DNA Herşey mi?

Halit ERTÜRK (sızıntı)


Son günlerde klonlama (canlının döllenmeden tıpkısının çoğaltılması) hakkında çok sık tartışmalar duyar olduk. Önce İskoçya’da bir koyunun meme hücresinden “Dolly” adı verilen bir koyun klonlandı.
Bu haber bütün dünyaya yayıldıktan sonra, haklı olarak insanların aklına “Acaba insan da klonlanabilir mi?” sorusunu getirdi. Koyun klonlanabildiğine göre, insanın klonlanması da teorik olarak mümkün gibi görülüyor. Bazı insanlar Einstein’ın yahut yıllar önce hayata gözlerini kapamış liderlerin kopyalanmasının iyi fikir olabileceği konusunu konuşurken, diğer yandan Hitler gibi insanların da kopyalanabileceği, bu yüzden bu kapının hiç açılmaması gerektiği savunuldu.

Peki DNA her şey mi? İnsanı insan yapan, sadece DNA mı? Tabiî ki sadece DNA her şey değil. Buna en iyi örnek tek yumurta ikizleridir.

Tamamen aynı DNA’ya ve çoğu zaman aynı yetiştirilme şartlarına sahip olmalarına rağmen ikizler çocukken karakter olarak birbirlerine benzeseler de, yaşları ilerleyip farklı ortamlara girdikçe ikinci fıtratlarını kazanarak birbirlerinden farklılaşmaya başlarlar. Buradan anlaşılıyor ki; çevre insan üzerinde çok önemli bir faktör. Çevre; yani toplum, kültür, inanç ve değer hükümleri insanın hayvanlardan farklılığını ortaya çıkarmaktadır. Genetik şifre olan DNA, sadece biyolojik hayata başlamak için bir anahtar gibi hareket noktası olmaktadır. Bu anahtar molekül; bitkide de, hayvanda da canlı hücre sahibi olmaları bakımından ortak bir fonksiyon görüyor. Fakat her türün kendine has hususî şifresi, onun biyolojik yapısını belirlemektedir. Biyolojik yapı ise her şey demek değildir. Her hayvan türünün hayat boyunca sevki ilâhî olarak yaptığı davranış modelleri o türün bütün yavrularında ve nesillerinde hep aynı olarak devam eder. Hayvanlardaki her bir tür, insanın her bir ferdine tekabül edebilir. İnsan, ruh denilen mahiyeti meçhul, fakat varlığı vicdanlarda hissedilen hayat verici unsuruyla, hayvanlardan çok farklı bir keyfiyete sahip olmaktadır. İnsanın ilk kimliksiz ve sadece biyolojik vücudunun hâli, genetik şifrede belli olsa bile, onu şekillendiren; karakterini, huyunu, belirleyen bir ruhun ilâhî nefha olarak kendisine verildiği, ayrıca ruhu ile bütünleşen, bedenini yoğuran bir toplumun (aile, okul ve iş çevresi) varlığı gözardı edilmemelidir. Toplumla birlikte zaman da, karakterin teşkilinde çok mühim bir faktördür. İçinde bulunduğumuz toplumu oluşturan unsurun insan olduğunun değişmezliği yanında, zaman içinde değer hükümlerinin değiştiği de bir gerçektir. Bu da demek oluyor ki, Hitler veya Einstein bugün klonlansalar; spor arabalara ve internete düşkün, cep telefonunu hiç yanından ayırmayan günümüz insanlarından biri olmaları ihtimali gayet yüksektir. Dolayısıyla Hitler’i Hitler yapan genlerinden ziyade, yaşadığı devir ve toplum; Einstein’ı Einstein yapan da, çok zeki olmasının yanında, kabiliyetlerini ortaya koyabileceği fırsatları bulabilmiş olmasıdır. Genlerin zekâ ve diğer zihnî melekeler üzerinde bir alt yapı veya temel olması bakımından tesiri olduğu kesindir. Ama ruhî lâtifelerin ve cemiyetin karşılıklı gerçekleşen kompleks tesirlerini bütün olarak ele alınca, insanın mükemmelliği ve meçhuliyeti daha iyi anlaşılabilmektedir.

İnsan klonlansa bile, biyolojik benzerliklerle birlikte farklı bir ferdin ortaya çıkması, belki de ruhun varlığının en iyi ispatı sayılabilir. Farklı bir âlemden gelmiş ve farklı kanunlara tâbi olan ruhun klonlanması mümkün olmayacağı için, sadece bedenen bir insanın kopyalanması çok tehlikeli olmamakla birlikte, çok mânâlı olduğu da söylenemez. Belki tehlikeli bir hayvan gibi olması da mümkün olabilir. Nebatî ve hayvanî ruh sahibi canlılar, maddî sebepler bir araya getirildiğinde, klonlanmaları mümkün olabiliyor. Ancak insanî ruhun bedene kazandıracağı insan olma vasıfları çok hususî bir ilâhî lütuf olarak bahşedilmektedir. Biyologlar lâboratuarda milyonlarca dolar harcayarak yüzlerce yumurta arasından sadece birisinde başarılabilecek klonlama çalışmasıyla sadece et ve kemik yığınından ibaret bir canlı üretebilir, fakat sadece şekil olarak insana benzeyen o canlıya cebren insanî ruh verilemiyeceği için, netice hiç de iç açıcı olmayacaktır.

Meseleyi biraz daha anlaşılır kılmak için şöyle bir misal de verebiliriz: herkesin bildiği gibi at ile eşek farklı türler olduğu halde, hayvanlar arasında istisnaî bir durum olarak birleştiklerinde, çoğalma kabiliyeti olmayan bir melez hayvan meydana gelir. Dişi at ile erkek eşeğin çiftleşmesinden doğan kısır meleze katır denir; daha dayanıklı, güçlü ve iri bir hayvandır. Erkek at ile dişi eşek bir araya geldiğinde ise; bardo adı verilen kısır melez meydana gelir, bu ise daha küçük ve diğerine göre daha zayıftır. Halbuki her iki durumda da, at ile eşeğin DNA’ ları % 50 – % 50 nispetlerinde bir araya gelmektedir. Aynı miktar DNA’ya sahip olmalarına rağmen bu farklılık nereden kaynaklanmaktadır?

Burada gözden kaçmaması gereken husus, çekirdek DNA’sı haricindeki genetik malzemenin mevcudiyetidir. Katır örneğinde olduğu gibi, her iki şekilde ortaya çıkan katır ile bardo’un hücre çekirdeklerinde bulunan kromozomlarda aynı miktarda DNA bulunmasına rağmen, dişinin at olması durumunda ortaya çıkan katırın, annesinden gelen yumurta hücresindeki mitokondri DNA’sı farkından dolayı, büyük bir farklılık oluşturuyor.

Patent Çıkmazı


Patent sistemi sayesinde bilimsel buluşların taklit edilip izinsiz kopyalanması engellenmiş ve icat sahiplerinin ödüllendirilip emeklerinin karşılığının verilmesi sağlanmıştır. Tıp dünyasında patentler çoğunlukla ilâçlar ve kimyevî maddeler için kullanılmıştır. Fakat son zamanlarda insan DNA’sının büyük bir kısmı deşifre edilince, tespit edilen genlerin patentlenmesi gündeme gelmiş ve ABD’de patentleme işlemine başlanmıştır.

Geçen sene haziran ayında dönemin devlet başkanı Bill Clinton’ın da katıldığı bir basın toplantısında, insan DNA’sının büyük bir kısmının tespit edildiği dünyaya açıklandı. Yalnız, bilgiler bütün insanlığın hizmetine açılamadı. Sebebi, bu büyük ve masraflı projenin büyük şirketler tarafından yapılıyor olmasıydı. Şirketlerin büyük paralar harcayarak elde ettikleri bilgileri herkesin hizmetine sunması da zaten ticaret mantığına aykırıdır.

Ayrıca söz konusu bilgileri para karşılığı satın alsanız bile, patentleri olduğu için kullanım konusunda yine kısıtlamalarla karşılaşılmaktadır. Belki bir gün AIDS veya kanser gibi ölümcül hastalıklarının tedavi metotları bulunsa bile, sadece ticarî mantığa aykırı olması sebebiyle, yeterli parası olmayan insanların hizmetine sunulamayacak.

DNA’nın Tamamının Okunması Genetik Şifrenin Tespiti İçin Kâfi mi?


DNA intronlar ve ekzonlar olmak üzere iki kısımdan meydana gelmektedir. Ekzonlar birleşerek bizim gen olarak tanımladığımız anlamlı kısımları meydana getirmektedirler. İntronlar ise DNA’nın anlamsız kısımlarıdır. Fakat enteresan olan, DNA’nın % 97’sinin anlamsız olan intronlardan yapılmış olduğudur. Genleri teşkil eden anlamlı kısım ise sadece % 3’lük bir yekün tutuyor. Peki bu kadar çok olmasına karşı anlamsız olan intronların hiç bir vazifesi yok mu? Belki daha başka vazifeleri de var ama, günümüzde bilinen tek vazifesi, DNA’nın maruz kalacağı radyasyon veya mor ötesi ışınlara karşı, anlamlı genlerin maruz kalma ihtimalini % 3’e düşürmesi, yani bir çeşit paratoner vazifesi görmesidir. Basit bir örnek verirsek, bir insanın her bir hücresinin çekirdeğinde yaklaşık iki metre uzunluğunda DNA bulunmaktadır. Burada karşımıza çıkan enteresan husus, anlamsız intronlar ile anlamlı ekzonların aynı harflerden yapılmış olmasıdır. Yani insanın DNA dizilişini ortaya çıkarmak sadece bir başlangıçtan öteye gidememektedir. Esas önemli olan, intronların arasına gizlenmiş ekzonlardan oluşan genlerin tespit edilmesidir. Henüz insanın gen sayısı bile tam olarak bilinmemektedir. Bazı bilim adamlarına göre insanda 25 bin bazılarına göre ise 32 bin adet gen bulunmaktadır. Dört harfli alfabe (AGTC) ile yazılmış bir dizilişin tespiti; kazı çalışmalarında, 3.000 yıl öncesine ait tarihî bir kitabenin büyük gayretlerden sonra ortaya çıkarılmasına benzetilebilir. Kitabede ne yazdığını görmek, orada yazılanların okunabileceği mânâsına gelmez. Belki de o 3.000 yıllık kitabedeki yazılanları okuyabilmek, kazı çalışmasında kitabenin ortaya çıkarılmasından daha zor olacaktır. Bu da demek oluyor ki, insanın DNA dizilişi ortaya çıkarılsa bile, genlerin tam olarak yerlerinin tespiti ve mânâlandırılması zaman alacaktır.

İnsan DNA’sı, Ama Hangi İnsan?


İnsan DNA’sının dizilişi ortaya çıkarıldı ama, dünyada insanların sayısınca gen kombinasyonu olduğunu unutmamak gerekir. İnsan DNA’sı tespit edildi derken, kastedilen sayısı belli seçilmiş insanların DNA’larının şifresidir. İnsan DNA’sı, ırklara, toplumlara, belli hastalıklara göre farklılık gösterdiği için, bu şekilde bir kıyaslamalı istatistiğin hazırlanması da uzun süre alacak gibi görünüyor. Herkesin, tek tek, gen haritasının çıkarılmasından sonra ortak bir formül vermek, günümüzdeki teknolojiyle çok fantastik olur.

İnsanın gen haritasının çıkarılması, hastalıkların moleküler seviyede tedavisinde faydalı olmayı hedeflediği müddetçe, insanlık için ümit vaadetmektedir. Bunun için farklı insanlardan alınan DNA örneklerini karşılaştırmak suretiyle hangi genlerin çalışmamasıyla hangi hastalığın ortaya çıktığını araştırmak gerekmektedir. Bu çalışmalar bitirildiğinde inşaallah birçok irsî hastalığın da tedavi edilme imkânına veya o hastalığın hiç ortaya çıkmaması gibi bir neticeye ulaşılabiliriz.

Reklamlar

One Response to DNA Herşey mi?

  1. pınar dedi ki:

    ne kadar gereksiz şeyler yazılmış yaaaa

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: