Namazın Sünnetleri

Mart 19, 2007

Yapana sevap kazandıran, terkedene ceza uygulanmayan, ancak azarlama ve kınama bulunan bir takım sözler ve fiillerdir. Bunlar terk edildiği zaman sehiv secdesi gerekmediği gibi, kasden terk edilmeleri halinde bile namaz bozulmaz. Ancak kasden terkle kötü bir amel işlenmiş olur.

Namazın sünnetleri şunlardır;

1) Beş vakit namaz ile cuma namazı için ezan ve kamet okumak sünnettir. Kaza namazı da bu hükme dahildir.

Kendi evinde tek başına namaz kılacak erkekler için ezan ile kamet müstehaptır. Gerek yolcu için ve gerekse cemaatle namaz kılacak olanlar için ezan ve kameti terk etmek ise mekruhtur.

2) İftitah tekbiri için elleri yukarıya kaldırmak sünnettir. Erkekler ellerini baş parmakları kulaklarının yumuşaklarına değecek kadar, kadınlar ise, parmaklarının uçları omuzlarının hizasına kavuşacak şekilde memelerinin önüne kaldırıp, o durumda iken “Allahu ekber” derler. Kadınların ellerini omuz hizasına kadar kaldırması, tesettüre daha uygun düşmesi yüzündendir. Ellerin içleri kıbleye veya birbirine dönük bulunabilir. Parmakları kendi haline bırakıp ne bitiştirmek ve ne de ayırmak gerekmez.

Hanefiler bu konuda aşağıdaki hadislere dayanırlar:Vail b. Hucr (r.a), Resulullah (s.a.s)’in namaza başlarken iki elini kaldırıp tekbir alırken ve ellerini kulaklarının yumuşağına temas edecek şekilde tutarken gördüğünü nakletmiştir (Zeylaî, Nasbür-Raye, l, 310).

Şafiî ve Malikîlere göre, erkekler ellerini omuzlarının hizasına kadar kaldırırlar. Çünkü İbn Ömer (r.a), Resulullah (s.a.s)’in bu şekilde yaptığını rivayet etmiştir (Müslim, Salat, 21, 25, 26; Ebü Davud, Salat, 115; İbn Mace, İkame,15, 72; Tirmizî, Salat, 76, 110).

3) İmama uyan kişinin iftitah tekbirinin, imamının iftitah tekbirine yakın olması sünnettir. Ancak imama uyanın tekbirinin, imamınkinden sonra olması gerekir. Çünkü Hz. Peygamber; “İmam tekbir alınca sen de tekbir al” (Buharî, Salat, 18; Ezan, 82,128; Müslim, Salat, 62, 77, 86, 89) buyurmuştur.

4) Sağ eli sol el üzerine koymak. Namaz kılan kişinin tekbirden sonra sağ elini göbeğinin altında olmak üzere sol eli ve bileği üzerine koyması sünnettir. Hz. Alî’den, rivayete göre şöyle demiştir. “Sağ elin sol el üzerine, göbeğin altına konması sünnettendir” (Ebû Davud, Salat, 118; Ahmed b. Hanbel, 1,110; ez-Zühaylî, el-Fıkhul-İslamî ve Edilletüh, l, 687).

Şafiîlere göre, iki elin kadınlarda göğüs üzerine, erkeklerde ise göbeğin üstüne konulması müstehaptır. Çünkü insanın kalbi soldadır, böylece eller en şerefli bir organ üzerine konulmuş olur.

Malikîlere göre, namazda iki elin vakarlı bir şekilde yanlara salıverilmesi menduptur. Ancak nafile namazlarda ellerin göğüs üzerinde bağlanıp tutulması caizdir. Fakat farz namazlarda el bağlamak mekruhtur. Çünkü bu durum bir yere dayanmak gibidir. Ancak el bağlama sünnet olduğu için yapılırsa mekruh olmaz (ez-Zühaylî, a.g.e., l, 687, 688).

5) Sübhaneke’yi okumak sünnettir. Yüce Allah’ı tesbih ve övgüyü içeren bu dua şöyledir: “Sübhaneke Allahümme ve bi hamdike ve tebarekesmüke ve teala ceddüke ve la ilahe gayruke”.

Anlamı: “Ey Allahım, seni tesbih ve tenzih eder, Sana hamdü senada bulunurum. Senin mukaddes ismin mübarektir ve Senin azamet ve celalin pek yüksektir. Senden başka hiç bir ilah yoktur”. Hz. Aişe’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Hz. Peygamber (s.a.s) namaza başladığı zaman; “Sübhanekellahümme ve bihamdike ve tebarekesmüke ve teala ceddüke vela ilahe gayruke” derdi (Müslim, Misafirin, 202; Ebü Davud, Salat.120; Nesaî, İftitah, 16, 17)

Fatiha’dan önce yine gizli olarak “eüzü-besmele” okunması ve diğer rekatlarda da Fatiha’dan önce besmele okunması sünnettir. Eüzü-besmele şudur: “Eüzübillahimineşşeytanirracîm (ilahi rahmetten kovulmuş olan şeytandan Allah’a sığınırım) Bismillahirrahmanirrahim (çok esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adı ile başlarım)”. Eüzü çekmenin delili şu ayettir: “Kur’an okuduğun zaman kovulmuş olan şeytandan Allaha sığın” (en-Nahl, 16/98).

Bu konuda imam ile, namazı tek başına kılan kişi arasında fark yoktur. Ancak imama uyan kimse Fatiha’yı okuyamayacağı için eüzü-besmele de okumaz.

Her rekatta Fatiha’dan önce besmele okumak sağlam görülen başka bir görüşe göre ise vacibtir. Fatiha’dan sonra okunacak surelerin baş taraflarında besmele okunmaz. Yalnız İmam Muhammed’e göre, gizli kılınacak namazlarda bu surelerin başında da besmele okunur.

6) Fatiha’dan sonra gizlice “amîn (dualarımızı kabul buyur)” denilmesi sünnettir. Ebû Hureyre’den rivayete göre, Allah elçisi şöyle buyurmuştur: “İmam amin dediği zaman, siz de amin deyin. Çünkü kimin amin demesi, meleklerin amin demesine denk gelirse onun geçmiş günahları bağışlanır” (Buharî, Ezan, 111, 112, Deavat, 64; Müslim, Salat, 72; Tirmizî, Salat, 71; Nesaî, iftitah, 33).

7) İmam olan kimsenin tekbirleri ve rükûdan kalkarken, “Semiallahü limen hamideh (Allah, kendisini öven kimsenin övgüsünü işitir)” cümlesini ve namazın sonunda iki tarafa vereceği selamı ihtiyaç miktarı açıktan yapması sünnet olduğu gibi, imama uyanların da, rüküdan kalkarken gizlice; “Allahumme Rabbenâ ve lekel-hamd (Ey Rabbimiz olan Allah’ım! Hamd, övgü yalnız sanadır)” demesi, tekbirler ile selamı gizlice yapması sünnettir.

Tek başına namaz kılan kimse, rükudan kalkarken hem “Semiallahü limen hamideh”, hem de “Allahümme Rabbena ve lekel-hamd” der.

8) Rükû ve secdeye eğilip kalkarken alınan tekbirler sünnettir. Kıyamdan rükûya ve secdelere gidilirken veya secdeden kalkıp yine secdeye giderken “Allahu ekber” denilmesi sünnettir. Abdullah b. Mes’ud (r.a)’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Resulullah (s.a.s)’ın her kalkış ve eğilişlerinde, kıyam ve oturuşlarında tekbir getirdiğini gördüm” (Buharî, Ezan, 116; Tirmizî, Salat, 74; Nesaî, Tatbîk, 34, 90, 94, Sehv, 70; Darimî, Salat, 40). Ancak rükûdan kalkarken tekbir yerine “Semiallahü limen ha-mideh” denilir.

9) Rüküdan doğrulurken; “Semiallahü limen hamideh”, arkasından da; “Rabbena lekel-hamd” denilmesi sünnettir.

Enes (r.a)’den Rasülüllah (s.a.s)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “İmam, “Semiallahü limen hamideh ” deyince, sizler de; “Rabbena ve leke’l-hamd” deyiniz” (Buharî, Ezan, 52, 74, 82, Bedül-Halk, 7; Müslim, Salat, 71; Ebû Davud.-Salat, 140).

10) Kıyamda bir özür bulunmadığı takdirde iki ayağın arasını dört parmak kadar açık bulundurmak sünnettir. Çünkü bu durum huşuya daha yakındır. Şafiîlere göre, iki ayak arası bir karış kadar açılır.

11) Rüku halinde erkeklerin elleriyle, parmak araları açık olarak dizlerini tutmaları sünnettir. Kadınlar bu durumda, ellerini dizleri üzerine koymakla yetinirler.

12) Rüku ve secde tesbihleri sünnettir. Yani rükü halinde en az üç kere; “Sübhane rabbiyel-azîm (Yüce olan Rabbimi her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim)” denilmesi, secde halinde de üç kere; “Sübhane rabbiyel ala (En yüce olan Rabbimi her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim)” denilmesi sünnettir.

Huzeyfe (r.a)’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Hz. Peygamber ile namaz kıldım. Rükuda “Sübhane rabbiyel-azîm”, secdede “Sübhane rabbiyel-a’la” derdi. Okuyuşu sırasında rahmet ayeti geçince, orada durur ve Allah’tan rahmet isterdi. Azap ayeti gelince de Allah’a sığınırdı” (eş-Sevkanî, Neylül-Evtar, II, 245). İbn Mes’ud (r.a)’ın naklettiğine göre Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Sizden biri rükuya vardığı zaman, üç kere “Sübhane rabbiyel-azîm ” desin. Bu sayı tesbihin en az ölçüsüdür” (Nesaî, Tatbîk, 9; İbn Mace, ikame, 20).

Maliklere göre rükü ve secdede tesbih sayısının bir sınırı yoktur.

13) Secde oturuşları ile teşehhüt oturuşlarında sol ayağı yere yatırıp sağ ayağı dikmek ve ayak parmaklarını kıbleye yöneltmek sünnettir. Kadınlar sol ayaklarını sağ taraflarına yatık bulundurarak yere otururlar. Bu oturmaya “teverrük” denir. Çünkü bu durum kadının daha çok örtünmesine yardımcı olur.

14) Secdeye varılırken önce dizleri, sonra elleri, sonra yüzü yere koymak, secdeden kalkarken de önce yüzü, sonra da dizlerin üzerine koyarak elleri yerden kaldırmak sünnettir. Bu şekilde secdeye varıp kalkmaya gücü yetmeyenlerin elleriyle yere dayanarak kalkmaları caiz olur.

Vail b. Hucr (r.a) şöyle demiştir: “Ben, Resulullah (s.a.s)’in, secdeye gittiği zaman dizlerini ellerinden önce yere koyduğunu, kalkınca da ellerini dizlerinden önce kaldırdığını gördüm” (Tirmizî, Salat, 84; Ebü Davud, Salat, 137; Nesaî, Tatbik, 38, 93).

15) Oturuşlarda veya secde arası celsede iki eli iki uyluk üzerine koymak sünnettir.

Vail b. Hucr. (r.a) Resulullah (s.a.s)’in namaz kılışını anlatırken şöyle demiştir: “Sonra oturup sol ayağını yere yatırdı ve sol elinin avuç kısmını uyluğu üzerine ve sol dizi üzerine koydu. Sağ dirseğini sağ uyluğunun hizasına getirdi. Sonra parmaklarından ikisini yumarak halka şeklinde yaptı, sonra parmağını kaldırdı ve bu parmağını hareket ettirdiğini gördüm, dua ediyordu” (Ebû Davud, Salat, l IS; Tirmizî, Salat, 106; Nesaî, iftitah, 11; Seh v, 31, 34).

16) Oturuşlarda tahiyyatı okurken “La ilahe” denilince sağ elin şahadet parmağının kaldırılıp “illallah” denirken indirilmesi sünnettir. Bu halde parmak ile orta parmak halka yapılıp, diğer iki parmak bükülmelidir. Bu işaretle, Allah’tan başka hiç bir ilah bulunmadığı teyit edilmiş olur. Delil, Vail b, Hucr (r.a)’ten rivayet edilen yukarıda zikrettiğimiz hadistir.

17) Farz namazların üçüncü ve dördüncü rekatlarında Fatiha okumak sağlam görüşe göre sünnettir. Buna göre sure ilavesinde de bir sakınca bulunmaz. Çünkü bu iki rekatta kıraat bir sınır belirlenmeksizin meşru kılınmıştır. Hanefiler dışındaki çoğunluğa göre, Fatiha’nın son iki rekatta da okunması farzdır.

18) Farzların, vitir namazının ve müekked sünnetlerin son oturuşlarında, gayri müekked sünnetler ile diğer nafile namazların da her oturuşunda tahiyyattan sonra Hz. Peygamber’e ve aline salavat getirmek sünnettir.

“Allahumma Salli-Barik” duaları diye kısaltılan, namazlardaki salavatın başlangıcını Ka’b b. Ucre (r.a) şöyle anlatır: “Hz. Peygamber bizim yanımıza geldi. Biz dedik ki:”Ey Allah’ın Resulü! Allah bize, sana nasıl selam vereceğimizi bildirdi. Sen de bize, sana nasıl salat getireceğimizi öğret”. Hz. Peygamber (s.a.s), salat dualarını şöyle telkin buyurdu: Allahümme salli ala Muhammedin ve ala ali Muhammedin, kema salleyte ala İbrahime ve ala ali İbrahime inneke hamîdun mecîd. Ve barik ala Muhammedin ve ala ali Muhammedin, kema barekte ala İbrahime ve ala ali İbrahime inneke hamîdun mecîd” (Buharî, Tefsîru Süre, 33/10; Enbiya, 10, Deavat, 31, 32; Müslim, Salat, 65, 66, 69; Tirmizî, Tefsîr-i Süre, 33/23; Vitr, 20; Ebü Davud, Salat, 179; Nesaî, Sehv, 49, 50-54; İbn Hanbel, l, 162, III, 47, IV, 118,241).

Anlamı: “Ey Allah’ım! Peygamberimiz Muhammed’e ve onun ailesine salat et, onların şeref ve kadrini yücelt, Hz. İbrahim ve ailesine salat ettiğin gibi. Ve yine Hz. Muhammed’i ve ailesini mübarek kıl, onların feyiz ve bereketlerini daima arttır, Hz. ibrahim ve ailesini mübarek kıldığın gibi. Şüphe yok ki Sen hamîdsin, mecîdsin, bütün övgü, azamet ve celal Sana mahsustur”.

19) Bütün namazların son oturuşlarında tahiyyat ve Allahumma salli-barik dualarından sonra, iki tarafa selam vermeden önce dua edilmesi sünnettir. Bu duanın Kur’an-ı Kerim ayetlerinden seçilmesi veya bunlara benzemesi daha uygundur. İnsanlardan istenecek şeyler konusunda namazda dua edilmez. Mesela; “Ya Rabbi! Bana dünya malı ver, şu kadar para ver” denilmesi caiz görülmez. Namazların sonunda mutat olarak dua niyetiyle; Rabbena atina fî’d dünya haseneten ve fil-ahireti haseneten ve kına azabennar (Ey Rabbimiz! Bize dünyada bir güzellik, ahirette de bir güzellik ver ve bizi ateş azabından koru)” (el-Bakara, 2/201).

20) Namazın sonunda selam verirken yüzün önce sağa, sonra sola döndürülmesi sünnettir. Namaz kılan kimse, sağına ve soluna selam verirken sağında ve solunda bulunan insan, cin ve meleklere selam vermeye niyet eder. İmam da kendisine uyanlara selam vermeye niyet eder (Ebû Davud, Salat, 184; Nesaî Tatbîk, 83; Ahmed b. Hanbel, l, 172, 181, 408, IV, 193).

21) Sütre edinmek sünnettir. Başkaları tarafından önünden geçilmesine engel olmak için, namaz kılan kimsenin önüne koyduğu şeye “sütre” denir.

Sütrenin dayandığı delil şu hadistir: “Sizden biri namaz kıldığı zaman, bir sütreye doğru namaz kılsın ve bu sütreye yakın dursun, önünden hiç kimsenin geçmesine izin vermesin. Eğer biri önünden geçmek isterse ona karşı koysun” (Buharî, Salat, 90; Ebu Davud, Salat, 106, 107, 109;Timnizî, Mevakît, 133).


EKLER

Mart 19, 2007

Sözcüklerin kök veya gövdelerine gelerek onların cümledeki görevlerini belirleyen, onlara değişik anlamlar katan ya da onlardan yeni sözcükler türeten ses veya ses bileşimlerine ek denir.
Bunlardan çekim eklerini daha önce gördüğümüz için yapım ekleri üzerinde duracağız.

Yapım Ekleri

İsim ve fiillerin kök veya gövdelerine gelerek onlardan başka isim ya da fiil türeten eklerdir.
Burada kök sözünü de açıklamakta fayda var.

Kök

Bir sözcüğün anlamı ve yapısı bozulmadan parçalanamayan en küçük parçasıdır. Köklerde yapım eki bulunmaz, ancak çekim eki bulunabilir.

Örneğin;

“Evimiz” sözünde “ev”; sözcüğün, anlamlı ve parçalanamayan en küçük parçasıdır. “-(i)-miz” eki iyelik ekidir; yani isim çekim ekidir. Öyleyse bu sözcük yapım eki almamıştır, kök halindedir.
Kökler iki türde bulunur; İsim kökleri ve Fiil kökleri.“Geldi” sözcüğündeki kök “gel-” fiil kökü; “sözlük” sözcüğünün kökü olan “söz” isim köküdür. Ancak bazen ses taklidi yoluyla oluşan yansıma kökler de vardır.

Örneğin;

“ağaçlık” sözcüğünün kökünü bulurken en anlamlı olarak gördüğümüz “ağ” sözünü kök olarak düşünebiliriz. Ancak “ağaçlık” sözüyle balık tutmakta kullanılan “ağ” sözünün herhangi bir anlam ilişkisi yoktur. Öyleyse bu sözcüğün kökü “ağ” olamaz. Ondan sonra “ağa” sözcüğünü görüyoruz. Yine “ağaçlık” sözüyle “ağa” sözcüğü arasında bir anlam ilgisi yoktur. Öyleyse bunu da kök olarak alamayız. Alabileceğimiz kök elbette “ağaç” köküdür. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz; sözcüğün köküyle, ek aldıktan sonraki şekli arasında mutlaka bir anlam ilgisi olmalıdır.
Sözcüğün yapım eki aldıktan sonraki durumuna gövde denir.
Bir sözcük birden çok yapım eki alabilir. İlk yapım eki köke diğerleri gövdeye eklenir.

Çekim Ekiyle Yapım Ekinin Farkları:

Çekim ekleri eklendiği sözcüğün anlamında bir değişiklik yapmaz; yapım ekleri ise anlamı, köke bağlı olmak şartıyla, değiştirir.

Örneğin;

“Yolda bekliyor.” cümlesindeki “yol” sözü “geçilen yer” anlamındadır. “-de” hal ekini alarak “yolda” şekline geldiğinde de geçilen yer olma anlamı değişmemektedir.
“Yolcu bekliyor.” cümlesinde ise “geçilen yer” olan “yol” sözü “-cu” yapım ekini alarak bu anlamını yitirmiş “yoldan gelen” ya da “yola giden” kişi anlamına gelmiştir. Yani yolla bir anlam ilgisi vardır; ama yer ismi, kişinin niteliği anlamını ifade edecek hale gelmiştir.

Çekim ekleri bir sözcüğe yapım ekinden sonra eklenir. Yani önce yapım ekleri, sonra çekim ekleri gelir. İstisnaları olsa da bu genel bir kuraldır.

Ek ve kök hakkındaki bu genel bilgilerden sonra şimdi eklerin önemlileri üzerinde durabiliriz.

a. İsimden İsim Yapan Ekler

İsim kök veya gövdelerine gelerek onlardan yeni isimler türeten eklerdir. Ancak bu sözcükler sıfat, zarf gibi görevlerde de kullanılabilir.
Bu eklerden bazıları şunlardır:

“-lık – lik” eki

“Buraya bir odunluk yapmıştık.”
cümlesinde ek, “odunların koyulacağı yer” anlamında bir sözcük türetmiş.
“Pencereye güneşlik almamız gerekiyor.”
cümlesinde güneşten korunmak için kullanılan alet ismi yapmış.
“Sendeki bu gençlik bir gün gidecek.”
cümlesinde soyut bir isim yapmış.
“Kiralık ev arıyoruz.” cümlesinde “kiraya verilecek” anlamında sıfat yapmış.
“Benlik özenle korunmalıdır.”
cümlesinde zamire gelerek ondan soyut bir isim türetmiştir.
Yukarıdaki örnekte olduğu gibi bir ek eklendiği sözcüğe değişik anlamlar katabilir. Bundan sonraki ekleri cümle içinde gösterip geçeceğiz. Ne anlama geldiğini cümle içindeki kullanımlardan çıkarabilirsiniz.
“Artık biz de şehirli olduk.”
“Kimse evsiz yaşayamaz.”
“Her noktaya bir gözcü koyalım.”
“Bu yaz İngilizce kursuna gideceğim.”
“Gençleri çağdaş bir insan olarak yetiştirelim.”
“Yarışmada üçüncü olduğumu söylediler.”
“Her sınıftan üçer kişi gelsin.”
“O çocuksu gülüşüne bayılıyorum.”
“Bu yemeğin acımsı bir tadı var.”
“Onun kendine özgü bir anlatımı var.”
“Sen çok bencil birisin.”
“Şu gelen sarışın çocuğu tanıyor musun?”
“Seninle yaşıt olduğumu bilmiyordum.”
Bunların dışında, az da olsa, kullanılan isimden isim yapma ekleri de vardır. Önemli olan kök halindeki sözcüğü bulup eklerini inceleyebilmektir.
Küçültme eki olarak kullanılan “-cık, -cağız, -cak” eklerini kimi kaynaklar çekim eki olarak değerlendirir. Ancak sorulardan anladığımız kadarıyla bu ek yapım ekidir.
“Kış gününde bu incecik gömlekle gezilir mi?”
“Bu hayvancağız bu kadar yükü nasıl taşısın?”
cümlelerinde gördüğümüz bu ekin, acıma, pekiştirme, sevgi gibi birçok anlamlar taşıdığı görülür.
Küçültme eki eklendiği sözcükte bazen ses düşmesine, bazen ses türemesine sebep olabilir.
“Küçücük elleriyle öyle güzel resim yapıyordu ki!”
cümlesinde “küçük” sözü “-cik” ekini aldığında, sondaki “k” sesi düşüyor.
“minik -> minicik”
“ufak -> ufacık”
“yumuşak -> yumuşacık” sözcüklerinde de aynı özelliği görebiliriz.
Bazen de ses türemesi olabilir.
“Azıcık aşım, kaygısız başım.” atasözünde “az” sözcüğüne “-cık” ekini getirdiğimizde “azcık” olması gerekirken “azıcık” olmuş; yani arada bir “ı” sesi türemiş.
“Bu gencecik yaşında ne sıkıntılar çekti zavallı.”
cümlesinde ise ekten önce “e” sesinin türediğini görüyoruz.
Kimi sözcüklerde bu ek, fiilden sözcük türetmiş gibi görülebilir.

Örneğin;

“Bebek, etrafındakilere gülücükler yolluyordu.”
cümlesinde “gülücük” sözü sanki gülmek fiiline “-cik” eki getirilerek yapılmış; oysa sözcük aslında “gülüş-cük” şeklindeymiş, daha sonra “ş” düşerek “gülücük” olmuş.
Bazı durumlarda “-cık” eki küçültmeyle ilgisi olmayan, bir nesne, bir kavram adı da yapabilir.
“Onun bu yıl kulakçık ameliyatı olması gerekiyor.”
“Yaşlılıktan elmacık kemikleri dışarı çıkmış adamın.”
cümlelerinde bu ekin küçültme anlamından sıyrıldığını ve nesne ismi yaptığını görüyoruz.
Bazı isimden isim yapma ekleri de yansıma sözcüklere gelerek onlardan isim türetebilir.
“Bu gürültü nereden geliyor?”
cümlesinde “gürül” yansıma sözcüğü “-tü” eki alarak isim olmuştur.
“Dün geceki horultu kimden geliyordu öyle?”
“Bu mahallede fısıltı gazetesi iyi çalışıyor galiba.”
cümlelerinde altı çizili sözcükler yansımadan isim olan sözcüklerdir.

b. İsimden Fiil Yapan Ekler

İsim kök veya gövdelerine gelerek onlardan fiil türeten eklerdir.
“Bahçedeki çiçekleri suladı.”
cümlesindeki altı çizili sözü incelediğimizde “su” ismine getirilen “-la-” eki, ismi “sulamak” şeklinde bir fiile dönüştürmüştür.
İsimden fiil yapan önemli ekleri cümlelerde gösterelim.

“Yol, buradan sonra gittikçe daralıyor.”
“Yaşlı adam yerinden doğruldu.”
“Parmağu uzun süre kanadı.”
“Yaptığı fedakarlığı duyunca gözleri yaşardı.”
“Derste kulağıma bir şeyler fısıldadı, gitti.”
“Neden bu kadar geciktin?”
“Sıkıntılara dayanamayıp delirdi zavallı.”
“Bu sözlerimi neden bu kadar garipsediniz?”
“Konuşmacının düşüncelerini pek benimsemedim.”
Ekler bazı sözcüklerde ses düşmesine sebep olabilir.
“Haberi duyunca rengi sarardı.”
cümlesinde altı çizili sözcük “sarı” ismine “-ar” eki getirilerek yapılmıştır. Bu sırada “sarı” sözcüğünün sonundaki “ı” sesi düşmüştür.

c. Fiilden İsim Yapan Ekler

Fiil kök veya gövdelerine gelerek onlardan isim türeten eklerdir. Bunlar da cümlede sıfat, zarf görevlerinde kullanılabilir.
“Burada eskiden bir durak vardı.”
cümlesinde altı çizili sözcük, “dur-” fiiline “-ak” eki getirilerek yapılmıştır.
En çok kullanılan fiilden isim yapma eklerini cümle içinde gösterelim.

“Bu istek bende eskiden beri var.”
“Gereksiz bir yığın eşya var bu evde.”
“Herkese sevgi duymam gerekmiyor.”
“Büyük bir dalga, kuma yazdıklarımı sildi, götürdü.”
“O, babasına çok düşkün bir çocuk.”
“Bu kadar alıngan olmana gerek yoktu.”
“Her dalgıç bu kadar derine dalamaz.”
“Yeni aldığım süzgeç ortalıkta görünmüyor.”
“Doğa durağan değil değişkendir.”
“Bu eserin okuyucu bulması çok zor.”
“Artık aynı şeyleri yapmaktan usanç duydum.”
“Bu yazı geçen gün dergide yayınlandı.”
“Bir ay da kesinti olmasa maaşlarda.”
“Geldiklerine dair bir belirti var mı?”
“Dağlar bize artık geçit vermiyor.”
“Işıl ışıl bir güne daha merhaba dedik.”
Türkçe’de sayı bakımından en çok yapım eki fiilden isim yapma ekleridir. Biz burada ancak çok önemlilerini verdik.

d. Fiilden Fiil Yapma Ekleri

Fiil kök veya gövdelerine gelerek onlardan yeni fiiller türeten eklerdir.

“Buradan iki yıl önce taşındı.”
“Müzeyi gezmeden buradan gidilmez.”
“Ortalık iyice karıştı.”
“O sudan sana da mı içirdiler?”
“Bu sözümüz onu mutlaka darıltmıştır.”
“Yeni takılan sokak lambalarını söktürmüşler.”
“Çiçekleri dalından koparmayın.”
“Bu suçlama karşısında biraz şaşaladım.”

SÖZCÜĞÜN YAPISI

Sözcüğün yapısını üç grupta inceleyebiliriz: Basit sözcük, türemiş sözcük, bileşik sözcük.
Şimdi bunları ayrıntılarıyla görelim.

1. Basit Sözcük

Yapım eki almayan sözcüklerdir. Bu tür sözcükler çekim eki almış olabilir. Yapım eki almadıklarından bunlar daima kök halinde bulunur.
“Her tarafı bembeyaz karlar örtmüştü.” cümlesindeki bütün sözcükler basittir.

2. Türemiş Sözcük

Yapım eki alan sözcüklerdir. Türemiş sözcükler cümledeki görevlerine göre belli türleri karşılar. Böylece sözcük hem yapı hem görevce adlandırılır; yani türemiş isim, türemiş sıfat, türemiş fiil…. gibi.

“Bu köşeye bir kitaplık kurmak lazım.”
“Bana bir silgi verebilir misin?”
“Sınıfımızın başkanı çok dalgın biriydi.”
“O her zaman büyük düşünürdü.”
“Yolda çok hızlı yürürdü.”
“O her zaman yanında çalışanları gözetirdi.”
“Çocuklar asla sevgisiz yaşayamaz.”
“Çok acıktım, haydi yemeğe gidelim.”
cümlelerindeki altı çizili sözcükler türemiştir.
cümlesinde altı çizili sözcük, “aç” ismine”-ık” isimden fiil yapma eki getirilerek türetilmiştir. Buna türemiş fiil diyoruz.
“Yaprakların hışırtısı, kuşların cıvıltısına karışmış, tatlı bir musıki oluşturmuştu.”
cümlesinde altı çizili sözcükler “hışır”, “cıvıl” yansıma sözcüklerine “-tı” eki getirilerek yapılmıştır ve yansımadan türeyen isim oluşturulmuştur.
* * *
Bazı pekiştirmeli sözcüklerde sözcüğün başına bir hece eklendiği görülür.
“Etraf bembeyaz olmuş, göz kamaştırıyordu.”
cümlesinde altı çizili sözcük incelendiğinde “beyaz” sözcüğünün ilk hecesinden oluşturulmuş “bem” hecesinin sözcüğün başına geldiğini görüyoruz. Bu bir ek olmadığından sözcük yapım eki almamıştır; yani basittir.
Diğer taraftan, Türkçe sondan çekimli bir dildir, ekler daima sözcüğün sonuna eklenir.
Bir sözcük sadece kökten türetilmez; gövdelerden de türetilebilir.
“Şuralarda bir gözlükçü vardı eskiden.”
cümlesinde altı çizili sözcük “göz” isminden “gözlük”, “gözlük” isminden “gözlükçü” olmuştur. Görüldüğü gibi “-lük” eki sözcüğün köküne, “-çü” eki gövdesine eklenmiştir. Elbette sözcük yine türemiş bir isimdir.

3. Bileşik Sözcük

İki farklı sözcüğün bir araya gelerek kendi anlamlarından az çok farklı bir anlam oluşturacak biçimde kaynaşmasıyla oluşan sözcüklerdir.
Bileşik sözcükler değişik şekillerde oluşur. Kimileri isim tamlamalarının, kimileri sıfat tamlamalarının, kimileri cümle özelliği gösteren söz öbeklerinin kaynaşmaları sonucunda oluşmuştur.
Bu kaynaşma sırasında sözcüklerin her ikisi anlamını kaybedebilir.

“Bahçeden çok güzel hanımeli kokusu geliyordu.”
Sözcüklerden sadece biri anlamını kaybetmiş olabilir.
“Yeryüzü yemyeşil olmuştu yine.”

Sözcüklerden hiçbiri anlamını tam olarak kaybetmemiş olabilir.

“Bu kış yeni bir ayakkabı almam gerek.”
* * *
Bileşik sözcükler yapılışlarına göre değişik özellikler gösterir. Bunları şu şekilde gruplandırabiliriz.

a. İsim Tamlaması Yoluyla

“Komşunun çocuğu kuşpalazına yakalanmış.”
“Onlar düğünden sonra balayına gidecekler.”
“Üzerinde camgöbeği renginde bir kazak vardı.”
“Bahçenin bir köşesine aslanağzı ekmişlerdi.”
cümlelerinde altı çizili bileşik sözcükler isim tamlaması yoluyla oluşmuştur. Sözcükleri ayrı düşündüğümüzde bu, açık olarak anlaşılır.
Bazen bu yolla oluşan isimlerin – özellikle yer isimleri – sonunda iyelik ekinin düştüğü görülür.
“Edirnekapı -> Edirnekapı”
“Kadıköyü -> Kadıköy”

sözcüklerinde altı çizili eklerin düştüğünü görüyoruz.

b. Sıfat Tamlaması Yoluyla

“O ne açıkgöz adamdır bilsen.”
“Buradan Acıgöl’e gidebilir miyiz?”
“Buralarda eskiden çok sivrisinek olurdu.”
“Bu mevsim tam karatavuk avlama mevsimidir.”
cümlelerinde altı çizili bileşik sözcükler sıfat tamlamalarının kalıplaşmasıyla oluşmuştur.

c. İyelik Ekinin Kaynaştırması Yoluyla

“Burası bağrıyanık insanların diyarıdır.”
“Çocukları fazla başıboş bırakmamalıyız.”
“O sütübozuk adama güvenir miyim hiç?”
cümlelerindeki altı çizili sözcüklerde, birinci sözcük isim, ikinci sözcük sıfat özelliği gösteriyor ve isim olan sözcük iyelik eki almıştır.

d. İki Çekimli Fiilin Kaynaşması Yoluyla

“Odaya yeni bir çekyat alalım.”
“Bu denizlerde gelgit olayı pek görülmez.”
“Ekinler biçerdöverlerle biçilip ambarlara doldurulurdu.”
“Onunla uyurgezer diye dalga geçerlerdi.”
cümlelerinde her iki sözcük de çekimlidir. Birleşerek kendi anlamlarından farklı bir anlam ifade etmişler, ya da tür değişikliğine uğrayıp ad ve sıfat görevinde sözcükler oluşturmuşlardır.

e. Bir İsimle Bir Çekimli Fiilin Kaynaşması Yoluyla

“Onun gibi mirasyedi birinden, başka ne beklenir.”
“Yeni bir ateşkes imzalanacakmış.”
“Bu lokantada imambayıldı güzel yapılır.”
cümlelerinde altı çizili sözcüklerin birincisi isim, ikincisi çekimli bir fiildir. Sözcükleri gerçek anlamlarında düşündüğümüzde bunların bir cümle özelliği gösterdiğini söyleyebiliriz.

f. İsim ve Fiilimsinin Kaynaşması Yoluyla

“Bu bölgede günebakan yetişmiyormuş.”
“Ahmet karakaçanın sırtına binmiş gidiyordu.”
“Böyle oyunbozanlık edersen seninle geçinemeyiz.”
“Bu limana bir dalgakıran yapmak lazım.”
“Onun gibi çöpçatan birini görmedim, doğrusu.”
cümlelerinde birincisi isim soylu sözcük, ikincisi sıfat-fiil olan bu sözcüklerden bir bileşik sözcük meydana gelmiştir.
Bunlardan başka yollarla da bileşik sözcük oluşturulabilir. Önemli olan iki ayrı sözcüğün kaynaştığını anlayabilmektir.
Bileşik sözcüklerin kimileri oluşurken ses kaybı olabilir.

“Pazartesi günü size geleceğim.”
cümlesindeki sözcüğün oluşmasına bakalım.

Pazar – ertesi -> Pazartesi

Görüldüğü gibi “er” hecesi düşmüştür.
Bazı bileşik sözcüklerin oluşumunda ise iki ayrı sözcüğün varlığı bile hissedilemez.
sütlü aş -> sütlaç
ne asıl -> nasıl
bu öyle -> böyle
Bu sözcüklerin artık iki ayrı sözcükten oluştuğunu düşünemiyoruz bile.

alıntıdır.


Namazın Edebleri

Mart 19, 2007

Namazların bir kısım adabı vardır. Bunlar birer mendub demektir. Bunları terk etmek yerilmeyi gerektirmez, bir günah sayılmaz. Fakat bunları yapmak daha faziletlidir, daha çok sevab kazanmaya sebebdir. Şuurlu bir müslüman namazın ne kadar büyük bir ibadet olduğunu bilir, namaz sayesinde merhameti geniş olan ezelî mabudunun manevî huzurunda bulunduğunu anlar. O mukaddes mabudunun kendisini görüp bildiğini düşünerek son derece edebe riayet eder. Görünüş haliyle tevazu belirten bir durum alır. Mümkün olduğu kadar kalbinin iç duygularını dünyadan ve bayağı düşüncelerden korumaya çalışır. Bunun içindir ki: “Namaz ancak kalb huzuru iledir.” denilmiştir.

Namazların Başlıca Edebleri Şunlardır:

1) Namazda dışı ve içi ile bir sükunet, bir huzur ve Allah’a ibadet duygusu içinde bulunmak.

2) Üst elbiseyi açık bulundurmayıp düğmelemek ve erkekler için, yenleri varsa, ellerini yenlerinden dışarıya çıkarmak.

3) Kıyam halinde secde yerine, rükuda ayakların üzerine, secdede burnun iki yanına, oturuşla kucağa, selamda sağ ve sol omuz başlarına bakmak.

4) Yalnız başına namaz kılan, rüku ve secde tesbihlerini üçten ziyade yapmak.

5) İkamet alınırken “Hayye alel-felâh = Haydin Kurtuluşa” denildiği zaman, imam ve cemaat için ayağa kalkmak. İmam mihraba yakın bulunmazsa, her saf, aralarından imam geçince ayağa kalkar.

6) İmam için “Kad kameti’s-salat = Namaz başladı” denildiği anda namaza başlamak, imam, bu harekeli ile müezzinin sözünü doğrulamış olur. Bununla beraber ikamet bitlikten sonra, namaza başlanmasında da bir sakınca yoktur. Hatta İmam Ebu Yusuf ile üç İmama göre, uygun olan da budur. İkamet alınırken camiye giren kimse oturur. Sonra cemaatle beraber ayağa kalkar. İkametin bitmesini ayakta beklemez.

7) Namazda esneme halinde ağzı tutmak ve dudakları dişlerle olsun kapamak. Mümkün olmazsa sağ el ile kapamak. Öksürüğü ve geğirmeyi mümkün olduğu kadar gidermek. Bütün bunlar güzel sayılan işlerdir. İbadet arasında yapılması gereken saygı belirtilerindendir.


Namazın Mekruhları

Mart 19, 2007

Namazda mekruh olan şeylerin başlıcaları şunlardır:

1) Namazın vaciblerinden birini kasden terk etmek. Mesela; Fatiha’yı terk etmek veya gizli okunan namazda açıktan okumak, açıktan okunan namazlarda gizli okumak gibi… Tahrîmen mekruh olan böyle bir namaz sahih ise de, iadesi vacib olur. Çünkü eksiklik bir sehve (yanılmaya) dayanmaktadır.

2) Namazın sünnetlerinden birini bilerek terk etmek mekruhtur.

3) İkinci rekatta birinci rekata göre daha uzun okumak mekruhtur. Hanefilere göre fazlalığın üç ayet miktarını aşması gerekir. Aksi halde mekruh olmaz.

4) Namaz kılarken bir özür olmaksızın bir yere, direğe, duvar veya bastona dayanmak mekruhtur.

5) Namazda özürsüz yere birbiri peşine olmak üzere bir kaç adım yürümek mekruhtur. Ancak bir yılan veya akrebi öldürmek gibi bir özür sebebiyle bir kaç adım atmak mekruh olmaz. Bunları öldürmek biraz yürümeyi ve çokça hareketleri gerektirirse namaz bozulur. Böyle bir durumda zararı def etmek için namazı bozmak caizdir.

6) Bir rekatta bir sürenin iki kere okunması veya farzlarda iki rekatta da Fatiha’dan sonra aynı surenin tekrarlanması mekruhtur. Ancak bu, nafile namazlarda mekruh olmaz. Namazda Fatiha’dan sonra sürekli olarak belli bir sürenin okunması, bu sürelerden başkasının okunmaması da mekruhtur.

7) Kıraatta, Kur’an-ı Kerim’deki sıraya uyulmaması mekruhtur. Mesela; birinci rekatta “ihlas” süresini okumak, sonra “Leheb” veya “Kafirün” suresini okumak gibi. Çünkü Resulullah (s.a.s)’in okuyuşlarında bu sırayı gözettiği rivayet edilmiştir.

8) Namaz kılan kişinin eli aracılığı ile elbise, beden veya sakalları ile oynaması, eline ağzına koyması veya gerek olmaksızın burun deliklerini kapaması mekruhtur.

9) Namazda kıyam, kıraat, rüku ve secde hallerinde elleri bir özür bulunmaksızın, sünnette belirlenen uzuvlar üzerine koymamak mekruhtur. Kıyamda elleri yanlara salıvermek gibi.

10) Namazda bit veya pire tutmak, öldürmek ve kovalamak mekruhtur. Karınca ve pire gibi bir şeyin ısırmasından acı duyan kimsenin bunları namazda tutup atmasında bir sakınca yoktur.

11) Erkeklerin secde ederken kollarını tamamıyla yere döşemeleri mekruhtur.

12) Namaz içinde bir özür bulunmaksızın bağdaş kurup veya dizleri dikip oturmak mekruhtur.

13) Namazda gerinmek veya esnemek mekruhtur. Çünkü gerinmek bir gaflet ve tembellik eseridir. Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Esnemek şeytandandır. Sizden biri esneme hali olunca bunu gücü yettiğince yenmeye çalışsın” (Buharî, Bedül-Halk, 11, Edeb,127; Müslim, Zühd, 56; Tirmizî, Edeb, 7).

14) Namazda, bir zaruret bulunmaksızın kendi isteği ile öksürmek mekruhtur. Öksürüğü mümkün olduğu kadar gidermek edebe daha uygundur.

15) Namaz içinde, verilen selamı el veya baş işaretiyle almak mekruhtur.

16) Namazda, dişlerin arasında nohut tanesinden küçük bir yemek parçasını yutmak mekruhtur. Nohut tanesinden büyük olursa namaz bozulur.

17) Yemek sofrası hazır olduğu halde namaza başlamak mekruhtur. Ancak vaktin çıkmasından korkulması durumu müstesnadır. Bu yiyeceğe karşı iştihanın bulunup bulunmaması hükmü değiştirmez.

18) Namazda gözleri yummak veya gözleri göğe doğru çevirmek, sağa sola bakınmak veya başını bir tarafa çevirip bakıvermek mekruhtur. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Gözlerini göğe doğru namazda diken topluluklara ne oluyor?”. Bu konudaki sözleri o derece şiddetli oldu ki, sonunda şöyle buyurdu: “Ya buna son verirler veya Allah onların gözlerini kör eder”. Gözlerin gökyüzüne çevrilmesi Cenab-ı Hakka mekan izafe etmeye yol açabilir. Namazda sağa-sola bakınmak da huşuya engeldir ve boş işle uğraşmaktır.

19) Parmakları birbirine geçirmek parmak çıtlatmak veya elleri böğürleri üzerine koymak mekruhtur. Bu hareketler namaz kılanı huşudan ayırır. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Sizden biri mescitte bulunduğu zaman parmaklarını birbirine geçirmesin. Çünkü böyle bir hareket şeytandandır. Sizden biri mescitte ol-duğu sürece dışarı çıkıncaya kadar namazdadır” (eş-Şevkanî, a.g.e” II, 328, 330). Ebû Hureyre’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Hz. Peygamber namazda parmak çıtlatmayı yasaklamıştır” (eş-Şevkanî, a.g.e., II, 330).

20) Namazda daha selam vermeden terleri veya yüze dokunmuş olan toprakları silmek mekruhtur. Ancak göze girip zahmet verecek olan teri silmekte bir sakınca yoktur.

21) İmamdan önce rüku veya secdeye gitmek ve ondan önce rükudan veya secdeden başını kaldırmak mekruhtur.

22) Kıyam, rüku ve secde aralarındaki tekbir ve zikirleri kendi yerinden sonraya bırakmak mekruhtur.

23) Yanmakta olan bir ateşe doğru namaz kılmak mekruhtur. Çünkü bu şekilde namaz kılmak mecüsîlere benzemektir. Yanmakta olan ocak, soba ve ateş dolu mangalda “yanan ateş” hükmündedir. Muma, kandile, lambaya karşı namaz kılmak ise mekruh olmaz.

24) Arada bir perde olmaksızın, bir insanın yüzüne karşı namaz kılmak mekruhtur.

25) Geniş vakitte küçük veya büyük abdestin sıkışık olması veya yelini sıkışık halde tutarak namaza başlamak mekruhtur.

Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Yemek hazır iken, bir de küçük ve büyük abdestin sıkıştırdığı kimselerin namazı tam değildir” (Müslim, Mesacid, 67).

26) Namazın sıhhatine engel olmayacak miktardan az olan necasetin elbise, beden veya namaz kılınacak yerde bulunması mekruhtur.

27) Tek ayak üzerinde durmak veya bir ayağı yerden kesmek ve diğerine dayanmak mekruhtur. Ancak bu bir özür sebebiyle yapılırsa mekruh olmaz.

28) Namazda, bir özür yokken elbiseyi giyinmeksizin, omuzlar üzerine alarak etrafını salıvermek mekruhtur.

29) Başka elbise varken, namazda, kirli ev ve iş elbisesi giymek mekruhtur. Çünkü Allah Teala; “Her mescide çıkışta süslerinizi takının” buyurmuştur. Ayet-i kerimede namaz kılmaya giderken iyi ve güzel elbiselerin giyilmesi ve Yüce Allah’ın huzuruna bu şekilde çıkılması kastedilmiştir.

30) Bir özürden dolayı olmadıkça yalnız bir parça elbise ile, mesela; yalnız bir gömlek ile namaz kılmak mekruhtur.

31) Erkeklerin bir özür bulunmadıkça ipekli elbise giyerek namaz kılması mekruhtur.

32) Elbiseyi topraktan veya dizlerini yıpranmaktan yahut ütünün bozulmasından korumak için rükuya veya secdeye giderken yavaşça yukarıya çekmek mekruhtur.

33) Erkeklerin saçlarını arkada toplayıp bağlaması veya örülmesi mekruhtur. Böyle bir şeyin namaz içinde kasten yapılması amel-i kesîr sayılır ve namazı bozar.

34) Namazda başının kenarlarına mendil, kaşkol vb. bir bez sararak tepesini açık bırakmak mekruhtur.

35) Namazda tembellik veya önem vermeme sebebiyle başı açık bulundurmak mekruhtur. Bir özürden dolayı baş açık kalabilir.

Diğer yandan alçak gönüllülük ve huşu maksadıyla başın açık bulundurulması caiz görülmüştür. Çünkü namaz tevazu ve münacat halidir. Hz. Peygamber (s.a.s)’in namazlarını başı örtülü olarak kıldığı rivayet edilmiştir. Hadis-i şerifte; “Beni namaz kılarken gördüğünüz gibi namaz kılınız” buyurulmuştur. Bu bir adet ve alışkanlıktan çok Hz. Peygamber’in fiili sünnetine uyma ve başkalarına benzemekten korunma meselesidir.

36) Üzerinde insan veya hayvan resimleri bulunan elbise ile namaz kılmak veya böyle bir kumaş üzerine secde etmek mekruhtur. Ancak böyle bir elbisenin üzerine ceket, pardösü veya cüppe gibi bir şey giyilirse, onunla namaz kılınmasında bir sakınca bulunmaz.

Ebu Talha (r.a), Resulullah (s.a.s)’a şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Melekler, içinde köpek veya resim ve heykel bulunan bir eve girmezler” (Buharî, Büyû’, 40; Müslim, Libas, 81, 82; Ebu Davud, Tahare, 89; Tirmizî, Edeb, 44).

Enes (r.a)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Hz. Aişe’nin ince bir örtüsü vardı ki, bu örtüyü evinin bir tarafına asmıştı. Hz. Peygamber ona: Bu perdeni yok et, çünkü bunun üzerindeki resimler namazda gözüme takılıyor” (Buharî, Salat, 15, Libas, 93; Ahmed b. Hanbel, III, 151, 283).

37) Namaz kılanın başı üstünde, ön, sağ veya sol yanlarındaki duvar veya tavan üzerine yapılmış kabartmalı yahut resim halinde canlı tasvirinin bulunması mekruhtur. Bunların arka tarafta bulunmasının keraheti daha azdır.

Namaz kılanın ayakları altında veya oturduğu yerde bulunan veya karşıdan bakılınca uzuvları farkedilemeyecek kadar küçük olan bir suretin bulunması namaz bakımından kerahet doğurmaz.

Kimlik kartı, nüfus cüzdanı, pasaport, sürücü ehliyeti gibi belgeler üzerindeki resimlerle, kağıt paraların üstünde resmedilmiş bulunan suretler bu belge ve paralar cüzdan veya çanta yahut ceplerde kapalı bulundukları için ne namaz içinde ve ne de namaz dışında bir sakınca doğurmaz. Diğer yandan resmi belgelere yapıştırılan bu gibi resimlerin amacı, insanları birbirinden ayırmak, yanlışlık ve haksızlıkları gidermek, bir takım hakları korumaktır.

38) Yedi yerde namaz kılmak mekruh sayılmıştır. İbn Ömer (r.a)’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Resulullah (s.a.s) yedi yerde namaz kılınmasını yasaklamıştır: Çöplüklerde, hayvan kesilen yerlerde, kabristanda, yol kenarlarında, hamamda, deve ağıllarında ve Beytullah’ın üstünde” (Tirmizî, bu hadis için isnadı kuvvetli değildir, hadiste zayıf ravi vardır, demiştir. eş-Şevkanî, a.g.e., II, 138).

Yeryüzü İslam’ın mensuplarına mescid kılınmıştır. Ancak azîz ve celîl olan Allah’a ibadet etmek için elbisenin, bedenin ve ibadet yapılacak yerin temiz olması gerekir. İşte hadis-i şerifte sayılan yerler temiz olmayan yerlerdir (Namazın mekruhları için bk. el-Kasanî, a.g.e., l, 215-220; İbnûl-Hümam, l, 290-297; İbn Abidîn, a.g.e., l, 597 vd.; eş-Şîrazî, el-Muhezzeb, l, 88 vd.; İbn Kudame, el-Muğnî, l, 495; ez-Zühaylî, a.g.e., l, 770 vd.; Bilmen, a.g.e., s. 224 vd.).


Hz. YAHYA (a.s)

Mart 19, 2007

Kur’an’da adı geçen peygamberlerden biri. Yüce Allah tarafından, Kur’an’da: “Ey Zekeriyya! Sana Yahya isminde bir oğlanı müjdeliyoruz. Bu adı daha önce kimseye vermemiştik” (Meryem, 19/7) ayeti ile haber verildiğine göre; Yahya (a.s.), Zekeriya (a.s)’ın oğlu idi. Kendisine Yahya adı da, Allah tarafından verilmişti.

Yahya (a.s)’nın yüzü güzel, kaşları çatık, saçları seyrek, burnu uzun, sesi ince ve parmakları kısa idi. O, İsâ (a.s)’dan altı ay önce dünyaya gelmişti. Yani Isâ (a.s)’dan altı ay büyüktü. Dolayısıyla, Musa (a.s)’nın şeraitiyle amel eden peygamberlerin sonuncusuydu.

Daha küçük yaşta iken, kendisine hikmet verilmişti. Yaşıtı olan çocuklar kendisine: “Ey Yahya! Bizimle gel, oynayalım” dedikleri zaman:

“Ben, oyun için yaratılmadım” derdi (es-Sa’lebî, el-Arais, Mısır 1951, 375 vd.).

Onun küçüklüğünden itibaren böyle temiz, saygılı ve ibâdet ehli olduğu, Kur’an’da şöyle haber verilmiştir:

“(Ona çocukluğunda): Ey Yahyâ! Kitabı, kuvvetle tut! (dedik). Henüz çocuk iken, ona, hikmet’i verdik (Tevrat’ı öğrettik). Tarafımızdan (ona) bir kalb yumuşaklığı ve (günahlardan) temizlik (verdik). O, çok muttaki idi. Anasına ve babasına itaatlı idi, bir serkeş ve asi değildi. Dünyaya getirildiği günde, öleceği gün de, diri olarak (kabrinden) kaldırılacağı gün de, ona, selâm olsun!” (Meryem, 19/12, 13, 14, 15).

Bu ayetlerde görüldüğü gibi Yüce Allah, Yahya (a.s)’nın çeşitli güzel vasıflarını haber vermiş ve onu selamla anmıştır. Bu, onun doğduğunda, vefat ettiğinde ve ahiret gününde Allah’ın himâyesinde bulunduğunu ifâde etmektedir. Her insanın başına geleceği kesin olan bu üç yalnızlık ve korku günlerinde Allah’ın selâm ve esenliği içinde olmak, ne büyük bir bahtiyarlıktır. Bu üç durumda Allah’ın himayesinde bulunmak, bir nevi devamlı bir şekilde Allah’ın himayesinde bulunmak demektir (Muhammed Ali es-Sabûnî, Safvetu’t-Tefâsîr, İstanbul 1987, II, 213).

Yahya (a.s) Allah’ın emrettiği gibi kitabı kuvvetle tuttu. Önce Tevrat’a ve daha sonra İncil’e uygun hareket etti. Bu mukaddes kitapların hükümlerinin milleti tarafından yaşanması için çalıştı. Hz. Muhammed (s.a.v) onun bu mücâdelesi hakkında şöyle buyurdu:

“Yüce Allah, Zekeriyya (a.s)’nın oğlu Yahya (a.s) ya, hem kendisi amel etmek, hem de amel etmeleri için İsrail oğullarına emretmek üzere, beş kelime emretmişti. Kendisi bu hususta biraz ağır ve yavaş davranınca, İsâ (a.s) ona:

-Sen, hem kendin amel etmek hem de amel etmelerini İsrâil oğullarına emretmek üzere, beş kelime ile emrolunmuştun. Bunu İsrail oğullarına ya sen tebliğ edersin, ya da ben tebliğ ederim, deyince, Yahya (a.s):

-Ey kardeşim! Sen bu vazifeyi yerine getirmekte beni geçersen, ben azaba uğramamdan veyâ yere batırılmamdan korkarım, dedi ve hemen İsrâil oğullarını Beytü’l-Makdis’te topladı. Beytü’l-Makdis, İsrail oğulları ile doldu. Yahya (a.s) yüksek bir yere oturarak Allah’a hamd ve senada bulunduktan sonra şöyle dedi:

-Yüce Allah, bana, hem kendim amel edeyim, hem de amel etmenizi size emredeyim diye beş kelime emretti. Onların ilki, Allah’a hiç bir şeyi Şerik koşmaksızın, O’na ibâdet etmenizdir. Bunun misâli, öz malı olan altın veya gümüşle bir köle satın alıp çalıştıran bir adama benzer ki, köle çalışmasının kazancını, efendisinden başkasına ödüyordur. Hanginiz, kölesinin böyle davranmasına sevinir, razı olur? Hiç kuşkusuz, sizi yüce Allah yarattı ve rızkınızı vermektedir. Öyle ise Allah’â, hiç bir şeyi şerik koşmaksızın, ibâdet ediniz.

Allah namaz kılmanızı size emretti. Namaza durduğunuzda, yüzünüzü sağa sola çevirmeyiniz. Şüphe yok ki Yüce Allah, kulu, yüzünü başka tarafa çevirmedikçe, hep ona yöneliktir.

Allah size oruc’u emretti. Bunun misâli, yanında misk kesesi olduğu halde, bir topluluk içinde bulunan ve hepsi ondaki misk kokusunu duyan bir kimseye benzer. Hiç şüphesiz oruçlunun ağzının kokusu, Allah’ın katında misk kokusundan daha güzeldir.

Allah size sadakayı emretti. Bunun misâli, düşmanın esir edip elini boynuna bağladıkları ve boynunu vurmak üzere yaklaştırdıkları bir kimseye benzer ki o, “canımı elinizden kurtarmak için size bir fidye, kurtulmalık versem, olmaz mı?” diyerek kendisini onlardan kurtarıncaya kadar, az çok kurtulmalık akçesi öder durur.

Allah size Allah’ı çok zikretmenizi, anmanızı da emretti. Bunun misâli, düşmanın süratle kendisini takib ettiği bir kimseye benzer ki, sağlam bir kaleye gelip onun içine sığınmıştır. İ,îte kul da, Allah’ı zikir ile meşgul oldukça, şeytandan böyle korunur” (et-Tirmizî, es-Sünen, el-Emsâl, 3; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 202).

Bu hadiste görüldüğü gibi tevhid inancı, namaz, oruç, zekât ve zikir gibi ibâdetler, yalnız Hz. Muhammed (s.a.v)’in ümmetine mahsus ibâdetler değildir. Daha önceki peygamberlerin de ümmetlerine emrettiği ibâdetlerdir.

Yahya (a.s)’da, babası Zekeriyya (a.s) gibi milleti tarafından şehid edildi (Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1971, I, 421).