FATİHA ÜZERİNE MÜLAHAZALAR-10

Fıkhî Ahkâm

(Eûzü)’nün fıkhî durumuna gelince; İbni SMn ve Hanefi mezhebinin dayandığı imamlardan Nehâi,Kur’ân okumaya başlarken (Eûzü) çekerler. Fakat cumhur, Kur’ân okumayı bitirdikten sonra (Eûzü) çeker. Bunların kendine göre mesnetleri vardır.   Diğer  taraftan îmâm-ı Az’am ve Imâm-ı Şafii Ahmed b.Hanbel ise der. Yine iki mezhep imamı Sevrî ve Evzâf

derler, ister öyle, ister böyle olsun biz birisini sabah-akşam diğerlerini de diğer vakitlerde söylüyoruz.

Her hâl-ü kârda, sabah-akşam, yatarken-kalkarken şeytanın şerrinden Allah’a sığınmak; selâmet İçinde yaşamak ve emn-ü emân içinde Dâr-üs-Selâm olan Cennete dâhil olmak için bir berât demektir. Allah’a iltica, özrünü Allah’a arz etme ve sadâkat nişânesidir. Kur’ân-ı Mu’ciz-ül Beyân her hâl-ü kârda

demeyi ve dehrin hadiseleri karşısında, çapımızı, enimizi, boyumuzu araştırmayı, işin ilmini yapmayı tavsiye ediyor. Ve daima kolu, kanadı kırık gibi davranmaya, aczin, zaafın kanatlarıyla evc-i kemâlât-ı insaniyete uçup gitmeye ve hiçliğimizi anlayarak büyük hadiseler karşısında Allah’a güvenip dayanmaya teşvikte bulunuyor.
Şimdi de Besmele-i Şerifin mânâlarını arzetmeye çalışalım:

Bütün hayırlı işlerin başıdır. OArş-ı A’zam’dan insanların eline uzatılmış nûrânî bir hayttan ibarettir. “Bismillah”a dayanan insan, bütün kâinata meydan okuyabilir. Çünki orada Allah’a güvenme, dayanma ve itimat etmekten bahsedilmektedir. Dünyanın kapısı “Bismillah’la açılmıştır. Kâinat “Bismillah”la kurulmuştur. Her hadise “Bismillah’la meydana gelir. Ve kıyamet “Bismillah”la kopacak, Haşr-ü Neşr, cennet-cehennem “Bismillah’la teessüs edecek, mü’minler “Bismillah” deyip cennetin kapısı açılacak ve orada, anlatılan Allah’ı; Rahman ve Rahîm olan Zât’ı göreceklerdir. Alem “Bismillah”la başladığı gibi   “Bismillah’la bitecektir.
Besmele harfi cer olan “be” ile başlar. Harf-i cer ismin sonunu cer eder. Burada “isim”kelimesini cer etmiş ve bu kelimenin sonu kesre kılınmıştır. Kesre, inkisardan gelir. Ve başlangıçtaki bu kesre bize Cenâb-ı Hakk’m huzuruna gelirken âdeta münkesir bir kalple gelmeyi ders verir. Esasen, her hayırlı işte havi ve kuvvetine dayanacağımız Cenâb-ı Hakk’a karşı kalbimiz münkesir olmalıdır ki, aczimiz onun kuvvetini davet eden bir şefaatçi olsun…
 (Be) de musâhabet mânâsı vardır. İnsan, Allah ve Resûlü’ne yakın olmak istiyorsa besmele çekmelidir. Ve yine   “be” de   ilsak    mânâsı vardır. İnsan

besmele ile Allah’ın Rahman ve Rahîmiyyetine sarılır.
Bütün muamma (Be)’nin noktasıyla başlar. ‘in mimiyle sona erer. nin altındaki nokta kaldırıldığında iki sonsuz arasında uzayıp giden bir elif akla gelir. Elif hakikat ilmimle Allah’ın remzidir. Elifin alt tarafına bir nokta koyup onu “be” yapacağımız güne kadar, kâinatta gölge olmadığından dolayı o büyük ve nâmütenâhî   ışık   da

bilinmiyor ve bulunmuyordu. “Ben gizli hazine idim”(1)… İfadesi bu hakikata parmak basmakta ve bize bu hakikati şerh etmektedir.
“be” nâmütenâhi uzayıp giden ve zıddı olmayan, nûrânî bir hattır. O, Allah’ın remzidir. Elif harfinin ilk yazıldığı yerde Hz. Ahmed’in adına remiz yapılmıştı. Onun başında da bir elif vardı. İş elifle başlar ve ebedler kadar da öyle kalır. Nokta, Hz. Muhammed (S.A.V)in remzidir. Kâinatın çekirdeği ve nüvesi olan Hz. Muhammed (S.A.V)…
“İlk yaradılan benim nurumdur. “(2)

sözüyle bunu anlatmaktadır. Hz. Muhammed (S.A. V) yaratılmasaydı Allah bilinmezdi. Allah kendini kendinde görüyor ve kendi ilmiyle kendini biliyordu, ama, Allah başka gözlerle görülmek; başka kulaklarla duyulmak ve başka gönüllerde de bilinmek istedi. Onun için Hz. Muhammed (A.S)’ın nurunu yarattı. Kâinatı da onun nurundan halketti, nihayet kâinatın müntehâsında insan, bir semere olarak zuhur edip ortaya çıktı. “Mir’ât-ı Muhammed’de Allah görünür daim” sözünden biz bunu anlıyoruz.
Ayna ve aynada tecelli eden şey mündemiç bulunmaktadır.

(Bismillah”ta ilk isim Allah’ın adıdır. “Allah’ın adıyla” manasına “Bismillah’la İşlerimize başlıyoruz. “Bismillah”ın sonunda Rahim Allah’ın sıfatıdır, ama, kendi sıfatını Kur’an’da Habîb-i Edibi ne isim olarak takmıştır. O, Mü’minlere, karşı çok bağışlayıcı, çok merhamet edendir,, derken, Hazret-i Muhammed’i kastetmekte­dir.(3) “biz seni ancak âlemlere Rahmet olarak gönderdik”(4) derken de âlemlere rah­met için gelen Hz. Muhammed (A.S.)’ın rahimiyetine parmak basmaktadır. “Bismillah”da Allah anlatılır. Ve Bismillah”da Allah’ı anlatan Hz. Muhammed (A.S.) dile getirilir.
V “Bewnin taaÜuk ettiği bir fiil vardır. Zaten kâinat ef âlden ibarettir. Bu fiil ya başa ya da sona takdir edilir. Biz Allah kelimesini başa alarak diyoruz ki, Allah vardı, hiçbir fiil yoktu. Allah zâtında fa’aldi. Belki, ef âli de zaüyla bereberdi. îşte bu noktaya gelince susup bir şey diyemiyoruz…

Takdir edilen bu fiil ya veya  şeklinde olur. Eğer dersek, fail, akındaki dir. dersek, faildir. Böylece besmele yedi kelimeden meydana gelmiştir. Bunlardan dördü sarihtir. Diğer üçünü ise biz takdir ediyoruz.
(İsim) ya  den veya den gelir

Birinciye göre mânâ: “Yüksek oldu”, “yüce oldu şeklindedir. Allah zaten hem zatıyla hem de isimleriyle yücedjr. “Allah’ın güzel isimleri vardır.”(5)

âyeti bize bunu anlatmaktadır.
İkinciye göre ise mânâ: Alâmet ve işaret oldu, demektir. Başka hiç kimseye Allah denmez. Allah dendiği zaman insanın aklına; kâinatı idare eden, Vâcib’ül Vücud’la tarif ettiğimiz Zât-ı Ecell-i A’la gelir.
İsim kelimesi üzerinde bir parça durmamız gerekiyor, Allah (C.C) kendi isminden evvel bu kelimeyi zikrediyor.

Billah demiyor diyor. Belki biraz düşününce ile de aynı şey anlaşılırdı; ancak, bununla evvela,

kasem mânâsı hatıra gelirdi. Halbuki bizim maksadımız yemin etmek değil; Allah’ın inâyetiyle, Allah’ın emirlerine yapışarak, cismaniyet zulüm atından, rûhâniyat ve kalp nûrâniyatına yükselmektir. Yani biz insanî kemâlâta yükselmek ve insanî mi’râca çıkmak için bu kelimeyi söylüyor, bu kelimeye tutunuyoruz.
“İsim” dendiği zaman âkla, Allah’ın bütün isimleri geİir. Ve kâinattaki tasarrufu sayısınca Allah’ın isimleri vardır. İşte bu kelimeyi söylerken âdeta gözümüz önünde tecessüm eden Cenâb-ı Hakk’ın isimleri ”Allah” lafzı

şerîfiyle, bütünüyle niyet edilmiş ve niyetteki istiâb nisbetinde de bütünüyle zikredilmiş olur. Yani bir insan aynı zamanda, Rahman, Rahim, Rezzâk, Halik vs. gibi sayısız ismi söylemeyi de niyet etmiş ve bu isimleri şefaatçi yaparak isteyeceğini istemiştir. Her hareket ve talep bir isme dayalı olduğuna göre, “Bismillah” ifadesindeki geniş ve güçlü kuvvet hakikaten manidardır. Bismillah diyen bir insan bütün Esma-* Hüsnâ’yı söylemiş ve bu isimleri şefaatçi yaparak Allah’tan dilemiş oluyor.

diyen insan aynı zamanda gaybubet makâmındadır. Yâni, Makâm-ı Farkta; yani Allah’a “O” diyeceği makamda bulunmaktadır. İşte böyle bir makamda “Bismillah” derken istiâne talebiyle araya Allah’ın ismi girmektedir. Yani Lâfz-ı Celâle ile insan araşma “isim” kelimesi girmektedir.
Kâinat, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin cilvelerinden ibarettir. Her yerde dalgalanan, Allah’ın isimleridir. “İsim” dendiğinde bütün bu dalgalanmalar hatıra gelir. İşte ifâde edilen bu Iâhuti ve ulûhiyete ait mânâ ne ise biz, onu “Allah” diye ifâde etmekteyiz.
Besmelenin “be”si, beynin noktası ve “Bismi”. İşte biz bu besmelenin altında o noktadan ibaretiz. Şiblîye “sen Şiblî misin?” diye soranlara, o, şu cevabî verir: “Hayır, ben, müstakim ve nurânîhat altında gölge yapıp O’nun vücuduna âyine olan noktayım.
Allah lafzı şerif ini başka bir lügattan nakledilmiş olarak kabul etmek ve iştikak ilmine göre şu kelimeden veya bu kelimeden türemiştir deyip O’na bir asıl bulmaya çalışmak gönlüme muvafık gelmiyor. Vakıa, bazıları O nu bir kısım kelimelere irca ederek bir temel kelime bulmaya çalışmışlardır. Fakat âcizane diyorum ki: Zât-ı Bari nasıl ezeli ise, ezelden beri O’nun adı Allah’tır. (C.C) Allah kelimesine de bir temel kelime aramak muvafık değildir. Ama bu kelimenin etrafında “Ben bu kelimeye benziyorum” diyen kelimeler vardır ki, ben de onların mânalarını arzedeceğim.

Herşey Allah’a bağlı ve herşey Allah’la ayakta durmaktadır. Kâinatın yüzünün nuru ve ziyası Allah kelimesidir. Allah kelimesinin mevcut olmadığı yerde, bütün ulûm ve maârif; evham, hayâl ve seraptan ibaret olur ve iki ucu birleşmeyen bir kısım anlaşılmaz, karmakarışık fikir yığınları olarak kalır. Yirminci asırda bütün ilimlerin tıkanması işte bu noktaya dayalıdır. Günümüzde Allah kelimesine dayanmayan bütün ulûm, maârif ve tenlerin hepsi tıkalıdır ve altlarında bir kısım tereddüt ve şüpheler vardır. İlim adamı bunlara hipotez, nazariye veya başka başka namlar takar, mânâsı ve mâhiyeti anlaşılmış gibi takdime çalışır. Fakat esas itibariyle ne mânâsı ne de mahiyeti anlaşılmıştır.
Kâinatta her şey bir hakikata dayanmakta, her şeyin temelinde bir hakikatin vücudu gerekmektedir. Şu muhteşem kâinatın temeline de büyük bir hakikat gerekir ki bu kâinat o büyük hakikata dayansın ve mânâsını, tonunu bulmuş olsun. İnsan gibi bir âbide ve şecere-i hilkatin semeresi, bir kısım faraziyelere meselâ, denizlerin dibindeki amiplere, solucanlara, tesadüf rüzgarlarına dayanamaz. Bu âbidenin altında büyük bir hakikat olması lâzımdır ki, o da Allah, Rahman ve Rahîm kelimeleridir.
Burada bir hususa dikkatinizi çekmek istiyorum. Dünyanın şarkında, garbında, şimalinde ve cenubunda gelişen ilmî akımlar, ilim ve teknoloji yönüyle oldukça ileride bulunan devletler vardır. Allah’a inanmayan bu insanlar, herşeyin tıkandığı noktada, gönlü Allah’a bağlı, bütün hissiyatıyla O’na imân etrafında pervane gibi pervaz eden, ve gerçekten inanan insanların bu hususta imdada koşmalarını beklemektedirler.
Eğer bütün ilimlerin tensik edilmesi düşünülüyorsa, bu Allah kelimesine dayandırılarak yapılacaktır. O zaman ulûm ve maârif bir hakikata dayanmış ve mânâsını, tonunu bulmuş olacaktır.

İlme ve fenne yeni bir mecrayı Allah’a inananlar verecektir. İlim ve fen sağlam temeller üzerine, inanmış insanlar tarafından oturtulacaktır. Yoksa kâinatın mânâsı anlaşılamadığından ve kâinat Allah’ın yarattığı istikâmette gidip değerlendirilmediğinden ötürü, Cenâb-ı Hak kâinatı yıkıp dağıtacaktır. Bu, belki bir insanın belki bir gezegenin, belki bir seyyarenin eliyle olacaktır. Çünki böyle bir kâinatın artık mânası kalmamıştır.
Allah Mâ’bÛd’u BilHak ve Maksûd-u Bil-tstihkâk’tır. Allah bizatihi mahbûbtur. Kalpler Allah ‘ı zikirle itminana kavuşur. Bütün kırık gönüller Allah ‘a vardıkları zaman içlerinde sekine hasıl olur. Allah en yüksektir, müşriğin şirki onun izzet ve azametine ulaşamaz. Allah muhtecip’tir, bu gözlerle O’nu görmek mümkün değildir. O çok muaüâdır. Bütün kâinatı idare eden O’dur. Allah’ı gözümüzle göremeyiz; fakat her şeyde ayandan daha âyân olan Allah’ın asarını görmekteyiz. Ve anlıyoruz ki O, şiddet-i zuhurundan gizlidir. Bütün kalbi kırıkların meloeî, menceî, Allah’tır. Allah mü’min için bir hayret kaynağıdır. Allah hakkında marifetini artıran herkes hayrete dalacaktır. Allah bütün insanların ma1bûdudur. Allah, Allah olduğu için Mabûddur. Şimdi de bütün bu arz ettiğim sözlerin hepsini “Allah” kelimesiyle alakalı ve lafz-ı celâleye yakın kelimelerden çıkarmaya çalışalım:
İlâh kelimesi (ül) “elehe”den gelir. “Elehe” ise “Sakin oldu kemâle erdi” gibi mânâlara gelmektedir. İnsan, kemâl için koşup durmakta, kemâli buluncaya kadar da durmadan ve yorulma bilmeden mesafe katetmektedir. İnsanlığını kaybetmeyen vicdan ve kalb taşıyan bir insan, neticede kendisi İçin mukadder olan kemâli buluncaya kadar durmadan koşacaktır. Kâmil-i”Mutlak olan Allah, ona kemâl verecektir. O hayret ve dehşet içinde insanlık makamından esma makamına, esma makamından sıfat makamına, sıfat makamından şuûnât-ı zâtiye makamına yükselecek ve yükseldikçe hayret ve dehşeti artacak ve mutlak kemâle ereceği ana kadar da koşacaktır. Allah onu olgunlaştırdığı, kemâle erdirdiği anda da, içinde sekine hâsıl olacaktır.
“Dikkat edin kalbler ancak, Allah’la oturaklaşır, Allah’a imanla huzur ve itmi’nâna kavuşur.”(6) Öyle ise kemâl arayanların melcei, mencei Allah’tır. Dolayısıyla kelimesiyle cil sözü arasında bir münasebet vardır ve Allah kelimesinin altında bu mânâ sezilmektedir.
Lafz-i Celâle ile alakası olan bir diğer kelime de (velehe) dir. irtifa etti, yükseldi mânâsına gelir. Yeryüzünde

müşrik istediği kadar şirk koşa dursun ve bâlâ pervezane “Ben fezaları dolaştım da Allah’ı göremedim.” desin. Bütün zaman ve mekândan münezzeh, bütün kâinatı idare eden, herşeyi teşbih taneleri gibi evirip çeviren ve her yerde nizâmıyla kendisini ilân eden Allah, müşrikin her türlü şirkinden münezzeh ve muallâdır. İşte, Allah öyle mürtefi’ öyle yüksektir. Bu da Lâfz-ı Celâlenin altındaki mânâda mündemiç bulunmaktadır.
Bir başka kelime de dj (velh) kelimesidir. «Velh şaşkınlık ve akim gitmesi demektir. Bu kelime bir yönüyle hayret makamını bildirir. Aslında her insanda bir hayret ve şaşkınlık vardır. Bu da tevhid nurunun bir cilvesidir.
insanlardan .bazısı, cismâniyetini aşamaz, ten tenceresinin sıkıcı ve boğucu havası içinde hapsolur. Ne yapacağını bir türlü bilemez ve bu bir şaşkınlık halidir. Bir diğeri ise, esma makamını aşar, sıfata yanaşır. Ama daha ilerisini keşfedemez. Bu da ayn bir şaşkınlık içindedir.

ister ulvî,isterse süflîşekliyle olsun,bu hayret ve şaşkınlık, tevhid nurunun bir cilvesi, bir tecellisidir; ve bu büyük mânâ da yine lafz-ı Celâlede meknuzdur.
Yine Lafz-i Celâle’ ile alakalı bir kelime de Lâhe dir.

mânâsındadır ki, gizli oldu, gizlendi

demektir. Allah (C.C), gözle görülmez. Halbuki ayandan daha ayandır. Görünmemesi, varlık kemâlinin zirvesinde bulunmasından yani şiddet-i zuhurdan ileri gelmektedir. Görünmek zıddı olan ve varlığın kemâl noktasına geleme­miş olanlar için söz konusudur. Gece, gündüzün, gündüz gecenin zıddı olduğu için görünür ve bilinir. Sıcaklık so­ğuklukla, aksi de aksiyle hissedilir. Halbuki Cenâb-ı Hakk’-m zıddı ve niddi yoktur.
O Allah ki, görme, işitme hayat-memat, iman-küfür, adalet-zulüm ve bütün zıtlar hep O’nun tecellisiyledir. Hayır ve şer ondandır, böylesine her şey O’ndan olan, zıddı niddi bulunmayan Allah’ı görmeye imkân var mı dır?O’nun için O’na “O, şiddet-i zuhurundan gizlidir” diyoruz. Bin sene­den beri ehl’i kalb şiddet-i zuhurundan gizli olan ey kemâl-i nurundan muhtefî bulunan Allah’ım!” diye O’na münâ-catlarını I arz ve takdim etmektedirler. Hz. Hakkı: Bulunmaz Rabbimin zıddı ve niddi mislü âlemde Ve suretten münezzehtir, mukaddestir Taâlâîlah Şeriki yok berîdir doğmadan doğurmadan ancak Ehaddir, küfvü yok ihlas içinde zikreder Allah

Ayrı bir kelime de Elihe’dir. İltica etti sığındı mânâsına gelir. Arap, der. Bu, yavru annesine sığındı, iltica etti, yani   demektir.
Bir yavru, aczi ve zaafını şefaatçi yaparak anasına sığınır. Hatta o’ndan tokat yer yine ona iltica eder. Kul da Öyledir. Kolu kanadı kırık, âciz ve fakir olan insan, yavrunun, annesinin şefkat dolu sinesine sığınması gibi, Cenâb-ı Hakk’ın Rahmet ve merhametine sığınır. Kendisine iltica edilen ve ona ilticanın bir faydası olan sadece Cenâb-ı Hakk’tır ve bu iltica mânâsı da Lafz-i Celâlede gizlidir.

Kelimesinin bir diğer mânâsı da J-p (Kulluk yapb)dir. Ve Allah, “mabud” manasınadır ki, kulluğa tek lâyık zât demektir.
Ve yine (Himaye etti) mânâsına da kullanılır ki, Cenâb-ı Hakk’ın, kulunu koruyup, himaya etmesini ifade eder.Aİl ise ilâh edinildi demektir. Zaten, Allah’tan başka İİah yoktur. Ve ilâh kabul edilmeye layık ve şâyeste sa­dece ve sadece O vardır.

Şimdi hep bercber bu cümlelerle bize anlatılmak istenen Ma’bud-u Mutlak’ı, Lafz-i Celâlenin altında müşahade edelim:
O, ibadet edenlerin Ma’hûdu’dur O, dertlilerin dermanı, yaralı gönüllerin derdinin şifasıdır, O, kâinatın nuru ve ziyâsidir. Herşey Qnunla hallolur. O’nu bulduğun zaman hadiselerin senin başına getirdiği dağdağalardan, sıkıntılardan, belâ ve musibetlerden kurtulursun.
Lâfz-i Celâlenin diğer bir hususiyeti, başka İsimlerle İfâde edemiyeceğimiz bir mucizelik ifâde etmesidir. Başından elifi kaldırdığımız zaman *U kalırki, yine Allah demektir.

âyetlerinde olduğu gibi. Başından Lâm-ı kaldırdığımız zaman  yine Allah demektir. Her iki Lâm’Ia beraber Elifi kaldırdığımız zaman kak ki Allah’ın zâtının unvanıdır ve yine Allah demektir. Ve biz çok defa zikir, vird ve fikrimizi   demekle ifade ederiz.     Aynı  zamanda fsm-i A zam arasında sayılmaktadır. Lâfz-ı

Celâlenin son harfi   dur ve Allah’ı ifade etmektedir. Hatta çok defa şâir esma ile Allah’a teveccüh etmekten

ise  ile teveccüh daha muvafık olur.İşte Lâfz-i Celâle, böyle mu’ciznümâ bir kelimedir. Onun bu son harfi üzerinde kısaca durahm, sonra umûmî mânâsına tekrar dönelim.
“Hû” başlı başına bir mucizedir. İnsandediği zaman şu mânâları mülâhaza eder veya şu mânâların

mülâhazası ona  dedirtir. Nerede ben, nerede sen. Ben bir katre hakir sudan mahlûk, sen ezei ve eded sultanı Ma’bud, Ben, sana sen diyemem. Sana ancak, kâinatı dolduran, senin Esmana ait manaları birden İfade etme

sadedinde, unvanın olan sesleniyorum. Ve ancak “hû” demekle gönlümdeki ateşi-söndürüyorum.

însan, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerini anarken, çok kere o ismin teâluklannı hatırlar ve zikrettiği İsmin kendisiyle olan alâkasını nazara alır. Meselâ: Yâ Kerîm dediği zaman Allah’ın kendisine olan ikramını hatırına getirir. “Yâ Muhsin” dediği zaman Allah’ın ihsanını, “Yâ Cemî!” dediği zaman da Allah’ın Cemâl ile tecellisini hatırına getirir.
Böylece, kısmen de olsa ihlâsı zedelenir. Halbuki,  “hû” dediği zaman ,Zât-i Ecelli A ‘lâ ya hâs bir unvan ile, her türlü garaz ve ivazın, her türlü karşılığın üstünde; Allah, Allah olduğu için, O’nun Mâbûd’u-Mutlak olduğunu ilan etme sadedinde “Hû” demek gönle öyle şifâ verir, öyle su serper ki, tâ gönlünün derinlik­lerinden “hû”demiş insanlar ancak bu zevkin ne demek olduğunu bilirler. Bu ifâdenin, ruhu terbi­yedeki tesiri ise başka hiçbir isimde yoktur.
Ayrıca, Allah (C.C) bize, kendini âsâr ve icrââtı ile tanıtmaktadır. Biz de O’nu kendimizde mevcud tecelli ve âsâr nisbetinde tanımaktayız. Bu tanımalar hep izafidir, hakiki marifet yanında da noksandır. Çünkü, insan kendisine yapılan, kerem, lütuf ve ihsan adesesinden, bütün kâinatta cereyan eden bu fiilleri ve bu fiillerin failini idrâk edip kavrayamaz. Belki kendi Ölçüleri içinde meseleyi değerlendirir. Halbuki “Hû” deyince, nefsü’l-emirde var olan ve bütün güzel isimlerin sahibi bulunan Zât-ı Ecelli Alâ kasdolunmaktadır. Böylece de hem enfüsî hem de afaki bütün delilleriyle, bize kendini tanıtan ve kâinatta bütünüyle tecelli eden Cenab-ı Hakk’ın huzurunda, O’na hitap sığasıyla “Sen” demeden teeddüp ederek, gayb makamında sadece ve tek kelimeyle”O”manasına, “Hû” denmektedir ki. aslında her nefes alış-verişimiz,bir “Hû” dan ibarettir. Yani “Hû” bizim hayat kaynağımızdır. O’nu demeden yaşamamız mümkün değildir. Diğer bir husus da şudur:
İnsan, o sultanın huzurunda ve O’nun muhteşem saltanatı karşısında, açlığını, susuzluğunu, her türlü debdebe ve alâyişi ve hatta kendisiyle beraber varlığını unutur. Nazarını, mâsivadan alır, sadece O’na çevirir ve

orada “O” manasına deyiverir. Herşey onun gözünde kendisi

ile beraber silinir, yok olur. Bismillah derken, işte bu mânâları mütâlâa ve müşâhade etmiş oluyoruz. (7)
 
——————————————————————————–

(1) Keşfu’l-Hafa, II, 178.

(2)  Bak; Kejfu’1-Hafa, I, 311 (Lafız değişikliğiyle).

(3)  Tevbe>128.

(4)  Enbiya, 107.

(5)  A’râf, 180.

(6) Râd, 28.

(7)  Hikmet Işık, Fatiha Üzerine Mülahazalar, Nil Yayınları: 74-88.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: