Hacerü’l-Esved Cennetten mi geldi

Aralık 24, 2006

Kabe-i Muazzamanın kapısının sol tarafında yer alan ve tavaf başlangıcı olarak kabul edilen Hacerü’l-Esved’in Cennetten getirildiği hakkında sahih hadisler mevcuttur.

Sünen-i Tirmizi’de İbni Abbas’tan rivayet edilen hadisin meali şöyledir:

“Hacerü’l-Esved Cennetten indirildi. Sütten daha beyazdı, fakat onu Ademoğlunun hataları kararttı.” (1)

Müsned’deki rivayet de şu mealdedir:

“Hacerü’l-Esved Cennetten gelmiştir. Kardan daha beyazdı. Fakat onu müşriklerin hataları kararttı.” 2

Bu Hususta Kabe ve Mekke Tarihi isimli eserde şu bilgilere yer verilir:

Hz. Adem Cennetten yeryüzüne indirildiğinde Cenab-ı Hak melekler vasıtasıyla ona bir Cennet çadırı gönderdi. Hacerü’l-Esved de bu çadırın içindeydi ve beyaz bir yakuttu.

Hz. İbrahim, oğlu Hz. İsmail’le birlikte Kabe’yi inşa ederken tavaf başlangıcı olarak oğlu İsmail’den bir taş istedi. Hz. İsmail taşı aramaya gitti, fakat boş döndü. Bu sırada Hz. Cebrail, Hz. İbrahim’e bir taş getirdi. Nuh Tufanında Kabe de sular altında kalınca Cenab-ı Hak Hacerü’l-Esved’i Ebû Kubeys dağına emanet etmiş ve “Benim dostumu Kabe‘yi inşa ederken gördüğün zaman bu taşı ona çıkar” buyurmuştu. Hz. Cebrail’in getirdiği bu taş beyazdı. Fakat daha sonra hadiste buyrulduğu gibi, müşriklerin ellerini sürmesiyle; bazı rivayetlerde de zaman zaman çıkan yangınlar sonucu kararmıştır. (3)

İbni Abbas’ın izahı da şu şekildedir: “Cenab-ı Hakkın onu karartmasının sebebi, dünya ehlinin Cennet zinetine bakmamaları içindir.” (4)

Kaynaklar

1. Tirmizi, Hacc:49.

2. el-Fethü’r-Rabbani, 12:26.

3. Ebû’l Veled el-Ezraki. Kabe ve Mekke Tirihi, s. 36-54.

4. Tuhfetü’l-Ahvezi, 3:617.

sorularlaislamiyet.com


CİMRİLİK

Aralık 24, 2006

Harcanması gereken malı sarfetmekten kaçınmak, para ve malı çok sevdiğinden dolayı, başkasına bir şey vermekten çekinmek.

Dinimiz, başta zekât olmak üzere bazı malî harcamalarda bulunmamızı emretmiştir. Aile bireylerinin bakımı, akrabaların görülüp gözetilmesi de bu emirler arasındadır. Çevremizdeki yoksullara imkân ölçüsünde malî yardım ise bir insanlık görevidir. Parası ve malı olduğu halde bir insan bu görevlerini yapmaz ve malını sarf etmekten çekinirse, cimrilik yapmış demektir.
Cimriliğin başlıca sebebi aşırı mal hırsı ve gelecekte yoksul kalma korkusudur. Peygamberimiz: “Çocuk, cimrilik ve korkaklık sebebidir” buyurmuştur. Aşırı mal hırsı ve cimriliği yüzünden durmadan mal biriktiren ve tükenir endişesi ile hastalıklarında bile harcamayıp, dünyayı kendilerine zindan eden cimriler vardır. Halbuki mal Allah’ın nimetidir ve bu nimet yerli yerince harcanırsa Allah onu artırır.

Cimriler, insanlar arasında da, Allah katında da sevimsiz ve aşağılık kişiler olarak görülür. Allah Teâlâ:
“Onlar ki hem kıskanır, cimrilik ederler, hem de herkese cimrilik tavsiye ederler ve Allah’ın kendilerine fazlından verdiği Şeyleri saklarlar. Biz de böyle nimetleri gizleyen nankörlere hor ve rüsvay edici bir azap hazırladık. ” (en-Nisâ, 4/37) buyurmuştur.

Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) de şöyle buyurmaktadır:
“Cimrilikten sakınınız. Çünkü cimrilik, sizden önceki milletleri helâk etmiştir. “
“Her sabah gökten iki melek iner. Birisi: -İlâhi İnfak edene karşılığını ver; diğeri:
-Allah’ım! Cimrilik edene de telef ver (malını yok et), diye dua ederler. ” (Riyazü’s-Salihin, I, 253).
“…Cimri kişi Allah’a uzak, Cennet’e uzak, insanlara uzak ve Cehennem ateşine yakındır” (Tirmizî, Birr, 40).
Cimriler hakkında söylenen sözler, cimrilerin insanlar arasındaki durumunu, çok güzel anlatmaktadır.
Bişr b. el-Haris, cimriler hakkında şöyle demiştir: “Cimrinin yüzüne bakmak, insanın kalbini katılaştırır. Cimrilerle karşılaşmak müminler için belâdır”
Yahya b. Muaz da şöyle demiştir:

“Kötü kimseler olsalar bile, cömertler için herkesin kalbinde bir sevgi vardır. İyi olsalar bile, cimrilere karşı herkesin kalbinde yalnız nefret vardır.”
İbnu’l-Mutez’in cimrilik hakkındaki görüşü de şudur: “İnsan malına cimrilik ettiği nisbette şerefinden kaybeder.”

Mallarını kendileri için bile harcamaktan çekinen cimriler, Allah Teâlâ’nın kendilerine verdiği nimeti harcamamakla sadece kendilerini değil, eş ve çocuklarını da sıkıntıya sokarlar. Çevrelerindeki diğer insanlara fenalık yapmış olurlar. Çünkü, Allah’ın verdiği bu nimetlerde nafaka veya sadaka olarak diğer insanların da hakkı vardır. Bu hakkın sahiplerine verilmemesi zulümden başka bir şey değildir. Servet, Cenâb-ı Hakk’ın ihsanıdır. Allah (c.c.), serveti dilediğine verir, dilediğinden alır. Mal ve mülkün gerçek sahibi O’dur. Cimriler, bu şuura eremeyen insanlardır.
Müslümanların, cimrilik konusunda, Allah Teâlâ’nın aşağıdaki ihtarını unutmamaları gerekir.

Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:
” Allah’ın verdiklerinden cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar bilakis bu onların kötülüğünedir. Cimrilik yaptıkları şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah işlediklerinizden haberdardır. ” (Âl-i İmrân, 3/180).
Beşer nefsi zayıftır, muhteristir. Ancak Allah’ın koruduğu kimseler bundan müstesnadır. Ancak imanla kendilerini mâmur edenler, bu cimrilik cehaletinden temizlenebilir, yeryüzünün zaruretlerinden kurtulabilir, menfaata karşı duydukları hırs kaydından vazgeçebilirler. Çünkü iman sahipleri, Allah’dan, maldan da üstün birşey umabilirler. Bu umulan şey Allah’ın rızasıdır. Mümin kalp; mal ile değil, iman ile mutmain olur; Allah yolunda infak etmekle fakir düşeceğinden korkmaz. Kendi hiç bir şey değilken Allah onu meydana getirmiş, vücut, göz, kalp, lisan ve sayısız nimetler bağışlamış ve mal sahibi yapmıştır. Bunlar Allah’a aittir. Öyle ise Allah’a güvenen birisi Allah yolunda ve Allah rızası için malını infak etmekten çekinmez.

Ama kalp gerçek imandan yoksun olunca, infak etmeye veya sadaka vermeye teşebbüs ettiği zaman, her defasında, nefsinde bir cimrilik duygusu dalgalanmaya başlar, fakir düşeceğinden korkar. Böylece infak etmekten vazgeçer. Sonra onun hayatı emniyetsiz ve istikrarsız bir korku ve ihtiras Cehennemi haline gelir.

Allah’a söz verdiği halde ahdine ihanet eden, verdiği söze vefa göstermeyip Allah’a karşı yalan söyleyen, hiç bir zaman kalbini münafıklıktan kurtaramaz. Ölçülü hareket etmek İslâm nizamının temel esaslarından birisidir. Aşırı müsrif davranmak da cimri davranmak kadar dengeyi bozar. İslâm, dengenin bozulmamasını öngörür:

“Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma. Yoksa pişman olur açıkta kalırsın. ” (el-İsrâ, 17/29).
Ayet-i Celilede cimrilik, ellerini boynuna bağlıyan bir insan gibi tasvir ediliyor. İsraf ise, elini son haddine kadar açıp elinde ve avucunda ne varsa dağıtmak şeklinde ifade ediliyor.
Cimri insanın da, müsrif insanın da varacağı netice aynıdır. Cimriliğin de israfın da sonu pişmanlık duygusudur. Her şeyin en iyisi orta hallisidir.

Orta yol, iman ahlâkı ile küfür ahlâkının sınırıdır: Cimrilik cehaletten gelen kara bir lekedir. İsraf ise şeytanın işini yapmaktır. Müsrifler şeytanın kardeşleri olarak tanıtılmaktadır.
Cimrilik kelimesinin Kur’an’daki diğer bir karşılığı katur kelimesidir. Bu kelime, Türkçe’deki hasis kelimesini karşılamaktadır. Anlamı, eli sıkı, yahut çok cimri demektir. Kur’an’da, kişinin elindeki şeyleri çar-çur etmesi demek olan israfın zıddı olarak kullanılmıştır.
“Ve onlar ki harcadıkları zaman, ne israf ederler, ne de cimrilik ederler; (harcamaları) bu ikisinin arasında dengeli olur. ” (el-Furkan, 25/67).

Cimrilik konusu, Allah’ın çok kötülediği bir haslettir. İman eden bir kimse asla cimri davranıp mal yığmaz. Tamahkâr davranmaz. Nefsinin cimriliğinden kendini kurtarır. Cimriliğin ve tamahkârlığın son derecesi olarak Kur’an’da bir kelime daha vardır. Bu kelime şih, şuh veya şihh’dir. Kelime güçlü bir kötüleme anlamında tamahkârlık ve cimrilik demektir.
“O halde gücünüz yettiği kadar Allah’dan korkun. (O’nun öğütlerini) dinleyin. İtaat edin. Kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden (şuhhe nefsihi) korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerdir. ” (et-Tegabün, 64/16).

Bu ayete göre, cimrilik, nefsin kendisinde bulunan bir belâdır. Nefsi, bu belâdan ancak iman kurtarır. Allah’a ve âhiret gününe inanan insan, infak ederek nefsindeki bu cahilî lekeyi temizler, bu belâdan kurtulur. Cimrilik belâsından kurtulamayan insan İslâmî bir hayata aşina olamaz. İslâmî hayata alışkın olmayan cimriler, Allah’ın rahmet hazinelerine sahip olsalar bile, biter korkusuyla cimrilik ederler. Halbuki Allah’ın hazineleri bitmez ve tükenmez.
“De ki, Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız tükenir korkusuyla yine de cimrilik ederdiniz. Hakikaten insan çok cimridir. ” (el-İsrâ, 17/100).

Bu cümle ile cimriliğin son haddi dile getiriliyor. Allah’ın rahmeti, her şeyi kaplamıştır. Onun ne bitmesinden ne de eksilmesinden endişe edilebilir.

kaynak: islam fıkıh ansiklopedisi


cehennemin gölgesi

Aralık 24, 2006

Bizler var oluşumuzu borçlu olduğumuz güneşin, radyasyon kuşağının içinde günlük yaşantımızı sürdürürken, gelecek bir zamanda yine aynı cehennemin gölgesinde bulunacağımızı,nasıl olsa zamanı var deyip hayalimizdeki kuruntularla kendimizi avutup bunu aklımıza dahi getirmeyiz. Ama dini veriler ve bilimin ışığında şartlanmalı algılamalarımızı  bir an olsun bir kenara bırakıp tefekkür etmeye çalıştığımızda,çok uzun zaman aralığı imiş gibi görünenin, zamanın boyutsallığı içinde nasıl eriyip kısaldığını idrak edebilirdik.
Bilindiği üzere, bugün bilim, geldiği son noktada, evrenin aslının Enerji ve algılanan maddenin ise bu enerjinin başka bir görünümü olduğunu söylemektedir. Bu anlayış da maddenin ve buna dayalı tüm Materyalist düşüncenin sonu demektir. Buradan da basit bir mantık yürütürsek,din adı altındaki sistemin Ruh olarak tabir ettiği şeyin ,Materyalist bilimin iddia ettiği gibi,beynin kimyasal işlevlerine verilen isim olmayıp beynin ürettiği bir tür enerji (mikrodalga) beden olduğu görüşüne ulaşabiliriz.

Bu enerji de iki türlü ifade edilir. Birincisi, mikrodalga boyut olan,foton ya da Elektromanyetik (E-M) alanlar boyutu, ikincisi de ışık hızı ötesinde soyut uzayda,Takyon dediğimiz ya da dini terminolojide Nur olarak ifade edilen enerjidir ki (mikrodalga boyuttaki ismi Nar olarak geçmektedir) bu enerji, bildiğimiz  tür enerjiden çok, salt düşünce,bilinç dediğimiz şeydir. Ve Takyonların bize göre sonsuz hızda olmaları evrenin her yerinde Hazır ve Nazır biçiminde var olarak her şeyi kapsaması anlamına gelir. E-M dalgalara nispetle daha latif dalgasal formda olan bu boyut açısından baktığımız zaman da her şeyin salt bilinçten ibaret olduğunu,Bilincin dışında ikinci bir yapının olmadığını ve madde olarak ifade edilenin de bu Tekil ve Tümel olan Kozmik Bilincin önce mikrodalga boyutuna frenlenip oradan da sırasıyla yoğunlaşarak Madde görünümüne büründüğünü algılardık. Bunu göz önünde bulundurduğumuzda Ruh olarak ifade ettiğimiz şeyin gerçek yapısının bu bilinç olduğu gerçeğine varabiliriz (hem birimsel hem de evrensel mânâda).Aynı zaman da Holografik özelliğe sahip olan bu Bilinç, büründüğü her boyutta yine aynı özellikle açığa çıkar. Bu da varlığın, kozmik bir düşün, hayalin var kabul ettiklerinden başka bir şey olmadığını gösterir. Tıpkı eski mistiklerin ” Rüya kendini düşlemektedir” dediği gibi.
Dini kaynaklarda ise, cehennem şöyle ifade edilmektedir: Hadislerde,   “Kıyamet günü Güneş halka yaklaştırılırda,nihayet insanlarla yakınlığı bir mil kadar olur. Güneş onları adeta eritecek ve amellerinin miktarına göre ter içinde kalacaklardır. Onlardan kimi topuklarına kadar,kimi diz kapaklarına kadar ,kimi beline kadar,kimi de gemlenene kadar tere batacaktır.”

“İnsanlar haşır olunduklarında, kırk yıl gözleri semaya dikili olarak bekler. Kendilerine kimse tek bir kelime söylemez. Bu esnada Güneş başlarının ucunda kendilerini yakar. İyi-kötü ter boğazlarına çıkasıya bu halde beklerler.”
“O gün cehennem getirilecek .Onun yetmiş bin bağı olacak ve her bağ ile beraber cehennemi çeken yetmiş bin melek olacak” Ayetlerde ise; “O gün cehennem getirilmiştir.” “Sizden hiç biriniz istisna edilmeksizin (hepiniz) cehenneme uğrayacaktır. sonra korunanları oradan kurtaracağız. Nefsine zulmedenleri ise diz üstü orada bırakacağız.” “cehennem Rabbine şikayette bulunarak “ya Rabbi kısımlarım birbirini yedi” dedi!� (Termonükleer reaksiyon).
Açık açık cehennemin güneş olduğunu belirten bu ifadeler, günümüz biliminin tesbit ettiği gerçeklerle aynı paralelliktedir. Bu ise kısaca şöyledir;

Uzayda galaksilerin içinde,nebula olarak adlandırılan,soğuk ve karanlık toz bulutları vardır. Bunlar Yıldızların hammaddeleridir. Bu gaz ve toz bulutları, galaksi etrafındaki şok dalgalarının etkisiyle büyük bulut ve küreler halinde yoğunlaşarak,sıkışıp ısınırlar. Çünkü bu gaz küresi kendini oluşturan gazların korkunç ağırlığına karşı koyamaz. Böylece yıldız taslağı büzülmeyi,merkezdeki basınç ve sıcaklıkta artmayı sürdürür (basınçla sıcaklık doğru orantılıdır).Sonunda yıldız taslağının merkezindeki sıcaklık on milyon dereceye ulaşınca hidrojen yanması başlar. Bu sıcaklıkta Hidrojen atomlarının çekirdekleri öylesine büyük hızlarla hareket ederler ki çarpıştıkları zaman birbirleriyle kaynaşıp bu süreç sonucunda hidrojeni helyuma dönüştürürler. Kaynaşan her dört hidrojen çekirdeğine karşılık bir helyum çekirdeği ortaya çıkar. Ama daha önemlisi sonuçta açığa çıkan helyum çekirdeğinin ağırlığı, başlangıçtaki dört hidrojen çekirdeğinin ağırlığından daha azdır. Burada kaybolan madde ,Einsten’ın ünlü E=mc2 formulü uyarınca saf enerjiye dönüşür. Hidrojen yanmasından ortaya çıkan bu korkunç enerji,sonunda yıldız taslağının kendi ağırlığını taşımasını sağlayacak ortamı hazırlar (bu enerjinin yüzeye çıkması bir milyon yıl alır; dolayısıyla merkezde enerji üretimi dursa da bir milyon yıllık enerji depo edilmiştir). Artık büzülme durmuş ve bir yıldız doğmuştur (güneşin merkezinde  her saniyede altı yüz milyon ton hidrojen helyuma dönüşür ve bu milyarlarca yıl sürer).
Yıldızın merkezindeki tüm hidrojen bittiğinde ise hidrojen yanması durur. Dışarıya doğru akan enerji olmayınca da yıldız kendi çekim etkisine dayanamaz ve kendi ağırlığını taşıyamayan helyumca zengin çekirdek çökmeye başlar. Bu çökmenin etkisiyle gittikçe sıkışan çekirdekteki sıcaklık çok yüksek değerlere ulaşır. (Her ne kadar merkezde hidrojen tükenmiş olsa da çekirdekle yüzeyi arasında hâlâ bol miktarda hidrojen yakıtı vardır). Sonunda sıcaklık o denli artar ki ,çekirdeğin çevresindeki  bir katmanda hidrojen yanmaya başlar. Kabuk hidrojenin yanmasının başlamasıyla yıldız yeni bir enerji kaynağı ve bol miktarda da yakıt bulmuştur. Ve böylece yıldız yavaş yavaş genişlemeye başlar. Yanan bir hidrojen tabakası ile kapalı çekirdek çökmeyi sürdürdükçe de yıldızın dış katmanları dışarıya doğru itilir. Yüz milyon dereceye ulaşan merkez sıcaklığı buradaki helyum çekirdeğini başlangıçtaki durum gibi öyle yüksek hızlarla hareket etmesine ve şiddetli çarpışmalarına neden olur ki bu çekirdekler kaynaşarak karbon ve oksijen çekirdeklerini oluştururlar.  (Yani helyum yakıt karbon ve oksijen artık olurlar).
Helyum yanmasının başlaması dışarıya doğru yeni bir enerji akımı yaratır. Ve tekrar çökmeyi durdurur. Şimdi yıldızın derinliklerinde iki termonükleer vardır. Yani merkezde helyum ve çevredeki bir katmanda hidrojen yanmaları. Bu çift kaynaklı termonükleer tepkime sonucunda, yıldızın boyutları öyle dev büyüklüklere ulaşır ki hacmi bir milyar kat büyür. Yıldızın dış katmanları dışarıya doğru itildikçe de bu katmanları oluşturan atomlar birbirlerinden gittikçe uzaklaşırlar. Buna bağlı olarak  yıldızın dış katmanlarındaki yoğunluk  ve basınç azalır. Bu durumdaki güneşin yüzey sıcaklığı altı bin derece ocaktaki kömürler ya da demircinin örsü üzerindeki kızgın demir gibi kırmızımsı bir ışıkla parıldayarak Kırmızı dev ismiyle adlandırılır. Bu büyüme evresine geldiğinde güneşe en yakın gezegen olan Merkür, buharlaşan ilk gezegen olacaktır ve akabinde de Venüs. Bu sırada dünyada da (yaklaşık günümüzden bir milyar yıl sonra) her şey sona erecek. Önce dünyanın atmosferi su oranını kaybederek,hidrojen uzaya karışacak ve okyanuslar buharlaşmaya başlayacak .Yaklaşık iki milyar yıl sonra  ise, bir zamanlar denizlerin doldurduğu yerleri kurak tozdan göller kaplayacak (ki bu esnada suyun tamamı buharlaşmıştır). Bunu takip eden milyonlarca ve milyarlarca yıl sonra zarfında ise güneşe giderek daha fazla yaklaşarak, önce yerkabuğunun kayalardan oluşmuş bölümü buharlaşacak,sonra da manto tabakası çözülmeye başlayacak. Akabinde de evrendeki tek mavi gezegen yanmış olacak.

Bu durum gezegenimizden geriye pek bir şey bırakmayıp güneşte, dünyanın bir zamanlar varlığına ilişkin çok küçük bir değişim olarak dış zarfındaki metali yaklaşık % 0,01 kadar artırmış olacak (yani hidrojen ve helyum dışındaki diğer elementler).
Yaklaşık yedi milyar yıl sonra bu deyişimin sonunda kırmızı dev olan güneşin çapı dünya yörüngesinin biraz dışı olan  üç yüz milyon km.ye ulaşmıştır. Kırmızı dev evresinden yaklaşık birkaç milyar yıl sonra yıldızın çekirdeğindeki helyum da tükenir. Bu nedenle helyum yanması durur ve çekirdek,yıldızın kendi çekimi altında bir kez daha çökmeye başlar. Sıcaklık ve basınç bir önceki evreden daha yüksek evrelere ulaşır ki, sonuçta karbon ve oksijence zengin çekirdeğin çevresindeki ince bir katmanda helyum yanmaya başlar. Bu güneş ve benzeri olan yıldızların yaşamlarındaki son evredir. Çünkü bu tip yıldızların kütleleri daha ileri düzeyde termonükleer tepkimeleri başlatacak denli büyük değildir. Yani dış katmanların ağırlığı merkezde karbon ve oksijen termonükleer tepkimelerini başlatacak derecede büyük sıcaklık ve basınçlar oluşturamazlar. Sonuçta Hidrojen ve helyum yanmaları yıldızın dış katmanlarına doğru yayılır; ama merkezdeki karbon ve oksijen tepkimeye girmeden kalır. Bu durum çekim etkisini durduramayacağından tekrar büzülmeye başlar. Bunun sonucu olarak yıldızın derinliklerindeki atomlar öylesine  büyük bir kuvvetle sıkıştırılırlar ki, elektronlar atom çekirdeklerinden ayrılarak güneşin içini, elektron denizinde yüzen atom çekirdeklerinden ibaret kılarlar. Ve yıldız,yerküremizin boyutlarına değin küçüldüğünde ise elektronlar uygulanan basınca daha fazla dayanamayarak karşı koyarlar. Bunun nedeni de elektronlar birbirine öyle yakındırlar ki, biraz daha sıkıştırma iki elektronun uzayda aynı yerde bulunması anlamına gelir. Bu da kuantum fiziğine aykırıdır. Çünkü pauli dışlama ilkesi adı verilen yasaya göre, özdeş (yani aynı kütle,sipin,elektrik yüklü olan ) iki parçacık aynı yerde ve kuantum durumunda bulunamazlar. Bunun sonucu olarak da ortaya çıkan basınç yoz elektron basıncı adını alır ve yıldızın daha çok büzülmesini önler. Böyle ölü bir güneşin çapı, yaklaşık on bin km.’ ye, madde yoğunluğunun yaklaşık 1 cm. küpünün ağırlığı ise bin tona ulaşır. Çevresinde gezegenimsi bulutsuyu oluşturan (dışa yayılan,atılan) gazlar dağılıp kaybolduğunda da yüzey sıcaklığı yüz bin derece civarında olup,büzülüp yerküre boyutlarına indiğinde de bu sıcaklık kırk bin,elli bin dereceye düşer. Bu akkor halinde göz kamaştırıcı mavimsi beyaz bir ışıkla parlayan güneşlere Beyaz Cüce adı verilir.

Bir beyaz cüce halini alacak güneşimizin de kendi ekseni etrafındaki dönüşü öyle artacak ki, yıldız durumundayken sahip olduğundan çok daha  güçlü elektromanyetik alan meydana getirerek bu halini devam ettirecektir.

Şimdi bu iki görüşü birleştirerek şöyle ifade edebiliriz; İnsanın ölümü ile birlikte devre dışı kalan beyin,vücuda bio-elektrik faaliyetlerini sürdüremeyeceğinden Aurayı besleyen kaynak devre dışı kalır.

Ve yine dini kaynaklara göre 120. günde oluşan Ruh (mikrodalga beden) o ana kadar ortaya konan tüm eylem ve düşünceleri kaydetmiş vaziyette yavaş yavaş serbest hale geçer (ki bu eylem ve düşünceler aynı zamanda beynin yaydığı belli frekanstaki dalgalarla atmosfer tabakasına yayılarak  doğanın belleği olan Akaşalara katılır). Fakat bu sefer de E-M dalgaların birbirleriyle olan etkileşimleri dolayısıyla,dünyanın sahip olduğu E-M alanı tarafından tutulur.(Bu süreç kabir alemi olarak adlandırılmıştır). Bundan kurtulması, ancak dünyanın yok olmasıyla mümkündür ki, bu da güneşin kırmızı dev haline gelme evresinde yerküremizi yutmasıyla gerçekleşir (Bu süreç de mahşer olarak ifade edilmiştir).
Böylece dünyanın manyetik alanının kalkmasıyla serbest kalan enerji bedenler ( ve dünya üzerinde yaşanmış tüm olayların kayıtlı olduğu Akaşalarla birlikte) bu sefer de Güneşin E-M platformuna çekilir. Bu çekime karşı birimler eğer güçlü anti-manyetik alan oluşturamamışsa (ki bu pozitif düşünce ve fiillerin başka deyişle ibadet adı altındaki çalışmaların enerji birimi olarak mikrodalga bedene yüklenmemişse ya da yüklenecek ortam bulamamışsa) güneşin çekimi altında ona doğru güçlü bir şekilde çekilir. Ebedi olarak kalanların da bu çekimin etkisinden kurtulabilmeleri mümkün değildir. Çünkü beyaz cücelerdeki E-M alanlar dünyanın sahip olduğundan çok çok daha güçlüdür. Bu çekim alanı altında kalış sürelerine göre kurtulabilenler ise mikrodalga boyutundan sıyrılarak,salt bilinç boyutuna dönüşüm yapıp Galaksi içindeki yıldız ve ikizleri olan yapılara yayılırlar.

Ayrıca önemli bir nokta da; dünyanın,güneşin”vb) yok olmaları,onların bizim tarafımızdan madde olarak algılanan dalgasal formların dönüşümü sonucu ortaya çıkmaktadır. Algılayamadığımız, maddeleştiremediğimiz formlar,ikizi (yani paralel evrenler) olan kendi boyutlarında mevcudiyetlerini devam ettirirler.(*) Ayrıca bizler mikrodalga scalası içinde cüzi bir kısımda maddesel varlıklar olarak mevcut olduğumuz gibi,diğer scalaların da kendine has bilinçli varlıkları söz konusudur. Bu da güneşin ikizindeki Zebani denilen varlıkları tanımlar.
Bununla birlikte bu süreç içindeki birkaç husus da şöyledir; Nasıl ki bir birimin gerçek yapısının dalgasal olmasına karşın,kendini madde  olarak algılayıp ona göre bir zaman anlayışı içinde varsayıyorsa aynı şekilde mikrodalga bedenin de ,içinde yaşadığımız ortama göre daha latif olan cehennem denen ortamda da kendini o boyuta göre madde alemi olarak algılayacaktır. Dolayısıyla bu ortamın kendine göre düşsel bir sıkıntı yanı olsa da bize göre dalga bedenin defarmasyonu ,o boyuta göre ise fiziksel bir acı yanı da mevcut olacaktır.

Ayrıca bir dalganın ,diğer dalga (ya da dalgalara) kıyasla daha seyyal olması, frekansının daha yüksek olması demektir. Bu da madde görünümünün boyutsallığını ve birbirlerine nisbet zamanın görselliğini oluşturur. Nasıl ki hareketli olan sistemdeki bir birimin, duran bir insanın algılamasına göre zamanın daha yavaş,duran bir insanın da, hareketli olan sistemdekinin algılamasına kıyasla,zamanının daha hızlı aktığını gözlemlemesi gibi, Latif olan yapıda diğerlerine kıyasla zamanı, bir on saat,yirmi gün,bin yıl,bir milyon yıl,bir milyar yıl”vb) oranla algılayacaktır. Bu noktada da mutlak kıyametle,insanın kıyameti çakışmakta,aynılaşmaktadır.
Bu durum Âyetlerde yedi-sekiz saniyeye tekabül eden sembolik bir olayla ifade edilmiştir.
Cehennem boyutunda zamanın varlığı söz konusu iken,tam ışık hızı ve ötesi olan bilinç boyutunda ise, zaman dolayısıyla mekân kaydı olmaksızın Zihin,Kozmik Bilincin kendi kapasitesince yansıtıcısı olarak seyir halinde olacaktır. Bu nokta mistik kaynaklarda da; zaman kavramının ötesinde cennet denilen ortamdaki (boyutta) yaşantıda, her dilenenin An içinde olup bitmesinin “O her an yeni bir yaratıştadır” hükmünün tam anlamıyla yaşanılarak,hissedilir bir biçimde ortaya çıkması yani, kendisinde Halik isminin mânâsı açığa çıkarak her an yeni bir şeyler üretir, yaratır başka deyişle kendine birçok beden ve sayısız varlıklar yaratır,şekliyle ifade edilmiştir (aynı şekilde cehennem boyutunun da beş duyu scalasında değerlendirdiğimiz bir biçimde olmayıp kendi bilinç durumuna göre seyir boyutu olduğu da ifade edilmektedir. Kaldı ki ÖYD (ölüme yakın deneyimler) durumlarında bile bunlar söylenmektedir.)
Bu görüş,dıştan içe bakış açısı olarak anlatılanın yanında içten dışa doğru projekte açısından bakışı gösterir ki, aynı durumu beynin fiziksel bir gerçeklikten, başka bir fiziksel gerçekliği yaratma eylemi olan Holografik model açısından da irdeleyebiliriz. Bu modele göre ise; ölüm ötesi denen alemin,fiziksel dünyamızdan türsel olarak değil, yalnızca derece olarak farklı ve daha temel bir gerçeklik düzeyi olduğunu görürüz.

Biraz daha ilerletirsek,madde dünyası,öbür alemin düşün-yarat eyleminin yalnızca donmuş versiyonudur diyebiliriz. Bu da bizi, cennet ve cehennemin insanı olmadığı ayrı bir deyişle bir mekân olarak gidilecek bir yer değil, şuurun yarattığı ayrı bir gerçeklik düzeyi (boyutu) olan, insanın cenneti ve cehenneminin söz konusu olduğu bir anlayışa götürür ki, bu da cehennemin odununun, yakıtının insanın kendisi olduğu şekliyle açıklanmıştır. Tıpkı Günaha Son Çağrı adlı eserinde Nikos Kzantzakis�in �cennetle cehennemin kapıları bitişik ve aynıdır�dediği gibi. Ayrıca bu kavram ile bilincin kendi içindeki dönüşümlerini ifade eden,yer ile göğün birleşmesi,güneşin ve ayın ışığını vermemesi ayın yarılması,yıldızların dökülmesi…vb) sözlerine de açıklık getirmektedir.

Kenan Keskin
afyuksel.com
16.11.2000

(*) Paralel evrenler görüşü 1957 yılında Hugh Everett tarafından � Evrensel dalga Fonksiyonu Kuramı�adlı doktora tezi ile açıklanmıştır.

Kaynakça:
AHMED HULUSİ; İnsan ve Sırları, Cuma Sohbetleri
W.J.KAUFMANN; Evrenin Evrimi Ve Yıldızların oluşumu
TUBİTAK BİLİM TEKNİK (Kasım2000); Güneşin Doğmayacağı Gün


Evdeki Sinsi Düşmanlar

Aralık 24, 2006

Kadir DEMİRCAN  (sızıntı)

Çevre kirliliğinin önlenmesi ve yönetimi çerçevesinde, zehirli kimyevî maddeler, hava kirliliği, radyasyon ve zehirli atıklarla ilgili hususların değerlendirilmesinde, insanoğlunun yaratılışı gereği ifrattan tefrite kadar çok farklı bakış açıları ve yorumları zaman zaman tartışılmaktadır. Çevre koruma konularında çıkarılan kanunlar ve yapılan düzenlemeler de belli bakış açılarına ve yorumlara göre şekillenir.

Çevre kirleticilerinden korunma yanında, bunları ifrat ve tefritten (aşırılıklardan) uzak bir şekilde değerlendirebilmek için öncelikle içinde yaşadığımız ve bize emanet edilmiş tabiatın mahiyetiyle beraber, bu kimyevî maddelerin de özelliklerini bilmek mecburiyetindeyiz. Herşeyden önce sağlıklı bir hayatın temel şartı sağlıklı, temiz ve mümkün olduğunca fıtrî bir çevredir. Bununla beraber bu ideal düşünce ile ortaya konulan teklif belli bir doz aralığında geçerlidir. Bir başka ifadeyle tabiattaki herşey, belli bir dozun üzerinde alınır veya tüketilirse zararlı hâle gelir. Uygun bir dozda kullanıldığında en faydalı görülen şeyler bile belli bir dozun üzerinde veya altında zararlı duruma geçebilir. Kısacası, herşeyin bir riski ve bedeli vardır. Faydalı diye bildiğimiz şeylerin kabul edilebilir doz miktarları daha yüksek iken, zararlı şeylerin kabul edilebilir doz miktarları daha düşüktür. Kabul edilebilir doz miktarları da ya bir defada alınan veya maruz kalınan doz olarak, yahut ömür boyu maruz kalınan toplam doz miktarı olarak tespit edilir.

Bu noktadan, yaşadığımız çevrede kullandığımız malzemelerde ve tükettiğimiz gıdalardaki herbir kimyevî maddenin belli dozları faydalı iken, belli dozların üzerinde zararlı olması, bir İlâhî kanun olarak varlığa konulmuş bir özelliktir. Genel olarak tabiatın fıtrî çevrim sistemleriyle parçalanıp temizlenmeyen ve birikerek zararlı olmaya başlayan dozun üzeri tehlikeli olarak görülür. İnsanlık tarihine baktığımızda açık ve net olarak görülen durum, günümüz insanının kabul edilebilir dozunun seviye sınırları oldukça düşük olan kimyevî maddeleri çok daha yoğun bir şekilde kullanması veya tüketmesidir. Bunun neticesi olarak da değişik yaş dönemlerinde kullandığımız veya maruz kaldığımız herbir kimyevî maddenin kabul edilebilir toplam doz miktarını aştığımız için birçok hastalık ve sağlık problemi ile karşı karşıya kalmaktayız.

Akıllı insana düşen vazife, öncelikle kabul edilebilir risk seviyeleri yüksek olan, dolayısıyla hayatımız boyunca toplam doz sınırlarını aşamayacak kimyevî maddeleri kullanması veya tüketmesidir. Bunu yapmadığı takdirde, hiç olmazsa, günlük hayatında kullandığı bu maddelerin kabul edilebilir risk seviyelerinin, kullanabileceği toplam doz miktarının ve sürelerinin ne olduğu konusunda bilgilenmeli ve bu kritik eşik seviyesini aşmayacak şekilde bu maddelerin kullanımını sınırlandırmalıdır. Bu hususta çok gevşek davranıp önemsememe tehlikesi yanında, çok katı davranıp ‘bunlar faydalı-bunlar kesin zararlı maddeler’ şeklinde iki gruba ayırıp miktar ve yoğunluk hesabı yapmadan düşmanca tavır almak da hayatı çekilmez hâle getirir.

Ancak hayatımızın büyük bir bölümünü geçirdiğimiz evlerimizde, iş yerlerimizde bizleri bekleyen tehlikeleri de gözardı etmeden sağlığımızı korumanın yollarını aramalıyız. Bunun için önce, yaşadığımız ortamlarda (ev, ofis,…) her gün maruz kalabileceğimiz zararlı kimyevî maddeleri iyi tanımalıyız.

Günlük hayatımızda, uçucu gazlar (tuz ruhunun dumanı gibi), CO (karbonmonoksit) ve böcek ilâçları gibi 3.000′den fazla organik maddeyle iç içeyiz. İncelenen 30 adet uçucu gazın kansere yol açabileceği bilinmektedir.

Yapılan araştırmalara göre, gerekli tedbirler alınmadığı takdirde, evlerimizin içi de en az dışarıdaki kirli hava kadar sağlığımıza zarar verebilir. Bu zarar; havalandırma sistemlerinden (klima), kullanılan temizlik maddeleri ve kozmetik ürünlerden kaynaklanmaktadır.

En son yayınlanan bir rapora göre:

-Kanserojen bir madde olan benzene maruziyetin % 45 sorumlusu sigara,

-% 36 sorumlusu egzoz gazı,

-% 16 sorumlusu parfümler, kozmetik ürünler, temizlik malzemeleri, fotokopi cihazı, böcek öldürücüleri gibi ilâçlar,

-% 3 sorumlusu endüstriyel kaynaklardır.

Çevreye zarar verdiği için bir santralin kurulmasına karşı çıkanlar, aynı hassasiyeti sigara karşısında da göstermelidirler.

Birçok uçucu gaz evlerimizde bol olarak bulunabilir. Meselâ; kuru temizlemede kullanılan bir madde olan tetrakloretilen bunlardan biridir. Tuvalet ve lâvabo temizliğinde kullanılan maddeler, temiz kokmak için kullandığımız sunî kokulandırıcılarda (parfümler) bulunan paradiklorbenzen, kanser yapıcı özelliği olan bir maddedir.

Bazı kimyevî maddeler havaya gaz olarak buharlaşarak karışırlar, (bu durum temizlik ürünlerinde daha belirgindir). Bilhassa klor tehlikeli bir maddedir. Mümkünse bu maddeleri kullanırken maske (veya bez) kullanılması faydalı olur. Özellikle hamile kadınlar bu tür maddeleri kullanırken daha hassas olmalıdırlar…

Suları temizlemek için kullanılan klor, şap, kireç gibi maddelerin de sağlığa zararlı tesirleri olabilir. Bu yüzden sular kireçli ve klorluysa (suyun renginden anlaşılabilir) hemen içilmemelidir. Musluk sularına güvenilmiyorsa kaynak suları tercih edilebilir. Yine aynı şekilde bembeyaz kireçli suyun altında duş alınmamalıdır.

Mutfaklarımızda gaz ocaklarından, kızartmalardan, fırınlardan ortama salınan gazlar konusunda da dikkatli olunmalı ve mutfak çok iyi havalandırılmalıdır.

Sinek ilâçlarında kullanılan klordane zararlı tesirleri olan bir maddedir. Sinek ilâcı gibi bazı zehirler, dışarıda güneş ışığında, bazıları da bakteriler tarafından parçalanarak zararsız hâle gelirler. Fakat evin havasız loş kısımları ve halının tüyleri arasında kalan zehir yıllarca parçalanmayabilir. Ayrıca halı aralarında yaşayan mikroskobik canlılar ve tozlar da ev içi tehlikelerdendir. Küçük çocuklar halı üzerinde oynadıklarından veya emeklediklerinden halıdaki keneleri ve tozları yutabilirler. Bu açıdan halı temizliği çok önemlidir. Amerika’da yaklaşık 3.000 kanser vakasının halılarla ilgisi olduğu sanılmaktadır.

Bir ev ortamında (temizlik malzemeleri, yumuşatıcılar, sinek ilâçları, boya, tiner, yapıştırıcı dumanı, klima, ocaklar, parfüm gibi kozmetikler) maruz kalınan benzen miktarı günlük 110 nanogram (üç sigara miktarı)’dır.

Halılardaki ev tozları, kadmiyum, kurşun gibi ağır metalleri, poliklorinat bifeniller gibi zehirleri barındırabilirler. Ayrıca halılar astım ve alerjiye yol açabilen bakterilerin de çok sevdiği yerlerdir.

Kozmetik sanayiinde (parfüm, oje, vb. makyaj malzemeleri) kullanılan sentetik maddelerin % 95′i petrolden üretilir. Kanserojen ve nörotoksik özellikleri barındırabilen kozmetik ürünler, doğum kusurlarına sinir sistemi bozukluklarına yol açabilirler. FDA’nın raporuna göre kozmetikte kullanılan 138 ve spreyli kokular sanayiinde kullanılan 20 maddenin zararlı olduğu bilinmektedir. Yumuşatıcılarda kloroform, ev spreylerinde kanserojen paradiklorbenzen bulunur.

Fakat bu maddelerin hayat boyu maruz kalınan kabul edilebilir dozu veya zararlı doz seviyesi ile ilgili bilgiler henüz sıhhatli değildir.

Evlerde maruz kalabileceğimiz bazı kimyasallar ve nerede bulundukları

1- Aseton: Kolonya, deterjan, bulaşık jeli, oje çıkarıcılarda bulunur. Ağız kuruluğu, bulantı, kusmaya yol açabilir; sinir sisteminde tesirlidir.

2- Benzaldehid: Saç spreyi, beyazlatıcılar, saç kremi, şampuan.Göz, deri ve akciğerler için zararlı bir narkotiktir.

3- Benzil asetat: Parfümler, yumuşatıcılar, sabun spreyi, beyazlatıcılar.Kanserojendir.

4- Camphor: Parfüm, krem, kozmetik ürünlerinde bulunur. Solunması tehlikelidir.

5- Ethanol: Kozmetikten temizliğe birçok üründe kullanılan bu madde, hâlsizlikten sinir sistemi hastalıklarına kadar birçok rahatsızlığa yol açabilir.

6- Limonene: Kozmetik ürünlerde kullanılır. Göz ve deri tahribi yapar. Solunmamalıdır.

7- Apinene, gterpinene, aterpineol: Kozmetik ürünlerde kullanılan kimyevî maddelerdir.

Hayatımızın her safhasına girmiş bu kadar çok maddeyi görünce bir an paniğe kapılabilirsiniz. Şu andaki çalışmalar bu maddelerin kabul edilebilir risk seviyelerini belirleme ve zararlı dozların üzerine çıkılmaması için ikazlar yapılması hususundadır. Meselâ, “bir insan hayatı boyunca 300 kutu oje çıkarıcı malzeme kullanırsa asetonun zarar verici toplam dozuna erişebilir” gibi net bir bilgi elde edildiği takdirde korunmak daha kolay ve şuurlu olabilecektir.

Henüz bu maddelerin zararlı dozlarını kesin olarak bilemiyorsak ne yapılmalıdır?

1- Bu tür zararlı maddeler mümkün olduğunca kullanılmamalı. Eğer mutlaka kullanılacaksa etikete bakılıp gerekli tedbirler alınmalıdır.

2- Parfümler yerine tabiî kokular tercih edilebilir.

3- Ev temizliğine azamî dikkat edilmelidir.

4- Sulara güvenmiyorsak şişe suyu kullanılabilir.

5- Koruyucu hekimlik hizmetleri, tedavi hekimliği hizmetlerinden önce gelmelidir. Hastalıklar ortaya çıkmadan önce hastalığa sebep olan unsurlar ortadan kaldırılmalı, kaldırılamıyorsa bunlara karşı gereken tedbirler alınmalıdır.

Kaynaklar
- Scientific American, 1998.
- ABD Bilim ve Teknoloji Komite Raporu, 1986, Eylül.
- FDA Raporları, (1968-1972).
- Human Ecologist, Fall, 1992.


CENNET NEVİLERİ VE MERTEBELERİ

Aralık 24, 2006

1-Cennetü’n-Nâim: “Beni Cennetü’n-Nâim’in varislerinden kıl… ” (Şuârâ, 26/85) Ayrıca (bk. el-Mâide, 5/65; et-Tevbe, 9/21; Yunus, 10/9).
2-Cennetü’l-Adn: “Şüphesiz ki, iman edenler ve güzel amel işleyenler yok mu, işte onlar mahlûkatın en hayırlısıdırlar. Onların mükâfâtı Rableri katında And Cennetleridir ki onların altlarından nehirler akar, orada onlar ebedî kalıcıdırlar, Allah onlardan razı olmuştur, onlar da ondan razı olmuşlardır. Bu Rabb’inden korkanlar içindir. ” (Beyyine, 98/8, Ayrıca bk. et-Tevbe, 9/72; er-Ra’d, 13/23; en-Nahl, 16/31)
3-Cennetü’l-Firdevs: “Şüphesiz, iman edip güzel amel işleyenler için barınak olarak Firdevs Cennetleri. vardır ” (el-Kehf,18/107 ve el-Mü’minun, 23/11).
4-Cennetü’l-Me’vâ: “Iman edip güzel amel işleyenlere gelince, onlar için Me’vâ Cennetleri vardır. ” (Secde, 32/19 ve En-Necm, 53/15).
5-Dârü’s-Selâm: “Halbuki Allah Dârü’s-Selâm’a çağırıyor ve O, dilediği kimseleri dosdoğru bir yola hidâyet buyurur. ” (Yunus, 10/25 ve el-En’âm, 6/127).
6-Dârü’l-Huld: “O Rab ki, fazlından bizi durulacak yurda (Cennet’e) kondurdu.” (Fâtır, 35/35).
Her ne kadar Ibn Abbâs Cennet’in tabakalarını yedi ile sınırlandırmışsa da, ayetlerden anlaşıldığına göre, Cennet’in bir çok tabakası vardır. Burada Ibn Abbâs’ın haber verdiği ve ayetlerde adları geçen Cennet tabakaları, Cennet’in en yüksek tabakalarıdır. Çünkü bu tabakalarda da bir çok tabaka vardır. Nitekim Allah Teâlâ’nın Nâim Cennetleri veya “Firdevs Cennetleri” şeklindeki çoğul ifade eden ayetleri buna delildir. Ayrıca Ümmü Hârise Hadisinde bu gerçek Hz. Peygamberin dilinden ifade olunmuştur. Ümmü Harise Bedir’de şehit olan çocuğu hakkında Hz. Peygamber’den bilgi almak üzere gelmiş ve ona Rasûlullah bir çok Cennet olduğunu belirterek, çocuğunun da “Firdevs-i Â’lâ’da” olduğunu söylemek suretiyle teselli etmiştir (Mansur Ali Nâsıf, et-Tâcü’ el-Câmi’ li’l-Usul, fi Ahadisi’r-Rasûl, Istanbul (t.y.), V, 4033).
Nitekim Müslim’in Ebû Sâid el-Hudrî’den rivayet ettiği hadiste de, Allah yolunda cihat edenlerin, cihatları sebebiyle Cennet’te yüz derece yükselecekleri, her derecenin arasının ise, yer ile gök arasındaki mesâfe kadar olduğu, Hz. Peygamber tarafından haber verilmektedir (Müslim, Imâre, 116). Hadiste sözü edilen dereceler konusunda ise şu ihtimaller öne sürülmüştür. Bu dereceleri zahiriyle anlamak mümkündür. Gerçekten söz konusu derecelerin, zahirinden anlaşıldığı üzere, birbirinden daha yüksek menziller (tabakalar) olması muhtemeldir. Buna karşılık, yükseklikten kasdın, Cennet’teki nimetlerin çokluğu, insanın veya bir başka yaratığın hiç aklına bile gelmemiş, gönlünden dahi geçmemiş iyiliklerin büyüklüğü veya çokluğu anlamında olması muhtemeldir. Zira Allah Teâlâ’nın mücâhide lutfettiği iyilik veya cömertlik türleri birbirinden çok farklıdır, birbirinden üstündür. Buna göre, nimetlerin fazilet (üstünlük) konusundaki farklılıkları uzaklık açısından yer ile gök arasındaki mesafe gibidir. Fakat el-Kadî Iyad (544/1149) birinci görüşü tercih etmiştir (en-Nevevi, Şerhu Müslim, Kahire (t.y.), XIII. 28).
Yine Buhârî’nin bir rivayetinde Hz. Peygamber, Allah yolunda savaşan mücâhidler için Cennet’te yüz derece (tabaka) hazırlandığını ve iki derecenin arasının yerle gök arası gibi olduğunu haber vermekte ve sözlerine devamla “Allah’dan istediğiniz zaman Firdevs’i isteyin… Çünkü Firdevs, Cennet’in ortası ve Cennet’in en yükseğidir (…). Firdevs’ten Cennet nehirleri doğar” buyurmaktadır. (Buhârî, Cihad 4)
Aynî, “Firdevs, Cennetin ortasıdır (vasatıdır).” cümlesini, Cennet’in en iyi yeri veya üstünü (efdali) olarak yorumlar ve bu görüşüne “Böylece sizi en hayırlı bir ümmet kıldık” (el-Bakara, 2/143) ayetinde geçen “vesetan” kelimesini delil getirir (el-Aynî, Umdetü’l-Kârî fî Şerhi Sahihi’l-Buhârî, Istanbul 1309, VI, 539). Çeşitli rivayetlerde Firdevs Cenneti’nin güzellikleri dile getirilmiştir. Diğer taraftan hadiste söz konusu edilen Cennet dereceleri arasındaki mesafelerin çeşitli rivayetlere göre “yüz senelik mesafe”, “Beş yüz senelik mesafe” şeklinde değiştiğine işaret edelim (el-Aynî, aynı yer).
Bütün bu ayet, hadis ve âlimlerin yorumlarından Cennet’in birçok tabakası olduğu anlaşılmaktadır. Bu tabakalardan bazılarının daha yüce ve nimetlerinin daha güzel veya daha efdal olması sebebiyle isimleri bize bildirilmiştir. Firdevs Cenneti mertebece en yüksek olan Cennet tabakasıdır. (Ayrıca bkz. et-Taberi, Tefsir, Mısır 1954, XVI. 37-8)
kaynak: islam fıkıh ansiklopedisi


CENNET

Aralık 24, 2006

Peygamberlerin davetine uyarak iman edip, dünya ve ahirete ait işleri, kulluk vazifelerini elden geldiği kadar güzel bir şekilde yapan temiz ve müttakî kişiler için hazırlanmış bir huzur ve saadet yurdudur. Kısaca ahiretteki nimetler yurdunun adıdır. Çoğulu Cinân ve Cennât’tır.
Kur’an-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerde Cennet, çeşitli şekillerde tasvir edilmiştir. Bilhassa Kur’an-ı Kerîm’de ağaçları altından ırmaklar akan Cennetler şeklinde anlatılmaktadır:
“Cennet takva sahiplerine, uzak olmayarak yaklaştırılmıştır. İşte size va’dolunan, gördüğünüz şu Cennet’tir ki, O, Allah’ın taatına dönen onun (hudud ve ahkâmına) riayet eden çok esirgeyici Allah’a bütün samimiyetiyle gıyâben saygı gösteren, hakkın taatına yönelmiş bir kalble gelen kimselere aittir. ” (Kâf, 50/31-33).
“Tövbe edenler, iyi amel ve harekette bulunanlar öyle değil. Çünkü bunlar hiç bir şeyle haksızlığa uğratılmayarak Cennet’e, çok esirgeyici Allah’ın kullarına gıyâben va’d buyurduğu Adn Cennet’lerine gireceklerdir. Onun vadi şüphesiz yerini bulacaktır. Orada selâmdan başka boş bir söz işitmeyeceklerdir. Orada sabah, akşam rızıkları da ayaklarına gelecektir. O, öyle Cennet’tir ki biz ona kullarımızdan gerçekten müttakî olanları vâris kılacağız. ” (Meryem, 18/60-63).

Cennet, bu dünyada yapılan iyiliklerin ahirette Allah tarafından verilen karşılığıdır. Kur’an’da Cenâb-ı Allah şöyle buyurmaktadır:
“Adn Cennetleri vardır ki altlarından ırmaklar akar. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar. İşte günahlardan temizlenenlerin mükâfatı.” (Tâhâ, 20/76).

Kur’an’da Cennet’in niteliklerinden bazılarına şu şekilde değinilir:
1- Altlarından ırmaklar akan, birbiri üzerine bina edilmiş yüksek köşkler (ez-Zümer, 39/20), güzel meskenler (et-Tevbe, 9/72)
2- Türlü ağaç ve meyvalara, akar kaynaklara, görünüş ve kokusu güzel, isteyenlerin yanına kadar sarktığından koparılması kolay, türlü bol meyvelere sahip (er-Rahmân, 55/58-54)
3- Gönlün çekeceği her türlü yemek ve etler, türlü kokulu içecekler, temiz şaraplar ve çeşit çeşit tükenmez nimetleri içeren bir mekân.

“Onlara Cennet’te bir meyve, içlerinin çekeceği bir et verdik (vereceğiz)” (et-Tûr, 52/21).
“Canların isteyeceği ve gözlerin hoşlanacağı ne varsa, hepsi oradadır. Siz de orada devamlı olarak kalacaksınız. İşte bu, sizin çalıştığınız ameller sebebiyle mirasçı kılındığınız Cennet’tir. Sizin için orada çok meyveler vardır, onlardan yiyeceksiniz.” (ez-Zuhruf 43/71-73).
“Cennet şarabından (dünya Şarabı gibi) mide ızdırabı yoktur” (Saffât, 37/47).
4- Cennet’te hayat sonsuzdur, kin yoktur, boş lâf ve günah’a sokacak söz işitilmiş. “Biz o Cennetliklerin kalblerindeki kinleri çıkarır atarız. Hepsi kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar. Orada kendilerine hiç bir zahmet dokunmaz ve onlar oradan çıkarılacak da değillerdir” (el-Hicr, 15/47-48).
“Onlar Cennet’te ne bir boş laf işitirler ne de bir hezeyan. Ancak bir söz işitirler: Selâm.. (birbirleriyle selâmlaşır dururlar).” (el-Vâkıa, 56/25-26).

5- Cennet nimetleri insan hayalinin erişemeyeceği güzelliktedir. Cennet’i aslında dünya ölçüleriyle tarif etmek mümkün değildir. Bununla beraber Cennet’teki eşsiz nimet ve saltanatı anlayabilmemiz için Allah Teâlâ onu bize şu şekilde tasvir etmiştir:
“İşte bu yüzden Allah onları o günün fenâlığından esirger. (Yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir. Sabretmelerine karşılık onlara Cennet’i ve oradaki ipekleri lütfeder. Orada koltuklara kurulmuş olarak bulunurlar. Ne yakıcı sıcak görürler orada, ne de dondurucu soğuk. Ağaçlarının gölgeleri üzerlerine sarkar; kolayca koparılabilen meyveleri istifadelerine sunulur. Yanlarında gümüş kaplar ve billür kaselerle, gümüşî beyazlıkta (billûr gibi) şeffâf kupalarla dolaşılır ki (Cennet sakinleri bunlara dolduracakları Cennet şarabını Cennet’teki insanların iştahları) ölçüsünde tavin ve takdir ederler. Onlara orada bir kâseden içirilir ki karışımında zencefil vardır. (Bu şarap) orada bir pınardandır ki adına Selsebil denir. Cennettekilerin etrafında öyle ölümsüz genç nedenler dolaşır ki, onları gördüğünde kendilerini etrafa saçılıp dağılmış inciler sanırsın. Ne yana bakarsan bak, (yığınla) nimet ve ulu bir saltanat görürsün. Üzerlerinde ince yeşil ipekli, parlak atlastan elbiseler vardır. Gümüş bilezikler takınmışlardır. Rableri onlara tertemiz içecekler içirir. Onlara: “İşte bu sizin işlediklerinizin karşılığıdır, çalışmalarınız şükre değer” denir. ” (el-İnsan, 76/11-22).
Cennet’in tasviri konusunda söylenecek son söz şu kudsî hadis’in ifade ettiği durumdur: Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: “Salih kullanım için ben, Cennet’te hiç bir gözün görmediği hiç bir kulağın işitmediği ve hiç bir insan gönlünün hatırlamadığı bir takım nimetler hazırladım.” (et-Tâc, el-Câmiu li’l-Usül, fî ahâdisi’r-Rasul, V, 402).
Başka bir hadislerinde de, Rasûlullah (s.a.s.) Cennet’in gümüş ve âltın kerpiçten yapıldığını, harcının misk, taşlarının inci ve yakut olduğunu, oraya girenlerin bolluk ve refâh içinde, üzüntüsüz ve kedersiz yaşayacağını ebedî kalacaklarını, ölmeyeceklerini, elbiselerinin eskimeyeceğini ve gençliklerinin yok olmayacağını ifade eder (et-Tâc, aynı yer).
Ehl-i Sünnet inancına göre mü’minler Cennet’te Allah’ı görecekler, bu onlar için en büyük nimet olacaktır. Buna “Rü’yetullah” denir. Bu hususta Kur’ân-ı Kerîm’de: “O gün Rablerine bakan ter-ü tâze (ışık saçan) yüzler vardır. ” (el-Kryame, 75/22-23) buyrulur. Rasûlullah da bir hadislerinde şöyle buyurur: “Siz gerçekten tıpkı şu ayı gördüğünüz gibi, Rabbinizi gözle (açıkça) göreceksiniz. Onu görmekte haksızlığa uğramıyacak, izdihâma düşmeyeceksiniz. ” (Buhârî, Mevâkıt 16, 26). Suheyb (r.a.)’ın rivayetine göre Peygamber (s.a.s.): “iyi iş ve güzel amel işleyenlere daha güzel karşılık ve bir de ziyâde (Allah’ı görmek) vardır. ” (Yunus, 10/26), ayetini okuduktan sonra şöyle buyurdu: “Cennetlikler Cennet’e girdiği zaman Allah (c. c.) şöyle buyuracak: ” Size daha da vermemi istediğiniz bir şey var mı?” Cennetlikler de Şöyle derler: “Yüzlerimizi ak çıkarmadın mı, bizi Cennet’e koymadın mı, bizi Cehennem’den kurtarmadın mı? (o yeter).” Rasûlullah sözlerine devam buyurarak: “Cenâb-ı Hak perdeyi kaldırır, Cennetliklere artık Rablerine bakmaktan daha sevimli gelecek hiç bir şey verilmiş olmaz. ” (Müslim’in rivayeti, et-Tâc, V, 423).
Müminlerin Allah’ü Teâlâ’yı Cennet’te görmeleri, herhangi bir yön, yer ve şekilden uzak olarak vukû bulacaktır. Bunun keyfiyeti bizce meçhuldür. “Allah bilir” deriz. Kur’an ve Sünnet’te bildirildiği için kesinlikle böyle inanırız. Ehl-i Sünnet inancına göre, Cennet halen vardır, yaratılmıştır, hazırlanmıştır. Nitekim şu ayet bunu açıkça ifade eder: “Rabbinizin mağfiretine ve eni göklerle yer kadar olan Cennet’e koşun. O Cennet takva sâhipleri için hazırlanmıştır. ” (Âli İmrân, 3/133).

Enes b. Mâlik (r.a.)’den rivayet olunan bir hadiste de Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır:
“Demincek Cennet ile Cehennem şu duvarın yüzünde bana arz olundu. ” (Tecrid-i Sarih Terceme ve Şerhi, II, 483).
Başka bir hadislerinde şöyle buyururlar: “Cennet bana yaklaştı, (yaklaştı), o kadar ki, eğer cür’et edeydim salkımlarından bir tânesini (alıp) size getirebilecektim. ” (Aynı eser, II, 713).
Bu Hadislerden de anlaşılacağı gibi, Cennet yaratılmış olup hâlen mevcuttur.
Cennetlikler: Kur’an ve Sünnet’te ifade buyrulduğuna göre, peygamberlerin davetine uyup iman eden ve amel-i sâlih işleyen kimseler Cennet’e gireceklerdir. Bu kimseler Cennetliktir. Esasen Allah’a ve insanlara karşı görevlerini yerine getirmekle insan daha dünyada iken manevî bir huzura kavuşur, maddî refah sağlanır ama tam manasıyla huzur ve kardeşlik Cennet’te gerçekleşir: “Takva sahipleri, elbette Cennet’lerde ve pınarlardadırlar. Girin oraya selâmetle, emin olarak. Biz, O Cennetliklerin kalblerindeki kinleri çıkarır atarız. Hepsi kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar. Orada kendilerine hiç bir zahmet dokunmaz ve onlar oradan çıkarılacak da değiller. ” (el-Hicr, 15/45-48).
Kur’an-ı Kerîm namazını eksiksiz kılanların, malından bir kısmını yoksullara ayıranların, ceza-hüküm gününe inananların, Allah’ın gazabından korkanların, ırzlarına sahip olanların, sözlerine ve emânete sadık kalanların, doğru şahitlikte bulunanların Cennete gireceklerini bildirmektedir. (el-Meâric, 70/23, 24, 25, 26, 27, 29, 33). Ayrıca Cenâb-ı Hakk’ın rızasını dileyerek sabredenlere (er-Ra’d, 13/20, 21, 22, 23); şükredenlere (el-Ahkâf, 35/15-16) yürekten tövbe edenlere (et-Tahrim, 66/8); Allah yolunda canını feda eden şehitler (el-Bakara, 2/154) ve Allah’a yönelmiş bir kalble idealize olmuş müslümanlara “Allah’ın ölçüsünde Allah’a yönelenlere” (Kaf, 50/31-34) içinde ebedî kalınacak Cennet’e girecekleri yüce Rabbimiz tarafından müjdelenmiştir.

Cennetliklerin hallerini dile getiren Kur’an ayetlerinden bazılarında şöyle buyrulur:
“İman edip sâlih amel işleyen kimseleri, Rableri, imanları sebebiyle, ağaçları altından ırmaklar akan, nimeti bol Cennetler’e hidâyet buyurur. Bunların, Cennet’te duâları: Allah’ım, seni tesbih ve tenzih ederiz. sözüdür ve aralarındaki dilekleri de hep selâmdır. Duâlarının sonu ise; “Bütün hamdler, âlemlerin Rabbine mahsustur.” gerçeğidir” (Yunus, 10/9-10).
“Kim de O’na bir mümin olarak sâlih ameller işlemiş olduğu halde varırsa, işte onlara en yüksek dereceler var. “
” Adn Cennetleri vardır ki, (ağaçları) altından nehirler akar, orada ebedî kalacaklar. İşte böyle Cennetler’ de ebedî kalış, küfür ve isyandan temizlenenlerin mükâfatıdır” (Tâhâ, 20/75-76).
“İmran b. Husayn (r.a.)’dan rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.s.) Cennet ehlinin çoğunun fakirler olduğunu ifade buyurmuşlardır (Tecrid-i Sarih Tercemesi, IX, 40). Hadis yorumcuları bunu şöyle açıklarlar. Bir çok kötülükleri insana mal işletir. Çoğu insan mal yüzünden azar. Onun için maldan mahrum fakirler çoğunluğu oluşturduğundan bunların Cennet ehlinin çoğunluğunu teşkil etmesi de olağandır.
Cennet’e ilk giren bir cemâatin yüzleri ayın ondördüncü gecesindeki gibi berraktır. Onlardan sonra girenler de en keskin ışık yayan yıldızlar gibidir. Hz. Muhammed (s.a.s.)’in ümmetinden yetmiş bin, yahut yediyüz bin kişi hesap ve ikap görmeksizin ilk olarak Cennet’e girecektir. (Tecrid-i Sarih Tercemesi, IV, 41-43).
Hadislerden öğrendiğimize göre (Tecrid-i Sarih Tercemesi, II, 845). Cennete en son girecek kimseye, bu dünya kadar, bu dünyanın on misli kadar Cennet verilecektir. Çeşitli rivayetlerle sabittir ki, son sözü Kelimei Tevhîd olan kimsenin mükâfatı Cennet’tir (Tecrid-i Sarih Tercemesi, IV, 264-275). Bu durumu hadisçiler şöyle yorumlarlar: Lâ ilâhe illallah, Cennet’in anahtarıdır, ancak bu anahtarın dişleri vardır, onlarda ilâhi emirlere bağlı olmak itaat ve ibadet etmektir. Bir de “Lâ ilâhe illallah” demekle, birinin müslümanlığına hükmedilmez, “Muhammedün Rasûlullah” (Muhammed Allah’ın peygamberidir) sözünü de eklemesi gerekir. Hatta İslâm dininden başka bütün dinlerden uzak olması icab eder. Bu inançta olan kimse, ehl-i kebâir (büyük günah işleyen) de olsa, günahı kadar Cehennem’de ceza gördükten sonra Cennet’e girecektir. Nitekim Muaz b. Cebel (r.a.)’ın Hz. Peygamber (s.a.s.)’den rivayet ettiği şu hadis meseleyi açıklığa kavuşturur:
“-Hiç bir kimse yoktur ki, kalben tasdik ederek Allah’dan başka ilâh olmadığına ve Muhammed (s.a.s.)’in, Allah’ın kulu ve resûlü olduğuna Şehadet etsin de, Allah ona Cehennem’i haram etmiş olmasın (herhalde harâm eder)” (Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, IV 271).
Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat inancına göre, “Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasûlullah” diyen ve bunun gereğince iman edip salih amel işleyen her kimse Allah’ın izniyle mutlaka Cennet’e girecektir. Cennetlikler, hastalık, sakatlık, ihtiyarlık, huysuzluk vs. hallerden uzak olarak yaşayacaklardır.
kaynak: islam fıkıh ansiklopedisi


CİHÂD

Aralık 24, 2006

İslâm’ın yükselmesi, korunması ve yayılması için her türlü çalışmada bulunmak, uğraşmak, gayret sarfetmek ve bu yolda sıcak ve soğuk savaşa girmektir. Daha açık bir ifade ile Allah (c.c.) tarafından kullarına verilmiş olan bedenî, malî ve zihnî kuvvetleri Allah yolunda kullanmak, o yolda feda etmektir. İnsanın maddî-manevî bütün varlığını Allah yolunda ortaya koyarak Hakk’ın düşmanlarını ortadan kaldırmak için savaşması “cihad”dır.
İslâm’da cihad farzdır. Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyuruyor: “Hoşunuza gitmese de düşmanla savaşmak üzerinize farz kılındı” (el-Bakara, 2/216). “Herhangi bir fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla çarpışın ” (el-Bakara, 2/193). “Allah’a ve ahiret gününe inanmayan kişilerle savaşınız” (et-Tevbe, 9/29); “Sizinle toptan savaştıkları gibi siz de müşriklerle savaşınız. ” (et-Tevbe, 9/36). Hz. Peygamber (s.a.s.)’de “Cihad kıyamete kadar devam edecek bir farzdır” (Ebû Davûd, el-Cihad, 33) buyurmuştur.

Yalnız, bu farz bazı hallerde farz-ı ayın; bazı hallerde ise farz-ı kifayedir. Müslümanlar içinden sadece bir grup cihadın gayesini gerçekleştirebiliyor, müslümanların yurt, mal, ırz, namus ve haysiyetlerini düşmanlara karşı koruyabiliyorsa o taktirde cihad farz-ı kifaye olmuş olur ve diğer müslümanların üzerinden sorumluluk kalkar. Şayet fert fert gücü yeten her müslümanın düşmana karşı koyma gereği varsa o zaman farz-ı ayın olur; herkesin bizzat cihâd etmesi icab eder.
Cihâdın gayesi, yeryüzünden fitneyi kaldırmak ve hakkı yüceltmektir. İslâm’da savaş, intikam, öldürme yağma, baskı ve zulüm yapmak için değil: bunları ortadan kaldırmak için yapılır. Müslüman olmayanları zorla İslâm’a sokmak yoktur. Cihad’dan maksat, insanları baskılardan kurtarmak, İslâm’ın yüce gerçeklerini onlara duyurmak ve kendi rızalarıyla müslüman olabilecekleri onamları hazırlamaktır.
İslâm’ın gayesi toprak ele geçirmek değildir. O yalnız bir bölge ve kıta ile yetinmez. İslâm bütün dünyanın saadet ve refahını düşünür. Bütün insanlığa, kendisinin beşeri sistemlerden ve diğer dinlerden daha üstün âlemşumül bir din olduğunu göstermek ister. Bu yüce maksadı gerçekleştirmek için müslümanların bütün güçlerini seferber eder. İşte bu bitmeyen cehd ve uğraşmaya, büyük bir enerji ile çalışma işine ve meşrû bütün yollara başvurma gayretine cihad denir. Yeryüzünde zorbalar, batılın ve fitnenin devamını isteyenler, şirk ve müşrikler ile küfür sistemleri var oldukça, onların yeryüzünde yayacakları kötülüklerine karşı bir emniyet olan cihad da devam edecektir. Bu bakımdan cihadın İslâm’da önemli bir yeri vardır. Hz. Peygamber’e, hangi amelin daha faziletli olduğu sorulduğunda, “İman ve Allah yolunda cihad’dır.” (Tecrîd-î Sarîh Tercümesi, VII, 445), buyurarak cihadın imandan hemen sonra geldiğine, imanın cihadla varlığını sürdüreceğine işaret etmişlerdir. Ayrıca Allah yolunda savaşanları, gazilik ve şehitlik rütbesine erenleri öven ve onlar için büyük nimetler ve dereceler bulunduğunu haber veren birçok ayet ve hadis vardır.

Müslümanlar savaşı istemezler. Ama savaş vukû bulunca sabır ve metanetle savaşırlar. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.): “Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz. Fakat düşmanla karşı karşıya gelirseniz sabrediniz, direniniz. ” (Buharî, Cihad, 112, 156, Müslim, Cihad 19, 20; Ebû Davud, Cihad, 89) buyurmuştur. Müslümanlar savaş anında Allah’a güvenir ve Allah’ın kendileriyle beraber olduğunu bilirler. Onun şu buyruğunu hiç akıllarından çıkarmazlar. “Ey peygamber; sana da sana tâbi olan müminlere de Allah yeter. ” (el-Enfâl, 8/64)
İslâmiyet’e göre cihad, bize harp açanlara (el-Bakara, 2/190) verdikleri sözü tutmayıp tekrar dinimize saldıranlara (et-Tevbe, 9/12-13), Allah’a ve ahiret gününe inanmayarak, Allah ve Peygamberin haram kıldığı şeyleri haram kabul etmeyenlere karşı (et-Tevbe, 9/29), yeryüzünde fitneyi söküp atmak ve Allah’ın dinini hâkim kılmak (el-Bakara 2/19) gayesi ile meşrû kılınmıştır.
Müslümanlar savaş için düşman memleketine girip bir şehri veya bir kaleyi muhasara ettikleri zaman, önce onları İslâm’a davet ederler. Kabul ederlerse kendileriyle savaşmazlar. Şayet İslâm’ı kabul etmezlerse İslâm devletine cizye vergisi vermesini isterler. Verirlerse mal ve can güvenliğini elde ederler. Bunu da kabul etmezlerse geriye savaşmak kalır.
Bu durumda cihad için şu şartlar gerekir:
a- Düşman, İslam’a girmeleri için yapılan çağrıyı yahut cizye vermeyi reddetmiş olmalıdır..
b- Müslümanlarla düşman arasında herhangi bir anlaşma sözkonusu olmamaktır.
c- Müslümanlarda cihad için gerekli askerî güç siyasî otorite bulunmalıdır.
Bütün bu hususlar bir araya geldiğinde cihadın farziyeti gerçekleşir. O zaman düşmanla yapılacak savaşta şehirler yakılabilir, insanlar öldürülebilir ve düşmanın savaş gücü her şekilde zayıflatılmaya çalışılır. Yalnız kadın, çocuk, kötürüm, yaşlı ve körler öldürülmez. Barış, İslam devleti için uygun olduğu zaman yapılabilir. Düşmana hiç bir şekilde silâh vb. savunma vasıtası satılamaz. Bir müslüman topluluğu kâfirlere emân verirse, bunlarla, yeryüzünde fesat çıkarma ve İslâm’a saldırma durumu hariç, savaşılmaz. Cihad, bizzat sıcak bir savaş olacağı gibi normal şartlarda mal, dil ve kalple de yapılabilir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: Müminler Allah ve Rasûlüne iman ederler, sonra da şüpheye düşmezler. Hak yolunda malları ve canları ile cihad ederler. İşte sadakat sahibi kimseler bunlardır” (el-Hucûrât, 49/15)
Hz. Peygamber (s.a.s.) ise: “Müşriklerle mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle cihad ediniz” Allah benden evvel hiç bir ümmete bir nebi göndermemiştir ki, ümmet içinde kendisine yardımcı olan havârîlere, yerleştirdiği geleneklere göre hareket eden arkadaşlara ve emirlerine itaat eden dostlara sahip olmamış olsun. Sonra bunları bir nesil takip eder. Onlar yapmadıklarını söyler, emredilmeyen işleri yaparlar.
Bunlarla eli ile fiilen mücadele eden mümindir, dili ile mücadele eden mümindir kalbi ile mücahede eden mümindir. Bunun dışında kalanların hardal tanesi kadar da olsa imanları yoktur” (Müslim, İman 20); “Şüphesiz ki mümin kılıcı ve dili ile cihad eder” (İbn Hanbel, VI, 387), buyurmuşlardır.
İslâmiyet’in ilk devrelerinde müminlere İslâm düşmanlarına karşı yumuşak davranmaları, eziyetlerine katlanmaları müdafaa kasdıyla da olsa karşılık vermemeleri; sadece öğüt vererek İslâm’a davet yolunu takip etmeleri emredilmiştir. Bir ayet-i kerimede, “Siz, şimdilik, Allah onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar affedin, hoş görün. Şüphesiz ki Allah her şeye kâdirdir” (el-Bakara, 2/109) buyurulmuştur. Çünkü o zaman müslümanlar sayı ve imkân bakımından son derece zayıftı. Düşmana karşı koyacak güçleri yoktu. Müslümanların adedi ve kuvveti biraz daha çoğalınca kendilerine ve akidelerine karşı direnenlerle savaşmalarına izin verildi. Müslümanlar büsbütün güçlenip düşmanları mağlup edecek seviyeye gelince de cihad müsaadesi verildi. ” Artık saldırıya uğrayan müminlere zulme uğratıldıkları için cihad etme izni verildi… ” (el-Hacc, 22/39). Bu izin Medine döneminde olmuştur.

Ayrıca Allah Teâlâ’nın ” Allah uğrunda gereği gibi cihad edin” (el-Hacc, 22/79), buyruğuyla, müslümanların nasıl davranması gerektiği belirlenmiştir. ” Müminler ancak Allah’a ve Peygamberine iman eden, sonra şüpheye düşmeyen; Allah uğrunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenlerdir. İşte onlar doğru olanlardır. ” (el Hucurât, 49/15) ayetinden de cihadın mal ve canla yapılacağını öğreniyoruz. Cihad konusundaki diğer ayet ve hadisler de göz önüne alındığında, cihadın başlıca şu çeşitlere ayrıldığını görürüz:
1- Nefs’e Karşı Cihad

Şüphesiz en güç cihad, insanın nefsiyle ve nefsinin arzularına karşı yaptığı cihaddır. Müslüman, gerçek cihadı nefsine karşı verir. Nefsine karşı cihadı kazanamayan, düşmanın karşısına çıkmak için kendisinde güç ve cesaret bulamaz. Hz. Peygamber Tebük seferinden dönüşte ashabına şöyle buyurmuştu: ” Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz” (Adûnî, Keşfu’l-Hafâ’, I, 425). Bu hadisinde Hz. Peygamber, en kalabalık bir ordu ile katıldığı Tebük seferini “küçük cihad” olarak vasıflandırırken; nefse karşı verilecek mücadeleyi “büyük cihad” olarak nitelendirmektedir. ” Hakiki mücahid nefsine karşı cihad açan kimsedir” (Tirmizî, Cihad, 2) hadîsi de aynı manayı ifade etmektedir.
Aynı meâlde başka hadis-i şerifler de vardır. Bütün bunlar bize, insanın nefsi ile, nefsinin boş ve mânâsız, hatta gayr-ı meşrû istekleri ile mücadele etmesinin cihad olarak değerlendirildiğini göstermektedir.
2- İlim İle Cihad
Cihad’ın başka bir çeşidi de ilim ile yapılan cihaddır. Dünyadaki bütün kötülüklerin sebebi cehalettir. Hakk’a ulaşmak isteyen herkesin cehaletten kurtulması, ondan uzaklaşması gerekir.
Bilginin ortaya koyduğu delillerin gönüller üzerinde icra ettiği tesiri silâh gücü ile temin etmek mümkün değildir. Onun için şöyle buyurulmuştur:

“Ey Muhammed! İnsanları Rabbi’nin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde tartış. Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilir. ” (en-Nahl 16/125).
Temeli ilim yoluyla tebliğ ve davete dayanan İslâmiyette, bu tebliğ faaliyetinin adı “ilim ile cihad”dır. Bu usûle “Kur’an ile cihad” da denilir. En güzel mücadele şekli Kur’an’ın mücadele şeklidir. Bunun için Cenâb-ı Hak:
“Sen kâfirlere uyma, uyanlara karşı Kur’an ile büyük bir cihadla cihad et” (el-Furkan, 25/52) buyurmuştur. Ayet-i kerimede Kur’an ile cihadın “büyük cihad” olarak belirtilmesi, Kur’an’ın ilim ile cihad konusuna ne kadar önem verdiğini göstermektedir. Hak ve hakikatı, en tehlikeli zamanda bile, hiç bir şeyden korkmadan ve çekinmeden olduğu gibi söylemek de bir çeşit cihaddır. Rasûlullah (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurmuştur:
“Zalim bir hükümdar karşısında hak ve adaleti açıkça söylemek, büyük bir cihaddır. ” (İbn Mâce, Fiten, 4011)
3- Mal İle Cihad
Mal ile cihad, Allah Teâla’nın insana ihsan etmiş bulunduğu mal ve servetin yine Allah (c.c.) yolunda harcanması demektir.

Bilindiği gibi dünyada her iş para ile yapılmaktadır. Hakkın korunması ve zafere ulaşılması da yine paraya bağlıdır. Bunun için mal ile cihadın önemi büyüktür. Müslümanların, İslâm’ın yücelmesi hakkın muzaffer olması için her türlü mal, servet ve paralarını bu yolda fedâ etmeleri mal ile cihaddır.
Hz. Peygamber’in, mal ile cihad hususundaki teşvik edici sözleri ashabı kiramı harekete geçirmiş ve kendileri yoksulluk içinde sıkıntılı bir hayat geçirirken, mal ile cihad farızasını edâ edebilmek için elde avuçta ne varsa getirip Rasûlullah’a vermişlerdir. Bu konuda Kur’an-ı Kerîm’de de pek çok ayeti kerîme vardır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

“İman edip hicret eden, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden, (mücâhidlere) yer veren ve yardım edenlerin hepsi birbirinin vekilidir. ” (el-Enfal, 8/72).
“…Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla savaşın. Bilseniz bu sizin hakkınızda ne kadar hayırlıdır. ” (et-Tevbe, 9/41).
“Allah, mallarıyla, canlarıyla mücadele edenleri derece bakımından oturanlardan üstün kılmıştır. ” (en-Nisâ, 4/95).
4- Savaşarak Cihad Yapmak
Cihad, müslümanlara farıdır. Her müslümanın nefsi ile, ilim ve malı ile sürekli cihad yapması, böylece dinin korunması, Hakk’ın galip kılınması için çalışması gerekir. Bazen “İ’lây-ı kelimetullah” yani Allah adının yüceltilmesi dinin korunup yayılması içinde elde silâh düşmanla savaşmak icab edebilir. Bu en büyük cihaddır ve müslümanlara farzdır. Hattâ cihad denildiği zaman ilk akla gelen husus, düşmanla sıcak savaşa girmektir.
Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:
“Sizinle savaşanlarla; Allah yolunda siz de savaşın. Fakat haksız yere saldırmayın.” (el-Bakara, 2/190)
Bu ilâhi emir Allah yolunda, İslâm uğrunda savaşmanın ve İslâm yurdunu düşmana karşı korumanın cihad olduğunu bize ifade etmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de bir hadis-i şeriflerinde; ganimet elde etmek, şan ve şöhrete ulaşmak, mevki ve makam elde etmek için yapılan savaşın cihad olmadığını, cihadın, Allah (c.c.)’ın adının yüceltilmesi (İ’lây-ı kelimetullah) için yapılan savaş olduğunu haber vermiştir.
Çağımızda bir takım gruplar her ne kadar savaşsız bir dünyanın özlemini dile getirmekte ve bunun için açık veya gizli savaş aleyhtarı faaliyetler sürdürmekte iseler de, bu hiç bir zaman, binlerce yıldan beri devam eden gerçeği değiştirmeyecek ve savaşlar sürüp gidecektir. Cenâb-ı Hak bu değişmez gerçeği aşağıdaki ayet-i kerîmede bize haber vermiştir:
“Hoşunuza gitmediği halde, savaş size farz kılındı. Hoşunuza gitmeyen bir Şey, hakkınızda hayırlı olabilir. Hoşunuza giden bir şey de, hakkınızda kötü olabilir. Bunları Allah bilir, siz bilemezsiniz. ” (el-Bakara, 2/216).
“Savaşan, ancak kendi öz canı için savaşmış olur. Allah hiç bir şeye muhtaç değildir. ” (el-Ankebut, 29/6).
İslâm dini müslümanlara şerefli bir hayat yaşatmayı hedef edinmiştir. Bu sebeple bu dinin emrettiği savaş, savunma savaşı, zâlimlerden mazlumları kurtarma savaşı, her yere adalet götürme savaşı ve müslümanların haysiyetini koruma savaşıdır. Kur’an-ı Kerîm’de:

“Kendilerine karşı savaş ilân olunduğunda zulme uğrayanlara cihad etmeleri için izin verildi. Hak Teâlâ onlara yardıma hakkıyla Kadirdir.” (el-Hac, 22/39) buyurulup meşrû savunma savaşına izin verilirken her an savaşa hazır olmak da emredilmiştir.
Savaşın önemini ısrarla belirten İslâm dini ve onun yüce kitabı, barışın da gereğine işaret etmekte, barış teklifi düşmandan geldiği takdirde taviz vermeden teklifin yerine getirilmesini istemektedir:
” Eğer onlar barış isterlerse sen de onu kabul et. Allah’a güven ve dayan.”
“Her şeyi işiten, herşeyi hakkıyla gören O’dur. Onlar seni aldatmak isterlerse, şunu kesin olarak bil ki, Allah sana yeter. Seni,yardımlarıyla ve müminlerle destekleyen O’dur.” (el-Enfâl, 8/63).
İslâm, müslümanlara yapılan tecavüzlerin hiç birinin karşılıksız bırakılmamasını istemektedir:
“O halde, size karşı tecavüz edenlere siz de aynıyla mukabele edin. ” (el-Bakara, 2/194).
Yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar müslümanların cihada devam etmelerini isteyen İslâm, savaş hukukunu da en güzel şekilde tanzim etmiştir. Allah Teâlâ’nın:
” Andlaşma yaptığınızda Allah’ın ahdini (andlaşma hükümlerini) yerine getirin.” (en-Nahl, 16/91)
“Haddi aşmayın, Allah haddi aşanları sevmez.” (el-Bakara, 2/190) buyurması; Peygamber Efendimiz’in cephe gerisinde bulunan kadın, çocuk, ihtiyar ve din adamlarının öldürülmemesini, savaşçılara işkence edilmemesini çapulculuk yapılmamasını istemesi, İslâm savaş hukukunun temel kuralları olmuştur.
Dinimizin müslümanlara farz kıldığı cihadın fazileti ve bu emri yerine getirenlerin Allah katında ulaşacakları yücelikler Kur’an-ı Kerim’de şöyle haber verilmektedir:
“Allah Teâlâ, Cennet’e karşılık müminlerin canlarını ve mallarını satın aldı. Onlar Allah yolunda savaşırlar. Savaş meydanında şehît ve gazi olurlar. Allah’ın bu öyle bir vâdidir ki, Tevrat’ta da, İncil’de de, Kur’an’da da sabittir. Kim Allah’tan daha çok vadini yerine getirir? Yaptığınız bu hayırlı alış verişten dolayı sevinin. İşte büyük kurtuluş budur.” (et-Tevbe, 9/111)
“Ey mü’minler! Sizi çetin bir azabdan kurtaracak bir ticaret yolu göstereyim mi? O da şudur: Allah’a ve Rasûlüne iman eder ve Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla savaşırsınız. Bir bilseniz bu iş sizin için ne kadar hayırlıdır. Bu takdirde Allah sizin günahlarınızı mağfiret eder, altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn Cennetlerindeki hoş konutlara koyar. İşte büyük kurtuluş budur.” (es-Saf, 6/10-12).
Cihadın fazileti hakkında Hz. Peygamber (s.a.s.) de şöyle buyurur:

“Rasûlullah’a: “-hangi iş daha hayırlıdır?” diye soruldu. ” Allah’a ve Peygamberine iman etmektir. ” dedi.
“-Sonra hangisi faziletlidir, denildi: Allah yolunda cihaddır” cevabım verdi sonra “hangisidir?” sorusuna karşı da: “-Makbûl olan hac’dır, ” buyurdu” (Buhâri, İman, 18)
Abdullah b. Mes’ud şöyle anlatıyor: “Rasûlullah’a: -Yâ Rasûlallah, Allah katında hangi iş daha sevimlidir? diye sordum. -Vaktinde kılınan namazdır, dedi. -Sonra hangisidir? dedim. -Anne ve babana iyilik etmendir, buyurdu. Sonra hangisidir? sorusuna da: -Allah yolunda cihaddır, cevabını verdi.” (Buhârî, Cihad, 1)
Ebû Zerr (r.a.)’den şöyle rivayet edilmiştir: “-Ya Rasûlallah, hangi amel daha faziletlidir?” dedim. “Allah’a iman etmek ve onun yolunda savaşmaktır” buyurdu. (Riyâzü’s-Sâlihîn, II, 531).
Bir adam Peygamberimiz (s.a.s.)’e geldi ve: “-İnsanların hangisi efdaldır?” diye sordu. Rasûlullah: “-Allah yolunda malı ve canı ile cihad eden mümin kişidir” buyurdu (Buhârî, Cihad, 2)
Elde silâh, din ve İslâm diyarı uğrunda hudut boylarında nöbet beklemenin asil bir görev olduğunu ve bunun Allah Teâlâ’yı ziyadesiyle memnun ettiğini bildiren Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

“Hudut ve İslâm diyarının muhafazası için bir gün, bir gece nöbet beklemek, bir ay (nafile olarak) gündüz oruç tutup gece namaz kılmaktan daha hayırlıdır.” (Müslim, İmâre,163; Tirmizî, Cihad 2)

“İki çeşit gözü, Cehennem ateşi yakmaz: Biri Allah korkusundan ağlayan göz; diğeri Allah yolunda nöbet beklerken uyumayan göz. ” (Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad, 12)
Görüldüğü gibi cihad ilâhi bir emir olup kadın erkek bütün müslümanlara farzdır. Bu farzı yerine getirenler Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğunu kazanacak ve ahirette yüce mertebelere ulaşacaklardır.

Cenâb-ı Hak:
“Siz de düşmanlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve (cihad için) başlanıp beslenen atlar hazırlayın” (el-Enfâl, 8/60) buyurarak müslümanlara her zaman cihad için hazırlıklı olmalarını emretmiştir.

İşte bütün bu ayet ve hadislerin ışığında cihad, dünya ve dünya malı için olmayan, Kelîme-i Tevhîd’in kabulü ve gönüllere yerleşmesi için gösterilen cehd ile bunun neticesinde kazanılan kardeşliğin adıdır. Cihad; insanları, kula kul olmaktan kurtarıp Allah’a kul etmeğe davet edişin ve bu uğurda çekilen sıkıntıların adıdır. Cihad, insanları, sınıf, zümre, parti ve bütün beşeri hegemonyalardan kurtarıp Allah’ın hâkimiyeti altına gönül rızası ile davet etmenin adıdır. Kinsiz, kansız ve mutlu bir İslâm toplumu oluşturmak için gösterilen ihlaslı hareketin adıdır. Cihad, her ferdin, kendisini günahlardan arındırıp Allah’a istiğfar etmesi, Allah’a yönelmesi, Allah’a yönelen insanlardan oluşan bir dünya kurması ve bu dünyada kendisi ve insanlar için yalnız Allah’ın hâkimiyetini istemesi ve bunun için devamlı hareket halinde olmasıdır. Cihad, eskiden yapılan ve pişmanlık duyulan bütün yanlış işlerin aksini yapma gücüdür. Cihad, zimmete geçirilen bütün hakları geri iade edebilmektir.
Cihad, terkedilen hukukullahı telâfi etmektir. Cihad, nefis ve bedendeki her türlü taklidi terk etmektir.
Rasûlullah (s.a.s.)’ın torunu Hz. Hasan der ki: “Adam Allah uğrunda cihad eder. Halbuki bir kılıç vurmamış bulunur. Sonra Allah uğrunda cihadın hakkı da; hak ve ihlâsa yakın bulunması, haksızlıktan ve kötü niyetlerden gücü yettiği oranda kusur ve ilgisizlikten uzak bulunmasıdır.”
Cihad, insanları baskı ve zorlamadan korumak ve kurtarmaktır. Zorlama ve baskı olmayan İslâm’a, insanları davet ederek Allah’ın adını yüceltmektir. Cihad, herkesi, mensubu olduğu akîdeden zorla çıkarmaya çalışmayıp, hakkın kabulü ve yayılışına engel olmak isteyen ve gücünün yettiğine baskı yapan hak düşmanlarının kovulması ve her türlü engelin kaldırılması ile, sağlam kalp ve dosdoğru düşünen bir akıl için belirlenmiş en güzel nizamı, yani İslâm’ı hâkim kılmaktır. Cihad, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in yaşayıp tebliğ ettiği İslâm’a yapışarak Allah yolunda kendini ve. malını feda etmiş, orta yolu seçmiş, aşırılıktan sakınmış ilâh olarak Allah’ı ve onun hâkimiyetini tanımış, İslâm’ı bütün dinlerin üstünde ve tamamlanmış tek din kabul ederek bu dini müdafaa ve yaşanılır kılmak için çalışmak demektir. Bunun için İslâm’da mutlak surette, öldürme, intikam, din değiştirmeye zorlama yoktur. Düşmanı yenmek, onun kuvvet ve gücünü bertaraf edip, dinde serbest olarak Allah’ın hükmüne tabi tutmaktır ki, işte Allah’ın adını yüceltmek için yapılan cihad şekillerinden birisi de budur.
Cihad, ne bir savunma savaşı ne düşmana saldırıda bulunup onu imha etme savaşıdır. Kıtal ve kan dökme değildir. Yahut bir üstünlük ve egemenlik kurarak insanları boyunduruk altına alma savaşı da değildir.

İnsanlarla mücadele ve insanlar arası savaş ilişkilerini anlatan pek çok kelime varken, İslâm bu kelimeleri cihad kavramı yerine kullanmadı. Meselâ, harp, kıtal, ezâ kelimeleri cihad kelimesinin yerini tutmamaktadır. İslâm niçin eskiden Araplar’ın kullandığı harp vb. gibi kelimeleri almadı da yepyeni bir ifade olan cihad tabirini aldı. Bunun birinci sebebi, harp tabiri şahsi menfaatler, polemik oyunlar için ateşi sönmeyen, yangını çağlar boyu milletlerin, kabilelerin içinden çıkmayan kıtal anlamında kullanılmıştır. Harplerde genellikle, kişisel ve toplumsal kinler hâkim olmuştur. Harplerde fikir endişesi, bir akîdeyi galip kılma çabası göze çarpmaz.
Cihad Allah İçindir ve Allah Yolundadır
İslâm’da cihad, hedefsiz, gayesiz bir savaş değildir. İslâm’da cihad yalnız Allah yolunda olur. Bu şart, cihaddan ayrılmaz. İslâm’ın kendi hedeflerine varmak için niçin harp veya başka bir kelimeyi değil de; “cihad” kelimesini seçtiğini belirtirken, cihadın diğer kelimelerden farklı olduğunu ifade ettik. Bu farklılığı sağlayan bir hususiyet de “Allah yolunda” ifadesinin ve kavramının cihad kelimesinin içinde bulunmasındandır. “Allah yolunda” tabiri de İslâm’ın kendi mefkûresi için kullandığı terimler sözlüğünden bir terimdir. Bu terimi de bir çok kişi yanlış anlamış, halkı İslâm inancına boyun eğdirip, İslâm’ı kabul ettirip bunun için zorlamak olduğu düşüncesini “Allah yolunda cihad” olarak düşünmüşlerdir.
Gerçekte, “Allah yolunda” terimi, İslâm kavramları içinde onların düşündüğünden çok geniş bir anlam belirtir. “Allah yolunda cihad” batılıların anladığı manada kutsal bir savaş değildir. İslâm nazarında, toplumun fayda ve mutluluğu için, geçici dünya arzusunda bulunmadan yapılan her hareket “Allah yolunda”dır.
Allah’ın sana verdiği malları geçici dünyalık faydalar umarak sarfedersen bu “Allah yolunda” olmak değildir. Ama sırf Allah rızası için, bildiğin muhtaçlara yardım edersen şüphesiz ki bu “Allah yolunda” bir iştir. İşte bu “Allah yolunda” terimi, yalnız İslâm’a mahsus; maddi menfaat ve arzulardan uzak, sırf Allah rızası umulan davranışlar için kullanılır. Bunu yapan kimse bilir ki mümin. kardeşlerinin saadeti için yaptığı her iş Allah rızası içindir. Müminin geçici dünya hayatında istediği tek husus Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmaktan başka bir şey değildir. İşte yüce Allah, bu anlama işaret etmek için cihadı, “Allah yolunda” kaydıyla sınırlamıştır. İslâm’ın istediği de budur. Müslüman topluluk veya fert, batıl ve beşerî sistemleri yıkıp, yerine İslâm akîdesine dayalı bir sistemi getirirken, harcayacakları çabaları ve yapacakları her türlü fedakârlıkları, kişisel çıkarlardan, nefsânî arzulardan uzak tutmalıdır. Bütün çırpınmalarının karşılığı olarak, hak ölçülerine uygun, adaletli bir sistemi getirmekten başka bir şey gözetmemelidirler. Mümin, yaptığı şeylerin karşılığını bu dünyada beklemez. Allah’ın kelâmını yüceltmek için, bu bitmeyen mücadelenin, dinmeyen savaşın karşılığında; mal, mülk, şan, şeref, rütbe, geçici dünyalık elde etme düşüncesi aklından geçmez.
“İnananlar Allah yolunda savaşırlar, küfredenler ise tâğût yolunda savaşırlar…” (en-Nisâ, 4/76).
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Allah, ancak kendi rızası için olan cihadı kabul eder. Nefsânî arzulardan, kavmiyetçi kinlerden, kabilecilik taassubundan kopan savaşı değil… Yeryüzündeki her canlı, hayatını devam ettirmek için çırpınıp durur. Fıtrî gayesine ulaşmak için gece gündüz demeyip çalışır. fakat müslümanın çırpınış ve çalışması başka gayelere yöneliktir. O, yani, İslâm’a inanıp, onun sistemine bağlanan kimse, her şeyden önce İslâm inkılâbının gayesi olan Hakkı getirmek için canla başla, malla Allah yolunda cihad eder. Bütün gücüyle şer güçleri yıkmak, fitne ve fesat tohumlarının yeryüzünde yayılmasına engel olmak için çalışır. “Fitne yok olup din ve hâkimiyet yalnız Allah’ın oluncaya kadar” cihad eder. İşte İslâmî cihad budur.
kaynak: islam fıkıh ansiklopedisi


Dünyayı Düzeltmek

Aralık 24, 2006

Adam, bir haftanın yorgunluğundan sonra pazar sabahı kalktığında bütün haftanın yorgunluğunu çıkarmak için eline gazetesini aldı ve bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını düşündü.

Tam bunları düşünürken oğlu koşarak geldi ve sinemaya ne zaman gideceklerini sordu.

Baba oğluna söz vermişti bu hafta sonu sinemaya götürecekti ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu… sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti. ;

Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve oğluna eğer bu haritayı düzeltebilirsen
seni sinemaya götüreceğim dedi sonra düşündü;

oh be kurtuldum en iyi coğrafya profesörünü bile getirsen bu haritayı akşama kadar düzeltemez.

Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak geldi ve baba haritayı düzelttim artık sinemaya gidebiliriz dedi.

Adam önce inanamadı ve görmek istedi. gördüğünde de halen hayretler içindeydi ve bunu nasıl yaptığını sordu.

Çocuk; bana verdiğin haritanın arkasında bir insan vardı

İNSANI DÜZELTTİĞİM ZAMAN DÜNYA KENDİLİĞİNDEN DÜZELMİŞTİ.


CENAZE NAMAZI

Aralık 24, 2006

Gusledilmiş, yıkanmış, temizlenmiş, musalla taşına konulmuş müslüman bir ölü için müslümanların, abdestli ve Kıble tarafına yönelerek kıldıkları bir namaz ve ölü için yapılan bir duadır. Cenaze namazı farz-ı kifâyedir.

Yani bir beldede bir kısım müslümanların bu namazı kılmalarıyla, diğerlerinin üzerinden yükümlülük kalkar. Cenaze namazı hiç kılınmazsa, o beldedeki bütün müslümanlar sorumlu ve günahkâr olur.
Cenaze namazının şartı niyettir. Bu niyette, ölünün erkek veya kadın, küçük erkek veya kız çocuğu olduğu belirtilir. İmam olan kimse; Allah Teâlâ’nın rızası için hazır olan cenaze namazını kılmaya ve o cenaze için dua etmeye niyet ederek, namaza başlar. Ayrıca imamlığa niyet etmesi gerekmez. Cemaatten her biri de Allah rızası için o cenaze namazını kılmaya ve onun için duaya ve imama uymaya niyet eder. Ölü, erkek ise: “şu hazır erkek için”, kadın ise; “şu hazır kadın için” diye niyet edilir. Çocuklar için de bu şekilde niyet edilir. Cemaatten biri, cenazenin erkek mi, kadın mı olduğunu bilmezse, “üzerine imamın namaz kılacağı ölüye, imam ile beraber namaz kılmaya ve dua etmeye” niyet eder.

Cenaze namazının rüknü tekbirler ve kıyâm’dır. Bu namazda rukû ve secdeler bulunmadığı gibi Kur’an okumak ve teşehhüd de yoktur. Şartları altıdır: Ölünün müslüman olması, kendisinin ve konulduğu yerin temiz olması, cemaatin önünde bulunması, vücut azalarının çoğunun veya başıyla beraber yarısının mevcut olması, arz üzerine konulmuş olması, namaz kılacak kimsenin özürsüz olarak bir şeye binmiş veya oturmuş olmaması. Cenaze namazında cemaat şart değildir. Yalnız bir müslüman erkek yahut bir müslüman kadının kılması ile farz yerine getirilmiş olur. Cenaze namazının sünnetleri dörttür.

1-İmam cenazenin göğsü hizasına durur. Bu namazda erkek, kadın, büyük ve küçük arasında fark yoktur
2-Birinci tekbirden sonra “sübhâneke allâhümme” duasının “ve celle senâüke” kısmı ile birlikte okunması lâzımdır. Dua kasdıyla fatiha okunması da caizdir. İbn Abbâs cenaze namazında Fâtiha okumuş ve “bunun sünnet olduğunu” bildirmiştir. (Buhârî, Cenâiz, Kıraetu Fâtihati’l-Kitab). İmam Şâfiî’ye göre Fâtiha okumak farzdır.
3- İkinci tekbirden sonra, Peygamber (s.a.s.)’e salât getirmek: “Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed, Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.” Sonra “bârik” duâsı okunur.
4- Üçüncü tekbirden sonra ölüye, kendi nefsine ve müslümanlara dua etmek. Duânın ahirete ait olmasından başka bir şart yoktur. Fakat Hz. Peygamber’den nakledilen duâları yapmak daha güzeldir. Bu duâ da şudur:

“Allâhumma’ğfirlî hayyina ve meyyitinâ veşâhidinâ ve gâibinâ ve zekerinâ ve unsânâ ve sağîrinâ ve kebîrinâ. Allâhumme men ahyeytehû minnâ fe ahyihî ale’lislâm ve men tevef feytehü minnâ feteveffehû ale’l-imân ve hussa hâza’l-meyyite birravhi ve’rrâhati ve’f-mağfireti ve’r-rıdvân. Allâhümme in kâne muhsinen fezid fî ihsânihî ve in kâne musîen fetecâvez anhu ve lakkıhi’l-emne ve’l-büşrâ ve’lkerâmete ve’z-zülfâ bi rahmetike yâ erhame’r-râhimîn.”
Manası: “Allah’ım, dirimizi, ölümüzü, burada olanımızı, olmayanımızı, erkeğimizi, kadınımızı, küçüğümüzü, büyüğümüzü bağışla. Allah’ım, bizden yaşattığını İslâm üzerine yaşat; öldürdüğünü iman üzerine öldür. Bu ölüye de sevinç, rahat, mağfiret ve rıza ihsan eyle. Allah’ım, eğer (bu kimse) iyi idiyse iyiliğini artır, eğer kötü idiyse kötülüklerinden geç. Onu güven, müjde, ikram ve rahmetine yaklaştır. Ey merhametlilerin en merhametlisi.”
Eğer cenaze kadınsa, “ve hussa dan sonraki zamirler müennes okunur.” Hâzihi’l-meyite… in kânet muhsineten fe-zid fr-ihsânihâ ve in kânet musîeten fe-tecâvez an seyyiâtihâ ve lakkîhâ’l-emne… ” gibi.
Duâyı bilmeyen kimse, sadece “Allâhümmağfirlî ve lehû ve li’lmü’minîne ve’l-mü’minât (Allâhım, beni, onu ve bütün inananları bağışla” der. Akıl hastası ve küçük çocuklar için istiğfar edilmez. Çünkü onların günahı yoktur. Onlara Feteveffehû ale’l-imân “dan sonra şu duâ ilâve edilir.
“Allâhümme’c’alhu lenâ feratan ve’c’alhulenâ ecran ve zuhran ve’c’alhu lenâ şâfian müşeffean” Manası: “Allah’ım, onu bize ecir; mükâfat, ahiretimiz için yararlı kıl, onu bize âhirette sözü geçen bir şefaatçı eyle.”

Bu duâlardan sonra imam dördüncü tekbiri alır, sonra önce sağ tarafa, sonra da sol tarafa sesli olarak, cemaat ise gizlice selâm vererek namaza son vermiş olurlar. Bu vacip olan selâm ile ölüye, cemaate ve imama selâm verilmesine niyet edilir. Cenaze namazının başına yetişmeyen kimse hemen iftitah tekbirini alıp imama uyar ve diğer tekbirleri imamla beraber almaya devam eder. İmam selâm verdikten sonra geçirdiği tekbirleri birbiri ardınca kaza eder, bu tekbirler esnasında herhangi bir dua okunmaz. Birkaç cenaze varsa hepsine ayrı ayrı namaz kılma daha iyidir. En erken getirilenin namazı önce kılınır. Hepsi birlikte gelmiş ise halk nazarında daha faziletli olanın ki önce kılınır. Hepsine bir tek namaz kılmak da yeterli olur. Bu takdirde cenazeler, geniş bir sıra halinde dizilir ve imam bunlardan birisinin göğsü karşısında durarak namaz kıldırır. Yahut cenazeler tek sıra hâlinde kıbleye doğru uzunlamasına da konulabilir.
Namaz kılmak mekruh olan üç vakitte, yani; güneş doğarken, tam tepedeyken ve batarken cenaze namazı kılınmaz. Ancak, bu vakitlerde kılınmışsa kazası da gerekmez. Kabristanda ve cami içinde cenaze namazı kılınmaz, ancak; imam ve cemaatin bir kısmı cami dışında, bir kısmı da cami içinde olarak kılmalarında bir mahzur yoktur. Namazı bozan şeyler cenaze namazını da bozar.
Sağ doğup ölen çocuğun adı konulur, yıkanıp kefenlenir ve namazı kılınır. Ölü doğan çocuğun adı konulur, yıkanıp bir bezle sarılır ve cenaze namazı kılınmadan defnedilir. Ölen gebe kadının karnındaki çocuk hareket ederse, kadının karnı yarılarak çocuk alınır. Kasden ve zulmen ana veya babasını öldürenlerin, öldürülmüş eşkıya ve yol kesicilerin namazları kılınmaz.
Cenazede cemaat şartı olmamakla birlikte, cemaat sayısı ne kadar çok olursa, sevap da çoğalır. Hz. Âişe, Rasûlullah (s.a.s.)’ın şöyle dediğini nakletmiştir: “Bir cenazenin namazını yüz müslüman kılarak hepsi ona şefaat dilerse, kendilerine o kimse hakkında şefaate izin verilir. ” (Müslim Cenâiz, 58).
İbn Abbas (r.a.), Rasûlullah’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Bir müslüman öldüğü zaman, cenazesini, Allah’a hiç bir şeyi ortak koşmayan kırk kişi tutup kaparsa, Allah kendilerine o kimse hakkında şefaate izin verir. ” (Müslim, Cenâiz, 59).
Namaz kılınıncaya kadar cenazede hazır olan kimseye bir kırat, gömülünceye kadar hazır bulunana da iki kırat sevap vardır. ” İki kırat nedir?” diye sorulunca, Hz. Peygamber (s.a.s.) “İki büyük dağ gibi” diye cevap verir, yani iki büyük dağ kadar sevap verilir. (Müslim, Cenâiz, 52).
“Cenaze defninde acele ediniz. Eğer bu ölü iyi bir kişi ise, bu bir iyiliktir. Onu (bir an evvel kabırdeki) hayır ve sevabına ulaştırmış olursunuz. Eğer bu cenaze iyi bir kişi değilse, bu da bir ferdir. Bir an evvel omuzlarınızdan atmış olursunuz. ” (Buhârî, Cenâiz, 52).
“Ey mü’minler! Siz ölüyü teşyî ediyorsunuz. Onun önünde, arkasında sağında, solunda yürüyünüz. “
Yukarıda naklettiğimiz Hadislerden de anlaşılacağı gibi, cenazeyi bekletmeden en kısa zamanda toprağa vermek gerekir. Ölü hakkında iyi ve kötü şahitliği Cenâb-ı Allah kabul eder. Bu münasebetle ölüleri hayırla anmak sünnettir. Bir müslümanın cenazesinde bulunmak herkese farz-ı ayın değilse de; mümkün mertebe çok sayıda cemaatin bulunması ölü için rahmet ve bağışlanma vesilesidir. Ayrıca cenazeye katılan müslümana da çok büyük bir sevap vardır.
Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, “Peygamber (s.a.s.), Necâşî’nin vefat haberini öldüğü gün vermiş, ashabını namazgâha çıkartarak saf bağlatmış ve dört defa tekbir almıştır.” (Buhârî, Müslim),

Burada Necaşi, Habeş imparatoru Ashama olup, Hicret’in dokuzuncu yılında vefat etmiş ve Allah Rasûlü Medine-i Münevvere’de onun için ashabıyla, gıyabıda cenaze namazı kılmıştır. Bu uygulama, zaruret sebebiyle vukû bulmuştur. Hanefî ve Mâlikilere göre gâibin cenaze namazını kılmak mutlak olarak caiz değildir.
Hanefilere ve bazı fâkîhlere göre ölüm haberini hısım ve akrabaya, eşe dosta bildirmek caizdir. Günümüzde bu duyuru, müezzinlerin “salâh” okuyuşları ile yapılmaktadır.
kaynak: islam fıkıh ansiklopedisi


Birlik Dirliktir

Aralık 24, 2006

Dr. Mümtaz AYDIN (sızıntı)

Tarih kitaplarında yer alan Etiler, Sümerler, Hititler gibi geçmişte yaşamış, adını bildiğimiz bilmediğimiz pek çok millet ve devletin bugün artık varolmadıkları bilinmektedir. Bunların tarih sahnesinden silinmelerinin muhtelif sebepleri vardır. Ancak bu sebeplerden bir tanesi bariz bir şekilde diğerlerinin önüne geçmekte ve en önemlisi olarak görülmektedir ki; o da tefrika, birbirine düşme ve birlik olamamadır. Ağaç içine girmiş bir kurt gibi milletleri içten içe kemiren tefrika, devletlerin yıkılmasına ve hattâ milletlerin yok olmasına bile sebep olmuştur.

Diğer milletlerin yanısıra kendi tarihimize baktığımızda da aynı fotografı çok net bir şekilde görürüz. Dış saldırılar, savaşlar, tabiî afetler, göçler, açlık, kıtlık gibi felâketler karşısında dimdik ayakta kalmayı başaran ecdadımız, ne yazık ki tefrika sebebiyle birbirlerine düşmüşlerdir. Ülkede millî birliği sağlayamadıkları için sonunda devletleri de yıkılıp gitmiştir.

Büyük bir devlet olan ve Avrupa’ya geçip meşhur kavimler göçünü meydana getiren Hunlar, ittifaksızlık sebebiyle ikiye bölündü. Attila’nın ölümünden sonraki kardeş kavgaları Hunları zayıf düşürdü. Bunun getirdiği çöküş neticesinde, Çin’in boyunduruğu altına girdiler.

Hunların yerine kurulan Avar devleti de zamanla aynı sebeplerle yıkıldı. Daha sonra kurulan Göktürk devleti oldukça güçlü bir devlet olarak dünya üzerinde yerini aldı. Bu birliği kuvvetle parçalamanın güç olacağını anlayan Çinliler, her biri bir orduya sahip olan prensleri birbirine düşürme siyaseti güttüler. Bunda başarılı da oldular. Çin entrikaları, birliği bozdu ve devletin sonunu getirdi. Göktürk hakimiyetine de Uygurlar son verdi.

Eski Türk devletlerindeki bu ikilik davaları, kardeşin kardeşe düşmesi, bir Türk boyunun diğerinin hakimiyetine son vermesi, millî zaaflarımızın başında gelir. Bu zaaf, o zamanki en büyük rakibimiz olan Çinliler tarafından sürekli kullanılmış ve tarihe “Çin entrikaları” olarak geçmiştir.

Milletlerin bölünmesine, devletlerin yıkılmasına sebep olan bu durum; Orhun Abideleri’nin konusu olmuş ve gelecek nesillere ders olması için taşlara kazılarak yazılmıştır: “Beyleri, milleti ahenksiz olduğu için, Çin milleti hilekâr aldatıcı olduğu için, küçük kardeş ve büyük kardeşi birbirine düşürdüğü için, bey ve milleti karşılıklı çekiştirdiği için, Türk milleti il yaptığı ilini elden çıkarmış, Kağan yaptığı kağanını kaybedivermiş. Çin milletine, beylik erkek evlâdını kul kıldı, hanımlık kız evlâdını cariye kıldı. Türk beyler Türk adını bıraktı.”

İslâm öncesi dönemde vaziyet böyle iken sonraki dönemde de genellikle durum bundan pek farklı değildi. Samanoğullarını Karahanlılar, Karahanlıları Harzemşahlar; bilâhare Gaznelileri de Selçuklular yıkmışlardır. Büyük Selçuklular da kardeş kavgaları yüzünden dörde bölünmüştür. Daha sonraki manzara ise daha da vahimdir: Ortaya çıkan yirmi kadar Beylik, genellikle birbirleriyle kavgalı idi. Bu kavgalara karışmayan Osmanlı Beyliği, Anadolu Selçukluları’nın yerine yeni bir devlet kurmayı başardı.

Ancak, henüz bir asırlık bu genç devlet de aynı musibetle karşılaştı ve Timur gailesi sebebiyle, yıkılmak ve yok olmakla yüz yüze geldi. 1402′deki Ankara Savaşı yenilgisinin ardından yeniden ortaya çıkan beylikler, ülkeyi parçalanmanın eşiğine getirdi. Anadolu beyliklerini tekrar bir çatı altında toplayıp ülkenin birliğini sağlayan Çelebi Mehmed’e; “devletin ikinci kurucusu” denmesi de bu münasebetledir.

Osmanlı devletindeki kardeş çekişmeleri ve hele hele de -Cem Sultan hâdisesi gibi- memleketi parçalamaya, dirliği bozmaya yönelik fesat hareketlerinin arkasında ise; Bizans devleti bulunuyordu. Bu tür faaliyetler bu defa da Türk tarihine “Bizans oyunları” olarak geçmiştir. Aynı güçlerce sadece iktidar mücadelesi değil, mezhep ve inanç farklılıklarının tahrik edilmesi sonucunda, Osmanlı tarihinde derin yaralar açmış olan tefrika belâsının giderilmesi için idarecileri şiddetli tedbirler almaya yöneltmiştir. Bu padişahlardan biri olan Yavuz Sultan Selim, bu fitneyi, yazdığı şiirlerde de işlemiştir:

“Milletimde ihtilaf u tefrika endişesi,
Kuşei kabrime hattâ bîkarar eyler beni.
İttihad etmek iken savleti a’dayı def’e çaremiz,
İttihad etmezse millet, dağdar eyler beni.”

Müteakip yıllarda, toplumun geleceği için tehlike arz eden bu konu, önemli devlet belgelerinde ve siyasetnamelerde yer almıştır.

Toprakları için paylaşma plânlarının yapıldığı son yıllarında Osmanlı milleti, yine çoğu dış kaynaklı olan entrikalara maruz kalıyor ve “böl-parçala-yut” taktiği yavaş yavaş onun üzerinde başarıyla uygulanıyordu. Devletin yıkılmak, milletin de Anadolu’dan tamamen çıkarılmak istendiği zorlu Millî Mücadele yıllarında bile tefrika hastalığı birlik ve bütünlüğü kemirmeye devam ediyordu. Varolma mücadelesi verilen bu dönemde durumun hassasiyetini gören İstiklâl Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy şu dizeleriyle milleti uyarma ihtiyacı hissetmişti:

“Girmeden tefrika bir millete düşman giremez.
Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.”

İslâm tarihine genel olarak baktığımızda da benzer manzaralarla karşılaşmaktayız. Daha Dört Halife döneminde başlayan ve arkasından ortaya çıkan Şiilik-Haricilik bölünmüşlüğü, maalesef zararlarını hâlen sürdüren bir yaradır. Şark milletlerinin karakteristik bir özelliği hâline gelen tefrika, zaman zaman aynı din ve hattâ aynı milletten olan insanların savaş meydanlarında karşı karşıya gelmelerine sebep olmuştur.

Tefrika, elbette ki bu tarihî örneklerden ibaret değildir. Yakın tarihte yaşanan pek çok hâdise, başkalarının bizim bu zaafımızı nasıl aleyhimize kullandıklarını göstermeye yetmektedir. Geriye şöyle bir baktığımızda; din, dil, mezhep, ırk, coğrafya, bölge, siyasî fikir, ideoloji, dünya görüşü gibi konuların, insanlarımızı kışkırtıp çatışmaya dönüştürecek bir silâh olarak kullanıldığını kolayca görebilmekteyiz. Hattâ ve hattâ bu zaafımız bazen spor, müzik, sanat gibi konularda bile kendisini göstermektedir.

Muhtelif örneklerini sunduğumuz bu toplumsal yarayı iyileştirecek veya yok edecek tek çare; hem vicdanlara, hem de akıllara hitap eden dinimiz olmuştur. Kelime anlamı bile “barış” olan ve insanlara dünya saadeti de sağlamak için indirilen İslâm; bu konuda yapılabilecek davranış ve anlayışın en son merhalesini emretmiş ve “bütün inananlar kardeştir” hükmünü koymuştur. Çünkü yeryüzünde birbirlerine zarar verme ihtimali en düşük insanlar, aynı kandan gelen kardeşlerdir. Dinimiz de daha mükemmeli olamayacak olan bu anlayışı, insanlara hâkim kılmıştır. Ayrıca “Kendilerine ilim geldikten sonra ayrılığa düşmeleri, ancak birbirlerini çekememekten oldu. Bundan ötürü ey Muhammed sen birliğe çağır” gibi âyetlerle de konuyu tekrar tekrar işlemiştir.

Yine Hz. Peygamber de; “Allah’ın yardım eli, birlik olanlarla beraberdir” gibi hadîslerle insanlara vifak ve ittifakı öğütlemiştir. Müminlerin kardeşliğini Veda Hutbesi’nde bir defa daha vurgulamıştır.

Günümüzde de bir yara olarak kanamaya devam eden bu arıza için, asrımızın manevî ve sosyal dertlerine köklü çözümler sunmakta üstat olan Bediüzzaman’ın bu husustaki tespit ve teşhisi ise şöyledir: “İnsanlara kin ve adavet; hakikat, hikmet, şahsî hayat, içtimaî hayat ve manevî hayat nazarından zulümdür.”

“Yaratıcısı, Peygamberi, dini, kıblesi, devleti, milleti, memleketi bir olan topluluğun bunca bir’leri; vifak ve ittifakı, o da muhabbet ve uhuvveti gerektirir” dedikten sonra, birliğin sağlanmasını temin edecek kesin reçeteyi üç madde hâlinde vermiştir:

a) Benim fikir ve görüşüm doğrudur veya daha güzeldir demeye hakkın var; fakat, yalnız benim yolum doğrudur demeye hakkın yoktur.

b) Her söylediğin doğru olsun. Fakat başkaları hakkında bildiğin her doğruyu söylemek doğru değildir. Başkalarının kusurlarını görmemek ve hoşgörülü olmak gerek.

c) Düşmanlık etmek istersen; kalbindeki düşmanlığa düşmanlık et, onu kaldırmaya çalış.

Tefrikanın, bölünmüşlüğün; insanlığı ne gibi acı sonuçlara götürdüğü yukarıdaki örneklerde de görülmektedir. Birlik ve beraberliğin sağlandığı dönemler ise; hep zaferlerin kazanıldığı, barışın sağlandığı, medeniyetlerin kurulduğu, mükemmelliğin yakalandığı güzel örneklerle doludur.


Amerika ve kader inancı

Aralık 24, 2006

ABD dış politikalarının temelinde, beyaz Anglosakson protestanların bütün ırklardan üstün olduğu ve tanrının kendilerine diğer ırkları ‘medenileştirme’ görevi verdiği doktrini yatıyor…
Tarihe ‘Bush Doktrini’ olarak geçen yeni ABD politikalarının özünü, SSCB tehdidinin yerini artık terörizmin aldığı, dünyanın teröristler ve ABD yanlıları olarak ikiye ayrıldığı, ABD’nin ise tüm kaynaklarını seferber ederek terörizmin kökünü kurutmaya kararlı olduğu değerlendirmesi oluşturuyor. Ancak 11 Eylül 2001′den beri yaşadıklarımız bu politikasının tümüyle iflas ettiğini gösteriyor. Gerçi PEW araştırma şirketinin 16 ülkede 16 bin 766 kişi ile yaptığı son ankete bakılırsa Bin Ladin tipi terörizme verilen destek oldukça azalmış ama hemen her ülkede ABD politikalarına yönelik şiddetli antipati devam ediyor. (Raporun tamamı için bkz:http:// pewglobal.org/reports/display.php?ReportID = 247)
Başkan George W. Bush’a yönelik eleştirileri ile tanınan uluslararası ilişkiler uzmanı C. A. Kupchan, 11 Eylül öncesine kadarki ABD politikalarını ‘aç bir hegemondan çok, kararsız bir şerifin tavrı’ olarak nitelemişti. Bugün ise Bush ve ekibinin hegemonik yöneliminden kimsenin şüphesi yok. ‘Merhametli Muhafazakârlık’ adını taktığı düşünce sistemi içinde bütün insanlığı ‘şer’ ve ‘hayır’ güçleri diye ikiye ayıran Bush konuşmalarında sık sık ‘Kadir-i mutlak Allah’ın adıyla’, ‘yıldızların ötesinden mesajlar’, ‘yeniden doğmuş Hıristiyan’ gibi dinsel kavramlar kullanınca bu politikaların Protestanlığın radikal bir yorumu olan Evangelizm’den beslendiği düşünülmüştü.
Halbuki bir diğer esin kaynağı, beyaz Anglosakson Protestanların (İngilizcedeki kısaltmayla WASP’ların) diğer bütün ırklardan üstün olduklarına ve onlara tanrı tarafından diğer ırkları medenileştirme görevi verildiğine inanmak şeklinde özetlenebilecek olan Manifest Destiny (Aşikâr Alın Yazısı/Önlenemez Kader) Doktrini idi.
İsim babası bir gazeteci
150 yıldır Amerikan halkının militan muhafazakârlığının kalbini oluşturan, okullarda ders olarak okutulan, Amerikan büyüklerinin konuşurken örtük ya da açık göndermeler yaptığı bu doktrinin ilk izleri Puriten yerleşimcilerin liderlerinden John Winthrop’un 1630 yılında, Boston şehrine ilişkin duygularını huşu içinde anlattığı ‘Tepedeki Şehir’ (City upon the Hill) adlı meşhur konuşmasında yer almıştı. Ama Manifest Destiny ifadesi ilk kez 1839′da gazeteci John O’Sullivan tarafından New York gazetesindeki makalede kullanıldı. ‘Kendi kendimizi yönetme ve özgürlükler konusundaki büyük deneyimimizden dolayı tanrının bize biçtiği kader tüm kıtaya yayılmak ve sahip olmaktır!’ diye söze başlayan O’Sullivan, ‘Amerika’nın kaderinde monarşi ve aristokrasiyi benimsedikleri için ‘cehennem kapılarında’ bekleyen milletlere kurtuluş yolunu göstermek olduğunu’ söylüyordu.
Tüm Amerikan tarihine sinmiş apokaliptik (vahye dayalı) söylemin bir özeti gibi görünen dinsel sembolizmine rağmen esasında seküler bir ideoloji olan Manifest Destiny, açıkça savaşa gönderme yapmıyordu ama Amerikalıları kıtayı, hatta dünyayı kurtarma görevi ile donatıldıklarına inandırdı ve sonuçta ABD’nin politik ve coğrafi sınırlarının bazen savaşarak, bazen işgal ederek, bazen satın alarak, durmadan genişletilmesine zimnen onay verdi. Manifest Destiny kapsamına giren toprakların nerede bittiğine dair bir açıklık olmaması ABD politika yapıcılarına sonsuz bir esneklik kazandırmıştı. Doktrine takviye 1892′de tarihçi J. Turner tarafından formüle edilen ‘sınır miti’ ile yapıldı. Turner’a göre Bir Amerikalı için ‘sınır’ medeniyetle vahşetin buluştuğu alanlar ya da yerleşim yerleriyle fethedilmeyi bekleyen boş alanları ayıran bir metafordu. Bu çizgi hep ileriye çekilmeli, sınırın arkasına geçilmeli, oradaki vahşi topluluklar ya medenileştirilmeli ya da yok edilmeliydi. Nitekim de öyle yapıldı, yerli halkın kökü kurutuldu!
Manifest Destiny’de biri ‘örnek yoluyla’ diğeri ise ‘müdahale yoluyla’ diye adlandırılan iki misyon vardır. Aslında bu iki misyon da birbirini destekler ya da birbirinden beslenir, çünkü örnek olmadan içişlerine karışmanın iyi sonuç vermeyeceği açıktır. Örneğin ABD’nin ilk başkanı G. Washington ünlü Veda Konusması’nda (Farewell Address) Amerikalılar’a denizaşırı ülkelerde özgürlük için aktif olarak savaşmamalarını, bunun yerine dünyadaki baskı altındaki insanlar için bir ‘umut feneri’ (Beacon of Hope) olarak kalmalarını öğütlüyordu. ‘Amerika Amerikalılarındır’ sloganı ile yürürlüğe konulan 1823 tarihli Monroe Doktrini’nin tanımladığı İnzivacılık (İzolasyonizm) politikasına göre ise ABD artık Avrupa ülkelerinin içişlerine ya da aralarındaki savaşlara karışmayacak, batı yarıkürede var olan sömürgeci ilişkileri tanıyacak ve bunlara herhangi bir müdahalede bulunmayacaktı. Buna karşılık batı yarıküre Avrupa’nın yeni sömürgeci faaliyetlerine kapalı tutulacaktı. Yani İnzivacılık adı altında batı yarıküre Amerikalıların ‘seçilmiş ülkesi’ haline getiriliyordu. Başkan A. Jackson (ö. 1837) tarafından formüle edilen ama asıl H. S. Truman, R. M. Nixon, D. Reagan ve oğul Bush dönemine damgasını vuran Jackson Düşüncesi ise ‘kalleş’ düşmana karşı her türlü müdahaleyi meşru görüyordu.
Manifest Destiny’ye 1904′te Roosevelt Gerekçesi diye anılan ilkelerle bir takviye daha yapıldı. Buna göre “ABD medenileşmiş bir ulus olduğu için batı yarıküredeki kronikleşmiş yanlışlıklara müdahale etme hakkına sahip”ti’ Böylece bu dönemde ABD çeşitli ülkelere çeşitli gerekçelerle tam 32 kez müdahalede bulundu.
Tanrı Filipinleri göstermiş!
Özellikle Filipinlerde izlenen politika çok kanlıydı. Rivayete göre Filipinlerin zengin mineralleri ve tarımsal ürünlerinin önemini fark etmiş olan başkan W. McKinley müdahale kararını aynen Irak savaşı öncesinde oğul Bush’un yaptığı gibi geceleyin Tanrı ile uzun bir konuşma sonucu almıştı ve Tanrı McKinley’e (aynen Bush’a verdiği gibi) ‘kahverengi ırktan olan Filipinlileri medenileştirme ve Hıristiyanlaştırma görevini’ vermişti!
Adı tarihe ‘barışçı’ olarak geçen W. Wilson bile ‘Latin Amerikalıları iyi adamları seçmeyi öğrenmeleri için eğitmek gerektiğini’ düşündüğü için ABD’nin ‘arka bahçesine’ askeri müdahalelerden kaçınmadı.

Yarı-İnzivacı Wilson’un Ocak 1918′de ilan ettiği ünlü 14 Maddesi devletler arasında eşitlik prensibini ortaya koymayı amaçlıyordu fakat sonuçta ABD barış konferanslarında müşahit bulunduran etkisiz bir ülkeye dönüşmüştü. Hızla modernleşen Japonya’nın yarattığı tedirginliğe askeri ve ekonomik bir güç olarak yeniden toparlanan Almanya’nın yarattığı tehdit eklenince ‘müdahalecilere’ gün doğdu.

ABD’nin yeni rolüne ilişkin ilk ipucu Başkan F. D. Roosevelt’in Manifest Destiny’de tanımlanan ‘öncü ulus’ mitolojisine gönderme yaptığı 6 Ocak 1941 tarihli Dört Özgürlük konuşması olmuştu. ABD’nin Ortadoğu’daki minimal varlığı bu dönemde sona erdi. Daha 1933 yılında Roosevelt ile Kral Abdülaziz arasında başlayan dostluk ilişkisi 1942 yılında Riyad’da ilk ABD elçiliğinin açılışıyla resmi hal aldı, 1944 yılında ARAMCO petrol şirketi kuruldu.
SSCB’ye ‘dost’ kuşatması
Soğuk Savaş döneminde, ‘özgür dünyanın’ düşmanı olan SSCB’nin nüfuz alanını genişletmesini önlemek için SSCB’yi ABD’ye dost rejimlerle çevrelemek gerektiğini ileri süren 1947 tarihli Truman Doktrini’ni, savaştan yıkılmış olarak çıkan Avrupa’nın yeniden kurulmasını öngören Marshall Planı izledi. 1948′den itibaren Nazizm mağduru Yahudiler ABD’nin ilgi alanına tam olarak girmişti ama Filistinlilerin sesini duyan yoktu. Ardından 1948 Berlin krizi, 1949 yılında NATO’nun kuruluşu ve 1950 yılında Kore Savaşı geldi.
Senatör J. Mc Carthy’nin, Bush’un ‘şer ekseni’ni hatırlatan ‘dış ve iç düşman’ paranoyası ise ülkenin demokratlarına aman vermiyordu.
Yunanistan ve Türkiye başta olmak üzere, Ortadoğu, Uzakdoğu, Orta ve Güney Amerika’daki onlarca ülke ise ABD destekli askeri darbeler sonucu yıllarca süren acı ve karanlığa gömülürken, Edoardo Galeano’nun ‘Latin Amerika’nın Kesik Damarları’ adlı eserine göre, savaş öncesinde Ortadoğu petrol rezervlerinin yüzde 72′sini İngiltere, yüzde 19′unu ABD kontrol ederken, yeni süreçte bu oranlar sırasıyla yüzde 29 ve 52 olmuştu.
Aslında 1990′ların başında Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle ABD’nin örnek teşkil etmesine ya da içişlerine karışmasına hiç gerek kalmamıştı ama, 1973 petrol krizi, 1975 Vietnam yenilgisi, 1979-80 İran elçilik krizi ve 1983′te Lübnan’a yapılan başarısız müdahalenin yarattığı hastalık halinden kurtulma arzusu ile Japonya ve Almanya’nın rekabeti altında sıkıntılı anlar yaşayan ekonominin ihtiyaçları birleşince eski mite yeni bir içerik kazandırmak şart oldu.
Nitekim Başkan Reagan’ın Özgürlük Seferi (Crusade for Freedom) adını verdiği planı da ‘seçilmiş ulus’ retoriğine dayanıyordu. 1991′de Saddam Hüseyin Kuveyt’i işgal ettiğinde, baba Bush savaşı başlatan konuşmasında sık sık A. Lincoln’den alıntılar yaptı ve “Biliyorsunuz, Amerika Tanrının himayesinde kurulmuş bir ulustur. Biz taa başından beri savaşta ve barışta onun gücü ve önderliğiyle hareket ediyoruz” diyerek Manifest Destiny doktrinine bağlılığını gösterdi. Türkiye’de pek çok kişinin ‘Keşke bizim başkanımız olsa’ diye iç geçirdiği demokrat başkan John W. J. Clinton bile ‘seçilmiş ulus’ analojisini kullanmak için fırsat yaratmış, 1999′da Kosova’ya müdahale sırasında, Musevilerin Hamursuz Bayramı dolayısıyla yaptığı bir konuşmada izleyicilere Yahudilerin Mısır’dan çıkarak vaat edilmiş topraklara yolculuğunu anlattıktan sonra ‘Bütün Amerikalılar bu hikâyeden bir kıssa çıkarabilirler. Bu hikâye bize bizim kendi vaadedilmiş topraklarımıza yaptığımız bitmeyen yolculuğumuzu hatırlatıyor’ demişti. Aradaki tek fark, Baba ve Oğul Bush konuşmalarını ‘Tanrı Amerika’yı kutsasın’ diye bitirirken, Clinton’ın ‘Tanrı sizi kutsasın’ demesiydi.
Dünya halklarına ağır fatura
Görüldüğü gibi ABD başkanlarının büyük bir çoğunluğu aynı sivil dinin dilini kullanmaktadır. Sorun, misyonun örnek olarak mı yoksa müdahale ederek mi gerçekleştirileceği konusunda çıkmaktadır. ABD dış politikası bu iki yaklaşım arasında bir sarkaç gibi gidip gelirken, bunun dünya halklarına faturasının çok ağır olduğunu biliyorduk. Nitekim ABD Dışişleri Bakanı Condeleezza Rice geçenlerde ABD’nin 60 yıldır özgürlük ve istikrar uğruna demokratik olmayan rejimlerini desteklediğini itiraf ediverdi. Rice’a göre ABD artık demokratik rejimleri destekleyecekti. Eskilerine bakınca bu yeni misyon kulağa hoş geliyor ama ABD’nin yeni hedefleri ne kadar yüce (!) olursa olsun, mesele sadece izlenen yolun hayatın gerçekleri ile bağdaşmamasında ya da kullanılan yöntemlerde değil. Yayılmak istenen özgürlük ve demokrasi anlayışının ‘Amerikan tipi’ olmasında da değil.

Asıl mesele hegemonik bir gücün ‘seçilmiş bir ulusu’ temsil ettiği vehmine kapılarak dünyaya istediği şekli vermeye kalkışmasına razı olmamız halinde başımıza geleceklerde. Çünkü bir zamanlar yerli halklara, sonra komşularına, sonra faşizme, sonra komünizme, şimdi de terörizme karşı koyduğunu söyleyerek dünya düzenini koruduğunu iddia eden ABD’nin bir süre sonra fikir değiştirip tekrar baskıcı rejimlere, hatta 1980′lerin ünlü Yeşil Kuşak projesini hatırlayınca, terörizme destek vermeyeceğinin bir garantisi yok. Ancak ABD politikalarına karşı çıkarken, ne ABD’yi, ne Amerikalıları şeytanlaştırmalıyız, ne de başımıza gelen her kötülüğün suçlusu olarak ABD’yi görmeliyiz. Aksine dünyanın bugünkü berbat durumunda Avrupa’dan İslam dünyasına uzanan yelpazede pek çok aktörün payı olduğunu hatırlayıp işe kendi eleştirimizi yapmakla başlamalıyız.

Ayşe Hür: Araştırmacı yazar


Suizan hüsnü zan

Aralık 24, 2006

Sual: Suizannın dindeki yeri nedir?

CEVAP

Suizan, birinin kötü bir iş yaptığını zannetmektir. Kalbe gelen kötü düşünce, o hâliyle suizan olmaz. Kalbin o tarafa kayması suizan olur. Mesela birisinde bir kalem görünce, (acaba bu kalemi çalmış olabilir mi) diye sadece düşünmek suizan olmaz. Ama (çalmış olabilir) diye zannetmek suizan olur.

Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Suizan etmeyin. Suizan, yanlış karar vermeye sebep olur. İnsanların gizli şeylerini araştırmayın, kusurlarını görmeyin, münakaşa, haset ve düşmanlık etmeyin, birbirinizi kardeş gibi sevin, çekiştirmeyin. Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, yardım eder. Onu, kendinden aşağı görmez.) [Buhari, Müslim]

Zan ile, başkasının kötü olduğunu kabul eden, onu gıybet eder, ona dil uzatır. Onu kötü, kendini iyi bilir. Bu da, helâkine sebep olur. (İhya)

Müslümanın bir işinde veya sözünde birçok küfür alameti ile bir iman alameti bulunsa, hüsnü zan edip buna kâfir dememelidir. Ama küfrü açıksa kâfir olur, tevil fayda vermez. (Bezzâziyye)

Bir menkıbe: Bir âlim talebelerine (Şafii mezhebinde alametlere bakarak kesin karar verilmez. Mesela bir köpeğin burnunda yoğurt bulaşığı varken evden çıktığı görülse, eve girince yoğurt çanağında köpeğin burnu kadar iz görülse, kesin olarak bu yoğurdu köpek yedi denemez) der. Talebenin birisi, içinden. (Bu kadarı olmaz) diye hocasına itiraz eder. Hocası, o gence, bir koyun kesip getirmesini söyler. O da koyunu keser. O arada sıkışır, evin kenarındaki ormanlığa kolları sıvalı ve kanlı bıçakla gidip hacetini def eder. Zaptiyeler, yeni öldürülmüş bir adamın katilini ararken bunun eli kanlı bıçakla ormana kaçtığını görürler. Hemen bunu yakalayıp getirirler. O gece karakolda kalır. Sabah mahkemeye çıkınca, hakim, (Bu genç, eli kanlı bıçakla kaçarken görülmüşse de, Şafii’de alametlere bakarak kesin hüküm verilmez. Bu genci serbest bırakın) diye karar verir. Genç, hocasına yaptığı suizannın cezasını çektiğini anlar.

Bir hikaye: Dağ evinde, kocası yeni ölmüş tek başına yaşayan hamile bir kadın, kendisine arkadaş olması için dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başlar. Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmaz. Evcil bir hayvan haline gelir. Bir süre sonra kadının çocuğu doğar. Gelincik zarar vermesin diye çok dikkat eder. Bir gün birkaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak zorunda kalır. Gelincikle bebek evde yalnız kalmışlardır. Aradan biraz zaman geçer ve anne eve koşarak gelir. Gelinciği kanlı ağzındaki kanları yalarken görür. Anne çıldırmışçasına gelinciğe saldırır, hemen öldürür. O sırada içerden bebeğin ağlaması duyulur. Anne odaya girer. Odada beşiğin içindeki bebeğin yanında duran parçalanmış bir yılanı görür.

Suizannını gerçek gibi başkasına söylemek de, yani söz taşımak da daha kötüdür.
Müslümana suizan etmemeli

Sual: Bu insan iyi biri değil ondan uzak durun denildiğinde hüsnü zan edilmesi lazımdır, suizan etmemeli deniliyor. Doğru mu?

CEVAP

Çok yanlış. Kötü kimseye hüsnü zan edilmez. İçki içene veya başka günahı işleyene suizan edilmez mi? Suizan etmemeli demek de yanlış. Tam İlmihal’de diyor ki:
(Kimseye suizan etmemeli) sözü yanlıştır. Bunun doğrusu (Müslümana suizan etmemeli)dir. Yani, Müslüman olduğunu söyleyen ve küfre sebep olan bir sözde ve işte bulunmayan kimsenin bir sözünden veya işinden hem imanı olduğu, hem de imansız olduğu anlaşılırsa, imanı olduğunu anlamalı, (dinden çıktı) dememelidir.

Fakat bir kimse, dini yıkmaya, gençleri kâfir yapmaya uğraşır veya haramlardan birinin iyi olduğunu söyleyerek bunun yayılması, herkesin yapması için uğraşırsa, yahut Allahü teâlânın emirlerinden birinin gericilik, zararlı olduğunu söylerse, buna kâfir denir. Müslüman olduğunu söyler, namaz kılar, hacca gitse de buna, (Zındık) denir. Müslümanları aldatan böyle iki yüzlüleri Müslüman sanmak, ahmaklık olur.

Günahının affolunmayacağını zannetmek

Sual: Günahının affolunmayacağını zannetmek yanlış değil mi?

CEVAP

Elbette yanlış. Allahü teâlâya da suizan etmemelidir. Günahının affolunmayacağını zannetmek, Ona suizan olur.

Şartlarına uygun tevbe yapılınca, her türlü günahı muhakkak affeder. Dilerse, ahirette küfürden başka günahları tevbesiz de affeder.

Hadis-i kudside, (Kulum beni nasıl zannederse, ona zannettiği gibi muamele ederim) buyuruldu.
Kabul edeceğini ümit ederek tevbe edeni affeder. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Allahü teâlâya hüsnü zan ediniz!) [Müslim]
(Allahü teâlâya hüsnü zan etmek, ibadettir.) [Ebu Davud]

(Allah’a yemin ederim ki, Allahü teâlâ kendisine hüsnü zan ederek yapılan duayı, elbette kabul eder.) [Berika]

(Kıyamet günü, Allahü teâlâ bir kulunun Cehenneme atılmasını emreder. Cehenneme götürülürken arkasına dönerek, “Ya Rabbi! Dünyada sana hep hüsnü zan ettim” deyince, “Onu Cehenneme götürmeyiniz! Kulumu bana olan zannı gibi karşılarım” buyurur.)

Peygamber efendimiz, ölüm halindeki bir gence sorar:
- Kendini nasıl buluyorsun?
- Günahlarımdan korkuyor; fakat Allah’tan ümit kesmiyorum.
- Bu korku ile ümit, şu ölüm anında kimde bulunursa, Allahü teâlâ ona umduğunu verir ve onu korktuğumdan emin kılar. (İ. Gazali, Tirmizi)

Allahü teâlânın rahmetinden ümidini kesmek çok tehlikelidir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Kötü zanda bulundunuz. Bu yüzden helake mahkum kavim oldunuz.) [Feth 12]
(Rabbinize olan [ümitsizliğiniz, kötü] zannınız sizi helak etti.) [Fussilet 23]
Allahü teâlâ, Hz.Davud’a vahyetti ki:
- Beni sev, beni seveni sev ve beni kullarıma sevdir! Beni sevsinler.
- Ya Rabbi bunu nasıl yapayım?
- Nimet ve ihsanlarımı onlara hatırlat, onlar benden ancak iyilik beklesinler.

Kadi Yahya bin Eksem hazretleri vefat edince, rüyada görüp halini sordular. O da, (Allahü teâlâ bana, (Ey kötü ihtiyar, şunları niçin yaptın?) diye beni azarlayınca beni büyük bir korku kapladı. Ben de, “Ya Rabbi, böyle sorguya çekileceğimi bildirmediler” dedim. (Ne bildirdiler?) buyurdu. Ben de râvilerin ismini sayarak, (Ben azimüşşan müslüman olarak saçı sakalı ağaran kuluma azap etmekten hayâ ederim) buyurduğunu bildirdiler, dedim. (Sen ve râviler sadıksınız. Ben de seni mağfiret ettim) buyurdu.

Bir kişi, insanları Allah’ın rahmetinden ümitsizliğe düşürür, onlara hep zorluk gösterirdi. Kıyamette Allahü teâlâ buna, (Sen kullarıma rahmetimden ümit kestirdin. Bugün sen de rahmetimden mahrum kaldın) buyuracaktır.

O halde her mümin, Allahü teâlânın azabından korkmakla beraber, rahmetinden de ümidini kesmemelidir! (İ.Gazali)

Ölürken mutlaka

Müslüman ömrünün sonuna doğru, öleceği zaman daha çok Allahü teâlâya hüsnü zan etmelidir. Yani (Ben çok günahkâr isem de Allahü teâlâ beni affeder) diye ümit etmelidir! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Ölürken mutlaka Allahü teâlâya hüsnü zan edin.) [Müslim]
(Allahü teâlâ buyurdu ki: Kulum beni nasıl zannederse, ona zannettiği gibi muamele ederim.) [İ.Ahmed, İbni Hibban] (Yani Allah beni affeder diye ümit ediyorsa onu affeder. Allah’tan ümidini kesmişse, ben mutlaka Cehennemliğim diyorsa Cehenneme gider.)
Günah olan zan

Sual: Kur’an-ı kerimde bazı suizanların günah olduğu bildiriliyor. Bunlar hangisidir?

CEVAP

Suizan, bir kimseyi kötü zannetmektir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Ey iman edenler, suizan etmekten kendinizi koruyun! Zannetmenin bazısı günahtır.)

Günah olan zan, iyi kimseyi kötü zannetmektir. Günahının affolunmayacağını sanmak, Allahü teâlâya suizan olur. Müslümanı fasık zannetmek suizan olur. Suizan haramdır. Haram işleyen kimseyi bilir ve onu sevmezse, suizan olmaz, buğd-i fillah olur, sevap olur.

Müslümanın bir ayıbını görünce, ona hüsnü zan etmeli, teviline çalışmalıdır! Kalbe gelen bir düşünce, suizan olmaz. Kalbin o tarafa kayması, meyletmesi suizan olur. Hadis-i şerifte, (Suizan, yanlış karar vermeye sebep olur) buyuruldu. (Müslim)

Salih veya fasık olduğu bilinmeyen müslümana hüsnü zan etmelidir! Hüsnü zan, suizannın tersidir. Bir kimseyi iyi zannetmektir. Hüsnü zan edileceklerin başında Allahü teâlâ gelir. Hadis-i şerifte, (Allahü teâlâya hüsnü zan etmek ibadettir) buyuruldu. Allah’ın rahmetinin, affının bol olduğunu bilmelidir. Günahlarımız çok olsa da Allahü teâlânın affedebileceğini düşünmek hüsnü zan olur. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Ey günahı çok olan kullarım, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin! Allahü teâlâ, bütün günahları affeder. O sonsuz mağfiret ve nihayetsiz merhamet sahibidir.) [Zümer 53]

Elbette bu günahların içinde şirk, küfür yoktur. Ahirette Allahü teâlâ dilerse her günahı affedeceğini fakat şirki, küfrü asla affetmeyeceğini bildiriyor. Dünyada iken şirkten, küfürden tevbe edeni de affeder. İmansız olarak öleni ise asla affetmez.

Müslümanın hüsnü zannı şöyle olmalıdır: Bir çocuk görünce, bunun günahı yoktur, benim günahım vardır. O halde bu çocuk benden daha faziletlidir. Bir yaşlı müslüman görünce, bunun ibadeti benden daha fazladır, o halde benden daha faziletlidir. Bir İslam âlimi görünce, ben cahilim, bu benden ziyade âlimdir, öyle ise, benden daha faziletlidir. Bir cahil görünce, bu bilmeden günah işler. Ama ben bilerek işlerim, öyle ise, bu benden efdaldir. Bir kâfir görünce, olur ki, dünyadan iman ile gider. Benim imanla gidip gitmeyeceğim ise, belli değildir. Şu halde, benden daha faziletli olabilir diye düşünmeli! (İslam Ahlakı)

Suizan ve münafıklık

Sual: Bir arkadaş, elinde kesin bilgi olmadığı halde, hasetten midir, nedir, müslüman olduğunu yakînen bildiğim bazı yazar ve liderlere, münafık, sapık, mason gibi laflar ediyor. Onun böyle söylemesi tehlikeli değil midir?

CEVAP

İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:
Kim, zan ile, başkasının kötü olduğunu kabul ederse, onu gıybet eder, ona dil uzatır. Onu kötü, kendini iyi bilir. Bu da, helakine sebep olur.

Günah işleyen müslümana kâfir denmez. Çünkü Ehl-i sünnete göre, bir insan günah işlemekle kâfir olmaz. Bid’at fırkaları, günah işleyene, kendileri gibi düşünmeyen müslümanlara kâfir demek sapıklığında bulunmuşlardır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Mümine kâfir diyenin, kendisi kâfir olur.) [Buhari]

Bir savaşta, kelime-i şehadet getiren birisini öldüren kimseye, Resulullah efendimiz, (Kelime-i şehadet söyleyen kimseyi niçin öldürdün?) buyurdu. O kimse de, (Dili ile söylüyordu ama kalbi ile inkâr ediyordu) dedi. (Kalbini yarıp da baktın mı?) diyerek onu tekdir buyurdu.

Onun için mümine kâfir demekten, ona lanet etmekten sakınmalıdır! Lanet, sahibine döner. Hadis-i şerifte, (Kul, lanet edince, lanet edilen buna müstehak değilse, kendine döner) buyuruldu. (Beyheki)

Hadis-i şerifte, (İnsanların kalblerini yarmak, gizli şeylerini anlamak için emrolunmadım) buyuruldu. (M. Kâinat)

Zan ile hareket etmek yanlıştır. Zan kesin bilgi değildir. Kur’an-ı kerimde de mealen buyuruldu ki:
(Zan, haktan [ilimden] hiçbir şeyin yerini tutmaz.) [Yunus 36]
(Ey iman edenler! Suizan etmekten kendinizi koruyun!) [Hucurat 12]

Hadis-i şerifte de buyuruldu ki:
(Suizan etmeyin. Suizan, yanlış karar vermeye sebep olur. İnsanların gizli şeylerini araştırmayın, kusurlarını görmeyin, münakaşa, haset ve düşmanlık etmeyin, birbirinizi kardeş gibi sevin, çekiştirmeyin. Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, yardım eder. Onu, kendinden aşağı görmez.) [Buhari, Müslim]

M. Hadimi hazretleri buyuruyor ki:
Bir müslümanın bir işinde veya sözünde 99 küfür ihtimali olsa, bir iman ihtimali olsa, bu kimseye kâfir denilmez. Müslümana hüsnü zan etmek gerekir. Sözlerini, işlerini mümkün olduğu kadar iyiye yormalıdır. Müslümanın hayırlı ve salih olduğuna inanmak, ibadet olur. Bir müslümana suizan ederek ona inanmamak, kötü huylu olmayı gösterir. İşittiğini sormalıdır. Söz sahibine hemen suizan etmemelidir. Şeytanın kalbe getirdiği vesveselerden en çok başardığı, suizan vesvesesidir. Suizan etmek haramdır. Bir sözden iyi mana çıkarmaya imkan bulunamazsa, bunun yanlışlıkla veya unutarak söylenebileceği düşünülmelidir. (Berika)

İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:
Bir müslümanı suçlu sanarak, dedikodu yapmak, çok çirkindir. Zan ile, bir müslümana sapık demek, münafık demek, kincilik olur. Bu iftiralar doğru değilse, söyleyen sapık ve kâfir olur. Hadis-i şerifte (Müslümana kâfir diyenin kendisi kâfir olur) buyuruldu. (Buhari)

Münafık, müslüman görünen kâfirdir. Fakat, günah işleyen müslümana kâfir denmez. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Mümin, gıpta eder, imrenir münafık ise, haset eder.) [İ. Maverdi]
(Müslüman hayırlı olur. Haset edince hayır kalmaz.) [Taberani]

İbni Hacer hazretleri buyurdu ki:
Nifak, yani münafıklık, zahirin batına uymaması demektir. Sözü, özüne uymaz. İtikad edilecek şeylerde münafıklık yapmak küfürdür. İşlerinde ve sözlerinde münafıklık yapmak, haram olur. İtikadda, imanda münafıklık, diğer küfürlerden daha fenadır. İfa etmek, yerine getirmek niyetiyle söz vermek caizdir, hatta sevaptır. Böyle vaadi ifa etmek vacip değildir, müstehaptır. İfa etmemek tenzihen mekruh olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Bir kimse, yapmak niyeti ile verdiği sözü tutamazsa günah olmaz.) [Tirmizi]

Yalan söylemek münafıklık alametidir. Fakat her yalan söyleyene münafık denmez. (Münafığa en ağır gelen namaz, yatsı ile sabahı cemaatle kılmaktır) hadis-i şerifinden dolayı, sabah namazına mescide gelmeyen herkese münafık demek doğru olmaz. (Buhari)

Bir müslüman, yabancı bir diyarda, dinsizlerin arasında kalıp, namazlarını gizli kılsa, zaruretlerden dolayı mümkün mertebe müslümanlığını gizlese, bu kimseye münafık denmez. Buna müdara denir. Müdara, dini zarardan kurtarmak için dünya menfaatinden vermek, insanlarla iyi geçinmektir. Hadis-i şeriflerde (Allahü teâlâ, farzları yapmamı emrettiği gibi, müdara etmemi de emretti) ve (Müdara sadakadır) buyuruldu. [Deylemi]

Müdaranın zıddı, müdahenedir, dünyalık ele geçirmek için dinden taviz vermektir, haramdır. Hadis-i şerifte (Gücü yettiği halde günah işleyene müdahene edip, nehy-i münkeri terk eden, kabrinden maymun ve domuz şeklinde kalkar) buyuruldu. (Şir’a)

Kendine veya başkasına zarar gelme korkusundan dolayı iyiliği emredip haramı men etmek mümkün olmazsa, böyle durumlarda fitneye mani olmak için susmaya müdara denir.

Cihadda hile yapmak, yalan söylemek caiz ve gerekir. Mesela, düşmanın biri, Hz. Ali’nin karşısına aniden kılıçla çıkıp, (Şimdi seni benim elimden kim kurtarabilir?) der. Hz. Ali de, parmağı ile adamın arkasını gösterip (Peki dövüşelim, fakat iki kişiyle mi?) der. Düşman, arkamdaki kim diye bakınca, Hz. Ali, kılıcını çekip, düşmanını zararsız hâle getirir. Düşmanı, (Bana hile yaptın?) der. Hz. Ali de (Harb hiledir) hadis-i şerifini bildirip, ama sen de beni gafil avlayacaktın der. Yani senin yaptığın hile değil miydi demek ister. O halde müslümana suizandan sakınmalıdır!
İşin aslını öğrenmeden

Sual: Eskiden halkın, padişaha “Kulunuz” diye kendini takdim ettiği, padişahın da halka, “Kulum” dediğini işitiyoruz. Yalnız Allah’a kul olunmaz mı?

CEVAP

Bazı kelimeler birkaç manaya gelir. Cümledeki yerlerine göre manaları değişir. Kul, mahluk, insan, köle, bende, emir altında bulunan, tâbi, mensup gibi manalara gelir.

Sultana bağlı askerlere Kapı kulu denirdi. Bende kelimesi de kul demektir. Bendeniz, kulunuz demektir. Bu tabir bugün bile tevazu ifadesi olarak kullanılmaktadır. Padişahlar, tebeasından olan sadık yardımcıları için “Kulum” tabirini kullanırlardı. Burada kulum, sağ kolum demektir.
Mevla kelimesi de yedi manaya gelir. Meşhur olan üç manası ilah, köle ve efendi demektir.
(Mevlamızın rahmeti boldur) cümlesinde mevla, ilah manasındadır.

(Mevlana Halid-i Bağdadi, Mevlana Celaleddin-i Rumi kıymetli zatlardır) cümlesindeki mevla kelimesi, efendi demektir. Mevlana, efendimiz demektir.

(Hz. Bilal, Hz. Ebu Bekrin mevlası idi) cümlesinde mevla, azat edilmiş köle manasına gelir.
Bunun gibi bir çok kelime kullanıldığı yere göre mana alır. Sultanlar veya diğer büyük zatlar hakkında şanlarına yakışmayan bir şey duyunca, işin aslını öğrenmeden onlara suizan etmemelidir.
Dinimiz zahire göre hüküm verir

Sual: Nalıncı Baba menkıbesi, yakın çevremizde hızla yayıldı. Bazı uygunsuz gibi görünen insanlara evliya olabilir gözü ile bakılıyor.

CEVAP

Nalıncı baba istisnadır. İstisnalar kaideyi bozmaz. İçki içene hüsnü zan edilmez. Dinimiz zahire göre hüküm verir. Bir kâfir müslüman olsa, müslüman olduğunu kimseye söylemese, iman ile ölse, bizim ona kâfir dememizde hiç mahzur yoktur. Çünkü biz onun müslüman olduğunu bilemeyiz. Tersine, bir müslüman da kâfir olsa, fakat küfrünü gizlese, camiye gelse, ona müslüman nazarı ile bakarız, ölürse namazını kılar, ona dua ederiz. Bundan mesul olmayız.

Hallacı Mansur hazretleri (Enel Hak) dedi. Devrin müftüsü küfrüne fetva verdi. Çünkü din zahire göre hüküm verir. Ama o tasavvuf sarhoşluğu ile öyle söyledi, o sözünde mazur idi, ama o müftünün nazarında kendini ilah sayan birisiydi. Onun için müftü fetvasından mesul değildir. Öteki de mazurdur. Böyle sözler pek az kimsede olmuştur. Şimdi enel hak diyeni evliya sanmamız yanlış olur. İçki içene belki evliyadır diye hüsnü zan etmek yanlış olur.
Zan ile hüküm verilmez

Sual: Hırsızlık yaptığını zannettiğimiz bir tanıdığımız var. Ailesinin durumu çok iyi. Ben kloptemani hastalığı olduğuna inanıyorum. Ailesine söylediğimizde kesinlikle kabul etmeyip, bizleri suçlayacaktır. Ne yapmalıyız?

CEVAP

Zan ile hüküm verilmez. Bütün alametler onun üstünde toplansa, % 99.9 onun hırsız olduğu sanılsa yine ona hırsız damgası vurulamaz. Dinimiz işaretlere göre karar vermez. Yapılacak en iyi iyilik, en iyi yardım ona dua etmektir. Müminin silahı duadır. Dua sayesinde düzelebilir.
Suizan ve töhmet

Sual: Bir arkadaşın, bazı alametlerine bakarak günah işlediğini zannediyoruz. Ama kesin bilmiyoruz. Bu suizan olur mu? Suizan nedir?

CEVAP

Suizan, bir kimseyi kötü zannetmek, onun günah işlediğine inanmak demektir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Suizan etmeyin. Suizan, yanlış karar vermeye sebep olur.) [Buhari, Müslim]

(Emir [âmir], mahiyetini töhmet altında bırakırsa, onları ifsad eder.) [Taberani]
(Suizan ettiğiniz zaman, gerçekten öyle mi diye araştırmayın.) [İbni Adiy]

(Töhmete sebep olacak yerlerden kaçının!) [İ.Gazali]
(Hüsnü zan sahibi olması, kişinin kulluğunun güzelliğindendir.) [Hatib]

Bir müminin günah işlediğini zannetmek, suizan olur. Kalbe gelen düşünce, suizan olmaz. Eğer kalb o tarafa meylederse, suizan olur.

Kâfire değil, Müslümana suizan edilmez. Yani, müslüman olduğunu söyleyen ve küfre sebep olan bir sözde ve işte bulunmayan kimsenin bir sözünden veya bir işinden hem imanı olduğu, hem de imansız olduğu anlaşılırsa, küfre düştü dememelidir. Kâfir zaten kâfirdir. Bu kâfir galiba içki içiyor diye düşünmek suizan olmaz. Dini bozanlara, bid’at ehline de böyle hüsnü zan edilmez. Bunların yanlışlarını açıklamak da gıybet olmaz, dinin emrini yerine getirmek olur.

Müslümana suizan etmemek gerektiği gibi, başka Müslümanların da bizim hakkımızda suizan etmelerine sebep olabilecek durumlardan sakınmak gerekir.

İnsanları suizandan kurtarmak için, töhmet yerlerinden uzak durmalıdır. Onların dedikodularına kendisi sebep olduğu için işleyecekleri günaha ortak olur. Peygamber efendimiz, hanımı ile konuşurken, oradan geçenlere buyurdu ki:
- Bu benim zevcemdir.
- Ya Resulallah, sizden de mi şüphe edilir dediler. Buyurdu ki:
- Kan, insanın damarlarında dolaştığı gibi, şeytan da insana nüfuz eder, kalbine şüphe sokar. (Buhari)

Başkalarının suizannına sebep olacak hareketlerden kaçmalıdır.
Salih bir kimse, şişe ile evine bir şey getirirken şişeyi kapalı bir torba içine koymalıdır. Böyle yapmayıp da bir gazete kağıdına sararak açıktan getirirse, suizanna sebep olabilir. “Acaba içki mi?” diyenler çıkabilir.

Böyle, şüphe uyandıracak hareketlerden uzak durmalı, başkalarının kendi hakkında dedikodu etmesine sebep olmamalı.

Bir kişi, bir kadınla şüphe uyandıracak şekilde konuşuyordu. Hz. Ömer, onun yanına varıp, öfkeli şekilde bakınca o kişi, (Bu benim hanımım) dedi. Hz. Ömer o zaman buyurdu ki:
(Peki hanımın ise, ne diye üzerinize şüphe çekecek şekilde konuşuyorsunuz?)

Bu olaylar da, Müslümanın, suizanna sebep olacak, töhmet altında bıraktıracak söz ve işlerden kaçması gerektiğini göstermektedir.[Beyheki] [Hucurat 12]
kaynak: dinimizislam.com


CENÂZE

Aralık 24, 2006

Gömülmemiş ve gömülmeye hazırlanmış insan ölüsü. Ölüyü gömmek için yapılan tören ve işlemlerdir. İslâm bu tören ve işlemler ile ilgili olarak bazı emir ve nehiyler getirmiştir. Genellikle bunlar sünnet ile sabit olan ve Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından bizzat uygulanan ve bize kadar intikal eden hususlardır. Ölüm döşeğinde can çekişme durumunda olan kimseyi -kendine zorluk olmazsa- yüzü Kıbleye karşı gelmek üzere sağ tarafa çevirmek sünnettir. Başını biraz yükselterek sırtı üstüne yatırmak da caizdir.
Hasta can çekişiyorken ve gerçekten mümin birisi ise ona yardımcı olmak, yakınları için bir gereklilik ve ayrıca da sevaptır. Onun için yanında “kelime-i şehadet” getirmek ve söylemesine yardımcı olmak sünnettir. Çünkü Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır:
“-Ölülerinize, Lâ ilâhe illallah “ı telkin ediniz. Zira ölüm halinde onu söyleyen (bir mümin)’i bu kelime Cehennem’den kurtarır. ” “Son sözü Lâ ilâhe illallah olan kimse Cennet’e girer. ” (Müslim, Cenâiz, 1-2; Ebû Davud, Cenâiz, 16)
Hastanın yanında şehadet getirilir ki o da hatırlayıp şehadet getirsin. Yoksa ısrar ile sen de yap denilmez. Zira o anda zor bir durumdadır. Ona zorluk çıkarmamalıdır. Bir defa da söylese yeter. Bu telkini, hastayı sevenlerden biri yapmalıdır. Maksat hastada isteksizlik uyandırmamaktır.

Hasta vefat edince ağzı kapatılır. Bir bez ile çenesi başından bağlanır. Gözleri yumulur. Eller yanlarına getirilir. Bunu yaparken şu dua okunabilir:
“Bismillâhi ve alâ milleti rasülillâh. Allahümme yessir aleyhi emrahu ve sehhil aleyhi mâ ba’dehû ve es’id bi likaike vec’al mâ harace ileyhi hayran mimâ harace anhu. “
Manası: “Allah’ın ismiyle ve Rasûlullah’ın milleti (dini) üzerinde olsun. Allah’ım, onun işini kolaylaştır, bundan sonrasını ona kolay eyle, onu seni görmekle mutlu eyle. Dünyadan kendisi için çıkanı, kendisinin çıktığı şeylerden hayırlı eyle.”
Sonra ölünün üstüne bir örtü çekilir. Öldükten sonra yıkanıncaya kadar yanında Kur’an okumak mekruhtur. Öldüğü iyice anlaşılınca hemen yıkanır.
kaynak: islam fıkıh ansiklopedisi


CEMÂATLE NAMAZ

Aralık 24, 2006

Cemâat namazı; bir araya gelen müslümanların bir imama uyarak topluca kıldıkları namaza denilir.
“Dinin direği” olarak tanımlanan ve İslâm’ın beş şartından birisi olan beş vakit namazın, İslâm’ın cemâate verdiği önemden dolayı, toplu olarak edâ edilmesi gerekmektedir.

Cemâatla namaz kılmak Kitap, Sünnet ve İcmâ ile sabittir. Cenâb-i Hak Peygamberimiz’e hitaben şöyle buyurur: “Sen müminler arasında bulunup onlara namaz kıldıracağın zaman onlardan bir kısmı seninle beraber olsun.” (en-Nisâ, 4/102). Hz. Peygamber (s.a.s.) de cemâatle namazın faziletini şöyle açıklamıştır. “Cemâatle kılınan namaz, bir insanın tek başına kıldığı namazdan yirmi yedi derece daha faziletlidir. ” (Buhârî, Ezan 30; Salât 87; Müslim, Mesâcid 245; Ebû Davud, Salât 48; Tirmizî, Salât 47). Başka bir rivayette bu fazilet yirmibeş derece olarak ifade edilmiştir. (İbn Mâce, Mesâcid, 16). Ayrıca Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Bir kimse güzelce abdest alır, sırf namaz için câmiye giderse, camiye varıncaya kadar atmış olduğu her adıma mukabıl bir derece yükselir ve bir günahı silinir.” (Ebû Davud,’Salât,8).
Cemâatın teşekkül etmesi için en az iki kişi gereklidir. Bu da imamla birlikte bir kişinin daha bulunmasıyla olur. Peygamber (s.a.s.)’in “İki ve daha yukarısı cemâattır. ” (Buhârî, Ezan 35) sözünden bunu anlıyoruz.

Cemâatın gerçekleşmesi için bu iki kişiden birinin imam olması, diğerinin de buna uyması gerekir. İmama uyan şahıs ister erkek, ister kadın, isterse âkil çocuk olsun farketmez. Çünkü Peygamber (s.a.s.) iki kişiyi “cemâat” diye adlandırmıştır. Deli ve âkil olmayan çocuk cemâat olarak kabul edilmez. Zira bu ikisi namaz kılmakla yükümlü değildirler ve adetâ yok hükmündedirler. (el-Kâsânî, Bedâiu’s-Sanayi, Beyrut 1394/1974, I, 156).

Beş vakit farz namaz ile teravih ve küsûf namazları gibi sünnetler cemâatle kılınabileceği gibi münferid olarak da kılınabilir. Ancak cuma namazı ile bayram namazlarının cemâatle kılınması şarttır. Zira bu iki namazın sıhhatinin şartlarından biri de cemâattır.

Bayram namazları için imamla birlikte bir kişinin daha bulunması yeterlidir. Cuma namazı için ise bu sayı -imam hariç- ikiden az olamaz.
Kadınların kendi aralarında cemâatle namaz kılmaları caiz olmakla birlikte mekruhtur. Bu durumda imam olan kadın ön safın ortasında yer alır. (el-Mergînânî, a.g.e., I, 56).

Genç kadınların, erkeklerle kılınan cemâat namazına gitmeleri de (fitneye sebep olduğu takdirde) mekruhtur. Ancak ihtiyar kadınlar için bir sakınca yoktur. (el-Merginânî, a.g.e., I, 57).
Cemâatle namaz kılan sadece iki erkek ise, imam kendisine uyan kişiyi sağ tarafında durdurur. İki kişiye imam olduğu takdirde onların önüne geçer. İmamdan başka bir erkek ve bir kadın bulunursa erkek imamın sağında, kadın imamın arkasında biraz geride durur. İki erkek ve bir kadın bulunursa, erkekler imamın arkasında saf olur, kadın da bu iki erkeğin arkasında durur. Erkeklerin bir kadına veya çocuğa uymaları, arkalarında namaz kılmaları caiz değildir. (Merginânî, I, 56).

Safların sık ve düzgün olması, omuzların birbirine bitiştirilmesi, Peygamberimiz (s.a.s.)’in üzerinde önemle durduğu bir husustur. Bunun için imamın namaza başlamadan önce safları kontrol etmesi gerekir.

İmam olan kimsenin normal olarak orta bir sürede namazı kıldırması gerekir. Uzatarak cemâatı bıktırması veya kısaltarak acele etmesi uygun değildir. Ancak belli bir cemâatin, namazlarının uzatılmasını istemeleri halinde namazın uzatılmasında bir beis yoktur.
Cemâat namazında kadınlarla küçük çocuklar bulunursa, sırasıyla en önde erkekler, sonra kadınlar, en arkada da çocuklar dizilir. Erkek imama uyan kadının, aralarında bir perde vs. olmadan imamın yanında durması erkeğin namazını bozar. (el-Mergînânî, a.g.e., I, 57).
Rasûlullah (s.a.s.) cemâat namazının faziletini çeşitli vesilelerle dile getirmiş, kendisinden bu konuda bir çok hadis işitilmiştir. Bunlardan bazıları:

“Adamın cemâatle kıldığı namaz, evinde veya çarşısında kıldığı namazdan yirmi küsür derece fazladır.” (İbn Mâce, Mesacid, 16).

“Adamın cemâatle kıldığı namaz, kendi başına kıldığı namazdan yirmiyedi derece üstündür. ” (Buhârî, Ezân 29; Müslim, Mesâcid, 249; el-Muvatta, Cemâa, 1; İbn Mâce, Mesâcid, 16).
“Eğer halk yatsı ve sabah namazlarındaki fazileti bilselerdi, emekleyerek dahi olsa cemâate gelirlerdi. ” (İbn Mâce, Mesâcid, 18)

“Kim yatsıyı cemâatle kılarsa, gecenin yarısını ibadetle geçirmiş gibi olur. Kim hem yatsı hem de sabahı cemâatle kılarsa, bir geceyi ibadetle geçirmiş gibi olur” (Ebû Davûd, es-Salâ, 45).
Peygamber (s.a.s.), bir taraftan cemâatle namaza teşvik ederken, diğer yandan cemâati terkedenleri şöyle yermektedir:

“Vallahi içimden öyle arzu ediyorum ki, namaza durulmasını emredeyim de ikâme edilsin, sonra bir adama emredeyim halka namaz kıldırsın. Bu emirden sonra beraberinde odun demetleri olan bir kaç’ adamı, cemâate gelmeyen gurüha götürüp de üzerlerine evlerini cayır cayır yakayım. ” (el-Muvattâ’, Cemâa 3; İbn Mâce, Mesâcid, 17).

“Vallahi bazı kavimler cemâatleri terketmekten vaz geçecekler ya da Allah onların kalblerini mühürleyecektir. Sonra da muhakkak gafillerden olacaklardır. ” (İbn Mâce, Mesâcid, 17).
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) zamanından günümüze kadar namaz bu üstün faziletinden dolayı cemâatle edâ edilmiş, bu maksat için inşa edilen camiler de, ifâ ettikleri daha bir çok fonksiyonlarıyla birlikte sosyal birer kurum haline gelmişlerdir. Cemâatle namaz, Hanefi mezhebine göre sünnet-i müekke’de; Şâfiî mezhebine göre, farz-ı kifâye -sünnet-i müekke’de-; Mâliki mezhebine göre, sünnet-i müekke’de-farz-ı kifâye: Hanbeli mezhebi ve Dâvud ez-Zahirî’ye göre ise; farz-ı ayın’dır. (Tecrid-i Sarih Tercümesi, II, 604).

Cemâata katılmak için; başkalarıyla namaz kılmağa gücü yetmek, çıplak olmamak ve mûkim olmak şartları aranmaktadır. Bir kimse evinde hanım ve çocuklarına imamlık yaparsa, cemâatın faziletini elde edebilir ve sevap kazanabilir. Fakat camide cemâtla kılmak daha çok sevabı gerektirir. Cemâat,herhangi bir yerde alenen edâ edilmediği takdirde, evlerde ve dükkânlarda ilân edilmeden kılınan namaz gibi,halkı cemâat sorumluluğundan kurtaramaz. Cemâatla namaz kılmayan bir yöre halkını önce ezân ile cemâat olmaya dâvet etmek gerekir. İslâm’ın hakim olduğu toplumda müslümanlar eğer bu davetle cemâate gelmezlerse, onları cemâate katılmaya zorlamak için şiddete başvurmak gerekir. Cemâati çok olan câmide cemâatle namaz kılmak daha efdâldir. Ancak imamı ehl-i bid’attan olursa, yani onun küfrünü değil, fıskını gerektiren bir hal bulunursa o zaman cemâati az olan câmiye gitmek daha iyidir. Cemâatla namaz kılmak için camiye gitmeye engel olan bazı mazeretler vardır ki bunlara fıkıhta: “Cemâate gitmemeyi mübah kılan özürler” denilir. Bu mazeretler şunlardır:

-Yürüyemiyecek kadar hasta olmak, felçli olmak, ihtiyar olmak, kör olmak, kolu, ayağı kesik olmak.
Bunların dışında herkesin kendi durumuna göre meşrû sayılan önemli mazeretleri de cemâata gitmemeyi mübah kılabilir. Evde hastasının başında bulunması gereken kişi v.s. gibi. Cemâatle namazda kendisine uyulan kimseye imam; vazifesine imamet ; cemâatin imama uymasına iktida; imama uyanlara muktedi; muktedilerin meydana getirdiği düzgün sıraya da saf denir. Cemâat saf halinde namaz kılarken hareketlerini imamdan sonra yapmak zorundadır. Meselâ rükûa varışta, rükûdan kalkışta, secdeye varışta vb. imamı takip eder. İmamdan başka bir kişi bile olsa cemâatla namaz kılınabilir.

Şüphesiz cemâat namazı, ferdî olarak kılınan namazlardan sevap bakımından daha üstündür. Müslümanları bir araya getirmesi, onlara dayanışma ruhu aşılaması, faziletlerinden bazılarıdır. Bu faziletleri maddeler halinde şu şekilde sıralamak mümkündür.
1-Vaktin evvelinde namaza gitmek,

2- İslâm şiârını açığa vurmak,

3- İbadet üzerinde toplanarak yardımlaşmakla şeytanı çileden çıkarmak,
4- İbadete karşı gevşekliği olanın canlanması,
5- Münâfıklık vasfından ve süizandan selâmette bulunmak,
6- Komşular arasında kaynaşma düzeninin kurulması,
7- Namaz vakitlerinde semt sakinlerinin buluşmaları,
8- Müslümanlar arasında bulunması gerekli olan birlik ve beraberliğin örnek bir misâlini vermek ve pekiştirmek. (İbn Mâce Terceme ve Şerhi, II, 632).

kaynak: islam fıkıh ansiklopedisi


İyi kolesterol, kötü kolesterol nedir

Aralık 24, 2006

Kolesterol yaşam için gerekli olan mum kıvamında yağımsı bir maddedir. Kolesterol beyin, sinirler, kalp, bağırsaklar, kaslar, karaciğer başta olmak üzere tüm vücutta yaygın olarak bulunur. Vücut kolesterolü kullanarak hormon (kortizon, seks hormonu….), D vitamini ve yağları sindiren safra asitlerini üretir. Bu işlemler için kanda çok az miktarda kolesterol bulunması yeterlidir. Eğer kanda fazla miktarda kolesterol varsa bu kan damarlarında birikir ve kan damarlarının sertleşmesine, daralmasına (arteriyoskleroz) yol açar. Arteriyosklerozda damar duvarında biriken tek madde kolesterol değildir; akyuvarlar, kan pıhtısı, kalsiyum… gibi maddeler de birikir. Toplumda arteriyoskleroz için damar sertliği, damar kireçlenmesi gibi ifadeler de kullanılmaktadır.Damarlar tüm vücutta yaygın olarak bulunur ve kalp, beyin, böbrek… gibi organlara kan taşıyarak bu organların görev yapmasını sağlar. Kolesterol hangi organın damarında birikirse o organa ait hastalıklar ortaya çıkar. Örneğin; kalbi besleyen atardamarlarda (koroner arterler) kolesterol birikimi olursa göğüs ağrısı, kalp krizi gibi sorunlar oluşur. Böbrek damarlarında kolesterol birikimi yüksek tansiyon ve böbrek yetmezliğine yol açabilir.

İyi kolesterol-Kötü kolesterol

Kolesterol, yağımsı bir maddedir. Normal koşullarda, yağ suyun içinde çözünmez. Kolesterol de su özelliklerini taşıyan kanda normal koşullarda çözünmez. Kolesterol, kanda çözünmesi ve taşınması için karaciğerde bir protein ile birleştirilir (paket edilir). Bu kolesterol ile protein birleşimine lipoprotein adı verilir. Değişik tipte lipoproteinler vardır:1.LDL (low density lipoprotein, düşük yoğunluklu lipoprotein): Kötü huylu kolesteroldür.2.HDL (high density lipoprotein, yüksek yoğunluklu lipoprotein): İyi huylu kolesteroldür.HDL ve LDL kolesterolden başka lipoproteinler de vardır.

Yağ metabolizması bozukluğu olan hastaların yaptırdığı diğer bir kan incelemesi de trigliserid ölçümüdür. Trigliserid de kolesterol gibi kanda çözünen bir yağdır. Kan trigliserid düzeyi ile arteriyoskleroz arasındaki ilişki kolesterol kadar belirgin değildir.

Yüksek kolesterol nedir?

Kanda kolesterol ve LDL-kolesterolün yüksek olması hasta için risk taşır. HDL-kolesterolün düşük olması da bir risktir.

20 yaşın üzerinde Kan kolesterol düzeyi
200 mg/dl’nin altı istenilen düzeydir.
200-239 mg/dl arası sınırda yüksek’tir.
240 mg/dl’nin üstü ise yüksektir.
Kan LDL-kolesterol düzeyi
130 mg/dl’nin altı istenilen düzeydir.
130-159 mg/dl arası sınırda yüksek’tir. Kan HDL-kolesterol düzeyi
35 mg/dl’nin altı düşüktür.
Kanda Kolesterol >200 mg/dl
veya LDL-kolesterol>130 mg/dl
veya HDL-kolesterol <35 mg/dl İSE >RİSK FAZLADIR
HDL-kolesterol yükseldikçe risk azalır. Ortalama HDL-kolesterol düzeyi kadında 55 mg/dl ve erkekte 45 mg/dl’dir yani kadınlar bu yönden daha şanslıdır.
 
Kan trigliserid ölçümüne göre sınıflandırma

< 200 mg/dl —-> Normal
200-400 mg/dl —-> Sınırda yüksek
400-1000 mg/dl —-> Yüksek
> 1000 mg/dl —-> Çok yüksek

Kanda kolesterolün yüksek olması bir yağ metabolizması bozukluğudur. Yağ metabolizması bozukluğundan şüphe edilen bir hastada yapılması gereken kan alınarak öncelikle kolesterol, LDL-kolesterol, HDL kolesterol ve trigliserid düzeyi ölçülmesidir. Tedaviye karar vermeden önce bu değerler en az 2 kere ölçülmelidir.Tedavi düzenlenirken öncelikle LDL-kolesterol düzeyleri temel alınmalıdır.

 

Kolesterol niye yükselir?

Kanda kolesterol düzeyini etkileyen çok sayıda faktör vardır. Bu faktörlerin bazıları önlenebilir niteliktedir. Bunlardan bazıları:

1.Kalıtımsal Faktörler
2.Gıdalar
3.Şişmanlık
4.Stres

gibi faktörler kolesterolü ve kötü huylu kolesterolü yükseltir.Düzenli egzersiz iyi huylu kolesterolü yükseltir ve kötü huylu kolesterolü azaltır.60-65 yaşa kadar yaşla birlikte kolesterol düzeyi artar. Kadınlarda menopozdan sonra kolesterol düzeyi artar.

Kolesterol yükselmesine yol açan hastalıklar

Bazı hastalıklarda kolesterol düzeyi yükselir. Bu hastalıkları ikiye ayırarak incelemek mümkündür:

1.Kalıtsal yağ metabolizması hastalıkları

Hipotiroidi: Tiroid bezinin yetersiz çalışması.
Karaciğer hastalıkları
Nefrit: Böbreğin mikrobik olmayan iltihabi hastalıkları
Şeker hastalığı
Şişmanlık
Bazı ilaçlar

Diğer hastalıklar

Kolesterolün önemi nedir?

Kalp ve damar hastalıkları Türkiye’de ve diğer ülkelerde ölüm ve kalıcı sakatlıklara yol açan yaygın sorunlardır. Türkiye’de 6 milyon kişide kan kolesterol düzeyi sınırda yüksek (200-239 mg/dl) ve 2 milyon kişide yüksektir (240 mg/dl). Gelişmiş ülkelerde ölüm nedenleri arasında kalp ve damar hastalıkları ilk sıradadır ve yüksek kolesterol, yüksek tansiyon, şişmanlık gibi sorunların düzeltilmesi ile bu ölümler önlenebilir veya geciktirilebilir. Bu nedenle Dünya Sağlık Örgütü kalp ve damar hastalıklarını 1 numaralı insanlık düşmanı ilan etmiştir.Kalp ve damar hastalıklarını kolaylaştıran faktörlere kardiyovasküler risk faktörleri adı verilir. Kanda kolesterol ve LDL-kolesterolün yüksek olması hasta için risktir ve kolesterol yüksekliği bir kardiyovasküler risk faktörüdür. HDL-kolesterolün düşük olması da bir risktir. Bu riske sahip hastalarda kalp krizi, felç, damar tıkanması, böbrek yetmezliği gibi hastalıkların ortaya çıkma olasılığı daha fazladır.

Kardiyovasküler Risk Faktörleri

Kolesterolü yüksek hastalarda, kardiyovasküler risk faktörlerinin değerlendirilmesi ve mümkünse değiştirilmesi, tedavinin temel noktalarından birisidir. Kolesterolü yüksek hastalarda, kolesterol yüksekliği dışındaki kardiyovasküler risk faktörlerine de sık rastlanır ve bu kardiyovasküler risk faktörlerinin düzeltilmesi ile kardiyovasküler kalıcı hasar ve ölüm riski kesin olarak azaltılır. Aşağıda kardiyovasküler risk faktörleri özetlenmiştir:

 

Hipertansiyon

Lipid (yağ) metabolizması bozukluğu, Kolesterol yüksekliği
Sigara Diyabetes mellitus (şeker hastalığı)
Şişmanlık
Fiziksel aktivite azlığı ve sedanter yaşam
Yüksek hematokrit (kanda çok fazla hücre bulunması)
Artmış trombojenik faktörler (kanı pıhtılaştıran faktörler )
İleri yaş
Erkek cinsiyet
Aile öyküsü
Tip A kişilik yapısı (mükemmeliyetçi, obsesif hırslı ve gergin kişilik)
Östrojen eksikliği
Alkol yoksunluğu (alkol bağımlılığı)
Fibrinojen yüksekliği
Ürik asit yüksekliği
Lipoprotein (a)
Belirgin beyin, kalp, böbrek veya damar hastalığı

Hipertansiyon, her yaş, cins, ırk için önemli bir kardiyovasküler risk faktörüdür ve hem büyük hem küçük tansiyonun yükseldikçe kardiyovasküler risk artmaktadır. Hipertansiyon tedavisi ile kardiyovasküler risk azalmaktadır.

Lipid (yağ) metabolizması bozuklukları, majör ve düzeltilebilir kardiyovasküler risk faktörlerinden birisidir. Yapılan tüm büyük çalışmalarda serum kolesterol düzeyi ile kardiyovasküler risk arasındaki ilişki gösterilmiştir. HDL-kolesterolün düşüklüğü de bir kardiyovasküler risk faktörüdür. Diyetin kolesterol içeriği ile kardiyovasküler risk arasında da doğrudan ilişki vardır.

Şişmanlık ile koroner arter hastalığı arasındaki ilişki birçok çalışmada gösterilmiştir. Ancak şişman hastalarda, hipertansiyon, fiziksel aktivite azlığı, diyabetes mellitus (şeker hastalığı) ve lipid metabolizması gibi diğer kardiyovasküler risk faktörlerine da daha sık rastlanır ve bu kardiyovasküler risk faktörler, şişmanlığın bağımsız etkisini maskeleyebilir.

Günümüzde şişmanlık tanım ve sınıflandırmasında beden kitle indeksi kullanılmaktadır.Beden kitle indeksi=Beden ağırlığı(kg)/Boy(m)2 formülü ile hesaplanır.Örneğin vücut ağırlığı 85 kg, boyu 1.74 m olan bir insanda;Beden kitle indeksi=85/1.74×1.74=28′dir.Beden kitle indeksine göre kilo durumu aşağıda özetlenmiştir.<18.5   Zayıf18.5-24.9  Normal (sağlıklı)25-29.9  Fazla kilolu (gürbüz)30-39.9  Şişman>40   Tehlikeli şişmanYukarıdaki örnekteki kişi gürbüzdür.

Yüksek kolesterolün vücuda verdiği zararlar

Kanda aşırı miktarda bulunan kolesterol yavaş yavaş (yıllar içinde) damar duvarında birikir. Bu birikim sonucu o damarda daralma, tıkanma ortaya çıkar. Bu durum bir su borusunda pisliklerin birikmesine benzetilebilir. Kolesterol hangi damarda birikmişse o damarla ilişkili sorunlar ve hastalıklar ortaya çıkar.Kolesterol yüksekliğinde belirti ve bulgular çoğu zaman ani kolesterol yükselmesine bağlı değildir, uzun süreli kolesterol yüksekliğinin damar duvarında kolesterol birikmesine yol açmasının sonucudur. Yani kolesterolünüz şu andaki değerinin 2-3 katına yükselse ve 3-4 saat yüksek kalsa size bir zararı olmaz. Asıl sorun sizde daha önce uzun süreli kolesterol yüksekliği olmasıdır.Kalbi besleyen damarlarda (koroner arter) kolesterol birikimi bu damarlarda tıkanma ve daralmanın sonucu göğüs ağrısı, kalp krizi ve kalp yetmezliği gibi sorunlara neden olur. Bunların sonucu hasta koroner by pass ameliyatı (cerrahi olarak darlığın ortadan kaldırılması) veya anjiyoplasti (balonla daralmış koroner arterin genişletilmesi) işlemine ihtiyaç duyabilir.Beyini besleyen boyun damarlarında kolesterol birikimi olması felçlere, konuşma bozukluklarına, dengesiz yürümeye, bilinç kaybına yol açar.Böbrek damarlarında kolesterol birikimi yüksek tansiyon ve böbrek yetmezliğine yol açabilir.Ana atardamarda (aort) kolesterol birikimi de tehlikelidir. Buradan kopan kolesterol birikintileri daha küçük damarları tıkayarak çok değişik sorunlara yol açabilirler: Bağırsağı besleyen damarları tıkayarak bağırsak ölümüne, göz damarlarını tıkayarak körlüğe, bacak damarlarını tıkayarak gangrene… yol açabilirler.

Kolesterol yüksekliğine bağlı sorunlar ortaya çıktığı zaman hasta geç kalmış olabilir; bu nedenle kolesterol yüksekliğini önlemek, yükselmişse düşürmek çok önemlidir.

 

Kaynak: mynet.com


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.