FATİHA ÜZERİNE MÜLAHAZALAR-12

Sûre Ve Ayetler Arasında Münasebetler

Kur’ân-ı Kerim’in sûre ve âyetleri arasında çok ciddi bir münasebet ve alâka vardır. Sanki, Kur’ân, bir anda ve tek bir mesele için İnmiş gibi bir tenasüp arzetmektedir. Besmele ile Fatiha Sûresi arasında da aynı hususu görmekteyiz. Ancak bu münasebeti arz’dan evvel bir iki meseleye temasta fayda vardır;

Bir lâfzın mânâya üç şekilde delâleti vardır.

Birincisi: Vaz’ delâletidir. Her kelime, kendine ait bir mânaya delalet ederki, herkesin anladığı ve anlayacağı bu mânâya, ifade edilen lâfız vaz’edilmiştir. Umum insanların anlayışı bu merkezdedir. Meselâ   dediğimizde

“Hamd alemlerin Rabbi Allah’a mahsustur” manası vaz’î bir delâlettir.

İkincisi: Aklî delâlettir ki, bir mertebe daha hâstır. Meselâ: Aynı cümlede, niçin Hamd önce, Liîlah sonra zikredilmiştir? Allah lâfzının delâlet ettiği mânâlar nasıldır? gibi sorularla bazı hakikatları istidlal etme aklî bir delâlettir.

Üçüncüsü: Zevkî delâlettir: Bu ikinci mertebe olan aklî delâletin bir mertebe daha üstündedir. Havâss’ül havasa has bir husustur. Meselâ: cümlesini meydana getiren

kelimelerin sıralanışı ve mürâdiflerine kıyasla bu kelimelerin

tercih hikmeti gibi meselelerin yanında, zahirden öte bazı mânâları duyarak zevketme, bu mânâya dahildir.

İşte bu üç yolla Kur’ân-ı Kerim’i incelemeyi denemek hem benim, hem de belki çoklarının başından aşkın bir meseledir. Bununla beraber Kur’ân-ı Mu’ciz-ül Beyân’a hürmetimin ifadesi olarak Onun bu cephesine temas etmeden geçmeyi de Kur’an’a karşı hürmetsizlik ve sû-i edep sayıyorum. Anlatılan Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyân’dır. Anlatmak istediğim meseleleri ben tam anlatamazsam, siz de tam anlamazsanız dahî yine de anlayacaksınız ki, bu kelâm Allah Kelâmıdır. İşte o anlamama içindeki anlama, idrak gibi büyük mânâ ile Mevlâ’nın huzuruna gelip derseniz tam halis bir teveccüh yapmış, belki de insanî miraca çıkmış olursunuz. Burada başka bir hususu da arzedeyim;

Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyân’m mufassal manasını namazda düşünmek hoş görülmemişdir ve mekruhtur. Çünki huzuru ihlâl eder. Namazda Kur’ân’ı Allah’ın kelâmı olma mânâsını Mevla’nın huzurunda durmayı ifade eden manayı, onu idrak edememe manasını müşâhade, mütalâa, tefekkür etme havası ve o havanın insan üzerindeki baskısı ve ağırlığı derken derin bir haşyet ve saygı ile Allah huzuruna gelme ki, bence matlub olan da budur.

Fatiha sûresinin çeşitli isimleri vardır. Kur’an-ı Kerim, bu sûre hakkında “Es-seb’ul-mesâni” tabirini kullanmıştır. Ayrıca Efendimizin dilinde bu sûreye “Ümmü’l-Kitap” “E$-Şâ6ye” “El-Vafiye” denmiştir.

O, ilâhi bir hazinedir. Her dertli, derdinin çaresini onda bulur.Fâtiha, halkı, Hakk’a ve Hâlık’a yaklaştıran sırlı bir sûredir.

Fatiha sûresinin kendisinden sonraki sûrelerle ciddi bir alâka ve irtibatı olduğu gibi, kendisinden evvelki besmele İle de alâka ve irtibatı vardır ki, buna siy âk ve sibak denir. Zaten her söz sıyâk ve sıbâkıyla değerlendirilir ve aradaki münasebetler de ancak bu şekilde tesbit edilmiş olur.

Fatiha sûr-esi, Kur’ân-ı Kerim’in ilk süresidir. Dolayısıyla evvelinde başka bir sûre yoktur. Ancak, bu sûrenin başına takdir edeceğimiz bir fiil, Fatiha sûresine sibak olabileceği gibi besmele de ona sıbâk olabilir.

Fâtiha’nın evveline bir Jî (söyle) veya İyi (oku) fiili takdir olunur.

Ebû Nuaym ve Beyhâki’nin Delâillerinde, Vahy’in bidayetine ait şu vak’a anlatılır:

Peygamber Efendimiz (S. A. V) beşerin ızdırabıyla kalbi dilgir,insanlığı kurtarmak için bir mübarek mağarada çare­ler ararken, karanlık yerlerde Mehbit-i Vahy-i ilahiyye’ye tam makes olabilecek ,semavileşen mukaddes kalb-i pâk’ini feyz-i akdesten gelen nurlara tevcih ettiği sıralarda, ara sıra ses duyuyordu. Ses duyunca da koşa koşa eve geliyordu. Bir gün içini, refika-yı muhteremesi ve hayatının sonuna kadar kendisine sadakattan ayrılmayan Hz. Hatice’ye açmıştı. O da elinden tutup O’nu amcâzedesi Varaka b. Nevfel’e götürmüştü. Varaka Hıristiyanlığı kabul etmiş, arapça İncil yazıp halka İncil’i anlatan bir zattı. Allah Rasûlü’nden evvel halka İncil’i gösteriyor ve bu Allah’ın kitabıdır diyordu. İncil’de Allah Rasûlü’nün geleceğine dair işaret ve beşareti gördüğü için hemen hemen o’nun gölgesini başının üzerinde hissediyordu. Kim bilir belki de etrafındaki çok kimselere bunu fısıldamıştı. O’nun çok yukarılarda aradığı uzun zaman sonra başında bir rahmet bulutu gibi gelecek, beşeri sulayacak, yeryüzünün yeşermesine vesile olabilecek Hz. Muhammed (S.A.V) onun yanına geliverdi. “Ben kırlarda, sahralarda dolaşırken, mağaraya girer çıkarken, Rahmet Dağından aşağıya inerken, daima arkamda Ya Muhammed, Ya Muhammed… sesini duyuyorum” diyordu. Varaka incil’de vahyin keyfiyetini gördüğü ve her Peygamberin Allah’a böyle muhatap olacağını bildiği İçin “Bir daha böyle seslenirlerse kaçma ve yerinde dur. Ne diyorlar dinle, belle ondan sonra benim yanıma gel” demişti. Allah Rasûlü (S.A.V) Varaka’nın dediğini yaptı. Hz. Cibril-i Emin, Ya Muhammed dediği zaman Allah Rasulü yerinde durdu, durunca da vahiy başladı. Cibril okudu, Allah Rasûlü de belledi.Ve Fatiha’yı Şerife’yi sonuna kadar okudu.

Cibril’in gelip Efendimize ismiyle hitap ettikten sonra diyerek bu ilk sûreyi getirdiği rivayet edilmektedir.(1)

Bu itibarla, Fatiha’nın sibakında, Cenâb-ı Hakk’ın “Oku” veya “söyle” emirleri vardır. Ve Fatiha bu iki kelimeden birine dayanmaktadır.

O, sûrelerin evvelidir. Onun içindir ki, her şey Fatiha ile başlar. Zaten, bütün Kur’ân-ı kerim, esâs itibariyle Vahy-i Semaviye dayalıdır. Fâtiha’da öyle. O da, Cibril vasıtasıyla beşerin en efdalinin pâk ve mübarek kalbine vahiy yoluyla gelmiştir. Geldikten sonra da Öyle dal budak salmıştır ki, bütün beşeriyet ve cin adeta onun siyânet kanatları altına sığınmıştır. O, beşerin her türlü derdine derman olacak şekilde kâfi ve vâfidir.

“Bismillahirrahmânirrahim” ile de Fâtiha’nın çok sıkı münâsebeti vardır. Adeta “Bismillahirrahmânirrahim” Fâtiha’dan bir ayet gibidir. Onun içindir ki bir çok fukahâ “Bismillahirrahmânirrahim”\ Fâtiha’nın yedi âyetinden biri saymıştır. “Bismillah”i\e Fatiha arasında adeta şiir ahengi içerisinde bir münasebet mevcuttur. “Bismilla-hirrâmanirrahim”\n mânâ-i münifini arzederken; Cenâb-ı Hakk’ın Celâli İle mahlukâtı çalkaladığını, yarattığını ve yokluğa varlık tohumu attığını, Hz. Muhammed (S.A.V)’in çekirdeğinin nuru etrafında kâinatı geliştirip mânâlandırdığını ve kâinat ağacının başında ihsanı meyve verdirdiğini arzetmeye çalışmıştık. “Bismillah” Allah’ın ismiyle başlar, Allah var başka bir şey yok. Ve sonra Allah (C.C) Besmele’nin sonunda Habibine ad olarak taktığı, Rahmetenlilâlemin ve Rahim olan Hz. Muhammed (S.A.V) in nurunu yarattı. O’nun nurundan kâinat teselsül edip geldi. Hadiseler zincirleme birbirini takip etti. Siz isterseniz onlara jeolojik devirler, isterseniz gazların kaynaştığı devirler deyin. Atılan çekirdek ağaç olmuş büyümeye doğru gidiyordu…

Siz bağınıza, bahçenize meyve verecek olan bir ağaç dikersiniz. Bu ağacı diktikten sonra çeşitli devrelerde gösterdiğiniz çeşitli tımar ve ameliyelerle hep onu karşınızda görür ve nazarınızı daima onun başındaki meyveye çevirirsiniz. Hatta ağacın kökünde hayatiyet olmayabilir, ağacın kabuğu mânâsız olabilir, meyve vereceği ana kadar açan dalı budağı, yaprağı hepsi de mânâsız olabilir. Fakat o ağaç esasen büyük bir mânâ için dikilmiştir. Sizin daima matmah-ı nazarınız ağacın başında, çiçekler arasında arz-ı endamla size tebessüm edecek, kendini sizin kucağınıza atacak ve Allah tarafından konserve mahiyetinde hazırlanmış olan meyvelerdir. Onun gibi Allah (C.C) yokluğa Hz. Muhammed nurunu tohum olarak attı .İşte bu varlık, ondan meydana geldi. İsterseniz, elektronlar ondan teşekkül etti, atom alemi ondan hasıl oldu diyebilirsiniz. Bütün bunlar bizim malumat ve idraki­mizin dışında olan meselelerdir. Bildiğimiz bir şey var­sa o da, arş-ı azamdan bize doğru uzanan ve yokluğa atılmış Hz. Muhammed çekirdeği üzerinde boy salan kâinat ağacıdır. Ve bu ağaç neticede meyve verdi. O meyve insandır. O meyvenin meyvesi de insanlığın hu­lasası Allah’ın “safi, öz, hulâsa” mânâsına Mustafa adını   verdiği   Hz.   Muhammed   (S.A.V) dir.

İşte Bismillah bize bu mânâları ifade ediyor. Allah, Celâliyle kâinatı çalkalıyor, bir ağaç meydana getiriyor. Rahimiyyetiyle bizlere irâde veriyor; kâinatın mânâsını, büyüklüğünü anlamaya muvaffak kılıyor. Bu mânâları

ifade edince Bismillahirrahmânirrahim ile Elhamdülillah arasında münasebet kurabiliriz.

Besmelede Cenâb-ı Hakk’m rahmetinin bir cazibesi vardır. Hiçbirşey kendini bu cazibeden kurtaramaz, öyle ise FâÜha sûresi de bu cazibeden uzak kalmıyacaktir. Zaten biz, bütünüyle Kur’ân okumaya başlarken besmele ile başladığımız gibi, Fâtiha’ya da besmele İle başlıyoruz. Bu başlayışın altında bize tevcih edilen şu mukadder sorular vardır. Besmelede, kendisini bu şekilde, Rahmâniyet ve Rahimiyeüyle anlatan Cenâb-ı Hakk ‘a karşı, siz nasıl mukabele etmelisiniz? Bismillah’da, Celâliyle, Cemâliyle tecelli eden bu câzibe-i rahmete karşı, hangi sözle karşılık vereceksiniz? işte bu mukadder

sorulara bizim cevabımız şeklinde oluyor. Bununla da, bizi bu kadar rahmetiyle perverde eden Zât’a hâmd ve senalar olsun demek istiyoruz. “Bismillahirrâhmanirrahim’le Cenâb-ı Hak külli ve umumi olarak tecelli ediyor ve Rahimiyetiyle de bize kendi iradesinden bir İrade veriyor ve artık eşyanın manasını anladığımıza göre, birşeyler alma yolunu açıp bize hidayet ediyor. Yani, Allah, bizi önce varlığa, sonra insanlığa sonra da müslümanlığa erdiriyor ve Besmelenin sonundaki en son isimle şereflendirdiği ismin sahibine bizi ümmet kılıyor. Böylesine rahmet cazibesiyle çepeçevre bizi saran Allah’ın rahmetimize dedirtiyor.

Allah’a hamdolsun bizi var etti, Allah’a hamd olsun bizi insan olarak yarattı.   Allah’a hamd olsun bizi müslüman

kıldı. Allah’a hamd olsun bizi insaniyet-i kübrâ sayılan Hz. Muhammed (S.A.V)’e ümmet olma şerefiyle şeref­lendirdi…

Bismillahirrâhmanirrahim’de gâibane gezişler içinde bulunuyor ve Allah’ın asarında Allah’a ait delilleri araştırıyoruz. Sonra Allah (C.C) Rabbülalemin olarak kâinatı teşbih yapıp evirip çeviriyor ve bize büyüklü­ğünü gösteriyor. Sonra da hemen Fâtiha’da da “Errâhmânirrahim” isimlerini mütâlaaya davet ediyor. Yani yeryüzünü bir nimet sofrası gibi merhamet ve şefkatiyle hazırladığını gösteriyor. Ve görüyoruz ki, kâinat Rahmanirrahim’le kaynamakta adetâ.bir şefkat dalgasıdır birbirini takip edip gitmekte, bir merhamet mevcesi teselsül etmekte ve bütün bunların verâsında da Allah kendisini hissettirmektedir. Kendisini bize Rahmetiyle böyle hissettiren Allah’ın sonsuz Rahmetine karşı, bütün mahlûkatın ağızlarıyla, duyuşlarıyla ve kalbî hissedişleriyle diyoruz. İşte arasında böyle münasebetler vardır. Biz araştırmalarımızı gâib ve Allah’dan uzak olarak yapıyor ve bir mânâda Allah’tan uzak bulunuyoruz. Bis-mülah’in başında da gaybubet ve fark makamı olduğunu-tasavvufi bir tabirle sîze arzetmeye çalışmıştık. Bu makam, gaybubet ve fark makamıdır. Halbuki cem makamı, insanın kâinattaki bütün hakâiki, teleskobik bir gözle kavrayıp, onunla Allah’ın huzuruna gelmesi şeklinde olur. Bunu şöyle arzedebiliriz:

Allah’ın büyüklüğüne uygun bir kavrayış ve idrak, insanın kalbinde o büyüklüğe uygun bir teveccüh ve Allah’a kulluk ancak bütün kâinatın mânâsını birden kavramakla olur. Bütün kâinatın mânâsını birden kavramak için de namütenahi makamı görecek bir teleskop lazımdır ki, bu geniş dairede Allah’ın icraatını görebilsin, anlıyabilsin, kavrayabilsin ve içinden geldiği gibi diyebilsin veyahutta Allah’ı teşbih ve takdis edebilsin. Halbuki bütün bunlara kâmil manada muttali olamadı­ğımız için biz daima gayb makamında bulunuyoruz ve gayba iman ediyoruz.

İnsan kâinattaki geniş tasarrufa baktıkça Allah’a doğru bir kurbiyet ve yaklaşma kazanır. Kazanılan bu kurbiyet ve yakınlık onun içindeki buzlan çözer ve eritir. Artık o, ogüne kadar anladığı şeylerden çok başka şeyler hissetmeye başlar ve sonra hakikatına yükselir. Bu öyle bir zirvedir ki akla ne geliyorsa verâsında Allah vardır. Meselâ çiçeğe baktığınızda kalbinde onu o vaziyette tanzim eden Allah’tır hissi belirir. Ağacın başındaki meyveyi gördüğü zaman, bunu böyle tasvir eden, buna bu şekli veren ve onu böylesine kıvama getiren Allah’tır hakikati içini sarıverir. Ve kendi nevinin sîmâsında, bütün güzelliğiyle Rahman ve Rahim’in tecellisini müşâhade eder. İşte bütün bu duyuş, görüş ve hissedişlerle insan, gaybubet makamından kurtulmak için çırpınıp durur. Ve derken kalp ve vicdanında Cenâb-ı Hakk’a karşı “Sen” diyebileceği bir “sen” hissi belirir. Ve bu his belirir belirmez, o, kendini Mevlâ’nın huzurunda hisseder. Diğer bir tabirle kendini Evvel, Ahir,

Zahir, Bâtın isimlerinin halitas: önünde görür. Ve bütün samimiyet ve içtenlikle “Yalnız sana kulluk yaparız” der. Ve Allah’a “sen” diyebileceği makama erer.

Sultan’ın huzuruna çıkılırken hediye ile çıkılır. Allah’a vereceğimiz hediye ise Cenâb-ı Hakk’ın bizi yaratmada tuttuğu maksad olacaktır. O da Mârifet-i ilâhidir. Biz, O’nu bildiğimizi O’na takdim edecek, zimamın O’nun elinde olduğunu kabullenecek ve ancak bu sayede vicdanımız “sen” diyeceği muhatabını bulmuş olacaktır. Vicdanı­mızda Allah’a ait bu duygu mündemiçtir. Ancak, vicdanı­mız üzerine konan tozu, toprağı süpürdükten sonra, yani “Rabbülâlemin”in icrâatını ve Rahmetle tecelli etti­ğini gördükten sonra içimizdeki gubâr silinecek ve apaçık “sen ” ortaya çıkıverecektir. Ondan sonra “sadece” manasını ifade denen ya “sen” manasına gelen ‘i ekleyecek ve “Ancak sana kulluk yapıyoruz” diyeceğiz.

Kul bu kurbiyeti kazandıktan sonra  der.

Zira o,kulluk mükellefiyetinin altından, ancak böyle bir istiâne ve yardım talebiyle kalkabilir. Artık arada vasıta ve vesile de yoktur. Hitab makamına uruç ettiği böyle bir an ve zamanda, elbette yardımı da sadece Allah’tan isteyecektir. Çünkü O, herşeyin verâsında, Cenâb-ı Hakk’ın Kudret ve azametini müşahade etmiş ve gayb makamından hitab makamına da ancak bu sayede ermiştir.

Ve sanki insan, bu makamda kendisine bir fırsat ve selâhiyet verildiğini keşfeder gibi olur.Binaenaleyh, onun bu fırsatı en iyi bir şekilde değerlendirmesi gerekir. İstenmeye en lâyık husus ne ise o istenmeliye bu fırsat kaçırılma­malıdır. Onun içindir ki, hiç vakit kaybetmeden, doğru-yola hidâyeti taleb sadedinde der ve Rabbinden kendini Sırât-ı Müstakime ulaştırmasını İster. Demek oluyor ki, ezelde ve Besmelede bâtın olan hakikat Fatihada ve şu anda bizim hâl-İ hazır durumumuz­da zahir bir mütekellim olmuştur. Bu muammaya parmak basan Nebiler Sultanı “Allah, kendi kelâmında kullarına zuhuf etmiştir. Fakat onlar O’nu göremezler” sözüyle bunu ifade etmektedir. Bütün bu anlattıklarımız ttBismillahirrahmânirrahim”le Fatiha’nın münasebeti idi. Böylece hep beraber görmüş olduk ki bu ikisi bir şiir ahengi içerisinde ve birbirine çok sıkı bağlanmış durumdadır. Besmelenin sıyâkıyla alâkalı münasebette de bir çok nükteler vardır: Nasıl ki biz, Besmeleye dayalı Fatiha’da tam huzura erebiliyorsak. Öyle Fatiha’nın bizzat kendisinde de bu huzuru bulmamız mümkündür.

Zira Fatiha ile Rabbülâlemin unvanının sahibi bizim elimizden tutar ve bize kâinatı gezdirir. Biz eşya ve hâdiseleri işte bu Rabbülâlemin unvanı altında kavrar ve idrakına ereriz. Kâinatta câri bütün kanunlar, namuslar ve bütünüyle fıtrat, Cenâb-ı Hakk’m bu unvanına bağlı olarak cereyan etmektedir. Ancak, hadiseler dehşet verici ve ürkütücüdür. Sadece bu unvana bakan insan hayret ve dehşetinden dona kalır. İşte burada, “Errahmân,, ve “Errahim,, isimleri imdada yetişir ve ünsiyet verir. O Allah ki namütenahi bir şefkat ve merhamete sahiptir, öyleyse O’nun saltanat ve mülkünde korku ve dehşete yer vermek gereksizdir .Aynı zamandaO,din gününün sahibidir. İyilerin mükâfat, kötülerin ceza göreceği o günün varlığı, bir insanın huzuru tadabilmesi için en lüzumlu bir husustur. “Zira huzurlu olabilmek için huzursuz olmamak kâfi sebep değildir. O, bizzat var olmalıdır.” Bu varlık ise, ancak ve ancak gücü, iyilere mükâfat, kötülere ise ceza vermeye kâfi bir zâtın öyle bir güne sahibiyetiyİe mümkündür. Ve işte insan ,Fatiha’nın içinde dolaşırken ,onda,sıyâk itibariyle

böyle bir huzura erer. Erer, çünkü o, diyecek ve Cenâb-i Hakk’a bizzat muhatab olacak bir makama yükselmiştir.

Böylece anlıyoruz ki, Fatiha, hem sıyâk hem sibak itibariyle bir bütünlük arzediyor. Zira Fatiha’nın Kur’an’la öyle bir alâkası var ki sanki tek başına bir yıldız gibi ve sair gezegenlerle hiç bir bağı yok ve adeta bir güneş gibi tek başına dolaşıyor, ama sanki diğer sistemlerle içli-dışlı. Yıldızlar Kur’ân-ı Kerim’in âyetlerine, sûrelerine çok benzerler.Zira Kur’ân âyetlerinin bir manası da”Necm” dir. Necm aynı zamanda yıldız demektir. Semanın yıldızlan nasıl hem aynı hem gayrı, hem bağlı, hem kopuk; Öyle deKur’an-ıMu’ciz-ülBeyân’ın ayetleri dahi sankimüstakil ve sanki birbirine bağlı, işte böyle bir nizâm ve ahenk içindedir.

Fatiha Hamd kelimesiyle başlar. Hamd, kelime olarak şükür ve medih manalarına geldiği de olur. Ancak arada bir çok farklar vardır. Onun içindir ki Fatiha sûresi, ile değilde ile başlıyor.

HAMD:  Hamd edilecek zâtın ihtiyarıyla verdiği nimetlerine mukabelede bulunma ve ona teşekkür etmenin yanısıra O, hamdedilmeye lâyık ve bütün ihsanın menbâi olması sebebiyle de O’na karşı arz-ı şükür etme manasını ihtiva eder. Hamd’de, O’nun sahip olduğu ihsan ve nimetlerin bize ulaşıp ulaşmaması önemli değildir. Önemli olan, o şahsın böyle bir hamde liyâkatidir. Dolayısıyla bizim Cenâb-ı Hakk’ın büyüklük ve lütuflarına karşı şükür vehmedin hissimizi arzetmemiz bir hamddir.

ŞÜKÜR: Şükür, kendisine teşekkür edeceğimiz zat tarafından, bize ihsan edilen nimetlere mukabil yapılan bir teşekkürdür. Bu teşekkür nimete karşı olur. Bu da ya lisan, ya davranış, ya da kalble yapılır. Görülüyor ki teşekkür umumidir. Hem dille, hem kalble, hem de hareketlerle yapılabilir. Onun içindir ki namaz, Allah’a karşı bir teşekkürdür. “Eşşükrü îillah” demek, Allah’a karşı bir teşekkürdür. Ve kalbin Allah’ın nimetleri karşısında eziklik hissetmesi veyahut o nimetlerden dolayı Mevlânm kendisine merhamet ettiğini düşünüp vecd ve istiğrak içinde bulunması, Allah’ın nimetlerine mukabil bir teşekkürdür.

MEDİH; Medhe gelince o hem canlı hem de cansız varlıklar için kullanılabilir. Allah’a güzelliğinden dolayı medih olabilir. “Güzelsin Allah ‘im, Cemal sahibisin Allah’ım, mevce mevce kâinatta dalgalanan bütün güzellikler, senin güzelliklerinin cilve~i inikasıdır Allah’ım.” demek, bütün bunlar birer medih olur. Bununla beraber medih, bir ağacın veya bir yemeğin medhi gibi cansız şeylere de olur. Bazan da medih hiç lüzumu olmadığı halde, başkalarına karşı müdahane yapma işinde kullanılabilir, Onun içindir ki Aîlah’u Teâlâ Hezretleri’ne medyuniyet ve şükran hislerimizi teşekkür ve medihle değil hamdla ifade ediyoruz. Allah Rasûlü: buyuruyor. “Yüzünüze karşı medh eden­lerin yüzlerine toprak saçm”(2). demek suretiyle medhi zemmediyor ve tecviz etmiyor. Allah Rasûlü (S.A.V) buyurarak hamdi de medh

ediyor. ‘İnsanlara karşı hamd-ü sena da bulunmayan, onların nimetlerine karşı nankörlük yapan insan, Allah’a karşı da hamd etmez.(3) diyerek medih ile hamd’i birbirinden ayrımaktadır. Medih başkadır hamd başkadır. Allah’a hamd etme ve şükr etmenin bir bakıma iç içe girdiği ve bir bakıma da birbirinden ayrıldığı noktalar vardır. Şükür, sadık insanların şiarıdır ve buna da muvaffak olan insanlar da çok azdır. Allah’ın lâyuad velâyuhsa nimetleri vardır.Sadi Şirâzi, Gülistanında “Bir insan her nefeste Allah’a karşı iki şükür borçludur.” der. Bir soluk alıp vermede hayatını iki defa bağışlayan Allah’tır. Böyle bir Allah’a elbette dilinle, halinle, kalbinle teşekkür etmen icab eder. Bundan dolayı teşekkür çok ağır, teşekküre muvaffak olan da çok azdır. Onun için Kur’ân-ı Kerim ‘Kullanmdanşükreden   ne kadar az,(4) diyor. Fakat şükür, sadakat makamıdır. Her hâl-ükârda

“Allah’a şükretmek, Allah’a karşı minnet ve şükran sanadır.” demek bu sadakatin nişanıdır.

Hamde gelince:

Allah Rasulü : “Hamd, Allah’a teşekkür

etmenin başıdır.” buyurmaktadır. Hamd bir bakıma Allah’tan bize ihsan gelse de, gelmese de kulluğumuzu, aczimizi anlayıp ona minnet ve şükran hislerimizi ifade etme bakımından ivazsız, garazsız, mukabelesiz, samimi olarak Allah’a teveccühün ifadesi olması itibariyle şükürden üstündür. Şükür sadakat, hamd ihlas makamıdır. Hamd ihlas makamında söylenir, hiçbir karşılık beklemeden, hiçbir mukabele görmeden Allah’a karşı kulluğunu idrak edip demek, samîmi ve muhlis kimselerin şiarıdır.

Buraya kadar hamdin, şükrün, medhin mânâlarını anlatmaya çalıştık. Şimdi de hamdın makamını kısa da olsa arz edelim:

Hamd, Mün’am’in in’âmı idrak makamıdır. O nimetten istifade makamından çok üstündür. Üstündür çünkü, in’âmı idrak Mün’im’i anlamaya vesiledir. Onun içindir ki bu makama, Makam-ı Mahmud denilir. Hatta bu makam da Hamidiyet ve Mahmudiyetin cem’edilmesi sözkonusudur. Bu dakik meseleyi şu şekilde izah edebiliriz:

Bir padişahın hediyesi bize iki hususu düşündürür. Birincisi: Bu hediyenin maddi kıymet ve değeridir ki bu hususta, ondan alınacak zevk ve lezzet sadece maddesi itibariyle ve maddesi kıymetindedir. İkincisi ise, onun bir padişah hediyesi olması hususudur ki, burada artık maddi bir kıymetin hiçbir değeri yoktur. Belki bu makamda mühim olan bu hediyenin padişaha ait oluşudur. Şimdi böyle bir hediyeden alınacak zevk ve sürür evvelkinden bin derece daha fazladır. Zira bu hediyeden onu veren padişaha intikal mevzubahistir ve önemli olan da odur. Cenâb-ı Hakk’m in’âm ve ihsanı karşısında da durum bundan farklı değildir. Verilen nimetlerden istifade ile, bu nimetleri verene intikal etme ve O’nunla huzur bulma arasındaki fark ise küçümsenemeyeceK kadar mühimdir.

însan hem hâmiddir hem de mahmûddur… O, Cenâb-ı Hakk’a karşı ifa ettiği hamdiyle Hâmid, gökte ve yerde övülüp medhedilmesiyle de mahmûddur. Zaten kâinatın hülâsası ve beşeriyetin iftihar tablosunun isimleri olan Ahmed-Mahrnud ve Muhammed kelimeleri de hep hamd masdarmm etrafında dönüp durmaktadır.

O’nun adı Ahmed’dir. Çünkü Ük defa kâinat Ahmedle başlamıştır. Kâinatın başında Ahmed, sonunda ise Muhammed vardır. Allah’ın elifi’nin ilk remz edildiği yer, Hz. Ahmed’in adının başıdır. Ve Muhammed adı, kâinat manzumesine bir kâfiye olarak gelmiştir. Orada Ahmed, burada Muhammed’dir. Ve böylece insanlık manzumesi sona ermiştir.

Hz. Muhammed (S.A.V) hayatta kulluk yaptıkça Cenâb-] Hak tarafından övülmüş, övüldükçe de mütema­diyen kulluk yapmış, Hâmidiyet ve Mahmûdiyeti bir araya getirmiş ve Allah O’nu medih, O’da Allah’a hamd etmiştir. Zira Makâm-ı Mahmûd’u İşgal ve ihraz eden bir insan, öyle bir lütfa mazhardır ki, o ana kadar Allah’a ettiği bütün şükürlerden başka, bu makama mazhar olmanın da şükrünü bir miktar daha artbrdımı, onun da şükrünü eda etmelidir.

Onun içindir ki Cenâb-ı Hak, “Eğer şükür ederseniz nimetimi artırırım.”(5) yani Makâm-ı Mahmud-u genişletirim buyurmaktadır. Ve biz de Makam-ı Mahmud’a râd dualarımızda ezan okunduğu zaman ellerimizi açar “Onu vaad ettiğin Makam-ı Mahmud’a övdüğün insanların makamına ulaştır; makamını genişlettikçe genişlettir” deriz.(6)

Çünkü Makam-ı Mahmud’un sahibinin elinde Livâü’1-Hamd vardır. Beşer, kâinata Ahmed’le girmiş, nurunu Muhammed’le bulmuştur ve emn-ü emânı da Livâü’l-Hamd’m altında elde edecektir ve bu sayede diyerek(7) Cennete girecektir.

Hamd, kâinatın başlangıç ve ruhudur. O, Cenâb-ı Hakk’m Matmah-ı Nazarı olan Hz. Muhammedi’m (S.A. V) etrafında nurani bir halice halinde, O’nu örmekte ve hep O’nu ifade etmektedir. Bizler de Cenâb-ı Hakk’dan Livaü’I-Hamd’in altında toplanmayı niyaz ediyoruz ki, bu hakikate İşaretle Allah Rasûlü; “Ümmetim hammâddır.” buyurmaktadır. Hammâd, durmadan Allah’a hamd eden demektir. Ve biz de devamlı, hem işin başında hem de nihayetinde hamd etmekteyiz.

İbn-i Ebi Hatim’in rivayet ettiği Ibn-i Abbas hadisinde Hz. Ömer (R.A) Hz. Ali’ye sorar:

Günde beş vakit namazdan sonra Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahu-Ekber ve Lâilehe illallah diyoruz. “Sübhanallah, Lâilehe illallah ve Allah’u Ekber’i anlıyoruz, ama “Elhamdülillah” ne demektir? Cevap verir: “öyle bir kelimedir ki, o kelimenin Rabbi o kelimeden razı olmuştur, o kelime Allah’ın hoşnut olduğu bir kelimedir.” Bu cevap ince ve dakik bir sırrı ifade etmektedir.

Nesei ve Tirmizi’nin İbn-i Ömer (R.AJ’den rivayet ettiği bir Hadis-i Şerifte de Allah Rasûlü (S.A.V) şöyle buyurdular.

“Allah’ın kullanndan bir kul; Allah’ım Celâl-i Vechinle azim sultanlığınla sana hamd olsun” dediği zaman melekler ne yazacaklarını bilemediler, Allah’ın huzuruna çıktılar ve :

-Allah’ım kulun bir şey söyledi, fakat biz bu sözlere mukabil ne yazacağımızı bilemedik, dediler. Cenâb-ı Hak onların ne dediğini iyi biliyordu fakat:

-Kulum ne dedi? diye sordu. Melekler: dedi dediler. Bunun üzerine

“Siz, kulum ne dediyse onu yazın, O söz bana öyle ulaşsın. Ve ben, onun mükafatını, esas mahiyetine göre vereceğim.” buyurdu.(8)

Başka bir hadislerinde de Allah Rasûlü: “Hamd,    mizanı    dolduracak    tek    şeydir.” buyurmaktadır.(9) Terazinin diğer kefesinde ne bulunursa bulunsun, Allah’a karşı saygı dolu bir kalp ile “Minnet ve şükran sana” diyerek hamdetme, fiilen onun huzuruna gelme ve lisânı o istikamette çalıştırma ve bütün bunlara munzam olarak kalbi Allah’ın huzurunda durmanın heyecanıyla dalgalandırma, mizanı doldurmaya yetecektir ki, Allah Rasûlü böyle buyurmuştur.

Rab kelimesi, ismi fail manasında bir mastardır ki, terbiye eden demektir. Ancak, demeyip de,  denmesinde bir hikmet ve bir nükte vardır.

Şöyle ki, sanki Rab, mürebbinin ta kendisidir. Çünki kâinatın geniş safha ve sahtfelerinde terbiye ettiği binlerce hadise için lazım gelen ne kadar şey varsa hepsini Allah yapmaktadır. Ezcümle: Sadece beşerin terbiyesini ele alacak olsak, beşere Cenneti gösteren onu terbiye eden Allah’tır. Cehennemi gösteren ondan terhib eden, Peygamberimizi gösterenr O’na ittibaı teşvik eden, Kur*an hakikatlannı gösterip insanın gözünü gönlünü açan, Kur’ân ‘da kâinatı dile getiren, kâinatı anlatıp insanın karşısına apaçık hakikaüan ayan beyan seren, Allah’tır. Bütün bu dairelerde umumi tasarruf yapan Allah olması itibariyle, Adi dediğimiz zaman, mahz-ı adalet mânâsını anladığımız gibi, Rab dediğimiz zaman da sırf terbiye edici, mânâsı anlaşılır. Bu mânâda ondan terbiye etmenin dışında bir fiil sâdır olmaz.

İbrahim Hakkı:

Her işte hikmeti vardır Abes fiil işlemez, Allah’tır, demek suretiyle bu hakikati anlatmaya çalışmaktadır.

Varlığa gelen ve eren bütün mahlûkatı terbiye eden Allah’tır. Ve her varlık, bizzat Cenâb-ı Hak tarafından kendi fıtrat hudutları içerisinde terbiye edilmektedir. Terbip hudutlarının dışına çıkmış hiçbir hadis gösterilemez. Bu âlemşümul terbiyenin tek ve yekta sahibi Rabbülâlemin olan Allah’tır, insanı da terbiye eden O’dur. Belki, hidâyet ve dalâlet yolunu göstermek ve gönderdiği peygamberleri, dünya ve ahiret hayatının lider ve önderleri kılmakla Cenâb-ı Hak insanı terbiye etmektedir. Ve yine, bir nebi ile bir bedeviyi, kabiliyet ve istidat ölçülerine göre terbiye etmektedir.

Beşeriyet, ancak O’nun terbiyesi ile hakiki kemâle ulaşabilir. Bunun en sağlam yolu ise, Kur’ân’ı rehber

edinmektir.

Terbiye, her varlığın kendi sınırları içinde tekâmül etmesi demektir. Onları kemâle erdiren ise, Rab olan Allah’dır.

Felsefe, eşyayı birbirine düşman gösterir. Halbuki Kur’ân, hayatta bir teavün ve yardımlaşmanın hakim olduğunu, muhtelif vesilelerle dile getirir ve hayata o zaviyeden bakar.

Evet, Kâinatta câri kanunlar, hep bir yardımlaşma örneğidir. Cemâdat, nebatatın, nebatat, hayvanların ve hayvanlar da insanların imdadına koşuyor. Aynı zamanda bu, onlar için kemâle tırmanma mânâsına geliyor. Toprak, şefkatli bir ana gibi sinesinde bitki yetiştiriyorsa, buna nasıl kavga ve cidal denebilir? Felsefe, meseleye ters yönden baktığı için, bu teâvün ve imdada koşmayı, karşı taraftan gerçekleştirilmiş bir gasp şeklinde görmektedir. Bu sakil ve hatalı bir yaklaşımdır ki, doğrusunu Kur’ân gösterir. Cenab-ı Hak, nizam ve intizam içinde, hâdise ve kanunlar eliyle bütün kâinatı çalkalamakta ve herşeyi kemâle sevketmektedir. Bunlardan hasıl olan yegâne hikmet ise, iyiyi kötüden, hayrı serden, nuru zulmetten ve elması kömürden ayırmak ve tefrik etmektir. Bu kanun ve çalkalama iledir ki, mü’min cennete, kâfir ve mücrim de cehenneme ehil hale gelir. Cenâb-ı Hak, burada ayırdığı gibi Ahiret yurdunda da bu iki sınıfı birbirinden ayıracak ve “aynîm bugün ey mücrimler” diyecektir.(10)

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, kâinatta câri tekşey; Cenâb-ı Hakk’m terbiyesidir. Ve Allah (C.C) hâdiseleri (Rab) ismiyle terbiye etmektedir. Sadece, insandaki kemâle sevkedüişi müşahade edebilen bir insan, bu hakikati kabul edecek ve başka bir delile de ihtiyaç duymayacaktır.

Hâdiseler, Allah (C.C)’in kudret elindedir. İlk muharrik dâima Cenâb-ı Hakk’ olduğu gibi, belli bir gayeye doğru bu hareketi devam ettiren de O’dur. Ve eşya, işte bu ilk tahrikle kemâle doğru sevk edilir. Bir çocuğu ele alacak olursak, onun, varlığa ermesine sebep ne sperm ne de yumurtadır. Önce anne-babayı yaratan, sonra da çocuğu anne kamı gibi üç karanlık içinde geliştiren ancak ve ancak Allah’tır. Çünki illetle ma’lül arasında münasebet olması lazımdır. Yani bir “tenasüb-ü illiyet,, prensibi vardır ve bunu görmemezlikten gelmek katiyen doğru değildir.Bu hükmü şöyle bir misalle tavzih edebiliriz. Sîz ortada büyük bir abidenin yapıldığını ve bu abidenin hemen yanında eli kolu bağlanmış bir çocuğun bulunduğunu görseniz, çocuk “bunu ben yaptım” iddiasında bulunsa, elbette siz buna inanmazsınız. Çünkü yapanla-yapılan şey arasında bir mutabakat ve bir münasebet olması gerekirken burada bu uyum ve münasebet yoktur. Aynen öyle de, ortada her şeyiyle mükemmel abide-misal bir kâinat durmakta ve bunun etrafında da eli kolu bağlı çocuk hükmündeki sebepler bulunmakta. Nasılki abidenin yapılmasını çocuğa veremiyorsak, bu kâinatın yaratılışını da sebeplere veremeyiz. Öyle ise bu kâinat yaratan, terbiye edip kemâle doğru sevkeden ancak Rabbülâlemin olan Allah’tır. Doğrusu münkirin Allah’ı inkârda ısrarını anlamak mümkün değil… Halbuki seradan süreyyaya, zeminden asumana, delillerle bezenmiş, süslenmiş, her hal, her keyfiyet Allah’ın varlığına delâlet etmektedir. Herşey O’na delâlet ettiği halde onu inkâr etmek ve tanımamak, şaşılacak ve aynı zamanda korkunç bir küfür, korkunç bir başkaldırmadır.

İşte Rabbülâlemİn’in hakikati bu zaviyeden ele alınıp değerlendirilebildiği takdirde, ilim kuşağı bir marifet kuşağı olacak ve eşya da bir kitap haline gelecektir.

Eğer beşer, Cenâb-ı Hakk’m ve Kur’ân-ı Mu’ciz-üİ Beyân’ın ona bakışı zaviyesinden kendine bakabilse ve Kelâmullah’ı bu şekilde bir kere olsun, tetkik edebilseydi, bugünkü halinden çok daha başka bir keyfiyette olacak ve ilâhi kelâmı bugün anladığından çok daha farklı şekilde anlıyacaktı.

O Allah ki, İnsanı Rahmetiyle yaratmış ve yine Rahmet eseri olarak, Kur’ân’Ia insanın imdadına koşmuştur. Ve yine, Rahman Suretinde bezediği insanı, Rahmetinin mevce mevce coştuğu Kur’ân’ına muhatap kılmıştır. İşte bu zaviye ve seviyeden insan, kendini ve kendisine gönderilen kitabı tetkik edip inceleseydi, Allah Resulü’nün: “Eğer bildiğimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız.(11) “Bir başka yerde de, “Ne kadar isterdim insan olacağıma bir odun parçası olsaydım.(12) “ifadesindeki, mükellefi­yetin ağırlığını omuzlarında hissedecek, utancından ve mahcubiyetinden dolayı kaçacak yer arayacaktı. Evet sıfat-ı ilâhi semâsından ve esmâ-i ilâhi burcundan kendisine bakış, insanı bu hale getirecektir. Ama, bu da his ve duygularla Kur’ân’a bir gavvâs gibi dalmak veya Kur’ân’ın yıldızları arasında pervaz edip kanat çırpmakla mümkündür.

Devr-i Saadette, insanlık kendine bu şekilde baktı, kendini buldu, ve Allah da onları beşer üzerine hâkim kıldı. O Allah ki: “İnsanları yeryüzünde halife yaptım ” demektedir. Ve kendisine gönül, kafa ve hislerle tam bir teveccüh olduğu devirde

“Andolsun, Tevrat’tan sonra Zebur’da da Arza mutlaka iyi kullarım vâris olacak (bu yer onların eline geçecek) diye yazmıştık(13). Hakikatıyla tecelli etmektedir. Evet O, herzaman bütün mirasını salih kullarına bıraktı. Onun içindir ki, Saadet devrinde tek söz sahibi, müslüman-lar idi.

Allah  (C.C)  kâinatla,  insanla kendi arasında bir muadele vaz’etti. İnsanı karşısına alıp ona “Sen” diye hitap da bulundu. Sonra “sana” göre “ben” senim dedi. Rubûbiyet dairesinin karşısına ubudiyet dairesini yerleştirdi. Rahmâniyyet ve Rahimiyyeti beşerle paylaştı. Ve Besmelede bize bunu talim edip duyurdu. İşte biz de, O’nun   sonsuz    Rahmet    ve inayetine mukabele edip diyor ve ondan gelen her şeye minnet ve şük­ranlarımızı takdim ediyoruz.

Kudsi cümlesinde, iman adına inanacağımız bütün esas ve rükünler mündemiçtir. Şimdi de bu hususu izah etmeye çalışalım. Hamd, Cenâb-ı Hakk’m asarını görüp O’nu alkışlama, Kemâli karşısında hayret ve hayranlık secdesine kapanma, Cemâli karşısında muhabbetten coşup taşma ve ihsanı karşısında yüzü yerlere sürme demektir. Lâfz-i Celâlenin kelime ve lügat yönüyle mânâsını arzederken temas etmemize rağmen, kısaca bu hususu bir kere daha hatırlatmamız faydalı olacaktır.

Allah   kelimesinin   altında   “Ma’bud”,   her   şeyin kendisine  inkiyad  ettiği,   münkâdun  ileyh,   sığınılan, kendisine dayanılıp iltica edilen, azameti karşısında hayranlık ve şaşkınlık duyulan ve kendisine itimâd edilip güvenilen mânâları vardır. Demek oluyor ki “Elhamdülillah ” denildiğinde, kendisine dayanılan, hayrette kalındığı zaman kendisine iltica edilen ve muhtaç olunduğu zaman kendisine el açılan ve sadece kendisine ibâdet edilen bir ma ‘bud mânâsı kasdedildiği gibi O’nun dışmdakileri Ma’budiyetten azletme mânâsı da kasdedilmektedir. Yine “Elhamdülillah” denildiğinde Cenâb-ı Hakk’m sonsuz tasarrufu, kemâlde güzelliği karşısında bir hayret ve şaşkınlık ve bundan Ötürü bir secde, ve Cemâli karşısında mest ve sermesi kendinden geçme ve kendini boynu tasmalu ayağı prangalı bir köle ve kul görme mânâsı da düşünülmektedir. Hamd ve Lâfz-i celâlenin baktığı bu büyük mânânın tercümanı ise   tır. Bütün kevnî hakikatlar da mündemiçtir. Bu kudsi cümleyle mü’min kâfirden, müslim mülhidden, münkâd zındıktan, muhlis müna­fıktan ayrılır. Adeta bir alamet ve bir nişandır.

Onunla bir zümre diğer zümreden fark edilir .Şu kadar var ki, bu kudsi kelimeyi sadece dilimizde söylemekle bu mazhariyete eremez ve varmamız gereken ufka varamayız. Zaten bu kelime gönülde iz9ân, benlikte kabullenme şeklinde kendini gösterir ve insan hissiyatında hâkimiyetini kurarsa ona iman de-nir. Yoksa üşüyen bir insanın “ateş ateş” demekle ısınamayacağı   ve   zehir    içen   bir   insanın “zehirlenmeyeceğim, zehirlenmeyeceğim” demek suretiyle zeh­rin tesirinden kurtulamayacağı gibi söylenen sözler de çok defa kendini iman ve iz’an halinde gösteremez. İnsan en az zeh­rin öldürücü, ateşin yakıcı olduğuna inandığı kadar derken ma’bud’u bilhak yalnız ve yalnız Allah olduğuna inanmalıdır ki buna “iman” densin. Evet insan sadece O’nu görmeli, O’nu bilmeli ve O’nu tanımalıdır. Ve yine kulluğu da sadece O’na takdim etmelidir. îşte o zaman dilindeki gönlündekiyle birleşir ve hakkıyla mümin olur.

Bu şekilde olmayan iman, iman değildir. Hayır, hayır ateşin yakıcılığına ve zehirin öldürücü olduğuna inanıldığı kadar Alah’a inanılmıyorsa, bu iman olmaz, buna iman denemez.

Burada şu mühim hususu da arzejdelim: Ateşin yakması ve zehirin öldürmesi, bunların kendi hassalarından değildir. Ateşte yakıcılık, zehirde öldürücülük birer kanundur ve bu kanunları yaratan da Allah’tır. Onun içindir ki bir insan “ateş bizatihi yakar” veya “zehir bizatihi öldürür” dese Allah korusun ehl-i dalâlet olur ve ehl-i sünnetten ayrılır. Ateş, ancak’Allah’ın dilemesiyle yakabilir. Nitekim Hz. İbrahim’i yakamamıştı. Zehir ancak Allah’ın dilemesiyle öldürebilir. Nitekim Bişr (R.A)’i öldürdüğü halde Rasûlulîah’i öldürmemişti. Bu hâdiseler gösteriyor ki ef ali yaratan ancak ve ancak Allah’tır. Allah’a inanan her insan, bunu bu şekilde kabul etme mecburiyetindedir. Maddesiyle dünyaya bağlı olan insan, ancak böyle bir imanla semâya doğru merdiven merdiven yükselir. Devamlı onu ma’bede doğru sevkeden gizli bir kuvvet vardır ve o, ibadet edemediği an ve zamanlarda tarifi mümkün olmayan bir vicdan azabıyla karşı karşıyadır. Sanki onu meâliyat ve yüce ufuklara doğru sevkeden itici ve çekici bir kuvvet varda o, onlarla ufuk ufuk huzur aramaktadır. îmanı sayesinde insan, bir itici ve çekici kuvvete, irade ve akimi teslim eder. Ve bu teslimiyet de onu, Cennet’e ve Cemâl-i Bâki’ye götürür. Artık o, bu sayecje mutmain bir insandır. îman, onun kalbinde yakîn hasıl etmiştir. Ve gönül dünyası, cennete açık ve Cemâlullah’a mücellâ bir ayine olduğu gibi, onun hanesi ve kendisi gibilerin meydana getirdiği ve getireceği cemiyet de burcu burcu lâhut âlemine ait kokulan neşredecektir.

Kulluk, beşerin fıtratında vardır. Allah (C.C) însani yaratırken, kul olacak fıtratta ve kıvamda yaratmıştır. Ancak beşer çok kere bunu kötü ve yanlış yere kullanmıştır. Taş, ağaç, yıldız, ay ve güneş gibi ibâdete asla liyakati olmayan, Allah’ın mahluku,aciz, zayıf varlıkları kulluk mihrabına dikmiş ve böylece, ulvilerin ulvisi kulluk makamından, süflilerin süflisi şirk ve küfür derekesine düşmüştür. Aslında bu netice dahi bize, biraz evvel söylediğimiz hakikati anlatıyor; kulluk, fıtratta var olan bir duygudur. însanlar hakiki mabudu bulamadıklarında, bir sürü mâbüdlar uydurarak onlara serfürû etmeleri bu tabii halin inhirafından başka birşey değildir.

Halbuki Fıtrat dini olan Hanifiyetin büyük önderi Hz. İbrahim, Kur’ân’m ifadesi içinde, bütün esbab ve vesaiti ayaklar altına alarak, Allah’a yükselmenin yol ve usulünü göstermektedir. O, panl parıl parlayan ve insana göz kırpan yıldızların, mabud kabul edilemiyeceğini, yine onların gaybubiyetiyle ilan ederken, Ay ve Güneşin ufulüyle de aynı hususa parmak basıyor ve uful edip gidenlerin mâbud olamıyacağını, her seviyedeki insanın anlayabileceği bir dil ve üslubla ifade etmiş oluyordu. İşte beşer bunu idrak ettikçe, Hz. İbrahim;

“Ben, yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim,(14) deyişindeki mânânın yükseltici halkasına tutunup, nurani helezonlarla yükselecek, kemâl ve zirve noktası olan kulluğa çıkacak ve insanlığın ne demek olduğunu da, ancak bu yükselişle anlayacaktır.

İnsanlık, bu seviyeye peygamberler sayesinde ve onlann vasıtasıyla ulaşır. Peygamberlerin aydınlık yolunda, kalb gözünden perdenin kalkmasıyla insan, Cenâb-ı Hak’la adeta yüz-yüze gelir ve O’nu seyreder. Zaten mübarek bir sözde O, “Ben arz ve semâya sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım.” demektedir ki, bu sırra ermek de ancak kullukla olur. Bu öyle bir sırdır ki sadece yaşanır. O’nu kitaplar yazmaz ve velî onu ifadeden acizdir. Hatta az kimse müstesna, İnsanlar Kur’ân tilâvetinde dahi bu hisse ulaşamazlar. “Bu öyle bir haldir ki, bütün vasıta ve vesileler artık silinmiştir. Gönül sultanı kendi sarayına teşrif etmiştir. Ve o anda insan kendinde değildir. Kendisini dahi unuttuğu bir hal içinde kararsız, hayret ve hayranlığın doruğunda bulunmaktadır. Bu halde olan bir insan ne der? Hal ve durumunu nasıl anlatır? işte bu durumda bazıları demiş. Diğer bazıları da, bu hallerini ile anlatmaya çalışmıştır. Bir diğer grup da “Kâinatta onun tecellisinden başka bir şey görmüyorum ” diyerek kendisine göre bir üslubla bu hali anlatmak istemiştir. Fakat ne denir ise densin, ne söylenir ise söylensin, esâs duyup hissedilenler yanında bu ifadeler sadece insana bir nefes aldırmak içindir. Yoksa meselenin esasını kelimelerle ifade katiyyen mümkün değildir.

Beşer, tevhid ve Allah’a imanla huzura kavuşur. Ve deyişimizin altında, kendini bize tanıtan ve bu tanıtışıyla bizi tevhide erdiren, Cenâb-ı Hakk’m bir lütfuna karşı da, şükranımızı arzediş mânâsı vardır.

Birlik, Allah *m lazımı gayr-i mufankıdır. Allah ‘ı düşünüpte O’nu “Bir” düşünmeme mümkün değildir.

Fakat biz bunu lafzan da ifade ediyor ve  diyoruz. Böylece, Allah bir tane olduğu; hayır-şer, iyilik-kötülük elinde bulunduğu; bütün hasenat ve seyyiat O’nun yanında tesbit edildiği ve hasenatın mükafatını, seyyiatın cezasını verecek de O olduğu için biz hamdi Allah’a tahsis ediyoruz.

Kâinatta zerre kadar şerike mahâl yoktur. Bürhân-ı tamânü’ ve redd-i müdâhale kanunu şirki şiddetle reddetmektedir. Bir köyde iki muhtar, bir kasabada iki müdür, bir beldede iki kaymakam,    bir vilâyette iki vali olmaz;keşmekeşlik olur. Bu durum gösteriyor ki hâkimiyet şerîk kabul etmez. Kâinattaki düzen, intizâm ve nizâmıyla kendini hissettiren Allah’ın eşi, ortağı olamaz. Allah O’dur ki, kudretine nisbeten bir zerreyi yaratmakla kâinatı yarat­mak arasında fark yoktur. Aynı kudretle, insanı yarat­tığı gibi bütün kâinatı; bir çiçeği yarattığı gibi bütün bir baharı; baharı yarattığı gibi bütün dereceleriyle cen­neti; ve bütün tazeliğiyle ebediyeti yaratır. Öyleyse hayâli ifsâd edip fâsık kılacak ve gönül huzurunu silecek şerik ta­savvuru insanı tedirgin ve rahatsız etmeden başka, Onun düşüncesini dağıtacak düşünce sistemindeki birliği boza­cak zihni bir marazdan başka birşey değildir. “Gökte ve yerde Allah’tan başka bir ilâh olsaydı, gök ve yer fesada uğrardı.”(15) âyet-i kerimesi kelâmcıların “bürhan-ı temânü,, unvanıyla çok sarih bir şekilde bize bu hakikati anlatmaktadır. Onun için biz esbabı azlediyor, hıristiyanların düştüğü vartaya düşmeden kaçınıyor, hattâ gönüllerimizin sultanı Hz. Muhammed (S.A.V)’e dahi, şirki işmam eden bir muhabbetin kalbimize girmesine asla meydan vermiyoruz. “Allah’ın hakkı Allah’a râci, Peygamberimizin vesileliği de Peygamberimize râcidir” diyor, dengeyi muhafazaya çalışıyoruz. Allah: O Allah’tır ki gökleri ve yeri elinde tutup bütün kâinatı idare eder. Hz. Muhammed (S.A.V), O sultandır ki Mabud-u Mutlakı görmüş, O’ndan emirler almış, itikat ettiğimiz akaidi, ayne’î-yakin müşâhade etmiş, yaşadığımız şeyleri bizzat yaşamış, müşâhadenin, yaşamanın, görmenin kendisinde hasıl ettiği yakîn ile karşımıza çıkmış, kendisi tereddüt etmeden inandığı gibi, bizleri de böyle bir inanışa davet etmiştir. Onun gönlünden çıkan en tonlu ifade ve sözler bütün mü’minierin gönlünde de ma’kes bulmuştur. Düşünün ki, aradan ondört asır geçmesine rağmen Rasûlullah’m marifet deryasına attığı cevherlerin meydana getirdiği dalgalar mütedahil daireler gibi yirminci asrın

sâhiüne kadar gelip ulaşmıştır.  kudsi hakikati, Allah’ın Mâbud-u Mutlak olduğunu, kulluk ve ibâdetin sadece O’na yapılıp, sadece O’nun karşısında serfürû edilmesi gerektiğini anlattığı gibi, Hz. Muhammed’in (S.A.V) O’nun elçisi ve kâinat sarayında O’nun teşrifatçısı olduğunu da dile getirmektedir. Bu keiâm gönül evimizde, bir hisse Allah’a, bir hisse de Rasûlullah’a ayırıyor ve biz hakikatim böyle anlıyoruz.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: