ERMENİ TEHCİRİN SEBEPLERİ VE ALINAN TEDBİRLER-60

Ocak 31, 2007

DH. ŞFR, 51/14

 

Bâb‑ı Âlî

 

Dâhiliye Nezâreti

 

Emniyyet‑i Umûmiyye Müdîriyyeti

 

Umûmî:

 

Husûsî:

 

Şifre

 

Vân Vâlîsi Cevdet Beye

 

Ermenilerin esâsen müsta‘idd‑i iğfâl bulunan Kürdlerle tevhîd‑i harekât ve fa‘âliyyet etmeleri muhtemel ve Bedirhânî Kâmil ve Pastırmacıyan’ın müşterek beyân-nâmeleri de bu ihtimâli mü’eyyid bulunduğundan fevka’l-âde müteyakkız bulunulması ve bi’l-hâssa Hüseyin Paşa ile bu kabîlden ba‘zı rü’esânın yakînen ta‘kîb‑i ahvâl ve harekâtıyla dâ‘î‑i iştibâh bir teşebbüsleri görüldüğü takdîrde derhâl tevkîf ve teb‘îdleri ve bu husûsdaki mütâla‘anızın bi’l-etrâf iş‘ârı.

 

Fî 1Mart sene [1]330

 

Nâzır

Özet Ermenilerle Kürtlerin beraber hareket ve faaliyet etmeleri ihtimali karşışında bilhassa Hüseyin Paşa ile bu meyanda bazı reislerin takiplerine dair Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti’nden Van Valisi Cevdet Bey’e çekilen telgraf.

1333.R.27

DH.ŞFR 51/14 Belge No: 1

kaynak: T.C. başbakanlık devlet arşivleri genel müdürlüğü. 

 


ERMENİ TEHCİRİN SEBEPLERİ VE ALINAN TEDBİRLER-59

Ocak 31, 2007

DH. ŞFR, 50/210

 

Bâb‑ı Âlî

 

Dâhiliye Nezâreti

 

Emniyyet‑i Umûmiyye Müdîriyyeti

 

Umûmî:

 

Husûsî:

 

Şifre

 

Mahrem

 

Van, Bitlis, Erzurum Vilâyetlerine

 

Ermenilerin ba‘zı mahallerde müsta‘idd‑i iğfâl olan Kürdlerle birleşerek Hükûmete karşı hareket etmek ihtimâli mevcûd ve mahsûs [hissedilen] bulunduğundan vilâyet dâhilinde bu sûretle bir fa‘âliyyet ve hareket ihtimâli olub olmadığının iş‘ârı.

 

Fî 24 Şubat sene [1]330

 

Nâzır

 

Tal‘at

Özet Ermenilerin bazı yerlerde Kürtlerle birleşerek hükümete karşı hareket etmekte oldukları ihtimal bulunduğundan vilayât dahilinde bu gibi faaliyet hareket ihtimali olup olmadığının bildirilmesine dair Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti’nden Van, Bitlis ve Erzurum vilayetlerine çekilen telgraf.

1333.R.22

DH.ŞFR 50/210 Belge No: 1

kaynak: T.C. başbakanlık devlet arşivleri genel müdürlüğü. 

 


ERMENİ TEHCİRİN SEBEPLERİ VE ALINAN TEDBİRLER-58

Ocak 31, 2007

DH. ŞFR, 50/209

 

Bâb‑ı Âlî

 

Dâhiliye Nezâreti

 

Emniyyet‑i Umûmiyye Müdîriyyeti

 

Umûmî:

 

Husûsî: 41

 

Şifre

 

Ma‘mûretü’l-azîz Vilâyetine

 

C [evâb-ı] 21 Şubat [1]330. Silâh idhâlâtına tavassut ettiği ve hâricdeki Ermenilerle tertîbât‑ı ihtilâl-kârâne için muhâberesi bulunduğu nâmına gönderilen mektûbdan anlaşılan şahs Samsun’da halı ticâretiyle meşgûl olan Hüsrev Kasabyan ismindeki kimsedir. Merkûmun Samsun’da bulunan birâderi Kigork’da tevkîf ettirilmişdir. Kendisinin Dîvân‑ı Harb’e tevdî‘ olunmak üzre Samsun’a i‘zâmı.

 

Fî 24 Şubat sene [1]330

 

Nâzır

 

İmzâ

 

Özet

Silah idhaline tavassut ettiği, hariçteki Ermeniler ile ihtilal gayesiyle muhaberede bulunduğu anlaşılan ve Samsun’da halı tüccarlığı yapan Hüsrev Kasapyan’ın biraderi Kigork’un da tevkif edildiğinden bahisle kendisinin Divan-ı Harb’e verilmek üzere Samsun’a i’zamına dair Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti’nden Mamuretü’1-Aziz Vilareti’ne çekilen telgraf.

1333.R.22

DH.ŞFR 50/209 Belge No: 1

 

kaynak: T.C. başbakanlık devlet arşivleri genel müdürlüğü. 

 


ERMENİ TEHCİRİN SEBEPLERİ VE ALINAN TEDBİRLER-57

Ocak 31, 2007

DH.

ŞFR, 50/127

Bâb‑ı Âlî Dâhiliye Nezâreti

Emniyyet‑i Umûmiyye Müdîriyyeti

Umûmî: Husûsî:

Umûm. 1053

Şifre

Edirne

Vilâyetine Urfa Mutasarıflığına
Erzurum İzmit
Adana Bolu
Ankara Canik
Aydın Karesi
Bitlis Kayseri
Haleb Karahisâr‑ı Sâhib
Hüdâvendigâr    
Diyârbekir    
Sivas    
Trabzon    
Ma‘mûretü’l-azîz    
Van    

Bitlis’de zuhûr eden Ermeni eşkıyâsı ve Haleb ve Dörtyol’da yine Ermenilerin askere karşı vukû‘ bulan tecâvüzâtı ve Kayseri’de zuhûr eden külliyetli bombalarla Rumca, Fransızca, ve Ermenice grupları hâvî şifreli muhâberât evrâkı memlekette düşmanlarımız tarafından bir ihtilâl teşebbüsü hazırlanmakta olduğuna delâlet ettiğinden her türlü ihtimâle karşı bu gibi vakâyi‘ tahaddüs eden menâtıkda tatbîk olunacak mu‘âmele ile taht‑ı silâhda bulunan Ermeni efrâd hakkında Ordû-yi Hümâyûn Başkumandanlığı Vekâleti’nden ordulara teblîgât‑ı mahsûsa ve umûmiyye îfâ kılınmışdır. Mülkiyyeye ta‘alluk eden husûsâtta bilâ-ifâte‑i zamân cihet‑i askeriyye ile bi’l-müzâkere îcâb eden tedâbîrin tamâmî‑i tatbîkine fevka’l-âde i‘tinâ olunması ehemmiyyetle tavsiye olunur.

Fî 15 Şubat sene [1]330

Nâzır

İmzâ 

Özet

Bitlis’de zuhur eden Ermeni eşkıyasının Halep ve Dörtyol’da askerlere tecavüz etmeleri; Kayseri’de bombalar ortaya çıkması; Rusça, Fransızca ve Ermenice yazılı şifreli muhaberat evrakının muhtemel bir ihtilali haber vermekte olduğundan gerekli tedbirlerin alınması hakkında Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti’nden Edirne, Ankara, Aydın, Halep vilayetleri ile Bolu, Karesi, Kayseri ve Karahisar-ı Sahib mutasarrıflıklarına çekilen telgraf.

1333.R.13

DH.ŞFR 50/127 Belge No: 1

kaynak: T.C. başbakanlık devlet arşivleri genel müdürlüğü.


ERMENİ TEHCİRİN SEBEPLERİ VE ALINAN TEDBİRLER-56

Ocak 31, 2007

DH. ŞFR, 48/220
Bâb ı Âlî
Dâhiliye Nezâreti
Emniyet i Umûmiyye Müdüriyeti
Husûsi: 143
Şifre
“Mahrem ve müsta‘celdir. Bizzat Cevdet Bey
tarafından hal olunacaktır. “
Van Vâlisi Cevdet Beye
Sebkeden istîzâha cevâben vilâyet vekâletinden alınan 16 Kânûn ı evvel sene [1]330 tarihli şifrede Karçıkan vukû‘âtından sonra bu kere de Gevaş’a yarım saat mesâfedeki Atalan karyesinde Gevaş kadısı ile Van’a posta götüren jandarmaların yine Ermeniler tarafından şehîd edildiği ve kıyâmın Şatak ve Havasor havâlîsine kadar intikâl ederek Şatak’da da kaymakam ile jandarmalardan ve me’mûrîn ve ahâlîden ba‘zılarının şehîd düşdüğü bildiriliyor. İdâme i sükûn ile berâber maksad ı aslî olan haysiyet i hükûmetin te’mîn i muhâfazası için tedâbîr i serî‘a ve kat‘iyye ittihâzı îcâb eder iken esbâb ve sevâ’iki vilâyetce de tamâmen ma‘lûm olması îcâb eden şu vekâyi‘a karşı pek sakîm ve bî-sûd bir tedbîr olmak üzre hey’et i tahkîkiyye ve nâsıha göndermek meb‘usları sevketmek ve bu sûretle merkez i mefsedet bir karye demek olan Atalan’daki katilleri, içlerinde ecnebî ermenilerinin de bulunduğu bildirilen çeteleri kaçırtmak ve bi’l-âhire de müfreze ile gûyâ hâriçden vukû‘ bulacak bir ta‘arruza karşı bu karyeyi muhâfaza etmek ve şu harekâtı evvelce de iş‘âr olunduğu vecihle kat‘î ve mü’essir darbelerle daha mebde’inde imhâ ve itfâ mümkün iken vilâyetin diğer kazâlarına kadar sirâyet ettirmek pek ziyâde şâyân ı te’essüfdür. Şu hâli tevlîd eden tedâbîr ilcâ’ât ı mahalliyeye müstenid bir zarûret netîcesi olarak ittihâz olunmamış ise vekîlin bu mes’eleyi idâre edemiyeceğini gösteriyor. Merkeze avdetiniz epeyce bir zaman için mümkün olamıyacak ise vekâlete münâsib ve müteşebbis birisi i‘zâm olunmak üzre serî‘an iş‘ârı.
Fî 17 Kânûn ı evvel sene [1]330
Nâzır

Özet

Gevaş yakınındaki Atalan karyesinde ve Şatak’da Ermenilerin memur jandarma ve ahaliden bazılarını şehid ettikleri vilayet vekaletinden geçen şifrede belirtildiğinden bahisle bu duruma engel olunamaması vekilin bu meseleyi idare edemeyeceğini” gösterdiği ve vekalete münasib ve müteşebbis birisinin gönderilmesi gerektiği hakkında Emniyet-i Umummiye Müdüriyeti’nden Van Valisi Cevdet Bey’e çekilen telgraf.

1333.S.12

DH.ŞFR 48/220 Belge No: 1

kaynak: T.C. başbakanlık devlet arşivleri genel müdürlüğü.


ERMENİ TEHCİRİN SEBEPLERİ VE ALINAN TEDBİRLER-55

Ocak 31, 2007

DH. ŞFR, 48/182
Bâb ı Âlî
Dâhiliye Nezâreti
Emniyet i Umûmiyye Müdüriyeti
Husûsi: 142
Şifre
Van Vilâyetine
Van’la Bitlis arasındaki ba‘zı Ermeni köylerinin müsellehan kıyâm ederek bunlara Ermeni asker firârîlerinin de iltihâk ettiği ve Gevaş’a gitmekte olan kadı ile refîkini ve Gevaş’dan evrak postasını hâmilen Van’a sevk olunan posta jandarmalarını pusuya düşürerek şehîd ettikleri ve bu sebeple Van Bitlis postalarının te’hîr i ihâlesi kesb i zarûret eylediği Posta ve Telgraf Nezâreti’nden iş‘âr kılınmıştır. Bitlis Vilâyetiyle bi’l-muhâbere telgraf hutûtunun ve postanın te’mîn i muhâfazası ve vilâyetce mevcut ma‘lûmâtın serî‘an inbâsı.
Fî 15 Kânûn ı evvel sene [1]330
Nâzır
İmza

Özet

Bazı Ermeni köylerinin kıyam ederek Gevaş’a gitmekte olan kadı ile refikini ve Gevaş’tan posta evrakını Van’a taşıyan posta Jandarmalarını pusuya düşürerek şehid ettiklerinden bahis ile mezkur husus hakkında malumat inbasına dair Emniyet-i Umumiye Müdüriyyeti’nden Van Vilayeti’ne çekilen telgraf.

1333.S.10

DH.ŞFR 48/182 Belge No: 1

kaynak: T.C. başbakanlık devlet arşivleri genel müdürlüğü.


ERMENİ TEHCİRİN SEBEPLERİ VE ALINAN TEDBİRLER-54

Ocak 31, 2007

DH. ŞFR, 48/85
Bâb ı Âlî
Dâhiliye Nezâreti
Emniyyet i Umûmiyye Müdîriyyeti
Umûmî:
Husûsî: 137
Şifre
Mahrem ve müsta‘celdir
Van Vâlî Vekîli Cevdet Beye
Reşâdiye ile Vastan ve Vastan Van arasındaki telgraf tellerinin Ermeniler tarafından kesildiği ve Pelli karakol kumandanının yine bunlar tarafından katlonulduğu ve o civârda bulunan Gevaş kaymakâmı ma‘iyyetindeki jandarmalar ile Ermeniler arasında hakîkî bir müsâdeme başladığı vekâletinizden alınan 6/7 Kânûn ı Evvel sene [1]330 târîhli şifrede iş‘âr olunur. Hattın esâsen der-kâr olan ehemmiyyetine mebnî muhâfaza ve te’mîn i selâmeti ale’l-husûs şu sırada her zamândan ziyâde matlûb ve mültezem olduğu hâlde Ermeniler tarafından birkaç def‘adır tahrîbâta ma‘rûz kalması fevka’l-âde şâyân ı dikkatdir. Hattı kesmek ve kuvve i müsellaha ile çarpışmak derecesinde cür’et göstermek tabî‘î verilen bir karâr ve ta‘lîmâta müsteniddir. Gevaş ve Reşâdiye’de bunları sevk ve idâre edenler tabî‘i mahdûd ve hükûmetçe de ma‘lûmdur. Tahkîkât ı serî‘a icrâsıyla kendilerinin temâdî i mefsedetlerine meydân bırakılmaması esbâbının istikmlâliyle beraber gerek hattın hüsn i muhâfazası ve gerek hükûmetin muhâfaza i haysiyyet ve mevkî‘i için gerek Gevaş muhîtinden ve gerek oraya mücâvir bulunan şâyân ı i‘tîmâd İslâm karyelerinden münâsib sûretde istifâde olunması sûretiyle mütecâsirlerinin te’dibleri.
Fî 7 Kânûn ı Evvel sene [1]330
Nâzır
İmzâ

Özet

Reşadiye ile Vastan ve Vastan ile Van arasındaki telgraf tellerinin Ermeniler tarafından kesildiği, Pelli karakol kumandanının yine bunlar tarafından katledildiği ve Gevaş kaymakamının maiyyetindeki jandarmalarla Ermeniler arasında müsademe başladığından bahisle daha fazla fesada meydan verilmemesi, hükümetin haysiyet ve itibarının muhafaza edilmesi ve mütecasirlerin tedib edilmelerine dair Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti’nden Van Vali Vekili Cevdet Bey’e çekilen telgraf.

1333.S.2

DH.ŞFR 48/85 Belge No: 1

kaynak: T.C. başbakanlık devlet arşivleri genel müdürlüğü.


ERMENİ TEHCİRİN SEBEPLERİ VE ALINAN TEDBİRLER-53

Ocak 31, 2007

DH. ŞFR, 48/7
Bâb ı Âlî
Dâhiliye Nezâreti
Emniyyet i Umûmiyye Müdîriyyeti
Umûmî:
Husûsî: 131
Şifre
Van Vilâyetine
Reşâdiye ve Karçıkan telgraf hutûtunun ba‘zı mahalleri tahrîb edildiği ve bu tahrîbâtı îkâ‘ eden Ermenilerle müsâdeme başladığı cihetle tahrîbât ı vâkı‘anın ıslâhı gayr i kâbil bulunduğu Posta ve Telgraf Nezâreti’nden iş‘âr kılınmışdır. Hattın serî‘an ta‘mîr ve ıslâhı esbâbının ve mütecâsirlerin der-desti ile vukû‘u bildirilen müsâdeme hakkında ma‘lûmât i‘tâsı.
Fî 2 Kânûn ı Evvel sene [1]330
Nâzır
İmzâ

Özet

Ermeniler tarefından tahrip edilen Reşadiye ve Karçıkan telgraf hatlarının ıslahı ile mütecasirlerin yakalanması ve olay hakkında bilgi verilmesine dair Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti’nden Van Vilayeti’ne çekilen telgraf.

1333.M.27

DH.ŞFR 48/7 Belge No: 1

kaynak: T.C. başbakanlık devlet arşivleri genel müdürlüğü.


ERMENİ TEHCİRİN SEBEPLERİ VE ALINAN TEDBİRLER-52

Ocak 31, 2007

DH. EUM. VRK, 1/8
Bâb ı Âlî
Dâ’ire i Umûr i Dâhiliyye
Mektûbî Kalemi
Aded
707
Emniyyet i Umûmiyye Müdîriyyet i Behiyyesine
İzzetlü efendim
Rum ve Ermenilerin esliha i memnû‘a tedârikine gösterdikleri inhimâk ı mütehâlikâneden bi’l istifâde kaçakcılar vâsi‘ bir mikyâsda esliha i memnû‘a celb ve idhâl etmekte olub bu hâlin devâmı ise bi’l âhire âsâyiş i umûmîyi ihlâl ederek bu yüzden tahaddüs edecek gâ’ilenin netâyici pek vahîm olacağına binâ’en bu misillû eslihanın sûret i mü’essire de men‘i elzem olduğundan ve vilâyetin vüs‘ati mevcûd olan kuvve i zâbıtasıyla mütenâsib olmadığından bahis ile polis tensîkâtının bir ân evvel icrâsı lüzûmu Konya Vilâyeti’nden izbâr kılınmış ve sûret i iş‘âr hâ’iz i ehemmiyyet görünmüş olmağla mu‘âmele i lâzıme i tensîkiyyenin tesrî‘ i icrâsıyla netîcenin inbâsı tavsiye olunur efendim.
Fî 28 Receb sene [1]327
ve
Fî 2 Ağustos sene [1]325
Dâhiliye Nâzırı
Tal‘at

Özet

Rum ve Ermeniler’e silah temini için kaçakçılar yasak silah celb ve ithal ettiklerinden bu durumun men’i ve yeterli zabıta kuvveti olmadığından Konya’da tensikat icrası lüzumu.

1327.Ş.9

DH.EUM. VRK 1/8 Belge No: 1

kaynak: T.C. başbakanlık devlet arşivleri genel müdürlüğü.


ERMENİ TEHCİRİN SEBEPLERİ VE ALINAN TEDBİRLER-51

Ocak 31, 2007

DH. EUM. THR, 11/39_2
Mühür
Numara: 102
Hareket Ordusu Kumandanlığı Cânib i Âlîsine
Atûfetlü efendim hazretleri
Amerika’dan memleketleri olan Harput’a avdet etmek üzre dünkü gün Der sa‘âdet’e çıkan tebe‘a i Devlet i Aliyye’den onbeş nefer Ermeni’nin üzerlerinde der dest edilen rovelvörler zâbıta tarafından fî 22 Eylül sene [1]325 târîhiyle Dîvân ı Harb i Örfî’ye tevdî‘ ve teslîm edilmişlerdir. Merkûmundan herbirisi birer rovelvörü hâmil olduğu gibi ba‘zılarında da ikişer üçer rovelvör ve yüzlerce fişenk zuhûr etmişdir. Esliha i memnû‘adan addedilen ve namluları onbeşer santimetreden büyük olanlarla dipçikli mavzer rovelvörlerinin müsâdereleri tabî‘î ise de diger küçük kıt‘adakilerin müsâdere edilmesi, veyâhûd Amerika’dan avdetleri sebebiyle istisnâ edilerek burada vesîka ahzına icbâr edilmeleri îcâb edeceğinin ve ba‘zıları üzerinde müte‘addid silâhlar zuhûru sebeb i ithâm teşkîl ederek tecziyeleri ve kebîr sagîr olsun müsâderesi iktizâ edib etmeyeceğinin emr ü iş‘ârı ma‘rûzdur. Ol bâbda emr ü fermân hazret i men lehü’l emrindir.
23 Eylül [1]325
Esliha i Memnû‘a Dîvân ı Harb i Örfî’si Re’îsi
Kâ’im makâm
Mühür

Serî‘an bu bâbdaki mütâla‘anın beyânı zımnında Dîvân ı Harb i Örfî Riyâset i Vâlâsı’na
23 minh
Mühür
Bi’l cümle memâlik i mütemeddine de silâh iştirâ ve isti‘mâl edeceklerin cânib i zâbıtadan bir şahâdet nâme istihsâline mecbûr oldukları der kâr olmasına nazaran silâhın zâbıtaca hüsn i hâli musaddak ve şâyân ı i‘timâd zevâtdan başkasının alıp taşıyamaması lüzûmu der kâr ve gayr i memnû‘ eslihanın bir veyâ birkaç dâne de olsa şâyân ı i‘timâd erbâb ı nâmûs yedinde bulunmasından bir mahzûr tevellüd edemeyeceği emr i âşikâr idüğünden Amerika’dan geldiği beyân olunan yolcuların kefîl i mu‘teber irâ’esiyle şâyân ı i‘tîmâd oldukları anlaşılanları nezdinde bulunan rovelvörlere müsâ‘ade olunarak şübheli olanlarına müsâ‘ade edilmemesi memâlik i mütemeddine de cârî usûl ve mu‘âmelâta da muvâfık olacağından ol vechile îfâ yi mu‘âmele edilmesinin Esliha i Memnû‘a Dîvân ı Harbi’yle Emniyyet i Umûmiyye Müdîriyyeti’ne serî‘an teblîğ buyurulması mütâla‘asıyla Hareket Ordusu Kumandanlığı cânib i sâmîsine i‘âde ve takdîm kılındı.
Fî 24 minh
Mühür

Özet

Amerika’dan memleketleri Harput’a dönmek üzere iken Dersaadet’e gelen Osmanlı tebeasından onbeş Ermeni’nin üzerlerindeki silahlardan dolayı gözaltına alındıkları ancak kefil göstermeleri üzerine itimad edilen kimseler olduklarının anlaşıldığı.

1327.L.28

DH.EUM. THR 11/39 Belge No: 2

kaynak: T.C. başbakanlık devlet arşivleri genel müdürlüğü.


TAKLİD NE DEMEKTİR?

Ocak 31, 2007

Taklid, bir veya birkaç mesele hakkında bir müctehidin –delilini bilmeden- ictihadına göre amel etmektir. Taklid için dil ile bir şey söylemek icab etmez. Kalben niyet etmek kafidir. Taklid, müctehid için haram, müctehid olmayan kimse için bir müctehidi taklid etmek vaciptir. Akıl ve baliğ olan kimsenin amel ve taat hayatına başladığı zaman bugün mevcut olan dört hak mezhepten birisini taklid etmek hususunda serbesttir. Sonra istediği zaman da muvakkat veya sürekli olarak başka bir mezhebe geçebilir.

Taklıdin altı şartı vardır:

1- Bir mes’elede bir mezhebi taklid için o meselede o mezhebin şart ve vaciplerini bilmek. Mesela: bir Şafi’i, abdest hususunda Hanefi mezhebini taklid edecekse abdestin şart ve vaciplerini Hanefi mezhebine göre bilmesi ve onlara riayet etmesi gerekir.

2- Vuku’dan sonra olmaması.

3- Keyfi ve kolayını yaşamak için değil meşru bir sebebe binaen taklid etmek.

4- Şafi’i ve Hanefi gibi müctehid-i mutlak veya Ebu Yusuf ve Muhammed ve Müzeni gibi müctehid fil’ mezheb veya Kerhi ve Nevevi gibi müctehid fil’ mesa’il gibi bir müctehidi taklid etmek.

5- Telfik etmemek. Mesela Şafi’i mezhebini takliden başının dörtte birini değil, onda birini mesh eder. Hanefi mezhebini takliden de eli yabancı bir hanıma dokunur ve böylece namazını kılarsa namazı sahih değildir. Çünkü abdesti ne Şafi’i'ye göre ne de Hanefi’ye göre vardır.

6- Bir mezhebi taklid eden kimsenin kadının hükmüne muhalefet etmemesi.

Eş_Şeref el-Barizi vel ‘izz bin Abdusselam gibi ulema muayyen bir mezhebi taklid etmek gerekmez, demişler ise de ulemanın çoğu belli bir mezhebi taklid etmenin lüzumlu olduğunu söylüyorlar. Ancak avam tabaka fıkıh meselelerinde mümeyyiz olmadıkları için müftünün fetvasına göre hareket edeceklerdir.

kaynak: islam fıkıh ansiklopedisi.


Ayastefanos Antlaşması

Ocak 29, 2007

Doksanüç Harbi (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) sonunda imzalanan barış antlaşması.
Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın karşı olmasına rağmen Midhat Paşa, Damad Mahmud Paşa ve Redif Paşa gibi devlet adamlarının sebep olduğu Osmanlı-Rus Harbi, Türklerin umumi olarak yenilmesiyle neticelendi. Ruslar, batıdan Yeşilköy’e, doğudan Erzurum’a kadar geldiler. Osmanlı Devleti, mütareke istedi. Rus orduları başkomutanı Nikolay, barış esaslarının mütarekeyle birlikte görüşülmesi şartıyla bu isteği kabul etti. 3 Mart 1878’de Osmanlı tarihinde benzeri görülmeyen, aleyhimizde ağır ve feci şartlar getiren Ayastefanos Antlaşması imzalandı.

Yirmi dokuz maddelik antlaşmaya göre, batıda büyük bir Bulgaristan Prensliği kurulacak; Makedonya, Batı Trakya, Kırklareli, bir Rus kuklası olarak düşünülen bu otonom prensliğe verilecekti. Kars, Ardahan, Batum Rusya’ya verilip, Karadağ ve Sırbistan’ın istiklalleri kabul edilecekti. Ayrıca Osmanlı Devleti, Rusya’ya 245 milyon Osmanlı altını harp tazminatı verecekti. Antlaşmaya göre, Rumeli’nde kesin kayıplar, 237.298 km2 toprak ve yaklaşık 8 milyon nüfus idi. İmtiyaz verilmiş Bulgaristan, Doğu Rumeli, Artvin, Tunus gibi yerler bu rakamların dışındaydı. Bunlar da ilave edilince devletin kaybı korkunçtu.

Ayastefanos Antlaşması ile, Rusların bölgede tamamen hakim bir konuma gelmeleri, Batılı devletleri telaşlandırdı. Zira Rusların, Bulgaristan yolu ile sıcak denizlere inmeleri, İngilizlerin Hindistan siyasetine ve Avusturya’nın Bosna-Hersek’i ilhakına set çekmiş olacaktı. İkinci Abdülhamid Hanın şahsi diplomasisi, bu tepkileri çok iyi değerlendirdi. Kıbrıs’ın idaresini İngiltere’ye bırakmakla, Berlin’de yeniden bir antlaşma zemini elde etmeye muvaffak oldu. Ayastefanos’un feci şartlarını hafifleten bu antlaşma ile Türkiye’nin Balkanlardaki hayatı, bir müddet uzadı .

kaynak: dallog.com


Haçlı Seferleri

Ocak 29, 2007

Papalığın teşvikiyle, Hıristiyan Avrupalıların, Müslümanlara karşı tertip ettikleri seferlerin umumî adı. En önemlisi dînî olmak üzere, siyasî, sosyal ve iktisadî sebeplere dayanan Haçlı seferlerini, Papa İkinci Urbanus, 1095 yılında toplanan Clermont Konsili’nde yaptığı konuşmayla başlatmıştır. Asırlarca devam edip, milyonlarca insanın can kaybına, devletlerin yıkılıp, ülkelerin tahrip olunmasına sebep olmuştur.

Doğu Hıristiyanlığının temsilcisi Bizans İmparatorluğu (395-1453), 1071 yılında Selçuklu Devleti (1038-1194) ile yaptığı Malazgirt Savaşı’nda yenilince, Türklere Anadolu kapıları açıldı. Selçuklu akıncıları, birkaç sene içinde Ege, Akdeniz ve Marmara kıyılarına ulaştılar ve Bizans’ın başkenti olan İstanbul’u zorlamaya başladılar. 1075’te Türkiye Selçuklu Devleti’ni kurup, İznik’i başkent yapmaları, Avrupa’nın en büyük Hıristiyan devleti olan Bizans’ı kökünden sallamaya başladı. Bu durum Avrupalıları telâşa düşürdü. Çünkü Bizans’ın düşmesi Türklerin Avrupa’ya hakim olmasına yol açacaktı. Bunun önüne geçilip, Türklerin durdurulması gerekiyordu. Hattâ Anadolu dahil bütün Ortadoğu’dan atılmalıydılar. İkinci büyük sebep ise, iktisadî idi. Avrupa, 11. asırda müthiş bir fakirlik içindeydi. Kralların sarayları bile taş yığınlarından ibaretti. Altın, gümüş ve değerli madenlerin bir çoğu, Türklerin ve doğu kavimlerinin elindeydi. Avrupa, en iptidaî maddeler için bile doğuya muhtaçtı. Ziraat, çok ilkel usullerle yapılıyordu. Sulama sistemi yoktu. Fransa, Almanya, Venedik gibi büyük sayılan Avrupa devletlerinin senelik geliri, en mütevazı Türk beylerinin gelirlerinden azdı. Halk, önüne gelenin yağma ve talanından bıkmış, bir asilzâde veya eşkıya tarafından öldürüleceği günü bekliyordu.

Bu sırada Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah vefat etmiş, iç karışıklıklar baş göstermişti. Şiî-Fatımî Devleti, Selçukluların amansız düşmanı olup, Hıristiyanların müttefikiydi. Bütün bunlar, Papa İkinci Urbanus’u Hıristiyanları birleştirerek Müslümanların üzerine saldırtmaya teşvik ediyordu. Böylece, bu papaz, Kudüs şehrini, Türklerin elinden almak için faaliyete başladı. Sadece Pierre L’Ermite isminde yoksul bir Fransız keşişi, etrafına 50.000 Fransız toplamıştı. Bunlar, Almanya’ya gelince, kendilerine 50.000 Alman serserisi daha katıldı. Macaristan’da ve Balkanlarda daha da çoğalan bu çapulcu ordusu, 1096-1270 seneleri arasında tertiplenen sekiz Haçlı seferinin ilk ordusu oldu.

Birinci Haçlı Seferi (1096-1099)

Papaz Pierre L’Ermite ve şövalye Yoksul Gautier öncülüğünde İstanbul’a gelen bu topluluk, Bizans İmparatoru tarafından hemen Anadolu’ya geçirildi. Bunlar, doğunun zenginliklerine kapılıp, yağma ve tahribatlar yaparak yerli ahaliye zulmettiler. Anadolu Selçuklu Sultanı Birinci Kılıç Arslan, İznik önlerinde bu ilk Haçlı kuvvetlerini durdurarak, kılıçtan geçirdi. Bunların arkasından Aşağı Lorraine Dükü Gedefroi Bouillon’un komutasındaki Haçlı ordusu yola çıktı. Bu orduda; birçok ünlü şövalye, soylu, kont ve dukalar vardı. Avrupa’nın bütün imkânları kullanılarak hazırlanmış olan bu ordu, 600.000 kişiden müteşekkildi. Almanya’nın Rhein kıyılarında 10.000 Yahudi’yi kılıçtan geçiren bu Haçlı ordusu, İstanbul’a doğru gelirken, ülkesinde de yağma ve katliam yapılmasından endişe eden Bizans İmparatoru Aleksios Komnenos, onlarla anlaştı. Haçlılar, erzak ihtiyaçlarının temini karşılığında, Anadolu’da aldıkları yerleri Bizans’a vereceklerdi. Antlaşma sonrası Anadolu’ya geçen Haçlılar, 1097 senesi Mayıs ayında Türkiye Selçuklularının başşehri İznik’i kuşattılar. Kanlı çarpışmalar iki taraftan da ağır kayıplara sebep oldu. Altı yüz bin kişilik Haçlı ordusu karşısında verdiği kayıplara dayanamayan Birinci Kılıç Arslan, çarpışarak geri çekildi. İznik, Bizans’ın eline geçti. Eskişehir istikametinden Anadolu’ya giren Haçlı ordusuna karşı Sultan Birinci Kılıç Arslan (1092-1107), yıpratma savaşlarına başladı. Anadolu’da Haçlıları en stratejik bölgelerde yakalayıp, âni baskınlarla imha hareketlerine girişti, pek çoğunu kırdı.

Haçlıların yanında, Bizans İmparatoru da, durumdan faydalanarak Türkiye Selçuklularının batı bölgelerindeki topraklarını işgal etti. Ermeniler ise, Türklerin Haçlılarla uğraşmalarını fırsat bilip, Toroslar’a bir müddet hakim oldular. Altı yüz bin kişilik kuvvetle Anadolu’ya geçen Haçlılar, Türklerin imha hareketi sonucu, Antakya Kalesi önlerine geldiklerinde 100.000’e inmişti. 1097 yılı Ekim ayında Antakya’yı kuşatan Haçlılar, kale içindeki Hıristiyan ahaliden birinin ihaneti sonucu, dokuz ay sonra, Haziran 1098’de şehre girebildiler. Musul Atabeği Kürboğa Beyin kumandasındaki Müslüman-Türk ordusu, Antakya’yı Haçlılardan geri almak için teşebbüse geçti. Fakat şehir alınmak üzereyken aralarında çıkan fitne, başarısızlığa yol açtı. Haçlılar, yaptıkları huruç hareketiyle, bu Müslüman ordusunu dağıttılar.

Antakya’yı alan Haçlılar, kırk bine düşen kuvvetleriyle Kudüs’e hareket ettiler. Şiî-Fatımîlerin elinde olan şehir, kısa sürede Haçlıların eline geçti. Müslüman, Musevî ve Hıristiyanların yaşadığı ve her üç din mensuplarınca da kutsal olan Kudüs, Haçlıların eline geçince, büyük bir katliama uğradı. Yetmiş bin Müslüman ve Yahudi’yi, mabetlere sığınan kadınlar ve çocuklar dahil, acımasızca kılıçtan geçirdiler. Şehrin sokakları, kan ve cesetlerden geçilmez oldu.

Birinci Haçlı Seferi neticesinde Kudüs’te Katolik Latin Krallığı, Antakya ve Urfa’da birer Haçlı devleti kuruldu. Hıristiyanlar Ortadoğu’yu bu vesile ile tanıyıp, Doğu Akdeniz kıyılarına yerleştiler. Müslümanlarca Mekke ve Medine’den sonra en mukaddes şehir olan Kudüs’ün, Şiî-Fatımîlerce Haçlılara teslimi, büyük üzüntüye yol açtı. Müslümanlar, Haçlıları Ortadoğu’dan atmak için hemen teşebbüse geçtiler. 1144 senesinde Musul Atabegi İmâdeddin Zengî, Urfa’yı geri aldı. Bu durum İkinci Haçlı Seferine sebep oldu.

İkinci Haçlı Seferi (1147-1149)

Urfa’nın Müslümanlar tarafından geri alınması üzerine, papa Eugenius’un teşviki ve papaz Saint Bernard’ın propagandası neticesinde İkinci Haçlı Seferi başlatıldı. Seferin komutanlığını, Yedinci Louis ile Almanya İmparatoru Üçüncü Konrad yapıyordu. Alman İmparatoru komutasında 75.000 kişilik ilk kafile, Konya Ovasına geldi. Bu ordu, Türkiye Selçukluları Sultanı Birinci Mesud tarafından imha edildi. Alman İmparatoru, canını zor kurtararak, beş bin kişiyle İznik’e sığındı. Fransa Kralı Yedinci Louis, 150.000 kişi ile yola çıktı. Alman İmparatorunun geriye kalmış döküntü kuvvetleriyle İznik’te birleşti. Bu kalabalık orduya karşı meydan muharebesi yapmayı uygun bulmayan Sultan Mesud, Haçlıları, Toroslar geçidine çekti. Burada büyük kayıplara uğratılan Haçlıların artıkları, Antakya’ya sığındılar. Şam’ı muhasara ettilerse de, Türkler tarafından mağlup edildiler.

Üçüncü Haçlı Seferi (1189-1192)

Selahaddin Eyyubî, Şiî-Fatımî Devletini ortadan kaldırıp, Eyyubî Devleti’ni kurduktan sonra, Haçlılara karşı harekete geçti. 1097 senesinden beri Haçlıların elinde bulunan Kudüs’ü, 1187 senesinde Hattin Zaferinden sonra ele geçirdi. Hıristiyanların birkaç kıyı şehir hariç, Ortadoğu’dan atılmaları, Avrupalıları endişelendirdi. Papa Üçüncü Clemens’in teşvikiyle Fransa ve İngiltere Kralları ile Alman İmparatoru, Üçüncü Haçlı Seferine katıldılar. Sonu hezimet olmasına rağmen, Avrupa’nın en ünlü kral, imparator ve kumandanlarının katıldığı bu sefer, meşhurdur.

Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa, kara yolu, Fransız Kralı Philippe Auguste ile İngiliz Kralı Arslan Yürekli Richard, deniz yoluyla hareket ettiler. Alman İmparatoruna, Türkiye Selçukluları Sultanı İkinci Kılıç Arslan, elçileriyle Anadolu’ya girmemesini teklif etmişse de, kabul etmedi. Türkleri dinlemeyen İmparator Friedrich Barbarossa, ordusunun büyük bir kısmını Selçuklu askerlerinin elinde kaybetti. Sonunda, Akdeniz’e ulaşamadan nehirde boğuldu. Başsız kalan ve ağır zayiat veren haçlılar, perişan bir vaziyette Filistin’e ulaştılar. İngiltere Kralı, deniz yoluyla Kıbrıs’a varıp, Bizans valisini adadan kovarak Latin Krallığını kurdu. Kıbrıs’tan Akka’ya geçen Arslan Yürekli Richard ve deniz yoluyla Akka’ya varan Fransız Kralı, uzun süren muhasaradan sonra kaleyi aldı. Kudüs’ü yeniden almak için savaştılarsa da muvaffak olamadılar. Fransa ve İngiltere kralları, acı tecrübeler ve ağır kayıplar neticesinde, Kudüs’ü alamayacaklarını anlayınca, ülkelerine döndüler.

Dördüncü Haçlı Seferi (1204)

Papa Üçüncü Innocentius’un çağrısı, Foutges de Neville’nin propagandası neticesinde Bonifacio’nun tertip ettiği bu Haçlı seferine Almanya İmparatoru Altıncı Heinrich katıldı. Papanın itiraz etmesine rağmen Haçlılar, Venedik gemileriyle İstanbul önüne geldiler. 1204 yılında, Ortodoks Bizanslılardan İstanbul’u aldılar. Şehrin zenginliği, Katolik Hıristiyanları şaşkına döndürdü. İstanbul’u yağmalayıp, tahrip ettiler. Dindaşlarına her türlü zulmü, her çeşit kötülüğü yaptılar. Bizans İmparatoru, tahtını İstanbul’dan İznik’e taşıdı. Bu olay, Bizans tarihinde ilk defa oluyordu. Nihayet İstanbul’da 1261 senesine kadar devam eden “Latin İmparatorluğu” kuruldu. Bu sefer sonunda Venedik ve Ceneviz Devletleri, Yakındoğu’da, büyük nüfuz ve toprak parçaları elde edip zenginleştiler. Haçlılar, dindaşları olan İstanbul’un Ortodoks Hıristiyanlarına, çok zulüm ve eziyet yaptılar. İstanbul’un sanat eserleri, zengin olmak hırsıyla tahrip edildi, evler yağmalanıp, binlerce İstanbullu, şehrin tarihinde görülmemiş, insanlık dışı tecavüzlere uğradı, soyuldu ve işkenceyle öldürüldü. Dördüncü Haçlı Seferinden, Müslümanlardan ziyade, Ortodoks Hıristiyanlar zarar gördü.

Beşinci Haçlı Seferi (1217-1221)

Papa Üçüncü Honorius’un teşvikiyle Macar Kralı İkinci Andrias, Kuzey Avrupa’dan gelen Haçlılarla, 1217 senesinde Akka’ya geldi. Kral Andrias, Müslümanlar karşısında dayanamayınca, geri döndü. Geride kalanlar Dimyat’a saldırıp, şehri aldılar. Daha sonra Kahire’ye yöneldilerse de Eyyubîler tarafından bozguna uğratılıp, dağıtıldılar.

Altıncı Haçlı Seferi (1228-1229)

Papa Dokuzuncu Gregorius’un teşvikiyle Alman İmparatoru Üçüncü Frederich tarafından tertip edildi. Alman İmparatoru Kudüs’e kadar geldi. Eyyubî Sultanı Melik Kâmil’in dış baskılardan bunaldığı bir devrede, Haçlıların Kudüs’e gelmeleri antlaşma zemini doğmasına sebep oldu. Antlaşma ile Kudüs Haçlıların eline geçti. Fakat Türkler tarafından mağlup edilmeleri sonucunda şehir, tekrar Eyyubîlere teslim edildi.

Yedinci Haçlı Seferi (1248-1254)

Kudüs’ün Müslümanlar tarafından alınması üzerine, Fransa Kralı St. Louis tarafından tertip edildi. Mısır’da yeni kurulan Memlûklular, Haçlıları, 1250 senesinde, Mansûre Meydan Muharebesinde mağlup edip, Fransa Kralını da esir aldılar. Haçlılar dağıldı. St. Louis, Dimyat’ı Müslümanlara verip ülkesine döndü.

Sekizinci Haçlı Seferi (1268-1270)

Antakya’nın Müslümanlar tarafından fethedilmesi ve Yedinci Haçlı Seferinin öcünü almak için Fransa Kralı St. Louis tarafından düzenlendi. Bu seferin hedefi, Kudüs olmayıp, Akdeniz kıyılarındaki Müslüman denizciler üzerineydi. St. Louis, Tunus’a çıktıysa da, salgın hastalıktan öldü. Fransa ordusu geri döndü. Bu sefer de başarısızlıkla sonuçlandı.

1096-1270 seneleri arasında, Müslümanlara karşı düzenlenen Haçlı seferleri sonucunda, bir takım Lâtin devletleri kuruldu. Bunlar, Kudüs Krallığı, Kıbrıs Krallığı, Trablus Kontluğu, Antakya Prensliği, Urfa Kontluğu, İstanbul Lâtin İmparatorluğu, Mora Prensliği, Atina Dukalığı, Kefalonya Kontluğu, Naksos Dukalığı, Saint Jean Şövalyeleri idi. Bu Lâtin devletleri, Türkler tarafından ortadan kaldırıldı ve Haçlılardan hiçbir iz bırakılmadı. Fakat Haçlı seferleri, 1270 senesinde son bulmuş değildir. Her zaman Hıristiyanlar, Müslümanlara karşı askerî kuvvet birleşiminin yanında; siyasî, kültürel ve ekonomik alanlarda da cephe birliği içinde olmuşlardır.

Asırlarca devam eden Haçlı seferleri sonucu, pek çok kan döküldü ve milyonlarca insan can verdi; nice ülkeler harap oldu. Bu seferler, dinî, siyasî, sosyal, kültürel, iktisadî birçok hâdiselere sebep oldu. Müslümanlara karşı savaşa katılmaya teşvik için, Avrupa’da bir çok Hıristiyan tarikatları kuruldu. Seferlere iştirak için Avrupalıların dindarına, maceraperestine, işsiz-güçsüzüne ayrı ayrı vaadlerle propaganda yapılıp, Müslümanların karşısında bütün bunların boş çıkması neticesinde, papalığın ve kiliselerin otoritesi sarsıldı.

Bu seferler sonunda Hıristiyanlar, Müslümanları yakından tanıdılar. Harp meydanlarında aslanlar gibi cesurca dövüşen Müslümanların, aslında çok merhametli, iyiliksever, misafirperver olduklarını yakından gördüler. Müslümanların, papazların bahsettikleri gibi olmaması, Avrupalı Hıristiyanların daha önceki düşüncelerini değiştirdi.

Papalık, bu seferlerin masraflarını karşılamak gayesiyle, Hıristiyanların ruhanî işleri için vergi almak âdetini çıkardı. Bulunduğu çevrenin kilisesine vergisini vermeyenler, Hıristiyanlıktan aforoz edildi. Misyonerler faaliyetlerini artırıp, Asya ve Afrika’da, Hıristiyanlığı yaymaya çalıştılar.

Haçlı seferlerine katılan şövalyelerin, Müslümanlar karşısında güçsüzlüğü anlaşılınca, derebeylik idaresi zaafa uğradı. Merkezî otoritenin hakimiyeti artıp, Avrupa’da krallık rejimi kuvvetlendi. Köle durumundaki köylü, toprak sahibi efendilerinden arazi alarak, mal mülk sahibi oldu. Avrupa’da aralarında büyük eşitsizlik ve adaletsizlik uçurumu bulunan sınıflar arasındaki fark, kısmen azaldı.

Doğu sanat ve medeniyetini tanıyıp, İslamî eserlere hayran olan Haçlılar, Müslümanlardan sanat ve teknik alanda birçok yenilikleri ve keşifleri öğrendiler. Pek çok eseri yağmalayarak Avrupa’ya kaçırdılar. Bu ise, Avrupa’da ilim ve tekniğin gelişmesine sebep oldu. Müslümanlardan kâğıt ve pusulayı da öğrenen Haçlılarda gemicilik çok gelişti. Venedik, Cenova, Marsilya, Pisa gibi Akdeniz limanlarının önemi artıp, ticarî faaliyetler hız kazandı. Bu şehirler, serbest bölgeler mahiyetini alıp, Batı ve Doğunun ticareti gelişti.

Haçlı seferleri neticesinde Müslümanlar, Bizanslılar ve Yahudiler çok zarar gördü. İslâm ülkeleri ve devletleri harap oldu. Yüz binlerce Müslüman; Anadolu, Mısır, Suriye ve özellikle Kudüs’te kılıçtan geçirilip, yerleşim alanları yağmalanarak yakılıp yıkıldı. Kadınlar ve çocuklar bile hunharca öldürüldü. Haçlıların kılıcından sadece Müslümanlar değil, Yahudiler, özellikle Ortodoks Bizans da nasibini aldı. İstanbul’un zenginliğine hayran kalan Latin Katolikler, şehrin sanat eserlerini zengin olmak hırsıyla yağmaladılar. Ortodoks ahaliye saldırıp mal, can ve ırzlarına ziyadesiyle zarar verdiler. İstanbullular, şehri terk etmek zorunda kaldı. Haçlı zulmü o kadar arttı ki, asırlardır İstanbul’da bulunan Bizans İmparatorluk tahtı, şehirden çıkarılıp, önceden Türkiye Selçukluları Devletinin başşehri olan İznik’e taşındı. Bizanslılar, 1261 senesinde İstanbul’u Haçlılardan geri aldılar.

Haçlı seferleri sonucunda, İslâm medeniyetini tanıyan Avrupa’da, ilim ve teknikte gelişmeler olup, merkezî otoritenin kuvvetlenmesi yanında, Müslümanlara karşı asırlarca devam edecek askerî, siyasî, iktisadî ve kültürel politikanın da tespit edilip, safha safha tatbikine sebep olmuştur.

Osmanlı Devleti’ne ve diğer Müslüman devletlere karşı, 1364 Sırpsındığı, 1389 Birinci Kosova, 1396 Niğbolu, 1444 Varna, 1448 İkinci Kosova, 1453 İstanbul, 1538 Preveze, 1571 Kıbrıs, 1683 Viyana Kuşatması, Osmanlı Devletinin yıkılması ve 1919-1922 İstiklal mücadelemizde Haçlılar ittifak edip, Müslümanlara karşı cephe aldılar. Hattâ Kudüs’ün elimizden çıkması üzerine, müttefikimiz olan Almanlar, bayram yaptılar.

Batılıların geçen asırlarda ve günümüzde, İslâm ülkelerine karşı tatbik ettikleri yayılmacılık ve sömürgecilik hareketleri, İslâm dinine saldırmaları ve Müslümanları dinlerinden uzaklaştırmak için yaptıkları bütün dejenerasyon faaliyetleri, geçmişteki Haçlı seferlerinin, hâlen soğuk savaş, kültürel ve ekonomik savaş olarak devam ettiğini göstermekte, bugün bile pek çok eserimiz çalınarak batıya kaçırılmaktadır. Aksine, batıdan ülkemize kaçırılmış bir tek eser bile görülmemiştir. Batı, her hususta bunu bugün bile tatbik etmektedir.

kaynak: dallog.com


Taşlardaki Geometri

Ocak 29, 2007

Jeo. Müh. Nevzat BAYHAN (sızıntı)

Mineraller, belli kimyevi terkibi ve muntazam atomik yapısı olan homojen ve ekseriyetle katı cisimlerdir. Canlı organizmadaki hücre gibi, tabiatta mineral, en küçük yapıyı meydana getirir. Mineraller yan yana gelerek kayaları, kayalar dağları, dağlar da kıtaları teşkil ederler. Tabiatta 2000 çeşit mineral bilinmektedir. Ancak bunlardan çok azı kayaç yapısında bulunmakta (12–15), bir kısmı maden yataklarını meydana getirirken, büyük kısmı arz kabuğunda ve manto İçinde dağılmış durumdadır.

Mineraller, bazan yalnız bir metalden meydana gelmiş olabilirler. Altın (Au), bakır (Cu), arsenik (As) gibi. Fakat bunların büyük bir kısmı basit gördüğümüz elementlerin birleşmesiyle ortaya çıkarlar. Kuvars (SiO2), kayatuzu (NaCl), pirit (FeS2) gibi.

Endüstride kullanılan ve ekonomik değere haiz olan minerallere cevher mineralleri denir. Krom cevheri, kalay cevheri gibi.

Minerallerden civa ve su gibi bir kaçı sıvı halde, silis camı ve opal gibi bazıları amorf (şekilsiz), büyük çoğunluğu ise kristal şeklindedir.

Kristaller, düzgün satıhlarla çevrilmiş geometrik şekillere ve muntazam peryodik olarak sıralanmış düzenli atomik yapılara (strüktürlere) sahiptirler. Asıl hususiyetleri, intizamlı bir iç yapı göstermeleridir.

Gerek makro gerek mikro ve gerekse de normo âlem dikkatle incelendiğinde bir kudret ve hikmet elinin varlığı hemen anlaşılmaktadır. Taş misâli cansız ve basit gibi görünen daha nice varlık “detaylı” olarak incelendiğinde bu Yüce Elin, varlıkları belli ölçülerle bir gergef gibi işlediği güzler önüne serilmektedir. Alelâde çizimi bile teknik ressamları günlerce uğraştıran atomik yapısıyla akıllara durgunluk veren bu muazzam şekiller, bir tesadüf mahsulü olmadıklarını düşünen kafalara haykırmaktadırlar.

Kristallerin dış, şekillerini meydana getiren satıhlar, rastgele yanyana dizilmiş şeyler değillerdir. Bunların sıralanışı, birbirleriyle olan, münasebetleri ve kristal eksenleri ile olan bağlantıları, mineralin atomik yapısına uygun bir şekilde, belirli prensip ve kanunlara göre gerçekleşir.

Bunlardan birisi “Açıların Sabitliği Kanunu” dur. Kristallerde yüzler arasındaki açılar daima sabittir. Bir kristalin belirli bir büyüklüğü yoktur. Çünkü soğuma hâdisesi ne kadar yavaş olursa kristaller de o nisbette büyük olur. Meselâ kuvars kristali, bazan çok küçük olabileceği gibi, bazan da Tirol, Sen Gotar ve Madagaskar’da bulunan misâller gibi bir insan büyüklüğünde ve 300–400 kg ağırlığında olabilir. Kristallerin bu şekilde büyümeleri, yavaş soğuma neticesi olarak satıhların üzerine kristali teşkil eden maddeden, paralel birçok tabakanın ilâvesinden ileri gelir. Bu durum bir duvarcının tuğlalarla duvar inşa etmesine benzetilebilir. Binaenaleyh, aynı mineralin kristalleri arasında, büyüklük ve görünüş bakımından fark bulunabildiği halde, satıhların meydana getirdiği açılar tamamen birbirinin aynısıdır. Bu Çin’de de aynıdır. Ay’da da aynıdır. Afrika’da da aynıdır.

İlk defa 1783 senesinde Rome de Lisle tarafından ortaya atılan bu kanun asırlarca önce, herşeyin bir mizanla meydana getirildiğini, bütün varlıkların hesaplı olarak yaratıldığını beyan eden büyük Kâinat Kitabı’nda ortaya konulmuştu (Rahman/7).

Bir kristal sathının, kristal içindeki durumu, onun kristal desenleriyle olanbağlantısı ile belirlenir. Eksenleri kesen bir sathın onlar üzerinde ayırmış olduğu birim uzunluklara parametre ve bunlar arasındaki nisbete de “Parametre nisbeti” denir. Bu nisbet herbir kristal için sabittir. Bu da kristalin en esaslı hususiyetlerindendir. Gâyesiz ve plânsız yaratılan hiç bir canlı olmadığı gibi, cansız bir mineralin dahi ölçüsüz olmadığını, yaratıkların sahibini görmeyip onların var oluşunu tesadüflere vermenin ne kadar ilim dışı bir anlayış olduğunu, ilmi tesbitler açık bir şekilde İnsanlığın gözleri önüne sermektedir.

_________________

KAYNAKLAR:
Dora (1975) Fen Fak. Mineroloji C.1.s.18 Ketin (1977)
Genel Jeoloji Cilt 1. Sayar M. (1960)
İTÜ Mineraloji ve Jeoloji s.7


Uyum içinde çalışan Sağ ve Sol Beyin

Ocak 29, 2007

“Beyni, ikiye bölünmüş bir beyin olarak değil de, uyum içinde çalışan iki beyin olarak görmek daha gerçekçidir.”

Modern anlamda yönetici, problem çözücü bir kimsedir. O probleme iki beyin perspektifinden bakar. Her insan tüm kapasitesini geliştirme potansiyeline sahiptir. Yani insanların beyinlerinin sol veya sağ taraflarından biri daha baskın değildir. Beyninin sağ tarafının baskın olduğunu iddia edenler aslında, sol tarafa atfedilen becerileri geliştirmemiş demektir.

Araştırmalar sonucunda beynin iki yarımküresi (sağ lob ve sol lob) uyum içinde çalıştığı zaman öğrenme kabiliyetinin arttığı ortaya çıkmış. Bir insan öğrenme zorluğu çekiyorsa bu durum genellikle beynin iki yarısının birbiriyle bağlantıda olmamasından kaynaklanıyor. Beynin sol ve sağ yanlarının daha iyi iletişim kurmasını sağlayan kişiler bilgi edinme ve hafıza güçlerini artırırlar.

Sol yarımküre analizci, yani çözümlemeci; sağ yarımküre sentezci yani parçaları bütünleştiricidir. Sol kesim, sebep-sonuç ile ilişkilidir, sağ ise anlık, simültane ve bütüncül düşünmeyle ilgilidir. Sol zaman bağlıdır, sağ ise değildir. İdeal olanı her iki beyin arasında güzel bir köprü kurabilmektir.

Beyin, sağ ve sol loblarıyla uyum içinde çalıştığında verimi en yüksek olur. Yaratıcılık, beynin böyle bir uyum içinde çalışması sonucu ortaya çıkar.

Kitap okurken genelde her iki lob birlikte koordineli bir şekilde çalışmak zorunda kaldığından kitap okumak beyin loblarının dengeli gelişiminde en faydalı faaliyetlerdendir. Çünkü sol lobca takip edilen ve kavranan sözel kavramlar, sağ lobla tasvir edilir, şekil, imge ve yeni düşüncelere dönüştürülür, canlandırılır. Halbuki, televizyon izleme, sağ lobu genelde pasif durumda bırakmaktadır. Bu yüzden de genelde beyin gelişimine pozitif bir katkı sağlamamaktadır.

Araştırmalar, beynimizin sağ yarısının vücudumuzun sol tarafını, sol yarısınınsa vücudumuzun sağ tarafını kontrol ettiğini göstermiştir. Ayrıca bir telefon konuşmasını sol kulağınızla dinlemek duygulara ve ses tonuna daha fazla yoğunlaşmanızı sağlar bunu tersine sağ kulağımızla dinlediğimiz konuşmaları daha çok mantıksal ve sebep sonuç ilişkisi açısından değerlendiririz.

Türk eğitim sistemi genel olarak ezberciliğe dayanıyor. Bu da sağ beyni geliştirirken sol beynin körelmesine sebep oluyor. Okulda öğretilenlerin hatırlanmasına ve özet çıkarmaya büyük önem veriyoruz ama yeni fikirler oluşturmayı, yaratıcı yetenekleri geliştirmeyi ve beyin gücünü artırmayı potansiyel halde tutuyoruz ve bastırıyoruz.

Eğitimle ilgili toplumda yaygınlaşan çarpıcı ifadeler de aslında özellikleri yeni anlaşılan beyin gerçeklerinin somutlaştırılmış ifadeleri olmaktadır. Mesela “Sıradan öğretmen anlatır; iyi öğretmen açıklar; yetenekli öğretmen yapar ve gösterir, büyük öğretmen ilham kaynağı olur” bunlardan birisidir. Yetenekli öğretmen, yaparak, yaşayarak öğreten, deneyen, düşündüren, sorgulayan, gerçek hayati okula getiren öğretmendir.

Almış olduğumuz eğitim bize acele karar vermemizi öğütlüyor. Biz de bu emre uyarak çevremizde olup bitenler hakkında yeteri kadar bilgi sahibi olmadan hemen yargılama yapıyoruz. Böylece hayatın küçük bir parçasına bakıp, tamamı hakkında hüküm verebiliyoruz. Hüküm verince de akıl duruyor. Beyin artık o iş için enerji harcamıyor. Başka bir sorunu çözmeye yoğunlaşmayan beyin, düşünmeyi ve buna bağlı olarak düşünmeyi durduruyor.

Alıntıdır.