Büyük (Asya) Hun İmparatorluğu

Aralık 24, 2006

Türk göçlerinin doğu yönünde devam ettiği asırlarda, Çin’de kurulan Chou devletinin (M.Ö. 1050-256) Türklerle ilgisi üzerine dikkat çekilmiş, hükümdar sülalesinde Gök dini, Güneş ve yıldızların kutlu sayılması gibi inançlarla, askerî kuvvette harp arabalarının bulunması ve devletin, daha çok, Türklerle meskûn bölgede (Şensi, Batı Şansi, Kansu) kurulmuş olması, çeşitli ilim dallarından bazı bilginleri (F. Hirth, B. Karlgren, Ed. Chavannes, J. C. Anderson, R. Wilhelm, W. Eberhard vb.), bu hanedanın aslen Türk olabileceği, veyahut devlette Türk unsurunun hakim bulunduğu düşüncesine sevk etmiştir. Bununla beraber, aslında daha ziyade Türk kültürü tesiri fazla belirli bir Çin devlet ve cemiyeti gibi görünen Chou devletine ait bu faraziye kesinlik kazanıncaya kadar, Asya Türk tarihini Hunlarla başlatmak yerinde olacaktır.

Çin kaynaklarında, M.Ö. 4. asırdan itibaren, Türklerle birlikte Moğol Tunguz soyundan bazı grupların başındaki “Kuzey Barbarları Hanedanı”nı belirlemek üzere Hiungnu (Hsiungnu) diye anılan kütlenin, hangi soydan oldukları hakkında, türlü görüşler ileri sürülmüştür. Bu görüşlerde, eskiden, Çin kaynaklarının Hiungnularla ilgili olarak verdikleri örf, adet ve ekonomik faaliyetlere ait, iyi incelenmemiş bilgi dikkate alınmış, son zamanlarda ise hayli ilerleyen dil ve kültür araştırmaları, esas teşkil etmiştir. Bunlara göre, Hiungnular Türk’tür (J. De Guignes, 1757; J. Klaproth, 1825; F. Hirth, 1899; J. Marquart, 1903; P. Pelliot, 1920; 0. Franke, 1930; Gy. Nemeth, 1930; McGovern, 1939; R. Grousset, 1942; W. Eberhard, 1942; B. Szasz, 1943; L. Bazin, 1949; F. Altheim, 1953; H.V. Haussig, 1954; W. Samolin, 1958; 0. Pritsak, 1959; G. Clauson, 1960 vb.). K. Shiratori, önce Türk kabul etmiş, sonra da Moğol olduklarını söylemiştir. L. Ligetiye göre, Hiungnuların kimliğini tespit etmek müşküldür. A. V. Gabain, Türk-Moğol karışımı oldukları fikrindedir. Her ne kadar, Hiungnuların büyük imparatorluğunda, Türkler yanında Moğol, Tunguz vb. yabancı kavimlerin de yer almaları tabiî ise de, devleti kuran ve yürüten asıl unsurun Türk olduğunda şüphe yoktur. Bu devlette, aslında orman kavmi olan Moğol ve Tunguz değil, Türk bozkır kültürü hakim olup, Gök Tanrı’ya inanılıyor (aslında totemci olan Moğollara, “Tanrı” sözü, sonra Türklerden intikal etmiştir); aile, “baba hukuku” üzerine kurulu bulunuyordu.

Nihayet Hiungnu devletinde idareci zümre ve hanedanın dili Türkçe idi. Siyasî ve kültürel münasebetler vesilesi ile, Çin yıllıklarında Hiungnu dilinden zapt edilen, Tanrı, kut, börü, il (el), ordu, tuğ, kılıç vb. kelimeler Türkçe olup Türk dilinin en eski yadigârlarındandır. Ve nihayet devletin sahipleri, kendilerine, Türkçe’de “kavim, halk” manasında olan “Hun” (Khun=/tü/ı) diyorlardı. “Hun” adı, bir görüşe göre, M.Ö. 1. bin başlarında “Kwan, Gun”, 5. asırdan önce “Kun”, 4. ve 3. asırlarda ise “Khun” telaffuz edilmişti. Ağırlık merkezinin, Orhun-Selenga ırmaklan ve Türklerce kutlu ülke sayılan Ötüken havalisi, Orhun ırmağı üzerindeki Karakum ile Ordos bölgesi arasında bulunduğu anlaşılan Hun siyasî birliğinin kesin tarihini, M.Ö. 4. asırdan itibaren takip etmek mümkün olmaktadır. Hunlarla ilgili en eski yazılı vesika olarak, M.Ö. 318 yılında yapılan bir anlaşma zikredilmiştir. O zaman, Chou iktidarının zayıflaması sonucu meydana çıkan 14 kadar büyük derebeyliğin mücadele sahası olan Çin’de, birbirleri ile savaş halindeki bu feodal “muharip devletler”den Ch’in (Ts’in)’in gittikçe kuvvetlenmesinden endişelenen komşu beş “krallık” (derebeylik), zikredilen yılda, Hun birliği (Hiungnu) ile ittifak antlaşması yapmıştı. Hunlar, daha sonra Çin topraklarında baskıyı artırdılar. Mahallî hanedanlar, uzun müdafaa savaşları sırasında, korunmak maksadı ile, meskûn sahaları ve askerî yığınak yerlerini surlarla çeviriyorlardı. Chou’lardan iktidarı M.Ö. 256′da tamamen devralan Ch’in devletinin (Şensi’de) ünlü hükümdarı Shihhuangti (M.Ö. 247-210), kuzey taarruzlarına karşı sınırlarını büsbütün kapamak için, surların iç kısımlarını yıktırarak elde ettiği malzeme ile, dış surları birbirine bağlamak ve boş yerleri tamamlatmak sureti ile, meşhur Çin Seddi’ni (15 m. yükseklik, 9 m. genişlik, düz bir hat halinde uzunluk:1845 km.) meydana getirdi (M.Ö. 214). Böylece, Çinlilerin en tesirli korunma tedbirini aldıklarına kanaat getirdikleri bu sırada, iki mühim hadise vukua geldi: Çin’de uzun müddet dirayetli imparatorlar yetiştiren Han sülalesinin (İlk Han, M.Ö. 206-M.S. 22, İkinci Han M.S. 24-220) kurulması ve Hun devletinin başına da Mo-tun’un (veya Maotun, Mavdun; eski okunuşlar: Moduk, Meitei, Mote, Mete) geçmesi (M.Ö. 209).

Çin kaynaklarında, Hunların Tuku (=Türk?) adlı aile veya kabilesine mensup olduğu bildirilen Mo-tun (Beğtun), kendi oğlunu tahta getirmeyi tasarlayan üvey anasının teşviki ile, babası T’uman tarafından tahttan mahrum bırakılması teşebbüsü karşısında, emrindeki, demir disiplin altında yetiştirilmiş, 10 bin atlı ile katıldığı bir sürek avında Tuman’ın öldürülmesi üzerine, Hun hükümdarı ilan edilerek (M.Ö. 209-174), Hun dilinde “imparator” manasında “sonsuz genişlik, yücelik, ululuk” ifade eden ve Asya Türk devletlerinde 6 asır kadar kullanılan Tanhu (türlü okuyuşlar: Tanju, Jenuye, Şanu ve son olarak, aynı Çince işaretin bugünkü söylenişi ile Şanyü, Şany) unvanını aldı. Devletini yeniden düzenledi ve kendisini iyi tanımadıkları anlaşılan Tunghuların (doğudaki Moğol-Tunguz kabileler birliği) ısrarla toprak talepleri karşısında savaş açarak, onları perişan etti. Böylece, hakimiyetini kuzey Peçili’ye kadar genişlettikten sonra, Orta Asya’da Tanrı dağları, Kansu havalisindeki, Hind-Avrupa menşeli sanılan Yüeçileri (Yüehch’ih) mağlup etti (M.Ö. 203). O sırada, Hun devleti “Sol Bilge eligi”nin Shangku’da, “Sağ Bilge eligi”nin Shangkün’de (Şensi) ikamet ettiği tahmin edildiği bu dönemde Mo-tun, daha sonra, Çin topraklarına yöneldi, 3 yıl kadar sürdüğü anlaşılan (201-199) bu savaşlarda Mai, Taiyuan bölgelerini zapt etti. Han sülalesinin kurucusu imparator Kaoti’nin (M.Ö. 206-195) 320 bin kişilik ordusunu, Paiteng’de bozkır usulü sahte ric’at gösterisi (Turan Taktiği) ile çember içine aldı. İmparator, bozkır bölgelerinin Hun devletine terki, yiyecek ve ipek verilmesi ve yıllık vergi şartları ile kendini ve ordusunu kurtarmağa muvaffak oldu. Doğu Asya tarihinde, iki büyük devlet arasında akdedilmiş ilk milletlerarası mukavele olduğu belirtilen bu antlaşma (M.Ö. 201) gereğince, Mo-tun’un bir Çin prensesi ile de evlenmesi sonucu, Çin ile dostluk havası içinde, imparatoriçe Lü (M.Ö. 195-179) ve imparator Wenti (M.Ö. 179-157) zamanlarında da devam etmiş olan ticarî münasebetler geliştirilirken, Mo-tun, Baykal gölü kıyılarından İrtiş yatağına kadar olan bozkırları ve daha batıdaki Tingling’ler, bazı Ogur (Hochieh = 0k’ue) kollan ile meskûn araziyi, kuzey Türkistan’ı zaptetti ve oradaki Yüeçi’lerin komşusu Wusun’ları himayesine aldı. Bu suretle Büyük Hun hükümdarı, o çağda Asya kıtasında yaşayan Türk soyundan hemen bütün toplulukları, kendi idaresinde tek bayrak altında toplamış oluyordu. İmparatorluk sınırlarının, doğuda Kore’ye, kuzeyde Baykal gölü ve Ob, İrtiş, İşim nehirlerine, batıda Aral Gölüne, güneyde Çin’de Wei ırmağı – Tibet yaylası – Karakurum dağları hattına ulaştığı bu tarihlerde, Hunlara tabi olanlar arasında, Moğollar, Tibetliler, Tunguzlar ve Çinliler de vardır. Mo-tun tarafından Çin hükümetine gönderilen, M.Ö. 176 tarihli mektuptan anlaşıldığına göre, yalnız İç Asya’da Türk devletine bağlı kavim ve şehir devletçiklerinin sayısı 26 idi ve hepsi, Tanhu’nun ifadesi ile “yay geren”lerle “tek bir aile” halinde birleşmişlerdi.

Mo-tun, M.Ö. 174 yılında öldüğü zaman, sivil ve askerî teşkilatı, iç ve dış siyaseti, dini, ordusu, harp tekniği ve sanatı ile yüksek vasıflı bir cemiyet halinde, daha sonraki bütün Türk devletlerine örnek olan, tarihi kesin ilk Türk siyasî teşekkülü olan “Büyük Hun Devleti”, kudretinin zirvesinde bulunuyordu. Görüldüğü üzere bu devlet, idaresindeki kısıtlı tarım sahalarına karşılık, daha ziyade, otlağı bol, besiciliğe elverişli bozkırlar bölgesinde kurulmuştu. Ekonomisinin temeli, başta at olmak üzere, hayvan yetiştiricilik idi. Buna göre, sosyal durumu da, toprağa bağlı “köylü” kültüründeki geniş arazi sahibi Çin “gentry” tabakası ile köle sınıfından çok farklı idi. Ne malikanelere, ne de toprak kölelerine rastlanmayan Hun bölgelerinde halk, kan akrabalığı ile birbirine bağlı ailelerin meydana getirdiği sosyal ve siyasî birlikler olarak, disiplinli ve kendilerini müdafaa için daima silahlı kabileler (boylar) halinde yaşıyor ve devlet, bu kabile birliklerinin (budunlar) kendi aralarında sıkı işbirliği yapmalarından doğuyordu. Devlet, bu kuruluşu icabı ve bilhassa ordunun Mo-tun tarafından tanziminden sonra, merkezden idare edilen bir “askerî teşkilat” niteliği kazanması sebebi ile askerî karakterde idi ve gerekli şartlar (bozkırda eğitilmiş olmak, at ve silah) hazır olduğu için de fütuhata açıktı. Bu yönden de, “köylü” Çin devletinden ayrılıyordu. Çin’de esas rejim “feodalite” olduğu halde, Hun devletinde merkeziyetçilik, dikkati çekecek kadar belirli idi. Küçük memurlar ve bazı müşavirler belki Çinli idi, fakat emirlerindeki silahlı kuvvetlerle, aynı zamanda birer kumandan olan bütün yüksek görevliler ile birinci derecede sorumlu makam sahipleri, hep Hun asıldan oldukları gibi, devlet teşkilatının da (mesela, sağ-sol veya doğu-batı taksimatı vb.) Çinlilik ile hiç ilgisi yoktu. Mo-tun tarafından gerçekleştirilen ve toplulukta kabilecilik gayretlerini kırarak adeta devlete millî topluluk havasını getiren ordudaki 10′lu tertip de Türk idi. Esasen devletin millî karakterinin korunmasına dikkat edildiğine dair bazı davranışlar göze çarpıyordu: Mesela Paiteng’de, imparator idaresindeki Çin ordusunu kuşatan Mo-tun’un, Çin içlerine dalarak bozkırdan uzaklaşmasına, zevcesi ve herhalde devlet meclisi tarafından engel olunmuştu. İnanç yönünden de, ne Moğol totemciliği, ne de Çin toprak tanrıcılığı ile ilgisi bulunan, bozkır Türk Gök-Tanrı itikadındaki Hun devletinin meydana gelişinde, “Çin imparatorluğu”nun model olduğuna dair yaygın görüş, normal ölçülerdeki karşılıklı kültür tesirleri dışında, doğru sayılmamalıdır. Zira bu düşüncenin gerekçesinde ileri sürülen, “Hiungnu hükümdarının, tıpkı Çin imparatoru gibi Gök’ün (Tanrı’nın) oğlu olarak görünmek ve Çin’dekine benzer saray erkânına sahip olmak lüzumu”, Hun devleti için zarurî değildi. Önce, devlet, Çin topraklarında değil, “Hiungnu”lar sahasında kurulmuştu; dolayısıyla Çin meşruiyet prensiplerini, bu devlette aramakta isabet yoktur. İkincisi, Mo-tun’un “Gök’ün oğlu” diye bir unvan takındığı şüphelidir, çünkü onu tavsif eden: T’engli Koto (aynı Çince işaretin bugünkü söylenişi ile, Ch’engli kut’u) tabirindeki şimdiye kadar “oğul” manasına geldiği sanılan ikinci kelimenin “kut” (siyasî iktidar) demek olduğu anlaşılmıştır. Üçüncüsü, Çin devletinde “Gök’ün oğlu” kavramı da aslen Çin değil, Türk menşelidir. Bütün bunlardan dolayı, Mo-tun zamanında kesin şeklini aldığı görülen Büyük Hun devleti, etnik yönden ve hakimiyet anlayışı, sosyal yapısı, idarî ve askerî kuruluşları (sosyo-politik üniteler, devlet meclisi = toy, sağ sol teşkilatı, bilge elig’ler vb.) dini ve dünya görüşü ile, Türk milletinin tarih ve kültüründe feyizli etkilerini, iki bin yıl sürdüren bir ana kaynak durumundadır. Bu itibarla, Türk ve dünya tarihinde çok büyük önem taşır.

Mo-tun’un oğlu tanhu Kiok (Chiyü /Kök?/ veya Laoshang, M.Ö. 174-160), Hun İmparatorluğunun bu büyüklüğünü muhafaza etmeğe çalıştı. Yurtlarından oynattığı Yüeçilerin, Afganistan’a giderek Baktria (Belh) bölgesinde, vaktiyle İskender tarafından kurulmuş olan Grek hakimiyetine son verdikleri tarihte (M.Ö. 166), kalabalık ordusu ile Çin’e girerek, başkent Ch’angan yakınındaki imparator sarayını yakan Kiok, bu seferdeki gayesine uygun olarak, Çin ile iktisadî ilişkilerini dostane bir şekilde sürdürmek için, bir Çin prensesi ile evlendi. Şüphesiz, Çin sarayı ile devam ettirilen akrabalık, siyasî mahiyette bir davranıştan ibaretti. Fakat bu suretle ileride, Çin ile temas halindeki hemen bütün Türk devletleri bakımından kötü neticeler verecek olan bir çığır, derinleştirilmiş oldu. Çünkü hanedanlar arasındaki bu yakınlaşmalar, her zaman, Çin hile makinesinin harekete geçmesi için, fırsat teşkil etmekte idi. Hun merkezinde, Çinli prensesin himayesinden faydalanan Çin diplomat ve vazifelileri, Hun imparatorluğu topraklarında serbestçe gezip dolaşıyorlar, Türkler ve tâbi kavimler arasında kötü propaganda yapıyorlar, devleti sinsice kuvvetten düşürmeğe çalışıyorlardı. Bundan başka, ticaret malı olarak memlekete sokulup, Hun ileri gelenleri arasında revaç bulan Çin ipeği, lüks zevki yolu ile rehaveti arttırmakta idi. Kiok devrinde fazla hissedilmeyen bu menfî durumlar, onun oğlu Künçin (Chünch’en) zamanında (M.Ö. 160-126), gerçek bir huzursuzluk kaynağı olarak kendini gösterdi. Keza, Han sülalesine damat olan bu tanhu, babası ve dedesi ölçüsünde dirayetli ve asker ruhlu bir hükümdar olmadığı için, Hun iktidarında sarsıntılar belirdi. Çinlilerin, bu devirde (imparator Chingti, 157-141), sınır boylarında ufak çaptaki akınları durdurduğu görülüyordu. İlk defa, imparator Wuti (M.Ö. 141-87), kalabalık ordular teşkil ederek Hun hakimiyetinin yıkılmasını hedef tutan planlarını tatbike girişti. Propagandayı arttırdı. Gayelerinden biri de, Çin için büyük gelir kaynağı olan ipeğe, batı bölgelerinde yeni pazarlar bulmak ve İç Asya-İran üzerinden Akdeniz kıyılarına ulaşan, meşhur “İpekyolu”nu emniyet altına almaktı. Dolayısıyla, Orta ve Batı Asya’da, yabancıların kudretini kırması lâzımdı. Bilindiği gibi, aşağı yukarı M.S. 1. bin sonlarına kadar, Türk-Çin mücadelelerinin temel sebeplerinden biri, bu kervan yoluna hakimiyet meselesi olmuştur. Wuti’nin, İpekyolu üzerindeki memleket ve kavimleri öğrenmek ve Hunlara karşı onlarla işbirliği sağlamak maksadı ile batıya gönderdiği yüksek rütbeli bir asker olan Çangk’ien’in (Changch’ien), gizli vazifesini yaparken Hunlar tarafından bir süre gözaltında tutulmasına rağmen, buralarda geçirdiği uzun müddet içinde (M.Ö. 138-126) edindiği bilgiyi, temaslarını ve hükümete tavsiyelerini ihtiva eden mühim rapor, imparatoru memnun etmiş ve sonraki Çin siyaseti için başlıca rehber vazifesini görmüştür. Bu arada Çinliler, çok ehemmiyetli bir başarı daha elde etmişlerdi ki, o da, ordularını Türk usulüne göre yetiştirmeleri ve Hun silahları ile teçhiz etmeleri idi. Daha Mo-tun’dan çok önceleri, 318 andlaşması ile ilgili olup, Hunlara karşı askerî gücünü takviyeye çalışan Chao (Şansi’de) krallığında Wuling (M.Ö. 325-298) zamanında başlayıp, daha sonra, Kuzey Çin’de feodal hükümetlerin yerini alan büyük Ch’in devletinin imparatoru Shihhuangti zamanında hızla devam eden bu askerî ıslahat hareketleri, Han imparatoru Wuti’nin kumandanlarından Weits’ing ile Hun tarzında 140 bin kişilik bir süvari kuvveti çıkaran Ho K’üping tarafından, büyük başarıya ulaştırılmıştı. M.Ö. 127-117 yılları arasında, Ordos’daki Hunlara karşı kazandıkları zaferler, Hun ağırlık merkezinin, Gobi’den kuzeye, Orhun nehri bölgesine kaymasına sebep olmuştu.

Hunlar, artık eskisi gibi değildiler. Akınları duraklamış, bilhassa Tanhu Tsütihoü (Chut’eho) zamanından itibaren (M.Ö. 101-96) 40 yıl devamınca, zengin güneybatı topraklarının (Tanrı dağları, Cungarya, Turfan, Yarkent, Kuça vb.) düşman istilasına uğraması ile devlet geliri azalmış, o zamana kadar Çin’den vergi ve hediye olarak sağlanan malî destek kesilmişti. İç huzursuzluk, idarecilerle başbuğların arasını açmağa yönelen kesif Çin propagandası ile gittikçe derinleşiyordu. Hun prenslerinin birbirleri ile olan anlaşmazlıkları, mücadeleyi şiddetlendirdi. İktisadî darlık ve askerî güçsüzlük karşısında, maddî yardım temin edilir düşüncesi ile, çıkar yol olarak Tanhu Hohanyeh’in (M.Ö. 58-31) Çin himayesini isteme meyli, durumu büsbütün karıştırdı. Sol Bilge eliği (Sol kanat kralı) olan Çiçi (Chihchih, Tsitki), bu kardeşinin tanhuluğunu tanımadı. Mesele, Hun devlet meclisinde (Türkçesi: toy) ağır münakaşalara yol açtı. Hohanyeh’in teklifi; istiklâlin feda edilmesini “gülünç ve utanç verici” bir davranış sayan ve kendilerinden ülkenin devralındığı atalara karşı hürmetsizlik kabul eden Çiçi taraftarlarınca reddedildi. Tanhu’nun fikrinde direnmesi, Hunları ikiye ayırdı (M.Ö. 55). Devlet birliğinin parçalanması ile, Çin üzerindeki Hun tehdidi ortadan kalktığı için, Doğu Asya tarihinde bir dönüm noktası olan bu yıllarda, Hun prensleri arasında iyice alevlenen açık mücadele sonunda, rakiplerini mağlup, bu arada tanhuluk merkezini de işgal ederek Hun imparatoru durumuna yükselen Çiçi karşısında, Hohanyeh, kendine bağlı kütlelerle birlikte, desteğini sağladığı Çin’in kuzeybatı sınır bölgesine (Ordos, Pingçu) çekildi (M.Ö. 54).

Devletini güçlendirmek ve iktisadî imkanlara kavuşturmak bakımından, hakimiyetini batıya doğru yaymağı uygun gören Çiçi Tanhu, M.Ö. 51′de harekete geçti. Önce, Tanrı Dağları kuzeyi Isık Göl havalisindeki Wusun’ların mukavemetini kırdı; Tarbagatay bölgesindeki Ogurları, daha kuzeydeki Kırgızları ve İrtiş etrafındaki Tingling’leri tabiiyetine aldı. İki yıl içinde kazandığı bu başarılardan sonra, Wusun akınlarının tedirginliğinden kurtulmak isteyen Kangkü (Çu, Güney Kazakistan bozkırı, Maveraünnehir) kralının arzusu üzerine, bu devleti himaye etmek vesilesi ile Aral Gölüne kadar bütün batı bölgesini idaresi altına alarak, geniş Orta Asya Hun İmparatorluğunu ihya etti. Çiçi, hükümetinin kuzey Moğolistan’daki ağırlık merkezini de, Çu-Talas nehirleri arasına kaydırarak, orada etrafı surlarla çevrili yeni bir başkent inşa ettirdi (M.Ö. 41) ki, böylece, mevkii dolayısıyla İran, Afganistan, Hindistan, Doğu ve Orta Avrupa kıtaları bakımından, Asya tarihinin bundan sonraki gelişiminde sürekli tesiri görülecek olan Türkistan sahasına, Türk halkının iyice nüfuzunu sağlamış oluyor (Batı Hunları) ve Fergana, Baktria (Belh) havalisini kendine bağladıktan sonra, Çin kaynaklarına göre, Ansi bölgesini, yani güneybatı sınırları, ta Anadolu’ya kadar uzanan Parth İmparatorluğunun kuzeydoğu kısmını zaptetmek için planlar hazırlıyordu.

Fakat Çiçi’nin hakimiyeti uzun sürmedi. Topraklan çok genişti ve Hun devleti bu bölgelerde henüz iyice yerleşmiş, idarî nizamı kurmuş, tâbi kütleler ve komşuları ile normal münasebetlerini geliştirmiş değildi. Çiçi’nin harekâtını, adım adım takip eden Çin, Wu’sun’ları, Kangkü devletini kendine çekmeği bildi ve derhal saldırıya geçti. Etraftan aldıkları yardım ve 70 bin kişi civarındaki orduları ile, baskın şeklinde, Hun topraklarına girerek süratle ilerleyen Çinliler tarafından kuşatılan, Talas ırmağı üzerindeki surlu Hun başkenti, tamamıyla tahrip edildi (M.Ö. 36). Başkentte, hayrete değer bir müdafaa yapılmış, sokaklarda kanlı savaşlar verilmiş, hatta tanhuluk sarayı içinde oda oda çarpışılmış ve Çiçi, oğlu ve hatunlar dahil, saray mensuplarından 1518 kişi, ellerinde kılıç, devletleri uğruna hayatlarını feda etmişlerdi.

Çiçi’nin batıya uzaklaşmasından sonra kendini toplayan ve Çin hükümeti ile anlaşma yaparak (M.Ö. 43), devlet meclisinin kararı ile başkentini Orhun bölgesine nakleden, fakat M.Ö. 36′dan itibaren tekrar Çin tâbiliğine giren Hohanyeh’e (ölm. M.Ö. 31) bağlı kütleler, onun evlatları tarafından bir müddet idare edildikten sonra, tekrar toparlanmağa başlamışlar ve kudretli bir devlet adamı olduğu anlaşılan Yu (Hotodzsisi) Tanhu zamanında (M.S. 18-46), Çin’e karşı istiklallerini elde ederek, doğuda Mançurya’ya, batıda Kaşgar’a kadar olan geniş bölgeyi tekrar idarelerine almağa muvaffak olmuşlardı. Fakat Yu’nun ölümünden itibaren iç anlaşmazlıklara düşmeleri ve uzun süren kıtlık yıllarının sebebiyet verdiği çok sayıda hayvan kırımı ile ülkede baş gösteren açlık, Hunları müşkül duruma soktu. Yu’nun oğlu Tanhu P’unu’ya karşı mücadele açarak, kuzeydeki Hun kabileleri arasına çekilen Pi’nin (P’unu’nun yeğeni) orada kendini tanhu ilan etmesi hadisesi (M.S. 48), Hunları tekrar ve artık bir daha birleşememek üzere ikiye ayırdı: Kuzey Hunları (Kuzey veya Dış Moğolistan’da) ve Güney Hunları (Güney veya İç Moğolistan’da).

Böylece, M. 48′de, ayrı siyasî vasıfları kesinlik kazanan iki Hun devleti arasındaki büyük fark, güneydekinin Çin tabiiyetini devam ettirmesi, Kuzey devletinin ise istiklalini daima koruması idi. Bundan başka, Güney Sibirya, Cungarya ötesine kadar Batı ve İç Asya’da iktisadî ehemmiyeti bilinen bütün şehir devletleri de, Kuzey Hun Devletinin idaresinde idi. Dolayısıyla siyasî ve askerî Çin saldırılarının ana hedefini teşkil ediyordu. Daha Hun İmparatorluğunun bölünmesi ile sonuçlanan iç mücadeleleri ustaca istismar eden Çin, Hunlara bağlı doğudaki Moğol-Tunguz karışımı Wuhuan ve Sienpi (Hsienbi) kütlelerini kışkırtmış, bunların sürekli baskıları neticesinde Hun Devleti, Doğu Moğolistan’da kontrolü kaybederken, batı bölgesinde de tahrikçi Çin siyaseti ile karşılaşmıştı. Bu sebeple, en tesirlisi Yarkent Krallığı olmak üzere, Şanşan (Loulan, Lobnor’un güneyi), Turfan vb. bölgelerdeki ayaklanmalar ile uğraşmak zorunda kalındı (46-60 yılları). Hun Devletinin buralarda, bilhassa Çin’in sömürücü tutumu ile Yarkent kralı Kien’in çok merhametsiz davranışından perişan düşen halk tarafından, kurtarıcı gibi karşılanması ve duruma hakim olduktan sonra, yeniden baskı altına aldığı Çin’i, sınır kasabalarında serbest ticarete mecbur etmesi (61-65), Çin’i tam kararlılık içinde ve doğrudan doğruya askeri harekâtla Hun Devletini çökertmek hazırlığına sevk etti. İmparator Mingti (58-75), Ç’engti (75-89) ve Hoti (89-105) devirlerinin ünlü generali Pan Ç’ao’nun yüksek kumandasında kalabalık Çin ordularının, 30 yıl süren harekâtı sonunda Kangk’ü’ye kadar (Kaçgar, Hami, Yarkent, Hoten dahil) sayısı 50′yi bulan zengin ve kervan yolu üzerinde olduğu için, iktisadî yönden önemli şehir, Çin idaresine geçti. Bilhassa 73-74, 89-90-91 yılları harekâtında ağır kayıplara uğrayan Hunlar, İç-Asya’da hakimiyetlerini kaybederken, doğuda da Sienpi’lerin hücumlarına (en şiddetlisi 89-91 arasında) maruz bulunuyorlardı. İki cephede, sürekli savaşlar vermek zorunda kalan Kuzey Hun Devleti, son tanhuların başarılı müdafaalarına rağmen, kuvvetten düştü, durum aleyhte gelişti. Hakimiyetlerini, Güney Sibirya’ya ve Cungarya’ya kadar genişletmeğe muvaffak olan Sienpi’lerin hükümdarı Tanshihhuai (aş. yk. 147-156) tarafından, nihayet saf dışı edilen Kuzey Hunlarının (ihtimal Tanhu Avitokhol zamanında) toprakları, düşman kabilelerin istilasına uğradı. Siyasî iktidarlarının zayıflamağa yüz tuttuğu tarihlerde, esasen memleketi terk etmeğe başlayan Hunlardan (büyük çapta göçler 91′de ve 155′e doğru), Kuça civarında kalan Yüepan-Yüebanlar dışındaki kalabalık kütleler, batıya çekilmişlerdi ki, bunların şimdiki Güney Kazakistan bozkırındaki soydaşlarına (Çiçi Hunları) katıldıkları anlaşılmaktadır.

M. 48′den beri, Çin sınır bölgesinde yaşayan ve kuzeyden gelecek saldırılar için Çin’in ileri karakolu bir tampon devlet durumunda olan Güney Hunları da pek huzurlu değildi. Kukla tanhulara karşı, Hun kabileleri, sık sık başkaldırıyorlardı. 94, 124 ve 140 yıllarında görülen ayaklanmalar güçlükle bastırılmış, bunları 153, 158 isyanları takip etmişti. Bu senelerde Kuzey Moğolistan’ı işgal eden Sienpi’ler, güneye doğru baskılarını artırarak, Hun devleti için tehlikeli olmağa başladılar (177′den itibaren). 188′de Çin hükümetince tayin edilen tanhunun tamamen Çin’e teslim olma kararı üzerine Hunlar tarafından öldürülmesi, devleti başsız bıraktı. Kabileler, diğer tayinli iki tanhuyu da tanımadılar ve dağınık kabile hayatına döndüler. Son tanhunun, Çin başkentinde hapsedilmesi ve ülkenin 5 eyalete bölünerek Çinli askerî valilerin gözetimine verilmesi ile, Güney Hun Devleti de sona erdi (M. 216).

Bununla beraber, Sienpi baskısı yüzünden bilhassa 3. yy.’ın 2. yarısında güneye gelmek suretiyle Çin’de sayıları gittikçe artan Hunlar, Çin idaresi altında ve Çinli halk arasında, varlıklarını korumayı bildiler. Çin’de, Han sülalesi iktidarının zayıflamağa yüz tuttuğu tarihlerde (180′den itibaren) birbirleri ile mücadeleye girişen generallerin tutumu, büyük değişiklik meydana getirmiş, siyasî birliğin parçalanmasına yol açmıştı (“16 Devlet” devri). Sui hanedanının, birliği ihya ettiği 589 yılına kadar süren bu devrede Türk kütleleri, başta Tabgaç (Wei) sülalesi olmak üzere, müstakil devletler kurmuşlar ve Han iktidarının son bulması ile, M.S. 220′lerde, tekrar sahnede görünen Güney Hun kabile başbuğlarının idaresinde nüfuzlarını artırarak, zamanla hemen bütün Kuzey Çin’i Türk hakimiyetine almayı başarmışlardı. Bunu sağlayan kuvvet, yukarıda zikredilen asî generallerden biri olan Ts’ao Ts’ao’nun, savaşlarında yardımları olduğu için, Şansi bölgesine yerleştirdiği 19 Hun kabilesi idi. Kalabalık olan ve her fırsatta Çin idaresine başkaldıran (meselâ 271, 294, 296 yıllarında) bu Türk kütlesi, millî benliğini koruyor ve eski tanhu ailesi mensuplarına karşı saygı beslemeye devam ediyordu.

19 kabileden biri T-opa (Tabgaç), biri de büyük Tanhu Mo-tun ailesinin indiği Tuku veya T’uko idi. Hun Tuku (T’uko) başbuğu, eski tanhular neslinden ve Hun elig’lerinden olan Liu Yüan (Liu, bu devirde Tuku ailesine Çinlilerin verdiği addır) çetin bir hürriyet mücadelesi verdikten sonra, dikkat çekici bir siyasî kavrayışla, 500 sene önceki atalarının, eski Han sülalesi ile olan dostluklarını ve “kardeş”liklerini de ileri sürerek ve hatta kendi sülalesine “Han” adını vererek, bu Çin bölgesinde (merkez: P’ing ç’eng) Türk devletini kurmağa muvaffak oldu (304-329. 1. Chao). Çin başkenti Loyang’ı zapt etti (311). Kendisinden sonra, Çin’in öteki başkentini de ele geçiren kardeşi Liu Ts’ung’un geliştirdiği bu siyasî hakimiyet şuuru; idare, başbuğ aileleri arasında el değiştirmesine rağmen, devam etti (başlıca Hun sülaleleri: 2. Chao: 329-351, Hsia: 407-431, Kuzey Liang: 401-439 ve bunun devamı: Lou-lan krallığı, 442-460; Turfan civarında). Aynı şuur, Tsükü (Chuch’ü) Mengsün tarafından kurulmuş olan son Hun devleti “Kuzey Liang”ın 439 yılında Tabgaç hükümdarı T’aivvu’nun baskısı ile başkent Gutsang işgal edilerek yıkılması üzerine, buradan kaçıp kurtulduğu anlaşılan Türk Açına [Asena, Bozkurt] ailesinin temsil ettiği büyük Göktürk Hakanlığı’na ulaştı.

Çin sahasında Hun adı altındaki siyasî hayatları böylece tarihe karışmakla beraber, M.Ö. 1. asırda Çi-çi iktidarının yıkılması neticesinde, etrafa dağılmış olarak Sogdiana’nın (Seyhun-ötesi) doğusunda, Kafkaslar’ın kuzeyinde, hatta Dinyeper nehri civarında ve bilhassa Aral Gölünün doğu bozkırlarında varlıklarını devam ettiren Türk kütleleri, oradaki diğer Türk zümreleri ve 1. asır sonlarından 2. asrın yarısına kadar, doğudan gelen Hun kalıntıları ile çoğalmışlar ve uzunca bir müddet sakin bir hayat yaşamak suretiyle güçlerini artırmışlardır. Bunların, büyük ihtimalle iklim değişikliği yüzünden veya son yıllarda gelişen yeni bir görüşe göre, 110-350 yıllarında doğudan gelen Uar-hun baskısı karşısında batıya yöneldikleri ve sonra Avrupa Hun İmparatorluğu’nu kurdukları anlaşılmaktadır. Bu kütlelerin batıya Sibirya’ya doğru Çin sahasından uzaklaşmalarından dolayı, haklarında, 2 asır gibi uzun bir süre yazılı bilgi bulunamadığı gerekçesine dayanılarak, Hiungnularla aynı kavim sayılamayacakları yolundaki bazı iddialara rağmen, Atilla zamanında, bütün Avrupa’da Türk hakimiyetini gerçekleştirenlerin, bu Asya Hunları neslinden oldukları çeşitli vesikalarla belgelenmektedir.

Prof. Dr. İbrahim KAFESOĞLU
TÜRK MİLLİ KÜLTÜRÜ

Askerî Teşkilat

Sadece hafif zırhla korunmuş ve tamamı atlı okçulardan oluşan bir ordunun, nasıl bunca orduları yok ettiği ve hattâ iyi eğitimli, tam zırhlı ve yüksek tecrübeli Roma lejyonlarını yendiği, ilk bakışta hayret vericidir. Bu zaferlerin sırrını çözebilmek için, Hunlar’ın savaş taktiklerini, silahlarını ve nasıl organize olduklarını iyi bilmek gerekir.

Atlar, Hun askerî kuvvetinin temel taşıydı. Daha sonraları Avarlar ve Macarlar gibi Türk kavimleri de atı, ataları Hunlar gibi iyi kullanmışlardır. Hun atları, Avrupa atlarından farklıdır. Bunlar daha küçük, tüylü ve daha dayanıklı, cesurdular. Bu atlar sayesinde Hunlar, düşmanlarından 5 kat daha uzun mesafeleri, onlarla eşit sürede alabiliyorlardı. Bütün askerler, yanlarında en az iki at taşırlardı ve bu yedek atlar sayısı, 5 e kadar çıkardı. Bunun, iki nedeni vardı. Eğer savaşta atı ölürse, diğer atlardan birini kullanabiliyordu ve üstelik çok sayıda at, düşmanların, Hun kuvvetlerinin miktarını tam olarak kestirmesini engelliyordu. Hun askerleri, ikmal yolları kurmazlardı. Her asker, yiyeceğini, silahını, çadırını, sefere çıkmadan önce ayarlamak zorundaydı ve bunları yedek atlara yüklerdi. Hun atları da, askerleri gibi, çok hafif zırhlı idiler. Hunlar, semeri kullanmasını biliyorlardı, fakat, üzengiyi kullanmamışlardır. Aslında kullanmalarına gerek olmadığı da bazı Çin ve Avrupa tarihçileri tarafından bahsedilmektedir. Çünkü, Hun askerleri, ata, sözleri ile hakim olabiliyorlar, böylece ok ve kılıç kullanırken, çok rahat hareket edebiliyorlardı. Emirlerle atların düşman atlarını ısırması ve yere düşen düşman askerinin ezilmesi sağlanıyordu. Üzengi, Avarlar sayesinde 5. yüzyılda Avrupa’da yayılmaya başlamıştır.

Hun atlı okçuları, “Birleşik Yay” diye bilinen, çok güçlü ve etkili, ağaçtan yapılma, boynuz ve deriyle kaplanmış bir yay kullanıyorlardı. Elbetteki bu yaylar, yerin altında binlerce yıl kaldıklarından, bugün sadece kemikle kaplanmış kısımları mevcuttur. Bir Macar okçuluk uzmanı ve seyisi, Lajos Kassai, yıllar sonra Hun hikâyelerine, buluntulara ve arkeolojik kazılara dayanarak Macar, Hun ve Moğol yaylarını üretmeyi başarmıştır. Bu şekilde bir yayla, bir asker, 2 yaya sahip olmuş oluyordu. Bu yaylar, kuru tutulmak zorundaydılar. Askerler, yanlarında deriden yapılma bir sadak taşırlardı. Bu çeşit bir yayı üretmek, genelde yarım sene alıyordu. Öncelikle kayın ya da akça ağaç diye bilinen uygun ve şekil alabilir bir ağaç olması gerekiyordu. Yay’ın gövdesine, boynuz ve sert odun parçaları yapıştırılıyordu. Deriyle kaplanarak, nem karşısında önlemler alınmış oluyordu. Bu yay sayesinde, Avrupalı askerlerin kullandıkları yaylardan daha etkili ve hızlı bir şekilde atış yapabiliyorlar, daha az yoruluyorlardı. Şimdi düşünün, 10 000 atlı asker, düşman karşısında ve atlarını sadece sözleri ve diz hareketleri ile yönetiyorlar, ellerinde en az 3-4 ok var, yani bu bir dakikadan az bir sürede, aynı anda 40 000 ok demek.

Hun ordusu yakın savaşa pek girmese de, mecbur kaldığında genellikle mızrak ya da pala, hançer kullanırlardı. Askerler, küçük yaştan itibaren eğitilmeye başlanır, onlara at sürmesi, yay ve kılıç kullanması öğretilirdi. Okçuluk talimleri, genellikle fare, kuş, gelincik, daha sonra tavşan ve tilki gibi küçük hayvanlara karşı yaptırılırdı. Böylece, büyüdüğünde mükemmel derecede at süren ve yay kullanan, kusursuz bir atlı okçu savaşçı yetişirdi.

Hunlar gibi atlı göçebe milletler, genellikle savaşlarda mahvediciydiler. Kullandıkları taktikler, Avrupa orduları ve Çin piyadeleri için bilinmeyen ve sezilemeyen tuzaklarla doluydular. Hun askerleri, hep sayıca üstün kuvvetlerle savaştıkları için, öncelikle onların sayılarını etkisiz hale getirene kadar ok yağmuruna tutar, iyice yıpranan düşmana mızrak ve kılıç hücumuna çıkarlardı. Oklara karşı kalkan kullanmayı deneyen ordulara karşı ise, grup halindeki okçularla ateş ederlerdi. Önce havadan ok yağmuru başlar, diğer grup da hemen, kalkanlarını havaya kaldırmış askerleri oklardı. Genellikle, pusu kurarak hücum etme taktiği kullanılırdı. Avrupalı ve Çinli tarihçiler, Hunlar’ın en tehlikeli ve hileli taktiğini, yani bizim bildiğimiz Turan Taktiğini şöyle tanımlamışlardır: Ordu bütün kuvvetleri ile düşman hatlarına hücum eder, kısa bir süre çarpıştıktan sonra, bir işaretle geri çekilir, gözünü hırs bürümüş düşman, zaferi kazandığına inanıp Hun ordusunu takibe koyulur, ancak ani bir işaretle Hun atlıları, eğerlerinin üzerinde ters döner ve 3-5 ok atarak ön hücum hattının saldırısını kırarlar ve bu sırada yanlara açılmış Hun okçuları, düşmanı iyice çevirmiştir. Avrupa tarihçileri bile, bu taktikleri ve iyi organize olmuş savaş düzenini, barbar ve kana susamış ilkel kavimlerin yapamayacağını kabul etmiştir.

İktisat

Aslında İktisat ve Hun, birlikte düşünüldüğünde, çoğu kişi şaşırabilir. Çünkü Hunlar, bugüne kadar göçebe koyun çobanları olarak bilinirlerdi. Fakat yeni araştırmalar, bu bakış açısını değiştirmiştir. Baykal Gölü etrafındaki son kazılardan sonra Bilim adamları, Hiung-nular’ın sadece koyun çobanlığına dayanan ekonomisi görüşünü terk etmişlerdir. Hunlar’ın şehirler kurduklarını, bunların etrafını sıkı duvarlarla koruduklarını, taştan ve odundan sürekli kullanmak için evler yaptıklarını, sadece çadır kullanmadıklarını tespit etmişlerdir. Bu bölgelerin ticaret ve tarım merkezleri olduğu, esnaf ve birçok zanaatkârın bulunduğu, ayrıca Hunlar’ın pulluğu kullandıkları, arpa ve buğdayı bildikleri ortaya çıkmıştır. Hunlar’a ait oldukları kanıtlanmış birçok mezarda ise, bazı tarım aletleri, bugünlerde Rusya’da bulunmuştur. Hunlar, buğdayı büyük çukurlarda saklamışlar, iki taşın arasında öğütmüşlerdir. Ayrıca çanak ve çömlek kullandıkları, demiri ve bronzu işledikleri anlaşılmıştır. Ticaret kervanları, Çin’e ve İran’a kadar ulaşmıştır. Ormanlar da Hunlar’ın ekonomisinde çok etkili olmuştur.

Burak Türkay Kılıç
(Dolunay Dergisi)


CİNSEL İLİŞKİDE HARAMLAR – HELÂLLER

Aralık 24, 2006

Bu konu başlıbaşına bir kitap ve araştırma konusu olduğundan, biz bu mevzuda söylenmesi gerekenlerin tümünü söylemeye çalışmayacak, bazı tereddütlü ya da önemli noktalara deginmekle yetinecegiz.

Bu konuda hiç unutulmaması gereken en önemli nokta, insanın yaradılış gayesidir. Insan Allah’ın yüceligi karşısında kendi güçsüzlügünü kabullenmesi ve her hareketini Allah’a kulluk olarak yapması için yaratılmış bir varlıktır. Öyleyse yemesi, giymesi yatması ve kalkması gibi, cinsel ilişkisi de ibâdet olarak yapılmalıdır. Haramdan sakınmak, Allah’ın nimetinden helâl olarak yararlanmak, yapacağı hayırlı işler için fikrini meşgul eden cinsel arzuyu, sağlam düşünebilmek için gidermek, koca karının, karı da kocanın hakkını ödemek ve en önemlisi müslüman nesli yetiştirmek amacıyla yapılan meşru bir cinsel ilişki ibâdettir ve insana aldığı zevkler yanında sevap da kazandırır. “Kişinin zevkini yaşamasında hiç sevap olur mu ?” diye soran sahabiye Allah Rasûlü Efendimiz; “O suyu haram bir yere akıtsaydı, günah olmayacak mı idi? Öyleyse helâlından akıtması da sevaptır” buyurmuştur.(Müslim, zekât 52; Ebû Dâvûd, tatavvu’ 12; edep 160; Müsned V/167,168.)

Öbür yönüyle insan, arzu ve şehvetinin esiri olup, sırf zevki için yaşar hale gelmemelidir. Bu, ondaki hayvanî güçleri geliştirir, melekî güçleri zayıflatır ve insanı alçaltır. Halbuki, bütün zevkler gibi cinsel ilişki zevki de bir gaye değildir, bir gaye için yaratılmış insana Allah’ın bir hediyesidir. Insandan, neslini sürdürmesini istemiş ve bunu Allah’ın istediği doğrultuda yapması halinde kendisine cennet vadedilmiştir. Ise cinsel ilişki zevki gibi peşin bir avans da verilmiş ve sanki öbür âlemde alabildiğine tadacağı zevklerden, daha dünyada iken ona parmak ucuyla hafifçe tattırılmıştır. Ya da yorucu çabalarla yüce bir gayeye ulaşması istenen insana, gönül eglendirme türünden çerez takdim edilmiş ve asıl ziyafetin sonda olduğu bildirilmiştir. Tıpkı zor birise kosulan çocuklara, işi sonuna kadar götürmeleri için verilen oyuncaklar gibi. O çocuğun verilen işi bırakıp bu oyuncakla eglenmesi, oyuncağın veriliş amacına ne derece zitsa, insanın cinsel zevklerini gaye olarak görüp, sırf onlarla meşgul olması da yaratılış gayesine o derece zittir.
Şimdi vereceğimiz bilgilerde bu açınin gözönünde bulunduiulması gerekir.

Tutma ve bakma konusunda karıkoca arasında avret olan bölge yoktur.(Ibn abidin VI/367) Hz. Ömer’in oğlunun; “bana göre birbirinin organlarına bakmaları daha iyidir, çünkü bu cinsel ilişkinin tadıni artırır,” dediği nakledilir. Fakat Aynî; “bu sözün, onun sözü olduğu kesin değildir” der. Tutma konusunda câiz değildir diyen yoktur. Ebû Yûsuf; “Ebû Hanife’ye sordum ki, erkek karısının organını tutsa, kadın da kendisine karşı tahrik etmek için kocasının organını ellese, bunda bir sakınca var mıdır? O da bana; hayır, yoktur. Hattâ bu sevaptır ve ecrin büyük olmasını sağlar dedi”.

Hanımı ile ilişkide bulunurken, onu tanıdığı güzel bir kadın diye hayâl edip, onunla sevişiyor gibi cima yapmasının haram olmadığını söyleyenler vardır. Ancak Ibn Âbidîn; bizim kurallarımıza göre bunun helâl olmaması gerekir, çünkü bu, suyu şarap olarak düşünüp içmeye benzer. Onun haram olduğu açıktır. Öyleyse öbürü de helâl olmamalıdır” der. ( Ibn ilbidin VI/372.) Doğru olan da bu olsa gerektir.

Cinsel ilişkide kullanılan kremler, ya da yağlandırıcıların, domuz yağı gibi haram madde içermedikten sonra, helâl olmadığını gösteren bir delil yoktur. Ancak bu normal eşlere tavsiye edilmeyecek bir durumdur. Allah bu iş için tabi nemlendirici yaratmayı ihmal etmemiştir.
Cinsel ilişkinin yasaklanan, ya da tavsiye edilen bir şekli yoktur. Ne var ki, tabiîlik dinî olan İslam’ın, bu konuda da tabiî olanı tercih edeceği açıktır. Üreme organından olmak üzere, karı ile koca hangi tür ilişkiden zevk alıyorlarsa onu uygularlar. Ayakta, otururken, yatarken, arkadan, önden, altta, üstte; hangisini isterlerse öyle yaparlar. Ancak üzerlerinin örtülü olması Islâmî bir edep ve emirdir.” Allah ise utanmaya en lâyık olandır”(Fetâvây-i Hindiyye’de: “Oda küçük olursa (5-10) zira’ yani yaklaşık(3 x 6 m2) koca böyle bir odada cima maksadıyla karısını soyabilir. Bir kısım ulema karı kocanın bir odada tek başlarına soyunmalarında mahzur olmadığını söylemişlerdir.” (Ibn Âbidîn, Kunye’den, V/288). Ama bu, elbette cima ederken açık olabilecekleri anlamına gelmez. Hadîs için bk. Buhârî, ilm 15, edep 68.)

Karısına dübüründen yaklaşmak çok çirkin bir hareket ve haramdır. Insanın tabiatina, şeref ve onuruna aykırıdır.

Erkeğin, şehvetini uyandırmak ve zevk duymak için, eliyle ya da butlarıyla kendi kendini tatmin etmesi helâl görülmemiştir. (Bu konuda Mü’minûn (23) 7 ve Me’âric (70) 31 âyetleri ve tefsirlerine bakılabilir.) Haramlığını bazıları hafif, bazıları da kaba olarak nitelemişlerdir. Ancak erkeğin yanında karısı yoksa, ya da evli değilse, kalbi bununla meşgul oluyorsa ve harama düşme endişesi varsa, kendisini boşaltmanın, bunu âdet haline getirmemek şartıyla câiz olduğunu söyleyenler vardır. Hattâ, ciddî olarak harama düşme endişesi varsa ve bu yolla buna engel olunacaksa, bunun vâcip olduğunu söyleyenler de vardır. (Geniş bilgi için bk. Mahlûf, Fetâvâ I/117,118.) Ancak Peygamberimizin bu konudaki tavsiyesinin, şehveti oruç tutmakla yatıştırmak olduğu unutulmamalıdır. (Söz konusu hadîslerinde Rasûlüllah Efendimiz: “Gençler! Evlilik külfetine hanginizin gücü yetiyorsa evlensin.” Yapamayan oruç tutmalıdır. Çünkü onun (nefsi dizginleyici) kamçısı vardır” Buhârî, savm 10, nikâh 2, 3; Müslim, nikâh 1, 3; Ebû Dâvûd, nikâh 1) Bu yolla hem haramdan kurtulacak hem de sevap kazanacaktır.

Erkeğin eli vb. şeylerle kendini tatmin etmesi caiz olmadığı gibi, kadının da bu yolla tatmin araması câiz değildir. Ancak koca, karısının eli ile ya da vücudunun diğer yerleri ile tatmin olabileceği gibi, karısını da bu yolla tatmin edebilir. (Serahsî, Mebsût X/159.)
Hastalık, zayıflık ve güçsüzlük gibi sebeple cinsel ilişkiye dayanamayan ve bu yüzden istemeyen kadınla cima etmek haramdır. (Ibn Âbidîn, el-Ukûdü’d-dürriyye I/26.)

Evlendiğinde karısıyla ilişkiye güç yetiremeyen erkek bir yıl beklenir. Bir yıl boyunca da, bir defa olsun, güç yetiremezse, karısı, istemesi halinde ayrılır, erkeği beklemeye zorlanamaz. (Ibn Âbidîn, el-Ukûdü’d-dürriyye I/30.)

Mushaf bulunan odada cima etmenin sakıncası yoktur. Çünkü müslümanlann evlerinde ve odalarında genellikle Mushaf bulunur. Ancak Allah’ın kelâmına karşı saygı duyulduğunu göstermek için Mushafin örtülmesi gerekir. (Ibn Âbidîn, I/266, el-Hediyyetü’l-Alâiyye 268.)
Mescidlerin üzerinde cinsel ilişkide bulunmak mekruhtur. Çünkü mescidler semâya kadar mesciddirler. (Alâuddîn Âbidîn, el-Hediyyetü’l-Alâ’iyye 283.)

Cimaya başlarken “besmele” çekerek,hadîste geçen “Bismillâh, Allahümme cennibnâ’ş-Şeytâne ve cennibi’ş-Şeytâne mâ-razektenâ” duasını okuması müstehaptır ve cimanın edeplerindendir. (Örnek olarak bk. Buhârî, bed’ul-halk 11; Müslim, talak 6, nikâh18)

Kocası kendisini cimaya çağırdığında, karısının bunu özürsüz olarak reddetmesi, câiz değildir. Hattâ âdetli olması da bir özür değildir. Çünkü kocası onun, âdetli iken haram olan bölgesi dışında bir yerinden yararlanabilir. (Fetâvây-i Hindiyye (yazma) 611/45 Müslim, hayz 16, Nesâî, taharet 180; Ibn Mâce, taharet 124) Bu konuda özellikle kadının sözkonusu edilmesi, cimada erkeğin, kadından daha sabırsız olduğundandır. Yoksa kadının, kocasından cima isteme hakkıyok demek değildir.

Karıkocanın, zaruret olmadıkça cinsel ilişki biçimlerini başkalarına anlatmaları haramdır. Peygamberimiz (s.a.s.) : “Şüphesiz ki, Kıyâmet Gününde, Allah’ın katında, emanete hiyanetin en büyüklerinden biri, karıkoca beraber düşüp-kalktıktan sonra, kocasının kadının sırrını yaymasıdır” buyurmuştur. (Müslim, nikâh 21; Davûdoğlu age VN/327 vd.)

Emzikli kadınla cimada bulunmak câizdir. (bk. Müslim, nikâh 24; Davûdoğlu age VN/342 vd.) Bir kadını görerek şehveti harekete gelen kimsenin, derhal karısı ile cima etmesi ve nefsini yatıştırması müstehaptır. (bk. Müslim, nikâh, 2; Davûdoğlu age VN/221.)

Cimada özellikle dikkat edilmesi gereken noktalardan birisi de, temizliğe olabildiğince dikkat etmektir. Mümkünse ilişkiden önce eşlerin dış organlarını sabunla yıkamaları müslümanca bir davranış olur. Çünkü temizlik müslümanlığın ana temellerindendir. Kasıklarda yuvalanıp üreyen mikropların, ilişki yoluyla kadının rahmine ulaşıp, çeşitli rahim hastalıklarına sebep olabileceği, ya da mevcut hastalıkları artırabileceği hiç unutulmamalıdır. Peygamberimizin (s.a.s.) cima edeceklere abdest almayı tavsiye etmesi (bk. Ibn Kudâme, el-Mugni VN/26) bundan olsa gerektir.

Cima gücünü artıracak besinler yemek sakıncalı değildir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) kına sürünmeyi tavsiye ederken; çünkü o, cildi güzelleştirir, cima gücünü artırır(Zehebî, et-Tibbu’n-Nebevî 25), buyurmuştur. “Tıbbı Nebevî” kitaplarında buna benzer hadisler nakledilir ve cima gücünü artıracak gıda rejimi verilir. (agk)

Ilişkinin ne olduğunu bilecek kadar büyük çocukların bulunduğu odada, onlar uyurken bile cima etmek câiz değildir. (Nemenkânî, el-Fethu’r-Rahmanî N/2l3)

kaynak: islam fıkıh ansiklopedisi


Farkında Olma ve Nasip Arasındaki Bağlantı

Aralık 24, 2006

Hamza AYDIN (sızıntı)

İnsanoğlu kendi içinde küçük bir âlem olduğu için, dünyasında farkında olması ve gözetmesi gereken birçok varlık ve hadiseler vardır. İnsanın duyguları, düşünceleri, hayalleri, ya şuursuz ve otomatik (arka beyin) tarzda yönetilir, ya da ön beyinle temsil edilen şuurlu farkındalık (farkı fark etme) biçiminde kontrol edilir. İnsanın tabiî eğilimi, azamî tasarruf prensibi gereğince, mümkün olduğu ölçüde aşina olduğu şeylerle hayatını geçirmektir. Bu münasebetle zihnî aktivite olarak, insanın bildiği şeylerle hayatını devam ettirmesi ile, yeni şeyler öğrenerek hayatını sürdürmesi arasında mâliyet farkı vardır. Yeni şeyler öğrenmekle kazanılacak nimetler ve rahatlamanın faturası yüksek olduğundan, insan daha ucuz olan ve arka beynin kontrolünde –bildiği şeylerin çerçevesinde– hayatını sürdürmek ister. İnsanın tabiî eğilimlerinin tuzağına düşmeden, ön beynin kontrolünde yeni şeyler öğrenme rampasında kalabilmesinin yolu; “vücudundaki ve dış dünyadaki olup biten şeylere karşı şuurlu farkındalık” geliştirmesidir.

Allah herşeyi insanın gelişmesi, olgunlaşması için yaratmıştır. İnsan kâinatı mânâlandıran, çözen, bir anahtardır. Zihin, sonsuz ilimden açabildiği kapıları açmak; gözler, sanat eserlerindeki sanatı görebilmek; kulak, kâinattaki armoniyi dinlemek; dil ise, söylemek için insana verilmiştir. Her insan şahsiyet ve kabiliyet motifine göre, kâinatı anlar ve yorumlar. Her insanın şahsî hususiyetleri, iç istek motifleri farklı olduğu için, fertler farklı şeyleri görür ve fark eder. İnsanın bir başka özelliği de, kendi kabiliyetlerini ve alıcılarını yeterli görmeyip, başkalarına ihtiyaç duymasıdır. Tek başına fark etmediğimiz şeyleri, insanlarla karşılıklı münasebete geçince fark ederiz. İstişarelerde, fikir alışverişinde veya diyalog toplantılarında fark edilen şeyler “kolektif şuura ait farkındalığı (farkı fark etmeyi)” oluşturur.

İçiçe geçmiş halkalar

Farkı fark etmek, algılamayla; algılama da, zihindeki alıcıların açık olmasıyla sağlanır. İnsan farkı fark etmeden, iletişim kuramaz ve kendini geliştirme sürecine giremez. Üstün Dökmen bu meseleyi şöyle ifade etmektedir:“Nesneleriyle, bitkileriyle, canlılarıyla, insanlarıyla ve ulaştığı uygarlık düzeyiyle Dünyayı fark ediniz. Eğer siz Dünya’yı fark ederseniz, Dünya da sizi fark eder. Fark ettiğiniz Dünya’yı seversiniz. Sizi fark eden Dünya’yı ise, daha fazla seversiniz.” Bir başka önemli nokta da, farkına varmadığımız, kıymet ve önemini idrak edemediğimiz yolların, metotların ve nimetlerin aslında bizim olmamasıdır. Şuurlu farkındalıkla özümsenip bizim haline gelmeyen şeyler, bizde olsa bile, bize çok faydası olmamaktadır. Nitekim, evrensel ve en güzel dine mensubuz, ama; bu dinin güzelliklerini fark etmediğimiz zaman, o güzellikler bizim olmaktan çıkıyor ve defineler adasında yaşarken hazinelerden mahrum bir hayat sürüyoruz. Oysaki fark etme seviyesini ve şuurunu genişletip yükselten bir insan, varoluş seviyesini biyolojik hayatın üstüne çıkarıp; zihin, kalb ve ruh boyutunda daha kaliteli ve doyurucu bir hayat sürme imkânına kavuşur.
İnsanlar içiçe geçmiş halka yapısındaki farkındalık dairelerinin bir kaçına veya hepsine karşı farkındalık geliştirilebilirler. Meselâ :
– Dış dünyanın, canlı cansız nesnelerin, hâdiselerin ve süreçlerin farkına varabilirler.
– Diğer insanlarla empati kurabilir. (Bu farkındalık sayesinde, insan; öteki insanları anladıkça, dinledikçe, saygı gösterdikçe, anlaşılmayı, dinlenilmeyi ve saygı görmeyi hak eder..).
– Kâinatın birbiriyle bağlantılı bir bütün oluşturduğunun farkına varabilirler (Küçük ve önemsiz şey yoktur prensibini fark etme gibi.) .
İnsan kendi iç dünyasının, düşüncelerinin, duygularının, istek ve ihtiyaçlarının farkına varabilir, onları yönetebilir. Aksi takdirde farkına varamadığımız duygu, istek ve düşünceler bizi yönetir. Farkındalık; zihin haritamızda yeni şemaların oluşmasına yol açar ve insanın şuur ve idrak alanının genişlemesine vesile olur.

Fertler geçmişe ait pişmanlıkların ve geleceğe ait kaygı ve endişelerin tesirinde kaldığından, içinde bulundukları anı verimli yaşayıp değerlendiremezler. Sadece şu an için var olduğunu fark edenler ise; anı, anlamlı bir yatırıma dönüştürebilirler. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz andaki fırsatları görebilirsek zamanımızı değerlendirebilme imkânımız olur. Bakmakla, görmenin aynı şey olmadığı kabul edilir. Herkes bakar ama çok az insan farklılıkları görebilir. Dolayısıyla başarılı ve başarısız iki kişi arasındaki fark, gözlerin ve şuurlu farkındalığın kullanımında yatar. Farkı fark etme potansiyelini kullanabilen insan için varlık ve hadiselerdeki farklılıklar, kişinin ilerlemesini sağlayan fırsat kapılarıdır. Kâşifler veya mucitler, çoğu insanın dikkate almadıkları şeylerde farkına varabildikleri özellikleri kullanarak icatlarını gerçekleştirirler.

Nasibin yolu farkı fark etmekten geçer

Farkındalık veya farkı fark etmek, güzelliklere açılan bir kapıdır. Nasip kapısını çalabilmek için önce neyi istediğimizi bilmeliyiz. Fark etme, ön beyin veya şuur kullanılırsa ortaya çıkar. Bir şeyin fark edilebilmesinde aşağıdaki hususlar önemli rol oynar.

Kişi, hangi alanda eğitilmişse ve sosyal enerjisini nereye yoğunlaştırıyorsa, o alanla ilgili şeyleri görüp fark edebilir.
İlk defa duyduğu, gördüğü veya okuduğu şeyi, mevcut zihin yapısıyla ve haritasıyla bağdaştırıp onu anlamlı şekilde tanımlaması gerekir.

Tanımlayıp, alâka kurduğu bu şeylerin ona heyecan vermesi ve arzu uyandırması gerekir. Yukarıdaki hususlar, belli seviyelerde gerçekleşirse, kişide yöneldiği şeylere karşı farkındalık gelişir.
Bir vâdinin tepesinde biri emlakçı biri ressam, biri de jeolog olan üç adamın vadide neleri görebildiklerini düşünelim. Emlakçı, vadideki geniş arazilerin verimliliğini, ormanlar içine yapılacak villaları ve ekonomik getirisini görürken, jeolog toprağın mahiyetini, jeolojik yapısını, nehirlerin debisini ve su kaynaklarını algılayıp zihninde canlandırır. Ressam ise, bir sanatçı gözüyle vadiye bakar, yemyeşil vadileri, nehirleri yalçın tepeleri, vadideki beyaz evleri, puslu gökyüzünü tuvaline geçirmeye çalışır. Her adam, ilgi alanı ve kazandığı birikimler ışığında vadinin farklı özelliklerini ve boyutlarını yakalayıp, onları seslendirir.

Farkındalık derecemiz ile nasibimizi fark etme seviyemiz doğru orantılıdır. Her an, her saniye insanın karşısına yüzlerce fırsat çıkar, talih kapısı açılır, ama biz sadece bunlardan farkına varabildiklerimizden faydalanırız. Çünkü insan farkına varamadığı ve idrak edemediği şeyden faydalanamaz. Bir şeyi kimler fark ediyorsa, o şey, onlar için vardır. Belli şeylere karşı farkındalık duygusunu geliştiremeyenler için o şeyler, sadece onlar için yoktur. Farkına vardığımız şeyleri çoğaltarak, var olan nasibimizi elde etme ihtimalimiz de artar. İlâhi ihsanlar ve yardımlar hariç, yerinde oturup, gözleri kapalı vaziyette nimetlerin ayağımıza gelmesi beklenmemelidir. Rızk ile istihkakın aynı şeyler olmadığını fark ettiren bir atasözünde şöyle denilmektedir. “Allah fındığı verir ama kırmaz.”
Farkı fark etme gibi bir nimetten nasibi olmayan insanlar da vardır. Bu noktadan kişinin belli şeylere karşı, farkındalık geliştirip geliştiremeyeceği de bir nasip ve kısmet meselesidir. Nasip, çoğu zaman şuurlu farkındalıktan sonra gelir. Bazı insanlar, aşağıdaki ince ayrımı fark edememektedirler. O da şudur. Allah, yeryüzündeki icraatlarını üç temel kanun (kader, kaza ve atâ) çerçevesinde gerçekleştirmekte ve kullarına muamelede bulunmaktadır. Atâ kanunu, ilahi ihsânlar ve lütûfların ön şartsız ve karşılıksız olarak kullara verilmesidir. Bu kanunların birbirleriyle münasebeti şöyledir: Atâ kanunu, kaza kanununu iptal eder. Neticede atâ, kaderi tashih eder. Ancak kâinatta geçerli olan hakim tema, kaderi programa göre cüz–i iradeye bağlı olan işlerde, sebebler dairesinde yaşayan kulun sebepleri yerine getirmesi şeklindedir. Normal şartlarda kaderi programa göre kulun cüz’i iradesini kullanma şartına bağlı olarak yaratılacak şeyleri, Allah isterse atâsıyla iptal eder. Çünkü Allah mülk sahibi olarak istediği zaman, istediği kullarına, atâsıyla muamelede bulunabilir. Neticede isterse, kulunu kötülüklerden, musibetlerden koruyabilir veya kullarını musibetlerle imtihanda edebilir. Allah istediği takdirde, kulların gayret ve istemeleri olmadan da onları nimetlere boğabilir. Ama bu bir ihsândır ve sebebler ve kulluk dairesinde, sürekli geçerli olan ana tema değildir. Kullar, bu dünyada imtihan olmak için ve kendi iradelerini tecrübe etmek için var olduklarından, pek çok nasibin insana ulaşması veya ulaşmaması, ön şart olarak insanın şuurlu farkındalık kapısından geçiş yapıp yapmamasına bağlanmıştır. İnsanın başarılı olması için önüne biri farkındalık, diğeri de nasip (kısmet) olmak üzere iç içe geçmiş iki kapı konulmuştur. Farkındalık kapısı, kısmet kapısının önündedir. Nasip kapısını çalarak, nasibimizin olup olmadığını anlayabilmek için, öncelikle farkındalık kapısından içeri girmek gerekmektedir. Ancak Allah o kadar merhamet sahibidir ki, kuluna pek çok defalar, atâsıyla tecelli eder ve ona imkân ve fırsat kapılarını açar. Şayet kul bu fırsatları ve imkânları kullanmaya hazır değilse, bu talih veya kısmet, ziyaret ettiği kişinin evinin penceresinden çıkar gider. Meselâ bu dünyanın bir misafirhane, imtihan ve tecrübe yeri olduğunu fark eden ve bu mevzudaki şuur uyanıklılığını sürdürebilen kimse, dünyaya dünya kadar, ahirete de ahiret kadar değer verir, zaman ve sosyal enerji yatırımlarını ona göre plânlar. İnsanın kendisinin ne olduğunun farkına varması, sahip olduğu nimetlerin farkına varması, duygularının ve ihtiyaçlarının farkına varması, geçtiği yollardaki şeylerin farkına varması gibi; farkına varmanın değişik boyutlarını ne kadar yakalayabilirse, bu boyutlarla alâkalı nimetlerin kapısını da o ölçüde açabilme imkânına kavuşur. İnsan, farkındalık kapısından geçip nasip kapısını çalsa da, muhakkak o nimetleri elde edecek şeklinde bir mecburiyet de yoktur. Ancak istatistikî açıdan hadiseye bakıldığında, farkındalık kapısından geçip nasip kapısının şifrelerini çözmeye çalışan insanlarla, farkındalık kapısından içeri girmeyen ama ne yapalım nasibimiz değilmiş diyen insanları, sahip oldukları nimetler açısından karşılaştırdığımızda, birinci grubun bu dünyada daha çok nimete sahip olduğunu görürüz.

“Sormaz ki bilsin; sorsa bilir. Bilmez ki sorsun; bilse sorar” vecizesi de bu farkı fark etmek meselesini oldukça iyi açıklamaktadır.

Simyacı isimli romanda anlatılan bir hikâye de, farkı fark etmek hadisesini, çok güzel ortaya konmaktadır.

“Genç bir adam yaşlı ama bilge kralın sarayına gider. Bilgeliği arayan gence, kral; içinde sıvı yağ bulunan bir kaşık verir ve gençten, yağı dökmeden sarayı dolaşmasını ister. Genç kaşıkta bulunan yağı dökmeden sarayı dolaşıp kralın huzuruna gelir. Kral gence sorar:

“Salondaki acem halılarını gördün mü?” Genç görmediğini belirtir. Kral gence kütüphanesini, tablolarını, sarayın güzel bahçelerini görüp görmediğini sorar ve gençten hep ‘hayır!’ cevabı alır. Bunun üzerine kral gence sarayı bir kez daha dolaşmasını ve sarayın güzelliklerini görmesini ister. Genç sarayı tekrar dolaşır ve bütün güzellikleri görür. Ancak bu arada, elindeki kaşıkta bulunan yağ da dökülmüştür. Kral gence şöyle der: “bilgelik; yağı dökmeden, dünyaya bakabilmek ve ondan faydalanmaktır.”

Kaşıktaki yağ, insanların görevlerini ve çevresine karşı olan sorumluluklarını temsil etmektedir. Saraydaki güzellikler ise, dünyayı ve hayatı yaşamayı ve yaşamaktan keyf almayı sembolize eder. Bu zaviyeden insanlar üçe ayrılır. Birinci grup, elindeki kaşıkta bulunan yağı dökmeyen, ancak meşru olan dünya nimetlerinden de yeterince faydalanamayan ve hayatın mânâsını anlayamayanlar; ikinci grup anlık zevklerin peşinde koşarken, kaşığı kaybeden ve yağı dökenler; üçüncü grupta ise, kaşıklarındaki yağı dökmeden, görev ve sorumluluklarını aksatmadan; dünyaya bakabilen ve onun mânâsını anlama gayreti içinde nimetlerinden meşru olarak istifade edebilenler yer almaktadır. Farklı bir açıdan bakılırsa, saraydaki güzellikler, parayı ve parayla satın alınan şeyleri temsil eder. Kaşıktaki birkaç damla yağ ise parayla satın alınamayan ahlâk, fazilet, izzet, şahsiyet, istikamet, emniyet, dürüstlük gibi insanî değerleri temsil eder. Hikaye bu şekilde yorumlanırsa; hayatın bilgeliği, paraya ve parayla elde edilebilen şeylere sahip olunduğunda, parayla satın alınamayan şeylerin (sevgi, fedakârlık, karşılıksız verme, iyilik etme, paylaşma, vefa, dostluklar, dürüstlük vb.), hâlâ kaybedilmemiş olması ve parayla satın alınamayan bu değerleri yeniden üreterek gelecek nesillere taşıyabilmekdir.
Bu hikâyeden inanan insanlar için alınacak ders, Allah’ı unutmadan (O’na şükrederken), dünya nimetlerinden istifade etmek ve yeryüzünün mirasçısı olacak kadar dünyaya hâkim olmaktır. Bunu başarabilmenin ön şartı, bir elinde dökülebilecek yağ olduğunun (inançları ve ahlâki değerleri) ve diğer taraftan da etrafındaki ve önündeki güzelliklerin (yeryüzü nimetleri) keşfedilmeye değer şeyler olduğunun şuurlu farkındalığını sürdürmekten geçer. Tecrübe ve imtihan meydanı olan bu dünya hayatında, yağı dökmemek, ama etrafındaki güzellikleri de fark edememek, veya etrafındaki güzellikleri görmek ve tatmak, ama yağı dökmek oldukça kolaydır. Zor olan ve dengeli götürülmesi gereken şey, âhireti unutmadan dünyadan nasiplenebilme dengesini kurabilmektir. Bir başka deyişle; ‘dünyadan da nasibini unutma’ mesajını dengeli şekilde hayata taşıyabilmektir.

Dünya milletleri arasında birinci sınıf olmamız ve inandığımız değerleri iyi şekilde temsil edebilmemiz için dünya–âhiret, madde–mânâ, zâhir–bâtın, iç–dış gibi ikili kavramların ihtiyacının olduğu görülmektedir.

Sahip olduğumuz nimetleri, güzellikleri ve değerleri daha iyi fark etmemizi sağlayan şuurlu farkındalık kapısından geçerek, nasip ve kısmetimizi çoğaltma yolculuğuna çıkmamız, tembellik ve vurdumduymazlık gibi kötü davranışlardan korunarak, kadere taş atmamamız, ancak bu inceliği fark eden insanların çoğalmasıyla mümkün olacaktır.
Kaynaklar

– Joel Levey ve Michelle Levey (1998). Living in balance. A dynamic approach for creating harmony and Wholness in a chaotic world. Conari Press Berkeley California–USA
– Dökmen Üstün(2000) : Evrenle Uyumlaşma Sürecinde Varolmak, Gelişmek Uzlaşmak. Sistem yayıncılık 242: Geliştiren Kitaplar dizisi, İstanbul.
– Mandino Og (1998). Dünyanın En Büyük Sırrı. Epsilon yayıncılık gelişim dizisi–5. İstanbul.


Hacerü’l-Esved Cennetten mi geldi

Aralık 24, 2006

Kabe-i Muazzamanın kapısının sol tarafında yer alan ve tavaf başlangıcı olarak kabul edilen Hacerü’l-Esved’in Cennetten getirildiği hakkında sahih hadisler mevcuttur.

Sünen-i Tirmizi’de İbni Abbas’tan rivayet edilen hadisin meali şöyledir:

“Hacerü’l-Esved Cennetten indirildi. Sütten daha beyazdı, fakat onu Ademoğlunun hataları kararttı.” (1)

Müsned’deki rivayet de şu mealdedir:

“Hacerü’l-Esved Cennetten gelmiştir. Kardan daha beyazdı. Fakat onu müşriklerin hataları kararttı.” 2

Bu Hususta Kabe ve Mekke Tarihi isimli eserde şu bilgilere yer verilir:

Hz. Adem Cennetten yeryüzüne indirildiğinde Cenab-ı Hak melekler vasıtasıyla ona bir Cennet çadırı gönderdi. Hacerü’l-Esved de bu çadırın içindeydi ve beyaz bir yakuttu.

Hz. İbrahim, oğlu Hz. İsmail’le birlikte Kabe’yi inşa ederken tavaf başlangıcı olarak oğlu İsmail’den bir taş istedi. Hz. İsmail taşı aramaya gitti, fakat boş döndü. Bu sırada Hz. Cebrail, Hz. İbrahim’e bir taş getirdi. Nuh Tufanında Kabe de sular altında kalınca Cenab-ı Hak Hacerü’l-Esved’i Ebû Kubeys dağına emanet etmiş ve “Benim dostumu Kabe‘yi inşa ederken gördüğün zaman bu taşı ona çıkar” buyurmuştu. Hz. Cebrail’in getirdiği bu taş beyazdı. Fakat daha sonra hadiste buyrulduğu gibi, müşriklerin ellerini sürmesiyle; bazı rivayetlerde de zaman zaman çıkan yangınlar sonucu kararmıştır. (3)

İbni Abbas’ın izahı da şu şekildedir: “Cenab-ı Hakkın onu karartmasının sebebi, dünya ehlinin Cennet zinetine bakmamaları içindir.” (4)

Kaynaklar

1. Tirmizi, Hacc:49.

2. el-Fethü’r-Rabbani, 12:26.

3. Ebû’l Veled el-Ezraki. Kabe ve Mekke Tirihi, s. 36-54.

4. Tuhfetü’l-Ahvezi, 3:617.

sorularlaislamiyet.com


CİMRİLİK

Aralık 24, 2006

Harcanması gereken malı sarfetmekten kaçınmak, para ve malı çok sevdiğinden dolayı, başkasına bir şey vermekten çekinmek.

Dinimiz, başta zekât olmak üzere bazı malî harcamalarda bulunmamızı emretmiştir. Aile bireylerinin bakımı, akrabaların görülüp gözetilmesi de bu emirler arasındadır. Çevremizdeki yoksullara imkân ölçüsünde malî yardım ise bir insanlık görevidir. Parası ve malı olduğu halde bir insan bu görevlerini yapmaz ve malını sarf etmekten çekinirse, cimrilik yapmış demektir.
Cimriliğin başlıca sebebi aşırı mal hırsı ve gelecekte yoksul kalma korkusudur. Peygamberimiz: “Çocuk, cimrilik ve korkaklık sebebidir” buyurmuştur. Aşırı mal hırsı ve cimriliği yüzünden durmadan mal biriktiren ve tükenir endişesi ile hastalıklarında bile harcamayıp, dünyayı kendilerine zindan eden cimriler vardır. Halbuki mal Allah’ın nimetidir ve bu nimet yerli yerince harcanırsa Allah onu artırır.

Cimriler, insanlar arasında da, Allah katında da sevimsiz ve aşağılık kişiler olarak görülür. Allah Teâlâ:
“Onlar ki hem kıskanır, cimrilik ederler, hem de herkese cimrilik tavsiye ederler ve Allah’ın kendilerine fazlından verdiği Şeyleri saklarlar. Biz de böyle nimetleri gizleyen nankörlere hor ve rüsvay edici bir azap hazırladık. ” (en-Nisâ, 4/37) buyurmuştur.

Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) de şöyle buyurmaktadır:
“Cimrilikten sakınınız. Çünkü cimrilik, sizden önceki milletleri helâk etmiştir. “
“Her sabah gökten iki melek iner. Birisi: -İlâhi İnfak edene karşılığını ver; diğeri:
-Allah’ım! Cimrilik edene de telef ver (malını yok et), diye dua ederler. ” (Riyazü’s-Salihin, I, 253).
“…Cimri kişi Allah’a uzak, Cennet’e uzak, insanlara uzak ve Cehennem ateşine yakındır” (Tirmizî, Birr, 40).
Cimriler hakkında söylenen sözler, cimrilerin insanlar arasındaki durumunu, çok güzel anlatmaktadır.
Bişr b. el-Haris, cimriler hakkında şöyle demiştir: “Cimrinin yüzüne bakmak, insanın kalbini katılaştırır. Cimrilerle karşılaşmak müminler için belâdır”
Yahya b. Muaz da şöyle demiştir:

“Kötü kimseler olsalar bile, cömertler için herkesin kalbinde bir sevgi vardır. İyi olsalar bile, cimrilere karşı herkesin kalbinde yalnız nefret vardır.”
İbnu’l-Mutez’in cimrilik hakkındaki görüşü de şudur: “İnsan malına cimrilik ettiği nisbette şerefinden kaybeder.”

Mallarını kendileri için bile harcamaktan çekinen cimriler, Allah Teâlâ’nın kendilerine verdiği nimeti harcamamakla sadece kendilerini değil, eş ve çocuklarını da sıkıntıya sokarlar. Çevrelerindeki diğer insanlara fenalık yapmış olurlar. Çünkü, Allah’ın verdiği bu nimetlerde nafaka veya sadaka olarak diğer insanların da hakkı vardır. Bu hakkın sahiplerine verilmemesi zulümden başka bir şey değildir. Servet, Cenâb-ı Hakk’ın ihsanıdır. Allah (c.c.), serveti dilediğine verir, dilediğinden alır. Mal ve mülkün gerçek sahibi O’dur. Cimriler, bu şuura eremeyen insanlardır.
Müslümanların, cimrilik konusunda, Allah Teâlâ’nın aşağıdaki ihtarını unutmamaları gerekir.

Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:
” Allah’ın verdiklerinden cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar bilakis bu onların kötülüğünedir. Cimrilik yaptıkları şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah işlediklerinizden haberdardır. ” (Âl-i İmrân, 3/180).
Beşer nefsi zayıftır, muhteristir. Ancak Allah’ın koruduğu kimseler bundan müstesnadır. Ancak imanla kendilerini mâmur edenler, bu cimrilik cehaletinden temizlenebilir, yeryüzünün zaruretlerinden kurtulabilir, menfaata karşı duydukları hırs kaydından vazgeçebilirler. Çünkü iman sahipleri, Allah’dan, maldan da üstün birşey umabilirler. Bu umulan şey Allah’ın rızasıdır. Mümin kalp; mal ile değil, iman ile mutmain olur; Allah yolunda infak etmekle fakir düşeceğinden korkmaz. Kendi hiç bir şey değilken Allah onu meydana getirmiş, vücut, göz, kalp, lisan ve sayısız nimetler bağışlamış ve mal sahibi yapmıştır. Bunlar Allah’a aittir. Öyle ise Allah’a güvenen birisi Allah yolunda ve Allah rızası için malını infak etmekten çekinmez.

Ama kalp gerçek imandan yoksun olunca, infak etmeye veya sadaka vermeye teşebbüs ettiği zaman, her defasında, nefsinde bir cimrilik duygusu dalgalanmaya başlar, fakir düşeceğinden korkar. Böylece infak etmekten vazgeçer. Sonra onun hayatı emniyetsiz ve istikrarsız bir korku ve ihtiras Cehennemi haline gelir.

Allah’a söz verdiği halde ahdine ihanet eden, verdiği söze vefa göstermeyip Allah’a karşı yalan söyleyen, hiç bir zaman kalbini münafıklıktan kurtaramaz. Ölçülü hareket etmek İslâm nizamının temel esaslarından birisidir. Aşırı müsrif davranmak da cimri davranmak kadar dengeyi bozar. İslâm, dengenin bozulmamasını öngörür:

“Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma. Yoksa pişman olur açıkta kalırsın. ” (el-İsrâ, 17/29).
Ayet-i Celilede cimrilik, ellerini boynuna bağlıyan bir insan gibi tasvir ediliyor. İsraf ise, elini son haddine kadar açıp elinde ve avucunda ne varsa dağıtmak şeklinde ifade ediliyor.
Cimri insanın da, müsrif insanın da varacağı netice aynıdır. Cimriliğin de israfın da sonu pişmanlık duygusudur. Her şeyin en iyisi orta hallisidir.

Orta yol, iman ahlâkı ile küfür ahlâkının sınırıdır: Cimrilik cehaletten gelen kara bir lekedir. İsraf ise şeytanın işini yapmaktır. Müsrifler şeytanın kardeşleri olarak tanıtılmaktadır.
Cimrilik kelimesinin Kur’an’daki diğer bir karşılığı katur kelimesidir. Bu kelime, Türkçe’deki hasis kelimesini karşılamaktadır. Anlamı, eli sıkı, yahut çok cimri demektir. Kur’an’da, kişinin elindeki şeyleri çar-çur etmesi demek olan israfın zıddı olarak kullanılmıştır.
“Ve onlar ki harcadıkları zaman, ne israf ederler, ne de cimrilik ederler; (harcamaları) bu ikisinin arasında dengeli olur. ” (el-Furkan, 25/67).

Cimrilik konusu, Allah’ın çok kötülediği bir haslettir. İman eden bir kimse asla cimri davranıp mal yığmaz. Tamahkâr davranmaz. Nefsinin cimriliğinden kendini kurtarır. Cimriliğin ve tamahkârlığın son derecesi olarak Kur’an’da bir kelime daha vardır. Bu kelime şih, şuh veya şihh’dir. Kelime güçlü bir kötüleme anlamında tamahkârlık ve cimrilik demektir.
“O halde gücünüz yettiği kadar Allah’dan korkun. (O’nun öğütlerini) dinleyin. İtaat edin. Kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden (şuhhe nefsihi) korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerdir. ” (et-Tegabün, 64/16).

Bu ayete göre, cimrilik, nefsin kendisinde bulunan bir belâdır. Nefsi, bu belâdan ancak iman kurtarır. Allah’a ve âhiret gününe inanan insan, infak ederek nefsindeki bu cahilî lekeyi temizler, bu belâdan kurtulur. Cimrilik belâsından kurtulamayan insan İslâmî bir hayata aşina olamaz. İslâmî hayata alışkın olmayan cimriler, Allah’ın rahmet hazinelerine sahip olsalar bile, biter korkusuyla cimrilik ederler. Halbuki Allah’ın hazineleri bitmez ve tükenmez.
“De ki, Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız tükenir korkusuyla yine de cimrilik ederdiniz. Hakikaten insan çok cimridir. ” (el-İsrâ, 17/100).

Bu cümle ile cimriliğin son haddi dile getiriliyor. Allah’ın rahmeti, her şeyi kaplamıştır. Onun ne bitmesinden ne de eksilmesinden endişe edilebilir.

kaynak: islam fıkıh ansiklopedisi


cehennemin gölgesi

Aralık 24, 2006

Bizler var oluşumuzu borçlu olduğumuz güneşin, radyasyon kuşağının içinde günlük yaşantımızı sürdürürken, gelecek bir zamanda yine aynı cehennemin gölgesinde bulunacağımızı,nasıl olsa zamanı var deyip hayalimizdeki kuruntularla kendimizi avutup bunu aklımıza dahi getirmeyiz. Ama dini veriler ve bilimin ışığında şartlanmalı algılamalarımızı  bir an olsun bir kenara bırakıp tefekkür etmeye çalıştığımızda,çok uzun zaman aralığı imiş gibi görünenin, zamanın boyutsallığı içinde nasıl eriyip kısaldığını idrak edebilirdik.
Bilindiği üzere, bugün bilim, geldiği son noktada, evrenin aslının Enerji ve algılanan maddenin ise bu enerjinin başka bir görünümü olduğunu söylemektedir. Bu anlayış da maddenin ve buna dayalı tüm Materyalist düşüncenin sonu demektir. Buradan da basit bir mantık yürütürsek,din adı altındaki sistemin Ruh olarak tabir ettiği şeyin ,Materyalist bilimin iddia ettiği gibi,beynin kimyasal işlevlerine verilen isim olmayıp beynin ürettiği bir tür enerji (mikrodalga) beden olduğu görüşüne ulaşabiliriz.

Bu enerji de iki türlü ifade edilir. Birincisi, mikrodalga boyut olan,foton ya da Elektromanyetik (E-M) alanlar boyutu, ikincisi de ışık hızı ötesinde soyut uzayda,Takyon dediğimiz ya da dini terminolojide Nur olarak ifade edilen enerjidir ki (mikrodalga boyuttaki ismi Nar olarak geçmektedir) bu enerji, bildiğimiz  tür enerjiden çok, salt düşünce,bilinç dediğimiz şeydir. Ve Takyonların bize göre sonsuz hızda olmaları evrenin her yerinde Hazır ve Nazır biçiminde var olarak her şeyi kapsaması anlamına gelir. E-M dalgalara nispetle daha latif dalgasal formda olan bu boyut açısından baktığımız zaman da her şeyin salt bilinçten ibaret olduğunu,Bilincin dışında ikinci bir yapının olmadığını ve madde olarak ifade edilenin de bu Tekil ve Tümel olan Kozmik Bilincin önce mikrodalga boyutuna frenlenip oradan da sırasıyla yoğunlaşarak Madde görünümüne büründüğünü algılardık. Bunu göz önünde bulundurduğumuzda Ruh olarak ifade ettiğimiz şeyin gerçek yapısının bu bilinç olduğu gerçeğine varabiliriz (hem birimsel hem de evrensel mânâda).Aynı zaman da Holografik özelliğe sahip olan bu Bilinç, büründüğü her boyutta yine aynı özellikle açığa çıkar. Bu da varlığın, kozmik bir düşün, hayalin var kabul ettiklerinden başka bir şey olmadığını gösterir. Tıpkı eski mistiklerin ” Rüya kendini düşlemektedir” dediği gibi.
Dini kaynaklarda ise, cehennem şöyle ifade edilmektedir: Hadislerde,   “Kıyamet günü Güneş halka yaklaştırılırda,nihayet insanlarla yakınlığı bir mil kadar olur. Güneş onları adeta eritecek ve amellerinin miktarına göre ter içinde kalacaklardır. Onlardan kimi topuklarına kadar,kimi diz kapaklarına kadar ,kimi beline kadar,kimi de gemlenene kadar tere batacaktır.”

“İnsanlar haşır olunduklarında, kırk yıl gözleri semaya dikili olarak bekler. Kendilerine kimse tek bir kelime söylemez. Bu esnada Güneş başlarının ucunda kendilerini yakar. İyi-kötü ter boğazlarına çıkasıya bu halde beklerler.”
“O gün cehennem getirilecek .Onun yetmiş bin bağı olacak ve her bağ ile beraber cehennemi çeken yetmiş bin melek olacak” Ayetlerde ise; “O gün cehennem getirilmiştir.” “Sizden hiç biriniz istisna edilmeksizin (hepiniz) cehenneme uğrayacaktır. sonra korunanları oradan kurtaracağız. Nefsine zulmedenleri ise diz üstü orada bırakacağız.” “cehennem Rabbine şikayette bulunarak “ya Rabbi kısımlarım birbirini yedi” dedi!� (Termonükleer reaksiyon).
Açık açık cehennemin güneş olduğunu belirten bu ifadeler, günümüz biliminin tesbit ettiği gerçeklerle aynı paralelliktedir. Bu ise kısaca şöyledir;

Uzayda galaksilerin içinde,nebula olarak adlandırılan,soğuk ve karanlık toz bulutları vardır. Bunlar Yıldızların hammaddeleridir. Bu gaz ve toz bulutları, galaksi etrafındaki şok dalgalarının etkisiyle büyük bulut ve küreler halinde yoğunlaşarak,sıkışıp ısınırlar. Çünkü bu gaz küresi kendini oluşturan gazların korkunç ağırlığına karşı koyamaz. Böylece yıldız taslağı büzülmeyi,merkezdeki basınç ve sıcaklıkta artmayı sürdürür (basınçla sıcaklık doğru orantılıdır).Sonunda yıldız taslağının merkezindeki sıcaklık on milyon dereceye ulaşınca hidrojen yanması başlar. Bu sıcaklıkta Hidrojen atomlarının çekirdekleri öylesine büyük hızlarla hareket ederler ki çarpıştıkları zaman birbirleriyle kaynaşıp bu süreç sonucunda hidrojeni helyuma dönüştürürler. Kaynaşan her dört hidrojen çekirdeğine karşılık bir helyum çekirdeği ortaya çıkar. Ama daha önemlisi sonuçta açığa çıkan helyum çekirdeğinin ağırlığı, başlangıçtaki dört hidrojen çekirdeğinin ağırlığından daha azdır. Burada kaybolan madde ,Einsten’ın ünlü E=mc2 formulü uyarınca saf enerjiye dönüşür. Hidrojen yanmasından ortaya çıkan bu korkunç enerji,sonunda yıldız taslağının kendi ağırlığını taşımasını sağlayacak ortamı hazırlar (bu enerjinin yüzeye çıkması bir milyon yıl alır; dolayısıyla merkezde enerji üretimi dursa da bir milyon yıllık enerji depo edilmiştir). Artık büzülme durmuş ve bir yıldız doğmuştur (güneşin merkezinde  her saniyede altı yüz milyon ton hidrojen helyuma dönüşür ve bu milyarlarca yıl sürer).
Yıldızın merkezindeki tüm hidrojen bittiğinde ise hidrojen yanması durur. Dışarıya doğru akan enerji olmayınca da yıldız kendi çekim etkisine dayanamaz ve kendi ağırlığını taşıyamayan helyumca zengin çekirdek çökmeye başlar. Bu çökmenin etkisiyle gittikçe sıkışan çekirdekteki sıcaklık çok yüksek değerlere ulaşır. (Her ne kadar merkezde hidrojen tükenmiş olsa da çekirdekle yüzeyi arasında hâlâ bol miktarda hidrojen yakıtı vardır). Sonunda sıcaklık o denli artar ki ,çekirdeğin çevresindeki  bir katmanda hidrojen yanmaya başlar. Kabuk hidrojenin yanmasının başlamasıyla yıldız yeni bir enerji kaynağı ve bol miktarda da yakıt bulmuştur. Ve böylece yıldız yavaş yavaş genişlemeye başlar. Yanan bir hidrojen tabakası ile kapalı çekirdek çökmeyi sürdürdükçe de yıldızın dış katmanları dışarıya doğru itilir. Yüz milyon dereceye ulaşan merkez sıcaklığı buradaki helyum çekirdeğini başlangıçtaki durum gibi öyle yüksek hızlarla hareket etmesine ve şiddetli çarpışmalarına neden olur ki bu çekirdekler kaynaşarak karbon ve oksijen çekirdeklerini oluştururlar.  (Yani helyum yakıt karbon ve oksijen artık olurlar).
Helyum yanmasının başlaması dışarıya doğru yeni bir enerji akımı yaratır. Ve tekrar çökmeyi durdurur. Şimdi yıldızın derinliklerinde iki termonükleer vardır. Yani merkezde helyum ve çevredeki bir katmanda hidrojen yanmaları. Bu çift kaynaklı termonükleer tepkime sonucunda, yıldızın boyutları öyle dev büyüklüklere ulaşır ki hacmi bir milyar kat büyür. Yıldızın dış katmanları dışarıya doğru itildikçe de bu katmanları oluşturan atomlar birbirlerinden gittikçe uzaklaşırlar. Buna bağlı olarak  yıldızın dış katmanlarındaki yoğunluk  ve basınç azalır. Bu durumdaki güneşin yüzey sıcaklığı altı bin derece ocaktaki kömürler ya da demircinin örsü üzerindeki kızgın demir gibi kırmızımsı bir ışıkla parıldayarak Kırmızı dev ismiyle adlandırılır. Bu büyüme evresine geldiğinde güneşe en yakın gezegen olan Merkür, buharlaşan ilk gezegen olacaktır ve akabinde de Venüs. Bu sırada dünyada da (yaklaşık günümüzden bir milyar yıl sonra) her şey sona erecek. Önce dünyanın atmosferi su oranını kaybederek,hidrojen uzaya karışacak ve okyanuslar buharlaşmaya başlayacak .Yaklaşık iki milyar yıl sonra  ise, bir zamanlar denizlerin doldurduğu yerleri kurak tozdan göller kaplayacak (ki bu esnada suyun tamamı buharlaşmıştır). Bunu takip eden milyonlarca ve milyarlarca yıl sonra zarfında ise güneşe giderek daha fazla yaklaşarak, önce yerkabuğunun kayalardan oluşmuş bölümü buharlaşacak,sonra da manto tabakası çözülmeye başlayacak. Akabinde de evrendeki tek mavi gezegen yanmış olacak.

Bu durum gezegenimizden geriye pek bir şey bırakmayıp güneşte, dünyanın bir zamanlar varlığına ilişkin çok küçük bir değişim olarak dış zarfındaki metali yaklaşık % 0,01 kadar artırmış olacak (yani hidrojen ve helyum dışındaki diğer elementler).
Yaklaşık yedi milyar yıl sonra bu deyişimin sonunda kırmızı dev olan güneşin çapı dünya yörüngesinin biraz dışı olan  üç yüz milyon km.ye ulaşmıştır. Kırmızı dev evresinden yaklaşık birkaç milyar yıl sonra yıldızın çekirdeğindeki helyum da tükenir. Bu nedenle helyum yanması durur ve çekirdek,yıldızın kendi çekimi altında bir kez daha çökmeye başlar. Sıcaklık ve basınç bir önceki evreden daha yüksek evrelere ulaşır ki, sonuçta karbon ve oksijence zengin çekirdeğin çevresindeki ince bir katmanda helyum yanmaya başlar. Bu güneş ve benzeri olan yıldızların yaşamlarındaki son evredir. Çünkü bu tip yıldızların kütleleri daha ileri düzeyde termonükleer tepkimeleri başlatacak denli büyük değildir. Yani dış katmanların ağırlığı merkezde karbon ve oksijen termonükleer tepkimelerini başlatacak derecede büyük sıcaklık ve basınçlar oluşturamazlar. Sonuçta Hidrojen ve helyum yanmaları yıldızın dış katmanlarına doğru yayılır; ama merkezdeki karbon ve oksijen tepkimeye girmeden kalır. Bu durum çekim etkisini durduramayacağından tekrar büzülmeye başlar. Bunun sonucu olarak yıldızın derinliklerindeki atomlar öylesine  büyük bir kuvvetle sıkıştırılırlar ki, elektronlar atom çekirdeklerinden ayrılarak güneşin içini, elektron denizinde yüzen atom çekirdeklerinden ibaret kılarlar. Ve yıldız,yerküremizin boyutlarına değin küçüldüğünde ise elektronlar uygulanan basınca daha fazla dayanamayarak karşı koyarlar. Bunun nedeni de elektronlar birbirine öyle yakındırlar ki, biraz daha sıkıştırma iki elektronun uzayda aynı yerde bulunması anlamına gelir. Bu da kuantum fiziğine aykırıdır. Çünkü pauli dışlama ilkesi adı verilen yasaya göre, özdeş (yani aynı kütle,sipin,elektrik yüklü olan ) iki parçacık aynı yerde ve kuantum durumunda bulunamazlar. Bunun sonucu olarak da ortaya çıkan basınç yoz elektron basıncı adını alır ve yıldızın daha çok büzülmesini önler. Böyle ölü bir güneşin çapı, yaklaşık on bin km.’ ye, madde yoğunluğunun yaklaşık 1 cm. küpünün ağırlığı ise bin tona ulaşır. Çevresinde gezegenimsi bulutsuyu oluşturan (dışa yayılan,atılan) gazlar dağılıp kaybolduğunda da yüzey sıcaklığı yüz bin derece civarında olup,büzülüp yerküre boyutlarına indiğinde de bu sıcaklık kırk bin,elli bin dereceye düşer. Bu akkor halinde göz kamaştırıcı mavimsi beyaz bir ışıkla parlayan güneşlere Beyaz Cüce adı verilir.

Bir beyaz cüce halini alacak güneşimizin de kendi ekseni etrafındaki dönüşü öyle artacak ki, yıldız durumundayken sahip olduğundan çok daha  güçlü elektromanyetik alan meydana getirerek bu halini devam ettirecektir.

Şimdi bu iki görüşü birleştirerek şöyle ifade edebiliriz; İnsanın ölümü ile birlikte devre dışı kalan beyin,vücuda bio-elektrik faaliyetlerini sürdüremeyeceğinden Aurayı besleyen kaynak devre dışı kalır.

Ve yine dini kaynaklara göre 120. günde oluşan Ruh (mikrodalga beden) o ana kadar ortaya konan tüm eylem ve düşünceleri kaydetmiş vaziyette yavaş yavaş serbest hale geçer (ki bu eylem ve düşünceler aynı zamanda beynin yaydığı belli frekanstaki dalgalarla atmosfer tabakasına yayılarak  doğanın belleği olan Akaşalara katılır). Fakat bu sefer de E-M dalgaların birbirleriyle olan etkileşimleri dolayısıyla,dünyanın sahip olduğu E-M alanı tarafından tutulur.(Bu süreç kabir alemi olarak adlandırılmıştır). Bundan kurtulması, ancak dünyanın yok olmasıyla mümkündür ki, bu da güneşin kırmızı dev haline gelme evresinde yerküremizi yutmasıyla gerçekleşir (Bu süreç de mahşer olarak ifade edilmiştir).
Böylece dünyanın manyetik alanının kalkmasıyla serbest kalan enerji bedenler ( ve dünya üzerinde yaşanmış tüm olayların kayıtlı olduğu Akaşalarla birlikte) bu sefer de Güneşin E-M platformuna çekilir. Bu çekime karşı birimler eğer güçlü anti-manyetik alan oluşturamamışsa (ki bu pozitif düşünce ve fiillerin başka deyişle ibadet adı altındaki çalışmaların enerji birimi olarak mikrodalga bedene yüklenmemişse ya da yüklenecek ortam bulamamışsa) güneşin çekimi altında ona doğru güçlü bir şekilde çekilir. Ebedi olarak kalanların da bu çekimin etkisinden kurtulabilmeleri mümkün değildir. Çünkü beyaz cücelerdeki E-M alanlar dünyanın sahip olduğundan çok çok daha güçlüdür. Bu çekim alanı altında kalış sürelerine göre kurtulabilenler ise mikrodalga boyutundan sıyrılarak,salt bilinç boyutuna dönüşüm yapıp Galaksi içindeki yıldız ve ikizleri olan yapılara yayılırlar.

Ayrıca önemli bir nokta da; dünyanın,güneşin”vb) yok olmaları,onların bizim tarafımızdan madde olarak algılanan dalgasal formların dönüşümü sonucu ortaya çıkmaktadır. Algılayamadığımız, maddeleştiremediğimiz formlar,ikizi (yani paralel evrenler) olan kendi boyutlarında mevcudiyetlerini devam ettirirler.(*) Ayrıca bizler mikrodalga scalası içinde cüzi bir kısımda maddesel varlıklar olarak mevcut olduğumuz gibi,diğer scalaların da kendine has bilinçli varlıkları söz konusudur. Bu da güneşin ikizindeki Zebani denilen varlıkları tanımlar.
Bununla birlikte bu süreç içindeki birkaç husus da şöyledir; Nasıl ki bir birimin gerçek yapısının dalgasal olmasına karşın,kendini madde  olarak algılayıp ona göre bir zaman anlayışı içinde varsayıyorsa aynı şekilde mikrodalga bedenin de ,içinde yaşadığımız ortama göre daha latif olan cehennem denen ortamda da kendini o boyuta göre madde alemi olarak algılayacaktır. Dolayısıyla bu ortamın kendine göre düşsel bir sıkıntı yanı olsa da bize göre dalga bedenin defarmasyonu ,o boyuta göre ise fiziksel bir acı yanı da mevcut olacaktır.

Ayrıca bir dalganın ,diğer dalga (ya da dalgalara) kıyasla daha seyyal olması, frekansının daha yüksek olması demektir. Bu da madde görünümünün boyutsallığını ve birbirlerine nisbet zamanın görselliğini oluşturur. Nasıl ki hareketli olan sistemdeki bir birimin, duran bir insanın algılamasına göre zamanın daha yavaş,duran bir insanın da, hareketli olan sistemdekinin algılamasına kıyasla,zamanının daha hızlı aktığını gözlemlemesi gibi, Latif olan yapıda diğerlerine kıyasla zamanı, bir on saat,yirmi gün,bin yıl,bir milyon yıl,bir milyar yıl”vb) oranla algılayacaktır. Bu noktada da mutlak kıyametle,insanın kıyameti çakışmakta,aynılaşmaktadır.
Bu durum Âyetlerde yedi-sekiz saniyeye tekabül eden sembolik bir olayla ifade edilmiştir.
Cehennem boyutunda zamanın varlığı söz konusu iken,tam ışık hızı ve ötesi olan bilinç boyutunda ise, zaman dolayısıyla mekân kaydı olmaksızın Zihin,Kozmik Bilincin kendi kapasitesince yansıtıcısı olarak seyir halinde olacaktır. Bu nokta mistik kaynaklarda da; zaman kavramının ötesinde cennet denilen ortamdaki (boyutta) yaşantıda, her dilenenin An içinde olup bitmesinin “O her an yeni bir yaratıştadır” hükmünün tam anlamıyla yaşanılarak,hissedilir bir biçimde ortaya çıkması yani, kendisinde Halik isminin mânâsı açığa çıkarak her an yeni bir şeyler üretir, yaratır başka deyişle kendine birçok beden ve sayısız varlıklar yaratır,şekliyle ifade edilmiştir (aynı şekilde cehennem boyutunun da beş duyu scalasında değerlendirdiğimiz bir biçimde olmayıp kendi bilinç durumuna göre seyir boyutu olduğu da ifade edilmektedir. Kaldı ki ÖYD (ölüme yakın deneyimler) durumlarında bile bunlar söylenmektedir.)
Bu görüş,dıştan içe bakış açısı olarak anlatılanın yanında içten dışa doğru projekte açısından bakışı gösterir ki, aynı durumu beynin fiziksel bir gerçeklikten, başka bir fiziksel gerçekliği yaratma eylemi olan Holografik model açısından da irdeleyebiliriz. Bu modele göre ise; ölüm ötesi denen alemin,fiziksel dünyamızdan türsel olarak değil, yalnızca derece olarak farklı ve daha temel bir gerçeklik düzeyi olduğunu görürüz.

Biraz daha ilerletirsek,madde dünyası,öbür alemin düşün-yarat eyleminin yalnızca donmuş versiyonudur diyebiliriz. Bu da bizi, cennet ve cehennemin insanı olmadığı ayrı bir deyişle bir mekân olarak gidilecek bir yer değil, şuurun yarattığı ayrı bir gerçeklik düzeyi (boyutu) olan, insanın cenneti ve cehenneminin söz konusu olduğu bir anlayışa götürür ki, bu da cehennemin odununun, yakıtının insanın kendisi olduğu şekliyle açıklanmıştır. Tıpkı Günaha Son Çağrı adlı eserinde Nikos Kzantzakis�in �cennetle cehennemin kapıları bitişik ve aynıdır�dediği gibi. Ayrıca bu kavram ile bilincin kendi içindeki dönüşümlerini ifade eden,yer ile göğün birleşmesi,güneşin ve ayın ışığını vermemesi ayın yarılması,yıldızların dökülmesi…vb) sözlerine de açıklık getirmektedir.

Kenan Keskin
afyuksel.com
16.11.2000

(*) Paralel evrenler görüşü 1957 yılında Hugh Everett tarafından � Evrensel dalga Fonksiyonu Kuramı�adlı doktora tezi ile açıklanmıştır.

Kaynakça:
AHMED HULUSİ; İnsan ve Sırları, Cuma Sohbetleri
W.J.KAUFMANN; Evrenin Evrimi Ve Yıldızların oluşumu
TUBİTAK BİLİM TEKNİK (Kasım2000); Güneşin Doğmayacağı Gün


Evdeki Sinsi Düşmanlar

Aralık 24, 2006

Kadir DEMİRCAN  (sızıntı)

Çevre kirliliğinin önlenmesi ve yönetimi çerçevesinde, zehirli kimyevî maddeler, hava kirliliği, radyasyon ve zehirli atıklarla ilgili hususların değerlendirilmesinde, insanoğlunun yaratılışı gereği ifrattan tefrite kadar çok farklı bakış açıları ve yorumları zaman zaman tartışılmaktadır. Çevre koruma konularında çıkarılan kanunlar ve yapılan düzenlemeler de belli bakış açılarına ve yorumlara göre şekillenir.

Çevre kirleticilerinden korunma yanında, bunları ifrat ve tefritten (aşırılıklardan) uzak bir şekilde değerlendirebilmek için öncelikle içinde yaşadığımız ve bize emanet edilmiş tabiatın mahiyetiyle beraber, bu kimyevî maddelerin de özelliklerini bilmek mecburiyetindeyiz. Herşeyden önce sağlıklı bir hayatın temel şartı sağlıklı, temiz ve mümkün olduğunca fıtrî bir çevredir. Bununla beraber bu ideal düşünce ile ortaya konulan teklif belli bir doz aralığında geçerlidir. Bir başka ifadeyle tabiattaki herşey, belli bir dozun üzerinde alınır veya tüketilirse zararlı hâle gelir. Uygun bir dozda kullanıldığında en faydalı görülen şeyler bile belli bir dozun üzerinde veya altında zararlı duruma geçebilir. Kısacası, herşeyin bir riski ve bedeli vardır. Faydalı diye bildiğimiz şeylerin kabul edilebilir doz miktarları daha yüksek iken, zararlı şeylerin kabul edilebilir doz miktarları daha düşüktür. Kabul edilebilir doz miktarları da ya bir defada alınan veya maruz kalınan doz olarak, yahut ömür boyu maruz kalınan toplam doz miktarı olarak tespit edilir.

Bu noktadan, yaşadığımız çevrede kullandığımız malzemelerde ve tükettiğimiz gıdalardaki herbir kimyevî maddenin belli dozları faydalı iken, belli dozların üzerinde zararlı olması, bir İlâhî kanun olarak varlığa konulmuş bir özelliktir. Genel olarak tabiatın fıtrî çevrim sistemleriyle parçalanıp temizlenmeyen ve birikerek zararlı olmaya başlayan dozun üzeri tehlikeli olarak görülür. İnsanlık tarihine baktığımızda açık ve net olarak görülen durum, günümüz insanının kabul edilebilir dozunun seviye sınırları oldukça düşük olan kimyevî maddeleri çok daha yoğun bir şekilde kullanması veya tüketmesidir. Bunun neticesi olarak da değişik yaş dönemlerinde kullandığımız veya maruz kaldığımız herbir kimyevî maddenin kabul edilebilir toplam doz miktarını aştığımız için birçok hastalık ve sağlık problemi ile karşı karşıya kalmaktayız.

Akıllı insana düşen vazife, öncelikle kabul edilebilir risk seviyeleri yüksek olan, dolayısıyla hayatımız boyunca toplam doz sınırlarını aşamayacak kimyevî maddeleri kullanması veya tüketmesidir. Bunu yapmadığı takdirde, hiç olmazsa, günlük hayatında kullandığı bu maddelerin kabul edilebilir risk seviyelerinin, kullanabileceği toplam doz miktarının ve sürelerinin ne olduğu konusunda bilgilenmeli ve bu kritik eşik seviyesini aşmayacak şekilde bu maddelerin kullanımını sınırlandırmalıdır. Bu hususta çok gevşek davranıp önemsememe tehlikesi yanında, çok katı davranıp ‘bunlar faydalı-bunlar kesin zararlı maddeler’ şeklinde iki gruba ayırıp miktar ve yoğunluk hesabı yapmadan düşmanca tavır almak da hayatı çekilmez hâle getirir.

Ancak hayatımızın büyük bir bölümünü geçirdiğimiz evlerimizde, iş yerlerimizde bizleri bekleyen tehlikeleri de gözardı etmeden sağlığımızı korumanın yollarını aramalıyız. Bunun için önce, yaşadığımız ortamlarda (ev, ofis,…) her gün maruz kalabileceğimiz zararlı kimyevî maddeleri iyi tanımalıyız.

Günlük hayatımızda, uçucu gazlar (tuz ruhunun dumanı gibi), CO (karbonmonoksit) ve böcek ilâçları gibi 3.000′den fazla organik maddeyle iç içeyiz. İncelenen 30 adet uçucu gazın kansere yol açabileceği bilinmektedir.

Yapılan araştırmalara göre, gerekli tedbirler alınmadığı takdirde, evlerimizin içi de en az dışarıdaki kirli hava kadar sağlığımıza zarar verebilir. Bu zarar; havalandırma sistemlerinden (klima), kullanılan temizlik maddeleri ve kozmetik ürünlerden kaynaklanmaktadır.

En son yayınlanan bir rapora göre:

-Kanserojen bir madde olan benzene maruziyetin % 45 sorumlusu sigara,

-% 36 sorumlusu egzoz gazı,

-% 16 sorumlusu parfümler, kozmetik ürünler, temizlik malzemeleri, fotokopi cihazı, böcek öldürücüleri gibi ilâçlar,

-% 3 sorumlusu endüstriyel kaynaklardır.

Çevreye zarar verdiği için bir santralin kurulmasına karşı çıkanlar, aynı hassasiyeti sigara karşısında da göstermelidirler.

Birçok uçucu gaz evlerimizde bol olarak bulunabilir. Meselâ; kuru temizlemede kullanılan bir madde olan tetrakloretilen bunlardan biridir. Tuvalet ve lâvabo temizliğinde kullanılan maddeler, temiz kokmak için kullandığımız sunî kokulandırıcılarda (parfümler) bulunan paradiklorbenzen, kanser yapıcı özelliği olan bir maddedir.

Bazı kimyevî maddeler havaya gaz olarak buharlaşarak karışırlar, (bu durum temizlik ürünlerinde daha belirgindir). Bilhassa klor tehlikeli bir maddedir. Mümkünse bu maddeleri kullanırken maske (veya bez) kullanılması faydalı olur. Özellikle hamile kadınlar bu tür maddeleri kullanırken daha hassas olmalıdırlar…

Suları temizlemek için kullanılan klor, şap, kireç gibi maddelerin de sağlığa zararlı tesirleri olabilir. Bu yüzden sular kireçli ve klorluysa (suyun renginden anlaşılabilir) hemen içilmemelidir. Musluk sularına güvenilmiyorsa kaynak suları tercih edilebilir. Yine aynı şekilde bembeyaz kireçli suyun altında duş alınmamalıdır.

Mutfaklarımızda gaz ocaklarından, kızartmalardan, fırınlardan ortama salınan gazlar konusunda da dikkatli olunmalı ve mutfak çok iyi havalandırılmalıdır.

Sinek ilâçlarında kullanılan klordane zararlı tesirleri olan bir maddedir. Sinek ilâcı gibi bazı zehirler, dışarıda güneş ışığında, bazıları da bakteriler tarafından parçalanarak zararsız hâle gelirler. Fakat evin havasız loş kısımları ve halının tüyleri arasında kalan zehir yıllarca parçalanmayabilir. Ayrıca halı aralarında yaşayan mikroskobik canlılar ve tozlar da ev içi tehlikelerdendir. Küçük çocuklar halı üzerinde oynadıklarından veya emeklediklerinden halıdaki keneleri ve tozları yutabilirler. Bu açıdan halı temizliği çok önemlidir. Amerika’da yaklaşık 3.000 kanser vakasının halılarla ilgisi olduğu sanılmaktadır.

Bir ev ortamında (temizlik malzemeleri, yumuşatıcılar, sinek ilâçları, boya, tiner, yapıştırıcı dumanı, klima, ocaklar, parfüm gibi kozmetikler) maruz kalınan benzen miktarı günlük 110 nanogram (üç sigara miktarı)’dır.

Halılardaki ev tozları, kadmiyum, kurşun gibi ağır metalleri, poliklorinat bifeniller gibi zehirleri barındırabilirler. Ayrıca halılar astım ve alerjiye yol açabilen bakterilerin de çok sevdiği yerlerdir.

Kozmetik sanayiinde (parfüm, oje, vb. makyaj malzemeleri) kullanılan sentetik maddelerin % 95′i petrolden üretilir. Kanserojen ve nörotoksik özellikleri barındırabilen kozmetik ürünler, doğum kusurlarına sinir sistemi bozukluklarına yol açabilirler. FDA’nın raporuna göre kozmetikte kullanılan 138 ve spreyli kokular sanayiinde kullanılan 20 maddenin zararlı olduğu bilinmektedir. Yumuşatıcılarda kloroform, ev spreylerinde kanserojen paradiklorbenzen bulunur.

Fakat bu maddelerin hayat boyu maruz kalınan kabul edilebilir dozu veya zararlı doz seviyesi ile ilgili bilgiler henüz sıhhatli değildir.

Evlerde maruz kalabileceğimiz bazı kimyasallar ve nerede bulundukları

1- Aseton: Kolonya, deterjan, bulaşık jeli, oje çıkarıcılarda bulunur. Ağız kuruluğu, bulantı, kusmaya yol açabilir; sinir sisteminde tesirlidir.

2- Benzaldehid: Saç spreyi, beyazlatıcılar, saç kremi, şampuan.Göz, deri ve akciğerler için zararlı bir narkotiktir.

3- Benzil asetat: Parfümler, yumuşatıcılar, sabun spreyi, beyazlatıcılar.Kanserojendir.

4- Camphor: Parfüm, krem, kozmetik ürünlerinde bulunur. Solunması tehlikelidir.

5- Ethanol: Kozmetikten temizliğe birçok üründe kullanılan bu madde, hâlsizlikten sinir sistemi hastalıklarına kadar birçok rahatsızlığa yol açabilir.

6- Limonene: Kozmetik ürünlerde kullanılır. Göz ve deri tahribi yapar. Solunmamalıdır.

7- Apinene, gterpinene, aterpineol: Kozmetik ürünlerde kullanılan kimyevî maddelerdir.

Hayatımızın her safhasına girmiş bu kadar çok maddeyi görünce bir an paniğe kapılabilirsiniz. Şu andaki çalışmalar bu maddelerin kabul edilebilir risk seviyelerini belirleme ve zararlı dozların üzerine çıkılmaması için ikazlar yapılması hususundadır. Meselâ, “bir insan hayatı boyunca 300 kutu oje çıkarıcı malzeme kullanırsa asetonun zarar verici toplam dozuna erişebilir” gibi net bir bilgi elde edildiği takdirde korunmak daha kolay ve şuurlu olabilecektir.

Henüz bu maddelerin zararlı dozlarını kesin olarak bilemiyorsak ne yapılmalıdır?

1- Bu tür zararlı maddeler mümkün olduğunca kullanılmamalı. Eğer mutlaka kullanılacaksa etikete bakılıp gerekli tedbirler alınmalıdır.

2- Parfümler yerine tabiî kokular tercih edilebilir.

3- Ev temizliğine azamî dikkat edilmelidir.

4- Sulara güvenmiyorsak şişe suyu kullanılabilir.

5- Koruyucu hekimlik hizmetleri, tedavi hekimliği hizmetlerinden önce gelmelidir. Hastalıklar ortaya çıkmadan önce hastalığa sebep olan unsurlar ortadan kaldırılmalı, kaldırılamıyorsa bunlara karşı gereken tedbirler alınmalıdır.

Kaynaklar
- Scientific American, 1998.
- ABD Bilim ve Teknoloji Komite Raporu, 1986, Eylül.
- FDA Raporları, (1968-1972).
- Human Ecologist, Fall, 1992.


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.