark etmiş olan başkan W. McKinley müdahale kararını aynen Irak savaşı öncesinde oğul Bush’un yaptığı gibi geceleyin Tanrı ile uzun bir konuşma sonucu almıştı ve Tanrı McKinley’e (aynen Bush’a verdiği gibi) ‘kahverengi ırktan olan Filipinlileri medenileştirme ve Hıristiyanlaştırma görevini’ vermişti!
Adı tarihe ‘barışçı’ olarak geçen W. Wilson bile ‘Latin Amerikalıları iyi adamları seçmeyi öğrenmeleri için eğitmek gerektiğini’ düşündüğü için ABD’nin ‘arka bahçesine’ askeri müdahalelerden kaçınmadı.

Yarı-İnzivacı Wilson’un Ocak 1918’de ilan ettiği ünlü 14 Maddesi devletler arasında eşitlik prensibini ortaya koymayı amaçlıyordu fakat sonuçta ABD barış konferanslarında müşahit bulunduran etkisiz bir ülkeye dönüşmüştü. Hızla modernleşen Japonya’nın yarattığı tedirginliğe askeri ve ekonomik bir güç olarak yeniden toparlanan Almanya’nın yarattığı tehdit eklenince ‘müdahalecilere’ gün doğdu.

ABD’nin yeni rolüne ilişkin ilk ipucu Başkan F. D. Roosevelt’in Manifest Destiny’de tanımlanan ‘öncü ulus’ mitolojisine gönderme yaptığı 6 Ocak 1941 tarihli Dört Özgürlük konuşması olmuştu. ABD’nin Ortadoğu’daki minimal varlığı bu dönemde sona erdi. Daha 1933 yılında Roosevelt ile Kral Abdülaziz arasında başlayan dostluk ilişkisi 1942 yılında Riyad’da ilk ABD elçiliğinin açılışıyla resmi hal aldı, 1944 yılında ARAMCO petrol şirketi kuruldu.
SSCB’ye ‘dost’ kuşatması
Soğuk Savaş döneminde, ‘özgür dünyanın’ düşmanı olan SSCB’nin nüfuz alanını genişletmesini önlemek için SSCB’yi ABD’ye dost rejimlerle çevrelemek gerektiğini ileri süren 1947 tarihli Truman Doktrini’ni, savaştan yıkılmış olarak çıkan Avrupa’nın yeniden kurulmasını öngören Marshall Planı izledi. 1948’den itibaren Nazizm mağduru Yahudiler ABD’nin ilgi alanına tam olarak girmişti ama Filistinlilerin sesini duyan yoktu. Ardından 1948 Berlin krizi, 1949 yılında NATO’nun kuruluşu ve 1950 yılında Kore Savaşı geldi.
Senatör J. Mc Carthy’nin, Bush’un ‘şer ekseni’ni hatırlatan ‘dış ve iç düşman’ paranoyası ise ülkenin demokratlarına aman vermiyordu.
Yunanistan ve Türkiye başta olmak üzere, Ortadoğu, Uzakdoğu, Orta ve Güney Amerika’daki onlarca ülke ise ABD destekli askeri darbeler sonucu yıllarca süren acı ve karanlığa gömülürken, Edoardo Galeano’nun ‘Latin Amerika’nın Kesik Damarları’ adlı eserine göre, savaş öncesinde Ortadoğu petrol rezervlerinin yüzde 72’sini İngiltere, yüzde 19’unu ABD kontrol ederken, yeni süreçte bu oranlar sırasıyla yüzde 29 ve 52 olmuştu.
Aslında 1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle ABD’nin örnek teşkil etmesine ya da içişlerine karışmasına hiç gerek kalmamıştı ama, 1973 petrol krizi, 1975 Vietnam yenilgisi, 1979-80 İran elçilik krizi ve 1983’te Lübnan’a yapılan başarısız müdahalenin yarattığı hastalık halinden kurtulma arzusu ile Japonya ve Almanya’nın rekabeti altında sıkıntılı anlar yaşayan ekonominin ihtiyaçları birleşince eski mite yeni bir içerik kazandırmak şart oldu.
Nitekim Başkan Reagan’ın Özgürlük Seferi (Crusade for Freedom) adını verdiği planı da ‘seçilmiş ulus’ retoriğine dayanıyordu. 1991’de Saddam Hüseyin Kuveyt’i işgal ettiğinde, baba Bush savaşı başlatan konuşmasında sık sık A. Lincoln’den alıntılar yaptı ve “Biliyorsunuz, Amerika Tanrının himayesinde kurulmuş bir ulustur. Biz taa başından beri savaşta ve barışta onun gücü ve önderliğiyle hareket ediyoruz” diyerek Manifest Destiny doktrinine bağlılığını gösterdi. Türkiye’de pek çok kişinin ‘Keşke bizim başkanımız olsa’ diye iç geçirdiği demokrat başkan John W. J. Clinton bile ‘seçilmiş ulus’ analojisini kullanmak için fırsat yaratmış, 1999’da Kosova’ya müdahale sırasında, Musevilerin Hamursuz Bayramı dolayısıyla yaptığı bir konuşmada izleyicilere Yahudilerin Mısır’dan çıkarak vaat edilmiş topraklara yolculuğunu anlattıktan sonra ‘Bütün Amerikalılar bu hikâyeden bir kıssa çıkarabilirler. Bu hikâye bize bizim kendi vaadedilmiş topraklarımıza yaptığımız bitmeyen yolculuğumuzu hatırlatıyor’ demişti. Aradaki tek fark, Baba ve Oğul Bush konuşmalarını ‘Tanrı Amerika’yı kutsasın’ diye bitirirken, Clinton’ın ‘Tanrı sizi kutsasın’ demesiydi.
Dünya halklarına ağır fatura
Görüldüğü gibi ABD başkanlarının büyük bir çoğunluğu aynı sivil dinin dilini kullanmaktadır. Sorun, misyonun örnek olarak mı yoksa müdahale ederek mi gerçekleştirileceği konusunda çıkmaktadır. ABD dış politikası bu iki yaklaşım arasında bir sarkaç gibi gidip gelirken, bunun dünya halklarına faturasının çok ağır olduğunu biliyorduk. Nitekim ABD Dışişleri Bakanı Condeleezza Rice geçenlerde ABD’nin 60 yıldır özgürlük ve istikrar uğruna demokratik olmayan rejimlerini desteklediğini itiraf ediverdi. Rice’a göre ABD artık demokratik rejimleri destekleyecekti. Eskilerine bakınca bu yeni misyon kulağa hoş geliyor ama ABD’nin yeni hedefleri ne kadar yüce (!) olursa olsun, mesele sadece izlenen yolun hayatın gerçekleri ile bağdaşmamasında ya da kullanılan yöntemlerde değil. Yayılmak istenen özgürlük ve demokrasi anlayışının ‘Amerikan tipi’ olmasında da değil.

Asıl mesele hegemonik bir gücün ‘seçilmiş bir ulusu’ temsil ettiği vehmine kapılarak dünyaya istediği şekli vermeye kalkışmasına razı olmamız halinde başımıza geleceklerde. Çünkü bir zamanlar yerli halklara, sonra komşularına, sonra faşizme, sonra komünizme, şimdi de terörizme karşı koyduğunu söyleyerek dünya düzenini koruduğunu iddia eden ABD’nin bir süre sonra fikir değiştirip tekrar baskıcı rejimlere, hatta 1980’lerin ünlü Yeşil Kuşak projesini hatırlayınca, terörizme destek vermeyeceğinin bir garantisi yok. Ancak ABD politikalarına karşı çıkarken, ne ABD’yi, ne Amerikalıları şeytanlaştırmalıyız, ne de başımıza gelen her kötülüğün suçlusu olarak ABD’yi görmeliyiz. Aksine dünyanın bugünkü berbat durumunda Avrupa’dan İslam dünyasına uzanan yelpazede pek çok aktörün payı olduğunu hatırlayıp işe kendi eleştirimizi yapmakla başlamalıyız.

Ayşe Hür: Araştırmacı yazar


Suizan hüsnü zan

Aralık 24, 2006

Sual: Suizannın dindeki yeri nedir?

CEVAP

Suizan, birinin kötü bir iş yaptığını zannetmektir. Kalbe gelen kötü düşünce, o hâliyle suizan olmaz. Kalbin o tarafa kayması suizan olur. Mesela birisinde bir kalem görünce, (acaba bu kalemi çalmış olabilir mi) diye sadece düşünmek suizan olmaz. Ama (çalmış olabilir) diye zannetmek suizan olur.

Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Suizan etmeyin. Suizan, yanlış karar vermeye sebep olur. İnsanların gizli şeylerini araştırmayın, kusurlarını görmeyin, münakaşa, haset ve düşmanlık etmeyin, birbirinizi kardeş gibi sevin, çekiştirmeyin. Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, yardım eder. Onu, kendinden aşağı görmez.) [Buhari, Müslim]

Zan ile, başkasının kötü olduğunu kabul eden, onu gıybet eder, ona dil uzatır. Onu kötü, kendini iyi bilir. Bu da, helâkine sebep olur. (İhya)

Müslümanın bir işinde veya sözünde birçok küfür alameti ile bir iman alameti bulunsa, hüsnü zan edip buna kâfir dememelidir. Ama küfrü açıksa kâfir olur, tevil fayda vermez. (Bezzâziyye)

Bir menkıbe: Bir âlim talebelerine (Şafii mezhebinde alametlere bakarak kesin karar verilmez. Mesela bir köpeğin burnunda yoğurt bulaşığı varken evden çıktığı görülse, eve girince yoğurt çanağında köpeğin burnu kadar iz görülse, kesin olarak bu yoğurdu köpek yedi denemez) der. Talebenin birisi, içinden. (Bu kadarı olmaz) diye hocasına itiraz eder. Hocası, o gence, bir koyun kesip getirmesini söyler. O da koyunu keser. O arada sıkışır, evin kenarındaki ormanlığa kolları sıvalı ve kanlı bıçakla gidip hacetini def eder. Zaptiyeler, yeni öldürülmüş bir adamın katilini ararken bunun eli kanlı bıçakla ormana kaçtığını görürler. Hemen bunu yakalayıp getirirler. O gece karakolda kalır. Sabah mahkemeye çıkınca, hakim, (Bu genç, eli kanlı bıçakla kaçarken görülmüşse de, Şafii’de alametlere bakarak kesin hüküm verilmez. Bu genci serbest bırakın) diye karar verir. Genç, hocasına yaptığı suizannın cezasını çektiğini anlar.

Bir hikaye: Dağ evinde, kocası yeni ölmüş tek başına yaşayan hamile bir kadın, kendisine arkadaş olması için dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başlar. Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmaz. Evcil bir hayvan haline gelir. Bir süre sonra kadının çocuğu doğar. Gelincik zarar vermesin diye çok dikkat eder. Bir gün birkaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak zorunda kalır. Gelincikle bebek evde yalnız kalmışlardır. Aradan biraz zaman geçer ve anne eve koşarak gelir. Gelinciği kanlı ağzındaki kanları yalarken görür. Anne çıldırmışçasına gelinciğe saldırır, hemen öldürür. O sırada içerden bebeğin ağlaması duyulur. Anne odaya girer. Odada beşiğin içindeki bebeğin yanında duran parçalanmış bir yılanı görür.

Suizannını gerçek gibi başkasına söylemek de, yani söz taşımak da daha kötüdür.
Müslümana suizan etmemeli

Sual: Bu insan iyi biri değil ondan uzak durun denildiğinde hüsnü zan edilmesi lazımdır, suizan etmemeli deniliyor. Doğru mu?

CEVAP

Çok yanlış. Kötü kimseye hüsnü zan edilmez. İçki içene veya başka günahı işleyene suizan edilmez mi? Suizan etmemeli demek de yanlış. Tam İlmihal’de diyor ki:
(Kimseye suizan etmemeli) sözü yanlıştır. Bunun doğrusu (Müslümana suizan etmemeli)dir. Yani, Müslüman olduğunu söyleyen ve küfre sebep olan bir sözde ve işte bulunmayan kimsenin bir sözünden veya işinden hem imanı olduğu, hem de imansız olduğu anlaşılırsa, imanı olduğunu anlamalı, (dinden çıktı) dememelidir.

Fakat bir kimse, dini yıkmaya, gençleri kâfir yapmaya uğraşır veya haramlardan birinin iyi olduğunu söyleyerek bunun yayılması, herkesin yapması için uğraşırsa, yahut Allahü teâlânın emirlerinden birinin gericilik, zararlı olduğunu söylerse, buna kâfir denir. Müslüman olduğunu söyler, namaz kılar, hacca gitse de buna, (Zındık) denir. Müslümanları aldatan böyle iki yüzlüleri Müslüman sanmak, ahmaklık olur.

Günahının affolunmayacağını zannetmek

Sual: Günahının affolunmayacağını zannetmek yanlış değil mi?

CEVAP

Elbette yanlış. Allahü teâlâya da suizan etmemelidir. Günahının affolunmayacağını zannetmek, Ona suizan olur.

Şartlarına uygun tevbe yapılınca, her türlü günahı muhakkak affeder. Dilerse, ahirette küfürden başka günahları tevbesiz de affeder.

Hadis-i kudside, (Kulum beni nasıl zannederse, ona zannettiği gibi muamele ederim) buyuruldu.
Kabul edeceğini ümit ederek tevbe edeni affeder. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Allahü teâlâya hüsnü zan ediniz!) [Müslim]
(Allahü teâlâya hüsnü zan etmek, ibadettir.) [Ebu Davud]

(Allah’a yemin ederim ki, Allahü teâlâ kendisine hüsnü zan ederek yapılan duayı, elbette kabul eder.) [Berika]

(Kıyamet günü, Allahü teâlâ bir kulunun Cehenneme atılmasını emreder. Cehenneme götürülürken arkasına dönerek, “Ya Rabbi! Dünyada sana hep hüsnü zan ettim” deyince, “Onu Cehenneme götürmeyiniz! Kulumu bana olan zannı gibi karşılarım” buyurur.)

Peygamber efendimiz, ölüm halindeki bir gence sorar:
– Kendini nasıl buluyorsun?
– Günahlarımdan korkuyor; fakat Allah’tan ümit kesmiyorum.
– Bu korku ile ümit, şu ölüm anında kimde bulunursa, Allahü teâlâ ona umduğunu verir ve onu korktuğumdan emin kılar. (İ. Gazali, Tirmizi)

Allahü teâlânın rahmetinden ümidini kesmek çok tehlikelidir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Kötü zanda bulundunuz. Bu yüzden helake mahkum kavim oldunuz.) [Feth 12]
(Rabbinize olan [ümitsizliğiniz, kötü] zannınız sizi helak etti.) [Fussilet 23]
Allahü teâlâ, Hz.Davud’a vahyetti ki:
– Beni sev, beni seveni sev ve beni kullarıma sevdir! Beni sevsinler.
– Ya Rabbi bunu nasıl yapayım?
– Nimet ve ihsanlarımı onlara hatırlat, onlar benden ancak iyilik beklesinler.

Kadi Yahya bin Eksem hazretleri vefat edince, rüyada görüp halini sordular. O da, (Allahü teâlâ bana, (Ey kötü ihtiyar, şunları niçin yaptın?) diye beni azarlayınca beni büyük bir korku kapladı. Ben de, “Ya Rabbi, böyle sorguya çekileceğimi bildirmediler” dedim. (Ne bildirdiler?) buyurdu. Ben de râvilerin ismini sayarak, (Ben azimüşşan müslüman olarak saçı sakalı ağaran kuluma azap etmekten hayâ ederim) buyurduğunu bildirdiler, dedim. (Sen ve râviler sadıksınız. Ben de seni mağfiret ettim) buyurdu.

Bir kişi, insanları Allah’ın rahmetinden ümitsizliğe düşürür, onlara hep zorluk gösterirdi. Kıyamette Allahü teâlâ buna, (Sen kullarıma rahmetimden ümit kestirdin. Bugün sen de rahmetimden mahrum kaldın) buyuracaktır.

O halde her mümin, Allahü teâlânın azabından korkmakla beraber, rahmetinden de ümidini kesmemelidir! (İ.Gazali)

Ölürken mutlaka

Müslüman ömrünün sonuna doğru, öleceği zaman daha çok Allahü teâlâya hüsnü zan etmelidir. Yani (Ben çok günahkâr isem de Allahü teâlâ beni affeder) diye ümit etmelidir! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Ölürken mutlaka Allahü teâlâya hüsnü zan edin.) [Müslim]
(Allahü teâlâ buyurdu ki: Kulum beni nasıl zannederse, ona zannettiği gibi muamele ederim.) [İ.Ahmed, İbni Hibban] (Yani Allah beni affeder diye ümit ediyorsa onu affeder. Allah’tan ümidini kesmişse, ben mutlaka Cehennemliğim diyorsa Cehenneme gider.)
Günah olan zan

Sual: Kur’an-ı kerimde bazı suizanların günah olduğu bildiriliyor. Bunlar hangisidir?

CEVAP

Suizan, bir kimseyi kötü zannetmektir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Ey iman edenler, suizan etmekten kendinizi koruyun! Zannetmenin bazısı günahtır.)

Günah olan zan, iyi kimseyi kötü zannetmektir. Günahının affolunmayacağını sanmak, Allahü teâlâya suizan olur. Müslümanı fasık zannetmek suizan olur. Suizan haramdır. Haram işleyen kimseyi bilir ve onu sevmezse, suizan olmaz, buğd-i fillah olur, sevap olur.

Müslümanın bir ayıbını görünce, ona hüsnü zan etmeli, teviline çalışmalıdır! Kalbe gelen bir düşünce, suizan olmaz. Kalbin o tarafa kayması, meyletmesi suizan olur. Hadis-i şerifte, (Suizan, yanlış karar vermeye sebep olur) buyuruldu. (Müslim)

Salih veya fasık olduğu bilinmeyen müslümana hüsnü zan etmelidir! Hüsnü zan, suizannın tersidir. Bir kimseyi iyi zannetmektir. Hüsnü zan edileceklerin başında Allahü teâlâ gelir. Hadis-i şerifte, (Allahü teâlâya hüsnü zan etmek ibadettir) buyuruldu. Allah’ın rahmetinin, affının bol olduğunu bilmelidir. Günahlarımız çok olsa da Allahü teâlânın affedebileceğini düşünmek hüsnü zan olur. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Ey günahı çok olan kullarım, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin! Allahü teâlâ, bütün günahları affeder. O sonsuz mağfiret ve nihayetsiz merhamet sahibidir.) [Zümer 53]

Elbette bu günahların içinde şirk, küfür yoktur. Ahirette Allahü teâlâ dilerse her günahı affedeceğini fakat şirki, küfrü asla affetmeyeceğini bildiriyor. Dünyada iken şirkten, küfürden tevbe edeni de affeder. İmansız olarak öleni ise asla affetmez.

Müslümanın hüsnü zannı şöyle olmalıdır: Bir çocuk görünce, bunun günahı yoktur, benim günahım vardır. O halde bu çocuk benden daha faziletlidir. Bir yaşlı müslüman görünce, bunun ibadeti benden daha fazladır, o halde benden daha faziletlidir. Bir İslam âlimi görünce, ben cahilim, bu benden ziyade âlimdir, öyle ise, benden daha faziletlidir. Bir cahil görünce, bu bilmeden günah işler. Ama ben bilerek işlerim, öyle ise, bu benden efdaldir. Bir kâfir görünce, olur ki, dünyadan iman ile gider. Benim imanla gidip gitmeyeceğim ise, belli değildir. Şu halde, benden daha faziletli olabilir diye düşünmeli! (İslam Ahlakı)

Suizan ve münafıklık

Sual: Bir arkadaş, elinde kesin bilgi olmadığı halde, hasetten midir, nedir, müslüman olduğunu yakînen bildiğim bazı yazar ve liderlere, münafık, sapık, mason gibi laflar ediyor. Onun böyle söylemesi tehlikeli değil midir?

CEVAP

İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:
Kim, zan ile, başkasının kötü olduğunu kabul ederse, onu gıybet eder, ona dil uzatır. Onu kötü, kendini iyi bilir. Bu da, helakine sebep olur.

Günah işleyen müslümana kâfir denmez. Çünkü Ehl-i sünnete göre, bir insan günah işlemekle kâfir olmaz. Bid’at fırkaları, günah işleyene, kendileri gibi düşünmeyen müslümanlara kâfir demek sapıklığında bulunmuşlardır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Mümine kâfir diyenin, kendisi kâfir olur.) [Buhari]

Bir savaşta, kelime-i şehadet getiren birisini öldüren kimseye, Resulullah efendimiz, (Kelime-i şehadet söyleyen kimseyi niçin öldürdün?) buyurdu. O kimse de, (Dili ile söylüyordu ama kalbi ile inkâr ediyordu) dedi. (Kalbini yarıp da baktın mı?) diyerek onu tekdir buyurdu.

Onun için mümine kâfir demekten, ona lanet etmekten sakınmalıdır! Lanet, sahibine döner. Hadis-i şerifte, (Kul, lanet edince, lanet edilen buna müstehak değilse, kendine döner) buyuruldu. (Beyheki)

Hadis-i şerifte, (İnsanların kalblerini yarmak, gizli şeylerini anlamak için emrolunmadım) buyuruldu. (M. Kâinat)

Zan ile hareket etmek yanlıştır. Zan kesin bilgi değildir. Kur’an-ı kerimde de mealen buyuruldu ki:
(Zan, haktan [ilimden] hiçbir şeyin yerini tutmaz.) [Yunus 36]
(Ey iman edenler! Suizan etmekten kendinizi koruyun!) [Hucurat 12]

Hadis-i şerifte de buyuruldu ki:
(Suizan etmeyin. Suizan, yanlış karar vermeye sebep olur. İnsanların gizli şeylerini araştırmayın, kusurlarını görmeyin, münakaşa, haset ve düşmanlık etmeyin, birbirinizi kardeş gibi sevin, çekiştirmeyin. Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, yardım eder. Onu, kendinden aşağı görmez.) [Buhari, Müslim]

M. Hadimi hazretleri buyuruyor ki:
Bir müslümanın bir işinde veya sözünde 99 küfür ihtimali olsa, bir iman ihtimali olsa, bu kimseye kâfir denilmez. Müslümana hüsnü zan etmek gerekir. Sözlerini, işlerini mümkün olduğu kadar iyiye yormalıdır. Müslümanın hayırlı ve salih olduğuna inanmak, ibadet olur. Bir müslümana suizan ederek ona inanmamak, kötü huylu olmayı gösterir. İşittiğini sormalıdır. Söz sahibine hemen suizan etmemelidir. Şeytanın kalbe getirdiği vesveselerden en çok başardığı, suizan vesvesesidir. Suizan etmek haramdır. Bir sözden iyi mana çıkarmaya imkan bulunamazsa, bunun yanlışlıkla veya unutarak söylenebileceği düşünülmelidir. (Berika)

İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:
Bir müslümanı suçlu sanarak, dedikodu yapmak, çok çirkindir. Zan ile, bir müslümana sapık demek, münafık demek, kincilik olur. Bu iftiralar doğru değilse, söyleyen sapık ve kâfir olur. Hadis-i şerifte (Müslümana kâfir diyenin kendisi kâfir olur) buyuruldu. (Buhari)

Münafık, müslüman görünen kâfirdir. Fakat, günah işleyen müslümana kâfir denmez. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Mümin, gıpta eder, imrenir münafık ise, haset eder.) [İ. Maverdi]
(Müslüman hayırlı olur. Haset edince hayır kalmaz.) [Taberani]

İbni Hacer hazretleri buyurdu ki:
Nifak, yani münafıklık, zahirin batına uymaması demektir. Sözü, özüne uymaz. İtikad edilecek şeylerde münafıklık yapmak küfürdür. İşlerinde ve sözlerinde münafıklık yapmak, haram olur. İtikadda, imanda münafıklık, diğer küfürlerden daha fenadır. İfa etmek, yerine getirmek niyetiyle söz vermek caizdir, hatta sevaptır. Böyle vaadi ifa etmek vacip değildir, müstehaptır. İfa etmemek tenzihen mekruh olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Bir kimse, yapmak niyeti ile verdiği sözü tutamazsa günah olmaz.) [Tirmizi]

Yalan söylemek münafıklık alametidir. Fakat her yalan söyleyene münafık denmez. (Münafığa en ağır gelen namaz, yatsı ile sabahı cemaatle kılmaktır) hadis-i şerifinden dolayı, sabah namazına mescide gelmeyen herkese münafık demek doğru olmaz. (Buhari)

Bir müslüman, yabancı bir diyarda, dinsizlerin arasında kalıp, namazlarını gizli kılsa, zaruretlerden dolayı mümkün mertebe müslümanlığını gizlese, bu kimseye münafık denmez. Buna müdara denir. Müdara, dini zarardan kurtarmak için dünya menfaatinden vermek, insanlarla iyi geçinmektir. Hadis-i şeriflerde (Allahü teâlâ, farzları yapmamı emrettiği gibi, müdara etmemi de emretti) ve (Müdara sadakadır) buyuruldu. [Deylemi]

Müdaranın zıddı, müdahenedir, dünyalık ele geçirmek için dinden taviz vermektir, haramdır. Hadis-i şerifte (Gücü yettiği halde günah işleyene müdahene edip, nehy-i münkeri terk eden, kabrinden maymun ve domuz şeklinde kalkar) buyuruldu. (Şir’a)

Kendine veya başkasına zarar gelme korkusundan dolayı iyiliği emredip haramı men etmek mümkün olmazsa, böyle durumlarda fitneye mani olmak için susmaya müdara denir.

Cihadda hile yapmak, yalan söylemek caiz ve gerekir. Mesela, düşmanın biri, Hz. Ali’nin karşısına aniden kılıçla çıkıp, (Şimdi seni benim elimden kim kurtarabilir?) der. Hz. Ali de, parmağı ile adamın arkasını gösterip (Peki dövüşelim, fakat iki kişiyle mi?) der. Düşman, arkamdaki kim diye bakınca, Hz. Ali, kılıcını çekip, düşmanını zararsız hâle getirir. Düşmanı, (Bana hile yaptın?) der. Hz. Ali de (Harb hiledir) hadis-i şerifini bildirip, ama sen de beni gafil avlayacaktın der. Yani senin yaptığın hile değil miydi demek ister. O halde müslümana suizandan sakınmalıdır!
İşin aslını öğrenmeden

Sual: Eskiden halkın, padişaha “Kulunuz” diye kendini takdim ettiği, padişahın da halka, “Kulum” dediğini işitiyoruz. Yalnız Allah’a kul olunmaz mı?

CEVAP

Bazı kelimeler birkaç manaya gelir. Cümledeki yerlerine göre manaları değişir. Kul, mahluk, insan, köle, bende, emir altında bulunan, tâbi, mensup gibi manalara gelir.

Sultana bağlı askerlere Kapı kulu denirdi. Bende kelimesi de kul demektir. Bendeniz, kulunuz demektir. Bu tabir bugün bile tevazu ifadesi olarak kullanılmaktadır. Padişahlar, tebeasından olan sadık yardımcıları için “Kulum” tabirini kullanırlardı. Burada kulum, sağ kolum demektir.
Mevla kelimesi de yedi manaya gelir. Meşhur olan üç manası ilah, köle ve efendi demektir.
(Mevlamızın rahmeti boldur) cümlesinde mevla, ilah manasındadır.

(Mevlana Halid-i Bağdadi, Mevlana Celaleddin-i Rumi kıymetli zatlardır) cümlesindeki mevla kelimesi, efendi demektir. Mevlana, efendimiz demektir.

(Hz. Bilal, Hz. Ebu Bekrin mevlası idi) cümlesinde mevla, azat edilmiş köle manasına gelir.
Bunun gibi bir çok kelime kullanıldığı yere göre mana alır. Sultanlar veya diğer büyük zatlar hakkında şanlarına yakışmayan bir şey duyunca, işin aslını öğrenmeden onlara suizan etmemelidir.
Dinimiz zahire göre hüküm verir

Sual: Nalıncı Baba menkıbesi, yakın çevremizde hızla yayıldı. Bazı uygunsuz gibi görünen insanlara evliya olabilir gözü ile bakılıyor.

CEVAP

Nalıncı baba istisnadır. İstisnalar kaideyi bozmaz. İçki içene hüsnü zan edilmez. Dinimiz zahire göre hüküm verir. Bir kâfir müslüman olsa, müslüman olduğunu kimseye söylemese, iman ile ölse, bizim ona kâfir dememizde hiç mahzur yoktur. Çünkü biz onun müslüman olduğunu bilemeyiz. Tersine, bir müslüman da kâfir olsa, fakat küfrünü gizlese, camiye gelse, ona müslüman nazarı ile bakarız, ölürse namazını kılar, ona dua ederiz. Bundan mesul olmayız.

Hallacı Mansur hazretleri (Enel Hak) dedi. Devrin müftüsü küfrüne fetva verdi. Çünkü din zahire göre hüküm verir. Ama o tasavvuf sarhoşluğu ile öyle söyledi, o sözünde mazur idi, ama o müftünün nazarında kendini ilah sayan birisiydi. Onun için müftü fetvasından mesul değildir. Öteki de mazurdur. Böyle sözler pek az kimsede olmuştur. Şimdi enel hak diyeni evliya sanmamız yanlış olur. İçki içene belki evliyadır diye hüsnü zan etmek yanlış olur.
Zan ile hüküm verilmez

Sual: Hırsızlık yaptığını zannettiğimiz bir tanıdığımız var. Ailesinin durumu çok iyi. Ben kloptemani hastalığı olduğuna inanıyorum. Ailesine söylediğimizde kesinlikle kabul etmeyip, bizleri suçlayacaktır. Ne yapmalıyız?

CEVAP

Zan ile hüküm verilmez. Bütün alametler onun üstünde toplansa, % 99.9 onun hırsız olduğu sanılsa yine ona hırsız damgası vurulamaz. Dinimiz işaretlere göre karar vermez. Yapılacak en iyi iyilik, en iyi yardım ona dua etmektir. Müminin silahı duadır. Dua sayesinde düzelebilir.
Suizan ve töhmet

Sual: Bir arkadaşın, bazı alametlerine bakarak günah işlediğini zannediyoruz. Ama kesin bilmiyoruz. Bu suizan olur mu? Suizan nedir?

CEVAP

Suizan, bir kimseyi kötü zannetmek, onun günah işlediğine inanmak demektir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Suizan etmeyin. Suizan, yanlış karar vermeye sebep olur.) [Buhari, Müslim]

(Emir [âmir], mahiyetini töhmet altında bırakırsa, onları ifsad eder.) [Taberani]
(Suizan ettiğiniz zaman, gerçekten öyle mi diye araştırmayın.) [İbni Adiy]

(Töhmete sebep olacak yerlerden kaçının!) [İ.Gazali]
(Hüsnü zan sahibi olması, kişinin kulluğunun güzelliğindendir.) [Hatib]

Bir müminin günah işlediğini zannetmek, suizan olur. Kalbe gelen düşünce, suizan olmaz. Eğer kalb o tarafa meylederse, suizan olur.

Kâfire değil, Müslümana suizan edilmez. Yani, müslüman olduğunu söyleyen ve küfre sebep olan bir sözde ve işte bulunmayan kimsenin bir sözünden veya bir işinden hem imanı olduğu, hem de imansız olduğu anlaşılırsa, küfre düştü dememelidir. Kâfir zaten kâfirdir. Bu kâfir galiba içki içiyor diye düşünmek suizan olmaz. Dini bozanlara, bid’at ehline de böyle hüsnü zan edilmez. Bunların yanlışlarını açıklamak da gıybet olmaz, dinin emrini yerine getirmek olur.

Müslümana suizan etmemek gerektiği gibi, başka Müslümanların da bizim hakkımızda suizan etmelerine sebep olabilecek durumlardan sakınmak gerekir.

İnsanları suizandan kurtarmak için, töhmet yerlerinden uzak durmalıdır. Onların dedikodularına kendisi sebep olduğu için işleyecekleri günaha ortak olur. Peygamber efendimiz, hanımı ile konuşurken, oradan geçenlere buyurdu ki:
– Bu benim zevcemdir.
– Ya Resulallah, sizden de mi şüphe edilir dediler. Buyurdu ki:
– Kan, insanın damarlarında dolaştığı gibi, şeytan da insana nüfuz eder, kalbine şüphe sokar. (Buhari)

Başkalarının suizannına sebep olacak hareketlerden kaçmalıdır.
Salih bir kimse, şişe ile evine bir şey getirirken şişeyi kapalı bir torba içine koymalıdır. Böyle yapmayıp da bir gazete kağıdına sararak açıktan getirirse, suizanna sebep olabilir. “Acaba içki mi?” diyenler çıkabilir.

Böyle, şüphe uyandıracak hareketlerden uzak durmalı, başkalarının kendi hakkında dedikodu etmesine sebep olmamalı.

Bir kişi, bir kadınla şüphe uyandıracak şekilde konuşuyordu. Hz. Ömer, onun yanına varıp, öfkeli şekilde bakınca o kişi, (Bu benim hanımım) dedi. Hz. Ömer o zaman buyurdu ki:
(Peki hanımın ise, ne diye üzerinize şüphe çekecek şekilde konuşuyorsunuz?)

Bu olaylar da, Müslümanın, suizanna sebep olacak, töhmet altında bıraktıracak söz ve işlerden kaçması gerektiğini göstermektedir.[Beyheki] [Hucurat 12]
kaynak: dinimizislam.com


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.