ERMENİ TEHCİRİN SEBEPLERİ VE ALINAN TEDBİRLER-7

Aralık 28, 2006

HR. SYS, 2776/77_1

Devlet‑i Aliyye‑i Osmâniyye

Petersburg Sefâret‑i Seniyyesi

Aded

Umumi: 32719

Hususi: 254

Hulâsa:

Moskova Gazetesinin neşriyâtına dair.

Umur‑ı Siyasiye Müdüriyet‑i Umumiyesi

Huzûr‑ı Sâmi‑i Hazret‑i Nezâretpenâhîye

Ma‘ruz‑ı çakeri kemîneleridir.

Moskova Gazetesi’nin iktibasen Borse Gazetesi (Journal de
la Bourse) tarafından neşr edilen ma‘lûmâtın ber vech‑i zîr arzına müsâra‘at olunur.

“Avrupa ve hâssaten Rus diplomasisi geçen sene nihayetinde Ermenistan’ın mukadderatına alakadar olarak bir çok şehirlerde muvakkat komiteler teşkil edilmiş ve bunların vezâ’ifi Ermeni meselesinin neşv ü nemâsına ma‘tuf ve Türkiye Ermenistanı’ndaki ıslahat ve terakkiyat‑ı iktisadiyeye mu‘âvenetten ibaret bulunmuş ve Moskova’da dahi bir Ermeni komitesi te’sis ederek eşrâf ile tüccardan bir çokları dahil olmuş idi. Şimdiye kadar komite faâliyet‑i mahsûsa ibrâz etmemiş ise de yalnız Mösyö Miliokof(Milioukof) Ermeni meselesine dair konferanslar i‘ta eylemiştir. İşbu komite el-hâletü hâzihi Rus lisanında bir Ermeni gazetesi neşr eylemeyi taht‑ı karara almış ve bir Ermeni bankası ihdâsı meselesini meydana çıkarmıştır. Ermeni bankası Moskova Milli Bankasının aynı esasları üzerine teşkil kılınacak ve bundan maksat Türkiye’deki Ermeni Milleti’ne ufak bir kredi açmak olacaktır. Bu meseleyi tetkik etmek üzre komite Mösyö Totomianty’i memur etmiştir. ” Ol bâbda emr u ferman Hazret‑i veliyyü’l emrindir.

Fi. 29 Nisan Sene. 1914

Petersburg Sefîr‑i Kebîr Vekîli

Bende

 İmza 

Özet

Borse adlı Rus gazetesinin bir haberinin gönderildiği, Rus Devleti’nin Ermeniler ile yakınlaşması neticesi Moskova’da da bir Ermeni Rus komitesi kurulduğu, maksadının Anadolu’da Ermenilerin ıslahat ve iktisadi gelişmelerine çalışmak olduğu, bu maksatla bir de banka kuracakları haberi.

1914.4.29

HR.SYS 2776/77 Belge No: 1

kaynak: T.C. başbakanlık devlet arşivleri genel müdürlüğü


ERMENİ TEHCİRİN SEBEPLERİ VE ALINAN TEDBİRLER-6

Aralık 28, 2006

HR. SYS, 2789/35

Bâb‑ı Âlî

Hâriciye Nezâreti

Umûr‑i Siyâsiyye Müdîriyyet‑i Umûmiyyesi

1626-28065

Sadârete

Gavâ’il‑i hâzıradan bi’l-istifâde bir müdâhele‑i ecnebiyyeyi davet etmek üzre Amerika’daki Ermeni Fırkaları Murahhası Doktor Gabriel’in refâkatinde Ada Vak‘ası’nda zî-medhal olmak hasebiyle Amerika’ya firâr eden sabık Piskopos Moşinh bulunduğu hâlde Londra’ya gittiği ve New York’daki Osmânlı Ermenileri miyânındaki erbâb‑ı ciddiyyetin bu teşebbüsü cem‘iyyât‑ı fesâdiyyenin bir hareket‑i hôd-serânesi olarak telakkî edip takbîh etmekte bulundukları New York Şehbenderliği’nin iş‘ârına atfen Washington Sefâret‑i Seniyyesi’nden bildirilmiş ve bu bâbda Londra Sefâret‑i Seniyyesi’ne îcâb eden ta‘limât i‘tâ kılınmış olmağla

19 Kânûn‑ı Sâni sene [1]328

1 Şubat sene [1]913

 

 

Özet

Ermeni cemaatlerinin temsilcisi olarak Dr. Gabriel’in yanında Adana hadiselerinden sabıkalı firari Moşinh adlı Piskopos bulunduğu halde Londra’da yapılacak sefirler konferansında Ermenilerin şikayetini dile getirmek üzere gideceği, adı geçenin bozguncu iddialarına manî olunması.

1913.1.20

HR.SYS 2789/35 Belge No: 1

kaynak: T.C. başbakanlık devlet arşivleri genel müdürlüğü


Çanakkale Ağlar

Aralık 28, 2006

M. Sacid ARVASİ
Çanakkale’ye her baktığımda, Gelibolu bir damla yaş gibi Ege’ye süzülür. Sanki memleketimin haritası ağlar. Gelibolu’ya her baktığımda, Boğaz’ın köpüklü suları içimin kıyılarına vurur, sonra kelimeler kanatlanır kalbimden. “Hey Gelibolu derim, onca yiğit sende Hakk’a yürümüşken, neden göğe şahlanmıyorsun da hicranlı bir yaş gibi denize uzanıyorsun!” Boğazın köpüklü suları kıyılarına vurur; “İki yüz elli bin can.. iki yüz elli bin tane can…” yankıları hıçkırık olur, Gelibolu ağlar.

Zaman, fırtınalara tutulduğumuz zamanlar… Rüzgârların yelelerimizi dağıttığı, aslan cesametimize “hasta adam” dendiği zamanlar. Sonunda kara ağızlar ferman keser: “Çanakkale’den… İstanbul’a varalım; hançerimizi tam kalbinden vuralım.” derler ve korkunç zırhlılarla yola çıkarlar. Hem kendilerinden o kadar emindirler ki, hesaplarına göre havalar müsait olursa iki hafta sonra Boğaz’a demirleyeceklerdir. İstanbul’u aldıklarında kullanacakları paraları bile beraberlerinde getirirler. Banknotlar gemilere dizilir, sandıklar ağlar. Bu hülyalarla İngiliz şilinglerine Osmanlıca “gümüş kuruş” yazılır, hatt-ı sülüs ağlar. Havadisler yıldırım hızıyla yayılır, postanelerde telgraflar ağlar. Azınlıklar “muzaffer haçlılar”ı karşılama heyecanına kapılırlar. Boğaz’a nazır balkonlar kiralanır, cumbalar ağlar.

Zaman; cephelere savrulduğumuz zamanlar… Yemen, Kafkasya, Galiçya şimdi de Çanakkale… Ve her evden bir yiğit… Her evden bu kaçıncı yiğit. Ama yine de “Git! Minareler ezansız, camiler Kur’ansız kalacaksa sen de git.” denerek, son yongalar uğurlanır, analar ağlar. Körpe yavrular koklanır, saçlarından bir tutam kesilir, hatıra için sarılır, mendiller ağlar. Nice genç kızın muradı Çanakkale’nin yollarına dizilir, kaç nişanlının elleri veda eder, kaçının kınası ağlar.

Çanakkale içinde vurdular beni
Ölmeden mezara koydular beni
Ağıtlar yakılır, türküler ağlar.

Ve yurdun dört bir yanından şehit namzetleri dökülür Çanakkale’ye. Düşmanın alnına değecek yalın bir pala, göğsüne inecek birer süngü gibi dizilirler siperlere. Artık geride ev bark, çoluk çocuk; ne ana, ne de yâr… Hepsinin hayali, dökerek oluk oluk kanlarını, ya şehit olmak ya da gazi; ama ille de karış karış toprağına yazarak, “Çanakkale geçilmez, Çanakkale geçilmez!”

Ve bir sabah Ege farklı bir tonda döver Gelibolu’yu, deniz hazin hazin kıyılara vurur, dalgalar ağlar.

Sene; 1914 bir sonbahar günü… Gri renkli ölüm makineleri görünür, ufuklar ağlar. Korkunç zırhlılar menzilin dışında kalıp tabyalarımızı darmadağın ederken, Mehmetçik hayıflanır, imkân ağlar. Yine de birer birer Boğaz’ın serin sularına gömülürler. Gelibolu’nun kayalarına çarpmayan gemiler, Mehmetçiğin göğsüne çarpar ve paralanır. Boğaz’ın çılgın sularından kurtulanlar, şehitlerin kanında boğulurlar. Ve bir bahar sabahı, Mecidiye tabyası darmadağın edilir. On altı yiğit şehit olur, geride Koca Seyit ağlar. Sonra “La havle ve la kuvvete” deyip mermiyi sırtlar, okkalar ağlar. Merdivenlerini üç kere inip çıkarken obüslerin, kemikleri çatırdar, basamaklar ağlar. Tarihler on sekiz martı gösterirken, Oşin serin suları boylar; denizin geçit vermeyeceğini anlarlar. Çıkarma yapmaya karar verilir, karalar ağlar.
Ve kahramanlar geçer Çanakkale’nin topraklarından. İlk çıkarmanın Ertuğrul koyuna yapılacağı sezilir, Ezineli Yahya Çavuş gürler: “Vatanımın toprakları namusum kadar kutsaldır. Düşman bu topraklara ayak basmamalıdır.” der ve altmış üç neferle akşama kadar üç bin düşman öldürülür, kahramanlar parmaklarını ısırır, Zal oğlu Rüstem ağlar.
Mehtap deresinden, bir orduya bedel bir Teğmen Mehmet Selim geçer. Sabah namazıyla beraber takımını bir süngü savaşına kaldırır. Talihsiz bir kurşun benzin bidonlarına isabet eder, aynı anda Selim Teğmen tutuşur. Fakat kararmaz cesedi ışıl ışıldır, güneş ağlar. Daha kimler, daha kimler… Birer birer değil, yiğitler bölük bölük, alay alay şehit düşer. Sisli bir nisan sabahı 57. Alay komutanı araziye yayılmış beyazlıklar görür ve takım komutanına bu beyazların ne olduğunu sorar. Takım komutanı, sabahleyin düşmana hücum emrini almış 57. Alay’ın, Rablerinin huzuruna temiz çıkmak için çamaşırlarını yıkadıklarını söyler; bu beyazlıklar, onların ak niyetleridir, der. Ertesi gün bütün alay, Hakk’a pervaz eder, kuşlar ağlar.

3. Tabur’da bir kınalı er, tabur komutanı Sabri Beyin dikkatini çeker. Kınanın sebebini sorar, Yozgatlı Murat mahcup olur, boynunu büker. Hemen annesine yazar; “Kardeşlerimin başına kına yakma mahcup oldum, zabit efendi sorduğunda.” der, cevabını bekler. Ana cevap verir: “Ey oğlum, gözümün nuru Murat’ım! Zabit efendiye selam söyle, biz kurbanlık koçları kınalar öyle kurban ederiz. Sen dört kardeşin arasında kurbansın. Sen İsmail’sin. Sen orada şehit olacaksın İnşaallah. Kurbanlık koçlar nasıl kınalanırsa, ben de onun için senin saçını kınalayıp gönderdim.” Kınalı Murat, mektubu almadan kurban olur, bıçaklar ağlar.
Bir savaştır ki, Çanakkale içindeki her şey ağlar. Şehit olan sevinçten, gazi olan teessürden ağlar. İmkân zalim elde olduğuna, mavzer Mehmed’imin elinde patlamadığına ağlar. Düşmanın habis ayağıyla kirletildim der, Seddü’l-bahir ağlar; boğdum hepsini birer birer der, Boğaz ağlar. Hepsinin üstüne: “Çanakkale geçilmez! Hani Çanakkale geçilmezdi.” der, toprağıyla dövünür, Çanakkale ağlar.

Ağla Çanakkale! Yıllarca döktüğün hicranlı yaşlara bedel bir daha ağla Çanakkale. Karaya oturmuş gemiye gözyaşlarıyla yeniden rota tutturanlara ağla. Bir anlamsız tutkunun izinde diyar diyar dolaşan ruhların yeniden formunu yakalamasına ağla. Bir ideal uğruna Anadolu’ya gelip ölenlere mukabil, Anadolu’dan dünyanın dört bir tarafına giden ve ancak bir ideal uğruna yaşayan gençlerine ağla. Ağla sevinç gözyaşlarıyla ve kanatlan! Müjdeler götür toprağından Hakk’a uçanlara. Kanınız boşa akmadı de! Bir nesil filizleniyor, kanınızı akıttığınız yerlerde de. Dilin sussun, hatıraların konuşsun Çanakkale!
Savaşlardaki kızıl hatıralarını okşayıp sevinç gözyaşları dökerken şehitler, sen de onlarla beraber bulut bulut ol. Yağmur yağmur in filizlenen altın neslin üzerine. Koca Seyit’in kudreti ol, Mülazım Mehmet Selim’in cesareti; Yahya Çavuş’un yüreği, Kınalı Murat’ın teslimiyeti… Yürü damarlarına, şahlansın her biri, aksın kıtalara, coğrafyalarda baştan başa bahar, sarsın her yeri.

Şimdi bir kez daha ağla. Feryatların duyulmamış cinsten olsun. Muradı senin için yaşamak ve sende ölmek olanlarla, arana okyanusların girmesine ağla. Şimdi bir kez daha ağla Çanakkale! Ama aczden değil, yalnızca bir Mekke mahzuniyetiyle olsun. Ağla bir ulu divanda, ki gözyaşların Asa-yı Musa gibi yarsın okyanusları, yol olsun. Ve dönsün gurbet mahkumları, vatanın gerçek evlâtları. Dönsün! Şehitler aşkına bir kez daha ağla, feryadın tutuştursun bütün denizleri, okyanuslar buhar olsun. Gerçek sahiplerinle arandaki engeller kahrolsun, duman olsun, yok olsun.


ÖZGÜRLÜK NEDİR?

Aralık 28, 2006

Dr.Recai Yahyaoğlu

Özgürlük; çaresizliğin bittiği yerde başlayan ve artık bunun yaşanmayacağı garantisini verdiği sanılan bir duygudur.Oysa çaresizlik duygusunun bittiği garantisini maalesef hiçbir şey veremez.Kendine çok güvenen dalgalı bir denizde kayık içinde kalan ateist insan gibi…Hiç ummadığı bir anda insan kendisine yetemeyeceği düşüncesine balıklama atlar yada bodoslama çarpıverir…

Özgürlük; insanın gerçekleştirebildiği kadarıyla benliğini, dış dünyasıyla birlikte kendi ruhsal dünyasına kabul ettirmesidir.Yani kişisel bütünlüğünü sağlamasıdır.Özgürlük, insanın öncelikle kendisinden memnun ve sonra diğerlerinden hoşnut olmasıyla elde ettiği bir duygudur.Kendinden memnun ve diğerlerinden hoşnut olamayan hiçbir zihin; özgürlüğü tattığına akıllı insanları asla inandıramaz.

Duygular; ruh dünyamızdan köken alırken bir sürü yanlış öğrenilmişliklerin azizliğiyle insanı kısır ve basit nitelemelerin iğretiliği içinde kendi içlerine hapsederler.Duyguların içine tutsak olmak özgürlüğü kumdan kalelere sokmak demektir.Çoğu kez insanların yaptığı budur…Asıl olarak özgürlük; duyguları sadece yaşadığı zaman süresi içinde değil, gelecekte ve daha henüz yaşamadığı fakat yaşayacağı tüm zamanlar içinde kendi yararına kullanma becerisi göstermektir.

Özgürlük; siyasi ve ideolojik düşünce kalıplarından tam olarak kurtulmaktır.Hele hele özgürlüğü tarif ederken bunların boyunduruğu altında olduğunu gösteren tanımlamalarla adeta ruhunun inim inim inlediğini dünya aleme ispatlama acizliğine ise hiç kapılmamaktır. Sağ, sol, laiklik yada irtica diyerek ve sadece bir yada birkaç kişi ile bu kelimeyi özdeşleştirmeye çalışmak özgürlüğün hedef tahtasına karavana atış yapmaktır…Bu durum ava giderken avlanan avcıyı ne kadar da güzel tarif etmektedir…

Aslında insanlar olarak hepimiz her yazdığımız çizdiğimizle biricikliğimizi ifade etmeye çalışıyor ve dertlerimize çözüm arayışımızı sürdürüyoruz.Bu dertlerden birisi de özgürlük arayışımızdır….Özgürlük insanlığın en eski derdidir.Hem şu anda dünyanın dört bir kıtasında devam etmektedir…Özellikle Ortadoğu’da…Ruhun labirentlerinde…İnsanlar genellikle çözüm ararken ve kendi dertleriyle ilgili önemli ifadeleri açıklamaya çalışırken kendi kazdıklara çukurlara kendilerini düşürmeye bayılırlar…’Türkiye laiktir laik kalacak’ diyenlerin bizatihi yaşadıkları açmaz gibi…Özgürlük sadece benim için vardır ve bunun şartı da sadece laikliktir anlamını kullanarak….

Özgürlük; duygularını, bedenini, ruhunu, zihnini savruk ve disiplinsiz kullanarak kendini diğerlerinden farklı gösterme zavallılığına düşmemektir.Bedenimiz ve ruhumuz için iyi gibi olan yada hoşumuza giden bir şey aslında iyi ve hoş bir şey olmayabilir.Bizim için iyi ve hoş olan her şey iyi ve hoş değildir her zaman…Bununla birlikte yine de kimi zaman iyi ve hoş olmayan bazı şeylerin ruhumuzun özgürlüğünün önünde engel olduğu söylenebilir…Bazen ise bu engeller ruhun gelişmesinde en önemli kazanç olurlar…

Özgürlük; insanın kendisini sadece bir partinin, bir cemaatin, bir tarikatın, bir sivil toplum kuruluşunun, bir grubun yada genel olarak herhangi bir kliğin üyesi, sempatizanı yada müridi olmadığını kabul etmesidir.İnsan bunların içinde elbette olabilir.Fakat sadece bunlardan birisinden olduğunu kabul ederek diğerlerini dışlaması hatta onlara mesafeli bulunması onun özgürlüğü hiç anlamadığını gösterir.Diğer yandan özgürlük; güncel ve yöresel politikanın acizliğinden sıyrılmaktır.Çok daha büyük ve anlamlı hedeflere yoğunlaşarak onlarla ilgilenip zaman kavramı içinde akışa geçmektir…Akış; zamanın nasıl ilerlediğini anlamaksızın yapılan işlere tam yoğunlaşmayla elde edilen ve en yüksek oranda verim alınan bir başarıdır.

Özgürlük; biz değil ben diyerek kendini diğer insanlara ispatlayıp onların hegamonyalarına baş kaldırmak değil, onları yanına alıp onlarla güçlenmek ve onlara rağmen onlara karşı durmaksızın ruh dünyasının çalkantılarından kurtulmaktır.Bağırarak ve ben diyerek değil mütevazi bir şekilde usulcacık biz diyebilme başarısını göstermektir…Özgürlük bağırıp çağırmayı unutup susmasını bilmek, sessiz ve derinden ilerleyerek sağlam tutarlı kararlar verme başarısını yaşamaktır.

Özgürlük; milletin memuru olup başkalarının memuru olmamaktır.Bazen hata yapıp istemesine rağmen olmayı başaramamaktır aslında…Katipliğin esareti ve iğretiliğiyle kağıtların arasında sıkışıp kalmamaktır.Makamların, paranın, kadının ve dünyaya dair pek çok iyi zannedilen şeylerin ağırlığından kurtulmaktır.Kurallar ve yasalar doğrultusunda bir şeyler yapmak zorunda kalındığında bunu dayatmayla zorlamayla değil doğal olarak yapıp zevk alarak gerçekleştirmektir…Tıpkı tüm hayattan zevk alarak mutlu olma becerisi kazanmak gibi…

Özgürlük; aklına her gelen şeyi yapmak ve her istediğini gerçekleştirmeye çalışmak hiç değildir.Akılla duygular arasında denge unsurunu keşfettikten sonra hayatı, istek ve hevesleri bu denge unsuru sayesinde kontrol ederek gerçekleştirmektir.Bu ise gerçek anlamda bilgeliğe yol almaktır.Bilgelik özgürlük yolculuğunda varılacak en önemli hedeftir.Ruhsal tekamülü gerçekleştirmeden hiç kimse özgürlüğü tadamamıştır.Özgürlük öyle kolay elde edilebilecek bir duygu değildir.Özgür olduğunu zannedenlerin çoğunluğu kavanozun içindeki bala dışarıdan bakıp tattığını sananlardır…Oysa tat ve görme duyusu çok farklıdır fakat insanlar çoğu kez bu iki duyuyu karıştırırlar…

‘Laik olmak adam olmaktır’ diyenle ‘tüm laikler adam değildir’ diyenin mantığı aynıdır ve her iki mantık da kesinlikle özgür zihinlerden ortaya çıkmamıştır.‘Papa gelmesin’ demek yada illa da ‘bizden özür dilesin’ diye diretmenin de çok fazla bir anlamı yoktur.Gelmek isteyen gelir gitmek isteyen gider.Her insan özgürce ama usturuplu bir şekilde düşüncesini söyleme özgürlüğüne sahip olmalıdır.Başkasının özgürlüğüne saygı duyduğumuz kadar özgürleşmişizdir.

Papa’nın ülkemize yapacağı ziyareti kimsenin farklı boyutlara taşımaya hakkı yoktur.Zorla ondan özür dilemesini beklemeye de hakkımız yoktur.İte kaka yapılan özür zaten özür değildir.Her kes kendisini söyledikleri ve yazdıklarıyla ele vermektedir.Suçluyu suçundan dolayı sürekli tahkir etmek anlamsızdır. Hayatlarımızı maalesef yapaylıklar ve cafcaflı gösteriler istila ettiğinden karşımızdaki insanlardan da genellikle gösteri bekleriz…Sirklerde ip üstünde oynayan cambazlar gibi gösteriye meraklıyızdır.Diğerlerine kendimizi zorla kabul ettirmeyi yada onları dışlamayı çok sevmemiz gibi…

Özgürlük; sana, bana, ona ve tüm diğerlerine göre farklı anlamlar taşır.Fakat asıl evrenin gerçekliğine göre en tutarlı tanımı nedir? Bu kadar çok tanımı olan kelimenin gerçek tanımını kimler yapmaya yetkilidir? Ve onlar hakikaten gerçek tanımını yapmaya muktedir olabilirler mi? Özgürlüğün iktidarını mı yoksa tutsaklığın muktedirliğini mi yaşamaya çalışmaktadır insanlar?…Özgürlüğümüze bu kadar meraklı olmamız fakat onu yanlış yaşayarak ulu orta yorumlayışlarımızın nedeni nedir? Çabalarımız onu aramakta olduğumuzu ve hala tam olarak bulamadığımızı göstermiyor mu? Bulunan şey aranmazdı değil mi? Hayat aramanın gizemli anlamının omuzlarımıza yüklendiği bir yer mi yoksa?

Sözün özü olarak tam ve kusursuz özgürlük; ‘Gerçek Yaratıcı’ya sadece kul olabildiğine inandığında kuşatır insanı…Bir de kul olmak yada kul olanların sayısını arttırmak için kıtalar ötesine hicrete gitmeyle* özgürleşir insan…Bir kelebeğin kanatlanıp yemyeşil ovada özgürce uçması gibi bir duygudur bu…Kanatlandığı yer bu dünyadır fakat konacağı yer çok ötelerde bilinmeyen fakat emin olunan bir mekandır… Kelebek gibi uçup sonra arı gibi sokanlar değil… Bu duyguyu sadece kelebek gibi uçanlar öğrenebilir…Diğerleri ise sadece merak etmeyle tüm ömürlerini geçirmeye çalışırlar…Böylelikle özgürlük hakkında şairler, yazarlar, doktorlar, gazeteciler görüşlerini belirtirler ve bu konu hakkında her kes bir şeyler yazmaya karalamaya çabalayıp durur…Bunların hepsi bir araya geldiğinde kim bilir bir gün belki de kitap olur!…


ERMENİ TEHCİRİN SEBEPLERİ VE ALINAN TEDBİRLER-5

Aralık 28, 2006

HR. SYS, 2776/75_1

Bâb‑ı Âlî

Hâriciye Nezâreti

Şifre Kalemi

774  Tiflis Başşehbenderi Münîr Süreyya Bey’den vârid olan fî 20 mart sene [1]330 târîhli ve 60 numaralı şifre tahrîrâtın hallidir. Devletlü efendim hazretleri

Tiflis’de neşrolunan Ermenice “Orizon” gazetesi hey’et‑i idâresinin delâletiyle seyahat masrafları verilerek yakında ikiyüz ve biraz sonra bir o kadar daha Ermeni’nin fakr u zarûretleri münasebetiyle memleketlerine i‘âde edileceklerini istihbâr eyledim. Dörtyüz Ermeni’nin iki katar olarak memleketimize i‘zâmı dâ‘î‑i iştibâh olduğundan arz‑ı hâle ve bu haber te’eyyüd ederek vesika almak üzre başşehbenderliğe mürâca‘at vukû‘ bulduğu takdîrde derhâl telgrafla iş‘âr‑ı keyfiyyet eyleyeceğimin beyânına mücâseret eylerim. Merkûmûnun yalnız Kars şehbenderimize mürâca‘ât edebilmeleri de vârid‑i hâtır‑ı âcizî olduğundan bugün ihtiyâten mûma-ileyhe şifre ile ma‘lûmât verdim. Her hâlde bu Ermenilerin memleketimize avdetleri tahakkuk ettiği takdîrde haklarında tarassudât‑ı hafiyye icrâ ettirilmesi zımnında şimdiden Erzurum ve Van vilâyetlerine î‘tâ-yı teblîgât buyurulması menût‑ı re’y‑i vâride‑i celîleleridir. Ol bâbda emr ü fermân 

 

Özet

Tiflis Başşehbenderliği’nden alınan habere göre masraflar “Orizon” Ermeni gazetesinden karşılanarak önce ikiyüz sonra yine o kadar Ermeninin fakr-u zarurete düştüğünden, memleketlerine gönderileceğinin bildirildiği, Kars Şehbenderliği’ne bilgi verildiği, Van ve Erzurum Valilikleri’ne gerekli talimatın verilerek gelecek Ermenilerin hududdan girişten itibaren gizlice takip ettirilmelerinin sağlanması.

1914.4.2

HR.SYS 2776/75 Belge No: 1

kaynak: T.C. başbakanlık devlet arşivleri genel müdürlüğü


ERMENİ TEHCİRİN SEBEPLERİ VE ALINAN TEDBİRLER-4

Aralık 28, 2006

HR. SYS, 2776/70_1

Umûm Erkân‑ı Harbiyye Dâ’iresi

Dördüncü Şubesi

125

10557

Erzurum Vilâyeti’nden alınan şifre sûreti

Rusya’da bulunan Rizeli mechûlü’l-ism bir şahıs tarafından Keskim müftüsüne mürsel bir mektubta gûyâ şu aralık Erzurum havâlîsine baskın vermek üzre ellibin kadar müsellah Ermeninin Kars’da tecemmu‘ ettiği ve bu hâle Rusya Hükümeti’nin re’yi munzamm bulunduğu bi’l-beyân bu hususta hükûmetimizin nazar‑ı dikkatini celbeylediği mahallî kaymakamlığından bildirilmiştir. Maamafîh celb ve mütâla‘a olunan mezkûr mektûb mürsilinin isim ve hüviyyeti gayr‑i mu‘ayyen ve hâlen ihbâr‑ı vâki‘in sıhhatine delâlet edecek ma‘lûmât mefkûd olmağla beraber her ihtimale karşı ihtiyât-kârâne hareket olunması lüzûmuna mebnî keyfiyet kolordu kumandanlığına teblîğ edildi. Bu bâbda Kars Şehbenerliği’nden ma‘lûmât istihsâliyle netîcesinin emr ü inbâsı ma‘rûzdur.

Fî 27 Nisan sene [1]329

28 Nisan vürûdu

Vâlî

Reşîd

 

 

Özet

Yazanı meçhul bir mektuba göre Ermenilerin hududda Rus köylerinde 50 bin kişilik silahı bir kuvvet teşkil ettikleri, bunların Osmanlı arazisine baskın verecekleri, bu duruma Ruslar’ın göz yumduğu bildirilmekte ve inceleme sonucu bunun doğru olmadığı kanaatine varıldığı.

1913.5.10

HR.SYS 2776/70 Belge No: 1

kaynak: T.C. başbakanlık devlet arşivleri genel müdürlüğü


Benim için ne amel işledin?

Aralık 28, 2006

Dostun dostları, insana sevimli görünür. Düşmanları, çok çirkin görünür. Bir kimse, birisini seviyorum derse, onun düşmanlarından uzaklaşmadıkça, sözüne inanılmaz. Ona münâfık denir.
Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâma sordu: “Yâ Mûsâ! Benim için ne amel işledin?” Mûsâ aleyhisselâm cevap verdi: ” Yâ Rabbî, senin için namaz kıldım, oruç tuttum, tesbîh okudum, sadaka verdim.” Hak teâlâ buyurdu ki:
“Yâ Mûsâ! Bunların hepsi senin içindir. Namaz kılarsan Cennet veririm, oruç tutarsan sana kabir ve Sıratta nûr olur. Tesbîh okursan Cennet-i a’lâda senin için ağaç dikilir, sadaka verirsen, üzerine gelecek kaza ve belâ def’ ve ref’ olur. Yâ Mûsâ, benim için ne amel yaptın?”
Bunun üzerine Mûsâ aleyhisselâm sordu: “Yâ Rabbî, senin için ne amel yapmak gerekir? Nasıl bir amel yapayım ki, senin için yapmış olayım” Hak teâlâ hazretleri buyurdu ki:” Benim için yapılmış olan amel, dostumu dost ve düşmanımı düşman tanımaktır.”
Allahü teâlânın en beğendiği ibâdet, müslümanları sevmek, kâfirlere düşman olmaktır. Buna, “Hubb-i fillah ve buğd-ı fillah” denir. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “İmanın temeli ve en kuvvetli alâmeti, müslümanları sevmek ve müslümanlara düşmanlık edenleri sevmemektir.”
Cenâb-ı Hak Îsâ aleyhisselâma buyurdu ki:
“Eğer yerlerde ve göklerde bulunan bütün mahlûkların ibâdetlerini yapsan, dostlarımı sevmedikçe ve düşmanlarıma düşmanlık etmedikçe, hiç faydası olmaz.”
Hıristiyanlar teslis (üç ilah) inancı ile Cenab-ı Hakka şirk, ortaklık koşmaktadırlar. Dinimize göre, Hıristiyanların, Yahudilerin Cennete gireceğine, inanan, söyleyen dinden çıkar. Nisa suresi 48. âyetinde bunları asla affetmeyeceği buyuruyor: “Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını, (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse büyük bir günah (ile) iftira etmiş olur.”
Başka âyet-i kerîmelerde de buyuruldu ki: “Ey iman edenler! Benim ve sizin düşmanlarımızı sevmeyiniz.” “Müminlerin erkekleri ve kadınları birbirlerini severler.”
Bu âyet-i kerîmeler de, kâfirleri sevmeği haram etmektedir. Sevmemek de kalb ile olur.
Bir hadis-i şerifte, “Allahü teâlânın bazı kulları vardır. Bunlar, peygamber değildir. Peygamberler ve şehîdler, Kıyâmet günü bunlara imrenirler. Bunlar, birbirini tanımıyan, uzak yerlerde yaşıyan, Allah için birbirini seven müminlerdir.”buyuruldu.
Elinde ateş tutmak gibi güç olur
Kalb hastalıklarının, kötü huyların şirkden sonra en kötüsü, “Bid’at”lara inanmak ve bid”at işlemektir. Bid”atlardan sonra gelen kötü huy, günahlardan sakınmamaktır. Küçük olsun, büyük olsun, şirkten yani küfürden başka günah işleyip, tevbe etmeden ölen bir mümin, şefâ’at olunmakla, yahut hiçbir sebep olmadan, yalnız Allahü teâlânın merhamet etmesi ile, af olunabilir.
Küçük günah, af edilmezse, Cehennemde azâb çekilecektir. Kul hakkı da bulunan günahların afı güçtür ve azâbları daha şiddetli olacaktır. Hanımının mehrini vermemek ve insanların hak dîni öğrenmelerine mani olmak, kul haklarının en büyüğüdür.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki, “Bir zaman gelir ki, insan kazancının helâldan mı, haramdan mı olduğunu düşünmez” “Bir zaman gelir ki, İslâmiyete yapışmak, elinde ateş tutmak gibi güç olur.”
Bunun için, haramların hepsinden ve mekrûhlardan sakınmak takvâ olur. Farzları ve vâcibleri terk etmek haramdır. İ’tikâdda ve ahlâkda ve amelde emir olunanları terk edene, kıyâmetde azâb yapılacaktır. Azâba sebep olan şeyleri terk etmek lâzımdır.
Meselâ namaz kılmamak ve kadınların, kızların açık gezmeleri büyük günahlardandır. Bir günahı terk etmek, meselâ beş vakt namazı hergün kılmak çok lâzımdır.
Yapılmaması lâzım olan şeyler, yâ belli bir uzv ile yapılır, yahut bütün beden ile yapılır. Günah işlenen uzvlardan sekiz uzv meşhûrdur. Bu uzvlar, kalb, kulak, göz, dil, el, mi’de, ferc ve ayaklardır. Kalb, insanın göğsünde, sol tarafında bulunan yürek denilen et parçasına nefh olunmuş, üfürülmüş rûhânî bir latîfedir.

Kalb, rûh gibi, madde olmıyan bir varlıkdır. Günah işliyen, bu uzvların kendileri değildir. Bunlarda bulunan his kuvvetleridir. Dünyada ve âhırette saadete kavuşmak, rahat etmek istiyen kimse, bu uzvların günah işlemelerine mani olmalıdır.
Kalbde tabî’at hâlini almadan, kendini zorlıyarak günahlardan sakınmak da, takvâ olur ise de, velî olmak için, günah işlememek tabî’at, huy hâlini almalıdır. Bunun için de, kalbin temizlenmesi lâzımdır. Kalbin temizlenmesi, İslâmiyete uymakla olur.
İslâmiyet, üç kısmdır: İlim, amel, ihlâs. Emrleri ve yasakları öğrenmek, öğrendiklerine tâbi olmak, bunları yalnız Allah rızâsı için yapmak lâzımdır. Kur’ân-ı kerîm, bu üçünü emir ve medh etmektedir.
İSLAM AHLAKI kitabının, ibadetler haricindeki nasihat kısımlarından derlenmiştir.(kaynak: guzelislam.com)


Beni unutursanız rızıklarınızı kısarım

Aralık 28, 2006

Her müslümanın “Kelime-i şehâdet” söylemesi ve bunun ma’nâsını öğrenip, inanması lâzımdır. Sonra, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında yazılı olan i’tikâd, yani iman edilmesi lâzım olan bilgileri öğrenip, bunlara inanması lâzımdır.
Sonra Ehl-i sünnetin dört mezhebinden birinin kitaplarında yazılı olan fıkh bilgilerini, yanî islâmın beş şartını ve helâl, haram olan şeyleri öğrenmesi ve bunlara inanması ve uygun yaşaması lâzımdır. Bunları öğrenmek ve uymak lâzım olduğuna inanmıyan, ehemmiyyet vermiyen dinden çıkar.
Dört mezhebin i’tikâdı,inancı birbirinin aynıdır. Dört mezhebden birinin iman ve fıkıh bilgilerine tâbi olan,uyan bir müslümana “Ehl-i sünnet” veya “Sünnî” denir.

Bir iş yaparken, özrü hâsıl olup, bu işin kendi mezhebindeki şartlarından birine uyması güçleşen kimse, bu işi, dört mezhebden herhangi birindeki şartlarına uyarak yapar. Bu ikinci mezhebin, bu iş için olan şartlarının hepsine uyması lâzım olur. Bu şartlardan birine uyması zor olur, fakat kendi mezhebinde kolay olursa, bu işi yapması sahîh olur. İki mezheb zarûrî telfîk edilmiş olur.
Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” vefâtında hayatda bulunan binlerce Sahâbînin herbiri müctehid idi. Tevbe sûresinin 102. ci âyet-i kerîmesinde meâlen, “Muhâcirînin ve Ensârın önce olanları ve bunlara tâbi olanlar, Allahü teâlâdan râzıdır. Allahü teâlâ da onlardan râzıdır. Onlara Cennetleri hâzırladım. Burada sonsuz kalacaklardır” buyurulmuştur. Eshâb-ı kirâmın âlemlere rahmet oldukları ve herhangi birine tâbi olanın sonsuz saadete kavuşacağı bu âyet-i kerîmeden de anlaşılmaktadır.
Bugün, sapıklıklar çoğalıp islâm dîninin gösterdiği rahat ve huzûr yolundan sapıldığı için, dünyada bereket kalmadı. Rızklar azaldı. Ayet-i kerimede, “Beni unutursanız rızıklarınızı kısarım” buyuruldu. Bunun için, iman rızkı, sıhhat rızkı, gıda rızkı, insanlık ve merhamet rızkı ve daha nice rızklar azaldı. Çünkü, “Hâşâ, zulmetmez kuluna hüdâsı, herkesin çekdiği kendi cezâsı”
İslâmiyeti unutmanın bereketsizlikleri ve sıkıntıları içinde, insan gece gündüz, kadınlı erkekli çalışıp, bir âilenin nafakasını, rahat yaşamasını temîn edemez hâle gelmiştir. Allahü teâlâya inanmadıkca, Onun bildirdiği islâm dînine uymadıkca, Onun Peygamberinin güzel ahlâkı ile bezenilmedikce, küfür, dalâlet, felâket akıntısını durdurmak imkânsızdır.
Haklar ve helallaşma şartları
Allahü teâlâ ile kul arasında olan, yani kul hakkı bulunmıyan günahların af olması için, gizlice tevbe etmek kâfîdir. Başkalarına haber vermek lâzım değildir. Para vererek, papaza günah af etdirmek, hıristiyanlıkda yapılıyor. İslâmiyetde böyle şey yoktur.
Hayvan hakkı bulunan günahları af ettirmek, çok güçtür. Hayvanı haksız olarak öldürmek, dövmek, yüzüne vurmak, tâkatından fazla yürütmek, ağır yük vurmak, otunu, suyunu zamanında vermemek, günahdır. Bu günaha hem tevbe etmek, hem de, istigfâr ederek yalvarmak lâzımdır.
Kul hakkı beş türlüdür: Mâlî, nefsî, ırzî, mahremî ve dînî. Hırsızlık, gasb, aldatmak ile ve yalan söylemekle mâl satmak, kalp para vermek, başkasının mâlına zarar vermek, yalancı şâhidlikle veya zâlime haber vermekle veya rüşvet vermekle, mâlına zarar vermek, mâlî olan kul haklarıdır.
Mâlî haklar için, çocukların da helâllaşması, ödemeleri lâzımdır. Dünyada helâllaşmazsa, âhırette sevapları ona verilerek helâllaşdırılacaktır. Mâl sâhibi ölmüş ise, vârisine ödenir. Vârisi yoksa veya mâl sâhibi bilinmiyorsa, fakire hediyye olarak verilip, sevapı sâhibine gönderilir.
Sâlih olan Müslüman fakir yoksa, İslâmiyete ve Müslümanlara hizmet eden hayır cem’ıyyetlerine, vakflara verilir. Kendi sâlih akrabâsına, fakir olan analarına, babalarına, çocuklarına hediye olarak vermesi de, câiz olur. Fakire, hediyye diyerek verilen şey, sadaka olur. Sadaka sevabı hâsıl olur. Bunları yapmak imkânını bulamazsa, mâl sâhibinin ve kendisinin af olunmaları için duâ eder. Kâfirin hakkı için de, onunla helâllaşmak lâzımdır. Gönlü alınmazsa, âhırette af olunması, çok güç olacaktır.
Nefsî, yani hayatî günah, adam öldürmek, bir uzvunu telef etmektir. Önce tevbe etmek, sonra kendini onun Velîsine teslîm etmek lâzımdır. Velîsi isterse af eder. İsterse mâl karşılığı sulh yapar. İsterse, mahkemeye verip, hâkimden cezâlandırılmasını ister. Kendisinin karşılık vermesi, câiz değildir.İslâmiyetde kan da’vâsı yoktur. Irza dokunan kul hakkı, gıybet, iftirâ, alay, sövmek gibi şeylerdir. Tevbe etmek ve helâllaşmak lâzımdır. Bunlarda vârisle helâllaşmak olmaz. Mahremî olan hak, başkasının zevcesine, çocuğuna, hıyânet etmekdir. Tevbe ve istigfâr eder. Fitne çıkmak ihtimâli yoksa, sâhibi ile helâllaşır. İhtimâli varsa helâllaşmak yerine, ona duâ eder ve onun için sadaka verir.
“Nâdim oldum, pişman oldum… “
Bir farzın yapılmasına, bir haramdan sakınmağa ehemmiyyet vermiyenin, küfre düşürücü söz ve davranışta bulunanın imanı gider, kâfir, yani Allahın düşmanı olur. Böyle kimse, Cehennemde sonsuz yanar. Her sözde, her işte kâfir olmak ihtimâli çoktur. Küfürden kurtulmak da çok kolaydır. Küfürün sebebi bilinmese dahî, hergün bir kerre, “Yâ Rabbî! Bilerek veya bilmiyerek küfüre sebep olan bir söz söyledim veya bir iş yaptım ise, nâdim oldum, pişman oldum. Beni af et” diyerek tevbe etse, Allahü teâlâya yalvarsa, muhakkak af olur. Cehenneme gitmekden kurtulur. Cehennemde sonsuz yanmamak için, hergün muhakkak tevbe etmelidir. Bu tevbeden daha mühim bir vazîfe yoktur.
Hadîs-i şerifte, “Tevbe eden, günah işlememiş gibi olur” ve “Günahına pişman olmayıp, dili ile istigfâr eden, günahında devam edicidir. Rabbi ile alay etmekdedir” buyuruldu. İstigfâr etmek, “estagfirullah” demektir. Bunun manası, “Beni af et Allahım” demektir.
Tevbe etmenin hastalıklardan kurtulmaya da faydası vardır. Estagfirullâhel’azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüv el hayyel kayyûme ve etûbü ileyh, okumak ölümden başka bütün derdlere, hastalıklara karşı faydalıdir. Ölüm hastasının ağrılarını, sancılarını yok eder, rahat ölmesini sağlar. Hûd sûresinde elliikinci âyetinde meâlen, (İstigfâr okuyunuz! İmdâdınıza yetişirim) buyuruldu.
Hadîs-i şerifte “İstigfâra devam edeni Allahü teâlâ derdlerden kurtarır” buyuruldu. Her zaman ve her yerde ve namazlardan sonra ve yatarken, manalarını düşünerek, çok “Estagfirullah min külli mâ kerihallah” (Kerih olan kötü olan herşeyden tevbe ettim) veya kısaca “Estagfirullah” demelidir. Allahü teâlâ, şifâ dileklerini ihsân eder.

Hadîs-i şerifte, “Allahü teâlâ, günah işleyip sonra pişman olan kulunu, istigfâr etmeden önce af eder” ve “Günahınız çok olup göklere kadar ulaşsa, tevbe edince, Allahü teâlâ, tevbenizi kabûl eder” buyuruldu. Bu hadis-i şerifler, kul hakkı bulunmıyan günahlar içindir.
Hadîs-i şerifte, “Günah, üç türlüdür: Kıyâmetde magfiret olunmıyan, terk edilmiyen ve Allahü teâlâ dilerse af edeceği günah”. Kıyâmet günü muhakkak af olunmıyacak günah, şirkdir. Şirk, burada her türlü küfür demekdir. Tevbesiz af edilmiyecek olan günah, kul hakkı bulunan günahdır ve namaz borcudur. Allahü teâlânın dilerse af edeceği günah, kul hakkı bulunmıyan günahlardır.
İSLAM AHLAKI kitabının, ibadetler haricindeki nasihat kısımlarından derlenmiştir.(kaynak: guzelislam.com)


MARAŞ’ta kılınmayan Cuma Namazı

Aralık 28, 2006

Önce bir bilgi:

Maraş Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra 22 şubat 1919′da İngiliz işgali altına girdi. İngilizler kısa bir süre sonra Musul’a karşılık Anadolu’nun Güney kesiminden çekildiler. İşgale karşı düzenlenen Ulucami Mitingi’nin ardandan 30 Ekim 1919′da Fransız birlikleri Maraş’a girdi. İşgalci Fransızlara ve onlarla işbirliği yapan Ermenilere karşı Sütçü İmam’ın başlattığı silahlı direniş halktan geniş bir destek gördü.

Direnişi örgütlemek için 29 Kasım 1919′da Maraş Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu. 13 Ocak 1920 Araplar ve 19 Ocak 1920 Harabe çatışmaları ile 21 Ocak 1920′de başlayan Maraş Kent savaşları sonunda Fransızlar çekilmeye zorlandı. Fransız İşgali 12 Şubat 1920′de sona erdi.

(Ana Britannica Cilt 12 Sayfa 412)

Olay muhtemelen 31 Ekim 1919 Cuma günü Maraş Kalesi’ni gören Camilerden birinde geçiyor.

Cemaat Cuma Namazını kılmak üzere Camide toplanıyor. Ancak öğlen Namazı’nın sünneti kılındıktan sonra Cuma Hutbesi’ni okumak üzere mihraba çıkan İmam bir türlü Cuma Namazı’nı kıldırmak için aşağıya inmiyor. Sabırsızlanan Cemaate de şöyle sesleniyor:

Bugün size Cuma Namazı’nı kıldırmayacağım.

Cemaat homurdandıkça İmam direniyor:

Dün günlerden Cuma olsaydı kıldırırdım. Ancak bugün kılmayacağız.

Cemaat tepkisini yüksek sesle dile getirince İmam şu karşılığı veriyor:

Cuma namazı diğer namazlardan farklı olarak esaret altında olmayan özgür insanlara farz kılınmıştır. Biz bugün özgür değiliz esaret altındayız. Dün özgürdük. Kalemizde Türk bayrağı çekiliydi. Dün cuma olsaydı kıldırırdım demem ondandır. Ama bugün Fransız Bayrağı çekili. Cuma Namazı bize farz değidir. Kılmayacağız.

İmamın bu konuşması üzerine galeyana gelen halk kaleye hücum ederek Fransız Bayrağını indiriyor ve direniş başlıyor. Fransızlar Maraş’tan 12 Şubat 1920 günü çekiliyorlar… O günden sonra da Cuma Namazları kentte aralıksız kılınıyor.

alıntıdır.


Beni niçin doyurmadın?

Aralık 28, 2006

İnsanların ihtiyaçlarını gidermek, açları doyurmak çok sevaptır. Hak teâlâ buyurur ki, ey kulum, ben acıktım, beni doyurmadın. Kul cevâben der ki: Yâ Rabbî! Bütün âlemleri doyuran sensin! Ben seni nasıl doyurabilirim? O zaman cenâb-ı Hak buyurur ki, falan fakir kulum aç idi, sen ise bol bol rızklar içinde yüzüyordun. O fakir kulumu doyursaydın, benim rızâmı kazanmış olacaktın.
Yine Allahü teâlâ buyurur ki, ey kulum, ben susamıştım. Bana niçin su vermedin? Kul aynı şeklde: Yâ Rabbî! Bütün âlemlere su veren sensin, benim seni sulamağa kudretim var mıdır? Allahü teâlâ buyurur ki, falan kulum susamıştı, eğer onu sulamış olsaydın, benim sevgi ve muhabbetimi kazanmış olacaktın.
Yine bunun gibi, çıplak olanı giydirmek için bu süâl-cevâb vârid olur. Yine bunun gibi, ben hasta idim de, benim hâl ve hâtırımı gelip sormadın. Yâ Rabbî, seni nasıl ziyâret edebilirdim? Allahü teâlâ buyurur ki, falan kulum hasta idi, onu ziyâret edeydin, orada benim rızâmı bulacakdın.
Nimetlere şükretmelidir. Hak teâlâ hazretleri buyurdu ki: “Yâ Mûsâ! Bir kimse kendine verdiğim nimeti benden bilip kendinden bilmezse, nimetlerimin şükrünü edâ etmiş olur. Bir kulum rızkını kendi çalışması ile bilip, benden bilmez ise, nimetin şükrünü edâ etmemiş olur.” İnsanlara lâyık olan, her zaman kendisine verilen rızkları Allahü teâlâdan bilmekdir.
Buna, (Hamd etmek) denir. Ve bunlara mukabil gece gündüz şükr ve tesbîh ile tahmîd eylemekdir. Mûsâ aleyhisselâm bu kelâmları işitince, (Yâ Rabbî! Bütün kelâmların hakîkatdir) dedi.
İlim meclisine gitmenin fazîlet ve derecesi çok büyüktür. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, “Bir kimse din âlimlerinin ve sâlihlerin (yani İslâmın beş şartını devam üzere yapanların) yanına gitse, her bir adımına Hak teâlâ, kabûl olmuş nâfile bir hac sevapı ihsân eder. Zîrâ, âlimleri ve sâlihleri Hak teâlâ sever. Allahü teâlânın evi olsaydı, bu kimse o evi ziyâret eyleseydi, ancak bu sevapı kazanırdı.”
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz buyurdu ki: “Yâ âlim, yâ müteallim yani talebe veyahud bunları dinleyici ol! (Veya Kitaplarını oku!) Bu üçünden olmayıp dördüncüsünden olursan, yani hiçbirinden olmazsan helâk olursun.” İlmihâl kitapı okumayan dînini öğrenemez. Dînini öğrenmiyenin dîni, imanı gider.
İSLAM AHLAKI kitabının, ibadetler haricindeki nasihat kısımlarından derlenmiştir.(kaynak: guzelislam.com)


SÛIZAN (SÛ-IZAN)

Aralık 28, 2006

Kötü zann, fena tahmin, şüphe “Sû” “fenalık, kötülük” demektir.

“Sû-i hareket (kötü davranış)”, “sûi ahlâk (kötü ahlâk)”, “sû-i niyet (kötü niyet)” vb. gibi, “sû-izan” da, “kötü zan” anlamındadır. “Sû” kelimesi, verilen örnekler ve benzerlerinde, daima, “sıfat” anlamını ifade eder.

“Zan” kelimesi ise, “sanma; farz ve tahmin etme; ihtimâle göre hükmetme” demek olduğu gibi, “şek, şüphe, tereddüd, vehim, hayâl” gibi anlamlara da gelir.

“Sû-i zann”ın zıddı (karşıtı), “Hüsnüzan * (hüsn-i zan)”dır. “Hüsn”, “güzellik, iyilik, hoşluk, olgunluk, mükemmellik” demektir. “Hüsn-i ahlâk (iyi – güzel ahlâk)”, “hüsn-i hat (güzel yazı)”, “hüsn-i niyet (iyi niyet)”… gibi, “hüsn-i zan”da, “iyi-güzel zan; bir kimse veyâ bir olayın iyıliği hakkında vicdânî kanâat” demektir.

Görüldüğü gibi, iki türlü “zan” vardır. Zan, “tahmin” ve “ihtimâl”e dayandığına göre, bu konuda alınacak tavır ne olmalıdır. Kur’ân ve Hadis, bu hususla ilgili davranışın nasıl olması gerektiğine açıklık getirmektedir: Kur’ân-ı Kerim’de: “Ey inanan (mü’min)ler! Zannın bir çoğundan kaçının. Çünkü bazı zan (vardır ki) günahtır… ” buyurulmuştur (el-Hucurât, 49/12). Âyette, “zanların birçoğundan kaçınınız” denilmekte; sebep olarak da, “bazılarının günah olduğu ifade edilmektedir. Demek ki, zannın hepsi günah değildir; hattâ Allah’a ve mü’min (inanan)lere hüsn-i zanda bulunmak gereklidır. Nûr Süresi’nde: “Onu işittiğiniz vakit erkek mü’minlerle kadın mü’minlerin, kendi vicdanları (önünde) iyi bir zann’da bulunup da…” buyurulduğu gibi (en-Nûr, 24/12), bir Kudsî Hadis’de de:

“Ben, kulumun, bana zannı gibiyim ” diye vârid olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s) de: “Her biriniz, Allah’a, hüsnüzan ederek ölsün”buyurmuş ve bir başka hadisinde de: “Hüznüzan, imândandır” demiştir.

Keşşâf ve benzeri büyük Kur’ân müfessirleri, “doğruyu ve yanlışı, açık belirtileriyle seçmeden, iyice gözleyip düşünmeden zanda bulunulmamasını” önemle tavsiye etmekte, “açıkta bir sebebi ve doğru belirtisi bulunmayan zannın harâm olduğunu, kaçınılması gerektiğini” belirtmektedirler. Ihtimal üzerine hüküm olan zanlar, gerçeğe uymadığından, başkasına bühtan ve iftira olacağından, zanda bulunanı vebâl altına sokacaktır.

Bütün bunlardan, zan konusunda çok dikkatli olmak gerektiği ve “Sû-i zann”ın ise, kesinlikle yasak olduğu, açıkça anlaşılmaktadır. Sû-i zann’ın harâm olmayanı, yalnızca fısk ve fucûr (günahkârlık) ile tanınan kimselere karşı yapılanıdır. Durumu kesin olarak bilinmeyen birine hüsnüzan gerekmese bile, Sû-i zan da câiz değildir.

Sû-i zan’dan kaynaklanan “tecessüs” hakkında da, daha önce verilen Hucurât Süresi’ndeki âyette, “tecessüs de etmeyin” buyurulmaktadır. Tecessüs, “Onun-bunun durumlarını araştırmak, eksik (kusur)lerini öğrenme isteği”dir. Allah tarafından yasaklanan bu davranışla ilgili olarak Hz. Peygamber (s.a.s)’de:

“Müslümanların eksiklerini, ayıplarını araştırmayın. Zira herkim müslümanların ayıplarını araştırırsa, Allah Teâlâ’da onun ayıb (kusur)ını tâkip eder, nihayet evinin içinde bile onu rezil ve rüsvây eder” buyurmuştur (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Istanbul 1960, VI, 4471-4473; Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Islâm Ilmihâli, Istanbul 1957, 633-634).

kaynak: islam fıkıh ansiklopedisi


Başkasının zararına sevinmek

Aralık 28, 2006

Başkasına gelen belâya, zarara sevinmek, kötü huylardandır. Buna, “şemâtet” denir. Hadîs-i şerifte, “Din kardeşinize şemâtet etmeyiniz! Şemâtet ederseniz, Allahü teâlâ belâyı ondan alır size verir” buyuruldu.
Zâlimin zulmünden, şerrinden kurtulmak için, onun ölümüne sevinmek, şemâtet olmaz. Düşmanın başına gelen ölümden başka belâlara sevinmek, şemâtet olur. Hele belâların gelmesine kendisinin sebep olduğunu düşünerek sevinmek, meselâ duâsının kabûl olduğuna sevinmek daha fenâdır. Ucb kötü huyuna yakalanmasına sebep olur. Ona gelen belânın, kendisi için mekr ve istidrâc olabileceğini düşünmelidir. Ondan belânın giderilmesi için duâ etmelidir.
Hadîs-i şerifte, “Müminin din kardeşi için, arkasından yaptığı hayır duâ kabûl olur. Bir melek, Allah bu iyiliği sana da versin. Âmîn, der. Meleğin duâsı red edilmez” buyuruldu. Düşman, zâlim olup da, kendisine gelen belâ, başkalarına zulmetmesine mani olursa, belânın gelmesine sevinmek günah olmaz. Din gayreti olur. Din gayreti, imanın kuvvetli olduğunu gösterir. Allah için gayret etmek iyidir. Hayvanî arzûlar için gayret etmek iyi değildir. Zâlime de belâ gelmesine sevinmek, yine iyi değildir. Fakat, başkalarına zulmetmesine mani olduğu için ve diğer zâlimlerin de ibret almaları için, câiz olmaktadır.
Müslümanın affedici olması güzel huy ise de, “korkaklık” etmesi kötü huydur.. İmâm-ı Muhammed bin İdrîs Şâfi’î buyuruyor ki, “Kahramanlık göstermek lâzım olan yerde, korkaklık yapan kimse, eşeğe benzer.” Korkak olan kimse, zevcesine ve akrâbasına karşı gayretsizlik ve hamiyyetsizlik gösterir. Onları koruyamaz. Zillete ve zulme boyun eğer. Haram işliyeni görünce susar. Başkalarının mâlına tamâ eder. İşinde sebât etmez. Verilen vazîfenin ehemmiyyetini anlamaz. Allahü teâlâ, Tevbe sûresinde kahramanlığı övüyor.
Allahü teâlâ, Feth sûresinde, Eshâb-ı kirâma, “Kâfirlere gadab ederler”, harbde sert davranırlar diyerek övmektedir. Tevbe sûresi, yetmişdördüncü âyet-i kerîmesinin meâl-i âlîsi, “Kâfirlere karşı sert ol!”. Yani saldırdıkları zaman korkmadır. Bir hadîs-i şerifte, “Ümmetimin hayırlısı, demir gibi dayanıklı olanıdır” buyuruldu.Düşmanlara karşı korkak olmak, câiz değildir. Korkarak kaçmak, Allahü teâlânın takdîrini değişdirmez. Ecel gelince, Azrâil aleyhisselâm, insanı nerde olursa olsun bulur. Kendini tehlikeye atmak da, câiz değildir. Tehlikeli yerde yalnız kalmak, yalnız yürümek, günahtır.
İSLAM AHLAKI kitabının, ibadetler haricindeki nasihat kısımlarından derlenmiştir.(kaynak: guzelislam.com)


ERMENİ TEHCİRİN SEBEPLERİ VE ALINAN TEDBİRLER-3

Aralık 28, 2006

Bâb‑ı Âlî

Hâriciye Nezâreti

Kalem‑i Mahsûs

Fî 2 Şubat sene [1]328 veFî 15 Şubat sene [1]913

Sadârete

Harekât‑ı ihtilâliyye esnasında İran’a ilticâ eylemiş olan Rus tebe‘asından Ermenilerin bu kerre Rusya Hükûmeti hisâbına olarak hudûddaki vilayâtımıza gönderilmek üzre Rusya’ya avdet etmekte oldukları istihbâr kılındığı Tahran Sefâret‑i Seniyyesi’nden mevrûd 14 Şubat [1]913 ve 71 numaralı telgraf-nâme ile bildirildiği ma‘rûzdur.

 

Özet

İhtilâlci hadiseler sırasında İran’a gelmiş olan Rus Ermenilerinin Rus Hükûmeti’nin masrafı karşılaması ile Rusya’ya dönmekte oldukları, Rusya’nın bunları Türkiye’ye sınır vilâyetlere yerleştirmek istediği.

1913.2.14

HR.SYS 2776/68 Belge No: 2

kaynak: T.C. başbakanlık devlet arşivleri genel müdürlüğü


Emeklilik yaşı ve maaşı ne olacak?

Aralık 28, 2006

1 Ocak 2007′den itibaren yeni Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle, emeklilik yaşı ve maaşları değişiyor.

 

Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden önce ”1 gün dahi” sigortası bulunanlar için emeklilik yaşı ya da prim ödeme gün sayısı değişmeyecek. Halen, SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı kanunlarına göre emeklilik yaşı kadın için 58, erkek için 60 olarak uygulanıyor. 1 Ocak 2007′de yürürlüğe girecek olan Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden önce ”1 gün dahi sigortalı olanlar” için emeklilik yaşı veya prim ödeme gün sayısında değişiklik olmayacak.

 

1 Ocak 2007′den itibaren ilk defa sigortalı sayılacaklar için ise emeklilik yaşı 2036′ya kadar değişmeyecek. 2036′dan itibaren emekli olacaklar için ise emeklilik yaşı kademeli olarak artırılacak ve 2048′de kadın ve erkek için 65 yaş olacak. Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’na göre, prim gün sayılarıyla ilgili yeni düzenleme, kanunun yürürlüğe gireceği tarihten sonra ilk defa sigortalı olanlar için geçerli olacak.

 

Halen, Emekli Sandığı ve Bağ-Kur’da emekli olabilmek için 25 yıl, yani 9 bin gün prim ödenmesi gerekiyor. SSK’da ise emekli olabilmek için 7 bin gün, yani 19 yılın biraz üzerinde prim ödeme şartı zorunluluğu bulunuyor. Kanunun yürürlüğe girmesiyle SSK kapsamındaki kişiler için 7 bin gün olan prim sayısı, her yıl 100′er gün artırılacak. Böylece, 2027 yılında sigortalı olacak kişilerin emekli olabilmeleri için 9 bin gün prim ödemeleri şart olacak. Halen SSK kapsamında sigortalı olanlar ise 7 bin gün prim ödemek suretiyle emekli olabilecekler.

 

İŞSİZLERİN EMEKLİLİĞİ KOLAYLAŞIYOR

 

Mevzuatta, işsizlik ödeneği alanların uzun vadeli sigorta kolları olan yaşlılık-malullük ve ölüm sigortaları primlerinin yatmaması, işsizlerin emekli olmalarını zorlaştırıyor. Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası ile birlikte işsizlik ödeneği alanların yaşlılık-malullük ve ölüm sigortaları primlerinin devletçe karşılanması öngörülüyor. Bu kişilerin yaşlılık-malullük ve ölüm sigortaları primleri, Türkiye İş Kurumunca, Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığına yatırılacak.

 

EMEKLİ AYLIKLARI

 

Aylık bağlama oranı, kişinin sigortalı olarak geçirdiği her yıl başına çalışma süresi boyunca prime esas kazançlarından hesap edilen ortalama aylık kazanç veya gelirinin yüzde kaçını emekli aylığı olarak alacağı anlamına geliyor. Aylık bağlama oranı, halen SSK ve Bağ-Kur’da yüzde 2.6, Emekli Sandığı iştirakçilerinde ise yüzde 3 düzeyinde bulunuyor. Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra aylık bağlama oranı 2016′ya kadar her yıl için yüzde 2.5′e, 2016′dan sonra ise yüzde 2′ye düşürülecek. Ayrıca, emekli aylığı için, sigortalının her takvim yılına ait prime esas kazancının hesaplanmasında, Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’daki değişim dikkate alınmayarak, sadece TÜFE artışına bakılacak. Sendikalar, böylece, emekli aylıklarının daha da düşeceğini dile getiriyor. 1 Ocak 2007 tarihinden önce emekliliğini hak edenlerin emekli aylığında ise herhangi bir kayıp olmayacak. Uzmanlar, bu konuda paniğe kapılarak emekliye ayrılmaya gerek olmadığı uyarısında bulunuyor.

 

EMEKLİ AYLIĞI TARTIŞMASI

 

Kanunun yürürlüğe girmesinin ardından emekliliğe hak kazanacakların emekli aylıklarının ne düzeyde olacağı konusunda farklı görüşler bulunuyor. Sendikalar, aylık bağlama oranının düşmesiyle aylık miktarlarının da düşeceğini savunuyor. Türk-İş Sosyal Güvenlik Danışmanı Celal Tozan, yaptığı açıklamada, aylık bağlama oranlarını düşürmenin gerekçesinin, aylık miktarlarını düşürmek olduğunu belirtti. Tozan, 1 Ocak 2007′den sonra emekliliğine 5 yıl ve daha fazla süre kalanların aylık bağlama oranlarının düşmesinin olumsuzluklarını yaşayacaklarını, emekliliğe kalan sürenin uzamasıyla emeklikte alınacak aylık miktarının da düşeceğini öne sürdü. Tozan, bu durumda memurların emekli aylık miktarından yüzde 30, işçilerin emekli aylıklarında da yüzde 20 azalma olacağını iddia etti. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına göre ise, ”aylık bağlama oranı düşünce, aylıkların da düşeceği sonucuna varılmaması gerekiyor”. Bakanlık, ”bağlanan aylığın miktarını sadece aylık bağlama oranının belirlemediğini, kişinin çalışma süresi ve çalışma boyunca aldığı aylık ücretlerin de bunda etkili olduğunu” belirtiyor.

 

MEMUR MAAŞLARI DÜŞMEYECEK

 

Mevcut uygulamada, memurların maaş bordrolarında yer alan bir çok maaş dışı unsur ve yan ödemelerden sosyal güvenlik prim kesintisi yapılmıyor. Yılbaşından itibaren prime tabi olmayan bir çok ödemeden de prim kesintisi yapılması öngörüldüğünden memurların eline geçecek net maaşta azalma olacak. Ancak bu farkın tamamı 2 yıl süreyle çalışılan kurum tarafından karşılanacak, bu şekilde maaşlardaki azalmanın önüne geçilecek. Bakanlık, yapılacak düzenlemelerle 2 yıldan sonra da memur maaşlarında azalma olmasının önüne geçileceğini ifade ediyor.

 

İŞ KAZASININ KAPSAMI GENİŞLİYOR

 

Sigortalının iş yerine gidiş-gelişi sırasında meydana gelen kazalar iş kazası kapsamına alınıyor. Kendi nam ve hesabına çalışanlar iş kazası ve meslek hastalığı sigortası kapsamına alınırken, kamu görevlilerinin görev malullükleri, bazı istisnalar dışında iş kazası sigorta kolunun kapsamında değerlendirilecek.

 

ÖLÜM AYLIĞI ŞARTLARI KOLAYLAŞIYOR

 

01 Ocak 2007′den itibaren ölüm aylığı bağlanabilmesi için aranan prim ödeme gün sayısı bütün sigortalılar için 900 gün olacak. Mevcut düzenlemede, SSK’lıların, toplam 1800 gün veya en az 5 yıldan beri sigortalı bulunup, sigortalılık süresinin her yılı için ortalama olarak 180 gün Malüllük, Yaşlılık ve Ölüm Sigortaları primi ödemiş olmaları, Bağ-Kur’luların en az 5 tam yıl sigorta primi ödemiş olmaları, Emekli Sandığı mensuplarının 10 yıl fiili hizmete bulunmaları şartı aranıyordu.

 

EVLENME (ÇEYİZ) YARDIMINDAKİ AYRIM KALKIYOR

 

Evlenmeleri nedeniyle aylıkları kesilmesi gereken eş veya çocukların (kız ve erkek), evlenmeleri ve talepte bulunmaları halinde almakta oldukları aylık veya gelirlerin bir yıllık tutarı bir defaya mahsus olmak üzere evlenme ödeneği olarak peşin ödenecek. Evlenme ödeneği alan hak sahibinin aylığının kesildiği tarihten itibaren bir yıl içerisinde boşanması halinde, bir yıllık sürenin sonuna kadar gelir veya aylık alma hakkı ortadan kalkacak.

 

CENAZE ÖDENEĞİ ASGARİ ÜCRETİN 3 KATI

 

İş kazası ve meslek hastalığı sonucu veya sürekli iş göremezlik geliri, malullük veya yaşlılık aylığı alanlarla, kendisi için en az 360 gün malullük, yaşlılık ve ölüm sigortası primi bildirmiş olup da ölen sigortalıların hak sahiplerine, asgari ücretin 3 katı tutarında cenaze ödeneği verilecek.

kaynak: sonsayfa.com


SİHİR

Aralık 28, 2006

Sihir çok eski zamanlardan beri bilinegelen bir göz boyama. ya da birtakım şer güçlerin yardımıyla, bir takım olağanüstü tesirlerin oluşturulması yoludur. Hz. Mûsâ döneminde çok ileri seviyelere ulaşmıştır. Kur’ân-ı Kerîm, hem bu olaydan, hem de Bâbil’deki sihirbazlardan sözeder. (Bakarâ (2) 102.) Peygamberimize sihir yapıldığı, hattâ az da olsa tesirini gösterdiği, bunun üzerine “Felâk” ve “Nâs” sûrelerinin indiği, o, bunları okuyunca sihrin çözüldügü rivâyeti vardır. (bk. Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr VN/687.) Bütün bunlar sihir denen bir olayın gerçekte varolduğunu gösterir.

Ancak sihirbaz bilinen herkes, ya da sihir bilinen her olay gerçekçi değildir. Çoğu böyle bir gücü olduğunu söyler ama, aslında birşey biliyor değildir. Sihir gibi gösterilen birçok olay da düzenbazlık, gözboyama ve el çabukluğu marifeti ile yapılır.

Sihirin gerçek olduğunu söylemekle, yapılmasının câiz olduğunu söylemek de ayrı ayrı şeylerdir. İslâm sihirin varlığını bildirmiş ama yapılmasını siddetle yasaklamıştır. Peygamberimiz insanları helâk eden en büyük günahları sayarken Allah’a şirk koşmayı birinci, sihri de ikinci olarak sıralamıştır. (Buhârî, vasâyâ 23,tib 48, hudûd 44; Müslim iman144; Ebû Dâvûd vasâyâ10; Nesaî, vasâyâ 12.)

Hattâ bir başka hadisinde sihir yapanın da müşrik olduğunu haber vermiştir. (Ebû Dâvûd, tip 17, 24; Nesaî, tahrîmu’d-dem 19; Müsned I/389, 438, N/220.) Bu yüzden çoğu İslâm âlimi sihir yapanın, hattâ yaptırmaya gidenin Allah’a şirk koştuğu kanaatindedirler. (Kardâvî, el-Halâl ve’I-haram 222.) Dolayısıyla sihirbazın, kim olursa olsun öldürüleceğine hükmetmişlerdir. Çünkü :

Kur’ân-ı Kerîm’in de belirttiğine göre sihir, faydalı değil, devamlı zararlı işlerde kullanılır. Sihirin gerçekleşmesi için kötü ruhânilerden, şeytanlaşmış cinlerden yardım talep edilir ve bu yolda son derece çirkin metodlar uygulandığı olur. Sihir iddiasiyla, cahil halkın ve özellikle de kadınların hem imanları, hem de paraları sömürülür. Dolayısı ile sihrin haram oluşu, sadece sihir yapan için değil, ona giden, yaptıklarında onu doğrulayan ayağına gitmekle ve parasıyla onu teşvik eden için de geçerlidir. Onun için peygamberimiz “Sürekli içki içen, sihrin bir işini halledeceğine inanan ve akrabasıyla ilişkiyi kesen Cennet’e giremeyecektir” (Ibn Hibbân, Tertîbu’s-Sahîh VN/648:) buyurur. Onun arkadaşı Ibn Mes’ûd da: “Gaip bilici olduğunu söyleyene, sihirbaza ve kâhine gidip, ona bir şey soran ve dediğini tasdik eden, Hz. Muhammed’e indirilen dini inkâr etmiş demektir” der. (Bezzâr ve Ebû Ya’lâ’dan el-Hindî, age VI/749 (17673).)

kaynak: islam fıkıh ansiklopedisi