FATİHA ÜZERİNE MÜLAHAZALAR-11

Rahman Ve Rahim

Rahman, birisim sıfattır. Yani O, Cenâb-ı Hakk’ın sıfatıdır. Fakat ismiyet öyle galebe çalmıştır ki Rahman elediğimiz zaman hemen aklımıza Allah gelir.
 “Rahman, arş üzerinde istiva etti”(1)Rahman, Kur’ân’ı insanlara talim etti.”(2) dediğimiz zaman Allah’ı kasdetmiş oluyoruz. Öyle ise Rahman Allah’a has bir sıfattır, insanlara Rahman denmez. Rahman, namütenahi merhamet edici, namütenahi nimetlerle perverde edici manasına gelir. Nasıl ki, “Allah ” kelimesini tercüme etmek mümkün ve muvafık değildir. Öyle de Rahman kelimesini dahi tercüme etmek mümkün ve muvafık değildir. Çünkü isimdir. Husûsi isimler ise tercüme edilmezler. Hele Rahman’ı “Esirgeyici, Bağışlayıcı’9 şeklinde tercüme etmek büyük hatadır. Zira dilimizde esirgeyici dernek, cimri ve bahîî demektir. Beşerin dahi kabul etmeyeceği bir çirkin sıfatı Allah’a isnad eden, bu manaları düşünüyorsa namaz kılarken dahi imandan olur. Onun içindir ki Rahman ı tercüme ve bir kelime ile ifade etmekten O ismin sahibine sığınırım.
Rahim’de Rahman gibi bir sıfattır. Fakat, Rahim Allah’a has değildir. Rahim Allah’ın sıfatıdır ama muhlûkat hakkında   da   kullanılır.   Şimdi   de   bu   iki   kelimenin muvazenesini arzedelim:

İkisi de rahmet kökünden geliyor ve Allah’ın merhametini ifade ediyor. Fakat birinin Şümullü merhametine mukabil, diğerinin hususi merhameti vardır. İnce bir ifade tarzıyla: Rahman Vâhidiyetin, Rahim ise Ehâdiyetin tecellisidir.
Rahman kelimesi ezele, Rahim kelimesi jse lâyezâVe bakar. Allah, Rahman isminin ruhundaki merhameti ve o merhametin taallûku ile kâinatı yoktan var etmiştir. Sistemler, insanlar, Ağaçlar, kuşlar ve her şey Rahman ismiyle var olmuştur. Bütün mevcudat Rahman isminin cilveleriyle cilve-endaz olmaktadır. Bu geniş umumi ve şümullü rahmet bütün kâinatı içine almış ve Rahmâniyet bütün kâinatı ihâtâ etmiştir.
Herşey,bu Rahmaniyetin cebriliği altında, tav’an ve kerhen Allah’ın emirlerine itaat etmektedir, Rahmân’da cebrilik vardır. Allah kâinatı yaratırken kâinata, bizi yaratırken bize, kuşu, ağacı taşı yaratırken de onlara sormamıştır. İşte bu cebrilik, Allah’ın Vâhidiyetinin Lâfz-ı Celâlelden sonra gelen Rahmân’ın muktezasıdır. Mâlik-ül Mülk O’dur. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Ve kimse ona müdahale edemez. Meseleyi sadece ezele” bakan ve Allah’ın zâtına isim olan Rahman açısından mütâala edecek olursak; küfür-iman, adalet-zulüm, hakkaniyet-haksızlık, güzellik-çirkinlik, iyi-kötü her şey birbirine karışıverir. Bu durumda irâde mevzubahis olamaz.
Böylece de insan, diğer varlıklar gibi, ne kötülüklerinden mesul olur ne de iyiliklerinden dolayı mükâfata erer. O’da bir ağaç, bir taş ve dört ayaklı bir canlı gibi, fıtratın hududu çerçevesi içinde yaşar, bazı isimlere âyine olur ve göçer gider. Eğer kâinata sadece Aüah kelimesinden sonra

Rahmân”ın tecellisi hükümfermâ olsaydı, durum bu merkezde olacaktı. Ancak Allah murad buyurdu ve insanlarda irâdeyi yarattı; irâdesini iyiye kullananları mükafatlandırma, kötüye kullananları cezalandırma hikmetiyle Rahimiyeti ile de tecelli etti. Böylece insana esfel-i sâfilinden a’lâyı iüiyine kadar, ya aşağıların aşağısına düşme veya a’laların a’lâ’sına çıkma imkânını bahşetmiş oldu. Kuş kanat çırpıp yavrularının başında dönüyor, ağaçlar boy salıp büyüyor, sular çağlayıp akıyor, otlar yeşerip ağaçlar meyve veriyor ve bir hayvan olan anne, yavrusuna karşı hanîn ve şefîk olarak davranıyorsa; bütün bunlar Rahman’ın cilveleridir .Ancak, bunlarda irâde yoktur ve bu varlıklar Rahmân’ın kendilerine talim ve takdir ettiği hudutlar içerisinde yaşama mecburiyetindedirler.
Bir de iradeye kadar Cenab-ı Hakkın husûsî rahmet tecellisi vardır ki onu da bize Rahîm kelimesi ifade etmektedir. Demek oluyor ki, Rahman olmasaydı,biz vücuda gelmeyecektik. Kâinat ve bütün mevcudat yok olacaktı. Şayet Rahim olmasaydı irâdemizi kullanamayacak ve Cenâb-ı Hakk’ın dekâik-i san’aünı İdrâk edemeyecektik.
Rahman, kâinatı büyük bir kitap gibi gözümüzün Önüne serdi.   Rahim, bize o kitabı okuma ve okuduğumuz

o kitaptan alacağımız huzmeleri kalbimizde iman haline getirme iradesini verdi: Ve yine Rahim, kâinattı sırlarını aşma, esmanın sahiline yanaşma, sıfatların keyfiyet ve ahvalini kurcalama ve Zât-ı Bâri’yi düşünmemizi mümkün kıldı. Zât-ı Bari nâkâbil-i idrâktir. Allah ‘ı bin isimle değil milyarlarca isimle anlatmaya çalışsak, yine Zât-ı Bari hakkında bir şey anlatmış olamayız.
Hz.Ebu Bekir; “O’nu idrak edememe idraktir” der. Peygamber Efendimiz. (S.A.V)’de kendisine isnad edilen bir sözde; buyuruyor. “Ey herşeyden daha ayan daha beyân olan Ma ‘ruf-u Mutlak, seni hakkıyla bilemedik ” Onun içindir ki bizde;

“İdrâk-i maâlî bu küçük akla gerekmez

Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez” diyor aczimizi itiraf ve ilân ediyoruz.
Demek oluyor ki, Cenâb-ı Hak, bu kâinatın kapısını Bismillah’la açıyor ve insanları kâinatı müşahedeye davet ediyor. Bismillah’la kâinatın kapısını kapatıyor. Ve yine Bismillah’la Dâr-üs Selâm’ı açıyor, insanları ebedi mes’ûd etmek üzere Cennet’e davet ediyor.
Bismillah’ı her yerde cilve-endâz olarak görüyoruz. Çünkü onun içinde bütün esmayı hâvi ve şâmil bulunan Lâfz-i Celâle vardır.
Bu itibarladır ki, bu kudsî cümlelerin tercümesini yapmak mümkün değildir ve tercüme etmeye imkân

yoktur. “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başlarım ” diyen insan, ilk defa Allah *a “olan ” demek suretiyle eskiden yokmuştu, sonradan olmuş gibi bir mânayı işmam etme hatası içindedir. İster “keynunet” isterse “sayruret” mânasına gelsin; ister “O Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla” desin; Ve isterse “Allah’u Rahmân’ur Rahim” desin hepsinde bu kabil hatalar mevcuttur.
Kur’ân-ı Kerim’irî anlatmak İstediği bütün hakikatlar, hülâsa olarak besmelede mevcuttur. Ve besmele bu haliyle de harikadır. Bu harikalık elbette onun tesir gücüne de sirayet edecektir ki, Allah Rasûlü; buyuruyor. Son kelime muhtelif rivayetlerde değişir bazı rivayetlerde bazılarında ise ifadesi vardır. Hepsi

bir birinin mürâdifi bu kelimelerle Allah rasûlü; “Besmele ile başlamayan her iş, bereketsizdir, devam etmez ve köksüzdür.” demektedir.(3)
Kur’ân dört büyük hakikatten bahseder: Bunlar, Tevhid, Nübüvvet, Haşir ve Adalettir. Ve Besmele bunları hülâsa eder .Allah Lafz-ı celili sarih olarak tevhide bakıyor. Rahman onun sıfat-ı hâssı olup, nübüvveti isbat eder. Rahim sıfatı ise haşir ve adaleti dile getirir.
Bismillah, Beraat (Tevbe) Sûresi müstesna Kur’ân’ın bütün surelerinin başında vardır. Kur’ân yazan her kâtibin besmeleyi bütün surelerin başına yazması bil’icmâ farzdır. Yazmayan haram işlemiş olur. Şafii’lere göre bir kavil

müstesna bütün mezheplere göre hayvanlar kesilirken besmele çekilmesi farzdır. Ayrı bir mesele de, namazda fatiha’dan önce “Besmele” çekmek Şafii mezhebine göre farz, Hanefi mezhebine göre de sünnet olduğu hususudur. Ancak Mâliki mezhebine göre Besmele mendub değildir. Çünkü İmâm-ı Mâlik (R.A)

âyetiyle anlatılan,(4) yarım âyet şeklinde kendisini gösteren Bismillah müstesna, Kur’ân-ı Kerim’de yüzonüç yerde geçen Bismillah’ı âyet kabul etmemektedir.
Bismillah’ı bazıları müstakil birer âyet saymışlar, bazıları da başında bulunduğu sûreden bir parçadır demişler. Hayatta her şeyin miftahı durumunda olan Bismillah, Kur’ân’daki sûrelerin de anahtarı durumundadır. İster sûreleri bir birinden tefrik etmek, isterse o sûreye bereket getirmek ve isterse o sûreyi anlama, müktezâsıyla amel etmek mevzuunda Allah’ın tevfikini dileme ve dilenmek için olsun, kısacası ne maksatla yazılırsa yazıisın o, arş-i azamdan insanların kalbine uzanmış nuranî bir iptir, manasındaki ulviyeti kavrayıp, fuyûzatından istifade eden insanlar, ‘e tutunarak insanî arş’a çıkabilirler.

Allah (C.C) kâinatta var olan bütün hakikâtten, gönderdiği kitaplarında şerh ve izah etmiştir. Bu yüce hakikatlari Allah, ona gönülleri kendi arşına ma’kes olabilecek peygamberlerin sinesinde mana, dillerinde harf ve kelime olarak ifade etmiştir. Bütün bu mukaddes kitap ve sahifelerde anlatılan hususlar en, son kitap Kur’an’da tafsil edilmiştir. Kur’ân-ı Kerim, bütünüyle Fatiha sûresinde, Fatiha sûresi de Besmele’de hülâsa edilir. İşte besmele, bütün peygamberler ve kitapları birbirine bağlayan böyle nurani bir iptir. Kâinatta var olan bütün hakikatlar bir nüve halinde, muhakkak surette Besmele’de mündemiçtir. Ancak onu bulup çıkarmak, herkese müyesser değildir. (5)
 
——————————————————————————–

(1)  Taha, 5.

(2)  Rahman, 1, 2.

(3)  Müsned, II, 259

(4)  Nemi, 30.

(5)  Hikmet Işık, Fatiha Üzerine Mülahazalar, Nil Yayınları: 89-95.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: