Ahmağa verilecek cevap

Aralık 27, 2006

Sefih ve cahil bir kimse konuşunca ona cevap verme. Sükut, ona cevap vermekten daha hayırlıdır. Ahmağa verilecek en güzel cevap sükut buyurmuşlardır.
Başında ağaran saçlar, nefsinin ateşini söndürmeli. Başında beyaz saçların yanmasıyla, senin gecenin başladığını anla. (Çünkü bunlar, ölümün habercileridir.) İhtiyarlığın habercileri yanaklarına indikten sonra, nasıl rahat yaşarsın, insanın ömrünün en iyi kısmı, ihtiyarlıktan öncekidir. Halbuki, gençliği yok olan bir nefs, yok olmuş demektir. İnsanın rengi sararıp, saçları ağardığı zaman, güzel ve tatlı günleri de, o güzellik ve tatlılığını kaybeder. Yeryüzünde büyüklenerek yürüme. Çünkü, bir müddet sonra bu yer, seni de içine çekip alacaktır.
Bütün düşmanlıkların sevgiye dönüşmesi umulur. Fakat hasetten dolayı olan düşmanlık böyle değil.
Allahü teâlâyı sevdiğini söylersin, halbuki, ona isyan edersin. Böyle sevgi olmaz. Eğer sevginde samimi olsaydın, Allahü teâlâya itaat ederdin. Çünkü seven, sevdiğine itaat eder.
Sana gelene sen de git. Sana kötülük ve eziyet edene sen eziyet etme.

Dilini muhafaza et, seni sokmasın. Çünkü o, büyük bir yılandır.
Kendisine hayrı olmayan kimsenin başkasına hayrı olmaz. İnsan kendisi için hayır işlemez, kendisine iyilik yapmazsa, insanlar da ona hayır ve iyilik yapmaz.

Kendisine hayrı olup olmadığını merak eden, beş vakit namaza verdiği öneme baksın. Doğru kılınan namaz her hayrın anahtarı, her derdin ilacıdır.

Bir kimse kendini övmeye başlarsa, değeri düşer.
İnsanlar Allahü teâlâya kulluk, ibadet etmek için yaratılmıştır. İnsanlar saadete kavuşmak için yaratılış gayelerine dikkat etmeli ve dünyaya düşkün olmaktan kaçınmalı. Dünya nimetleri geçicidir. Dünya ebedi kalınacak bir yer değildir. Âhirette saadete kavuşmak için bir binek gibidir. Sevinç yeri değil, ayrılık yeridir. Akıllı kimseler bu fâni dünyaya düşkün olmayıp kulluk vazifesini hakkıyla yapanlardır.
İnsan, dünya ve ahiret saadeti için dinimize muhtaçtır. Zaten bunun için ihsân edilmiştir. Yalnız, ondaki nimet ve faydalara iki iple kavuşabilirsiniz. Birisi ehli sünnet itikadını öğrenmek diğeri de bunu öğretmektir. Bu ipten birisini bıraktığınız zaman nimetler uçar gider. Şahsınızdan uçar, evinizden uçar, cemiyetinizden uçar gider. Siz artık, yaptıklarınızı, yaşadıklarınızı din yani nimet zannedersiniz.
Kalbini düşmandan boşalt! Dostu kalbe çağırmaya lüzum kalmaz. Kalb denilen latife hiç boş kalamaz. Mahlukların düşüncelerinden temizlenen kalb, kendiliğinden Allahü teâlâya teveccüh eder. [Boşaltılan bir şişeye havanın kendiliğinden dolması gibidir.]
Bir iş nasıl başlarsa öyle devam eder. Hizmete, bir işe başlayınca iki maksadınız olmalı: Birincisi, Allahın dinine hizmet etmek. İkincisi Onun kullarına faydalı olmak. İşinizi adaletle idare edin. O işi yaparken, hep beraber sıkıntılar da sevinçler de paylaşılmalı.
İki kişinin darıldıktan sonra, birbirlerinin ayıplarını ortaya çıkarması, münafıklık alametidir
kaynak: dinibilgiler.org’dan alınmıştır.


Allah rızka kefildir ama imana kefil değildir

Aralık 27, 2006

Mal iyi de değildir, kötü de değildir. Mal, mülk gönüle girerse onu şımartır. Ve onun sonu olur. Mal mülk iyi niyetle kullanılırsa faydalı olur. Niyet iyi olmazsa insanın felaketi olur.
Razzak olan Hak teâlâ, rızıklara kefil olmuş, kullarını bu sıkıntıdan kurtarmıştır.

Aza kanaat etmeyen çoğu bulamaz. Kendinize güvenmeyin. Allahü teâlâya güvenin. Size düşen görev budur. Sabah kuş gibi… Yuvasından çıkıyor, tevekkül ediyor, akşama tok dönüyor.
Malı zarardan korumanın ilacı, zekat vermektir.
Zekat niyeti ile bir kuruş vermek, dağlar kadar altını sadaka olarak vermekten kat kat daha sevaptır.
Borç yükü altında ezilmektense, taş taşımayı tercih et. Yoksulluktan korun. Yoksul düşenin dini ve aklı zayıflar ve mürüvveti kaybolur.
Bir zenginle arkadaş olduğun zaman, onun yanında dereceni düşürmek istemiyorsan kendisinden bir şey isteme. Çünkü istemek insanoğlunun yüzünde siyah bir lekedir. Verileni red eden kimse ise, verenin gözünde büyük ve ona karşı makamını korumuş olur.
Zenginlerin, alçak gönüllü olması güzeldir. Fakirlerin ise onurlu olması lazımdır.

Allahü teâlâ rızka kefildir ama imana kefil değildir.
Düşünmekle ibadet olmaz, oturmakla ticaret olmaz.
İslamiyette paranın yeri, kalb değil ceptir. Para, müslümanın kalbinde değil cebinde olmalı. Para, kalbte ise bu kötüdür ve sevilmez. Bir cep dolu olunca kalb boş olur. İki cep dolu olunca kalb bomboş olur. Cepte olmazsa, kalbte olur. Cepler boş olursa, kalb dopdolu olur hem de cerahatla karışık.
İhtiyaçsızlık azgınlığa sebep olur.
Asıl cömert, veren değil, verdiğine sevinendir.
Allahü teâlâ dünyada müslümanlara da, kâfirlere de rızık veriyor, rahatlık, huzur veriyor. Kâfirle müslümanı dünyada ayırt etmiyor. Müslümanlar Allahü teâlânın dostudur. Kâfirler düşmanıdır. Dünyada dostla düşman ayrılığı yok fakat ahiret öyle değil. Ahirette dostla düşman ayrılacak. Müslümanlara nimetler, kâfirlere azaplar var.
Elhamdülillah müslümanız. Ehli sünnet itikadı büyük ihsândır. Cenâb-ı Hakkın büyük ihsânına, büyük lütuflarına kavuştuk. Milyonda kişilere verilmeyen büyük saadet verildi. O da Elhamdülillah ki iman ettik. Bu imanın güzelliğini, bu imanın letafetini anlatmak zorundayız. Nasıl anlatmalıyız. Evvela bu imanın tezahürü bizde teşekkül etmelidir.Yalan söylememeliyiz. Hırsızlık, hile yapmamalıyız. Verdiğimiz sözde durmalıyız. İslam ahlâkı ile ahlâklanmalıyız. Gıybet dedikodu yapmamalıyız. İnsanların kalblerini kırmamalıyız. Güler yüzlü olmalıyız. Ailelerimizi üzmemeliyiz. İnsanlar hasretimizi çekmeli. Zaten müslüman hasreti çekilen insan demektir.
Herkes, ah bir görsek, bir dinlesek demeliler. Böyle olursak anlatmaya lüzum yok. İnsanlar anlar. Herkes iyiyi kötüyü fark eder. Ve müslümanlığa rağbet besler. Ama siz güzel numune olmadan, allame-i cihan olsanız faziletler en güzel kelâmlar ilimler sizde olsa hâliniz bozuksa insanlara zarar verirsiniz. İslamiyete de zarar verirsiniz. Evvela iğneyi kendimize batıralım. İyi bir müslüman olmaya, müslümanları sevmeye ve hatta sevilmeye çalışalım. Nefsimize zor gelen şeylere veya nefsimize zorluk verenlere dua edelim. Kalbinin nurlanmasını istiyorsan, kızdıklarına dua et.
kaynak: dinibilgiler.org’dan alınmıştır.


Allahü teâlâ bize rahmeti ile muamele etsin

Aralık 27, 2006

En iyi haslet dindar olmaktır. Bu haslet iki olursa, dindarlık ve mal sahibi olmak. Üç olursa, dindarlık, mal ve hayâ. Dört olursa, dindarlık, mal, hayâ ve güzel ahlâk. Beş olursa, dindarlık, mal, hayâ, güzel ahlâk ve cömertliktir.
Allahü teâlâ sırrını eminine verir. Bilen söylemez, söyleyen bilmez.
Ahmaklık, hatada ısrar etmektir.
Allahü teâlâ bize rahmeti ile, ihsânı ile muamele etsin, adaletiyle muamele ederse, yanarız.
İhlâslı insan, en iyi halinde de, en zayıf halinde de tavrı değişmeyendir. Allah için sevinmek, Allah için üzülmek lazım.
Dua etmekle beraber sebeplere yapışıp çalışmak lazımdır. Sebeplere yapışmadan dua etmek silahsız harbe gitmek gibidir. Sebeplere yapışacağız ancak sebeplerden de bilmeyeceğiz. Yaratan Allahü teâlâdır.
Allahü teâlâ, herşeyi bir sebep altında yaratmaktadır. Bu sebeplere, iş yapabilecek tesir, kuvvet vermiştir. Bu kuvvetlere, tabiat kuvvetleri, fizik, kimya ve biyoloji kanunları diyoruz. Bir iş yapmamız, bir şeyi elde etmemiz için, bu işin sebeplerine yapışmamız lazımdır. Mesela buğday hasıl olması için, tarlayı sürmek, ekmek, ekini biçmek lazımdır. İnsanların bütün hareketleri, işleri, Allahü teâlânın bu âdeti içinde meydana gelmektedir. Ancak, Allahü teâlâ sevdiği insanlara iyilik, ikram olmak için ve azılı düşmanlarını aldatmak için bunlara, âdetini bozarak sebepsiz şeyler de yaratır.
Gerçek keramet, kerametin gizlenmesidir. Bunun dışında görünenler, velinin irade ve ihtiyarı ile değildir. İlâhi hikmet öyle gerektiriyor demektir.
Her şey geçicidir. Ancak Allahü teâlâ bâkidir. Geçici şeylere gönül bağlamak aptallıktır. Sen de geçeceksin sevdiklerin de geçecek. Kalıcı bir şeye gönül bağlamak lazım. O da Allahü teâlâdır, Allah sevgisidir.
Sözün hayırlısı kısa ve yol gösterici olanıdır.
Kâfirlere muhabbet imanı giderir.
Âlim, dinini bilene denir. Medrese [üniversite] bitirene denmez.
Nefsin azgınlığı doğrudan doğruya dinedir. Onun için en büyük riyazet, dinimize uymaktır. Haramlarla kandıramıyorsa, nafilelerle uğraştırır ki farzı işlemesin diye.
İnsan nefsini tanırsa Allahı tanır, nefsten kurtulmadıkça, insan kendini emniyette hissedemez. En büyük mücadele nefsle olmalı. Bu iş, Allahın dinine sarılmak yoludur.
Allah için olan işte sevgi vardır. Dünya için olan işte sevgi yoktur. Dünyanın tâbiatında sevgi yoktur.
Dünya, nefsin ve şeytanın tuzağıdır. Varlıkta imtihan, darlıktan daha zordur. Çünkü darlıkta hep Allah diyorsun, varlıkta aklına gelince söylüyorsun. Bu çok tehlikeli.

Cennete gitmek için bütün yollar, bütün kapılar açık. Cehennem için de öyle. Siz Cennete götüreni tercih edin. Sizin için hayırlı olan budur. Asırlardır aynı şeyler söyleniyor, adeta size sizin için yalvarılıyor. Biraz da siz kendinize acıyın.
kaynak: dinibilgiler.org’dan alınmıştır.


Allahü teâlâ kullarına zulmetmez

Aralık 27, 2006

Allahü teâlânın feyzleri, nimetleri, ihsânları, yani iyilikleri, her an, insanların iyisine, kötüsüne, herkese gelmektedir. Herkese mal, evlat, rızk, hidayet, irşad ve selamet ve daha her iyiliği fark gözetmeksizin göndermektedir. Fark, bunları kabulde, alabilmekte ve bazılarını da almamak suretiyle, insanlardadır. Âyet-i kerimede buyuruldu ki:
(Allah, kullarına zulüm etmez, haksızlık etmez. Onlar, kendilerini azaba, acılara sürükleyen bozuk düşünceleri, çirkin işleri ile kendilerine zulüm ve işkence ediyorlar) [Nahl, 33]
Nitekim güneş, hem çamaşır yıkayan adama, hem de çamaşırlara, aynı şekilde, parlamakta iken, adamın yüzünü yakıp karartır, çamaşırlarını ise beyazlatır.
[Bunun gibi, elmaya ve bibere aynı şekilde parladığı halde, elmayı kızartınca tatlılaştırır. Biberi kızartınca acılaştırır. Tatlılık ve acılık hep güneşin ışıkları ile ise de, aralarındaki fark, güneşten değil, kendilerindendir. Allahü teâlâ, bütün insanlara çok acıdığı için ve bir ananın yavrusuna olan merhametinden daha çok acıdığı için, dünyanın her tarafındaki, her insanın, her ailenin, her cemiyetin ve milletin her zamanda ve her işlerinde nasıl hareket etmeleri lazım geleceğini, dünyada ve ahirette rahat etmeleri ve seadet-i ebediyyeye kavuşmaları için, işlerini ne yolda yürütmeleri ve nelerden kaçınmaları lazım geldiğini, Peygamber efendimiz vasıtasıyla bildirdi.]
İnsanların, ahiretteki nimetlere nail olmamaları, Ondan yüz çevirdikleri içindir. Yüz çeviren, elbette bir şey alamaz. Ağzı kapalı bir kap, Nisan yağmuruna elbette kavuşamaz. Evet, yüz çeviren birçok kimsenin, dünya nimetleri içinde yaşadığı görülüp, mahrum kalmadıkları zan olunuyor ise de, bunlara dünya için çalışmalarının karşılığını vermektedir. Yalnız dünya için çalışanlara verdiği dünyalıklar hakikatte azap ve felaket tohumlarıdır. Mekr-i ilâhi ile, istidrac olarak, yani Allahü teâlânın aldatarak, nimet şeklinde gösterdiği musibetlerdir. Böyle olduğunu Müminun suresinde bildirmektedir.
Kalbleri [gönülleri] Hak teâlâdan yüz çevirenlere verilen dünyalıklar, hep haraplıktır, felakettir. Şeker hastasına verilen tatlılar, helvalar gibidir.
Rızk tamam, ona Allahü teâlâ kefil ama çalışmak ibadettir. Çalışan Allahın sevgilisidir. Çoluğuna çocuğuna namusuna ırzına sahip çıkabilmek için rızkını kazanmaya çalışana Allahü teâlâ ihsânda bulunur. Bir gün Peygamber efendimiz aleyhisselam eshab-ı kiramla sohbet ederken bir genç acele ile yanlarından geçmiş. Eshab-ı kiram demişler ki, keşke gelip dinleyip bir şeyler öğrenseydi, dünya için bu kadar koşuşturmasaydı. Peygamber efendimiz hemen müdahale edip, öyle söylemeyin buyurmuşlar, eğer helalinden rızkının, çoluk çocuğunun nafakası peşinde ise yaptığı ibadettir, Allah yolundadır buyurmuşlar.
Yumuşak olun. Sertliğin hiçbir yerde ve hiçbir kimseye karşı faydası yoktur.

İmanı muhafaza etmek için, imanı gideren şartları iyi bilmek lazım. İman kalbte olur. Kalbin 40 tane hastalığı var. İnsan bu kırk tane hastalığı öğrenmezse kalbi nasıl tedavi edecek. İnsan kalbinin hastalığını bilmezse nasıl tedavi etsin. Evet kalbimizin hastalığı var. Allahü teâlâ onu Kur’an-ı kerimde açık ve net olarak bildiriyor. Bu hastalık dünyaya düşkünlüktür. Peygamberimiz “Dünyaya muhabbet bütün kötülüklerin başıdır” buyuruyor.
kaynak: dinibilgiler.org’dan alınmıştır.


1/20 Sabitesi

Aralık 27, 2006

Dr. Yusuf DOĞANER (sızıntı)

Biyolojide asit ve alkalilerin kuvveti, solüsyon içinde iyonize olan hidrojen (H+) konsantrasyonu ile ölçülmektedir. Kimyevî ekîvalans bakımından birbirinin eşiti olan çeşitli asit ve alkali solüsyonların şimik reaksiyonlar ve canlı dokulara etkileri bakımından farklılık gösterdikleri bilinmektedir. Bunu bir misalle açıklayabiliriz: Asetik asit ve nitrik asit şimik ekivalans bakımından birbirinin aynıdır, fakat nitrik asit solüsyon halinde iken % 80′e yakın oranda iyonize olur. Buna karşılık asetik asidin ise % 1′den daha azı iyonize olur. Buna göre nitrik asit kuvvetli bir asit, asetik asit ise zayıf bir asittir.

Bir çözeltinin beher litresindeki hidrojen iyonu konsantrasyonunun mol cinsinden negatif logaritması pH olarak bilinir. 25 derecelik saf suyun H+ iyonu konsantrasyonu 1/10-7 dir. Bu sayının negatif logaritması ise 7′dir; öyle ise suyun pH’sı 7′dir.

Buraya kadar anlatılanlar insan bünyesindeki asidite ve alkali durumuna açıklık kazandırmak içindir. İnsan bünyesinde, vücut likitlerinin pH’sı bir ömür boyu belirli bir sabitede tutulmakta olup pH: 7.36-7.44 (Ortalama: 7,4)’tür.

60-70 yıllık insan ömründe, yaz ve kış, gece ve gündüz demeden insan vücudu likitlerinin pH’sı sabit tutulmaya çalışılmaktadır. Bu pH’nın ayarlanmasında vazifelendirilen birçok sistemler göze çarpar ve bunların çalışmaları dikkatle incelenirse çok hassas mizanların vazifelendirildiği, has-miktarlarda ölçülüp tartıldığı dikkati çeker. Kimyevî ve fizyolojik yollarla bir ömür boyu pH 7,4 civarında sabit tutulmaya çalışılır. pH’da çok az bir oynamanın (asit veya alkali yöne kayma) insan hayatını tehdit ettiğini, bu hususla ilgili hekimlerin asidoz ve al kal 02 durumlarında nasıl panik içinde olduklarını ve tedavide ne kadar acele ettiklerini yakın müşahedelerle gözlemek mümkündür.

pH’nın korunmasında vücudun tampon sistemleri ve bu arada akciğer ve böbreğin büyük rolü vardır. Akciğer ve böbreklerden asit iyonların atılmasına bilhassa dikkat edilir.

Bu yazımızda akciğer ve böbreğin, vücudun pH’sını ayarlamada gösterdikleri mükemmel çalışmaya temas etmeyip kimyevî tampon maddelerden ve bunlar içinde 1/20 sabitesi ile mükemmel vazife gören bikarbonat/karbonik asit tampon sisteminden bahsedeceğiz.

Bir çözeltide varlığı ile bir asit veya bir alkalinin eklenmesinden oluşan pH değişmelerini azaltan kimyevî maddelere tampon adı verilir. Vücudun kimyevî tamponları içinde 4 ana tampon sisteminden söz edilebilir: Eritrosit-Hemoglobin tampon sistemi, protein tampon sistemi, fosfat tampon sistemi ve bikarbonat-karbonik asit tampon sistemi.

Bikarbonat-karbonik asit tampon sistemi tampon sistemler içinde adından en fazla bahsedilen bir sistemdir. Umumiyetle bikarbonat, sodyum veya potasyum tuzu şeklinde bulunur. Kimyevî formülü ise B.HCO3 şeklinde gösterilir. Karbonik asit ise, H.HCO3 olarak ifade edilir. Bikarbonat-karbonik asit sistemi, zayıf bir asit ve bunun kuvvetli bir bazla meydana getirdiği tuzun karışımından ibaret bir sistem olup, diğer bütün tampon sistemlerin tâbi olduğu kanunlar uyarınca çalışır.

Organizmaya karbonik asitten daha kuvvetli bir asit girdiğini düşünelim. Bu asit HCL (hidroklorik asit) olsun. Bu durumda bikarbonat tuzu ile yukarıdaki kuvvetli asit reaksiyona girer ve reaksiyon sonucu karbonik asit oluşur. Karbonik asit ise zayıf bir asit olduğundan ortamın pH’ sı değişmez. Şöyle bir denklem ile bunu anlatabiliriz:

HCI + NaHCO 3 = NaCl + H.HCO 3

Aynı şekilde sisteme katılan kuvvetli bir alkali de söz konusu olabilir. Bu durumda şöyle bir denklem kurulur:

NaOH + H.HCO 3 = NaHCO 3+ H2O

Görülüyor ki bir alana sodyum hidroksit gibi kuvvetli bir baz bile girse derhal karbonik asit ile reaksiyona girmekte ve bikarbonat tuzu ve su oluşmakta ve alanın pH’sı değişmemektedir. ; Bikarbonat-karbonik asit tampon sistemi daha çok hücre dışı sıvıdaki nötralize edici vazifeyi üzerine almıştır. Intrasellüler (hücre içi) sıvıda ise bu vazifeyi fosfat tampon sistemi yüklenir.

Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere belirli bir pH derecesini bir ömür boyu sabit bir seviyede tutabilmek için belirli bir karbonik asit ve bikarbonat tuzuna ihtiyaç vardır. Başka bir deyişle her pH derecesi belirli nisbette bir karbonik asîd bikarbonat tuzu karışımına karşı gelir. İnsanlarda normal pH’da (7,4) karbonik asit 1,3 mEq/L, bikarbonat tuzu ise 27 mEq/L.’dir. Bunların birbirine oranı ise (1.3/27) yukarıdaki sabiteyi (1/20) vermektedir. Tampon sistemde karbonik asit veya bikarbonatın harcanması durumunda yukarıdaki sabite değişme gösterecektir. Fakat insan vücudunda öyle mükemmel ayar sistemleri vardır ki, çok kısa bir sürede ‘denge’ ayarlanmakta ve 1/20 sabitesi muhafaza edilmektedir.

Bu kadar mükemmel sistemlerin insan bünyesinde toplanması insanın bir ömür boyu sağlıklı yaşaması için gereklidir. Sayılan bu tampon sistemlerden bir tekinin çalışmaması durumunda ise, bazı defalar, dönüşü olmayan klinik tablolar ortaya çıkmakta ve dünya hayatı sona ermektedir. İnsan düşünse, bir tek nefes alış-verişinin ne kadar ehemmiyetli olduğunu anlayacaktır. Hâlbuki yukarıdaki anlatılan tampon sistemler ve bunun yanında vücudun diğer sistemlerinin çalışması karşısında insan kendine gelmeli ve bu sistemleri insan vücuduna yerleştiren yaratıcısına olan vazifelerini iyi bilmelidir.


İSLAM FIKHI AÇISINDAN SİGARA

Aralık 27, 2006

SİGARA : Patlıcangillerden bir bitki olan tütünün yapraklarından elde edilen bir keyif verici olduğu herkesin malumudur. Tütünün ilk kez Amerika yerlilerince bilindiği ve kullanıldığı ve Amerika’nin Avrupalılarca öğrenilmesinden sonra Avrupâ ya da götürüldüğü ilk götürenin ise Christopher Columbus (1506) olduğu kaydedilir. (Mahmut Nazım en-Nesîmî, et-Tibbu’n-Nebev’î ve’l-ilmu’l-hadis I/33; Muhammed Sefik Girbal ve arkadaşları, el-Mevsû’atü’l-Arabiyyetü’l-Muyessera,”Tebg” (Tütün) md. Tütünü Avrupa’ya ilk kez Jean Nicot isimli birisinin götürdügü de söylenmiştir. en-Nesîmî, agk.) Bazı fıkıh kitaplarında da ilk kez 1015 Hicri yılında ortaya çıktığı söylenir. (Tütünün tarihiyle ilgili geniş bilgi için bk. Abdulhay el-Lüknevî,Tervîcu’l-cinan bi-tesrîh-i hükm-i surbi’d-duhân 2 vd.) Bu da M.1506′lara rastlar ve Islam aleminin tütünü Avrupa’dan takriben yüzyıl sonra tanıdığını gösterir. Gerçi Avrupada da iyiden iyiye tanınma tarihi 1586′dir. (M. Sefik Girbal agk: ) Bu durumda aradaki fark yirmi yıldan aza düşmüş olur. Tütünün süs bitkisi ve tıbbi gayeler için de kullanılmış olması, (agk.) konumuz açısından önem arzedecektir.

Tartışmasız büyük müctehitlerin tanımadığı tütün diyebiliriz ki biraz da bu yüzden Islam aleminde de hızla yayılmış ve H.11. asrın başından itibaren kullanılır olmuştur. Buna paralel olarak dini hükmü konusunda da pek çok görüş beyan edilmiş, risaleler ve kitaplar kaleme alınmıştır. Hatta denebilir ki, sonradan ortaya çıkan bu tür konularda hakkında tütün kadar söz söylenen, yazılı beyan ortaya çıkan bir başka konu yoktur. Sadece “Kesfu’z-Zunûn”un zeyline kitap adlarına göre bir göz gezdiren buna şahit olur. Bu yazılanlara bütün mezhepler ortaktır ve sigara hakkında her mezhepten, zikredeceğimiz her üç görüşe sahip alimler bulunduğu için, meselenin mezheplere göre hükmü diye âyırım yapmak da hem mümkün hem de isabetli görülmemektedir. Diğer yönden bizce tartışılabilir bir görüşe göre de zaten sigaranın ortaya çıktığı tarihten beri müctehit bulunmadığı için söylenenlerin hüküm açısından bir değeri yoktur. Biz şimdilik bu görüşü tartışma dışı bırakacağız ve hesaba katmayacağız. Değişik görüşleri üç kategoriye ayırarak delilleriyle ve bu delillerin tartışmasıyla birlikte serdedecek ve bir sonuca varmaya çalışacağız.
 MUBAH DİYENLERİN DELİLLERİ VE BUNLARA GELEBİLECEK İTİRAZLAR

Sigarayı mübah gören Islam alimleri mevcut olmuştur. Onlara göre :

                1. “Eşyada aslolan ibahadır”. Zira Allah (c.c) yeryüzündeki herşeyi insanlar için yarattığını haber vermiştir. (K. Bakara (2) 29.) Binaenaleyh ibadetler dışında herhangi bir şey sâri’ tarafından menedilmemişse insanların onu haram sayması mümkün değildir. Kur’an açıkça şöyle söylemektedir. “De ki, bana vahyolunanlar arasında kan, domuz eti- ki o pisliktir – ya da bir günah olarak Allah’tan başkası adına kesilen hayvandan başkasını yemenin haram olduğuna dair bir şey bulamıyorum… “(K. En’âm (6) 145.) Binaenaleyh, sigaranın haram olduğunu söylemenin bir dayanağı yoktur.
                2. Kur’an-ı Kerim’de Allah : “De ki, Allah’ın kulları için çıkardığı zineti ve rızıkları kim haram kılabilir?.. “(K. A’râf (7) 31.) buyurmuştur ki, bunu bir önceki ayetle birlikte düşündüğümüzde sigaraya haram denemeyeceği anlaşılır, bunu destekler mahiyette Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Allah birtakım farzları mecbur tutmuştur, onları zayi etmeyin. Bir takım sınırlar koymuştur, onları aşmayın. Bazı şeylerden de, unuttuğu için değil ama sırf size merhametinden ötürü söz etmemiştir, onları da araştırmayın…” (Taberânî, Kebîr XXN/222 (No: 589); (Ibn Kayyim, A’lam I/71-72; el-Hindî Kenz I/194)) Buna göre şeriat koyucunun sigaradan söz etmemesi onun haram olmadığını gösterir.
                3. Sarhoş edici ve zararlı şeyler haram olsa dahi sigaranın sarhoş ediciligi ve zararı sabit değildir.
                4. Bazı insanlar için zararı sabit olsa dahi bu sadece onları ilgilendirir. Yani mahzuru onlar içindir. Bu, sigaranın herkes için haram olmasını gerektirmez.

                Ancak meseleye bu açıdan bakanlar dahi “Eşyada aslolan ibahadır zararlılarda aslolan ise hurmettir” kaidesini kabul ederler ve zararı kesinkes sabit ve mutarrif olan birşeyin haram olacağını söylerler. Meseleye yumuşak bakan Ibn Abidin de bu esası vurgular .(Bk. Ibn Abidin, Fetâvâ N/303, 304. Sigaraya yumuşak bakıp onun mubah, ya da ona yakın bir yerde olduğunu söyleyenler arasında şu alimleri sayabiliriz: Abdulganî en-Nablusî (es-Sulhu beyne’l-Ihvân fî-ibâhat-i surbi’d Duhân adlı bir kitapçığını bu konuya tahsis etmiştir.), Ibn Abidîn, Muhammed el-Abbasî el-Mehdî, Ahmed b. Muhammed el-Hamevî; Malikilerden Ali el-Echûrî (Bu konuda Gâyetü’l-beyân li-hill-i surb-i mâ-la yugayyibü’l-akle mine’d-duhân adlı bir kitapçığı vardır) Dussukî, es-Sâvî, el-Emîr gibi Malıkiler de bu görüştedirler; Şafiilerden el-Hafnî, el-Halebî, er-Rasidî, es-Sebramellisi, el-Bâbilli, AbdülKadir b. Muhammed b.Yahya el-Hüseynî et-Taberî (Raf’ul-istibâk an-tenâvuli’t-tenbâk adlı risalesi bu konudadır); Hanbelilerden de el-Keremî (Konu ile ilgili el-Burhân fi se’n-i surbi’d-duhân adlı bir risalesi vardır). Keza, Sevânî de sigaranın mubah olduğunu söyleyenler arasında yer alır(bk. el-Mevsû’atü’l fıkhıyye, Kuveyt. X/104,105.))
                5. Sigaraya haramdır demek şer’i bir hüküm koymaktır. Bu ise ya bedihi delillerle ya da nazar ve istidlal ile mümkün olabilir. Birincisi söz konusu değildir. Çünkü böyle bir delil yoktur. Ikincisi de yoktur. Çünkü nazar ve istidlal ya müctehidden ya da müctehit olmayandan sadır olur. Bunların da birincisi söz konusu değildir. Çünkü müctehidlerden böyle bir şey sadır olmamıştır. Ikincinin ise değeri yoktur. Zira şeriat adına söz hakkına sahip olanlar müctehitlerdir. (Ebu Saîd Muhammed el-Hâdimî, Resâil 234.)

                Ebu Said el-Hadımi’nin bu tesbiti, Birinci Hicri Yıldan sonra müctehit çıkmadığı esasına bina edilmiştir ki, tartışılabilirliğine daha önce işaret etmiştir.

                Bu delillere itiraz sadedinde şöyle söylenebilir :

                “Eşyada aslolan ibaha” olmakla beraber bu hakkında nas bulunmayan herşeyin mübah olduğunu göstermez. Nitekim rakının, uyuşturucuların, pek çok habis hayvanın tenavülleri hususunda nas bulunmadığı halde kıyas yoluyla haramlıklarında da şüphe yoktur. Allah’ın yarattıkları içerisinde kulların haram kılamayacakları, ayetinde işaretinden anlaşılacağı üzere, “zinet” ve “güzel rızıklardır”. Sigarayı güzel rızık ve zinet olarak görmek mümkün müdür? Allah’ın sükût ettiği ve hükmünü araştırmamızın güzel olmayacağı şeyler zararlı olmayan ve kıyaslanacak bir aslı bulunmayan şeylerdir. “Allah temiz rızıkları helal kılar, habis olanları ise haram kılar” derken sigara için de elbette ilk akla gelen şey onun bu iki kategoriden hangisine dahil olacağıdır. Eğer habis kategorisinde olduğu selim akıllarca kabul edilirse artık onun araştırmamamız istenenlerden olmayacağı ortaya çıkmış olur: Ayrıca bu gün sigaranın herkes için zararlı olduğu kesin olarak ortaya konmuştur. Binaenaleyh, sigarayı mutlak mubah görmenin imkanı gözükmemektedir.

                Bunlar sigaraya mubah diyen görüşün delillerine varid olabilecek itirazlardır. Haram diyenlerin delillerine varid olacak itirazlar ise yerinde gelecektir.
kaynak: islam fıkıh ansiklopedisi


Gazi Hasan Reis

Aralık 27, 2006

Abdullah ÇELİKKANAT (sızıntı)
Takvimler 1541 yılını gösteriyordu. İspanya Kralı Şarlken (Charles Quint) üç yıl önce Preveze’de Barbaros karşısında uğradığı büyük yenilgiyi hâlâ unutamamıştı. Preveze’de Andrea Doria komutasındaki birleşik Avrupa donanması, Barbaros Hayreddin Paşa komutasındaki Osmanlı donanması karşısında büyük bir mağlubiyete uğramıştı. Bu yenilgiden sonra Akdeniz’de Osmanlı hâkimiyeti tam olarak sağlanmıştı.
Ne var ki, İspanya Kralı Şarlken bu yenilgiden ders almamıştı. Preveze’nin intikamını almak için Cezayir’i almaya karar vermişti. Barbaros Hayreddin Paşanın başında bulunduğu Cezayir, hem bir Osmanlı eyaleti, hem de denizciliğimizin önemli bir merkeziydi. Cezayir’in kaybedilmesi Osmanlıların Akdeniz hâkimiyetinin temelden sarsılması demekti. Ne var ki Kaptan-ı Derya ve Cezayir Beylerbeyi Barbaros Hayrettin Paşa bu tarihlerde Cezayir’de değildi. Padişahın daveti üzerine İstanbul’a gitmiş ve henüz dönmemişti. Barbaros’un Cezayir’de olmaması İspanyolları sevindirirken, Cezayir halkını da üzüyordu. Acaba Barbaros olmadan İspanyollara karşı koyabilecekler miydi? Yoksa kendilerinden daha kalabalık bu düşman karşısında Cezayir’i terk etmek zorunda mı kalacaklardı?
Durum gerçekten ciddiydi. Karşılarındaki donanmada büyüğüyle küçüğüyle yaklaşık 500 parça gemi ve 30 bin kadar asker bulunuyordu. Cezayir kalesinde ise, bin kadar Osmanlı deniz akıncısı ile 9 bin civarında asker vardı.
Müslümanlar, karşılarında bu büyük donanmayı görünce şaşırdılar. Kale komutanı olarak Barbaros’un giderken yerine bıraktığı Gazi Hasan Reis bulunuyordu. Hasan Reis, o güne kadar Barbaros’un güvenini hiç boşa çıkarmamıştı. Ancak karşılarında da büyük bir düşman ordusu ve donanması vardı.

Hasan Reis hemen bir divan topladı. Divana askerler, âlimler ve belde halkından birçok insan katıldı. Böyle önemli bir durumda hemen herkesin görüşünün alınması şarttı. Konuşmaları dinleyen Gazi Hasan Reis yerinden kalkarak şöyle dedi: “Ey oğullar, kardeşler, babalar! Şimdi bu düşmanlar gelip vilâyetimiz önüne demirlediler. Bize yakışan düşmana canla-başla karşı koymaktır. Ölenimiz şehit, kalanımız gazidir. Gayret bizden inayet Allah’tandır. Düşmanın çokluğuna bakmayın. Zira az askerle çok askeri bozmak Allah’ın yardımıyla eskiden beri olagelen bir hâldir. Sakın kalbinize bir korku girmesin. Allah’ın inayeti, Hz. Peygamber’in mucizesi ve erenlerin himmetiyle İspanyollara öyle bir ders verelim ki, padişahımız ve komutanımızın güvenini boşa çıkarmayalım. Gelecek nesiller de bizleri rahmetle ansın.”
Bu konuşma yürekleri ferahlatmıştı. Aynı saatlerde İspanya ordugâhında da toplantı vardı. Şarlken komutanlarıyla durumu konuşuyordu. Aslında onlara göre, ortada konuşacak bir durum yoktu. Kendileri gibi büyük bir orduya ve donanmaya karşı koymanın akıl kârı olmayacağına inanıyorlardı. En kısa zamanda Cezayir’i ele geçirip kaleye bayrağını dikeceğinden emin olan Şarlken ile, ileri gelen komutanları arasında şöyle konuşmalar geçiyordu:
-Barbaros, bu Hasan Reis’i akıllı adam diye yerine oturtmuş. Akıllı adam olsaydı, şimdiye kadar ayaklarıma kapanıp af dilerdi.
-Efendim, bırakın teslim olmayı bilâkis serkeşlik ediyor. Az önce 10 gemimizi batırdılar.
-Bu adam belli ki akıllı değil. Bu dağ gibi donanmaya ve orman gibi orduya karşı durulur mu? Şimdi ben ona haddini bildireyim de bu yaptığım dillere destan olsun, tarih kitaplarına geçsin, asırlarca okunsun.
-Efendim, isterseniz önce bir elçi gönderelim. Bakalım ne cevap verecekler? Belki kan dökülmeden teslim olmak isterler. Biz de zahmetsizce istediğimizi elde etmiş oluruz.
Gerçi Şarlken elçi kabul etmeyi elçi göndermeye tercih ederdi. Fakat beklediği Osmanlı elçisi bir türlü gelmediği için elçi göndermeye razı oldu.
Şarlken’in elçisi, Gazi Hasan Reis’in huzuruna bin bir çalımla çıktı. Kibir ve çalımından yanına yaklaşılmıyordu. Çevresindekilere küçültücü bakışlar fırlatarak Hasan Reis’e yaklaştı ve Şarlken’in mektubunu verdi. Gazi Reis derhal divanı topladı. Divan huzurunda Şarlken’in istekleri okundu: “Nâmem sana ulaştığında derhal Cezayir kalesinin anahtarlarını getir. Belki bu suretle suçunu bağışlarım. Duydum ki, ‘Cezayir’de esir çok, bana esir lâzım değil.’ diye Hristiyan esirlerin başlarını vururmuşsun. Cezayir’i zorla alırsam, elimden kurtulamazsın…” Şarlken’in ne istediği anlaşılmıştı. Savaşmadan kalenin teslim olmasını istiyordu. Adı sanı duyulmamış bir denizci, koskoca İspanya kralına karşı koyacak değildi ya! Şarlken sadece İspanya kralı değil, birleşik Avrupa devletlerinin de imparatoruydu.
Hasan Reis gerçi daha önce komutanlarıyla konuşmuştu; ama istişarenin hakkını vermek için bu vesileyle tekrar görüşlerini almak istedi:
-Ağalar, Şarlken’in sözlerini işittiniz. Ne dersiniz?
-Gazi babamız, ne dememizi beklersin?!.. Biz bu canı bu günler için saklarız. Siz nasıl cevap verileceğini iyi bilirsiniz.
Bunun üzerine Gazi Hasan Reis, Şarlken’e aynı elçiyle şöyle bir cevap gönderdi:
“Ey mel’un ve hınzır Şarlken. Mektubun bize ulaştı. Kuru lâf ile ben adama Cezayir’i vermem ve senden de korkum yoktur. Elinden geleni ardına koyma. Umarım ki senin de hakkından geliriz. Mağrurun hasmı Allah’tır…”
Şarlken beklemediği bir cevap almıştı. Üstelik bu cevapta kendisine bir dolu hakaretler de ediliyordu. Hiddetinden kıpkırmızı kesildi. Bağırdı, çağırdı, küfürler savurdu. Birazcık öfkesi yatışınca şöyle emretti:
-Kuşatmayı şiddetlendirin. Taş üstünde taş koymayın!
Karaya yeni toplar ve askerler çıkartıldı. Surlar daha bir fazla dövülmeye başlandı. Gaziler bunalmaya başladılar. Kaledeki erzak da giderek azalıyordu. Gıda sıkıntısından öte, suların tükenmesi kaledekiler için felâket olurdu. Böyle bir durumda teslim olmak veya düşmanı yararak kaleden çıkmaktan başka çare yoktu. Halkın içindeki İspanyol casuslar da İspanya lehine propaganda yapıyor, onları isyana teşvik ediyorlardı. Bütün bu kötü şartlara rağmen Osmanlılar ve Cezayir halkı gayreti elden bırakmadılar.
Gazi Hasan Reis durumun vehâmetini görüyordu. Bu şekilde uzun süre dayanmaları mümkün değildi. Gerçi İstanbul’dan yardım istemişlerdi; ama kim bilir ne zaman ulaşırdı. Cezayir nere, İstanbul neresiydi. Bir geminin İstanbul’dan Cezayir’e ulaşması bir ayı bulurdu. Hasan Reis’in aklına son bir çare gelmişti. Etrafındakilere şöyle seslendi:
-Yarenler, casuslarımızla bir şâyia çıkartalım. Düşmanın içine girsinler ve “Barbaros yardım için İstanbul’dan hareket etmiş.” desinler, umulur ki, İspanyolların kalbine korku düşer.
İspanyolların Cezayir’de casusları olduğu gibi Osmanlıların da, İspanyollar içerisinde casusları vardı. İspanyollar içerisinde bulunan Araplardan bir kısmı, Hasan Reis için casusluk yapıyordu. Böylece Reis, düşman tarafında ne olup bittiğinden sür’atle haberdar oluyordu. Casuslar bazı meclislerde lâf sırasında “Barbaros İstanbul’dan hareket etmiş.” şeklinde konuşmaya başladılar. Bu söz İspanyolların arasına yıldırım gibi düştü. Zira Barbaros Hayrettin Paşadan çok korkuyorlardı. Hatta çocuklarını korkutmak istedikleri zaman “Barbaros geliyor!” derlerdi. Kalbleri Barbaros’un korkusundan tir tir titreyen İspanya askerleri geriye dönmeyi düşünmeye başladılar. Ancak Şarlken’in muhasarayı kaldırmaya niyeti yoktu. O ne yapıp edip Cezayir’i alarak Preveze’nin intikamını almak istiyordu.
O günlerde İspanyolların festivallerinden birisi başlıyordu. Gemilerden şarap fıçılarını indirmişlerdi. İspanyollar o gece sabaha kadar eğlendiler. Her biri kütük gibi sarhoş oldu. Gazi Hasan Reis’in casusları durumu hemen haber vermişlerdi. Reis bu haberi alınca Rabb’ine şükretti. Çünkü bu festival Cezayir’in kuşatmadan kurtulması için büyük bir fırsattı.
Nitekim Osmanlılar o gece 10 bin askerle kalenin gizli kapısından çıkıp sere serpe yatan düşmanın üzerine vardılar. İlk olarak tüfeklerini İspanyollara boşalttılar. Ardından kılıçlarını çekip sarhoş İspanyolların içerisine daldılar ve “Baskın basanındır” diyerek, o gece güneş doğana kadar 20 bin kadar İspanyol’u kılıçtan geçirdiler, beş yüz kadarını da esir aldılar.
Sabah olup da Şarlken manzarayı görünce çılgına döndü. Cezayir’e gelmekle ne büyük bir hata ettiğini anlamaya başlamıştı. Osmanlıların saldırısı yetmiyormuş gibi hava şartları da aleyhlerine dönmüştü. Gökyüzü bulutlarla kaplanıp, sert bir rüzgarla birlikte etrafı karanlık basmış, şiddetli bir yağmur başlamıştı. Yağış bir müddet sonra sellere yol açtı ve İspanyolların siperlerini su bastı.
Bu arada Hasan Reis’in casusları:
-”Barbaros Tunus’a gelmiş, sabaha Cezayir’de olacakmış.” diye İspanyollar arasında dolaşıyorlardı.
Bir ana-baba günüdür başladı. İspanyolların üzerine yumurta gibi dolu yağıyordu. Neye uğradıklarını anlayamadan sağa sola kaçışmaya başlamışlardı. Derken Harraş denen nehir önlerini kesti. Nehir coşmuştu. Önde giden İspanyollar can havliyle kendilerini nehre atmışlardı ama, ağır zırhlar içerisinde olduklarından çoğu boğulmuştu. Nehre girmeye cesaret edemeyenlerse,
-“Mayna sinyor” diyerek gazilere teslim olmuşlardı.
Şarlken’e gelince, ne büyük bir hata işlediğini artık anlamıştı. Kendisini cihan hükümdarı Kanunî Sultan Süleyman’a rakip görürken, onun bir komutanına yenilmişti. Üstelik başta o kadar da büyük lâflar etmişti. Beş yüz parçalık donanma fırtınadan batmış, geriye bir gemi kalmıştı. Şarlken kendisini bu gemiye zor attı. Elinden tutarak Kralı gemiye çıkaran Andre Dorya da yediği bu silleyle hâlâ kendisine gelmiş değildi. Halbuki daha yakın zamanda Preveze’de, Barbaros’a yenilmişti. Şimdi ise Kaptan-ı Derya dahi olmayan bir denizciden kaçıyordu.
Şarlken üzüntüsünden perişan olmuştu. Kendini Avrupa’nın en büyük kralı ilân etmişti. Birleşik İspanya ve Almanya devletlerinin kralıydı. Üstelik diğer Avrupa krallarının yanında da ağırlığı vardı. Yıllarca bu konumunu korumak için çaba harcamıştı. Fakat her defasında hezimete uğramıştı. Bunlar yetmiyormuş gibi, şimdi de beylerbeyi dahi olmayan bir denizciye yenilerek hayatının yüzkarasını alnına çalmıştı. Başındaki krallık tacını kaptı. Ve şöyle bağırarak denize fırlattı:
-”Ey talihsiz taç, bu kadar zillet yetişir sana. Belki benden daha lâyığını bulursun.”
Ve İspanya’ya döndükten sonra krallıktan ayrılarak, bir manastırda inzivaya çekildi, kısa bir süre sonra da öldü.
Rablerine inanan ve itimadını asla yitirmeyenlerin kalblerine Rableri de korku düşürmez ve onlara sabır, sebat ihsan eder. Bu safhada sayının azlığı-çokluğu da önemini yitirir. İşte, asla değişmeyen bu ilâhî prensip bir kere daha tecelli etmişti.


SEVİCİLİK

Aralık 27, 2006

Bu “sevicilik” ya da “lezbiyenlik” denen bir cinsel sapma ve hastalık belirtisidir ve kesinlikle haram ve çirkin bir davranıştır. Açık saçıklık, ciltler temas edecek şekilde kadın kadına oynama, bir başka kadınla aynı yatakta yatma, erkeğinden, tatmin görmeme, ya da herhangi bir sebeple tiksinme, çeşitli yatılı kız okullarında, hem cinsleri ile İslamın yasakladığı sıkı fıkı ilişkilerde bulunma, haram-helâl tanımayanların her aklına eseni deneme merakı, bu hastalığın başlıca sebeblerindendir. Erkeklerin homoseksüellik hastalığına yakalanıp kadınları terketmeleri, hattâ birden çok kadınla evlenme yasağı bulunan ülkelerde, kadının istediği erkeğe, evli olması dolayısı ile, varamaması da bu hastalıkta etkilidir: Nitekim Lût kavmi erkekleri “homoseksüel” oldukları için kadınları da “sevici” ve “lezbiyen” olmuşlardır. Her iki cinsin bu sapkınlığı ise, başlarına o bilinen belânın gelmesine sebep olmuştur. Bir yönüyle de mümkün değildir. Çünkü bu sapkınlığa düşen bir kadın, ruhuyla normal değildir. (Bk. A. Rıza Demircan; islâm’da Cinsel Hayat N/36 vd.; Geniş bilgi için bk. Zuhaylî VI/24)

kaynak: islam fıkıh ansiklopedisi


Modern İslâm Düşüncesinin Fikrî ve Toplumsal Tahribatı

Aralık 27, 2006

Ebûbekir SİFİL

Dinin sekülerleştirilmesi veya dinî bir çözülme olarak nitelendirilmesinin pek de yanlış olmayacağını düşündüğümüz Modern İslam Düşüncesi kendisini orijinal bir yaklaşım olarak takdim etse de, varlık sebebi ve en temel karakteri olan tepkisellik, onu sanıldığından daha belirsiz ve kaygan zeminlerde hareket etmeye itmektedir. Buna bir de hareketin literal yapısındaki heterojenite ve argümanlarının, kendisini isbat etmiş bir metodolojiden yoksunluğu vakıası eklenince, ortaya kelimenin tam anlamıyla bir karmaşa çıkmaktadır.
        Hemen bu noktada, İslam Modernizmi’nden bahis açıldığında mutlaka hatırda tutulması gereken bir hususu vurgulamamız gerekiyor. İslam Dünyası’nda Modernist çalışmalara kuşbakışı baktığımızda görünen manzara şudur: Aslında ortada bütünlük arzeden, sistemini kurmuş, altyapısını ve üstyapısını oluşturmuş ve kendi literatürünü geliştirmiş yeknesak bir İslam modernizmi yoktur. Görünen, sadece belli sloganları benimsemekten başka ortak bir tarafı bulunmayan Modernistler’dir. Bunun içindir ki, Modern İslam Düşüncesi’nin yapısını tahlil etmeyi hedefleyen hemen bütün çalışmalarda yapılan, İslam Modernistleri’nin belli konulardaki görüş ve düşüncelerini altalta koyup sıralamaktan ibarettir. Başka türlü olması mümkün de değildir. Çünkü geleneğin sorgulanması aklın otoritesi dinde kolaylık, değişimin belirleyici kılınması ve ilerlemecilik gibi şemsiye kavramlar altında serdedilen görüşler, detaylara inildikçe farklılaşmakta ve giderek birbiriyle uzlaşmaz tavırlar sergilendiği dikkat çekmektedir.
        Bu bakımdan, Modern İslam Düşüncesi dendiğinde ne anlaşılması gerektiği konusunda yanlışlara düşülmemesi için, sorun ya sadece bu şemsiye kavramlar etrafından irdelenmeli, ya da tek tek modernistlerin görüşleri ele alınmalıdır.
        Burada muhtemel yanlış anlamalara ve istismarlara meydan vermemek için birer cümleyle de olsa bu kavramlara değinmeden geçmenin bir eksiklik olacağını düşünüyoruz. Zira Modern İslam Düşüncesi için vazgeçilmez olan bu kavramların, âyet ve hadislerle hatta Mecelle kaideleriyle desteklenmeye çalışıldığı görülmektedir. Hatta İslam Tarihi’nde ilk defa, Hanbelî mezhebine mensup olduğunu söyleyen ve İslam Uleması tarafından ağır ithamlarla suçlanmış bulunan(1) Süleyman b. Abdilkavî et-Tûfî tarafından, Maslahat ile nass ve icma çatışırsa maslahat esas alınır şeklinde fıkhî bir üslupla formüle edilen şeyi de aslında aynı yaklaşımdır.
        Sondan başlayacak olursak, ilerlemecilik ve değişimin belirleyici kılınması diğerlerine göre modern zamanlara aidiyeti hakkında daha kesin şeyler söylememizi mümkün kılan hususlardır. Bizim bu kavramlara itirazımız, bizatihi anlattıkları olgulara değil, onlara yüklenen fonksiyon ve temsil ettikleri dünya görüşü noktasındadır. Zira kuşkusuz değişimi ve ilerlemeyi besleyen pek çok faktör ve bunların felsefî, kültürel, sosyal ve tarihsel bir arkaplanı vardır. Bunlar tahlil edilmeden, bunlara bugünkü şeklini veren unsurların kritiği yapılmadan bunlara ne karşı çıkmak, ne de bunları olduğu gibi kabul etmek doğru değildir. Hele değişim ve ilerlemenin, herşeyi hatta dini bile (ahkâmi, hedefleri ve topluma vaziyet ediş biçimi noktasında) belirleyen, değiştiren ve şekillendiren hususlar olarak algılanması, kanaatimize göre Müslümanlar’ın karşı karşıya bulunduğu en tehlikeli fikrî badirelerden birisidir.
        Dinde kolaylık ilkesi ile bizzat Kur’an ve Sünnet’te ifadesini bulmuş olan kolaylığın kastedilmediğine dikkat edilmelidir. Dinin sâbitelerinden, Zarûrât-i Diniyye’den ve kesin nasslarla sabit olmuş hususlardan, herhangi bir kişi kurum ya da toplum adına feragatte bulunulması sözkonusu olamaz. Bütün zaman ve mekânları düzenlemek için gönderilmiş olan bu din Allah’ındır ve O’nun iradesi Kur’an ve Sünnet’te nasıl ifade edilmişse öyle yaşanacaktır. Bunun ötesinde -Mecelle’de Esmânın tegayyürü ile ahkâmin tebeddülü inkâr olunamaz, Âdet muhakkemdir Nâs’in isti’mâli bir hüccettir ki, âninla amel olunur… gibi kaidelere dayandırılan kolaylık ilkesi, ancak kesin nasslarla belirtilmemiş ve Müslümanlar’ın seçimine bırakılmış olan meşru seçenekler hakkında işletilebilir.
        Aklın otoritesine gelince, burada çerçevesini ve hareket alanını vahyin belirlediği aklın değil, felsefî aklın yani rasyonelite’nin kastedildiği açıktır. Felsefe’yi öteden beri uğraştıran aklın otoritesinin ve yetkisinin sınırları konusu Batı’da bile o denli istismar edilmiştir ki, iş sonunda Paul Feyerabend’e Akla Veda dedirtecek noktalara gelmiştir. Öyleyse akıl, vahyin hizmetine verildiği oranda gerçek fonksiyonuna kavuşacak ve ilahî irade’nin istekleri doğrultusunda icra-i faaliyet edecektir.
Akılcılık ilkesi ve akla yüklenen fonksiyon, bizdeki ilk rasyonalistler olarak görülen Mu’tezile tarafından bile Modernistler’in tavrına göre nisbeten daha makul bir çerçevede kendisini göstermiştir. Özellikle aşağıda birkaç örneğini zikredeceğimiz Modernist tavır gözönüne alındığında gerek bu konuda, gerekse Sünnet’in fonksiyonu konusunda Mu’tezile, Modern İslam Düşüncesi’nin kimi mümessilleri yanında gerçekten daha anlaşılabilir ve makul bir çizgidedir.
        Önde gelen Mu’tezilî alimlerden Kadi Abdülcebbâr, diyalektik yöntemle kaleme aldığı el-Mugnî adlı ünlü eserinde, Sem’î (Vahiyle bildirilen) Maslahatların Durumunun Aklî istidlal ile Bilinmesinin Caiz (Mümkün) Olmadığı Hakkındadır diyerek açtığı bir fasılda -ki bu başlık bile oldukça dikkat çekicidir- şöyle demektedir:
        Eğer denirse ki: Aklî delil, tıpkı ni’meti verene şükrün gerekli olduğuna delalet ettiği gibi, en büyük nimet vericiye (Allah Teâla’ya) ibadetin de gerekli olduğuna delalet eder. (…) peygamberlerin getirdiği (tebliğ ettiği) bütün bu fiillerde (yaratıcıya) boyun eğme ve tezellül vardır. Şu halde aklın, bunların (ibadetlerin) ahkâmına da götürmesi ve bu alanda peygamberlerden müstağni olunması icabeder.
        Buna cevaben söyle denir: Akıl, senin dediğin gibi Allah Teala’ya şükre ve kulluğa götürür. Ancak akıl, ibadetin kendisiyle yerine getirildiği fiillerin bizzat kendisine şartlarına, vakitlerine ve mekânlarına götürmez. Çünkü şayet akıl bunlara götürecek olsaydı, bu da tıpkı aklın diğer aklî gerekliliklere -ki bunların sebepleri mevcut olduğu zaman mükelleflerin bunlar karşısındaki durumları muhtelif olmaz- delaleti gibi olurdu. (….) Akıl, abdestsiz kılınan namazın ibadet olmadığına ve abdestli kılınan namazın ibadet olduğuna nasıl delalet edebilir? Oysa her iki durumda da boyun eğme ve itaat durumu aynen mevcuttur! Keza Kurban Bayramı günü oruç tutmanın ibadet olmadığına ve fakat bu günden önce tutulan orucun ibadet olduğuna aynı şekilde farz olan zekâtın, havl müddeti dolmadan (malın elde edildiği andan itibaren üzerinden bir yıl geçmeden) önce verilmesinin ibadet olmadığına ve fakat havl müddetinden sonra verilmesinin ibadet olduğuna; bu ödemenin, başkalarına değil de belli (durumdaki) insanlara verilmesinin gerekli olduğuna nasıl delalet eder? İşte bu durum, ibadetlerle ilgili bu yöne akliyyatın herhangi bir surette dahli olmadığını açıklamaktadır.
        Mu’tezile’nin sem’iyyât (vahiyle bildirilen hususlar) konusunda burada örneklemeye çalıştığımız tavrıyla Modernistler’in aynı konudaki tavrı arasında nasıl bir fark bulunduğunu biraz daha net bir biçimde ortaya koymak için bir de Modernistler’in -en azından bir kısmının- yaklaşımına bakalım:
        (….) ilk şekliyle Muhammed Abduh tarafından ortaya atılan bu iddia, Muhammed ikbal tarafından felsefî bir terminoloji ile yeniden ifade edildi. Buna göre Kur’an’ın son vahiy ve Hz. Muhammed’in son peygamber olduğu gerçeği, insanlığın gelişmesi açısından oldukça anlamlıdır. Bu demektir ki, insan öyle bir olgunluk seviyesine çıkmıştır ki, artık onun hazır vahyin yardımına ihtiyacı yoktur. insan kendi ahlakî ve fikrî kurtuluş kaderini kendisi çizebilir…
        Bu pasajda modern insanın, ilahî irade ve vahyin egemenliği karşısında istiklalini ilan etmesi, Kur’an’ın tabiriyle tuğyâni, oldukça çarpıcı biçimde dile getirilmektedir. Tablo oldukça nettir: Eğer -Modernistler’in iddialarınca- gelenek dini yozlaştırmış, Kur’an ve Sünnet’i yanlış okumuşsa, Modernistler de onu tamamen fonksiyonsuz hale getirmiş ve hayatın dışına itmişlerdir!
        Zihinsel ve teorik düzlemde önümüzde duran bütün bu olumsuzluklar, Modern İslam düşüncesi’nin pratiğe intikal ve sorun çözme kabiliyeti hakkında da bizlere hatırı sayılır ipuçları vermektedir. Esasen günümüzde, ülkemiz de dahil olmak üzere İslam Dünyası’nda yaşanan sıkıntı ve bunalımlar, pratikten hareketle teori hakkında pek çok şey söylenmesini mümkün kılmaktadır. Ancak gündemlere ağırlığını koyan konjonktürel gelişmeler, bütün bu sıkıntı ve bunalımların temelinde, İslam’ın şu veya bu görünüm ve başlık altında modernizasyonu operasyonlarının yattığı gerçeğinin çoğu zaman gözden kaçırılması sonucunu doğurmaktadır. Sorunun pratik boyutuna geçmeden önce, Modern İslam Düşüncesi’nin, pratiğe sadece karmaşa ve çözülme îsal eden teorik stratejisi hakkında kısa bir irdelemesini yapmamız uygun olacaktır.
        Modern İslam Düşüncesi’nin en bariz vasfının tepkisellik olduğunu söyledik. Bu tez, ilk bakışta tartışmalı görünebilir. Ancak İslam Dünyası’nda bu yaklaşımın temsilcileri olarak öne çıkan isimlerin çalışmalarına baktığımız zaman, orijinal bir duruştan ziyade, yanlış bulma gayretinin daha baskın bir tavır olarak belirdiğini müşahede ediyoruz. Bir başka deyişle, bizdeki Modernist yaklaşımın, geçmiş ulemanın nadiren metodolojik, ama ağırlıklı olarak tikel konulara ilişkin söylediklerini ve yazdıklarını çoğu zaman enteresan bir şekilde yine klasik olarak adlandırılan eser ve kişilere dayanarak yanlışlamaya çalıştığını görmekteyiz. Burada bindörtyüz yıllık koca bir ilim ve kültür birikiminden bahsediyoruz. Bu devasa yapı içerisinde yelpazenin her iki ucunu temsil eden yaklaşımların bulunması, hatta bunun da ötesinde sözgelimi aynı ekole mensup insanların birbirine uymayan görüşler serdetmiş olması tabiidir. İslam geleneği kendi içinde geliştirdiği tahkik ve tenkit mekanizmalarının sağladığı devinim ile zaten kendisini sürekli olarak yenilemiş ve canlı tutmuştur. Dolayısıyla Modernist İslam ya da İslam Modernizmi adına ortaya konan bu türden çalışmalar geleneğin toptan eleştirisi gibi başlıklar altında sunulmayı hiç de haketmemektedir.
        İslam Dünyası’nın bugün sergilediği iç karartıcı manzara, her alanda yaşanan olumsuzluklar ve Batı ile kıyaslandığımızda ortaya çıkan fark, Modernistler tarafından -tezlerinin temel hareket noktası olmak üzere- kestirmeden geleneğin omuzlarına yıkılıvermiş ve modern zamanlarda bireysel ve toplumsal planda din ile aramızdaki mesafenin sebepleri sorgulanmadan ihlas, takva amel-i salih ve benzeri ölçüler karşısında ümmet’in fertlerinin sergilediği olumsuz manzara üzerinde durulmadan din anlayışının yeni bir bakışla yeniden oluşturulması, dinin yeniden tanımlanması ve yorumlanması gibi telafisi mümkün olmayan bir hata işlenmiştir.
        Madem ki Batı’dan geri kaldık, öyleyse dinin tarihte ortaya çıkmış olan tezahürü ile dinin bizzat kendisini birbirinden ayırmalı ve dine yeni bir yorum getirilerek tarihteki tezahüründen farklı bir din görüntüsü ortaya konmalıdır şeklinde ifade edebileceğimiz öldürücü mantık, ne yazık ki şu ana kadar ciddi biçimde mercek altına alınabilmiş değildir.
        Burada hayatî soru şudur: İslam gibi son ve ekmel bir din, özünden birşey kaybetmeden ve tahrife uğramadan tarihin farklı dilimlerinde farklı görüntüler sergileyebilir mi? Dinin doğası buna elverir yapıda mıdır? Bu soruyu, içeriğini daha bir netleştirmek için şöyle de sorabiliriz: Allah’ın iradesi farklı zamanlarda farklı neticeler doğuracak şekilde tecelli eder mi? Eğer bu soruya evet diyebiliyorsak ardından şu soru gelecektir: Eğer tarih içindeki tecelli biçimi doğru ve ilahî iradeye uygun ise bugün niçin yanlış olsun ve eğer tarih içindeki tecelli doğru ise bu ilahî iradenin bugünü öngöremeyecek kadar sinirli olduğu sonucunu doğurmaz mı? Bugün din adına tarihteki tezahür ile taban tabana zıt bir sonuç ortaya çıkması normal kabul edilebilir mi?
Bütün bu sorular bizi şu temel tespite götürmektedir: Modern İslam Düşüncesi için aslolan murad-i ilahî değildir. Bu düşünce için aslolan, beşer taleplerine azami ölçüde cevap veren bir hayat tarzını yakalayabilmek için dinden ne kadar istifade edilebileceğidir.
        Tam bu noktada şu ilahî îkaz ile yüzyüze bulunduğumuzu farketmeliyiz: Olur ki birşey hoşunuza gitmezken o sizin için hayırlı olur; birşeyi de sevdiğiniz halde o da sizin için şer olur. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
        Hz. Ali (r.a)’nın şu hikmetli sözü de bu noktayı dikkatlerimize sunmaktadır: insanların, dünya işlerini yoluna koymak amacıyla dinlerinden terkettikleri her nokta için Allah onların başına, düzeltmek istedikleri o işten daha zararlısını getirir.
Keza, Abdülmelik b. Mervân’a şöyle hitabeden şair de aynı hikmeti yakalamıştır:


        Dünyayı yamamak için parçalarız dini biz,
        Sonra ne din kalır elde, ne yama diktiğimiz.


        Burada önemle altı çizilmesi gereken bir diğer nokta da, Modernist çalışmaların, teorik planda önemli ölçüde Batı’daki İslamiyet çalışmalarından intihallerle payandalandırıldığı gerçeğidir. Bu tespitin İslam modernistleri’ni hayli rahatsız ettiğini biliyoruz. Ancak bu sadece bizim şahsî bir tespitimiz olmayıp, yandaş ya da karşıt hemen herkesin paylaştığı bir hakikattir. Hatta Modern İslam düşüncesinin bayraktarlarından olan ve düşünce sistemini önemli ölçüde sözünü ettiğimiz çalışmalarla beslediğini gördüğümüz FazlurRahman bile bu gerçeği açıkça dile getirmekte bir sakınca görmemiştir.
O şöyle der: İslamî gelişmelerin ilk safhaları ile daha sonraki safhaları arasındaki bu fark bize açıkça görünmektedir.                 Oryantalistlerin çok büyük katkılarda bulundukları bu büyük tarihsel keşif, artık bu dört ilkeyle -Kur’an, Sünnet, ictihad ve icma ilkeleriyle- ilgili geleneksel ortaçağ teorisinin arkasına gizlenemez.(8)
        Ne var ki, usulüyle, furuuyla, Hadis, Tefsir, Fıkıh, Kelam, Tasavvuf vd. sistemleriyle İslam kültür ve irfanı’nı bir bütün olarak toptan karşısına almak ve eleştiriye tabi tutmak gibi devasa bir iddiayı sahiplenen İslam Modernistleri’nin, bunu nasıl yapacaklarına ilişkin kabul edilebilir herhangi bir sistemi henüz geliştirememiş olmaları düşündürücüdür. işte bu sistemsizliktir ki, İslam Modernizmi’ni genel olarak yukarıda değindiğimiz -ve ortaya konan örneklerin tatmin edicilikten son derece uzak olması sebebiyle ciddiye alınma şansını şu ana kadar yakalayamamış bulunan yanlış bulma çizgisinin ötesine geçememeye mahkûm etmektedir.
        Konuyu biraz daha açmak için Çağdaş İslâm Modernistleri’nin -yukarıda üzerinde bir parça durduğumuz- en temel iki kurum olan Kur’an ve sünnet hakkındaki görüş ve yaklaşımlarını kısaca ele alabiliriz.
        En genel anlamıyla Kur’an’ın ihtiva ettiği normatif hükümler bizlere bugün ne ifade etmektedir? Bu en temel soruya bile İslâm Modernistleri’nin ortak bir cevabı yoktur. Ortada, Kur’an’ın ruhu olarak ifade edilen ve bizzat doğasında belirsizlik bulunan bir kavram dolaşmaktadır. Bu ruhun nasıl tanımlanması gerektiği, metodolojik olarak neyi ifade ettiği, somut olaylar için önerilen çözümlere nasıl tetabuk edeceği ve varılan çözümün hangi somut verilere göre test edileceği, Kur’an’ın, sorunları tahlil etmede ve çözmede nasıl bir yaklaşım izlediği… gibi sorular bu bağlamda cevap beklemektedir. Hatta daha da ileri giderek şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Özellikle ülkemizde bu sorular Modernistler’in gündeminde dahi yoktur. İşte size kaygan bir zemin! Aklınıza yatmayan, canınızı sıkan, bana göre şu istikamette olması daha uygun olurdu dediğiniz her hüküm için Kur’an’ın ruhunu devreye sokup istediğiniz sonucu elde edebilirsiniz. Hatta Kur’an’ın ruhunu, yine bizzat Kur’an’da yer alan emir ve hükümlerin karşısına bile dikebilirsiniz. Çünkü yapmanız gereken, nassların sultasından kurtulup, nassların gölgesine girmektir. Bunu gerçekleştirdiğiniz zaman önünüzde sonsuz bir hareket alanı buluyorsunuz.
        Bu söylediklerimizi abartılı bulabilecekler için, iki ayrı zaman dilimine ait birkaç çarpıcı iktibas sunalım:
        1- Ey kardeş! Bil ki, insanlardan kimi, Allah’a nebileri, resulleri, imamları ve vasileri ile yahut Allah’ın velileri ve salih kulları ile, ya da mukarreb melekleri ile ve onların kendilerine, mescit ve meshedlerine ta’zim göstermek suretiyle; kendilerine, fiillerine, amellerine, vasiyetlerine ve bu yolda açtıkları çığırlara uymak suretiyle yaklaşır. imkânları, iktidanın nefislerinde tahakkuku ve çabalarının ulaştığı noktalar nisbetinde bu yolda yürürler.
        Allah’ı hakkıyla tanıyan kimselere gelince, bunlar, kendilerinden başkasıyla ona tevessül etmezler. İşte bu, Ehl-i Ma’ârif’in mertebesidir ki bunlar Allah’ın velileridir.

        Anlayışı, ma’rifeti ve hakikati noksan olan kimseler için ise, Allah’ın peygamberlerinden başka Allah’a götürecek bir yol yoktur. Allah’ın peygamberleri konusunda anlayışı ve ma’rifeti noksan olan kimselere gelince, bunları Allah’a götürecek tek yol, peygamberlerin halifelerinden ve vasilerinden olan imamlar ile Allah’ın salih kullarıdır. Bunları yeterince anlayıp tanımayan kimseler için, bunların yollarına uymak, açtıkları çığırlarda yürümek ve tavsiyeleriyle amel etmekten, onların mescid ve meshedlerine gitmekten, onlara benzetilerek yapılan resimlerin yanında onların ayetlerini hatırlamak ve putlar vasıtasıyla onların hallerine vakıf olmak için dua etmek namaz kılıp oruç tutmak ve kabirlerinin başında istiğfar edip bağışlanma ve rahmet istemekten ve Allah’tan kendisine yakınlık talep etmek maksadıyla buna benzer şeyler yapmaktan başka yol yoktur.
        Bil ki, her halukârda eşyadan herhangi bir şeye kulluk eden ve herhangi bir kimse vasıtasıyla Allah’a yaklaşan kimsenin durumu, herhangi bir dinî inanca sahip olmayan ve (böylece) Allah’a yaklaşmayan kimseden elbette daha iyidir. (….)
        Sonra bil ki, böyle kimselerin durumu, putlara tapanların durumundan her hâlukârda daha kötüdür. Çünkü putlara tapanlar, bir şeyi din edinmişlerdir, (onunla) Allah’a yakınlaşır ve Allah’tan korkarlar ve O’na rücu ederler….
        Bu ifadeler, h. 4. asırda Basra’da gizli bir cemiyet halinde kurulmuş bulunan ve hiçbir inanç kanaat ve mezhebe taassup derecesinde bağlanmamayı ilke edinmiş olan ihvan-i Safa’ya aittir.
        2- Mekkeliler’in baskısı altında ve amcası Ebu Talib’in özellikle rica etmesi üzerine, ayrıca diğer taraftan yeni dinin birçok aileye getirdiği zorluklar muvacehesinde onun (Hz. Peygamber (s.a.v)’in) duygulu, hassas ve içten gelen şefkat ve acıma hissi, uzlaşmaya yanaşmasındaki hikmeti anlaşılır hale getirmektedir. (…)(10)
        Mekkeliler (Hz. Peygamber (s.a.v)’e) uzlaşma önerilerini sunmadan önce, belli başlı akidelerde Peygamber ile müzakere yapmak istediler. Eğer (Hz.) Muhammed onların tanrılarını, insan ve tanrı arasında aracı olarak kabul ederse ve belki de tekrar dirilme fikrini kaldırabilirse, onlar da müslüman olabileceklerdi. Tekrar diriliş konusunda uzlaşma olamazdı. Aracı tanrılar konusunda ise İslâmî gelenek şunları söylüyor: Habeşistan’a göç zamanında oluşum halindeki müslüman toplum büyük sıkıntılar içinde iken peygamber bir kez bu tanrılar lehine konuşmuş, 53. sureden uzlaşmaya (tavize) işaret eden bazı ayetler zikretmiştir. (…)
        Birçok günümüz müslümanı (Hz.) Muhammed’in bu tür sözler sarfettiği rivayetini reddeder; fakat Kur’an’ın ışığında olaya bakacak olursak, bu pekâla mümkün de olabilir…
        Peygamberlik melekesi tüm insanlara aittir. (…) Bir peygamberin vahiy yoluyla aldığı öğretileri, daha düşük bir seviyede tabiî idrakleri vasıtasıyla bir hakîm (bilge) tarafından da öğretilir. Çinli kâhinler yüksek manevî kavramları, Yunan felsefesi, İran düşüncesi, Hintli azizlerin asil fikirleri ile Hristiyanlık ve İslâm’ın öğretileri arasında temel bir çelişki yoktur.
Bu alıntıyı yapan Sıddıkî burada şunları söyler: Esas zorluk, Hintli bir milliyetçi olan Ubeydullah Sindî’nin, Hinduizm ile İslâm’ı bağdaştırmaya çalışmasındadır. Gerçekten kendisi, karşıt dinî gruplar arasına, vahiy yolu ile gelmiş dinler tarafından konulmuş engelleri ezebilecek bir insanlık dinine, ya da evrensel dine inananlardandır.
        İslâm Modernistleri’nin -en azından bir kısmının- görüşleri de böyle.
       Şimdi, başka herhangi bir ilke ve bağlayıcı esas tanımaksızın, sadece Kur’an’ın ruhundan hareketle insanların nerelere varabildikleri konusunda daha net bir kanaat edinmek ve yukarıda söylediklerimizin abartı olmadığını anlamak kolaylaşacaktır sanıyoruz.
        Bu aslında bize şöyle bir tespit yapma imkânı da bahşediyor: Adı ne olursa olsun sapma her zaman sapmadır ve Modernizm, ismi dışında tarihten tamamen kopuk ve yeni birşey değildir. Geçmişte de Modernistler vardı ve modernizm dönemsel bir olguyu değil, niteliksel bir durumu anlatmaktadır. O halde sadece İslâm Modernistleri ya da daha kısa olarak Modernistler olarak bahsettiğimiz çizgiyi Çağdaş İslâm Modernistleri ya da Çağdaş Modernistler olarak anmak yanlış olamayacaktır.
        Çağdaş Modernistler’den, Kur’an’ın epistemolojik açıdan nerede durduğu konusunda da alabildiğine renkli görüşlerle karşılaşıyoruz. Kimi, tıpkı Tevrat ve inciller’e yapıldığı gibi, Tarihsel Tenkit ve Metin Tenkidi yöntemlerinin Kur’an’a da uygulanması gerektiğini ve mesela bunun bir açılımı olarak Kur’an’daki kıssaların, üslupları gereği, ne mutlak anlamda doğrulanabilir, ne de yanlışlanabilir olduğunu söylerken kimi de bu tarz hükümler ihtiva eden ayetleri, zorlama tevillerle yumuşatmaya çabalamaktadır.
        Bunlardan daha önemlisi, vahyin mahiyeti ve niteliği konusundaki tartışmalardır. Vahyin lafzî boyutunun Hz. Peygamber (s.a.v)’de şekillendiği görüşünden tutunuz, -yukarıda bahsi geçen- meşhur Garanik saçmalığının da vahiy kaynaklı olduğu tezine kadar aklen ve ilmen kabul edilemez bir yığın iddia, İslâm Modernistleri tarafından gündeme getirilerek tartışma konusu yapılabilmiştir.
        Sünnet hakkındaki yaklaşım da farklı bir manzara arzetmemektedir ve esasen Kur’an hakkında yukarıda iktibas edilen görüşleri fütursuzca sergileyenlerin Sünnet hakkında daha rahat hareket etmelerinde şaşılacak bir taraf yoktur. Bilindiği gibi hemen her ortamda Sünnet’in ölçü mü, yoksa örnek mi olduğu sorusuyla formüle edilen bağlayıcılık tartışması ile birlikte gündeme getirilen, Hadislerin yazıya geçiriliş süreci hakkındaki şüpheler, bu bağlamda Modernistler’in temel hareket alanlarını oluşturmaktadır.

        Sünnet’i sadece bir örnek olarak gören yaklaşımın klasik tabiriyle Sünnet’in hücciyeti konusundaki Kur’an ayetleri konusunda ciddiye alınabilecek savunmalar yapmaktansa, ya tartışmanın zeminini sünnet verilerinin tesbiti konusuna kaydırdıkları, ya da sözkonusu ayetler hakkında zorlama tevillere gitmeyi tercih ettikleri görülmektedir. Sünnet verilerinin tesbiti meselesindeki itirazların ise, metodolojik olarak klasik diye nitelendirilen yaklaşımı aşmak söyle dursun, tek tek somut konular hakkında bile ikna edici deliller sunmaktan uzak olduğu dikkat çekmektedir.
        Modernistler’in İslâm’ın temel kaynakları hakkında ortaya attıkları ve hepimizin bildiği bu ve benzeri şüpheler, sonunda Gayrimüslim bile olsa, bir millet ne zaman reform yolunda bir adım atmışsa, bu İslâm yolunda atılmış bir adımdır demeye kadar gitmiştir.

        Kur’an ve Sünnet hakkında burada kısaca değinmeye çalıştığımız bu yaklaşım -ki icma ve kıyas ile diğer şer’î deliller de bu tartışmalardan nasibini almaktadır- Kelamî ve Fıkhî mezhepler, Tasavvuf ve diğer İslâmî kurumlar konusunda da alabildiğine renkli görüşler sergilemektedir. Ancak burada bu hususları ayrıntılarıyla ele alma imkânına sahip değiliz.
        Kısacası adına gelenek dedikleri mevhum bir düşman ile mücadele, Çağdaş modernistler’in tavırlarının kristalleştiği noktadır. Bunu yaparken düşüncelerini oturttukları zemin, hümansentrik (insan-merkezli) yaklaşımdır. Yeni görüntüsüyle Modern zamanlara ait bu yaklaşımın dine bakışı, çağın yükselen değerleri ile çatışmayan bir müslüman tipi öngörmektedir. Şayet din, bu değerlerden biri veya birkaçı ile çatışan teklifler içeriyorsa, herşey gibi din de insan içindir formülünün size bahşettigi geniş yorum yetkisi içinde bu teklifleri yorumlayıverir ve sorunu çözersiniz.
        Ana hatlarıyla çerçevesini çizmeye çalıştığımız bu teori pratiğe nasıl yansımakta ve ne gibi tesirler icra etmektedir? Kısaca bir de buna bakalım:
        Herşeyden önce Hristiyanlığın Batı’da geçirdiği tecrübeye paralel olarak din hakkında söz söyleme yetkisini kitlelere yayma ve Kur’an’ı herkes için bir başucu kitabi haline dönüştürme çabaları, Kur’an’ı bütün kayıt ve şartlardan âzâde olarak anlayıp yorumlama ve dinin sâbiteleri hakkında bile uluorta konuşma yetkisini elinde bulundurduğuna inanan fertlerin zuhur etmesine yol açmıştır. Bu anlayış, Allah’ın indirdiği hükümler hakkında, Kur’an’a aracısız olarak başvuran insan sayısınca yorum ve kanaatin ortalıkta dolaşması sonucunu doğurmuştur.

        Yüce Allah (c.c)’ın, Kur’an’da, mü’minler için örnek olduğunu belirttiği ve pek çok ayette kendisine itaat edilmesini, emrine uyulmasını, verdiği hükümlerin hiçbir sıkıntı duymadan kabul edilmesinin emir buyurduğu Hz. Peygamber ve O’nun mübarek Sünneti’nin, adeta hayatın dışına itilmek ve Peygambersiz bir İslâm oluşturulmak istenmesi de dikkati çeken bir diğer noktadır.
        Oysa Kur’an ve Sünnet’in nasıl anlaşılması gerektiği konusunda, uygulamaları Modernistler tarafından her fırsatta referans olarak kullanılan Hz. Ömer (r.a)’in bile(18) bu türlü bir yorum serbestisine taraftar olmak şöyle dursun, böyle bir anlayış karşısında en sert ve kati tedbirler almaktan geri durmadığını görüyoruz. O, müteşabih ayetleri diline dolayarak, her ortamda bu meseleyi gündeme getiren Subeyg isimli Irak’lı birisini yara bere içinde kalana kadar hurma dalından yaptığı sopayla dövmüş, sonra yaraları iyileşince tekrar dövmüş ve bunu birkaç kez tekrarlamış, en sonunda da kendisini Irak’a sürgün ederek, orada bulunan Ebu Musa el-Eş’arî (r.a)’ye onu insanlardan tecrit etmesini yazmıştır.
Gerek Hulefa-i Raşidun’un, gerekse ileri gelen diğer sahabe ile onlardan sonraki otoritelerin bu noktadaki tavırları hakkında temel Hadis kaynaklarında ve ilgili diğer çalışmalarda bol miktarda örnek bulmak mümkün olduğu için burada bu noktayı ayrıntılandırmayı gereksiz görüyoruz…
        Yine bu yaklaşımın pratik yansımalarından bir başka örneği, şöyle bir paradoksta kendisini ortaya koymaktadır: Son zamanlarda Çağdaş Modernistler tarafından sık sık gündeme getirilen dinler arası diyalog, Ehl-i Kitab’ın da ebedî kurtuluşa ulaşacağı gibi meseleler, yine Çağdaş Modernistler tarafından Kur’an Ruhu zemininde açıklanmakta ve Kur’anî bir tavır olarak takdim edilmektedir. (ihvan-i Safa’nın görüşlerini hatırlayınız.) Oysa aynı çevreler, gelenek(20) söz konusu olduğunda birden bütün hoşgörülerini yitirmekte ve bu amansız düşman karşısında en hasmane tavrı sergilemektedirler.
        Bütün bunların toplumu getirdiği nokta, son iki yıldır ülkemizde yaşanan gelişmelerde de kendisini açıkça ifade ettiğini gördüğümüz bir muhasamadır. Toplumun değişik kesimlerinin karşı karşıya getirildiği bu dönemde, bir kesimin Allah’ın emri ve hatta insan hakkı olduğunu söyleyerek talep ettiği kimi hususlar, bir başka kesim tarafından Gericilik Arap İslâmı ve Demokrasi istismarı damgalarıyla boğulmaya çalışılmaktadır. Ortada birden fazla İslâm dolaşmakta ve bu İslâmlar toplumumuzu, Hristiyan Batı’da yüzyıllardır varlığını etkin biçimde sürdüren mezhepler arası çatışmanın oluşturduğu kaos ortamına doğru sürüklemektedir. İslâm’ın Modernist yorumlarının bunda hiç katkısının bulunmadığını kim iddia edebilir?
Örnek olarak zikrettiğimiz bu pratikler, toplumun, din mefhumunun -ihtiva ettiği bütün kurum ve kurallarıyla- belirsizleştiği, netliğini kaybettiği tehlikeli bir noktaya doğru çekilmeye çalışıldığını işaret etmektedir. Ne gariptir ki, insanları, hatta farklı etnisite ve coğrafyalara mensup insanları birararaya getiren, getirmesi gereken din olgusu, en onmaz ihtilaf mekanizması olarak işlev görür hale getirilmiş bulunmaktadır. Yukarıda da değindiğimiz gibi, en temel sâbiteleri hakkında bile her zeminde uluorta yorumların yapıldığı bir kurum, artık insanları bir arada tutma işlevini nasıl yerine getirebilir?
        Son günlerde gündeme sokulan ve hakkında pek çok şeyin yazılıp söylendiğini müşahede ettiğimiz Türk Müslümanlığı, Arap-Emevî Müslümanlığı gibi ayrımlar dinin yerine getirmesi gereken fonksiyonun nasıl tam tersine döndürülmeye çalışıldığının en bariz örneğidir.(21)
        İslâm ile Müslümanlığı birbirinden ayırmak mümkün müdür? Eğer İslâm olarak orada öylece duran, ama işin içine beşer unsurunun girmesiyle birlikte pratiğe farklı Müslümanlıklar olarak yansıması normal olan bir olgudan bahsediyorsak, bizi bir ümmet kıldığını söyleyen bu dinin, birlikteliğimizi nasıl sağlayacağı sorusuna da cevap verilmeli değil midir ve bu Müslümanlıklardan hangisi ilahi iradeyi yansıtmaktadır?
        Burada bir tesbit yapmamız gerekiyor: Türk Müslümanlığı tabiri neyi anlatmaktadır? Bu tabirden, Türkler’in Müslümanlığı kabul edişinden itibaren tarih boyunca benimsenen İslâm anlayışını mı, yoksa günümüzde Türk Dünyası’nda gördüğümüz Müslümanlığı mı anlamalıyız?
        Eğer bunlardan ilki kastediliyorsa, Türkler’in tarih boyunca kabul ettiği ve uyguladığı İslâm anlayışının diğer kavimlerin İslâm anlayışından farklı olmadığı aşikârdır. Buhara’lı Muhammed b. İsmail el-Buhârî ile, Benu Kuseyr kabilesine mensup saf Arap Müslim b. Haccâc el-Kuseyrî’nin Müslümanlık anlayışı arasında bir fark bulunduğu söylenebilir mi?
Eğer söz konusu ayrım günümüz Türk Dünyası’nın İslâm anlayışını vurguluyorsa, Çin’den Balkanlar’a kadar geniş bir cografyayı kuşatmış bulunan Türk topluluklarından hangisinin İslâm anlayışıdır bu?
        Sonuç olarak geriye bir tek şık kalmaktadır: Türk Müslümanlığı tabiri ile anlatılmak istenen, aslında Resmi Müslümanlıkdır. Eğer bu tesbit yanlış ise, Türk Müslümanlığı tezini ortaya atan ve savunan Çağdaş Modernistler’e buradan açık bir çağrıda bulunmak istiyoruz:
        Antep’li Bedruddin el-Aynî, Sivas’lı Kemaluddin ibnu’l-Humâm, Tokat’lı Mustafa Sabri Efendi, Düzce’li Muhammed Zâhid el-Kevserî, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır gibi alimlerin temsil ettiği Türk Müslümanlığı’nda buluşmaya ne dersiniz?

        DiPNOTLAR:
1. Biyografisi için bkz. ibn Receb, ez-Zeyl alâ Tabakâti’l-HanâbileIV, 366-70; ibn Hacer, ed-Dereru’l-Kâmine II, 154-7 ibnu’l-imâd, sezerâtu’z-Zeheb VIII, 71-3
2. et-Tûfî, imam en-Nevevî’nin el-Erba’ûnu üzerine yazdigi serhte, Islam’da zarar vermek ve zararla mukabele etmek yoktur seklindeki hadisi serhederken bu konu üzerinde durmustur. Bkz. Kitâbü’t-Ta’yin fî serhi’l-Erba’în, 234-80
Burada, sözünü ettigimiz hadisi serhederken, önce Maslahat’i -tipki bugün Modernistlerin degisik ifadeler kullanarak yaptiklari gibi Yüce Allah’in kendi hakki olarak öngördügü maslahatlar -ki bunlar ibadetlerdir- ve mahlukatin menfaatinin öngördügü maslahatlar- bunlar da âdât (muamelât)’dir- olarak ikiye ayirir. Müteakiben Maslahat ilkesinin, Nass ve icma ile çelistigi zaman bu iki delile takdim (tercih) edilmesini, Maslahat’in bunlari devre disi birakmasi ve geçersiz kilmasi olarak degil, bunlari tahsis ve beyan etmesi olarak anlamak gerektigini belirtir; ardindan da Maslahat’a niçin bu derecede itibar edilmesi gerektigi tezini Kitap, Sünnet, icma ve akil yürütme (Nazar) yoluyla temellendirmeye çalisir.
Ancak ilerleyen sayfalarda icma’in hüccet oldugunu gösterdigi söylenen delilleri siralar ve bunlari çürütmeye çalisir ve bunu icma ilkesini kötülemek veya yikmak için yapmadigini söyler. Ona göre ibadetler vb. konularda icma’a rivayet gereklidir. Bununla birlikte Islam’da zarar vermek ve zararla mukabele etmek yoktur hadisinden çikan Maslahat’a riayet prensibi, gerek ilke olarak ve gerekse dayanak olarak icma’dan daha kuvvetlidir ve icma hakkinda söyledigi seyleri de bunu ortaya koymak için yapmistir! Daha sonra et-Tûfî, Sünnette’de Maslahat’a riayet ve Maslahat sebebiyle Nasslar’in terki ilkesinin bulundugunu birkaç örnek vererek ortaya koymaya çalisir ve -yukarida isaret ettigimiz- ibadât-Mu’amelât ayrimini temellendirmeye çalisir ve bu konuda ileri sürdügü akli delillerle tezini ispatlamaya gayret ederek bu konudaki sözlerini nihayetlendirir.
et-Tûfî’nin, sözkonusu hadis üzerinde dururken Maslahat hakkinda söylediklerinin tam bir tercümesini ve bunlarin kritigini ileride -insaallah- kaleme alacagimiz bir seri yaziya birakarak bu konuyu burada noktaliyoruz.
Kendisine yapilan itirazlar ve bu görüsün degerlendirmesi için bkz. Muhammed Zâhid el-Kevserî Makâlâtu’l-Kevseri, 331; Muhammed Ebu Zehra, imam Mâlik, 376
3. Aslinda aklin fonksiyonu ve yetkisinin sinirlari konusunda -yaygin kanaatin aksine- Mu’tezile, aklin mutlak hakim ve belirleyici oldugunu benimseyen bir tavir sergilememistir. Onlar da tipki Ehl-i Sünnet gibi mutlak hakimin Yüce Allah oldugunu söylemektedirler. Ancak onlarin Ehl-i Sünnet’ten ayrildigi nokta söyle özetlenebilir: Bir seyin seriat tarafindan emredilmis ya da nehyedilmis olmasi dikkate alinmaksizin, akil bu seyin ahkâmini ve iyi mi, yoksa kötü mü oldugunu bilebilir. seriat de aklin bu konudaki tesbitini tekit etmektedir. Bir diger nokta da sudur; Mu’tezile birseyin iyi mi yoksa kötü mü oldugu konusunda aklin ancak icmalî olarak hüküm verebilecegini mesele hakkindaki tafsili hükmün ise sem’î delille bilinecegini söyler. Bkz. Kadi Abdülcebbâr el-Mugnî XI, 117; Abdülalî Muhammed b. Nizâmiddin Muhammed el-Ensârî Fevâtihu’r-Rahamût, I, 25.
4. el-Mugnî XV, 27-8
5. Fazlur Rahman, Islam, 307-8
6. 2/el-Bakara, 216
7. Hz. Ali (r.a)’nin sözü ve bu siir için bkz. el-Kevserî, Makâlât, 115
8. Islamic Methodology History (Preface)

9. Resâilu ihvâni’s-Safâ ve Hullâni’l-Vefa III, 483 vd.
10. Fazlur Rahman, Ana konulariyla Kur’an, 190.
11. FazlurRahman’in Allah’in Elçisi ve Mesaji adiyla tercüme edilen makaleleri, 34-5
12. Mazheruddin Siddikî Modern Reformist Thought In The Muslim World 56. (Ubeydullah Sindi’ye ait olan bu düsünceler, Siddikî tarafindan, Muhammed Server’in Maulana Ubaidulla Sindhi Halat-e-Zindagi, Ta’limat alur Siyasi Afkar adli eserinden (98) alinmistir.)
13. Mesela bkz. Dr. Tahsin Görgün, IV. Kur’an Haftasi Kur’an Sempozyumu’nda sunulan, Kur’an Kissalarinin Mahiyeti (Neligi) üzerine baslikli teblig (Islamiyât dergisi, I/1 (Ocak-Mart-1998)153).
Görgün, bu tebliginde, kendisiyle çeliserek, Kur’an kissalarinin ayniyla vaki olduguna süphesiz bir sekilde kani oldugunu da belirtmektedir. Bkz. a.y
        Bu görüs Reformist Yahudiler’in ileri gelenlerinden, ayni zamanda bir islâmiyâtçi olan Abraham Gieger’in Tevrat’in mucizevî hikâyeleri bugün ilkel mitolojidir tarzindaki görüsü ile ilginç bir benzerlik arzetmektedir. Bkz. Baki Adam, Yahudi Kaynaklarina Göre Tevrat 146-7
14. Mesela Prof.Dr. Y. Nuri Öztürk, hirsizin elinin kesilmesini öngören 5/el,Mâide, 38 ayeti hakkinda sunlari söylemektedir: Geleneksel kabul ve uygulamalarin disinda Kur’an’in beyanini esas alarak bakarsak su sonuca varilabilir: El kesmenin icrasinda kanatip isaretleyerek birakmakla, eli kesip atmak arasinda bir tercihi, yasanan zaman ve mekâna göre kamu otoritesi belirleyecektir. Bu iki sIktan birini tek yol olarak alip her devre uygulamaya kalkmanin Kur’an’in ruhuna uygun olup olmadigi ayri bir tartisma konusudur. Uygulamanin asri saadet’te bazi el kesme örnekleri sunmasi yine o devre göre yapilmis bir yorumdur. Yorum ancak kendi zamanini baglar. (Bkz. Kur’an’daki islâm, 679-80)
15. Fazlur Rahman’in bu konulardaki görüsleri için bkz. Ebubekir Sifil, Modern islâm Düsüncesinin Tenkidi-II.
16. Yaygin kanaatin Hadislerin Hz. Peygamber (s.a.v)’in sagliginda yaziya geçirilmedigi iddiasi, Modern zamanlarin birkesfi degildir. Bisr el-Merîsî (v. 218 veya 219. biyografisi için bkz. el-Hatîbu’l-Bagdâdî, Târihu Bagdâd VII, 61-70 ez-Zehebî Mîzânu’l-i’tidâl I, 322-3) de ayni iddiada bulunmus hatta Osman b. Sa’îd ed-Dârimî (v. 282) Bu zat Sünen sahibi meshur Ebu Muhammad Abdullah b. Abdirrahman ed-Dârimi (v. 255) ile karistirilmamalidir), Nakzu’d-Dârimî diye bilinen ve Reddu’l-imâm ed-Dârimî Osmân b. Sa’îd alâ Bisr el-Merîsî el-Anîd adiyla nesredilmis bulunan (Beyrut-1358) kitabinda (s. 127) Bisr el-Merîsî’nin bu iddiasina özel bir bab ayirarak kendisine cevap vermistir. Ancak Bisr el-Merîsi hadislerin yaziya geçirilmeye baslandigi tarih olarak Hz. Osman (r.a)’in sehid edildigi dönemi göstermektedir.
Burada bir noktaya dikkat çekmek yerinde olacaktir: Hadislerin gerek yaziya geçirilis sürecinde, gerekse nakil baglaminda isin içine beser unsuru girmis olmasi dolayisiyla süpheden ari olmadigini, dolayisiyla amele konu edilemeyeceklerini söyleyenler, bu yaklasimlarina özellikle Hanefî usulcülerin, haber-i vahid kategorisine giren hadislerin ilim gerektirmedigi yolundaki ifadelerini de dayanak olarak göstermektedirler. Oysa bunu söyleyen usulcüler -ki bununda belli istisnalari vardir- bu tür hadislerin -ilim gerektirmeseler bile- amel gerektirdigi noktasinda görüs birligi içindedirler.
17. Siddikî a.g.e; 108 (Dr. Halife Abdülhakîm’e ait olan bu sözler, Siddikî tarafindan onun Fikr-e-lqbal adli kitabindan (s. 239) alinmistir.)
18. Bu konu hakkinda detayli bilgi ve tartismalar için yukarida zikrettigimiz çalismamiza bakilabilir.
19. ed-Dârimî, es-Sünen Mukaddime, 19
20. islâm gelenegi tabiri, tarihsel bir realite olarak bir ucunda Zahiriler’in, diger ucunda Mu’tezile’nin yer aldigi oldukça genis bir yelpazeyi anlatmasi gerekirken, ilgi çekici biçimde sadece Ehl-i Sünnet kastedilerek kullanilmaktadir.
21. Böyle bir ayrim yapildiktan sonra, islâm tekdir, ama Müslümanlik birden fazla sekilde tezahür edebilir türünden, en hafif tabiriyle gülünç yorumlarin dikkate alinmaya deger hiçbir tarafinin bulunmadigini düsünüyoruz.
22. en-Nevevi, Tehzibu’l-Esmâ ve’l-Lugât, II, 89.

Kaynak: Altinoluk dergisi, Ocak-Mart, 1999

 


SEFERİLİK

Aralık 27, 2006

Yolculuk, yolculuğa çıkma; sefer mesafesine yolculuk yapma. Bir fıkıh terimi olarak yolculuk, belirli bir mesafeye gitmektir. Bu mesafe ise orta yürüyüşle üç günlük, yani on sekiz saatlik bir uzaklıktan ibarettir. Buna üç merhalelik mesafe de denir.

Orta yürüyüş, yaya yürüyüşü ve kafile içindeki deve yürüyüşüdür. Denizlerde ise yelkenli gemilerin mutedil havadaki üç günlük yolculuğudur.
İşte karalarda böyle bir yürüyüş ile denizlerde ise mutedil bir havada yelkenli bir gemi ile on sekiz saat sürecek bir mesafe “sefer süresi” sayılır. Bu yolun yalnız gidilecek mesafesi esas alınır; yoksa gidiş dönüş mesafesine bakılmaz. Yolculuk yapan kimse süratli bir araçla yolculuk yaparak bu mesafeyi günümüzde yeni çıkan ulaşım vasıtalarında olduğu gibi daha kısa bir sürede katederse bile yine yolcu sayılır ve namazlarını kısa kılar. Yolculukta üç günün esas alınmasında üç günlük mesh süresine kıyas yapılmıştır. Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Mukim kimse tam bir gün bir gece, yolcu ise üç gün üç gece mesh eder” (Zeylaî, Nasbu’r Râye, II, 183).
Vatanında veya o hükümdeki bir yerde oturan kimseye “mukim”, buradan çıkıp en az on sekiz saatlik mesafeye gitmeye başlamış olan kimseye de “misafir” (yolcu) denir.
Yolculuk hali genel olarak güçlük ve sıkıntılardan uzak değildir. Bu yüzden İslâm dini yolcular hakkında bazı kolaylıklar getirmiştir. Yolculukta gece gündüz aralıksız yolculuğa devam edilemez, istirahata da ihtiyaç vardır. Bu yüzden günlük yolculuk süresi altı saat olarak belirlenmiştir. Saatte 5 km. yol katedilmesi esas alınınca, seferilik mesafesi 90 km. olmuş bulunur. Bazı yolculukların rahat, meşakkatsiz ve çok kısa sürede yapılabilmesi, sonucu değiştirmez. Çünkü hüküm ferde göre değil, cinse göre meydana geleceğinden, bütün yolculuk hallerini kapsamına alır. Diğer yandan Hanefîlere göre, yolculukta getirilen kolaylıkların illeti, mücerret seferiliktir. Güçlük ve sıkıntı bunun hikmetidir.
Hanefîler dışındaki çoğunluğa göre, namazların kısaltılmasını mubah kılan uzun yolculuk, zaman bakımından ortalama iki günlük yolculuk veya ağır yükle ve yaya olarak iki konaklık mesafedir.
Bazı fakihlere göre sefer süresi, on sekiz fersahlık bir mesafedir. Bir fersah üç mil; bir mil de 1849 metredir.
Bir fersah on iki bin adım; bir mil de dört bin adım sayılmaktadır. Bununla birlikte fersahlar düz yerler ile dağlık ve derelik yerlere göre değişir. Meselâ; düz bir yerde bir fersah bir saatte alınabildiği halde; dağlık bir yerde böyle bir mesafe 1 saatte alınamaz. Bu yüzden bu konuda fersah bir ölçü sayılmamalıdır. Ancak fersaha itibar edilince bir çok meselelerin çözümü kolaylaşmaktadır.

Meselâ; tren veya uçakla yapılacak yolculuklarda yolun kaç fersah olduğu dikkate alınır. En âz on sekiz fersahlık bir mesafe katedilmiş olunca, sefer süresi gerçekleşmiş ve sefer hükmü cereyan etmeye başlamış olur; artık kara veya deniz aracının hızlı seyreden bir araç olmasına itibar edilmez.
Diğer yandan Hanefiler dışındaki üç imam da fersah ölçüsünü esas almıştır. İmam Malik ve Ahmed b. Hanbel’e göre sefer süresi 16 fersah yani 48 mildir. Bir mil ise altı bin el arşınıdır. İmam Şafiî’nin yeni görüşüne göre de 48 mildir. Eski görüşüne göre bir gün bir gecedir.
Gidilecek yerin hem denizden hem de karadan yolu bulunsa, yolcunun gideceği yola itibar edilir. Bu yüzden, bir beldeye meselâ deniz yoluyla on iki saatte; kara yoluyla da on sekiz saatte gidilecek olsa, karadan gidenler yolcu sayılır; denizden gidenler sayılmaz. Bir yerin karadan iki yolu bulunduğu takdirde de hüküm böyledir, yalnız sefer mesafesinde bulunan yoldan gidenler misafir olmuş bulunurlar.
Yolculuk, vatan edinilen beldenin veya köyün yola çıkıldığı tarafındaki evlerinden ayrıldıktan ve en az üç günlük bir yere gidilmeye niyet edildikten itibaren başlar. Bu yüzden şehir kenarlarındaki yerleşim alanları şehirle bütünleşmiş olan köyler veya köyden yola çıkanlar için “finayı mısır” denilen harmanlık, mezarlık ve ağıl gibi eklentiler geçilmedikçe yolculuk başlamış olmaz.

Şehir veya köyün yerleşim alanı dışında kalan fabrikalar, organıze sanayi kuruluşları, toptancı halleri, bağlar, bahçeler, hayvan ve tavuk çiftliği gibi alanlar şehirden sayılmaz.
Seferîliğin Hükümleri
Yolcular için bir takım kolaylıklar, ruhsatlar getirilmiştir. Ramazanda yolculukta bulunan için orucu geri bırakmak mübahtır. Yolcunun mesh süresi üç gün üç gecedir. Yolcu dört rekatlı farz namazlarını ikişer rekat olarak kılar. Buna “kasrı salat” denir.

Yolculukta dört rekatlı namazların kısaltılarak kılınması Kur’an, Sünnet ve icma ile câizdir.
Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Eğer kâfirlerin size fitne vermesinden korkarsanız, yeryüzünde sefere çıktığınız zaman namazları kısaltarak kılmanızda bir sakınca yoktur” (en-Nisa, 4/101). Bu âyette kısaltmanın korku şartına bağlanması o günkü olayı tespit etmek içindir. Çünkü Rasûlüllah (s.a.s)’in çoğu yolculukları korkudan uzak değildi. Ashab-ı Kiram’dan Ya’la b. Ümeyye (r.a) Hz. Ömer’e şöyle demiştir: Biz neden namazları kısaltarak kılıyoruz? Halbuki güven içindeyiz. Hz. Ömer de buna cevap olmak üzere şöyle buyurdu: Ben de aynı durumu Hz.. Peygamber’e sormuştum; şöyle buyurmuştu: “Bu, Allah’ın size verdiği bir bağıştır, Allahın sadakasını kabul edin” (Müslim, Misafir, 4; Tirmizi, Tahare, 4, 20; Nesâi, Taksir, I).
Hz. Peygamber’in umre, hac veya savaş için yaptığı yolculuklarında namazları kısaltarak kıldığı ile ilgili haberler tevatür derecesindedir. Abdullah ibn Ömer (r.a) şöyle demiştir:
“Hz. Peygamber (s.a.s)’e yolda arkadaşlık ettim. O, yolculuklarında iki rekattan fazla kılmazdı. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman da böyle yaparlardı” (İbn Mâce, İkâme, 75). Hz. Ömer’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Yolcunun namazı, Nebinizin lisanı üzere kısaltılmaksızın tam iki rekattır” (Buhârî, Taksîr, 11; Küsûf, 4; İbn Mâce, İkâme, 73, 124).
Yolcunun dört rekatlı farz namazları kısaltması zorunlu mudur; yoksa kısaltmakla tam kılmak arasında serbest midir?

Hanefîlere göre, yolcunun namazları kısaltarak kılması vacib ve aynı zamanda azimettir. Yolcunun bilerek iki rekattan fazla kılması mekruhtur. Bununla birlikte iki rekat kılıp da teşehhütte bulunduktan sonra iki rekat daha kılacak olsa farzı eda etmiş, son iki rekât da nafile olmuş olur. Ancak selâmı tehir etmiş olmasından ötürü kötü bir iş yapmış sayılır. Fakat birinci teşehhüdü terketse veya ilk iki rekatta kıraatta bulunmamış olsa farzı eda etmiş olmaz. Nitekim sabah ve cuma namazlarında da hüküm böyledir. Hz. Aişe (r.anha)’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Namaz ikişer rekat olarak farz kılındı, sonra hazarda ziyade olundu, seferde ise olduğu gibi bırakıldı (Buhari, Salat,1; Müslim, Misafirin,1; Ebû Davud, II, 3). ibn Abbas (r.a)’ın şöyle dediği nakledilmiştir: “Allah Teâla namazı, Peygamberimizin dili ile hazarda dört rekat, seferde iki rekat olarak farz kılmıştır” (Müslim, MüŞâfirîn, 5, 6; Ebû Davud Sefer, 18; Nesâî, Havf 4; İbn Mace İkame, 75).
Malikilere göre, seferde namazı kısaltarak kılmak müekked sünnet, Şafiî ve Hanbelilere göre ise yolculukta namazları kısaltarak kılmak, muhayyer olmak üzere ruhsattır. Seferî kişi namazlarını kısaltarak da, tam olarak da kılabilir. Ancak Hanbelîlere göre kısaltmak mutlak olarak tam kılmaktan daha faziletlidir. Çünkü, Hz. Peygamber ile dört halife bu şekilde yapmaya devam etmişlerdir.
Yolculuk ister ibadet için, ister mübah veya masiyet bulunan bir amaçla olsun, her türlü yolculuk sırasında namazları kısaltmak caizdir. Meselâ; yol kesmek, meşrû olmayan bir eğlenti yapmak veya başka bir haram işlemek için yolculuk yapan kimse de ruhsatlarından yararlanır. Zira bu konudaki nasslar bunun ifadesidir; “Yeryüzünde yürüdüğünüz zaman sizin için namazları kısaltmanızda bir sakınca yoktur” (en-Nîsa, 4/104) âyetinde yolculuğun meşrû veya gayri meşrû olması arasında bir ayırım yapılmamıştır (İbnül-Hümâm, a.g.e., I, 405 vd.; İbn Abidin, Reddül-Muhtar, I, 733, 736).
Hanefiler dışındaki çoğunluk müctehidlere göre ise; yol kesmek, şarap ve haram şeylerin ticaretini yapmak gibi Allah’a isyanın söz konusu olduğu yolculuklarda, sefere mahsus olan namazların kısaltılması, birleştirilmesi oruçlunun iftar etmesi, mestler üzerine üç gün mesh etmek, binek üzerinde nafile namaz kılmak gibi ruhsatlar mübah olmaz. Çünkü, bu gibi kimseler Allah’a isyan için yolculuk yapmış sayılır. Bu konudaki kaide şudur:
“Ruhsatlar masiyet ve kötülük işlemeye dayanak yapılamaz”. Yine Allah Teâlâ darda kalana ölü hayvan etini yemeyi “haddi aşmama ve Allah’a isyanda bulunmama” şartına bağlamıştır (el-Bakara, 2/173). Bu durumda ruhsatlar günah ve kötülük işlemeye dayanak yapılamaz (İbn Kudame, el-Muğnî, Kahire 1970, II, 261; Zühaylî, II, 323 vd.; İbn Rüşd Bidâyetül-Müctehid, I, 163).
Seferi kimse bir beldede on beş gün ve daha fazla kalmaya niyet edince mukîm olur ve artık namazlarını tam kılar. Eğer on beş günden az kalmaya niyet ederse seferîliği devam eder. Bu konuda dayanılan delil, kadınların temizlik süresine kıyastır. Temizlik süresi, hayız sebebiyle kadının üzerinden düşen namaz ve orucun edasına dönmeyi gerektirir. İkamet yerinde bulunmak da sefer sebebiyle kişinin üzerinden düşen bazı vecibelerin yapılmasına geri dönmeyi gerektirir. Bu yüzden temizlik süresinin on beş gün ile sınırlanması gibi, en az ikâmet süresinde on beş gün olarak takdir edilmesi gerekir. Bu görüş İbn Abbas ve İbn Ömer (r.a)’dan nakledilen şu söze dayanır: Seferî olduğun halde bir beldeye girer ve bu beldede on beş gün kalmaya niyet edersen namazını tam kıl. Eğer buradan ne zaman sefere çıkacağını bilmezsen namazlarını kısaltarak kıl” (ez-Zühayli, el-Fıkhul-İslâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, II, 323).
Bir yolcu, bir beldede belirli bir ihtiyacını görmek için beklerse, bekleme işi yıllarca sürse bile namazlarını kısaltarak kılar. On beş günden fazla kalmaya, niyet etmediği için seferîlik hali devam eder. Nitekim İbn Ömer (r.a) Azerbaycan’da altı ay kalmış ve namazlarını bu şekilde kısaltarak kılmıştır. Bir kısım sahabenin de böyle yaptığı rivayet edilmiştir.
Ordu bir beldeye girse, askerler burada on beş günden daha fazla kalmaya niyet etseler bile namazlarını kısaltarak kılarlar. Çünkü orada kalmak veya yenilip çekilmek ihtimali bulunduğu için süre ile ilgili niyet geçerli değildir.
Şâfiî ve Malikilere göre, yolcu bir yerde dört gün kalmaya niyet ederse namazlarını tam kılar. Çünkü sünnette, dört günden az ikâmetin, seferin hükmünü kesmeyeceği açıklanmıştır. Rasülullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur:
“Muhacir hacdaki ibadetlerini yaptıktan sonra üç gün ikâmet eder. ” Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s), umre yaptığı zaman Mekke’de üç gün süreyle kaldığı halde namazlarını kısaltarak kılıyordu” (eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, III, 207 vd.).
Hanbelîlere göre yolcu, dört günden fazla veya yirmi vakitten fazla kalmaya niyet ederse namazlarını tam kılar. Bundan az olursa kısaltarak kılar.
Yolculuk ve ikâmet hallerinde, tabi olanın değil, tabi olunanın niyeti geçerlidir. Bu yüzden asker, komutanının; işçi işvereninin; öğrenci hocasının; kadın kocasının niyetine göre mukim veya yolcu olmuş olur.
Yolculuk konusunda henüz erginlik çağına girmemiş olan çocuk hakkında da sefer hükümleri cereyan etmez. Şâfiîlere göre ise, mümeyyiz çocuğun yolculuğa niyeti geçerli olup, namazını kısaltarak kılabilir.
Yolculukta bulunan kimse tabi olduğu kimsenin nereye gideceğini ve niyetini bilmediği ve sorusuna da cevap alamadığı takdirde üç günlük mesafeye kadar namazlarını tam kılar, ondan sonra kısaltmaya başlar.
İslâm devlet başkanı, sefere niyet etmeksizin ülkesi içinde bir süre dolaşacak olsa, namazlarını tam kılar; fakat, sefer süresi dolaşmaya niyet ederse, namazlarını kısaltır. Doğru olan budur.
Mukîmin kazaya kalan namazları, yolculuğa çıkmasıyla ve yolcunun kazaya kalan namazları da ikamete niyet etmesiyle değişmez. Bu yüzden seferde iken kazaya kalan namazları ikişer rekat olarak kılar. Bir yolcu da ikâmet zamanında kazaya kalmış namazlarını dörder rekat olarak kılar.
Mukîm, müsafire; müsafir de mukîme uyabilir. Burada müsafir iki rekatın sonunda selâm verince, mukîm kalkar -sağlam görüşe göre- kıraatta bulunmaksızın namazını tamamlar; yanılırsa secde de etmez. Çünkü, bu mukîm bir lâhik mesabesindedir. İmam olan müsafirin namazdan önce “Ben seferîyim, siz namazlarınızı tamamlayın” demesi müstehaptır.
Yolcu ise ancak vakit içinde mukîme uyabilir. Bu durumda dört rekatlı bir farz namazını mukîm gibi tam olarak kılar. İmama vakit içinde uymakla farz namazı iki rekattan dört rekata dönüşmüş olur. “İbn Abbas “Seferî’nin durumuna ne dersiniz? Yalnız başına kılınca iki rekat, mukîm olarak dört rekat kılıyor” sorusuna; “Bunu yapmak sünnettir” cevabını vermiştir” (ez-Zühayli, a.g.e., II, 335).
Nâfi’ şöyle demiştir: “İbn Ömer seferî olduğu zaman imamla birlikte kılınca dört rekat kılar; yalnız başına kıldığı zaman ise iki rekat kılardı” (ez-Zühayli, a.g.e., II, 335).
Bir kimse müsafir iken kazaya kalan dört rekatlı bir namazında mukîm imama uyamaz. Çünkü bu namaz daha önceden iki rekat olarak meydana gelmiştir.
Yolculuk veya yağmur, kar gibi bir mazeretle iki namazı bir vakitte kılmak caiz değildir. Yalnız Arafat’ta öğle ile ikindi, Müzdelife’de akşam ile yatsı namazlarını birleştirip cemaatle kılmak caiz görülmüştür (bk. “Namazın Vakitleri”).

Hanefîler dışında üç mezhep imamına göre bir mazeret bulununca öğle ve ikindi veya akşam ile yatsı namazlarını takdim veya tehir şekliyle bir vakitte birleştirmek caizdir. Meselâ; öğle namazı ile ikindi namazı öğle vaktinde kılınabileceği gibi, ikindi vaktinde akşam ile yatsı birleştirilerek iki vakitten birinde yani takdim veya te’hirle kılınabilir. Hanefîlerin dışında kalan alimler takdim ve te’hir’in caiz olduğu kanaatindedirler.
Mukîm iken kazaya kalan namazlar, yolculuğa çıkmakla veya yolcu iken kazaya kalan namazlar mukîm olmakla değişikliğe uğramaz. Bu yüzden yolculukta kazaya kalan dört rekatlı namazlar, ister yolculuk sırasında isterse mukîm iken kaza edilsin, kısaltılarak kılınır. Mukîm iken kazaya kalan namazlar da yolculuk halinde kaza edilecekse tam olarak kılınır.
Yolculuğun Sona Ermesi:
Aslî vatana dönüp gelmekle yolculuk hali sona erer. Burada oturmaya niyet edilip edilmemesi sonucu değiştirmez. İkâmet vatanına dönüşte ise, oturmaya niyet gereklidir.
kaynak: islam fıkıh ansiklopedisi


Coca Cola’ya sürpriz mahkumiyet

Aralık 27, 2006

Rusya’da Coca Cola’ya sürpriz mahkumiyet…

Rusya’da bir bayan Coca Cola’nın kronik bağımlılık yaptığı gerekçesi ile açtığı davada haklı bulundu ve Amerikan firması tazminata mahkum edildi.

Rus bayan Natalia Koshuba, mide ve bağırsaklarında rahatsızlık hissetmesinin ardından hastaneye kaldırılmış, doktorlar da rahatsızlığının gazlı içeceklerden kaynaklandığı teşhisini koymuşlardı. Tedavisi için yaklaşık 200 dolar harcayan Koshuba, Coca Cola’yı mahkemeye vermişti.

Natalia Koshuba, Coca Cola firmasının kapakların getirilmesi karşılığında ücretsiz yeni ürünlerin verilmesi ile ilgili reklamlardan etkilendiğini belirterek, “Kapak toplama reklamlarından sonra her gün daha fazla tüketmeye başladım. Son beş yıldan bu yana günde 2-3 litre Coca Cola tüketiyorum. Bağımlılık yapan bu durum mide ve bağırsaklarımda da ciddi rahatsızlıklara neden oldu.” dedi.

Koshuba’nın avukatı, mahkemede müvekkilinin alkol alışkanlığı olmadığını, bunun doktor raporu ile de tespit edildiğini belirterek sağlık sorununun tek nedeninin daha fazla Coca Cola içmek olduğunu savundu. Mahkeme de Amerikan şirketini suçlu bularak Koshuba’nın sağlık masraflarını karşılamaya mahkum etti. Coca Cola’yı 200 dolar tazminat ödemeye mahkum eden mahkemenin kararı Avrupa’da benzer kararlara göre çok düşük bulundu.

Bunun yanı sıra Koshuba, Amerikan içecek firması hakkında yeni bir dava daha açmaya hazırlanıyor. Psikolojik olarak da ciddi zarar gördüğünü savunan Rus bayan Coca Cola’dan 3 milyon ruble istiyor.

kaynak:sonsayfa.com/news_detail.php?id=27467


SAKAL

Aralık 27, 2006

Yetişkin erkeklerin yanak, çene ve yüzlerinin alt kısımlarında çıkan kıllar.
İnsanları en güzel şekilde yaratan Cenab-ı Allah peygamberleri vasıtasıyla kulluk görevlerini onlara bildirdiği ve öğrettiği gibi, kılık-kıyafetlerini de belirlemiştir.
Allah Teâlâ, insanların bedenlerinde saç, sakal ve diğer kılları yaratmış, peygamberleri de bunlardan bir kısmının giderilmesini veya kısaltılmasını, bir kısmının da kesilmeyerek uzatılmasını tebliğ etmiş ve bu konuda insanları uyarmışlardır.
Allah Teâlâ (c.c), “Peygamber size neyi getirip verdi ise onu kabul edin, alın ve sizi yasakladığı şeyden de sakının” (el-Haşr, 59/7) ve “Allah’ın Rasulünde sizin için güzel örnekler vardır” (el-Ahzâb, 33/21) meallerindeki âyetlerinde buyurduğu gibi, mü’minlere sîrette, sûrette, ahlâkta, âdette ve hayatın bütün dallarında, Rasulu (s.a.s)’un sünnetine uymalarını emretmiştir. Rasulullah (s.a.s)’ın sünnetine uymak, İslâmiyet’i daha doğru anlamanın, daha doğru yaşamanın yegâne yoludur.
Allah (c.c)’ın: “Peygambere itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur” (en-Nisa, 4/80) âyet mealinde buyurduklarından hareket ederek, Rasulullah (s.a.s)’a itaatin her şeyden önce farz hükmünü taşıdığını göz önüne alırsak, onun sünnetine sarılmanın önem ve ciddiyeti kendiliğinden ortaya çıkar.
Rasûlullah (s.a.s) ümmetini, kılık kıyafet ve dış görünüşleri bakımından müşriklere benzemekten alıkoymuş; “Kim bir kavme benzerse, onlardandır” (Ebu Davud, Libas, 4) hadisiyle de müslümanları uyarmıştır. Özellikle sakal bırakmaları hususunda mü’minlere tavsiyelerde bulunmuş, çeşitli hadisleriyle de sakalın müslüman için taşıdığı önemi belirtmiştir.
Hz. Aişe (r.anha)’den rivayet edilen bir hadislerinde “On şey fıtrattandır: Bıyıkları kesmek; sakalı salıvermek; misvak ile ağzı, dişleri temizlemek; su ile burnu temizlemek; tırnakları kesmek; kirlerin barınabileceği yerleri yıkamak; koltuk altındaki kılları gidermek, kasıkları tıraş etmek; necaset yolunu su ile pak eylemektir” (Müslim, Tahare, 56; Ebu Davud Tahare, 29; Nesâî, Zine, I) buyurmuşlardır. Diğer hadislerinde ise, “Bıyıkları Çok kısaltın, sakalları ise bırakın”; “Müşriklere muhalefet edin; bıyıkları kısaltın, sakalları çoğaltın”; “Bıyıkları kesin, sakalları bırakın. Böylece Mecusîlere benzemeyin ” (Buharî, Libas, 64; Müslim, Tahare, 54) buyurmuşlar ve mü’minleri sakal bırakmaya teşvik etmişlerdir.
Sakal, hadiste de buyurulduğu gibi, yaratılış icabı erkeklerde bulunması gereken ve daha önceki peygamberlerin sünneti olan bir kılıktır. Müteaddid Hadislerde sakalların tabii halleri üzere terk edilmesi ve uzatılması emredilmektedir. Kısaltılması konusunda herhangi bir cevaz görülmemektedir. Asırlardır her devirdeki İslâm âlimleri ile bütün mü’minler bu tabii hali benimsemişler ve kendilerinde uygulamışlardır.

Bu Hadislerden anlaşıldığına göre, bütün peygamberlerle birlikte Rasul-i Ekrem de sakalını bırakmış ve sakal bırakmayı emretmiştir. Hz. Peygamber ve ashabının sakallarını traş ettiklerine dair hiç bir kayıt yoktur. Ancak Hz. Peygamber (s.a.s) sakalının ucundan ve yanlarından alırdı (Tirmizi, Edeb, 17). İmam Malik, “Müslüman, çoğunluk sakalını ne şekilde bırakıyorsa o kadar bırakmalı, fazlasını kesmeli, böyle yapmak menduptur. Çünkü bu fazlalığın kesilmemesi, çirkin görünmeye sebeb olur. Sakalı kısaltmanın bir sınırı yoktur. En uygunu, şekli güzelleştirecek biçimde kısaltmaktır” der. İmam Bâcî Abdullah İbn Ömer ve Ebu Hureyre’den nakledilen tatbikata dayanılarak bir tutamdan fazlasının kesilebileceğini söylemiştir.
Dürrül-Muhtar’da sakalın bir tutam boyunda olmasının sünnet olduğu ifade edilmektedir. Aynı şekilde, ekseriyetin görüşüne göre bir tutamdan fazlasını kesmek de sünnettir.
Sakal bırakmak ve buna bağlı olarak sakalı traş etmek konusunda âlimler değişik kanaatlere varmışlardır. Bu alimlerin bir kısmına göre sakal bırakmak farz, kesmek haram; bazılarına göre sakal bırakmak sünnet, kesmek mekruhtur, kimisine göre de müstehaptır. Bunların görüş ve delillerine gelince: Sakal bırakmak farz, traş etmek ise haramdır şeklinde olan birinci görüş, alimlerin cumhuruna aittir. Delilleri ana hatlarıyla şöyledir:
a) Hz. Peygamber (s.a.s) bir hadis-i şeriflerinde sakal bırakmayı emretmiştir. Emirler mendup veya mübah olduğunu ifade ettiğine dair bir delil bulunmadıkça vucub için olurlar. “Sakalları bırakın ” emri de sakal bırakmanın farz olmasını gerektirir.
b) Aynı şekilde, Hz. Peygamber (s.a.s) müşrik veya mecusilere benzememeyi emretmiştir. Sakalı traş etmek onlara benzemektir. Bu da haramdır.
c) Sakal traşı, Nisa süresinin 119. ayetinde sözü edilen Allah’ın yarattığı şeyi değiştirmek demektir. Şeytana uyularak yapılân bu hareket de yasaktır.
d) Sakal, erkekleri kadınlardan ayıran bir özelliktir. Sakalını traş eden erkekler kadınlara benzemektedirler. Erkeklerin kadınlara benzemesi de dinen yasaklanmıştır.
Sakal bırakmak sünnet, traş etmekse mekruhtur görüşünde olanlar Şafiî mezhebinden İmam Nevevi, Râzi, Gazzalî, Şeyh Zekeriyya el-Ensari, İbn-i Hacer, Remli, Hatib, Şirbini gibi zatlardır. Bu görüşü savunanlar şöyle demişlerdir.
a) Hadis-i şerifteki emir, sakal bırakmanın farz olmasını gerektirmez. Zira aynı şekilde Hz. Peygamber (s.a.s), Yahudi ve Hıristiyanlara benzememek için saçların boyanmasını emretmiş, fakat Sahabeden bazı kimseler saçlarını boyamamışlardır. Bu olay bu gibi emirlerin vücub için olmadığını gösterir.
b) Müşriklere din ve imanla ilgili konularda benzemek haramdır. Örf ve âdetlerle ilgili hususlarda ise haram değildir. Zira Rasûlüllah (s.a.s)’de rahiplerinkine benzer bir takunya giymiştir. Şayet bu gibi hususlarda benzemek kesin olarak yasak olsaydı, Hz. Peygamber bunu yapmazdı.
c) Örf ve âdetlerde bile olsa konu sadece müşriklere benzeme noktasından ele alındığı zaman aksine sakal bırakmanın haram olması gerektiği hükmüne varılır. Zira bugün birçok rahip ve gayr-i müslimler de sakal bırakmaktadırlar.
d) Peygamberlerin sünnetlerinden sayılan on şey alimlerin çoğunluğu tarafından sünnet veya müstehap olarak değerlendirilmektedir. Sakal da bunlardan biri olduğuna göre bu da öyle değerlendirilmelidir. Çünkü bunların hepsi temizlik ve iyi görünüşlü olmak gibi güzel âdetlerdir. Rasûlüllah (s.a.s) ümmetine en güzel âdetleri tavsiye etmiştir.
Sakal bırakmak müstehap, (sünnet-i zevaid) traş etmek ise mübahtır görüşünü savunanlar şöyle derler: Sakal bırakmak, yemek, içmek, oturmak, giyinmek gibi Hz. Peygamber’in insan olduğu için tabii olarak yapmış olduğu âdetleridir. Bu itibarla sakal bırakmak ibadetle ilgili sünnet değil, Hz. Peygamber (s.a.s)’in gelenek kasdiyle yapmış olduğu sünnetidir. Buna sünnet-i zevaid de denir. Mahmud Şeltut ve Muhammed Ebu Zehra gibi zamanımızın bazı âlimlerinin görüşü bu şekildedir. Buna göre sakal bırakmak faziletli olmakla birlikte, sakal traşı mübahtır. Sakal bırakılmadığı veya traş edildiği takdirde aleyhte bir hüküm terettüp etmez. İçinde bulunulan çevreye göre hareket etmek yerinde olur.
Sakalın adeta bir parçası olan bıyığa gelince; Hz. Peygamber (s.a.s)’den üst dudağının kenarları görünecek şekilde bıyığı kısaltmak veya tamamen kesmek şeklinde rivayetler vardır. Asıl alınan görüşe göre bıyığı kısaltmak da tamamen traş etmek de sünnettir: Mükellef dilediği şekilde hareket etmekte serbesttir.
Ancak bıyıkların yan taraflarından alıp ortada az birşey bırakmak caiz görülmemiştir. Şir’a şerhinde Hz. Ömer’in bıyıklarının iki ucunu uzattığından söz edilerek bunun bir sakıncası olmadığı açıklanmıştır.
(Sakal ve bıyığın hükümleri ve bu konudaki görüş ve ictihadlar için bk. İbn-i Abidin, II, 113, V, 261; el-Mehhel, I,183-189; Şevkânî, Neylül-Evtar, I, 137-138; el-Mezahibül-Erbea, II, 44-46; Şerhu’n-Nevevî (İrşadüşşarinin kenarında), II, 261-265; İânetü’t-Tâlıbin, II, 340; Fethü’r-Rabbânî, XVII, 313-314;ş Mahmut Şeltut, el-Fetâvâ, 227-229; İslâmda Helal ve Haram, Yusuf el-Kardâvî, (Terc. Mustafa Varlı), 107-109; Muhammed Ebu Zehra, İslâm Hukuku Metedolojisi (Terc. AbdülKadir Şener), 51-52; Zekeriyya Kandehlevi, Vucübu ı’fail-Iihye).

kaynak: islam fıkıh ansiklopedisi


KALBİN HALİ

Aralık 27, 2006

Tilemsan Meliki’nin yolu muhitin muttekilerinden Abdullah Tunusî’nin ikametgahına rastlamıştı. Melikin yanındakiler:

    — Efendim burası Abdullah Tunûsî’nin mekanıdır, ziyaret etmek ister misiniz? Dediler. Melik de:

    — Madem ki buradan geçiyoruz, bir ziyaret edelim, dedi. Abdullah Tunûsî’nin evine girdiler. Melik’in üzerinde gayet güzel ve kıymetli libaslar vardı. Abdullah Tunûsî ise gayet mütevazi giyinmiş ve derviş kılığında idi. Melik Yahya bin Yağan; Abdullah Tunûsî’ye:

    — Bu üzerimdeki elbise ile namaz kılmakta bir beis var mıdır? Diye sordu. Şeyh Abdullah Tunûsî melik’in bu sualine sadece güldü. Melik:

    — Niçin güldünüz, diye sorunca Şeyh şu cevabı verdi:

    — Senin şu andaki halin köpeklerin haline benziyor. Köpekler önüne bir pislik gelse, hatta tuvalete girseler doyuncaya kadar yerler, her tarafı pislik içinde kalır. Sıra bevletmeye gelince de sidik üzerine sıçramasın diye ayağını kaldırarak işer. Senin de karnın haramla dolmuş sırtımdaki elbise ile namaz kılmamda bir beis var mıdır? Diye soruyorsun, dedi. Şeyh Abdullah’tan bu sözleri dinleyen melik Yahya bin Yağan atından indi, ağlayarak şeyhin ayaklarına kapandı ye müridliğe kabul edilmesi için yalvardı.

    Melik’in dileği şeyh tarafından kabul edildi ve zamanın büyük velilerinden oldu


SAÇ BOYAMA

Aralık 27, 2006

Insanların saçları genel olarak sarı, kızıl, kahverengi veya siyah renkte olur. Insan bedeninde saça, kana, deriye renk veren maddelere “pigment” denir. Bedende üç ana pigment vardır.

1. Melânin: Kahverengi olup, küçük tanecikler halindedir.

2. Karoten: Sarı renkte olup, bu pigment bitkilerde de bulunur. Tereyağına ve havuca bu pigment renk verir.

3. Hemoglobin: Kanın kırmızı rengini bu pigment sağlar.

Pigment, güneşin ışınlarını emer. Derideki melânin de özel hücreler yapar. Bu hücrelere “melânosit” denir. Melâninin açık veya koyu renkli olmasında oksitlenmenin büyük etkisi vardır. pigmentin tanecikleri az oksitlenirse renkleri açık olur, oksitlenme çoğalınca renkleri koyu kahverengiye kadar varır. Saçlarda, tüylerde pigment oluşmasının esasları da derideki gibidir. Saç telleri dibindeki melânositler kalıtıma göre saça renk verirler. Saçlardaki renk farkları taneciklerin yayılışına, oksitlenme derecesine bağlıdır. Açık renk kızıl saçlarda melâninden başka bir demir pigment daha bulunur.
Saçların rengini koruyabilmesi için, saçların bulunduğu deri tabakası gerektiği gibi beslenmelidir. Beslenme iyi olmazsa, özellikle “B” vitamini, bakır eksikliği olursa, saçlarda beyazlaşma görülür. Besin iyi ayarlanırsa, saçların yeniden normal rengini aldığı olur.
Diğer yandan yaşlılıkla ilgili saç ağarmalarının besinle ilgisi yoktur; vitamin tedavisiyle ve besinle saçlar normal rengine girmez. Çünkü yaşlılıktaki ağarma melânin hücrelerinin artık işini göremez hale gelmesinden olur. Kimi zaman ruhi sıkıntı sonunda saçların birdenbire ağardığı görülmüşse de, bunun nedeni bilimce kesin olarak açıklanamamıştır. Ancak bu gibi sarsıntıların bezlerin işleyişini etkilediğinde şüphe yoktur.

Saçının rengi açık olan veya saçı ağaran kimsenin bunu boyatmasının Islâm’a göre hükmünü şu şekilde belirlemek mümkündür. İslam’ın çıkışından önce yahudi ve hıristiyanlar güzel görünme ve süslenmenin Allah’a kullukla bağdaşmayacağını düşünerek, saçı boyayıp rengini değiştirmekten kaçınırlardı. Hz. Peygamber, ashabına bağımsız bir kişilik kazandırmak için saçı ve sakalı kına veya başka bir boya maddesi ile boyayabileceklerini bildirdi. Ebû Hüreyre (r.a)’tan nakledilen bir hadiste şöyle buyurulur: “Yahudi ve Hıristiyanlar (saçlarını) boyamaz. Siz onların aksini yapınız: yani saçlarınızı boyayınız” (Buhârî, Enbiyâ, 50; Libas, 67; Müslim, Libas, 80; Ebû Dâvud, Tereccül, 18; Nesâî, Zîne, 14). Ancak hadisteki emir bağlayıcı olmayıp mendupluk bildirir. Nitekim uygulamada Hz. Ebû Bekir, Ömer, Ali, Ka’b ve Enes (r.anhüm) gibi bazı sahabeler saçlarını boyamamıştır.
Diğer yandan kullanılacak boyada siyah renk tercih edilmemelidir. Çünkü saç boyası genellikle yaşlı erkeklerin beyazlaşan saçları için söz konusu olur. Siyah renk yaşlı kimseyi, olduğundan çok genç gösterir. Bu durum kınalama veya boyayı amacından saptırabilir. Nitekim Mekke’nin fethi günü Hz. Ebû Bekr’in yaşlı babası Ebû Kuhâfe’nin saçlarının ağaç çiçekleri gibi beyazlaştığını gören Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Bu beyaz saçı değiştiriniz ve siyahtan sakınınız” (bk. Ebû Dâvud, Tereccül, 18; Nesâî, Zîne, 15; Ahmed b. Hanbel, I,165, 356, II, 261, 499, III,160, 322). Ancak saçı beyazlaşan kimse genç olursa, onun siyaha boyamasında bir sakınca görülmemiştir. Nitekim Sa’d b. Ebî Vakkas, Ukbe b. Âmir, Hasan, Hüseyin ve Cerîr gibi sahabelerin bu rengi tercih ettikleri nakledilmiştir (Yusuf el-Kardâvî, el-Halâl vel-Harâm fil-Islâm, Terc. Mustafa Varlı, Ankara 1970, s. 102, 103).
Boya malzemesi olarak Allah elçisi kınayı tavsiye etmiştir: “Saçın beyazlığını değiştirmek için kullandığınız şeylerin en iyisi kına ve keten bitkisidir” (Ebû Dâvud, Tereccül, 18; Tirmizî, Libâs, 20; Nesâî, Zîne, 16; Ibn Mâce, Libâs, 32; Ahmed b. Hanbel, V, 147, 150, 154). Hz. Enes b. Mâlik, Hz. Ebû Bekr’in saçlarını kına ve ketenle, Hz. Ömer’in ise yalnız saf kına ile boyadığını nakletmiştir (el-Kardâvî, a.g.e., s. 103).

Sonuç olarak erkek veya kadının beyazlaşan saçlarını sarı veya kızıl renge boyamaları müstehap görülmüş; siyaha boyamaları ise, sağlam görüşe göre, caiz görülmemiştir. Ancak genç kimsenin siyah boya kullanmasında da bir sakınca yoktur. Diğer yandan boya malzemesi olarak kına ve vesîme denilen, boya sanayinde kullanılan bir bitkinin tercih edilmesi tavsiye edilmiştir (Ibn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, Terc. Ahmed Davudoğlu, Istanbul 1982-1988, XV, 378, XVII, 314). El, ayak veya başa sürülen kınanın katıolan malzemesi temizlendikten sonra deri veya saçlarda bıraktığı renk, suyun deriye nüfûzuna engel değildir. Bu yüzden abdest veya gusle mani olmaz (Ibn Âbidin, a.g.e., I, 224).

kaynak: islam fıkıh ansiklopedisi


Mustafa Kemal’in Padişah’tan habersiz Samsun’a gitmesi imkansız

Aralık 27, 2006

“Mustafa Kemal’in Padişah’tan habersiz Samsun’a gitmesi imkansız”     

Eski Başbakanlardan Bülent Ecevit, Osmanlı Devleti’nin son Padişahı Sultan Vahdettin’in hain olmadığı görüşünü tekrarladı.

Tarihçilerden Ecevit’e destek

“Bazı gerçeklerin açıklanma zamanı geldi” diyen Ecevit, İstanbul’da son derece iyi bilinen bir asker olan Mustafa Kemal’in Padişah’tan habersiz Samsun’a gitmiş olmasının imkansız olduğunu söyledi. Or-an’daki kütüphane evinde bir basın toplantısı düzenleyen Ecevit, son padişah Vahdettin hakkındaki bir gazetede yer alan ve kamuoyunda tartışmalara neden olan görüşlerine açıklık getirdi. Son Padişah Vahdettin ve son Sadrazam Tevfik Paşa’nın Sevr’i imzalamadığının altını çizen Ecevit, Tevfik Paşa’nın Londra Konferansı’nda Türk halkının asıl temsilcisinin Ankara hükümeti olduğunu da açıkca söylediğini ifade etti. Tevfik paşanın bu tavrının şahsi bir tavır olmadığını belirten Bülent Ecevit, Tevfik paşanın Sultan Vahdettin’in görüşünü dile getirdiğini kaydetti. Yanlış anlamaların ve yanlış bilgilerin tarihin yeterince bilinmemesinden kaynaklandığına dikkat çeken Ecevit, bu konuda tarihçilere büyük görev düştüğünü ifade etti. Mustafa Kemal Atatürk’ün o dönemin İstanbul’unda çok iyi tanınan bir asker olduğunu hatırlatan Ecevit, “İstanbul’dan kalkacak. Padişahin gözleri önünde ondan habersiz Bandırma vapuru gibi bir vapurla Samsun’a gidecek. Bu mümkün değil” diye konuştu. Ecevit, “Padişah, Atatürk’ün Samsun’a ne zaman gideceğini, niçin gideceğini elbette biliyordu. En azıyla göz yummuş olmalı” dedi.

19/07/2005-zaman.com.tr