FATİHA ÜZERİNE MÜLAHAZALAR-1

Not: Bu yazı dizisini sayın Hikmet Kaynak’ın @ kitabından derledim,imla hatalarından başka manayı bozacak hiçbir müdahalede bulunmadım.
Mukaddime
Kur’ân’a fatiha ile başlanır. Namaza fatiha ile girilir. Her hayırlı iş bu pırlanta anahtarla açılır ve açılan kapılar arkasındaki karanlıklarda bu ışık kaynağı ile aydınlanır.

Bu itibarla ona her şeyin başı, esası mânâsında “Fatiha” denilir. Maddî-mânevî, ferdî-içtimâîpek cömert­lere derman olması itibariyle ona “Safiye”, insanlığın bü­tün problem ve sıkıntılarına yeterli bir reçete olması cihetiyle “Kâfiye”, bütün kitapların fihristi ve Kur’ânî hakikatların ezelî bir hülâsası olması yönüyle de ‘Ümmü’l-kitâb” den­miştir.

Fatiha, Kur’ân-ı Kerim’in dolayısıyla bütün semavî ki­tapların ana gayesini,temel esaslarını ihtiva eden ve bir ki­tap kadar ihatalı olan mübarek bir suredir. Kur’ân-ı Kerim’deki ana esasları, itikâd, ibâdet, muamelât veya ha­yat nizamı olarak hülâsa edecek olursak, fatiha sure-i celilesînde, bütün itikadı meselelere, bütün ibadetle alâkalı hususlara ve bütün bir hayat nizamına ya bir sarahat, ya bir delâlet veya bir işaret; hiç olmazsa bir remiz bulmak her zaman mümkündür.

Îslâm’da, inanılması gerekli olan esaslar, bir kısım mü-cerred düşüncelerden ibaret değildir. Îslâm’da, imân edil­mesi gerekli olan prensipler,  bilinmesi,  düşünülmesi,

inanılması, benliğe maledilmesi, sonra da onlarla, Allah’a teslimiyete ulaşılması gerekli olan bir kısım hayatî değer­lerdir. Bu hayatî değerler, en geniş manâsıyla, düşünce ve zikirle derinleşir, ibâdetle beslenir; hattâ muamelât ve muaşerette nefsânîlik ve beşerî mülâhazalara girmemek için onlarda çerçeve içine âlınır. Böylece mü’min, her lahza iman dairesiyle münasebet içinde olur ve imanın ana mih­veri etrafında döner durur.

Fatiha suresinde bütün bu hususlar, derin bir müna­sebet İçinde başbaşa ve omuz omuzadırlar:

Sure-i cehle, evvelâ; hakiki manâsıyla hamd-ü sena­ya lâyık olan Zât’ı nazara verir; O’nu varlığın esası sayılan bir kısım sıfatlarla vasfeder, herşeyin zimamının O’nun elin­de olduğu gerçeği üzerinde durur; sonra da O’na, boyun eğilmesi lâzım geldiğine dikkati çeker; bu boyun eğme ve diğer sorumluluklarla beraber gelen külfet, sıkıntı ve ihti­yaçlar karşısında yardımın sadece ve sadece O’ndan iste­nilmesi gerektiğini ihtar eder; hususiyle insanoğlu için yardımların en önemlisi sayılan, hidâyete erdirilme tale­bini hatırlatır ve bu ulvî talebi de en imrendirici bir çerçe­ve ile verir ki; bu çerçeve kadîmden bu yana, Hakk’ın ni’metlerine mazhar olmuş ve azıp-sapma gibi talihsizlik­lere düşmemişlerin çerçevesidir…

Görüldüğü gibi bu sure-i celile, adetâ Kur’ân’ın mu­kaddimesi gibidir. Değişik surelerde tafsil edilen pekçok yüksek hakikât, onda ya İcmal edilmiş, ya bir işaretle gös­terilmiş veya tedai prensipleriyle tedai ettirilmiş gibidir.

“Biz bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, Allah’ın korkusundan onu, baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri, düşünsünler diye insanlara veriyoruz.”(1)

Yani, Kur’an, ilâhî hitaba muhatap olabilecek kabiliyette yaratılmış olan ve ahsen-i takvim sırrına mazhar kılınan insana indirilmiş bir kelâm-ı ezelîdir. Evet, o insana indirilmiştir. Şayet, büyüklük ve azameti nazara alınarak, Kur’ân, insana değil de dağlara indirilmiş olsaydı, dağların paramparça olduğunu görürdün. Allah’a karşı duyduğu haşyetinden dolayı dağlar bu hale gelirdi, ancak; gel gör ki insan, kalb ve kafasını Kur’ân’dan uzak tuttuğu için Kur’ân bu şekilde müessir olamamaktadır. Hislerini Kur’ân’a karşı yabanileştiren his, fikir ve kalb aleminde, o ilâhî hitaba yer ayırmayan insan elbette Kur’ân’dan, nasipsizdir.

Gavvas olana Kur’ân Mücevher dolu umman. Nasipsizdir Kur’ân’dan Her müstağni davranan.

Kur’ân bir kitaptır. Cenab-ı Hak O’nu azametiyle, peyderpey, insanların maslahatlarına cevap verecek şekilde indirmiştir., Hem Kur’ân çok bereketli bir kitaptır. Mübarektir, kudsîdir. Kudsiyet ve ulviyetinde eşi yoktur. Kur’ân, bereketin tâ kendisidir.

İnsanlar onun emirlerine ittiba ettikleri zaman hayatları bereketlenir, milletlerin üstüne çıkarlar. Ve hayatın bütün sahaları, bu ittiba ile yeşillenir, kendisine ait filizleri vererek dünyayı cennet haline getirir.

Bütün bunları tedebbür ve tefekkür etmemiz için gönderilen Kur’ân-ı Kerim, devamlı ve ısrarlı bir beyin sancısıyla, her an ve zaman düşünülmeli ve her devrin İhtiyacı olan hususlar Kur’ân’dan böyle bir çehd ve gayretle istinbat edilmelidir. Başka türlü de Kur’ân’ı anlamak mümkün değildir.

İşte bütün bu hususlara işaretle Cenab-ı Hak:

“(Bu Kur’ân) çok mübarek bir Kitâb’dır. Onu sana indirdik ki ayetlerini düşünsünler ve aklı selim sahipleri öğüt

alsınlar”(2) Ayette     geçen   ” tabiri, bir şeyi evire çevire ele alma, baştan sona, sondan başa gelip giderek teker teker düşünme mânâsına gelir. Ve işte Kur’ân böyle bir tedebbürle incelenmelidir… Ayrıca akıl sahipleri, Kur’ân’dan istifade ile daha nice hakikatları bulup keşfederek,    büyük   ve derin   mânâlara, bu tefekkür

sayesinde nüfuz edecektir ki, âyette” denilmiştir. Bir başka ayette de şöyle buyuruluyor:

“Yoksa kalblerinde hastalık olanlar, Allah, kendilerinin (Peygambere ve müzminlere karşı güttükleri) kinlerini ortaya çıkarmayacak mı sandılar?”(3)  Kur’ân herşeyi çok açık ve vazıh gösterdiği halde niçin Kur’ân’ı tedebbür edip düşünmüyorlar; kaldı ki, Kur’ân’ı okuyup da (bir insanın) Allah yoluna girmemesi düşünülemez.

“Yoksa onların kalblerinde kilit mi vardır? Yoksa kalbleri mühürlenip kapanmış mıdır ki, onların kalblerine Kur’ân hakikatları namına birşey girmiyor?”(4)

Kur’ân, hayatın hayatıdır. İnsanın hayatının hayırlı, müteyemmin ve mübarek olması, Kur’ân-ı Kerim’i hayatına düstur yaptığı nisbette olur. Kur’ân’dan uzak bir hayat uğursuzdur, bereketsizdir. Kur’ân’dan uzak bir milletin hayatında dedikodu, keşmekeşlik ve uzaklığın çapına göre anarşi vardır.

Allah Resulü bir hadis-i şeriflerinde:

“Sizin en hayırlınız Kur’ân’ı (hakâik ve dekâikine inerek) öğrenip sonra da başkalarına anlatandır. “(5)En hayırlı olmak istiyorsak, Kur’ân’ı anlayıp anlatmaya çalışmalı ve bu hususta yazılmış tefsirleri karıştırmalı, onun hakâik ve dekâikinin içine girmeye gayret etmeliyiz. Tâ Kur’ân’a sahip çıkmış olduğumuzu âleme göstermiş olalım… Yoksa yine Kur’ân-ı Kerîm’in ifade ettiği gibi, öyle kenarından kenarından tutan kimselerin Kur’ân-ı Kerîm’in nurundan ve feyzinden gerektiği kadar İstifade etmeleri düşünülemez”

Burada kalbim titreyerek şu tabiri kullanacağım, Kur’ân beni mâzûr görsün:

Kur’ân, kendisine samimi âşık olmayanlara kıskançtır, onlara birşey vermez. Sen bütün gönlünle, hissinle Kur’ân’ın mecnûnu olur, ona yönelirsen o da sana teveccüh edecektir. Aksi halde sen Kur’ân-ı Kerim’in ucundan ucundan tuttuğun müddetçe Kur’ân sana sırlarını açmayacaktır. Zira bu kelâm-ı ilâhî, kendisine bütün benliğiyle teveccüh eden âşık gönüllere nûr ve feyiz aksettirir. Sen onu okumaz, mânâsını tedebbür etmezsen onun feyzinden mahrum kalırsın. Bu hakikati Allâh Rasûlünün şu beyanlarında apaçık görmekteyiz:

Allah Resulü (S.A.V.) bir başka hadis-i şeriflerinde de az bir lafız farkıyla bu gerçeği şöyle belirtmektedir :

“Kur’ân-ı Kerim’i maharetle okuyan bir insan, Kîramen Kâtibin melekleri seviyesinde olur. Onu o seviyede beceremeyen fakat hâlis bir niyet ile okumaya çalışan, okurken de kem küm edip dili dolasan ve Kur’ân’ı okumak ona zor geldiği halde okuyan insana da iki sevap vardır. “(6) Bu sevaplardan birincisi Kur’ân-ı Kerim’i okuma mükâfatı, ikincisi de bu işi zorlukla yerine getirme mükâfatıdır.

Kur’ân bir hazine-i İlâhiyedir. O,serâpâ hayırdır. Onu maharetle, şanına yaraşır bir şekilde okuduğun zaman meleklerin seviyesine yükselirsin. İşin mübtedisi bulunduğun ve güzel okuyamadığın takdirde de yine mahrum kalmaz, iki sevap alırsın.

Buharî ve Müslim’deki bir hadîs-i şerifîyle Allah Resulü şöyle bir muvâzene yapıyor:

“Kur’ân okuyan mü’minin misâli turunçgillerden portakala benzer, tadı da güzeldir kokusu da güzeldir. Kur’ân okumayan mü’minin misâli de hurma gibidir. Kokusu yoktur fakat tadı lezzetlidir. Kur’ân okuyan münâfıkın misâli, kokusu güzel fakat tadı acı olan fesleğen gibidir. Kur’ân okumayan münafığın misâli ise kokusu bulunmayan, tadı da acı olan Ebû Cehil karpuzu gibidir .”(7)

Allah Resulü Kur’ân okuyan mü’mini turunca benzetiyor. Mü’min Kur’ân okuyacak, zira Kur’ân okumadığı takdirde bilemediği hayat düzen ve sistemleri onu inhiraf ettirir. Kur’ân’dan uzak kaldığı müddet ve zaman içinde bilmeyerek Allah’tan uzaklaşmış olabilir. Çünki, Kur’ân onu idare edici bir kitaptır. Allah Resulü bir temsil içerisinde bize bunu anlatıyor.

“Kokusu da hoştur, tadı da hoştur.” İlk defa o iyi bir şey tatmış ve sinesine iyi bir şey indirmiştir. Ve güzel haliyle onu okuduğundan ötürü etrafa da bir koku sinmiştir. Etraf da bu kokunun tesirinde kalır.

Mekke, mü’minleri, sinesinde barındırmaz hale geldiği zaman Hz.Ebu Bekir de barınamayanlar arasında bulunuyordu. Tıpkı kendisinden evvel giden arkadaşları gibi o da Habeşistan’a hicret etmeyi düşünmüştü. Yolda İbnü’d-Dağinne isimli bir müşrikle karşılaştı. İbnü’d-Dağinne sordu:

–  Nereye ey Ebû Kuhafe’nin oğlu?

–  Kavmim   beni   kovdu.   Artık   beni   aralarında barındırmak istemiyorlar,

– Senin gibisi Mekke’den nasıl çıkarılır? Sen, fakirlerin imdadına koşar, dul kadınlara el uzatır, yetimlerin elinden tutarsın. Evet, senin gibi bir insanı Mekke’den çıkarmak, Mekke’yi senin gibi bir kıymetten mahrum etmektir. Gel benim himayeme gir, seni koruyayım.

Hz.Ebu Bekir, döner gelir, o da himayesine aldığını ilan eder. Amma Mekke’li müşrik Hz.Ebû Bekir’e, etrafıyla, havasıyla, Kur’ân’ıyla ne kadar dayanacak bunu zaman gösterecekti. Hz. Ebû Bekir o müşrikin şartlarına uyarak evine çekilir. Orada kendi kendine Kur’ân okumaya başlar. Fakat bir müddet sonra bu ona az gelir. Zira Kur’ân’ın kokusunu burcu burcu etrafa duyurmak lâzımdır. Onun İçin pencerenin önüne cumba gibi bir şey yaptırır, çıkar orada namaz kılar, Kur’ân okur.Hz. Ebû Bekir gözü yaşlı bir insandı. “Allah” dediği an ağlamaya başlar, hıçkırıklarını tutamaz ve namaz kılarken de içinde boyunduruklar dönüyor gibi namaz kılardı. O cumbasında ibadet ededursun; kadın erkek, çoluk çocuk ne kadar gözü dönmüş insan varsa halkalar halinde Hz. Ebû Bekir’in cumbasının etrafını sararlar ve O Kur’ân okuyup kendinden geçerken müşrikler de onu dinleyip şirâzeden çıkarlar. O güzel hal, burcu burcu etrafa koku saçarken Hz. Muhammed (S.A.V)’in halkası genişlemektedir. Zaten müşriki de şirâzeden çıkaran budur. Îbnü’d-Dağinne’ye müracaat ederler ve:

“- Bunu himayenden at. Yoksa senin himayende bulunan bir kimse hakkındaki himayeni bozacak davranışta bulunacağız. Sonra halk senin için dedikodu etmesin” derler. O, Hz. EbÛ Bekir’e Kur’ân okumadan vazgeçmesini söyler. Hz. EbÛ Bekir cevaben:

“- Ben nasıl olur da Kur’ân okumadan vazgeçerim. Bu Allah’ın kelâmıdır. Bu kelâm insanlara duyurulsun diye indirilmiştir. Vallahi sen beni himayenden atsan da ben Allah’ın himayesinde bu işe devam edeceğim “der.(8)

Kur’ân turunç gibi tatlıdır. Bu tadı tadan ona aşık olur. Kur’ân’ın bir de kokusu vardır… Kim o kokuyu duysa meczûb mevlevî gibi Kur’ân’ın etrafında pervaz etmeye başlar. İşte bu, gerçek mü’minin hâlidir. Kur’ân, onun ruhunda, kalbinde ve ağzında böyle en güzel mânâsını bulmuş olur.

Kur’ân okumayan mü’mine gelince:

“Kur’ân okumayan mü’min de hurma gibidir. O’nun kokusu yoktur fakat tadı vardır, tatlıdır.” Böyle bir mü’min imanın tadını tatmasına ve Kur’ân’ın halâvetine ermesine rağmen, Kur’ân’ı okumadığından dolayı etrafa tesir edemez ve çevresi Kur’ân’ın o güzel kokusundan müstefid olamaz. Bu sebeple Kur’ân mahsur kalır. O, mü’mindir, fakat Kur’ân’ı Muciz-ül Beyân’ın kokusunu, etrafa neşredeceği envarı sınırlandırmış ve had altına almıştır, işte bu da Kur’ân okumayan, onun hakâik ve dekâikine bağlanmayan ve Kur’ân’ı neşretmeyen, anlayışı kısır mü’minin misâlidir. Allah Resulü devam ediyor.

“Kur’ân okuyan münafığa gelince o, kokusu güzel ama tadı acı olan fesleğen gibidir. Kokusu güzeldir ama tadı can yakıcı acılıktadır.”

“Kur’ân okumayan münafık ve ikiyüzlünün misaline gelince o da Ebu Cehil karpuzu gibidir. Hiçbir kokusu yoktur. Tadı da çok acıdır.”

Ortada büyük bir hakikat var, Kur’ân hakikati. Ona karşı bir kısım vazifelerle mükellefiz. Ama mükellefiyetimiz sadece onu muhafazadan ibaret değildir. Belki bu lüzumludur, fakat zarftan ziyade mazrufa saygılı olmak lâzımdır. Kur’ân’ı bir kılıfa koyup evimizin en müntehap köşesine asmakla Kur’ân’a karşı saygılı olma vazifesini yapmış olamayız. Size hükümdardan bir mektup gelse, o mektubu öpüp başınıza koyup, hiç okumadan bir tarafta mı saklarsınız, yoksa hükümdar ne istiyor deyip mektubu hassasiyetle açıp, kemâl-i dikkatle okur musunuz? İşte hükümdarlar hükümdarı, Mâlik-ül Mülk olan Hazreti Allah, size bir nâme göndermiş, öyle bir nâme ki sizin için hayatî ehemmiyeti hâizdir ve onun içinde, sizin hem dünyanızla hem de ahiretinizle alâkalı meseleler vardır. Siz bunu alsanız ta’zîm ile öpüp başınıza koysanız, sonra da kaldırıp rafa yerleştirseniz, acaba o Hükümdarı memnun etmiş olur musunuz?

Kur’ân-ı Mu’ciz’ül Beyân, hayatınızı nizam altına almak için size tekrîmen gönderilmiş bir nâme-i hümâyundur. Allah (c.c) gönderdiği bu nâmede: “Andolsun ki biz, insanı çok şerefli yarattık. “(9) buyurmak­tadır.

Evet, bizler Kur’ân-ı Kerim’le tekrim edildik. Zira Kur’an-sızlara Allah: “Onlar emekliyen hayvanlar gibi, belki onlardan daha aşağıdır.” diyor.(10)

Demek ki mücerred İnsanlık o şerefi ihraz etmiyor; senin şerefinin içinde, Kur’ân-ı Mu’ciz’ül Beyan’a sahip çıkışının hissesi çok büyüktür. “Andolsun ki biz, insanı çok şerefli yarattık.” diyen Allah (c.c) Kur’ân-ı Mu’ciz’ül Beyan’la sana değer verdiğini anlatmış oluyor.

Yine Allah Resulü bu mevzuda başka bir hadisi şerif­lerinde şöyle buyuruyor.

“Kur’ân-ı Kerim’i açıktan açığa ilân eden ve onu bütün insanlığa duyurma maksadıyla okuyan insan, sadakayı açıktan açığa veren gibidir.” “Kur’ân-ı Kerim’i gizli.okuyan da sadakayı gizliveren gibidir.”(11) Nasıl ki,açıktan açığa ” sadaka ve zekât verilirken başkasını da teşvik düşünülür ve bu yarışmaya herkesin iştirak etmesi kastedilir, aynen öyle de: Açıktan okunan Kur’ân ile, başkalarının da bu işe sahip çıkması teşvik edilmektedir. Gecenin karanlığında Kur’ân’la başbaşa kalmak da, sadakayı gizli vermek gibidir. İnsan yakaladığı bu gizlilikte, Kur’ân içindeki yerini araştırır ve kendisine Kur’ân’da bir yer bulmaya çalışır. Bir mü’min için Kur’ân’da yer aramak ve kendini Kur’ân’a göre ayarlamak çok mühimdir. Mühimdir, çünkü insan bu ölçüde müzmindir. Ömer B.Abdilaziz ve Muhammed îbn Ka’bu’1-Kulazî ve daha niceleri, Kur’ân’ı hep bu eda içinde sabahlara kadar tilâvet etmiş ve Kur’ân’ın hakiki mânâ ve derinliğine ancak böylece ermişlerdir.

İçten, samimi ve güzel bir edâ ile okunan Kur’ân, insanın rûh, kalb ve hissiyatına hayat bahşeder. Bilhassa Efendimiz’in (s.a.v.) fem-i güheri mübareklerinden dökülüyor gibi Kur’ân’ı dinlemek insanı sonsuz huzura garkeder. Bir derece üste çıkarak Cibril’e misafir olma ve bizzat Kur’ân’ı ondan dinleme havası, ruha, ta’rifi imkânsız esintiler kazandırır. Bütün bunların verâsında Kur’ân’ı bizzat kelâmın esas sahibi olan Mütekellim-i Ezel den dinliyor gibi ona muhatap olmak… Kalbin buna tahammülü var mıdır bilemem. İnsanı adetâ semavîleştirir.(12)
 
——————————————————————————–

(1)Haşr, 21.

(2)Sâd, 29.

(3)Muhammed, 29.

(4)Muhammed, 24.

(5)Buharl, Fedâilu’l-Kıır’an, 21; Ebu Davud, Vitr; Tirmfzi, Sevabu’İ-Kur’an 15; Ibn-i Mace, Mukaddime, 16.

(6)Müslim, Müsafirîni 244; Ibn-i Mace, Edeb, 52, Ahmet b. Hanbel, VI, 98, 170, 266.

(7)Buhart, Fedâilu’l-Kur’an, 17, 26, Et’ime, 30, Tevhid, 57; Müslim, Musafirin Mukaddime, 160; Dârimi, Fedailu’l-Kur’an, 8, Ahmed b. Hanbel,fV, 397, 414, 418.

(8)Buhâri, Menâkib, 45, İbn Hişam, Sire, 11,11 – 13.

(9)Isra S, 70.

(10)   Furkân, 44.

 (11)  Tirmizi, Sevâbu’l-Kur’an, 20; Nesaî, Zekât 68; Müsned, IV, 151, 158.

(12)  Hikmet Işık, Fatiha Üzerine Mülahazalar, Nil Yayınları: 1-11.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: