Dönüşü Olmayan Gemi

Dr. Ömer Said GÖNÜLLÜ (sızıntı)


1995’ten bu yana Samanyolu Galaksisi’ndeki bazı yıldızların etrafında çeşitli gezegenler keşfedildi (“Uzay-aşırı Gezegenler”, Sızıntı, Mart 1999). Kuyruklu yıldızlar gibi buharlaşacak kadar sıcak gezegenler, neredeyse yıldızlar gibi ışık yansıtan büyük gezegenler, yıldızlarının etrafındaki yörüngede birbirlerini enseden izleyerek dolaşan gezegenler. Bulunamayan ise, bizimkisi gibi bir gezegendi. Bunda cihazların henüz yeterince hassas olmamasının da payı olduğuna inanan NASA, Dünya tipinde bir gezegen araştırmaya yönelik olarak tasarladığı bir teleskobu (Terrestrial Planet Finder) 2010’ların ortasına kadar yörüngeye yerleştirmeyi plânlıyor. Bu çerçevede, 150 civarında yıldızın gözlenmesiyle Dünya benzeri bir gezegene rastlama ihtimalinin mevcut olduğu düşünülüyor.


Fakat, bir kardeş gezegen, yanıbaşındaki yıldızın göz kamaştıran parlaklığında görülmeyebilir, veya donuk bir ışık noktası gibi görülür. Bu ise, temsil ettiği gezegenin kütle, sıcaklık ve kimyevî yapısının anlaşılması için gerekli verileri yaklaşık olarak sağlayabilir. Meselâ oksijence zengin, su buharı ve metan ihtiva eden bir atmosfer, bizimkine benzeyen bir hayatın kimyevî işaretlerini gösterebilir. Bu durumda böyle bir yolculuğun Mars’a kadar olan kısmı nisbeten daha “olabilir” gözüküyor. Fakat Güneş sisteminin dışına çıkarak başka bir yıldız sistemine doğru yolculuk yapmak o ölçüde “olabilir” gözükmüyor. Bize en yakın yıldız sistemi olan, ve Dünya benzeri bir gezegen bulma açısından en uygun yer olarak gözüken Alpha-Centauri 4.4 ışık-yılı uzaklıkta bulunuyor (ışık hızıyla gidildiği takdirde yaklaşık 53 ayda varılabilecek bir mesafe). Bu kozmik ortamı aşıp Alpha-Centauri’ye varmak için, bugüne kadar inşa edilenlerden çok daha gelişmiş ve hızlı bir uzay gemisi gerekiyor. Bir başka yıldız, Cancri 55 ise, bizim sistemimizdekine benzeyen üç büyük gezegene sahip ve öncekinden 10 kat daha uzakta (Weed, 2003).


NASA’nın Jet Propulsion Laboratuarı’nda (California) ileri fırlatma teknikleriyle ilgili araştırmaları yöneten ve bir astronotu 50 yıldan daha az bir zamanda Dünya’dan Alpha-Centauri’ye götürebilecek beş farklı fırlatma teknolojisi üzerinde çalışan mühendis Robert Frisbee, böyle bir seyahat için, en azından geçmişte Ay’ı hedeflemiş Apollo programındaki gibi yoğun bir araştırma ve mühendislik çabası gerektiğini söylüyor.

Atom Roketleri


1903’te Rus fizikçi Konstantin Tsiolkovsky yıldızlararası yolculuğun önündeki büyük engeli keşfetmişti. Bir roketin âzamî hızı, kendi eksoz borusundan gaz çıkış hızının yaklaşık iki katıyla sınırlıydı. Bugün uzay mekiği eksoz gazını saniyede 5 kilometre civarında bir hızla püskürtüyor. Dolayısıyla hızı saniyede 10 kilometreyi (ışık hızının 30 binde biri) geçemeyen bir mekik, Alpha-Centauri’ye ancak 120 bin yılda ulaşabilir. Yıldıza bir insan ömründe ulaşabilmek için, roketin, hidrojen veya benzinle çalışan mevcut iticilerden 3000 kat yüksek bir hızla yolculuk yapması gerekiyor. Bu durumda, nükleer reaksiyonlarla açığa çıkan büyük enerjiden başka bir kaynak olmadığı görülüyor. Bu enerji üç şekilde elde edilebilir.


1) Nükleer fisyon (atom çekirdeğinin bölünmesi)


Atom bombalarının ve nükleer reaktörlerin çalışma prensibi atom çekirdeğinin bölünmesine dayanır. Radyoaktif bir atomun çekirdeği bölündüğünde, ortaya çıkan yüklü yeni atom parçaları ışık hızının % 3’ü kadar bir hızla (saniyede yaklaşık 8 bin kilometre) hareket eder, dolayısıyla çok büyük bir enerji serbest kalır. Lawrence Livermore National Laboratuarı’ndan George Chapline ve ekibi bu yüksek hızlı taneciklerden yararlanacak henüz teori safhasında bir reaktör dizayn etti. Bu, silindirik bir kule içinde dönen üstüste konmuş plâk istifine benziyor. Her plâk, plutonyum veya amerisyum gibi radyoaktif yakıtla kaplı grafitten (saf karbon) oluşuyor. Yakıt kulenin içinde döndüğünde içerideki ilâve radyoaktif malzemeyle karşılaşır ve kontrollü fisyon zincir reaksiyonunu tetikler. Reaktör etrafındaki güçlü mıknatıslar, meydana gelen nükleer parçaları yakalar; bunlar süratle tek bir yöne kanalize olur ve roketi ışık hızının % 6’sına hızlandırabilen bir eksoz üretir. Işık hızının % 10’unu aşmak (saniyede 30 bin kilometreden daha yüksek hız elde etmek) için, iki fisyon roketi yaparak üstüste koymak düşünülüyor. İkinci itme takımı roketin hızını iki katına çıkarabilir, ve araç, ışık hızının % 12’si civarında bir hızla gidebilir. Yolculuğun sonlarına doğru roketin hızını azaltmak için, araca başka iki itme takımının daha monte edilmesi gerekir. Bu şekilde yaklaşık 46 yıl sonra Alpha-Centauri’deki kardeş gezegen etrafında araç yörüngeye oturmuş olur. Daha uzak yolculuklar ise, ilâve itme takımları kullanılsa bile, insan ömründen daha uzun bir zaman gerektiriyor. Araç ağırlığını asgarî seviyede tutmak için, fisyon roketinin amerisyum gibi hızlı bozunan nükleer yakıt kullanması gerekir. Amerisyum tabiî bir radyoaktif element değildir; kullanılmış nükleer yakıttan elde edilir. En yakın yıldıza düzenlenecek böyle bir misyon kabaca 2 milyon ton amerisyum gerektirir. Yakıttan kaynaklanan radyasyonun araç ve içindekilere ulaşmaması için aracın radyasyonu geçirmeyecek bir zırhla kaplanması da önemli miktarda malzeme ağırlığı anlamına gelir. Daha ucuz uranyum ve plutonyum kullanılması ise, yakıt ağırlığının daha da artması demektir.

2) Nükleer füzyon


Bir füzyon motoru, atom çekirdeklerinin birleşmesinden gelen enerjiyle çalışır, ve fisyon motorundan daha verimlidir. Füzyon reaktörü daha az zararlı radyasyon üretir. Döteryum (ağır hidrojen) ve helyum 3 (olağan helyumun daha hafifi) ile çalışan bu reaktörü yakıtla beslemek daha kolaydır. Her iki element de Ay sathında ve Jüpiter atmosferinde bol miktarda mevcuttur. Füzyon-esaslı bir misyon uzak bir yıldıza gitmeden önce, Güneş sisteminde böyle bir yakıt istasyonunu ziyaret edebilir. Fakat, onlarca yıllık gayrete rağmen, mühendisler henüz çalışabilen bir füzyon reaktörü geliştiremediler. Hidrojen bombasında füzyon reaksiyonunun nasıl oluşturulacağı biliniyor, fakat enerjinin kontrolü hâlen çok zor.


Princeton’da (New Jersey) Millî Küresel Torus Tecrübesi ve İngiltere’de Avrupa Ortak Torus Girişimi gibi füzyon test mekanları, döteryum çekirdeklerini manyetik ortamda tutmakta ve milyonlarca derece sıcaklığa ısıtmaktadır. Çekirdekler çarpılıp ezilince bazıları birleşmekte ve enerji açığa çıkarmaktadır. Bu denemeler, füzyon reaksiyonuyla ürettikleri enerjinin hâlen iki katını harcıyor, fakat bu nisbet giderek düzeliyor. Reaksiyonlarda ortaya çıkan yüklü tanecikler manyetik bir hortumdan geçirilebilir ve ışık hızının yüzde 12’sine erişen iki kademeli rokette kullanılabilir. Füzyon enerjili yolculuğun süresi fisyon roketininki gibidir; yani en yakın yıldıza ulaşabilecek kadar fakat daha ötesine değil. Füzyon roketi 2 milyon ton kadar yakıt gerektirir, fakat bunu radyasyon kalkanı olmaksızın taşır ve kullanır.

3) Antimadde


Einstein’ın meşhur E=mc2 denklemiyle anlaşıldı ki, madde enerjinin yoğunlaşmış şeklidir. Fisyon ve füzyon reaksiyonları, kütlenin (binde bir, onbinde bir gibi) çok küçük kesirlerinin enerjiye dönüşmesi demektir. Fakat maddeyi ayna ikizi olan antimaddeyle birleştirerek yaklaşık % 100 verimlilikle enerjiye dönüştürmek de mümkündür. Fizikçiler, atom-altı parçacıkları ışık hızına yakın hızlarda parçalayarak çok küçük miktarlarda antimadde elde ettiler. Yakın zamanda, Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi CERN’de (Cenevre), 1 milyon antihidrojen atomu üretildi (toplam ağırlıkları kilogramın yaklaşık katrilyonda birine karşılık geliyor). Bu, yıldızlararası uçacak roket için büyük bir yakıt imkânı demek. Antimadde yakıtla yüklü bir roket yapma düşüncesi göz korkutuyor. Frisbee, “Kırıntı ve parçalar, ayrıca tanklar, mıknatıslar, radyatörler ve gereken elektromanyetik tanecikler üretildi.” diyor.


Antimadde roketinde, bir antihidrojen dozu, eşit miktarda hidrojenle bir yanma odasında karıştırılır. Meselâ herbirinden 225 gram tüketilmesi, 10 megatonluk hidrojen bombasından daha fazla enerjiyi serbest bırakır; bu esnada, pion ve muon denilen atom-altı tanecikler neşrolur. Manyetik hortum içine hapsedilen tanecikler aracın gittiği istikametin aksi yönünde ışık hızının üçte biri kadar bir hızla eksoz çıkışı yaparak aracı iter. Böylece olabilecek en güçlü rokete sahip uzay gemisi ışık hızının % 66’sı kadar bir hıza ulaşmış olur. Alpha-Centauri’ye gönderilecek iki itme takımlı antimadde roket 900 bin ton civarında yakıta ihtiyaç duyacak, ve hedefine 41 yılda varacak. Neticede, böyle uzun bir yolculuk için gereken sürekli enerjinin yukarıda sözü edilen üç yakıt sistemiyle de gerçekleştirilmesi bugün için imkânsız görünüyor.

Roket Ötesi Alternatifler


Antimadde roketi de dahil, klâsik roketlerle ilgili en büyük sıkıntı, Merkür, Gemini, Apollo ve uzay mekiği yolculuklarında da görüldüğü gibi, uzay araçlarının gitmesi için gereken itici gücü yanında taşımak zorunda olmasıdır. Bu yüzden, roket itme kuvvetinin büyük kısmı yakıtın (ve de yakıt tankının) taşınmasında harcanır. Dünya yörüngesinde veya Ay’a yapılacak kısa bir sefer için bu kabul edilebilir. Fakat diğer yıldızlara yolculuk, daha hafif, daha uçucu, ve herhangi bir roketten daha süratli -neredeyse ışık hızında- yeni itici sistemler gerektiriyor. Yıllardan beri geliştirilen bu fikir test edilme safhasına gelmiş durumda.

Lazer yelkenlisi


Hughes Aircraft araştırma laboratuarından fizikçi Robert Forward 1984’de, uzay yolculuklarıyla ilgili olarak, geçmişteki yelken teknolojisini esas alan bir teklif ortaya attı. Buna göre, denizde rüzgarın yelkenli gemiyi itmesi gibi (ağırlığı gemiye göre çok az olan yelken bezinin aldığı rüzgârla gemi gider), güçlü bir lazer ışını da dev bir yelkenliyi uzayda itebilir. Lazer hüzmesindeki fotonlar gemiye ulaştığında momentumlarını transfer eder ve gemiyi iter. Gemi tedricen fakat sürekli hızlanır (birden hızlanırsa astronotlar ölür); itici lazer ise Güneş sisteminde kalır.


Mühendisler basit bir uzay yelkenlisi yaptı. Fakat bu, lazerden gelen foton hüzmesiyle değil, Güneş’ten gelen ışıkla yolalan bir gemi. Uzay çalışmaları yapan özel bir şirket, Planetary Society bu doğrultuda ilk güneş yelkenlisi olan Cosmos 1’i inşa etti. Yaklaşık 23 kilo ağırlığında, 31 metre uzunluğunda, üstüste konmuş alüminyum tabakalardan oluşan bu araç 2003 sonunda Barent Denizi’nde bir Rus denizaltısından uzaya gönderildi, ve Güneş ışığının itmesiyle yüksek yörüngeye ulaştırıldı. Jet Propulsion Laboratuarı’nda güneş yelkenlileri grubunun başkanı mühendis Hoppy Price, yakıtsız bu tip itici mekanizmanın gezegenlere yönelik yeni misyonlara imkân vereceğine inanıyor. Fakat Güneş ışığının gücü uzaklıkla azaldığı için, güneş yelkenlileri Güneş’ten çok uzakta çalışmıyor.


Buna karşılık, odaklanmış bir lazer ışını hüzmesi bir gemiyi Alpha-Centauri’ye doğru itebilir. Çünkü bir lazer hüzmesi yolaldığı mesafe uzadıkça dağılmaz ve zayıflamaz. Forward’ın fikrini esas alan Frisbee, Cancri 55 yolculuğu için bir tasarım yaptı. Bu uzay aracı 950 kilometre çapında alüminyum bir yelkenle yolalacak. Bu dairenin merkezinde mürettebat kabini yeralacak. Dünya yörüngesinde veya Ay sathında bulunan güçlü bir lazer bu çok geniş ve esnek alüminyum aynayı saniyede 66 bin kilometre hızla (ışık hızının % 22’si kadar bir hızla) uzayda itecek. Ayna, lazer hüzmesini odaklayacak ve bir yelkenli gibi hareket edecek. Uzay gemisi normal sür’atine ulaşıncaya kadar lazer tarafından yıllarca itilecek. Lazer daha sonra aracın yavaşlamasında rol oynayacak. Gelen lazerin yüksek enerjisinden kaynaklanan ısıyı dağıtmak için yelkenlinin geniş olması gerekiyor (950 km çap). Alüminyum nisbeten çabuk ergiyor. Eğer yelken uzayda imâl edilirse, daha hafif, daha elastik bir malzeme işlenebilecek. NASA’nın Glenn Araştırma Merkezi’nden (Ohio) Geoffrey Landis, yüksek sıcaklıklara dayanıklı niobyum veya elmasdan imâl edilmiş ince filmler üzerinde araştırma yapıyor, ve bunların kalınlık itibariyle bir sabun köpüğü gibi olduğunu söylüyor. Yüksek sıcaklık malzemeleri daha şiddetli lazer ışınına dayanıklıdır. Alüminyum yelkenle aynı kabiliyetlere sahip bir elmas film daha çabuk hızlanma demektir; yolculuk zamanı kısalabilir. Uzay yelkenlisini Cancri 55’e doğru sürmek için gereken lazer enerjisi, yaklaşık olarak 17,000 terawat kapasitenin sağlayacağı (yeryüzünde herhangi bir anda tüketilen toplam enerjinin 1,200 katı) bir enerji akışına eşittir. Böyle devasa bir enerji, güneş-pompalı bir lazerle karşılanabilir. Bu, güneş ışığını alan ve odaklanmış, uygun ışın hüzmesine dönüştüren bir cihazdır. Chicago Üniversitesi’nden iki fizikçi, Roland Winston ve Joseph O’Gallagher’in geliştirdiği sistemde, ışık normal şiddetinin 84,000 katına yoğunlaşıyor. Frisbee, bir lazer yelkenlisinin on yıldan daha az bir zamanda ışık hızının yarısı kadar bir hıza erişmiş olacağını, 320 kilometre çapında bir yelkenliyle Alpha-Centauri’ye 12,5 yılda, 950 kilometre çapında bir yelkenliyle Cancri 55’e 86 yılda ulaşılabileceğini hesaplıyor.

Füzyon tazyikli jet


Hayal edilen uzay aracında, lazer yelkenlisiyle klâsik roketin iyi vasıfları harmanlanmaktadır. Araç, istenen tarafa yönlendirilecek, ve itici kuvveti yanında taşıması gerekmeyecektir. Fizikçi Robert Bussard 1960’ta böyle bir teknoloji tasarlamıştı: “Füzyon tazyikli jet”. Bu sistemde, onbinlerce kilometre çaplı manyetik bir huni oluşturmak için dev bir mıknatıs kullanılır. Füzyon tazyikli jet, yanına herhangi bir yakıt tankı almaksızın ışık hızının yaklaşık % 4’üne ulaşıncaya kadar yolalır. Daha sonra manyetik huninin boğazı, motorları aynı kapasitede çalışır tutmak için yıldızlararası uzayda bulunan hidrojeni alıp yakıt olarak reaktör içine boşaltır. Bu tasarımla, kabaca, Alfa-Centauri’ye 25 yıl, Cancri 55’e 90 yılda ulaşılacağı hesaplanıyor. Burada iki mühendislik problemi ortaya çıkıyor. Birincisi, havanın aerodinamik direnci. Eksozdan çıkan füzyon tanecikleri gemiyi iter, fakat cepheden dolan yıldızlararası hidrojen aracı yavaşlatır. Galaksinin yoğun bölgelerinden geçerken araç durmaya yakın yavaşlar. Pioneer Astronautics şirketinden mühendis Robert Zubrin, yıldızlararası uzay gemisini ek yakıt harcamadan yavaşlatmak için fren olarak benzer bir manyetik alan kullanılabileceğini düşünüyor. İkinci güçlük, bugün tecrübî füzyon reaktörlerinde kullanılan iki hidrojen izotopu döteryum ve trisyumun uzayda nâdir olmasıdır. Yıldızlararası hidrojenin büyük kısmı tek protonlu olan hidrojendir, ve bununla füzyon yapma konusunda henüz bilgi mevcut değildir.


Netice itibariyle, yıldızlara ulaşmanın fikir plânında mümkün gözüken yolu, yolculuk için gereken yakıtı aracın yanında taşımamaktır. 1997’de Dünya’dan fırlatılan Cassini-Huygens uzay aracının milyarlarca kilometre mesafeyi nükleer yakıtla yedi yılda aldığı düşünülürse, henüz fikir safhasındaki bu projelerin birgün gerçekleştirilmesi akıldan uzak gözükmemektedir. Temel ve mühendislik bilimlerindeki gelişmelerle bu tip yakıtsız projeler bir ütopya olmaktan çıkarabilir, insan belki de ışık hızına yakın hızlarla uzayda yolculuk yapabilir, uzay-zaman iyice izafileşebilir.

Yolculuğun Diğer Unsurları


İnsan, evinden-oturmuş düzeninden ayrıldığında alışageldiği rahatlığına en kısa zamanda kavuşmak ister. Bir müddet mahrumiyet çekerse, normal hayat akışında ne kadar da fazla (veya gereksiz) eşya ve alışkanlık edinmiş olduğunu anlar. Meselâ levazımatı yanında, zor şartlar altında uzun bir yolculuk yapması veya küçük-boş bir mekanda kalması gerektiğinde, evindeki eşyaların büyük kısmını bırakır, kısıtlı imkânlarla idare etmeyi, tasarruflu davranmayı öğrenir ve bazı hususları daha iyi anlayabilir: Yeryüzü, Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının değişik şekil ve derecelerde tecelli ettiği, bütün sakinlerine hitap edecek zenginlik ve genişlikte yaratılmıştır (her an ihtiyaç duyduğu oksijenden yerçekimi kuvvetine, manyetik kalkandan suya, çeşitli meyvelerden buğdaya, süt sağdığı inekten balını yediği arıya kadar) ve burada hem karbon-oksijen-azot-su gibi maddeler, hem de insanın ve diğer canlıların atıkları işlenip yeniden çevrime kazandırılmakta, hiçbir şey zâyi edilmemektedir.


Oksijen: Astronotlar oksijen teneffüs edip, karbon dioksid verecekler. Mekanik gaz temizleyicilerle CO2 içerideki havadan ayrılacak. Kimyevî prosesler, iki oksijen atomuyla bir karbon atomu arasındaki bağı koparacak ve CO2’nin O2 kısmını yeniden kazanacak.


Su: Su halkasını tamamlamak, banyo ve sulama suyunu, idrarı, hatta teri arıtmak mânâsına geliyor. Uzay mekiğindeki astronotlar suyu, hidrojenden elektrik üretirken yakıt hücrelerinin yan-ürünü olarak elde ediyorlar. Bu, uzun vâdeli bir çözüm değil. NASA’nın Dünya’da yalıtım odalarında yaptığı tecrübelerle, havadaki su buharı yoğunlaştırıldı, ayrıca atık-su ve idrar yeniden prosese tâbi tutularak 90 gün boyunca su devr-i dâimi başarıyla gerçekleştirildi.


Yiyecekler: Uzay yolcularına sürekli yiyecek temini, büyüyüp biçilen bitkileri gerektirir. Bu, araçta verimli bir şekilde yapılmalı. Kalori alımını en üst seviyeye çıkaran ve büyüme çevrimini kısaltan buğday ve patates gibi bitkiler üzerinde çalışmalar devam ediyor. Birçok bitki yüksek dozda CO2 aldığı takdirde -astronotların dışarıya verdiği CO2- daha hızlı büyüyor. Yıldızlararası seyahat yapacak bir uzay aracında hayatın sürdürülmesinde mâkul kütle ve enerji kapasitesiyle bu mümkün olabilir. Lockheed Martin şirketinden mühendis Nigel Packham dışarıyla ışık ve hava bağlantısı olmayan ve içinde buğday yetiştirilen özel odada 15 gün kaldı, ve buğdayların fotosentezle ürettiği oksijeni soludu.


Çekim kuvveti: Dünya’da yerçekiminin sürekli tesirine cevap olarak kemikler güçlenirken, çekimsiz ortamda geçirilen birkaç aydan sonra astronotlarda kemik erimesi başlar. Hamster tekerleği gibi dönen, yatay dairevî bir mürettebat dairesinde çekim kuvveti oluşturulabilir. Merkezkaç kuvvet astronotları dış duvarlara -kendi zeminlerine- doğru iter, ve onlarda ağırlık hissi oluşturur. Aracın ürettiği enerjinin bir kısmı harcanarak sistem çalıştırılabilir.


Radyasyon kalkanı: Yıldızlararası uzayda zararlı kozmik ışınlar ve çok hızlı atom-altı parçacıklar vardır. Mürettebatı korumak için, araç etrafında radyasyon ve parçacık geçirmeyen bir kalkan oluşturmak gerekir.


Göktaşlarına karşı kalkan: Yıldızlararası ortam her ne kadar -makroskobik cisimler bakımından- oldukça boşsa da, ışık hızının yüzde 50’si kadar hızla hareket eden mikroskobik bir kırıntı felâket getiren bir çarpmaya yolaçabilir.


Robot göndermek: Böyle uzak mesafeli bir misyonda gemidekilerin Dünya ile haberleşerek iş yapmaları zorluklar arzedecektir. Bu durumda geminin robotik sistemle idare edilmesi fikri gündeme geliyor. Halbuki sistemin, bizzat kendisinde ortaya çıkacak beklenmedik problemlerin de üstesinden gelebilecek kapasite ve sağlamlıkta olması lâzım. Gemi hedefine sâlimen varırsa, robotun Dünya’dan idare edilmeksizin teferruatlı keşif çalışmaları yapması gerekecek. İnsan beyninin esnekliğine kısmen benzetilen bir sun’i zeka sistemiyle çeşitli tecrübeler gerçekleştirildiğinde netice hiç de iç açıcı olmadı. İnsanınkine yakın cevap verecek bir sun’i zeka sisteminin nasıl gerçekleştirileceği bilinmiyor. Bu kısmen başarılsa bile, ilham alan, sezen, ruh sahibi insanın doldurduğu bir pilot koltuğu gerekecek.


Yukarıda anlatılanlardan, konunun, ABD’nin keşif, icat, teknolojik yenilik ve dolayısıyla patent hacminin büyüklüğüyle ilgili yanları olduğunu da görüyoruz. NASA, önüne ulaşılması güç hedefler koyup yola çıkınca, ister istemez birçok keşif ve icatta bulunuyor, teknoloji geliştiriyor. 1961’de uzaya henüz tek bir Amerikalı çıkmış ve sadece onbeş dakika dolaşmış iken, ABD Başkanı Kennedy Ay’a bir insanın ayak basması talimatını verince çalışmalar başladı. Henüz Dünya’nın çekim alanı dışına üç insanı çıkaracak güçte bir roket bile inşa edilmemiş, Ay’ın üzerine yumuşak iniş yapacak ve sonra tekrar Dünya’ya dönecek bir uzay gemisini de kimse idare etmemişti. İşte bu süreçte, birçok ara safha (yeni icatlar) bir iradenin ısrar etmesiyle başarıldı. Burada Sovyetler’e karşı bir güç yarışı sözkonusuydu. Fakat ortaya irade konmasaydı, Ay’a ayak basılamazdı (“Ayak basıldı da ne oldu?” sorusu da önemli).


Büyük hedefleri olan fakat kısa vadede ütopik gözüken bu çalışmalar, Mars’a insanlı yolculuk gibi çeşitli zorluklar arzeden projeleri daha olabilir gösteriyor. Daha yakın zamanda geliştirilen bir başka projeye göre, Dünya’dan gönderilecek mikro-dalgaların tesiriyle yakıta dönüşüp enerji sağlayacak bir malzemeyle kaplanmış 100 metre çaplı bir güneş yelkenlisinin bir ayda Mars’a ulaşacağı hesaplanıyor (Biever, 2005). Ancak, Ay hatta Mars yolculuklarından farklı olarak, Güneş sistemi dışına doğru bir yolculuk, bilhassa “insan” unsuru açısından öncekilerle karşılaştırılmayacak zorluklar arzediyor.

Mürettebat ve hâlet-i rûhîye


Bir astronot uzayda 40 yıl yaşayabilir mi? Her ne kadar astronotları uzay istasyonunda bedenen sağlıklı tutmanın yolları biliniyorsa da, görev süreleri genellikle birkaç ay ile sınırlı kalıyor, ve Dünya’dan istasyona sürekli olarak gıda ve malzeme desteği sağlanıyor. Astronotlar Dünya’ya döndüğünde sistematik tıbbî kontrole tâbi tutuluyor. Bir başka yıldız sisteminde bulunan Dünya benzeri en yakın gezegene yapılacak yolculuk ise, bu gibi desteklerin sözkonusu olmadığı, onlarca yıl alacak bir süreç demek. Yaratılış harikası Dünyamız üzerinde milyarlarca metre küp hava, yüz milyarlarca metre küp tatlı su, yüz milyonlarca dönüm ekilebilir toprak gibi nimetlerden faydalanıyoruz. Fakat bir uzay gemisi bütün bir gezegen üzerinde sergilenip insana sunulanları taşıyamaz. Bu yüzden, gemiye konan mütevazi ölçekteki oksijen, su ve yiyecekler neredeyse % 100 kazanım nisbetiyle devr-i dâime (recycle) tâbi tutulmalı. “Halkaları tamamlamak” olarak tarif edilen bu devr-i dâim prosesinin üç veya otuz yıl değil, sürekli olarak devam etmesi için bütün halkaların tamamlanması gerekiyor.


Yıldızlararası seyahatin ilk yolcuları için dönüş olmayacak. Onlar ömürlerinin büyük kısmını bu seyahatte geçirecekler. Bugünkü araç tasarımı, geri dönüş için gereken miktarda yakıta -veya lazer yolculuğu için ikinci bir lazer hüzmesine- imkân vermiyor. Bu durumda sorular çoğalıyor: Böyle tek gidişlik bir misyon için nasıl bir astronot tipi seçilmelidir? Mürettebat kaç kişi olmalıdır? Çocuklar veya çocuk doğuracak çiftler mi gönderilmelidir; böylece hedefe vardıklarında keşif çalışmalarını gençler ve sağlam vücudlu olanlar yapsın? (Uzay istasyonunda yapılan önceki çalışmalarla sadece uzaya götürüldüğünde yaşayan değil, uzayda doğan kurbağaların da burada sağlıklı nesiller verip veremeyeceği araştırılmıştı, fakat bu, insan için tecrübe edilmedi). Yoksa, mürettebat dondurularak kırk yıl kadar sürecek bir uykuya mı yatırılmalıdır? (ABD hâlen Antarktika’daki Scott Üssü’nde sıfırın altındaki okyanus suyunda yaşayan balıkların kanındaki antifriz madde üzerinde araştırmalar yapıyor). Bu uzun seyahatte ortaya çıkabilecek anlaşmazlıklar, fıtrat uyumsuzlukları, kişilik çatışmaları ve ölüm korkuları nasıl idare edilecek? Gemiye gönüllü mürettebat (aynı zamanda da yolcu) olacak bilim adamlarının hâlet-i rûhîyesi çok önemli. Bu, yolculuğun kendisinden ve hedeflerinden de düşündürücü. Çünkü mürettebat uzayda ölecek. O halde Dünya’dan ayrılık nasıl olacak? Yolcular ve aileleri (hatta bütün insanlık) neler hissedecek? Ölümden ziyade, “uzayda ölüm” düşüncesinin hissettirdikleri mi farklı olacak? Peki ama biz, bütün bir insanlık ailesi burada neden bu kadar rahatız? Biz de dönüşü olmayan bir gemide değil miyiz!?.. Nihayetinde burada da 40-50 veya 80 yıl sonra ölmüyor muyuz!?.. Kendimizi küçük geminin yolcuları yerine koyduğumuzda 40-50 yıl sonra öleceğimizi düşünüp titriyoruz da, dünya üzerinde neden böyle duygulara kapılmıyoruz? Evet, biz farkında olmasak da, bu büyük Dünya gemisinin Rahman ve Rahim olan Sahibi ve Müdebbiri bize ölüm korkusu hissettirmiyor. Fakat uzay gemisine gönüllü arayanlar onlara bunu hissettirmeme gücüne sahip değiller.
Diğer yandan insan için, cesedinin dünyada kalması ve yerinin bilinmesi de ayrı bir teselli kaynağı oluyor. Şuuraltımızda böyle bir dikkat ve hassasiyet var da, farkında değiliz. Bunu böyle durumlarda hissediyoruz. Ölen, fakat cesedi kaybolan bir insanın yakınları onun cesedini bulduklarında farklı bir teselli duyuyorlar. Bir başka husus da şu: Acaba insan, bedenen öldükten sonra ruhunun olup bitenden haberdâr edileceğini seziyor da, cesedinin uzayda başıboş dolaştığını görmekten mi korkuyor, ve Dünya üzerinde yakınlarının bildiği bir yerde defnedilmiş olmayı istiyor? (Halbuki bütün zaman ve mekânları O’nun ilim ve kudreti kuşatmıyor mu?!..)

Bitirirken


Bizim çok uzağında kaldığımız, nasıl yapıldığını bilmemek, ve yapmak için gerekli teçhizatlara da sahip olmamak bir yana, yapıldığından haberdâr bile olmadığımız, insanlığa getireceği faydalar açısından da tartışmaya çok açık bütün bu çalışmalar belki de asla hedefine ulaşamayacak. Fakat NASA herzamanki yaklaşımıyla, ilk duyulduğunda fantastik, hayalî ve imkânsız gözüken, insanlık için zor ve uzak bir hedef koyuyor önüne, ve baştan kabul edilmiş asgarî bütçesinde daima bu ütopik fikirlerin araştırılmasına imkân veren bir pay bırakıyor. Birçok üniversite ve araştırmacı da, tek bir kuruluşun çizdiği rota üzerinde, tek bir hedefe mâtuf, ve biraraya getirildiğinde büyük bir projeyi tamamlayacak çeşitli parça-çalışmalar yapıyor.
Bütün bu dünyevî-maddî gücü elinde bulunduran bir toplumun hâlet-i rûhiyesi ve güçten yoksun diğer milletlere hangi psikolojiyle baktığı da, üzerinde düşünülmesi gereken bir husus. NASA’yla rekabet eden (“Uzay Çalışmalarının Düşündürdükleri”, Sızıntı, Ekim 2001) ve ABD’den sonra dünyanın ikinci büyük bilim ve teknoloji birikimine sahip Avrupa ülkelerinin kurduğu ESA’nın (Avrupa Uzay Ajansı) Mars’a gönderdiği insansız uzay aracı Beagle 2 bile 2004 yılı başında Mars’a ulaştığında kayboldu. Buna karşılık ABD’ye ait Spirit ve Opportunity uzay araçları ise aynı tarihlerde üç hafta arayla Mars’a kazasız inerek araştırmalara başladı (Chandler, 2005). Bu durum, teknoloji üreten Batı’nın kendi iç blokları arasında bile belli bir güç dengesizliği olduğunu gösteriyor.


Fakat daha önemlisi, bütün bu çalışmaları teşvik eden sâiklerin ne olduğu, bunların hangi mülâhazalarla yapıldığı, insanlık için doğru ve gerekli olup olmadığıdır. Bütün bunların bizi çok ilgilendirmediğini de söyleyebiliriz. Bu yaklaşım doğru gözükse de, insanlığın mukadderatıyla oynayan güçler karşısında belli bir yetersizlik de sözkonusu, ne yazık ki! Mesele, Yaratıcı’ya karşı saygılı, insanlığa karşı yüksek ahlâk ve mesuliyet şuuruna sahip, birikimli ve iyi yetişmiş beyin gücünün varlığı ile bu gücü organize etme iradesinde düğümleniyor. İnsanlığın sadece dünyası değil, ahireti için de ne zaman neyi araştırmak, hangi alanlara bilim-teknoloji yatırımları yapmak gerektiği konusunda sıhhatli ve dengeli adımların atılması ancak böyle mümkün olabilir.


Kabul etsin etmesin, insanın elde ettiği muvaffakiyetler ona lütfedilmektedir. İnsan bunları kendisinden bilip şımarmamalıdır. Maddeyi ve zamanı yaratan Allah, eşyayı insana musahhar kılmıştır. Herşeye Kâdir olan âlemlerin Rabbi fizikî âlemde yüksek hızlı parçacıklar ve ışınlar yaratmış, atom çekirdeğinin parçalanma ve birleşmesine büyük bir enerji potansiyeli koymuş, maddenin keyfiyetini insana öğretmiştir (insanı da bunları anlayacak hususiyette yaratmıştır). Yoksa insanın hızlı haberleşme ve ulaşım teknolojisi geliştirmesi, büyük enerjiler üretmesi mümkün olamazdı. Elektronu düşünelim: Kilogramın 10-31’i kadar kütlesi olan (tartılması imkânsız), bu çok küçük, çok hızlı, hem enerji, hem bilgi taşıyan, hemen her yere girip çıkabilen, neredeyse yer kaplamayan, bazen tanecik, bazen dalga hususiyeti gösteren elektron yaratılmasaydı, bilgisayardan uydulara kadar elektronik teknolojisi geliştirilebilir miydi?!.. Önemli olan husus, bunun hakiki Sahibi’ne verilmesi ve mesuliyet şuuruyla kullanılmasıdır. Aynı durum, uzay yolculukları için de geçerli: Kur’ân-ı Kerîm’in ve Efendimiz’in (sas) açık ve işarî olarak bildirdiği gibi, insanlık Allah’ın izniyle, belki Göklerin ve Yer’in hududundan da (bir imtihan olarak) geçmek isteyecek (Rahman, 55/33-34-35-36), bunu belki de başaracaktır, ama, acaba bu doğru, Allah katında makbul bir hareket olacak mıdır?!..

Kaynaklar

– Weed, W.S., 2003 – Startrek. Discover, Vol 24, No 8. August.

– Biever, C., 2005 – Get to Mars in a month with a solar super-sail. NewScientist, No 2484, 29 January.

– Chandler, D.L., 2005 – Distant shores. NewScientist, No 2482, 15 January

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: