PARA İLE MUKABELE OKUMAK

Aralık 27, 2006

Ramazanda mukabele okuyup para almak, eve erkek hocanın gelip teravih namazı kıldırması ve buna para alması, yine eve erkek hocanın gelip mukabele okuması, para alması; kadınlarla aynı evde bulunması câiz midir? Bu parayı alanların %90’i fakirdir. Bununla ihtiyaçlarını gideriyorlar.
Kur’ân-ı Kerîm okuma karşılığında para almak haramdır, câiz değildir: Ibn Âbidîn alanın da verenin de günahkâr olduğunu söyler. Imam Birgivî, ihtiyaçlı iseler leş yesinler de bunu yemesinler, daha iyi olur, der. Bir erkeğin başka bir erkek, ya da kendi mahremi bir kadın (kendi karısı da olabilir) bulunmayan bir yerde başka kadınlarla bir arada bulunması haramdır.(163 Kadızâde, Netâic N/122 ) Içlerinde böyle bir yakını yoksa, onlara ev gibi bir yerde namaz kıldırması mekruhtur. (164 Serahsi, Mebsût I/166) Ramazanda bu yolla hayır yapmak isteyen kadınlar bir araya gelsinler. En iyi bilenleri Kur’ân okusun, diğerleri dinlesin. Iyi okuyamıyorlarsa,hatim yapmaları da şart değildir. Okuyabildikleri kadar okur, okuma bilmeyenlere öğretirler. Her oturuşta da okudukları yerin bir sayfası kadarının mealıni ve iki üç hadis-i şerif okurlar. Böylece mukabeleleri merasim olmaktan çıkarmış, Kur’ân’ın ne demek istediğini bir nebze görmüş ve müslümanca bir iş yapmış olurlar. Eğer söylediklerimize itiraz edenler olursa, evlerde kadınlara mukabele okuyan sanatkâr ya da artist hafızların günahlarından örnekler veririz ve sebep oldukları tek kuruşluk hayır var mıdır diye de onlara sorarız.

kaynak: islam fıkıh ansiklopedisi


Avarız Vakıfları

Aralık 27, 2006

Osmanlı Mahallesinde Sosyal Dayanışma Örneği: Avarız Vakıfları

Dr. Saim ARI (sızıntı)
Osmanlı’da yerel idarelerin en alt birimi olan mahalle; aile hayatında dine ve örfe uygun, komşuları ile uyumlu bir insan topluluğuydu. Dînî, örfî ve içtimâî düzene uymayanlar, mahallelinin şikâyeti üzerine kâdı tarafından oradan uzaklaştırılıyordu. İdârî yapı bakımından mahalle yapısında Tanzimat öncesi ve sonrası farklılık olduğu gibi, sosyal bakımdan da, değişmeler meydana gelmeye başlamıştı. Osmanlı’da uzun yıllar mahallenin sosyal dayanışma sandığı olarak hizmet veren “Avârız Vakıfları”, XIX. yüzyılın sonlarına doğru önce yapı değişikliğine uğramış, sonra da tarih sahnesinden kalkmıştır. Avârız Vakıfları hakkında bilgi vermeden önce, vakıfların kaynakları üzerinde durmak faydalı olacaktır. Bu vakıflar Osmanlı toplumunu ayakta tutan manevî dinamiklerdendir.

Medeniyetleri bencil ve diğerkâm şeklinde iki guruba ayırabiliriz. İslâm medeniyetinin kaynağı olan Kur’ân-ı Kerîm ve ha-dîs-i şeriflerde, kardeşlik ve yardımlaşma anlamına gelen diğerkâmlığın cennete giden bir yol olduğu ön plâna çıkartılmıştır. Osmanlıdaki hayır müesseselerinin kaynağınının İslâm olduğunu ifade eden d’Ohsson: “Kur’ân, Türkleri, dünyanın bütün milletlerinin en hayırlısı ve en insan severi haline getirmiştir.” demiştir. Böyle bir anlayış üzerine kurulan bir medeniyette; insana sevgi, saygı, yardımlaşma, çevresine zarar verecek davranışlardan kaçınma gibi ahlâkî değerler yeşerir. Orta Çağ Batı dünyasında, özlemi çekilen ideal topluma ait “ideolocya” kitapları yazılırken, Cemil Meriç’in ifadesi ile, İslâm dünyasında bunlar yaşanmaktaydı. Toplumların en küçük yapısını oluşturan ailenin fertleri arasında yaşanan bu medenî hayat, toplumun her kesiminde yaşanıyordu. Kaynağı İslâm olan bu hayat, Osmanlı toplumunun her alanında geçerliydi. İslâm; kulluk borcunu yerine getirme, psikolojik olarak huzura erme gibi, fert ile Allah arasında ilişkileri düzenleyici ibadetleri emrederken, insanların birbirine bağlanarak daha barışçı ve üretici bir hale gelmesi için, zekâtı da emretmiştir. Kur’ân, ayrıca zekâtın ötesinde infâk ile yardıma muhtaç insanların elinden tutmanın, Cennet’i kazanmaya vesile olacağından bahseder. İnfâk yollarından biri olan vakıf, bizzat Peygamberimiz tarafından kurularak insanlığın hizmetine verilmiştir.

Yöneticisi ve halkıyla birlikte Allah’ın rızasını kazanmaya yönelik bir hayatın yaşandığı, refah seviyesinin yüksek olduğu ve problemlerin en aza indirildiği dönemler, bütün insanlığın özlediği günlerdir. Komşuluk hakları ile ilgili Kur’ân âyetlerini ve “Sizin en hayırlınız, insanlara faydalı olandır.”, “Bir insan kardeşine yardım ettikçe Allah da ona yardım eder.”, “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.”, “İnsanların problemleri ile ilgilenmeyen bizden değildir.” gibi yüzlerce hadîsi şerifi göz önüne alan atalarımız, komşuluk ilişkilerinde örnek davranışlar sergilemişlerdir. Osmanlı’da mahalle fertleri arasındaki dayanışmanın sosyal bir müessese hâline gelmesinde, mahalle camisinin rolü büyüktü. Camilerin müştemilâtı içinde misâfirhâneler, hastahâneler, öğrencilerin kalabileceği odalar vardı. Osmanlı’da cami mahallenin merkezi idi. Dînî duygularla şekillenen Osmanlı toplumunda, imam; ilmiyle, örnek kişiliği ile mahallenin saygın bir büyüğü olduğu gibi; mahallenin yönetiminden de sorumluydu. Osmanlı’da görevleri sadece camide cemaate namaz kıldırmakla sınırlı kalmayan imamların, belirli bir seviyede eğitim almış olması gerekiyordu. Ülkemizde muhtarlık teşkilatının kuruluşuna (1829) kadar, Kadı’nın temsilcisi durumunda olan kişiler imamlardır. İmamlar tertip edilen imtihanlarda en yüksek puanı alanlar arasından seçilirdi. İmamlar, mahallenin düzeninden, âsâyişinden ve inzibât ile halk arasındaki âhenk ve barıştan da sorumlu idi. Mahalle halkının nüfus işleri, mahallenin temizlik işinin yürütülmesi, gıda kontrolü, ihtikârın önlenmesi gibi belediye hizmetleri ve mahalle halkının temel eğitimiyle de meşgul olan imamlar, Avârız Vakıfları’nın da başkanı idi.

Osmanlı, uzun bir savaş devresine girmedikçe, kıtlık yılları birbirini takip etmedikçe, bolluk ve refah ülkesi idi. Diğer taraftan sosyal düzen, fazla para harcamaya müsait değildi. Başta Osmanlı padişahları ve hanımları olmak üzere her seviyedeki insan, servetinin bir kısmını hayır işlerinde harcamaktaydı. Bu konuda devlet adamlarıyla, zengin vatandaşlar birbirleriyle yarışmaktaydılar. Vakıflar kurarak mallarının bir kısmını insanların ve diğer canlıların hizmetinde harcamanın sevap olduğu inancı İslâm toplumlarında yaygındır.

Osmanlı toplumunda yardımlaşma kurumlarından olan vakıfların, kuruluş, şekil ve hizmetler bakımından pek çok çeşidi bulunmaktaydı. Osmanlı’daki vakıflar genel anlamıyla; eğitim, belediye, sağlık, bayındırlık gibi hizmetleri karşılamaktaydı. Modern toplumlarda devletlerin eğitim, sağlık, bayındırlık gibi hizmetler için ayırdığı bütçeyi, Osmanlı’da vakıflar karşılıyordu. Osmanlı döneminde kurulan vakıflardan biri de; geliri köy veya mahalle sakinlerinin ihtiyaçlarına sarf edilmek üzere tesis edilmiş avârız vakıfları idi. Hastalık dolayısıyla, güç ve kazançtan âciz kalanların, giydirilip, yedirilip, içirilmesine, tedavilerinin sağlanmasına, sermaye bulamayanlara para verilmesine, fakirlerden ölenlerin kefenlenmesine, borcunu ödeyemeyenlerin borçlarının ödenmesine, fakir kızların çeyizlerine, köy ve mahallelerin, yol, kaldırım, kuyu, su yolu gibi yerlerinin tamirlerine sarf olunmak üzere tesis olunan vakıflar bu kabildendir. Bu gibi vakıflar, bir hayır sahibi tarafından tesis olunduğu gibi, zenginlerden veya esnaftan para toplanarak da kurulurdu. Avârız vakıflarının gelirlerinden mahalledeki ihtiyaç sahibi gayri müslimler de faydalanırdı.

Günümüz devletlerinde, toplumun geleceğini güvence altına alabilmek için tesis edilen sosyal güvenlik kurumları, Osmanlı ve diğer İslâm ülkelerinde avârız vakıfları yoluyla devletin katkı ve koordinatörlüğü olmaksızın gerçekleştirilmiş, hattâ bugünkü seviyeden daha ileri noktalara ulaştırılmıştır.

Kaynaklar
1. Dilâver Cebeci, Tanzimat ve Türk Ailesi, Ötüken Yay., İst.,1993, 100.
2. Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, Ötüken Yay., İst., 1983, X, 319.
3. Emre Kongar, İmparatorluktan Günümüze Türkiye’nin Toplumsal Yapısı, Cem Yay., İst., 1976, s. 37
4. Ahmed Akgündüz, İslâm Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müesseseleri, Türk Tarih Kurulu Yay., Ankara 1988, s.16-17.
5. Ziya Kazıcı, İslâm Kültür ve Medeniyeti, Timaş Yay., 200-201.
6. Kemal Beydilli, Osmanlı Devrinde İmamlık, T.D.V. İ.A., XXII, 181-182.
7. Nazif Öztürk, Menşe’i ve Tarihi Gelişimi Açısından Vakıflar, Vakıflar Gen. Md. Yay., Ankara 1983, 85-86.


Yakınlık ve uzaklık

Aralık 27, 2006

“Cenâb-ı Hak, herşeye herşeyden daha yakındır. Fakat, herşey O’ndan nihayetsiz uzaktır.” Sözler

Mekândan münezzeh olan Allah, mekânın her köşesindeki mahlûkatına onların nefislerinden daha yakın…
Mekânda yer tutanlar, birbirlerine göre yakında veya uzakta bulunurlar.
Ve hepsi mekândan münezzehiyetten son derece uzak…
Zamandan münezzeh olan Allah, zaman nehrinde akıttığı her bir varlığa onun nefsinden daha yakın. Ama zamanla kayıtlı olanlar, birbirlerine göre, önceki yahut sonraki devirlerde bulunuyorlar…

Ve hepsi zamandan münezzeh olmaktan son derecede uzak…
Uzak, yakın, geçmiş, gelecek gibi ifadeler zaman ve mekânla ilgili. Ve bunlarda nisbiyet hâkim. Yâni, bunlar birbirlerine göre yakında ve uzakta ve yine birbirlerine nisbeten mâzi ve müstakbeldedirler.

Kur’an’ın terbiyesinden geçen bir akıl şöyle düşünür:
Madem ki bu kâinat, her harfi nice mânâlarla dolu bir kitap… Onu yazan Zâtı, yarattığı bu varlıklara benzemez olarak tanımalıyım.

Madem her mekân yerli yerine konulmuş, bu nizamı kuran ve eşyayı o mekânlarda hikmetle yerleştiren Zâtı, mekândan münezzeh bilmeliyim.

Madem her zamanda yeni yeni varlıklar vücuda geliyor, onların mûcidinin zamandan münezzeh olduğuna inanmalıyım.

Allah’ın, mahlûkatına yakınlığı ve mahlûkatın ondan uzaklığı zaman ve mekân ölçüleriyle izah edilemez.

Bir misal:
Siz okuduğunuz kitaba ondan daha yakınsınızdır; o kendisinde nelerin yazıldığını bilmez, siz bilirsiniz… Ve kitap sizden çok çok uzaktır, sizi anlamanın, tanımanın, seyretmenin çok gerilerindedir.

Kitabın ilk sayfasındaki bir kelime ikinci sayfadakine yakındır, onuncu sayfadakine uzak. Ama onları yazan ve bilen müellif, bunların hepsine aynı derecede, aynı seviyede ve aynı ölçüde yakındır. Hepsi, yazıldığı zamanıyla ve yer aldığı sayfasıyla, mekânıyla onun ilminde birlikte bulunurlar.

…. Yakınlık ve uzaklığın bir başka cihetini bize ders veren bir Hadis-i Kudsî:
“Kulum bana nafilelerle yaklaşır…”

Yakınlaşmanın mânevî olduğunu, kalbî ve ruhî olduğunu bu kudsî hadis ders veriyor bize… Nafile; farz ve vacipleri işledikten sonra kulun Rabbine daha fazla yakınlaşmak, kalbini ulvî feyizlere daha ziyade açmak ve ömrünü rıza yolunda daha verimli harcamak niyetiyle yaptığı ibadetler, tefekkürler, ilticalar, şükürler…

Böyle bir kul, mârifet, muhabbet ve mehafet sahalarında her geçen gün biraz daha mesafe kateder… Katettiği bu mesafeler de mânevîdir, Rabbine yaklaşması da…

İlmine hayal erişmez bir büyük âlim düşünelim. Bu zâtın talebelerinin hepsi aynı mekânda bulunsunlar ve sıra ile ondan ders alsınlar. İlme henüz başlamış bir talebe, onun huzurunda oturup dersini aldığı zaman, o yakınlık içinde bir uzaklık vardır. Çünkü o genç adam, o büyük imamı, o dâhi âlimi anlamanın çok ötelerindedir. İlmi ilerledikçe hocasına daha çok yaklaşacak ve ona olan hürmeti, takdiri, hayreti gittikçe artacaktır…

Tahsilinin her safhasında, hocası o talebeye yakındır, onu yetiştirmekte, ilerletmektedir… Burada uzaklık hoca için değil, talebe için söz konusudur.

Kâmil bir velîye mürid olmuş âmi ve noksan bir insan da öyledir… Mânen terakki ettikçe onun ruh dünyasından, gönül âleminden daha fazla istifade edecektir. O büyük velî ise, o müridini mânevî terakkisinin her basamağında takip etmekle ona daima yakındır. Uzaklık mürşid için değil, mürid içindir.

Misallerden hakikate geçelim:
Allah, kulunun madde ve mânâ âlemini daima terbiye etmekle, o kuluna onun nefsinden daha yakındır. Kul ise, evveli ve âhiri olan fâni ve hâdis şahsiyetiyle ve ancak belli sınırlar arasında iş görebilen noksan sıfatlarıyla, ezelî ve ebedî ve bütün sıfatları sonsuz olan Allah’ı hakkıyla anlamaktan çok uzak.

Ve kul, acz ve fakrını idrak ettikçe Rabbine yaklaşacak, kusurunu itiraf ettiği ölçüde Gaffarına yanaşacak, cehlini bildiği ve ilme çalıştığı nisbette Âlim ismine âyine olacak; kısacası, mârifetullahta ilerledikçe kurbiyette (yakınlıkta) de mesafe kat edecektir.

Alaaddin Başar (Prof.Dr.)
sorularlaislamiyet.com


İkinci Viyana Kuşatması Üzerine

Aralık 27, 2006

Dr. Saim ARI (sızıntı)
Sultan IV. Mehmed’in (1648–1687) hükümdârlık yıllarında, birbiri ardınca gelen sadrazamlardan Köprülü Mehmed Paşa ile oğlu Fazıl Ahmed Paşa ve evlâtlığı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa dönemlerinde Osmanlı Devleti, ikinci bahar dönemini yeniden yaşarken fetihler de devam etmekteydi. 1672’den itibaren IV. Mehmed, bizzat iştirak ettiği iki Lehistan Seferi ile, iki Rusya Seferi’nden sonra, Avusturya Seferi’ne çıkmak için Belgrat’a kadar gelir.

II. Viyana(1) kuşatmasını gerekli kılan en önemli sebeplerden birini şöyle ifade edebiliriz:
Avusturya–Alman idaresinin zulmü altında yaşayan Macarlar, Avrupa’nın değişik yerlerinde Osmanlı idaresinde yaşayan ırkdaşlarının hürriyet ve refah seviyesini gördükçe, Türk idaresine girmek istediklerini ifade ediyorlardı. Orta Macar Kralı, ‘Macarların Almanlar’a Karşı 100 Şikâyeti’ ismiyle yayınladığı eserinde, uğradıkları zulümleri dile getiriyordu. Alman idaresinden tamamen nefret eder hâle gelmişlerdi. Macarlar arasında ateşte kızartılanlar vardı. Ellerinden toprakları alınan Macar asilzâdeleri hayatlarını zindanlarda geçiriyorlardı. Alman idaresindeki Macarlar tarafından kendilerine lider seçilen Tökeli İmre, 9 Ocak 1682’de İstanbul’a elçi göndererek, ‘Nemçe’nin tecavüzü haddi aştı… Bunları görmektense ölmek yeğdir. Hemân bir taraftan haber verip yörüyesiz.’ tarzında şikâyetlerini dile getirerek, Alman idaresini kabul etmediklerini ve Osmanlı idaresi altına girmek istediklerini belirtir.(2)
Osmanlı Devleti’nin Orta Avrupa’daki hakimiyeti altında bulunan yerlerin emniyet altında tutulabilmesi için, sınırlarının biraz daha kuzeye doğru genişletilmesi gerektiği konusu da, siyâsî ve târihî şartların bir gereği idi. Zaten Tuna sınırını sağlam tutmak için Tuna ötesi fetihlere girişen Osmanlı, şimdi bu bölgeleri muhafaza etmek için Orta Avrupa’da yayılmaya zorlanıyordı. Ancak burada hatırlanması gereken bir husus daha vardır. Devletin askerî ve idârî yapısını İslâmî esaslar üzerine kuran Osmanlı,(3) dünyanın değişik yerlerine giderken(4) Kur’ân’daki; ‘Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: ‘Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden (kurtarıp) çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sahip) gönder, bize katından bir yardım eden yolla’ diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan müstaz’af (âcizler) adına savaşmıyorsunuz?’ (5) şeklindeki İlâhî Emri yerine getirmeye çalışıyordu.

Macarlar Osmanlı’dan ısrarla yardım isterlerken; aynı zamanda da, 1664 Vasvar Barış Şartları’nı çiğneyerek Osmanlı sınırlarına saldıran Avusturyalılar’ın; çapulculuk yaparak sivil vatandaşları esir almaları üzerine sınır bölgelerindeki beylerden gelen şikâyetlerden dolayı, IV. Mehmed, Avusturya’ya karşı sonuç alıcı bir savaşın yapılmasına karar verir. Bu münasebetle, ordu ile birlikte Belgrat’a kadar gelen padişah, devlet adamlarının gördükleri lüzûm üzerine, Sadrazam Merzifonlu’yu serdâr tayin ederek, kendisi arkadaki ordugâhta hareketi takip etmiştir. Ordu ile birlikte yola devam eden Merzifonlu, Estoni’de kurduğu savaş meclisinde Viyana’nın kuşatılmasına karar verir. Buradaki toplantıda, Kırım hanı Murad Giray ile Budin beylerbeyi Arnavut Koca İbrahim Paşa, Viyana üzerine bir sonraki sene gidilmesini ısrarla ileri sürmelerine rağmen, Merzifonlu; sefere çıkılması gerekliliğini divan üyelerine kabul ettirir.(6) Görüşmeler sırasında, Murad Giray ve Koca İbrahim Paşa’nın Merzifonlu ile tartışması ona karşı bir kin meydana getirmişti. Zira, bu düşmanlığın neticesi olarak savaşın sonuna doğru Murad Giray ve İbrahim Paşa, Merzifonlu’ya karşı bir ihanet sergileyeceklerdir. Onların bu tutumu, Osmanlı’ya karşı tarihin seyrini değiştirecektir. IV. Mehmed döneminin ilk on senesinde devlet içindeki problemlerin halledilmesinden sonra, Girit, Rusya ve Avusturya’da devam eden fetihler, Papalık makamının dikkatini çekmekteydi. Onların, Osmanlı’ya karşı Avrupa’da bir askerî ittifak hazırlıkları içerisinde bulunduğunu ve Avusturya ile Lehistan’ın aynı maksatla birleştiğini haber alan Merzifonlu, daha fazla taraftar kazanmalarını engellemek maksadıyla savaşın ertesi seneye bırakılmasını uygun görmüyordu.(7)

7 Temmuz 1683’de Viyana önlerine gelen Osmanlı ordusu, burada elliye yakın kaleyi ele geçirmiştir. Avusturya ordusu başkomutanı Duc Charles; Osmanlı ordusunun ileri hareketine engel olmak için Aşağı Avusturya sınırına ve Leyta nehrinin arkasındaki araziye askerini yerleştirmişse de, sevk edilen Osmanlı ordusu karşısında bozguna uğramışlardır. Bunu haber alan Avusturya İmparatoru I. Leopold, saray halkı ile birlikte kaçarken, halk da Viyana şehrini terk etmiştir. 12 Temmuz’da Viyana’ya askeriyle girmeye çalışan Merzifonlu, bu defa şehri savunmaya çalışan askerlerin dış mahallelerdeki evleri ateşe vermeleri üzerine şehri muhasara altına almıştır. Bu tarihten itibaren iki ay boyunca karşılıklı top atışları ile süren taraflar arasındaki çatışma sonunda, Osmanlı askerleri; direnişi kırarak şehre girmeyi başaracağı sırada Macarların iç tahkimatlarıyla karşılaşmışlardır. Bu sırada da, kral Sobieski komutasındaki 20 bin süvari, Avrupa’daki çeşitli prensliklerin gönderdikleri askerleriyle Tulin önlerinde birleşir. Kaynaklar, bu müttefik ordunun 70 bin olduğunu ve kuşatmanın başında Osmanlı askerinin 60 bin civârında olduğunu kaydetmektedir. Bu durum karşısında Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, müttefik Avrupa ordusunun Viyana’ya girişini engelleyebilmek için, Kırım hanı Murad Giray’a; şehre geçit yeri olan Taşköprü üzerindeki Tuna nehri arkasına mevzilenmesini emreder. Ancak, Merzifonlu’nun bu plânı Kırım hanının ihanetiyle bozulur. Viyana muhasarasına katılan Silâhtar Fındıklılı Mehmed Ağa, daha sonra yazmış olduğu ‘Silâhtar Tarihi’ adlı eserinde, büyük bir üzüntüyle hâdiseyi şöyle anlatır: ‘Düşman Tuna nehri üzerinden geçerken Murad Giray düşman askerine karşı çıkacağı yerde; bir tepe üzerine çekilip onları seyretmeye başlamış yanında bulunan kendi imamı bile onun bu haline itiraz ettiği halde: ‘Sen bu Osmanlu’nun bize ettüğü cevri bilmezsun. Bu düşmanın def’i yanumda lâ–şey idi (basit bir iş idi) ve bilürüm ki dinimüze de ihânettir! Lâkin asâletim beni komadı: Anlar da görsünler kendülerinin kaç akça âdem imiş. Tatar kadrin (kıymetini) bilsünler!’ cevabını vermiştir.

Bu hâdiseden bir gün evvel, Viyana’nın ormanlık bölgesindeki Kehlenberg dağının arka yamaçlarından gelmiş olan düşman ordusu da; Tuna nehri üzerindeki köprüden geçen Sobieski komutasındaki askerlerle birleşerek, Osmanlı ordusu karşısında bir güç oluşturmuşlardır. Düşman ordusu karşısında mevzilenen Osmanlı ordusu, bu defa Budin beylerbeyinin ihânetiyle karşılaşmıştır. Ordunun sağ tarafını komuta eden vezirlerden Budin beylerbeyi Arnavut İbrahim Paşa, yukarıda belirtildiği üzere Edirne’deki harp meclisinde Merzifonlu ile tartıştığı için, intikam hissiyle hareket etmiş ve savaşın başladığı sırada askerini geri çekerek, Osmanlı saflarının bozulmasına sebep olmuştur. Bu fırsatı değerlendirerek, düşmanın Osmanlı ordusu orta saflarına girdiği sırada bu defa ordunun sol tarafına komuta eden Kırım hanı Murad Giray da bu olaya seyirci kalmakla ikinci ihâneti orada işlemiştir. Buradaki meydan savaşının kaybedilmesinde ve II. Viyana Muhasarası’nın neticesiz kalmasında bu iki şahıs önemli rol oynamıştır. Bu iki şahsın askerleriyle geri çekilmesiyle etrafındaki dokuz–onbin kadar askeri savaşmak zorunda kalan Kara Mustafa Paşa, gün boyunca savaşırken, akşama doğru şehit olmak için düşman içine atılmak istemiş ancak etrafındakiler, dağılan ordunun toparlanabilmesinin kendisine bağlı olduğunu söyleyerek, buna engel olmuşlardır. Bu meydan muharebesinde şehit olan Osmanlı askeri sayısının onbin civarında olduğu rivâyet edilmektedir. Tarihçilerin II. Viyana Kuşatması’nın sonuçsuz kalması konusunda ileri sürdükleri sebepleri kaydederek bunlara cevap veren Danişmend, özetle şunları belirtmiştir:
Viyana’nın zorla fethedilmesi durumunda, askerin yağmalamasına sebep olacağından endişe ederek şehrin kral tarafından teslimini bekleyip, bütün hazineleri eline geçirmek için tamahkârlık ederek vakit kaybetmiş ve bu şekilde yardım ordusunun yetişmesine meydan vermiştir. Ancak imparatorun kaçtığını, sarayının yağma edildiğini bilen ve özellikle müttefik ordunun hazırlanmakta olduğunun haber alınmasından itibaren, bütün gayretiyle çalıştığı bilinen Osmanlı başkomutanı hakkında böyle bir itham yapılmamalıdır. Bu husus, savaşa katılan ve hâdiselerin şahidi olan Fındıklı Mehmed Ağa tarafından –aralarındaki şahsî meseleden dolayı, Paşa’ya kırgın olmasına rağmen– doğrulanmaktadır.(8)

Viyana’yı koruyan surların tahrip edilmesinden sonra şehre hücum etme konusunda kararlı olan Merzifonlu’nun, beklenmedik bir şekilde Avrupa müttefik ordusuyla karşılaşması; onu, kuşatmayı kaldırmak zorunda bırakmıştır.
1071 Malazgirt Meydan Muharebesi’yle başlayıp, II. Viyana Kuşatması’na kadar 612 yıl devam etmiş olan askerî başarılar; adı geçen komutanların ihmal ve ihâneti ile sona erer. Yukarıda belirtildiği üzere, Mezifonlu’nun Viyana’da düşman kuvvetlerine karşı hazırladığı plânının bozulmasına sebep olan Murad Giray’ın bu tutumunun, Edirne’deki harp divanındaki görüşmeler sırasındaki tartışmadan kaynaklandığı sanılmaktadır. Ancak Fındıklı Mehmed Ağa’nın yukarıdaki rivâyetlerinden, Murad Giray’ın yıkıcı bölücü düşünceler taşıdığını söylemek mümkündür. Her ne kadar II. Viyana Kuşatması’nın meydana geldiği dönemde, 19. asrın başından itibaren dünya dengelerini alt üst eden ırkçılık–milliyetçilik hareketinin etkileri ve Yeni Çağ’ın sonuna kadar, devletlerin kurulması ve geliştirilmesinde hanedanlık bağları etkili idiyse de, bunun da, bir yönüyle ırkçılık–milliyetçilik anlamına geldiğini söylemek mümkündür. Kırım Hânı’nın söz konusu yanlış hareketini târihî determinizm açısından değerlendiren Kösoğlu şöyle der: ‘Tarihî akış içinde öyle küçük olaylar, duygular, tavırlar vardır ki, bunlar hiç bir maddî veya sosyal gücün eseri değildir; ama, tarihin akışını değiştirirler. Bu olguları görmemezlikten gelmek, gerçeğe sırt çevirmek; onları hesaba katmak ise, kurulacak bir determinizmi bozmak sonucunu doğurmaktır. Bu küçük şeyleri, istisnalar olarak da kabul edemeyiz. II. Viyana Kuşatması’nda Kırım Hânı şeytanın iğvâsına (kandırmasına) kapılmıştır. “Benim için lâ–şeydir” dediği Leh ordusunu köprüden geçirtmeseydi, Beç (Macar) Kızılelma’sı(9) Türk’ün olacaktı… O zaman, tarihin akışı değişmelere uğrayacaktı… Kırım Han’ı imamının yalvarmalarını dinleseydi, tarih başka türlü olacaktı… Gerçek o ki, maddî ve manevî, küçük ve büyük bir sürü şey iç içe girerek tarihi dokumaktadır… Tarihi eyleme dönüştüren ahlâkî özlerdir. Bu oluşun muharrik (hareket ettirici) gücü îman, yönü ve muhtevâsını tâyin eden ise, îmânın iç talepleridir… Kavimlerin kendilerini değiştirmelerine göre Allah onların hâlini değiştirmektedir. Yâni cemiyet halindeki ‘kendi’mizin rûhî akışı, eyleme dönüşerek tarihi yapmaktadır.'(10)

Yukarıda tahlil etmeye çalıştığımız gibi, İkinci Viyana bozgununun esas sebebinin tefrika (parçalanma) olduğu görülmektedir. Tarih boyunca gelmiş geçmiş devletlerin ayakta kalış ve yıkılış sebeplerini târihî determinizm açısından açıklayan şu âyetler de bu gerçeğe işaret eder: ‘Allah’a ve Onun Resûlüne itâat ediniz. Birbirinizle çekişmeyiniz. Aksi halde bütün gayret ve çalışmalarınız fiyasko ile neticelenir. Kuvvetiniz de yok olur gider.”(11), “… Bir kavim, özündeki (güzel hâl ve ahlâkı) değiştirip bozuncaya kadar Allah şüphesiz ki onun (halini) değiştirip bozmaz…” (12)
* Şükrü Sardağ, Şair Sultanlar, 1982, Ankara, s. 127 (Bu şiiri günümüz Türkçesi ile şu şekilde ifade edebiliriz:

Milletimin ihtilaf ve bölünme tehlikesi
Mezarımda dahi rahatsız eder beni
Tek çare birlik oluşumuz, düşmana karşı
Birleşmezse millet, derinden yaralar beni

Kaynaklar

1– Osmanlı Devleti’nin 1680 yıllarına kadar yükselme devri devam etmiş; II. Viyana Kuşatması sonrasında uluslararası faktörlere bağlı olarak devlet gerilemeye başlamıştır. Bu konu hakkında geniş bilgi için bkz: Roads Murphey, “Osmanlı’ların Batı Teknolojisi Benimsemedeki Tutumları”, Osmanlılar ve Batı Teknolojisi, Haz. Ekmeleddin İhsanoğlu, İ. Ü. Edb. Fak. Yay., 1992, s.1
2– II. Viyana Seferi’nden 154 sene önce Kanûnî Sultan Süleyman tarafından da Viyana birinci defa kuşatılmıştı. Bu kuşatmanın sebep ve sonuçları kısaca şöyledir: Avusturya Arşidükü karşısında zor durumda kalan Macar Kralı Zapolya, Kanûnî’den yardım ister. Bu isteğine cevap vermek ve aynı zamanda Alman İmparatorluğu’nun Macaristan’a ve Osmanlı topraklarına sarkmasını önlemek üzere Kânûnî, Mayıs 1529’da Avusturya seferine çıkar. Burada, Budin Kalesi’nin fethinden sonra Macaristan, Osmanlı’ya resmen bağlı bir devlet haline getirilmişti. Bu durumun Almanlar’ın müdahalesi ile bozulma ihtimaline karşı harekete geçen Kânûnî, Viyana önlerine gelir. Osmanlı öncü kuvvetlerinin burada yaptığı savaşata esir edilen Alman asilzâdesi aracılığı ile şehri teslim etmeleri teklif olunur. Bu teklif reddedilince, şehir onyedi gün süre ile muhasara altında tutulur. Ancak, böyle bir muhasara için hazırlıklı olmayan Osmanlı ordusu, kış mevsiminin yaklaşması ve Şarlken’in bir Haçlı ordusu toplayarak geleceği haberi üzerine kuşatma neticesiz kalır. Erol Güngör, Tarihte Türkler, Ötüken Yay., İstanbul 1988, 184–186.
Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, İst. 1983, C. VI, s. 9

3– Osmanlı Devleti’nin dînî–siyâsî politikası hakkında bkz: Bernard Levis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, TTK. Yay. Ankara 1986, s.3; Paul Wittek, Osmanlı İmparatorluğunun Doğuşu, çev. Fatmagül Berktay, Ankara 1985, s.51.

4– Bu konuda en çarpıcı örnekler veren bazı çalışmalar: Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi, Türk Dünya Nizâmının Millî, İslâmî ve İnsânî Esasları, I–II, İstanbul 1993, C.II, s.83–210. Süleyman Kocabaş, Tarihte Âdil Türk İdaresi İstanbul 1994, s.27–175.

5– Nisâ Suresi, 4/75.

6– İ. Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, İstanbul 1972, C. III, s.452

7– Danişmend, C. III, s.453

8. Danişmend, C. III, s.454

9– “Kızılelma” Osmanlı askerinin, yer yüzünde adâleti hâkim kılma adına içinde beslediği bir mefkûre/idealdir. Geniş bilgi için bkz: Osman Turan, a.g.e., II, 37–47. Eserde, bu kavram “İslam–Türk Mefkûresi’nde İstanbul ve Kızıl Elma Efsânesi” başlığını taşıyan bölümde ele alınmıştır.
10– Nevzat Kösoğlu, Türk Dünyası Tarihi ve Türk Medeniyeti Üzerine Düşünceler, İstanbul 1990, s. 377.

11– Enfâl Sûresi, 8/46 Bu âyette geçen “rîh”(rüzgâr) kelimesi; kuvvet, savaşta galibiyet, Allah’ın yardımı ve devlet anlamlarına gelmektedir. Bu durumda “Kuvvetiniz, Allah’ın yardımı veya devletinizden gider” şeklinde olabilir. Bu rüzgârın, düşman saflarında bozgun meydana getiren Allah’ın gönderdiği “rüzgâr” olarak da anlamakta mümkündür. (Bkz. Hasan Basri Çantay, Kur’ân–ı Hakîm ve Meâl–i Kerîm, C.I, s.262. Nşr. Mürşid Çantay, 1990, İstanbul.

12– Ra’d Suresi, 11/31.

13 – Ra’d Suresi , 11/13, Ayrıca bkz: Enfâl Suresi, 8/53.


ANTİKACI

Aralık 27, 2006

Genç adam antika merakı sebebiyle Anadolu’nun en ücra köşelerini dolaşıyor ve gözüne kestirdiği malları yok pahasına satın alarak yolunu buluyordu. Kış kıyamet demeden sürdürdüğü seyahatler sırasında başına gelmeyen kalmamış gibiydi. Fakat, bu sefer ki hepsinden farklı görünüyordu. Yolları kapatan kar yüzünden arabasını terk etmiş ve yoğun tipi altında donmak üzereyken bir ihtiyar tarafından bulunup onu kulübesine davet etmişti. yaşlı adam antikacının yürümesine yardım ederken: “Günlerdir hasta olduğumdan, odun kesmek için ilk defa dışarıya çıktım” dedi “meğer seni bulmak için iyileşmişim” Diz boyuna varan karla boğuşup kulübeye geldiklerinde, antikacının sürekli beyaz görmekten donuklaşan gözleri fal taşı gibi açıldı.odanın orta yerindeki kuzinenin etrafını saran üç-dört iskemle,onun şimdiye kadar gördüğü en özel antikalar olmalıydı. Saatlerdir kar içinde kalan vücudu bir anda ısınmış, buzları bir türlü çözülmeyen patlıcan moru suratını ateşler kaplamıştı. Yaşlı adam, misafirini yatırmak için acele ediyordu. Ona birkaç lokma ikram edip sedirdeki yatağını hazırlarken: -Bu gün soba yakamadım evladım, dedi. Ama bu yorganlar seni ısıtacaktır. Ev sahibi, yıllar önce vefat eden eşiyle paylaştıkları odaya geçerken, antikacı da tiftikten örülen battaniyelerin arasına gömüldü. Ancak bütün yorgunluğuna rağmen bir türlü uyuyamıyordu. Ertesi gün gitmeden önce ne yapıp yapıp o iskemleleri almalı, bunun için de iyi bir senaryo uydurmalıydı. Mesela hayatını kurtarmasına karşılık ihtiyara birkaç koltuk satın alabilir ve eskimiş olduğu bahanesiyle dışarıya çıkarttığı iskemleleri, çaktırmadan minibüsün arkasına atabilirdi. Hatta onları kaptığı gibi kaçmak bile mümkündü. Yürümeye dahi mecali olmayan ihtiyar, sanki onun peşinden koşacak mıydı? Genç adam, kafasındaki fikirleri olgunlaştırmaya çalışırken dalıp dalıp gidiyor ve rüzgarın sesiyle uyandığı zamanlar, kaldığı yerden devam ediyordu. Bu arada yaşlı adamın sabah namazına kalktığını fark etmiş, hatta hayal meyal olsa bile odun parçaladığını duymuştu. Gözlerini açtığında, onun kuzine üzerinde yemek pişirdiğini gördü ve yattığı yerden etrafına bakınırken, birden iskemleleri hatırladı. Hafifçe doğrulup çevresine baktı: Aman Allah’ım …!  antikalardan hiç biri ortada yoktu. İhtiyar kurt, herhalde planını hissetmiş ve belli ki uykudaki konuşmasını duyarak onları emin bir yere kaldırmıştı. Sakin görünmeye çalışarak: -İliğim kemiğim ısınmış dedi. Çorbanızda güzel koktu doğrusu. ama akşamki iskemleleri göremiyorum. Yaşlı adam, odanın bir köşesine yığdığı iskemle parçalarından birini daha sobaya atarken : -İskemle dediğin, dünya malı be evladım, dedi. Biz misafirimizi üşütür müyüz ?


Lazer Yerine Güneş

Aralık 27, 2006

Yeni bir tıp teknik sayesinde, hastanelerde pahalı olan lazer ameliyatları, güneş ışınlarıyla yapılabilecek. İsrailli araştırmacıların geliştirdiği yeni teknik, Güneş ışınının parabolik bir aynayla toplanıp optik kabloyla doğrudan ameliyathaneye aktarılmasına dayanrıyor. Ben Gurion Üniversitesi fizikçilerinden Jeffrey Gordon ve Daniel Feuermann, tıbbi lazerin kullanıldığı ameliyatların çoğunun aslında lazer gibi güçlü bir cihaz gerektirmediği görüşünü savunuyorlar.

İki araştırmacıya göre, kesme işlemi gerekmiyorsa, dokuya yüksek düzeyde ışınım verilmesi yeterli oluyor. Böyle olunca da iki araştırmacının önerdikleri düzenek sayesinde, deri tümörlerinin tedavisinden doku birleştirmeye, hatta anjioplastiye (damar çeperinde birikmiş tortuların güçlü ışınla eritilmesi) kadar, pek çok alanda tedavi mümkün oluyor.

Tıpta kullanılan lazerler, genel olarak milimetrekareye 100 vatt ışık akım yoğunluğu uyguluyorlar. Gordon ve Feuermann’ın önerdiği ‘‘Güneş’le ameliyat cihazı’’ ise milimetrekareye 30-70 vatt yoğunlukta ışık veriyor. Bu da tümör tedavisi için yeterli oluyor.

Araştırmacılar, tümör tedavisinde yaygın olarak kullanılan yöntemin habis hücrenin 60 dereceye kadar ısıtılarak öldürülmesinden ibaret olduğuna dikkat çekiyorlar. Ama bu yakma işleminin çok hızlı ve titiz bir biçimde yapılması gerekiyor. Bu nedenle iki araştırmacının önerdiği sistemin temel parçaları, 20 cm çapında parabolik bir ayna ve onu sürekli olarak Güneş’e döndüren bir aygıttan oluşuyor.

Parabolik aynanın odak noktasının hemen altına yerleştirilecek küçük ve düz bir ayna, toplanan ışığı, 100 metre uzunlukta bir kabloyla ameliyathaneye aktarılıyor. Cerrahların daha güçlü bir ışık istemeleri halinde, optik kablonun çatıdaki ucuna, düz aynadan daha fazla ışık toplayabilecek huni biçimli bir parça yerleştirmek yeterli.

Bir başka yol da ışığı daha yoğun odaklayan bir ameliyat kalemi kullanılması. Bu yöntemin çekiciliği, basitliğinden çok ucuzluğu. normal bir lazer ameliyat cihazının yaklaşık fiyatı 120.000 dolar. Tasarlanan sistem ise yalnızca birkaç bin dolara çıkabilecek.

kaynak: bilgilik.com


OTOBÜSTE NAMAZ

Aralık 27, 2006

Genellikle otobüslerle yolculuk yapıyoruz. Vakit namazları içi bazısı duruyor, bazısı durmuyor. Biz durup kılmak istersek yolculardan itiraz edenler oluyor. Bu durumda namazlarımızı nasıl kılmalıyız?
Fıkıh kitaplarımızda “Binek (hayvan) üzerinde Namaz” diye bir başlıkvardır ve mes’elenin esası bu başlıkaltında incelenir. Özetlemeye çalışırsak şunları söyleyebiliriz:
Seferde binek üzerinde nafile namaz kilinabileceğine mezhepler ittifak halindedir. Çünkü Resûlüllah Efendimiz kendileri binek üzerinde nafile namaz kılmışlar ve ashabına da kılmalarını emretmişlerdir. Bununla ilgili rivayetler fıkıh kitaplarımızın âz sonra çeşitli vesilelerle atıfta bulunacağımız yerlerinde bolca bulunmaktadır. Bu meyanda Kenzü’1- Ummâl konuyla ilgili onüç kadar rivayeti bir araya getirmiştir.(el-Hindî, Kenzü’1-ûmmâl, VNI/38S-87) Bütün bu rivayetleri ve belki de daha başkalarını bir arada değerlendiren fıkıhçılarımız şu sonuçlara varmışlardır:
Şehir dışına çıktıktan sonra, sefer süresinden daha kısa bir yolda olsa dahi (en az diyenler bunu bir mile kadar indirir)(bk. E1-Inâye (F.Kadir ile birlikte), I/463) nafile namazlarını, bineği üzerinde, ima ederek kılabilir. Imayı, ruküda biraz, secdede daha fazla eğilmek suretiyle yapar. Çünkü nafileler için belli bir zaman yoktur. Nafile kılmak için bineğinden inmesini söylemek, nafile kılma azmini kırabilir ve yolculuğuna engel olabilir.(Serahsî, I/350) Binek üzerinde nafile kılmakla hiç bir zarar etmiş olmaz. Halbuki, kılarken sırf dilini koruması, kendini vesveseden ve kötü duygulardan muhafaza etmesi bile bir kazançtır.(Serahsî, I/349) Bu mûlâhazalarla nafilenin binek üzerinde her halükarda kılınabileceğine cevaz verilmiştir. Ne tarafa dönebilirse kıblesi o taraftır. Bineği üzerindeki pislik de ekseriyete göre namaza mani değildir.(Fethiu l-Kadîr, I/467) Atların çektigi araba da binek gibidir.(agy) Böyle nafile bir namaza yerde başlayıp bineğinde devam etmek namazı bozar ama, binekte başlayıp yerde bitirmek bozmaz.(Serahsi I/251; bu hüküm için gösterilen sebep ilginçtir. Hayvana binmek “amel-i yesîr=fazla bir iş”, inmek ise “amel-i yesir=az bir iş” sayılmıştır. Buna göre günümüzde otobüslere inip binmeyi buna kıyaslama imkanı yoktur. Ya da binme halinde “kuvvetli zayıfâ” inme halinde ise “zayıf kuvvetliye” bina edilmiş olur. Ki, caiz olan ikincisidir denmiştir.) Mes’ele kıyasa muhalif bir mesele olduğu ve böyle durumlarda ona başkası kıyas edilemeyeceği için Imam Azam’a göre binek üzerinde iken şehir içinde nafile kılamaz. Ebu Yusuf ve Muhammed’e göre kılabilir ancak Muhammed bunun mekruh olacağını söyler.(Serahsî, I/250) Imam Azam vitiri de binek üzerinde kılamayacağını söylerken bu iki imam onu da kılabileceği görüşündedirler. Çünkü Resulüllah’ta bu uygulamanın örneği vardır.(Serahsî, I/25:-251) Kenzü’l-Ummâl da bu doğrultuda Abdurrezzâk ve Ibn Ebi Şeybe’den iki rivayet nakleder.(Kenzül-Ummâl, VNI/386)
Farzlara gelince: Genellikle fıkıhçılarımızın, özellikle de Hanefi fıkıhçılarının görüşü şudur: Sefer süresi yolda dahi olsa kişi, farz namazları, özrü (zaruret) olmaksızın binek üzerinde kılamaz. Çünkü farzların belli vakitleri vardır. O vakitlerde biraz durup namazı kılmak zor değildir. Arkadaşı varsa onlar da zaten ona destek olacak ve beraberinde kılacaklardır.(Serahsî, I/250; Ibn Hümâm, I/463; Ayrıca bk: Ali el-Kârî, Irsâdü’s-Sâri, 41) Cabir b. Abdillah hadisinde: “Resulüllah (sav) bineği üzerinde iken, kendisini ne tarafa çevirirse o tarafa doğru nafile kılardı. Farz kılmak istediğinde ise bineğinden iner ve kıbleye dönerek kılardı.”(el-Hindî, kenzü’1-Ummal, VNI/385) denmektedir. Vitir için indigi rivayeti de vardır.(Serahsî, I/249) Sonra, daha önce de işaret ettiğimiz gibi, binek üzerinde nafilenin kılınması kıyasa rağmen nas ile sabittir. Öyleyse farz ona kıyas edilemez, netice itibari ile de zaruret (özür) bulunmadan binek üzerinde kılınamaz. Burada, eskilerin binek dedikleri ile, günümüzdeki ulaşım vasıtaları arasında bu konularda fark olmadığını da söyledikten sonra bu mesele için nelerin özür kabul edildiğini görelim: Yol arkadaşlarının inip kendisini beklememesi, inmesi halinde hırsız, yırtıcı hayvan, düşman korkusu bulunması, ortalığın yağmur ve çamur olması, ihtiyar olup, inip binmede yardımcısının bulunmaması, bineğinin huysuz olması… vb. şeyler özür olarak görülmüş ve böyle durumlarda farzların da binek üzerinde (otobüste) kılınabileceği söylenmiştir.(Serahsî agk.; Ibn Hümâm, agk.; el-Hindî Ibn Asakir’den Rasulüllah (sav)’in çok çamurlu bir hengamda bir merkep üzerinde farz kıldığını nakleder. VNI/387) Buna göre namaz vakitlerinde durmayan bir otobüs yolcusu koltugunda ima ile farzlarını kılabilecek ve bu, şehir dışı için bir ruhsat olmuş olacaktır. Ima ederken ön koltuga secde etme yerine, dönebildiği kadar kıbleye dönüp, rükü için biraz, secde için ise biraz daha fazla eğilerek kılacaktır. Oturduğu koltugun pis olması zarar vermez. Ama yolcu işin fetvasından önce azimeti deneyecek, şöförü güzellikle iknaya çalışacak, gerekirse yolculardan da destek arayacak, duraklarda namaz kılmayanları huzursuz edecek şekilde geç kalmayacak, diğerlerini namazdan ve namaz kılandan nefret ettirmeyecektir. Böyle bir endişe söz konusu ise bütün sünnetleri bırakıp sadece farzları kılacaktır. Ama şöföre hatırlatma işini her seferinde yapacak ve gerekirse tutumunu, ilerideki yolculuklarında firma seçimi için ölçü alacağını sezdirecek, ama kesinlikle çekişmeye ve tartışmaya girmeyecektir. Güzel bir ikazı nazarı itibara almayan şöför, huysuz bineğe fevkalade kıyas edilir ve bu, farzı arabada kılmak için bir özür sayılabilir. (Allah u a’lem).
kaynak: islam fıkıh ansiklopedisi


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.