Namazlar Nasıl Kılınır?

Mart 15, 2007

Beş Vakit Namazın Kılınma Şekli

Namazlar; farz, vacib, sünnet, müstehap ve nafile kısımlarına ayrılır. Bunlar açıkladığımız farzlarına, vaciblerine, sünnetlerine, adabına riayet edilerek şu şekilde kılınır:

1) Sabah namazı:

Sabah namazının iki rekat sünnetini kılmak için : “Niyet ettim bugünkü sabah namazının sünnetini kılmaya” diye niyet edilir ve hemen eller, baş parmak kulakların yumuşağına gelecek kadar yukarıya kaldırılıp; “Allahu ekber (Allah herşeyden yücedir)” diye tekbir alınır. Bundan sonra eller bağlanır, “Sübhaneke Allahümme ve bi hamdike ve tebarekesmük ve teala ceddük ve la ilahe gayruk” ile “Eüzü billahi mineşşeytani’r-racim (-İlahi rahmetten kovulmuş olan şeytandan Allah’a sığınırım-) Bismillahirrahmanirrahîm (Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla başlarım) ve Fatiha okunur, sonra “Amin (kabul buyur, ey Rabbimiz)” denir ve bir miktar daha Kur’an okunur. Bu bir miktardan maksat en az bir sure veya en az üç kısa ayet veya üç kısa ayet uzunluğunda bir ayettir. Bundan sonra “Allahu ekber” diye rükuya varılır, bu durumda en az üç kere; “Sübhane Rabbiyel-azîm (Yüce Rabbimi her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim) denir. Sonra “Semiallahü limen hamideh (Allah, hamdeden kulunun övgüsünü işitmiştir)” denilerek ayağa kalkılır; ayakta “Allahümme Rabbena ve lekel-hamd (Allahım, ey Rabbimiz, hamd sana mahsustur)” denir, bundan sonra “Allahu ekber” diye secdeye varılır, secdede üç kere “Sübhane Rabbiyel a’la (Ey, en yüce olan Rabbim! Seni her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim)” denir, sonra “Allahu ekber” denilerek kalkılır, bir tesbih miktarı oturulup yine “Allahu ekber” diye ikinci secdeye varılır, bunda da üç kere “Sübhane Rabbiyel-a’la” denir. Bununla bir rekat tamamlanmış olur.

Bu ikinci secdeden sonra “Allahu ekber” denilerek ikinci rekata kalkılır. Ayakta yalnız Besmele ile Fatiha ve bir miktar daha Kur’an okunur; birinci rekatta olduğu gibi rüku ve secdelere varılır; ikinci secdeden sonra oturulur ki bu iki rekatlı bir namazda son oturuştur. Bunda et-Tehiyyat ve Allahümme salli-barik ve “Rabbena atina fiddünya haseneten” duaları sonuna kadar okunur, sonra “es-Selamü aleyküm ve rahmetullah (Allah’ın selamı ve rahmeti size olsun)” diye sağ tarafa, sonra da yine “es-Selamü aleyküm ve rahmetullah” diye sol tarafa yüz çevirerek selam verilir. Bununla sağ ve sol tarafta bulunan müminlere, meleklere ve mümin cinlere selam verilmiş olur. Böylece iki rekatlı bir namaz bitmiş bulunur.

Bütün bu tekbirler, tesbih ve kıraatler gizli, yani namaz kılanın kendisi işitebileceği bir sesle gizlice yapılır.

Namazda erkekler ile kadınların ellerini kaldırma, bağlama şekli, rüku ile secdelerde ve oturuşlarda alacakları durumlar “Namazın sünnetleri ve adabı” konularında açıklanmıştır.

Sabah namazının iki rekat farzı ise şöyle kılınır: Önce, erkeklere mahsus olmak üzere kamet getirilir, sonra “Bugünkü sabah namazının farzını kılmaya” diye niyet edilir ve eller, kulakların hizasına kadar kaldırılarak “Allahu ekber” diye namaza başlanır ve sabah namazının sünnetinde belirtildiği üzere kılınıp tamamlanır. Ancak sabah namazının farzında Fatiha’dan sonra biraz fazla Kur’an okunması sünnettir. Bu sünnetin en az miktarı kırk ayettir. Bununla birlikte üç kısa ayet miktarı okunması da caizdir. Vaktin çıkmasından korkulduğu takdirde az ayet okunur. Hatta yalnız Fatiha ile veya bir kaç ayet ile yetinilebilir. Ebû Hanife’ye göre, farz olan kıraatin en az sınırı, en az altı harf ihtiva eden bir ayettir. “Sümme nazara (Sonra baktı)” ve “lem yelid (doğurmadı)” ayetlerinde olduğu gibi (bk. el-Kasanî, a.g.e., l, 110; İbnül-Hümam, a.g.e., l, 193, 205, 322 vd.; İbn Abidin, a.g.e., l, 415, Zeylaî, Tebyînül-Hakaik, l,104vd.; Bilmen, a.g.e., s. 153 vd.).

Tek başına namaz kılan kimse, bu farzı kılarken tekbirleri, Fatiha’yı, ilave edeceği sure veya ayetleri ve “Semi-allahü limen hamideh” cümlesini açık (sesli) okuyabilir.

2) Öğle namazı:

Öğle namazının ilk dört rekat sünnetinin önceki iki rekatı, tam olarak sabah namazının iki rekat sünneti gibi kılınır. Ancak bunda; “Bugünkü öğle namazının sünnetine” diye niyet edilir ve bunda ikinci rekattan sonraki oturuş, son oturuş değil ilk oturuş olduğundan bu oturuşta yalnız “et-Tehiyyat” okunur; Sonra “Allahu ekber” diye ayağa kalkılır; Sübhaneke okunmaksızın, yalnız Besmele ile Fatiha ve bir miktar daha Kur’an okunarak, yine yukarıda belirtildiği şekilde rüku ve secdelere gidilir, bundan sonra dördüncü rekat için “Allahu ekber” denilerek ayağa kalkılır, bunda da yalnız Besmele ile Fatiha ve bir miktar daha Kur’an okunarak, yine belirtildiği şekilde rüku ve secdelere varılır, bundan sonra oturulur ki, bu son oturuştur. Bunda “et-Tehiyyat” ile “Allahümme salli-barik” ve “Rabbena atina…” duaları sonuna kadar okunup iki tarafa selam verilir. Böylece bu dört rekat sünnet kılınmış olur.

Öğle namazının dört rekat farzı ise şöyle kılınır: Sünnetten sonra, namaza aykırı bir şey ile uğraşmadan ayağa kalkılır, kamet getirilir. “Bugünkü öğle namazının farzını kılmaya” diye niyet edilir ve eller yukarıya kaldırılarak “Allahu ekber” diye tekbir alınır; ilk iki rekatı, sabah namazının iki rekat farzı gibi kılınır. Ancak bu iki rekattan sonraki oturuş, ilk oturuş olduğundan, bunda yalnız “et-Tehiyyat” okunur; bundan sonra “Allahu ekber” denilerek üçüncü rekata kalkılır; yalnız Besmele ile Fatiha okunarak, rüku ve secdelere varılır, sonra “Allahu ekber” diye dördüncü rekat için ayağa kalkılır; yine Besmele ile Fatiha suresi okunarak rüku ve secdelere gidilir. Bundan sonra oturulur ki, bu son oturuştur. Bunda “et-Tehiyyat” ile “Allahümme salli ve barik” ve “Rabbena atina” duaları sonuna kadar okunup, iki tarafa selam verilir. Böylece farz da kılınmış olur.

Öğlenin farzında okunacak ayetler, sabah namazında okunacak ayetlerden çoğunlukla az olur.

Öğlenin son iki rekat sünneti ise, “Bugünkü öğle namazının son sünnetini kılmaya” diye niyet edilip, tam olarak sabah namazının iki rekat sünneti gibi kılınır. Bu son sünneti dört rekat olarak kılmak müstehaptır. Bu takdirde ya her iki rekatta bir selam verilir, yahut dört rekatın sonunda selam verilir. Bu takdirde birinci oturuşta yalnız “Rabbena atina…” duası okunmaz, “et-Tehiyyat”, “Salli-Barik” duaları okunur, üçüncü rekat için tekbir alınarak ayağa kalkınca yine “Sübhaneke” okunur ve bu son iki rekat da önceki iki rekat gibi kılınır.

Tek başına kılan, öğle namazının gerek sünnetlerinde gerek farzında gizli okur.

3) İkindi namazı:

İkindi namazının dört rekat sünneti, müekked olmayan sünnettir. Her iki rekatı bağımsız namaz gibidir. Bu yüzden dört rekatın her iki rekatlık bölümü sabah namazının iki rekat sünneti gibi kılınır. Önce, “Bugünkü ikindi namazının sünnetini kılmaya” diye niyet edilir. Bu namazın ilk iki rekatı belirtildiği gibi kılınınca oturulur. Bu bir son oturuş demektir. Bu yüzden burada “et-Tehiyyat…” île birlikte “Allahümme salli.,. ve barik…” okunur, yalnız “Rabbena atina…” duası okunmaz, sonra “Allahu ekber” diyerek üçüncü rekata kalkılır. “Sübhaneke…” ile “Eüzü” ve “Besmele”den sonra Fatiha ve bir miktar daha Kur’an okunarak rüku ve secdelere varılır. Bundan sonra tekbir ile dördüncü rekata kalkılarak, yalnız “Besmele” ile Fatiha ve bir miktar daha Kur’an okunur. Sonra yine rüku ve secdelere varılır. Bundan sonra oturulur ki, bu da son oturuştur. Bunda “et-Tehiyyat” ile “Allahümme Salli-barik,..” ve “Rabbena atina…” duaları sonuna kadar okunarak iki tarafa selam verilir.

İkindi namazının farzının kılışını: Bu da tam olarak öğle namazının farzı gibi kılınır. Yalnız niyet farklı olur, yani, “Bugünkü ikindi namazının farzını kılmaya” diye niyet edilir.

Tek başına namaz kılan kimse, ikindi namazının sünnetini de, farzını da, öğle namazı gibi gizli okuyarak kılar.

4) Akşam namazı:

Akşam namazının üç rekat farzı, öğle ve ikindi namazlarının ilk üç rekat farzları gibi kılınır. Şöyle ki: “Bugünkü akşam namazının farzını kılmaya” diye niyet edilip, namaza tekbir ile başlanır. Yukarıda açıklanan şekilde ilk iki rekat kılınarak oturulur. Bu, birinci oturuştur. Bunda yalnız “et-Tehiyyat…” okunur. Sonra üçüncü rekata kalkılarak yalnız “Besmele” ile Fatiha okunur; sonra “Allahu ekber” denilerek rüku ve secdelere varılır. Bundan sonra oturulur ki, bu da son oturuştur. Bunda “et-Tehiyyat…” ile “Salli-barik…’ ve”Rabbena atina…” duaları okunarak iki tarafa selam verilir.

Akşam namazının farzında, vaktin darlığından dolayı kısa sureler okunur.

Akşam namazının sünnetinin, kılınışı: Bu da; “Bugünkü akşam namazının sünnetini kılmaya” diye niyet edilip, tam olarak sabah namazının sünneti gibi kılınır. Bu sünneti altı rekat olarak kılmak ise müstehaptır. Bu takdirde bir, iki veya üç selamla kılınır. İki rekatta bir selam verilirse aynı şekilde kılınır. Bununla birlikte dört rekatta bir selam verilip ikindi namazının sünneti gibi de kılınabilir. Bu ziyade dört rekata veya altı rekatın tamamına “Evvabîn Namazı” denir (el-isra, 17/25; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevaîd, Mısır (t.y), II, 230).

Tek başına namaz kılan kimse, akşam namazının farzını da sabah namazının farzı gibi açıktan okuyarak kılabilir.

5) Yatsı namazı:

Yatsı namazının ilk dört rekat sünneti, müekked olmayan sünnetlerdendir. Tam olarak ikindi namazının dört rekat sünneti gibi kılınır. Dört rekat farzı da tam olarak öğle ve ikindi namazlarının farzları gibi eda olunur. İki rekat son sünnetine gelince, bu da tam olarak sabah ve akşam namazlarının iki rekat sünnetleri gibi kılınır. Bunlarda yalnız niyetler değişmiş, yatsı namazının farzına veya sünnetlerine niyet edilmiş olur.

Yatsı namazının son sünneti de dört rekat olarak kılınabilir (Zeylaî, Nasbu’r-Raye, II, 145 vd.; eş-Sevkanî, Neylül-Evtar, III, 18; eş-Şürünbülalî, Merakil-Felah, s. 64). Bu takdirde tam olarak ilk dört rekatı gibi kılınır. Bununla birlikte iki rekatta bir selam vermek suretiyle de kılınabilir. Bu durumda her iki rekat bağımsız namaz olacağı için oturuşlarda “et-Tehiyyat…”, “Salli-barik” ve “Rabbena atina” duaları okunur. Geceleyin kılınacak nafile namazlarda efdal olan da bu şekilde iki rekatta bir selam vermektir.

Tek başına namaz kılan kimse, yatsı namazının farzını sabah namazı gibi açıktan (sesli) da kılabilir.

Vitir Namazı:

1) Kılınma şekli:

Üç rekattan ibaret olan vitir namazı şu şekilde kılınır:

Önce; “Bugünün vitir namazını kılmaya” diye niyet edilir. Sonra “Allahu ekber” denilerek namaza başlanır. “Sübhaneke…” ve “Eüzü” ile “Besmele”den sonra Fatiha ve bir miktar daha Kur’an okunarak, rüku ve secdelere varılır; sonra ikinci rekata kalkılıp, yalnız “Besmele” ile Fatiha ve bir miktar daha Kur’an okunarak yine rüku ve secdelere varılır; bundan sonra oturulur ki, bu birinci oturuştur. Burada yalnız “et-Tehiyyat…” okunur; sonra “Allahu ekber” denilerek üçüncü rekata kalkılır; bunda da yalnız “Besmele” ile Fatiha ve bir miktar daha Kur’an okunarak daha ayakta iken eller kaldırılıp “Allahu ekber” diye tekbir alınır, tekrar eller bağlanıp ayakta kunut duası okunur. Sonra Allahu ekber” diye rüku ve secdelere gidilir, sonra oturulur ki, bu da son oturuştur. Bunda da yukarıdaki gibi “et-Tehiyyat…” ile “Salli-barik” ve “Rabbena ati-na…” dualan okunarak selam verilir.

2) Dayandığı deliller ve rekat sayısı:

Vitir, ittifakla kılınması istenen bir namazdır (el-Kasanî, a.g.e., l, 270-274; İbnül-Hümam, a.g.e., l, 310 vd.; eş-Şîrazî, el-Muhezzeb, l, 83; İbn Kudame, el-Muğnî, 11,150,165). Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Ey Kur’an ehli! Vitir namazı kılın. Çünkü Allah tektir, teki sever” (Buharî, Deavat, 69; Müslim, Zikr, 5, 6; Ebu Davud, Vitr, l; Tirmizî, Vitr, II; Nesaî, Kıyamül-Leyl, 27). Vitir namazı Hz. Peygamber’e farz idi. Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Üç şey vardır ki, bana farzdır, fakat size farz değildir. Kuşluk namazı, kurban ve vitir namazı” (Zeylaî, a.g.e., II, 105).

Vitir namazı Ebu Hanîfe’ye göre, bayram namazları gibi vacip bir namazdır. Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve diğer üç mezhep imamına göre ise müekked sünnettir. Ebû Hanîfe’nin dayandığı delil şu hadistir: “Allah size bir namaz daha fazladan ilave etmiştir. Bu namaz da vitirdir. Vitir namazını yatsı ile sabah vakti doğuncaya kadar geçen zaman içinde kılın” (Ahmed b. Hanbel, II, 180, 206, 208, V 242, VI, 7). Bu hadisteki “kılın” emri vücup ifade eder. Bu namazı inkar edenin dinden çıkmaması ahad hadis ile sabit olması yüzündendir.

Hanefîlere göre vitir namazı üç rekat olup, sonunda selam verilir. Delil, Hz. Aişe’nin rivayet ettiği şu hadistir:

“Hz. Peygamber üç rekat ile vitir kılar ve üç rekatın sonunda selam verirdi” (bu hadisi Hakim rivayet etmiş, Buharî ve Müslim’in şartına uygundur, demiştir, bk. Zeylaî, a.g.e., II, 118vd.).

Malikîlere göre vitir namazı tek bir rekattır. Ondan önce yatsının farzından sonra kılınan iki rekat sünnet kılınır. Bunların arası selam ile ayrılır. Hanbelîlere göre de vitir tek bir rekattır, ancak üç veya daha çok rekat vitir kılınsa bunda bir sakınca bulunmaz.

Şafiîlere göre vitrin en azı bir rekat, en çoğu on bir rekattır. Bir rekattan fazla kılınacaksa, önce iki rekata niyet edilir ve selam verilir. Sonra vitirden bir rekata niyet edilip selam verilir (el-Kasanî, a.g.e., l, 270 vd.; el-Meydanî, el-Lübab, l, 78; İbn Kudame, el-Muğnî, II, 150).

Vitir namazının rekat sayısıı ile ilgili bu görüş ayrılıkları Resulullah (s.a.s)’dan bu konuda farklı hadislerin rivayet edilmesidir.

Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Vitir haktır. Beş rekat ile vitir kılmak isteyen kılsın. Üç rekat ile kılmak isteyen kılsın. Tek rekat ile kılmak isteyen yine kılsın ” (Ebu Davud, Vitr, 3; Nesaî, Kıyam, 40; İbn Mace, İkame.123). İbn Hibban’ın rivayet ettiği hadiste şöyle buyurulur: “Hz. Peygamber iki rekat sünnet ile vitrin arasını ayırırdı” (Ahmed b. Hanbel, VI, 84).

İbn Ömer ve ibn Abbas; “Vitir namazı gecenin sonunda kılınan bir rekattır” (Müslim, Misafirîn, 153; Ebu Davud Vitr, 3; Nesaî, Kıyamül-Leyl, 34) demişlerdir. Vitir namazının en fazla rekat sayısı olan on bir, bazı hadislere dayanır. Hz. Aişe’den şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Resulullah ramazanda ve ramazan dışında on bir rekattan daha çok nafile namaz kılmazdı” (Buharî, Teheccüd, 3,16). Müslim’in yine Hz. Aişe’den naklettiği bir hadiste, Resulullah (s.a.s)’in yatsı namazından sonra sabaha kadar kıldığı on bir rekatın her iki rekatında bir selam verdiği son bir rekatı tek kıldığı belirtilir (İbn Mace, İkame, 125, 181; Ebu Davud, Tatavvu’, 26; Ahmed b. Hanbel, 1,170; Malik, Muvatta’, Leyi, 8; Müslim, Misafirîn, 121).

Vitir namazının üçüncü rekatında veya sabah namazının farzında okunan kunut duası birkaç rivayet ile bize kadar gelmiştir.

Hanefi ve Malikîlere göre tercih edilen ve Hz. Ömer ile oğlu Abdullah (r.anhûma)’dan rivayet edilen kunut duası şekli şudur: “Allahümme inna nesteînüke ve nestağfiruke ve nestehdîke ve nü’minü bike ve netubü ileyke ve netevekkelü aleyke ve nüsnî aleykel-hayre küllehu neşkürüke ve la nekfürüke ve nahleu ve netrükü menyefcürük. Allahümme iyyake na’büdü ve leke nusallı ve nescüdü ve ileyke nes’a ve nahfidü, nercü rahmeteke ve nahşa azabeke, inne azabeke bilküffari mülhık” (el-Kasanî, a.g.e., l, 273 vd.; İbnül-Hümam, a.g.e., l, 309 vd.; el-Meydanî, a.g.e., l, 78 vd,; İbn Abidîn, a.g.e., l, 626; ez-Zühaylî, a.g.e., l, 810).

Anlamı: “Allahım! Biz şüphesiz senden yardım ve mağfiret ister, senden hidayet dileriz. Seni tasdik eder, günahlanmıza tövbe eder, sana itimat ederiz. Seni bütün hayırlar ile senada zikirde bulunur, nimeti itiraf ile sana şükrederiz. Seni inkar etmeyiz. Sana isyan edip duranları reddeder, terkederiz, kendileriyle ilişkimizi keseriz. Allahım! Biz ancak sana ibadet ederiz, senin için namaz kılarız, sana secde ederiz. Senin rızanı ve kulluğunu elde etmek için çalışır, koşarız. Senin rahmetini umar, azabından korkarız. Şüphe yok ki, senin hak olan azabın kafirlere erişicidir”


BİLEŞİKLER

Mart 15, 2007

Birden fazla elementin belirli oranlarda kimyasal yollarla bir araya gelerek, kendi özelligini kaybedip oluşturdukları yeni saf maddeye bileşik denir. Bileşikteki atomların cins ve sayısını ifade etmeye bileşik formülü denir.

Kaba (Basit) Formül

• Bileşikteki atomların cinsini ve oranını belirten formüldür.
• Kaba formül ile bileşiğin molekül ağırlığı hesaplanamaz.

Gerçek (molekül) formül

• Bileşikteki atomların cinsini, oranını ve sayısını belirten formüldür.
• Bileşiğin molekül ağırlığı hesaplanabilir.
• İyonik bağlı bileşiklerin kaba formülleri ile gerçek formülleri aynıdır. Kovalent bağlı bileşiklerde ise bir tane kaba formüle ait çok sayıda gerçek formül olabilir.
CH2 - Fe2O3
NO2 - NO2, N2O4
Fe2O3 - CH2, C2H4, C5H10 … gibi

BAZI ELEMENT VE KÖKLERİN İSİMLERİ ve DEĞERLİKLERİ

image0014.gif

Formül Yazma ve İsimlendirme

1. Metal + Ametal Bileşikleri

İsim: Metalin adı + Ametalin adı + ÜR. eki
• Ametal Oksijen ise, oksit şeklinde isimlendirme yapılır.

Not: Farklı degerlik alabilen metal bileşikleri isimlendirilirken metalin, o bileşikte aldıgı degerlik belirtilmelidir.

Ba+2 Br– ….. BaBr2 -> Baryum bromür
Al+3 S-2 ……Al2S3 -> Aliminyum sülfür
Na+1 O-2……..Na2O -> Sodyum oksit
Fe+2 Cl–……….FeCl2 -> Demir (II) klorür
Fe+3 Cl- ……..FeCl3 -> Demir (III) klorür
Fe+2 O- ……..FeO -> Demir (II) Oksit
Kurşun(II)Oksit….Pb+2O-2 -> PbO
Mangan(IV)oksit ……Mn+4O-2 -> MnO2

2. Metal + Kök Bileşikleri

İsim: Metalin adı + Kök adı

Na+1 SO-2 ………….Na2SO4………..Sodyum sülfat
Mg+2 CN-1 …………Mg(CN)2………..Magnezyum siyanür
Fe+2 CO-2…………..FeCO3………….Demir (II) Karbonat
Fe+3 PO-3 ………….FePO4 ………….Demir (III) Fosfat

3. Ametal + Ametal Bileşikleri

Bileşik isimlendirilirken bileşikteki atomların sayısı, 1(mono), 2(di), 3(tri), 4(tetra), 5(penta), 6(hegza) gibi latince harflerle ifade edilir. Formülde önce yazılan atom bir tane ise yalnızca ad ı söylenir.

ılk yazılan atomun sayısı birden farklı ise onun da latince olarak kaç tane olduğu belirtilir. Sonraki atomun sayısı kaç olursa olsun sayısı belirtilmelidir.

CO - Karbon monoksit
CO2 - Karbon dioksit
N2O5 - Diazot pentaoksit
SF6 - Kükürt hekza florür

DEĞERLİK BULMA

1. A grubu metalleri bileşiklerinde daima aynı değerliği alırlar.
2. B grubu metalleri (Geçiş metalleri) bileşiklerinde farklı (+) değerlik alabilirler.
3. Ametallerin (-) değerlikleri genellikle bir tanedir. Fakat farklı (+) değerlik alabilirler.
4. Hidrojenin değerligi ametallerle yaptığı bileşiklerde (+1), metallerle yaptığı bileşiklerde (-1) dir.
5. Oksijenin degerligi peroksitler hariç (-2) dir.
6. Element halindeki atomların değerliği ve bileşiğin toplam yükü sıfırdır.

Not: Değerliği bilinen elementler yardımıyla bilinmeyenler bulunabilir. Bileşik nötr ise yükler toplamı sıfır olacaktır.

Örnek

Aşağıdaki elementlerin değerlik bulunmalarını inceleyiniz.
a. K2CrO4 => K = +1,O = – 2 olduğundan
2(+1) + Cr + 4 . (– 2) = 0
Cr = + 6 bulunur.
b.image0034.gifiyonundaki P nin değerliğini bulalım.
+ 1 + P + (–8) = – 2
P = + 5 olarak bulunur.

BİLEŞİKLERİN SINIFLANDIRILMASI ASİTLER

Bilesikler

• Asit
• Baz
• Tuz
• Oksit

ASİTLER

1. Suya H+1 iyonu verebilen bileşiklere asit denir.
2. (Cu, Hg, Ag, Pt, Au) metalleri hariç diğer tüm metallerle H2 gazı açığa çıkar.
3. Sulu çözeltileri elektrik akımını iletir.
4. Turnusol kağıdını kırmızıya boyarlar.
5. Bazlarla reaksiyona girerek tuz oluştururlar.
6. Tadları ekşidir.
7. Asidin değerliği: Suya verdiği H+ iyonu sayısıdır.
HBr– H+ + Br– (1) değerlikli

H2CO3 — 2H+ + image0044.gif(2) değerlikli
CH3COOH– CH3COO- + H+ (1) değerlikli
8. Asitin kuvvetliligi: Suda %100 iyonlaşabilen asitlere kuvvetli asit, %100 iyonlaşamayanlara zayıf asit denir.
Elektrik akımını iyi ileten asitlere kuvvetli asit, iyi iletmeyenlere zayıf asit denir.
Periyotlar cetvelinde ise soldan sağa doğru ve yukarıdan aşağıya doğru asitlik kuvveti artar.

BAZ

1. Suya OH- iyonu verebilen bileşiklere baz denir. Metal hidroksitler bazdır.
NH3 –Amonyak bazı
2. Kuvvetli bazlar anfoter (Al, Zn) metallerle H2 gazı açığa çıkarırlar.
3. Sulu çözeltisi elektrik akımını iletir.
4. Turnusol kağıdını maviye boyarlar.
5. Asitlerle reaksiyona girerek tuz oluştururlar.
6. Tadları acıdır. Ele kayganlık hissi verirler.
7. Bazın değerliği: Suya verdiği OH- iyonu sayısıdır.
KOH –> K+ + OH- (1) değerlikli
Ca(OH)2 –> Ca+2 + 2OH- (2) değerlikli
8. Bazın kuvvetliliği: suda %100 iyonlaşabilen bazlara kuvvetli, suda %100 iyonlaşamayanlara zayıf baz denir.
Elektrik akımını iyi ileten bazlara kuvvetli, iletmeyenlere zayıf baz denir.
Periyotlar cetvelinde sağdan sola ve yukarıdan aşağıya bazlık kuvveti artar.

TUZLAR

Baz katyonu ile, asit anyonundan oluşan bileşiklere tuz adı verilir.
HCl + KOH —>KCl + H2O
Ca(OH)2 + HCN —> Ca(CN)2 + H2O
CH3COOH + Mg (OH)2 -> Mg(CH3COO)2 + H2O
a. Kuvvetli asit + Kuvvetli baz —> Nötr tuz
b. Kuvvetli asit + Zayıf baz —>Asidik tuz
c. Zayıf asit + Kuvvetli baz —>Bazik tuz

OKSİTLER

Flor haricindeki elementlerin O2 ile yaptıgı bileşiklere oksit adı verilir.

1. Asidik oksit

Ametallerin oksijence zengin olan bileşiklerine denir.
CO2, SO2, SO3, P2O5 …
a. Su ile asitleri oluştururlar.
b. Bazlarla tuz oluştururlar.

2. Bazik oksit

Genellikle metal oksitler bazik oksittir.
Na2O, CaO, Ag2O, CuO …
a. Su ile bazları oluştururlar.
b. Asitlerle tuz oluştururlar.

3. Nötr oksit

Ametallerin oksijence eşit veya fakir olan oksitlerine nötr oksit denir.
CO, NO, N2O …
a. Asitlerle, bazlarla ve su ile etkileşmezler.
b. Oksijen ile tekrar yakılabilirler.
CO + 1/2 O2 —>CO2

4. Anfoter oksit

Hem asit ile hem de bazla ayrı ayrı reaksiyona girebilen maddelere anfoter maddeler denir.
Asitlere karşı baz, bazlara karşı asit özelliği gösteren maddelere anfoter madde denir. Oksitlerine anfoter oksit, hidroksitlerine anfoter hedroksit denir.
Al2O3, ZnO, Al(OH)3, Zn(OH)2

5. Peroksit

iki tane Oksijenin toplam değerliği (O2)–2 ise, bu bileşiklere peroksit denir.
H+1O-2 —>H2O2
Na+1O-2 —>Na2O2
a. Bu oksitler ısıtılınca kolayca O2 gazı verirler.
CaO2 —> CaO + 1/2O2

6. Bileşik Oksit

Farklı değerlik alabilen metal oksitlerin birleşmesi ile oluşan bileşiklere bileşik oksit denir. Bileşiğin yapısında metal her iki değerliğini de bulundurur.
FeO + Fe2O3 —> Fe3O4
2PbO + PbO2 —> Pb3O4

alıntıdır.


Namazların Cemaatle Kılınma Şekli

Mart 15, 2007

Namazı cemaatle kılanlar şu şekilde hareket ederler:

1) Cemaatten her biri imama uymaya niyet eder, mesela; “Niyet ettim bugünkü sabah namazının farzını edaya, uydum şu imama” diye niyette bulunur. Sonra imam ellerini kaldırır ve açıktan “Allahu ekber” diyerek namaza başlar. Cemaat de ellerini kaldırarak gizlice “Allahu ekber” deyip imam ile birlikte namaza başlarlar, imam ve cemaat “Sübhaneke…”yi gizlice okurlar, sonra cemaat susar, imam gizlice “Eüzü” ve “Besmele” okur, kıraatte bulunarak namazı şu şekilde kıldırır:

Sabah namazı ile akşam ve yatsı namazlarının ilk ikişer rekatlarında ve vitir namazının her üç rekatında, cuma ve bayram namazlarının bütün rekatlarında Fatiha ile ilave edeceği ayetleri açıktan yani cemaatin işitebileceği bir sesle açık olarak okur, diğer tekbirleri tesmi’leri (semiallahü limen hamideh) sözünü ve selamları açıktan yapar. Akşam namazının üçüncü ve yatsı namazının üçüncü ve dördüncü rekatlarıyla, öğle ve ikindi namazlarının bütün rekatlarında tekbirleri, tesmi’leri ve selamları açıktan, “Sübhaneke” ile kıraati gizlice okur.

2) İmam, sabah namazının ilk rekatında okuyacağı ayetleri, ikinci rekatta okuyacağı ayetlerden ikide bir oranında uzun bulundurmalıdır. Bu bir sünnettir. Bu, cemaatin ilk rekata yetişmesine yardımcı olur.

3) Cemaat, tekbirleri gizlice alırlar, imam rükudan kalkarken, açıktan “Semiallahu limen hamideh” ve gizli olarak da “Rabbena ve lekel-hamd” der. Ebu Hanîfe’den başka bir rivayete göre, imam “Rabbena ve lekel-hamd” demez. Cemaat de gizlice yalnız “Allahümme Rabbena ve lekel-hamd” yahut “Rabbena lekel-hamd” der ve imam ile beraber gizlice rükuda üç kere “Sübhane Rabbiyel-azîm (yüce olan Rabbimi her türlü eksiklikten tenzih ederim)” secdelerde de, üçer kere “Sübhane rabbiyel-a’la (En yüce olan Rabbimi her türlü eksiklikten tenzih ederim)” derler.

4) İmam ile cemaat birinci oturuşlarda yalnız “et-Tehiyyat’ı ikinci oturuşlarda, “et-Tehiyyat” ile beraber, “Salli-Barik” ve “Rabbena atina…” dualarını gizlice okurlar. imam önce sağ tarafa, sonra da sol tarafa açıktan selam verince, cemaat de bu şekilde birlikte gizlice selam verir. İmam açıktan okuduğu Fatiha’nın sonunda gizlice “Amîn” diyeceği gibi, cemaat de gizlice “Amîn” derler.

5) İmam selam verdikten sonra, müezzin açıktan “Allahümme ente’s-Selamu ve minke’s-Selamu tebarekte ya zel-celali vel-ikram” der. Sünnet varsa kılar, daha sonra Hz. Peygamber’e salatü selam getirilir. Ya müezzin sesle veya imam ile cemaatten her biri gizlice “Ayetel-kürsî”yi okur, otuz üçer kere “Sübhanallah”, “Elhamdü lillahi”, “Allahu ekber” derler. Bunların bu sayısı, sağ elin parmakları ile tespit edileceği gibi, tesbih taneleriyle de tespit edilebilir. Elverir ki bir yanlışlık yapılmasın.

6) Yukarıdaki şekilde, 33′er kere tesbih, hamd etme ve tekbirden sonra müezzin sesle; “la ilahe illallahü vahdehu la şerike lehu, lehül-mülkü ve lehül-hamdü ve hüve ala külli şey’in kadîr, Sübhane Rabbiyel-aliyyula’lal-vehhab” der, bütün cemaat de iki elleriyle yüzlerini teberrüken meshederler.

Tek başına namaz kılanlar da bunları okurlar. Bütün bunlar namazın müstehaplanndan olup, bunlara riayet edenler büyük ecre nail olurlar.

7) Namazların vakit, rükün ve rekatlarına riayet edilerek kılınması, Hz. Peygamber’den tevatüren nakledilmiş olup, bu konuda ayrıca yüzyıllardan beri ümmetin icmai meydana gelmiştir. Resulullah (s.a.s); “Beni nasıl namaz kılar görürseniz, siz de böylece namaz kılınız” diye emretmiştir. .Bu yüzden Hz. Muhammed (s.a.s)’in kılmış olduğu namazlara aykırı düşen bir namaz İslam dini nazarında geçerli bir namaz sayılmaz.


LOKMAN (LUKMAN)

Mart 15, 2007

Bir nebî veya velî olduğu ihtilâflı; ancak çoğunluğun tercihine göre hakim bir şahsiyet.

Kur’ân-ı Kerîm’de Lokman adı iki yerde geçer (Lokman, 31/12,13). Kelime, aynı zamanda Mekkî bir surenin adıdır. Bu sûrenin nüzul sebebi Kureyşlilerin Lokman’ı Hz. Peygamber (s.a.s)’e sormalarıdır.

Lokman’ın adı geçen iki ayetin meâli şöyledir: “Andolsun Biz Lokman’a Allah’a şükretmesi için hikmet verdik. Şükreden kimse ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden ise, bilsin ki Allah her şeyden müstağnîdir, övülmeye lâyık olandır. Lokman, oğluna öğüt vererek. “Yavrum, Allah’a eş koşma, doğrusu eş koşmak büyük zulümdür” demişti ” (Lokman, 31/12,13). Lokman’ın adı içinde geçmese de onun oğluna öğütleri devam etmektedir. Ancak arada iki ayet içinde Yüce Allah, Lokman’ın öğüdündeki eş koşmayı(şirk) tekit için ana-babaya iyi davranmak; yaradana şükür, ana-babaya teşekkür etmesini bilmekle beraber; eğer ana-baba Allah’a eş koşmak üzere çocuğunu körü körüne zorlarlarsa o çocuğun onlara itaat etmemesi, dünya işlerinde onlarla güzelce geçinip Allah’a yönelen kimselerin yoluna uyması gerektiğini bildirmektedir (Lokman, 31/14,15). Lokman’ın öğütleri şöyle devam etmektedir: “Yavrum, işlediğin şey bir hardal tanesi ağırlığınca olsa da, bir kayanın içinde, göklerde veya yerde bulunsa da, Allah onu getirip meydana kor. Doğrusu Allah Lâtif’dir, haberdar’dır. Yavrum, namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçir ve başına gelene sabret; doğrusu bunlar azmedilmeye değer işlerdir. İnsanları küçümseyip yüz çevirme, yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseyi hiç şüphesiz ki sevmez. Yürüyüşünde ölçülü ol, sesini de kıs! Seslerin en çirkini şüphesiz merkeplerin sesidir” (Lokman, 31/16-19).

Lokman suresinde geçen meâli verilen ayetlerden anlaşılmaktadır ki, bu zat bir hakimdir. Çünkü ona hikmet verilmiştir. Böyle bir hikmete ulaşan kimseye gereken, o hikmete şükürdür. Aslında Yüce Allah’ın, şükür de dahil hiç bir şeye ihtiyacı yoktur. Ancak şükre ihtiyacı olan insandır. Çünkü Allah, şükredince nimetleri artırma vadinde bulunmuştur (İbrâhim, 14/7). Lokman, üç kere “yavrum” veya “oğlum” diye hitap ederek oğluna öğüt vermiştir. Bunlardan ilkinde Allah’a eş, ortak koşmamasını öğütlemiştir. Çünkü bu, Allah’ın hakkını başkasına vermek, kulların ve bütün varlıkların yaratanına olan bu haksızlıkla onların haklarını çiğnemek, başta Yüce Allah’ın ikram ettiği, şerefli kıldığı insan olmak üzere bu varlıkları esas yaratanından başka fâni, âciz, güçsüz şeylere yönelterek onları tahkîr etmektir. Lokman, ikinci “yavrum” hitabiyle başlayan öğüdünde, Yüce Allah’ın hardal tanesi kadar da olsa yapılan bütün iyilik ve kötülükleri gördüğünü, bildiğini ve onları ahirette değerlendireceğini anlatmıştır. Nitekim Yüce Allah, zerre miktar hayır-şer işleyenin karşılığını göreceğini bildirmektedir (ez-Zilzâl, 99/7-8). Lokman, yine oğluna hitaben üçüncü öğüdünde onun namazı kılmasını, iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmesini, başına gelene sabretmesini, insanlara böbürlenip kibirlenmemesini, çalım satıp öğünmemesini, yürümesinde, konuşurken sesinde ölçülü olmasını tavsiye etmiştir.

Lokman hakkında hadislerde de bazı bilgiler bulunmaktadır. En’âm suresi’nin 82. ayetinin nüzulünde sahabeler: “Ey Allah’ın Resulü! Bizim hangimiz nefsine zulmetmez ki…?” dediklerinde, Peygamberimiz. Bu ayetteki zulüm sizin sandığınız gibi değildir. O zulüm, şirk demektir. Lokman’ın oğluna nasihat ederken, yavrum, Allah’a şirk koşma. Zira şirk en büyük zulümdür dediğini işitmediniz mi?” cevabını vermiştir (Sahîh-i Buhârî, Tecrîd-i Sarîh, Tercemesi, IX, 163). Lokman şöyle derdi: “Yavrum, ilmi âlimlere karşı böbürlenmek, sefihlerle münazarada bulunmak ve meclislerde gösteriş yapmak için öğrenme!” (Ahmed b. Hanbel, I,190). Bu anlatım ve devamı başka bir rivayette şöyle yer almaktadır: “…Gınâ göstererek ve cehalete düşerek ilmi terketme! Yavrum, meclisleri ihmal etme! Allah’ı anan bir topluluk gördüğünde onlarla otur. Eğer âlimsen ilmin işine yarar; cahilsen onlar sana öğretirler. Umulur ki Allah onlara rahmetini lütfeder, onlarla beraber sana da ulaşır. Allah’ı anmayan bir lopluluk gördüğünde onlarla oturma. Eğer âlimsen ilminin sana bir yararı olmaz; cahilsen onlar seni saptırırlar. Allah onları azabına düçar kılar, sana da onlarla beraber isabet eder” (Dârimî, Mukaddime, 34). Yine bir hadis-i şerifde ilim-hikmet hakkında şöyle denilmektedir: “Hakîm Lokman oğluna şu tavsiyede bulunmuştur. Yavrum âlimlerin yanında otur ve dizlerinle onlara çok yaklaş. Çünkü Allah, gökten indirdiği yağmurla ölü toprağı dirilttiği gibi, kalbleri hikmet nûruyla diriltir”(Muvatta, İlim, 1). Lokman hakkında başka bir hadis de şöyledir: “Hakim Lokman, şöyle derdi: Şüphesiz Allah bir şeyi emânet aldığı zaman onu korur” (Ahmed b. Hanbel, II, 87).

Bu hadislerin, meselâ zulüm, hikmet, ilim gibi konularda Kur’ân-ı Kerîm’deki Lokman ile ilgili ayetlerle rabıtalı olduğu görülmektedir.

Lokman’ın kim olduğu konusunda çeşitli görüşler vardır. İbn İshak’a göre Lokman’ın nesebi [Lokman b. Bâur b. Nahor b. Tarih (Terah: Âzer)] Dördüncü. Kuşakda Hz İbrahim (a.s)’in babası Âzer’e ulaşır. Vâkıdî, Lokman’ın İsrâiloğulları kadısı, Eyle ve Medyen taraflarında yaşayan, Eyle’de ölen bir kimse olduğunu zikreder. İkrime’ye göre Lokman bir nebîdir. Ancak onun bir hakim olduğunda âlimlerin ittifakı vardır (Sahih-i Buharî Tecrid-i Sarih Tercemesi, IX, 163). Vehb b. Münebbih’e göre; Lokman İbn Bâûra, Âzer neslindendir. Mukâtil’e göre ise, Hz. Eyyub (a.s)’in kızkardeşinin veya teyzesinin oğlu idi. Uzun müddet yaşadı. Hz. Davud’a yetişti ve ondan ilim aldı. Sanat sahibi idi. Bir nebî olduğunu söyleyenler de oldu. İbn Rüşd, Tehâfüt’ünde söylediği gibi, her nebî hakîmdir, fakat her hakim nebî değildir. Bakara sûresi’nin 269. ayetine göre Yüce Allah hikmeti istediğine verir. Kime de hikmet verilmişse ona büyük hayır lütfedilmiştir. Dolayısıyle o kimsenin ilmen, amelen bunun şükrünü yerine getirmesi gerekir. Lokman için de Kur’ân’da böyle söylenmiştir (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, IX, 3842-3843).

Lokman, İslâm’dan önceki Araplarda kendisinden çok bahsedilen bir şahsiyet idi. Yahudi ve Hristiyan kutsal kitaplarında adı geçmez. Onun Âd kabilesinden veya Habeşli bir köle olduğu da belirtilmiştir (S.G.F. Brandon, A Dictionary of Comparative Religion, London 1970, s. 414).

Eski Arap geleneğinde cahiliyye devri insanları bu zata Lukmânü’l-Muammer diyorlardı. Onun yedi kartalın ömrü kadar uzun yaşadığına inanılırdı. Ebû Hâtim es-Sicistâni’nin “Kitâbül-Muammarîn” adlı eserinde Lokman, Hızır’dan sonra uzun yaşayan ikinci şahsiyet olarak yer alır. Yedi kartal ömrü beş yüz altmış yıl yapsa da çeşitli rivayetlerde onun bin, hatta üç bin-üç bin beş yüz yıl yaşadığı bile ileri sürülmüştür. Lokman’a, Nâbiga’nın şiirlerinde bile rastlanır. Cahiliyye geleneğinde Lokman aynı zamanda bir kahraman ve hakim bir kimse olarak da görülürdü. Bir çok macera ona isnat edilmişti. Bütün bunlar arasında Lokman, Âd kabilesinden olmakla bu kabîleye Sodom gibi günahkârlığı dolayısıyla kuraklık cezası verildiğinde, onun da dahil olduğu bazı kimseler yağmur için dua etmek üzere Mekke’ye giderler. Ancak Âdlılar orada zevk ve safâya dalıp esas vazifelerini unuturlar. Hatırlatıldığında da birisi siyah bir bulut isteyiverir. Âd kabilesinin mahvı bu bulutla olur. Aslında onların cezalandırılmaları Hz. Hûd’a itaatsizlikleri dolayısıyladır. Âd kavmi ile ilgili ayetlerde ve Hûd suresinde Lokman’ın adı geçmez (Bernhard Heller, İA., “Lokman “, maddesi).

Lokman, Kur’ân-ı Kerîm’de yer aldıktan sonra, Arapça darb-ı mesel ve hikmet kitaplarından Kasasul-Enbiyalara kadar bir çok eserlerde yer aldı. Sa’lebî (ö. 427/1035) Ârâisul-Mecâlis”inde ondan bahsederken Kur’ân’daki anlatımı başka rivayetlerle genişletir. O, Lokman’ın kim olduğu konusunda yukarıdaki bütün bilgileri verdikten sonra Mücâhid’in onun uzun dudaklı siyahî bir köle olduğu yolundaki rivayetlerini de bunlara ekler. Ancak bu rivayeti takviye sadedinde insanlardan Sudan’dan çıkmış üç hayırlı kimse arasında, Bilâl (Habeşli ?), Hz. Ömer (r.a)’ın kölesi Mühecca’ ve Lokman’a (Sudan’ın Mısır’a yakın Nubya tarafından) yer veren rivayeti de almaktadır. O, Lokman’ın Habeş’li bir marangoz, bir terzi olduğu konusundaki iddiaları da aktardıktan sonra, âlimlerin onun hakim olup nebî olmadığında ittifak ettiklerini, bu konuda İkrime’nin farklı görüşe sahip olduğunu (bazılarına göre Lokman’ın nebîlik ile hakimlikten birini tercihte serbest bırakıldığı, onun hikmeti seçtiğini) belirtmektedir. O, ayrıca Lokman’ın nebî olmadığı; Allah’ın çok tefekkür, iyi yakın ile takvâ ehli kıldığı bir kul olduğu; onun Allah’ı, Allah’ın da onu sevdiği, ona hikmet lütfettiğini açıklayan bir hadis de nakleder (Sa’lebi, Arâisul-Mecâlis, 312).

Sa’lebî, Lokman’ın, dünyada sıkıntı çekenin refahtakinden hayırlı olduğunu; dünyayı ahirete tercih edenin dünyada da, ahirette de kaybedeceğini; malın sıhhat, nimetin nefis temizliği gibi olmadığını; doğru söz, emaneti yerine teslim ve boş yere konuşmayı terkin hikmeti doğurduğunu söylediğini nakleder. Yine onun nakline göre Lokman oğluna şöyle dedi:

“Dünya derin bir denizdir. Çokları onda boğulmuştur. O denizde senin gemin Allah’dan takvâ olsun. Bineğin Allah’a imanın ve yolun Allah’a tevekkül olsun. Umulur ki kurtulursun; tamamen kurtulacağını da sanmam. Yavrum, insanlar ibadet ve taatte her gün noksanlaştıkları halde nasıl olur da vadolunduklarından korkmazlar! Yavrum! Dünyadan yetecek kadar al, ona kapılma, bu ahiretine zarar verir. Dünyadan el etek de çekme, yoksa insanlara yük olursun. Oruç tut, bu şehvetini keser. Seni namazdan alıkoyan orucu tutma, çünkü Allah’ın katında namaz oruçtan daha büyüktür… Yavrum! İyiliği ondan anlayana yap. Nitekim koç ile kurt arasında dostluk olmadığı gibi; iyi ile kötü arasında da dostluk olmaz. Çekişmeyi seven hakarete uğrar, kötülük olan yerlere giden töhmet altında kalır, kötülüğe yaklaşan kendini kurtaramaz ve dilini tutmayan pişman olur. Yavrum! iyilerin hizmetinde bulun; fakat kötülerle dostluk kurma. Yavrum! Güvenilir kimse ol ki zengin olasın. Kalbin günah lekeleriyle dolu olduğu halde insanlara, Allah’dan korkuyormuşsun gibi görünme. Yavrum, âlimlerle bir arada bulun ve onların dizinin dibinden ayrılma; fakat onlarla tartışmaya da girme, yoksa sohbetlerinden seni mahrum ederler. Onlara bir şey sorarken nazik davran. Seni ihmal ettiklerinde onlara bıkkınlık verme, yoksa senden usanırlar. Yavrum! her şeyi arkanı dönerek isteme ve yüzün dönük olarak da ondan uzaklaşma! Zira bu, basîreti azaltır ve aklı zayıflatır. Yavrum, küçükken edepli olursan, büyüdüğünde faydasını görürsün! Yavrum, yolculuğa çıktığında, onu çekip götürebileceğin bir yerde olmadıkça, hayvanından emin olma; çünkü onun sırtı çabuk yağır olur ve bu hakimlerin işlerinden değildir. Gideceğin yere yaklaştığında da hayvanından in ve yürü; kendinden önce onu doyur. Gecenin ilk saatlerinde yolculuğa çıkmaktan sakın! Sana gecenin yarısına kadar dinlenip gece yarısından sonra yola çıkmanı tavsiye ederim. Sefere çıkarken yanına kılıcını, mest’ini, sarığını, elbiseni, su kabını, iğne ve ipliğini, biz’ini (saraç iğnesi) al! Ayrıca yanında sana ve beraberindekilere yetecek kadar ilâç bulundur. Arkadaşlarınla, Allah’a isyanın dışındaki hususlarda uyum sağla ve onlara vefâ göster! Yavrum, kanaatkâr görünmekten sakın, zira bu tavrın sana gündüzleri şöhret, geceleri ise şüphe getirir. Yavrum, kendini unutup da insanlara iyiliği emretme! Yoksa senin durumun, insanlara ışık verdiği halde kendisi yanarak tükenen kandile benzer! Yavrum, küçük işleri umursamazlık etme! Çünkü küçük, yarın büyüğe dönüşür. Yavrum, yalan söylemekten sakın! Çünkü yalan, dînini ifsat eder, insanların yanında mürüvvetini noksanlaştırır ve bu durumda da utanma duygun yok olur; değerin düşer, makam ve mevkiin elden gider; küçümsenirsin, konuştuğun zaman sözün dinlenmez, söylediğine itibar edilemez. Bu duruma düşüldüğünde de yaşamanın zevki kalmaz! Yavrum, kötü huydan, sıkıntı vermekten, sabırsızlıktan sakın! Bu hasletler karşısında hiç bir arkadaşın sana dürüst davranmaz ve seninle aralarında dâima bir mesafe bırakırlar. İşini sev; sık sık karşılaştığın olaylar karşısında sabret! İnsanlara karşı güzel huylu ol! Zira huyu güzel olan, herkese güler yüz gösteren ve bunu yaygınlaştıran, iyiler yanında nasîbini alır; ona karşı iyi kimseler sevgi besler, kötüler de ondan uzaklaşır. Yavrum, gönlünü kederlerle ve kalbini üzüntülerle meşgul etme. Aç gözlülükten sakın. Takdire rıza göster. Allah tarafından sana verilene kanaat et ki hayatın güzelleşsin, gönlün sürurla dolsun ve hayattan zevk alasın. Eğer dünya zenginliklerinin senin için bir araya getirilmesini istersen, insanların ellerinde olanlara göz dikme! Zira peygamberleri bulundukları mertebeye ulaştıran şey insanların ellerinde bulunanlara göz dikmemeleridir. Yavrum, dünya hayatı kısadır. Senin oradaki ömrün ise daha da kısadır. Bu kısa ömrün de daha az bir kısmı geride kalmıştır. Yavrum, iyiliği ehline yap, ehil olmayana iyilik yapma; yoksa o, dünyada boşa gider, ahirette de sevabından mahrum olursun. İktisatlı ol, savurgan olma; cimrilik derecesinde mala sarılma, israfa varacak şekilde de onu dağıtma! Yavrum, hikmete sarıl ki onunla ikram göresin, onu yücelt ki sen de üstün tutulasın. Hikmet ahlâkının en üstünü Allah (c.c)’ın dinidir. Yavrum, hasedçinin üç belirgin özelliği vardır: Gıyabında dostunu çekiştirir, yanında olduğu zaman ona yaltaklanır, o bir musibete duçar olduğunda da ona sevinir” (Sa’lebî, a.g.e., 313-315).

Lokman’la ilgili olarak sadece oğluna öğütler, hikmetli sözler, atasözleri (emsâl, durub-ı emsâl) değil, kıssalar da nakledildi. Bunlardan Lokman’ın bir köle olarak birisine takdim edildiğinde. o, diğer kölelerin incirleri onun yediğini ileri sürerek efendilerini kandırmak istedikleri zaman, hep beraber sıcak su içmelerini tavsiye eder. Efendileri öyle yapar, sonunda Lokman yalnız su kusarken, diğerleri incir artıklarını su ile çıkarmaya başlarlar. Bir gün efendisi, gelen misafiri için, Lokman’a en iyi ne varsa onu ikram etmesini söyler. O da koyun dili ve yüreği getirir. Bir başka gün yine misafir için bu defa en kötü ne varsa onu çıkarmasını söylediğinde aynı şeyleri verdiğini görünce, sebebini sorar. Lokman, iyi bir dil ve yürekten daha iyi bir şey olmadığı gibi, kötü bir dil ve yürekten de daha kötü bir şey bulunmadığı cevabını verir (Sa’lebî, aynı yer).

Lokman’a bu kıssalar dolayısıyla Araplar’ın Ezop’u (Aesopos) denilmiş, Avrupa’da Ezop’a atfedilen bir çok nükteler Lokman’a isnat olunmuştur. Batılı yazarlar Lokman’la ilgili kıssaların sonraki devirlerde Ezop’unkilerden kopya edildiğini ileri sürerler. Bu konuda karşılaştırmalar ve örneklere de yer verip eski gelenekte Lokman, hakîm, hatta peygamber bir kimse olarak tanınırken; sonraki devrede artık köle, marangoz haline sokulduğunu eklerler. Onlara göre Lokman; Bileam, Ahikar, Ezopla aynı görülmüştür. Bileam, Kitab-ı Mukaddes’te geçer. Müfessirler, seceresi Lokman b. Bâûr b. Nahor b. Tarih şeklinde geçen bu zatın İbrani dilinde “bala”, Arapça “Lakama” kökleri aynı yutmak anlamına geldiği için, Kitab-ı Mukaddes’teki karşılığının Bileam olduğu kanaatine ulaşmışlardır (Bileam için bk. Sa’lebî, 209 vd.). Lokman, Bileam mıdır tartışmasında buna olumlu bakanlar yanında karşı çıkanlar; Lokman, Kur’ân ve önceki gelenekte saygı duyulan; Bileâm, Kitab-ı Mukaddes ve Aggada’da nefret edilen bir kimsedir, demektedirler (bk. Belâm). Lokman’ı, Roma’lı Ahikar veya Yunan’ın Ezop’una benzetenler, onların sözlerinin veya onlarla ilgili anlatımların benzerliklerine dayanmaktadırlar (Bernhard-N.A. Stillman,”Lokman”, Encyclopedia of İslam, Leiden 1978, IV, 813).


ZÜLKARNEYN

Mart 15, 2007

Adı Kur’ân’da geçer. Allah ondan övgü ile bahsetmiştir. Peygamber mi, yoksa veli mi olduğu ihtilâf konusu olmuştur.

Zülkarneyn kelimesi Arapçadır. Zü ve karneyn kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Zü, sahip ve malik demektir. Karn ise, boynuz, perçem, tepe, zaman, güneş anlamlarına gelir. Karneyn, karn’ın tesniyesi yani iki tanesi demektir. Buna göre Zülkarneyn kelimesi iki boynuz sahibi şeklinde tercüme edilir (el-Firuzabadî, el-Kamusu’l-Muhît, Kahire 1332, IV, 257 vd).

Zülkarneyn’in kim oluğu ve neden kendisine bu lakabın takıldığı konusu, eskiden beri tartışmalı bir husus olarak devam etmiştir. Kendisine Zülkarneyn denilmesi, alimler tarafından, başının iki yanında iki boynuza benzer çıkıntıların bulunması, dünyanın şark ve garbını dolaşması, başının iki yanının bakırdan olması, örülmüş iki deste saçı olması, Allah’ın kendisine nur ve zulmeti musahhar kılması (emrine vermesi), yürürken nurun önünden, zulmetin ise arkasından gelmesi, şecaatı dolayısıyle bu lakabı almış bulunması, rüyasında gökyüzüne çıktığını ve güneşin iki tarafına asıldığını görmesi anlamlarında yorumlanmıştır.

Zülkarneyn’in kim olduğu hususu da, çok farklı şekillerde yorumlanmıştır. Bilindiği gibi Zülkarneyn kelimesi onun esas adı değil, lakabıdır. Onun esas adı hakkında değişik görüşler ileri sürülmüştür. Birçok kişi, onun Büyük İskender (M.Ö 356-323) olduğunu iddia etmiştir. Fakat Kur’ân’da söz konusu olan Zülkarneyn ile Büyük İskender’in vasıfları birbirini tutmamaktadır. Zülkarneyn, Allah’a inanan, dürüst bir hayat süren ve peygamber olduğu bile ileri sürülen bir kişidir. Büyük İskender ise, tek tanrı inancından uzak, girdiği şehirleri yerle bir edecek kadar zalim ve barbar bir insandı.

Bilhassa son devrin alimlerinin ekseriyeti ise, Zülkarneyn’in İran kralı Kisra (Hüsrev) olduğunu kabul etmişlerdir. M.Ö altıncı asırda imparatorluk kuran Kisra’nın vasıflan, Kur’ân’da adı geçen Zülkarneyn’in vasıflarına daha uygun düşmektedir. Nitekim Araplar Kisra’ya, Nûşirevan-ı Âdil demektedirler. Yine de Zülkarneyn’in gerçek adını Allah bilir. Onun peygamber olup olmadığını ihtilaflıdır. (er-Razî, Mefâtihu’l-Gayb, Mısır 1937, XXI,163, vd.; İbn Kuteybe, el-Maarif, Beyrut 1970, 25).

Zülkarneyn’in adı Kur’ân’da üç âyette geçmektedir:

“(Ey Muhammed), sana Zülkar neyn’den soruyorlar. De ki: Size ondan bir hatıra okuyacağım. Biz yer yüzünde onun için sağlam bir mekan ve orada istediği gibi hareket edeceği yönetim hürriyeti hazırladık ve kendisine (muhtaç olduğu) her şeyden bir sebep verdik (ulaşmak istediği herşeye ulaşmanın yolunu, aracını verdik). O da (kendisini batı ülkelerine ulaştıracak) bir yol tuttu. Nihayet güneşin battığı yere ulaşınca, onu, kara balçıklı bir gözede batar buldu. Onun yanında bir kavim buldu. Dedik ki: Ey Zülkarneyn, (onlara) ya azab edersin veya kendilerine güzel davranırsın (onları güzellikle yola getirirsin. Nasıl istersen öyle yaparsın). Dedi: Kim haksızlık ederse, ona azap edeceğiz) sonra o, Rabb’ine döndürülecektir. O da ona görülmemiş bir azab edecektir. Fakat inanıp iyi iş yapan kimseye de en güzel mükâfat vardır. Ona buyruğumuzdan kolay olanı söyleriz (kolay işler yapmasını emrederiz, zor işlere koşmayız onu). Sonra yine bir yol tuttu. Nihayet güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu, öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlara güneşin önünden (korunacak) bir siper yapmamıştık. İşte (Zülkarneyn) böyle (yüksek bir mevkie ve hükümranlığa sahip) idi. Onun yanında (daha) nice (hükümranlık) bilgisi (tecrübesi ve vasıtası) bulunduğu biz biliyorduk. Sonra yine bir yol tuttu. Nihâyet iki sed arasına ulaşınca, onların önünde hemen hiç söz anlamayan bir kavim buldu. Dediler ki: Ey Zülkarneyn, Ye’cuc ve Me’cuc bu yerde bozgunculuk yapıyorlar. Bizimle onların arasında bir sed yapman için sana bir vergi verelim mi? Dedi ki: Rabb’imin beni içinde bulundurduğu (mal ve mülk, sizin vereceğinizden) daha hayırlıdır. Siz bana insan gücüyle yardım edin de, sizinle onlar arasına sağlam bir engel yapayım. Bana demir kütleleri getirin. (Zülkarneyn) iki dağın arasını (demir kütleleriyle doldurup dağlarla) aynı seviyeye getirince, üfleyin dedi. Nihâyet o demir kütlelerini bir ateş haline koyduğu zaman; getirin bana, üzerine erimiş bakır dökeyim, dedi. Artık (Ye’cuc ve Me’cuc) onu ne aşabildiler ne de delebildiler. (Zülkarneyn) dedi: Bu, Rabb’imden (kullarına) bir rahmettir. Rabb’imin va’di ge(lip Ye’cuc ve Me’cuc’un çıkması, yahut kıyametin kopması gerek)diği zaman, onu yerle bir eder. Şüphesiz, Rabb’imin va’di gerçektir” (el-Kehf, 18/83-98).

Bazı alimlerin rivayetine göre, Yahudilerden birkaç kişi, Hz. Muhammed (s.a.s)’e gelerek Zülkarneyn’in kim olduğunu sormuşlar. Bunun üzerine bu âyetler nazil olmuştur (en-Nisâburî, Esbâbu’n-Nuzûl, Mısır 1968, 75).

Diğer bir rivayette ise, Mekkeliler kitap ehli olan Yahudilere adam gönderip Hz. Muhammed (s.a.s)’i çetin bir sınavdan geçirmek için, birkaç soru hazırlayıp göndermelerini istemişlerdi. Onlarda şu üç şeyden sormalarını tavsiye etmişler: Ruh, Ashab-ı Kehf ve Zülkarneyn Bunun üzerine ilgili âyetler inmiştir (et-Taberî, Camiu’l-Beyân, Mısır 1373, XVI, 7).

Yukarıda meâli sunulan âyetlere göre, Zülkarneyn’in bazı özelliklerini şöyle sıralamak mümkündür. Zülkarneyn, üstün yeteneklere, geniş kudret ve imkanlara sahipti. Bilgili, kültürlü, dünya coğrafyasının önemli bir kısmını bilen ve ilâhî yardıma mazhar olan bir kişiydi. Zalimlere hadlerini bildiren, onları cezalandıran, ahiret gününe kesin bir şekilde imân eden, ona göre hareket eden ve iyi ahlaklı dindar toplumları himâye eden bir zattı.

Zülkarneyn, Hakk’a karşı teslimiyet gösterir, her şeyi ilâhî emrin istikâmetine çevirmeye çalışırdı.

Hz. Ali’ye göre Zülkarneyn ne bir nebi, ne dg bir kraldı. Fakat Allah’ın salih bir kulu idi. Allah onu sevmiş ve o da Allah’ı sevmişti (İbn İshâk, Kitabu’l-Mübtedâ ve’l-Meb’as ve’l-Meğazî, thk. Muhammed Hamidullah, Mağrib 1976, 185).