FATİHA ÜZERİNE MÜLAHAZALAR-13

Mü’min işte bu imânı elde edip her şeyi Allah’ın yed-i kudretine verdikten sonra, kâinattaki bütün eşya ile bir münasebet kurar. Artık O’nun ruhunda vahşet, tiksinti ve ürküntü yoktur. O taş, toprak, kuş, ağaç, hülasa bütün hayvanat ve bütün nebatatla kardeş, olur. Mü’min, kâinata mehd-i uhuvvet (Kardeşlik beşiği) nazarıyla bakar. Çünki her şey “bir”den gelmiş ve neticede “bir”e dönecektir.

İnsan, cesed ve eşbahıyla haşr olacağı ana kadar, ruhuyla Allah’a bağh kalacaktır. Daha sonra da yere dönecek ve Mevlasını apaçık görüp mevcudiyetini hissedecektir.

Uhud savaşından dönerken Allah Rasulü, başı 126

yarılmış, dişi kırılmış, mecruh ve yaralı bir haldeydi. Emir dinlemedeki nezaketi o gün için kavrayamamış olan sahabi yüzünden, mutlak bir galibiyetten olunmuştu. Buna rağmen O, bütün varlıkla kurduğu sevgi ve dostluğu perçinleştirircesine” “Uhud bir dağdır. O bizi bizde onu severiz” buyurmuştur.(16) Bu sevgi atmosferi, hata işlemiş sahabinin ruhunda öyle bir emniyet hasıl etmiştir ki, o anda söylenecek başka bir söz belki bu tesiri icra edemezdi. Ancak, biz bu hâdiseyle, meselenin ayrı bir yönüne bakmak istiyoruz. O da Aİlah Rasûlü’nün eşya ile olan münasebetidir. Sanki o anda Uhud dağı, üzerinde birçok mü’min şehid düştüğünden ve kâinatın yaratılış gayesi olan nebinin dişinin kırılmasından dolayı, ürkmüş, irkilmiş vaziyetteydi. Ve işte Allah Rasûlü, bu ifadesiyle Uhud’a teselli veriyordu.

Başka bir defasında da, üzerinde bulunduğu dağ sarsı­lınca; buyurarak, “Dur ey dağ senin üzerinde Nebi, Sıddık ve bir de şehid var” demiş ve onun emri üzerine de dağ durmuştu.(17) Belki son durum itibariyle bu bir mucizeydi. Ancak evvelki hal efendimizin her zamanki tavrıydı. O, eşya ile münasebete geçiyor ve bütün bir kâinata kardeşlik beşiği nazarıyla bakıyordu. O’nun, hayvan, ağaç,taş ve dahakice varlıklarla konuştuğu tarihçe müsellemdir. Ve bir mü’minin de, Allah Rasûlünün bu hareketinden alacağı ders ve ibret cidden büyüktür.

Bu hakikata ulaşma da ancak, tevhide ermek ve herşeyin “bir”den gelip “bir”e rücû edeceğine tam ve yakini bir imanla inanmakla mümkündür.

Onun içindir ki Allah Rasûlü (S.A.V) imanın tercümanı olan cümlesini şu mübarek sözüyle şöylece tavsif ediyor.  

“Ben ve benden evvel bütün peygamberlerin söylediği en faziletli, en hayatbahş, en manâlı, en tonlu ve çaplı ifade ifadesidir.”(18) Allah’tan başka yaratıcı ve Ma’bud, Allah’tan başka kendisi için mest ve sermest olunacak varlık yoktur.

Tevhid akidesini kudsî cümlesinde bulduğumuz gibi, meleklere imanı da aynı cümle içinde bulmaktayız. Zira bu cümlede, en ulvi şekilde Allah’a hamd etmek mânâsı vardır. Halbuki zaaf ve isyanlarıyla insan, çok kere, esas ulviyetine layık şekilde Hamd etmekten uzaktır. Demek ki, isyan ve nîsyan kendilerine arız olmayan ve daima Allah’a kulluk yapıp O’nu yâdeden kullar olmalıdır. Evet, Allah’ın böyle mükerrem kulları vardır ve dinde onlara “melek” denir.

Hz. Hakkı:

Hakkın mükerrem ibâdı meiekler yerde, göklerde, Avamından avâm-ı nâsı efdal eylemiş Allah.

ifadesiyle bize bu hakikati anlatmaktadır.

Ayrıca, bu kudsî cümle içinde, yapılacak kulluk ve ibadette, meleklere benzemeye teşvik vardır. îsyansız ve nisyansız kulluk yapmak isteyenler meleklere benzemelidir. Bir fark var ki, insan, meleknümun kulluğu sayesinde, meleklerden üstün hale gelir. Zira, ondaki zaaflar tekemmülü için bir vesile olur. Halbuki meleklerin makamı sabittir. Diğer taraftan, insan halife olarak yaratılmıştır. Melekler mutlak bir itaat içinde, fıtratlarına tevdi edilen vazifeyi yapmaktadırlar. O melekler ki, Rabbleri onları

şöyle tavsif etmektedir,  “Onlar Allah’a, Allah’ın emrettiği şeylere asla ve kat’a baş kaldırmazlar ve harfiyyen Allah’ın emirlerine itaat ederler”(19)

İnsan da en az onlar kadar yaratılış gayesine uygun hareket etmelidir ki, hilafet gibi bir paye ile şereflendirilmenin şükrü edâ edilmiş olsun. Aynı zamanda bu kudsi cümlede, Allah’a karşı ibadetlerini takdim eden diğer varlıkiara-sadece bu yönleriyle-benzemeye de teşvik yapılmıştır. O varlıklar ki Rabbilerine karşı:

“Biz itaat ederek geldik” demişlerdi.(20)

Kur’ân-ı Kerim’i ve sair kitapları da içinde taşımaktadır. Kur’ân-ı Kerim’i bize gönderen Allah’a hamd ve sena olsun. Biz Allah’a kulluk yapmayı, O’nu sena etmeyi, Peygamberlere karşı ta’zimat ve tekrimatı ancak Kur’ân sayesinde öğrendik.  O Kur’ân gelmeseydi; biz hâmdetmeyi bilemeyecek ve Allah’a kulluğun keyfiyetini anlayamayacaktık. Binaenaleyh Kur’ân nazil olması suretiyle biz kulluğu ve Allah’ı Öğrendik. Allah’a karşı kulluğumuzu ancak o kitaptaki programa göre yapıyoruz. Böyle bir program olmasa idi kulluk da olmayacaktır. O zaman yaptığımız hareketler bir toteme, bir puta ve bir heykele yapılan şeylerden farksız olacaktı. Öyleyse kulluk dediğimiz zaman, kulluğun programı olan kitabı düşünmem meye imkân yoktur. Meleğin dilinde, Nebinin tebliğinde, Allah âleminde, kelâm sıfatı muhtevasında kitabı düşünmeden kulluğu ve Mâbud-u Mutlak’i düşünme mümkün değildir. Böylece, bir taraftan bize hamd ettiren kitap, diğer taraftan hamd, sena ve şükrün keyfiyetlerini talim etmesiyle iû jlJ-ı kudsîcümlesinde matvi bulunmaktadır. Kitap, melek ve meleğin emir getirmesi düşünülür de şu kâinatı en güzel bahçe gibi hazırlayan, en müdebdeb bir bağ haline getiren, bizleri çeşit çeşit nimetleriyle perverde eden, sonra bu nimetlerin arkasında kendisini bize tanıttırmak isteyen, tanıttırmak isterken de ezeli ve ebedi hutbesi olan Kur’ân-ı Kerimle o nimetleri anlatan Allah (C.C)’m, o kitabı bize tebliğ edecek bir keşşafı, bir Yaver-i Ekrem’i ve şu kâinat sarayına gelecek seyircilere, şu muhteşem meşherdeki esrarı şerhedip anlatan bir dellalı olmaması muhaldir. Onun içindir ki Peygamberlerin gönderilmesi lüzumlu bir keyfiyet arzetmektedir. Ve & jlJj ifadesinin altında Peygam­berler de vardır. Aslında bu kelimeyi telaffuz etmekle sanki biz Allah *m peygamberler göndermesine karşı da hamd etmiş oluyoruz. Zaten peygamberlik kafilesinin kafiyesi olan Hz. Muhammed (S.A.V)’in adı da hamd kökünden gelmektedir.

“Ahmed’i Mahmud-u Muhammed derler sana ” diyen şair, O’nun hem Ahmed, hem Mahmud ve hem de Muhammed olduğunu anlatmaktadır. Evet O, hem çok hamdeden, hem Allah in matmah-ı nazarı, hem de’ferd-i ferid makamının tek ve yekta sahibidir.

Kudsî cümlesini candan ve gönülden söylemek ve bunda müdavim olmak bize öldükten sonra dirilmeyi de hatırlatır. Zira, devam etmeyen nimet, nimet değil nikmettir. Nikmet ise, insandaki dostluk ve muhabbet duygularını düşmanlık ve nefrete tebdil eder. Dünyada kendisini bunca nimetleriyle tanıtan,sevdiren bir Rahmet-i Sonsuz, bu dünyada kendisine hamdettirirken, nimet ve rahmetini kesmek suretiyle, edilmekte olan hamde hatime çektirmeyecektir. Aksine, ebedi bir hayatta, insanlara ebedi olarak hamdettirecektir. insanlar hamdederek yaşıyor ve ahirette hamdederek yeniden dirilecek ve mü’minler meleklerin   teşrifatçılığı ile cennete   girdiklerinde, diyerek vadinde duran ve kendilerine cenneti bahşeden Rabb lerine hamdedecek-lerdir.

Demek oluyor ki, bu kudsî ve mübarek cümle, Kur’ân’ın esas gaye ve hedefi olan dört ana meseleyi icmal edip içinde sakladığı gibi, imanın bütün rükünlerini ve ibadetin bütün çeşitlerini de ihtiva etmektedir. Hakiki hamd madem ki, cennette devam edecektir. O halde cennete ehil hale gelmek dünyada hamdetmek ile mümkün olacaktır. Ve insanı cennete ehil hale getiren de ancak ibadet ve takvadır ki, bu hususlar Kur’ân’da tafsil edilmiştir.

Dolayısıyla hakiki olarak demek bütün Kur’ân’ı kendine rehber edinmek ve bütünüyle İslâm’ı yaşamakla olacaktır.

İstidrâdîbir fasıldan sonra, şimdi de kelimesi üzerinde duralım. 4o Kelimesine yukarıda bir nebze temas etmiştik. Mevzunun sonunda bu iki kelimeyi yine değişik bir zaviyeden tahlil edeceğiz.

Alemler,mânâsına gelir.Bu kelimenin başında bir lâm-ı tarif vardır. Lâm-ı tarif ahd için kabul edilecek olursa Cenab-ı Hakk’ın bildiği, sayısız ve sınırsız bütün âlemler kasdolunuyor, demektir. Âlem ise alâmetten gelen bir kelimedir. Zerreler âleminden, yıldızlar âlemine kadar her âlem, Canâb-ı Hakk’a ait bir alâmet ve bir delil olması hasebiyle, âleme âlem denilmiştir. Ruhlar âlemi, eşbah âlemi, misal âlemi, berzah âlemi ve daha nice âlemler…

Bu manâsıyla âlem ne güzel şeydir ki, onunla Allah bilinir, kâinat ne kadar eşsiz bir tablo ki, o tabloda Allah müşahede edilir; elvan elvan kâinattaki cemâl dalgaları ne tatlı şey ki, onda cemil-İ mutlak ve kemâl-ı ale-1 ıtlak’m cemal ve kemâli görülür. Cemal ve kemale ermek ise görmeye bağlıdır. Bu da ancak devamlı düşünen bir beyne ve gönüle müyesser olur. Kâinatta hiçbir var’ık abes ve boş yere yaratılmamıştır. Bu hakikat teemmül ve tefekkürle inkişaf eder. fşte bu inkişaftır ki, olarak kendini tanıtan Mevlayı anlama ve idrak mevzuunda önümüze yeni yeni  ufuklar açar.

Hz. Ömer devrinde, çekirge kahtı oldu ve çekirgeler birden bire ortadan kalkıverdi. Hz. Ömer çok mahzun ve mükedder oldu. Yemen, Şam ve Irak’a gidenlere “Oralarda çekirge görürseniz bana haber verin” diye tenbihlerde bulundu. Sonra Yemen’den gelen birisi elinde bir avuç çekirge ile geldi ve bunları Halifenin önüne attı, atınca da halife “Allahu Ekber” dedi. Orada bulunanlar “Ey Allah’ın Peygamberi’nin Halifesi biz bu hareketinizi anlayamadık” dediler. Cevaben şöyle buyurdular: “Allah Resulünden şöyle işittim.”

“Allah bin ümmet yaratmıştır. Bunlardan altıyüzü denizde dört yüzü de karadadır. Ümmetlerden biri de çekirge ümmetidir. Yeryüzünde ilk defa helak olup yok olacak çekirgedir. Onlar yok olduktan sonra, diğerlerinin yok olması onu takip edecek ve teker teker her ümmet helak olup gidecektir.” “Ben de âlemin nizamının benim zamanımda bozulmasından ve ahengin değişip kıyametin kopmasından endişe ettim.’

Hz.   Ömer’in  bu  sözünde,   yukarıda   arzetmeye çalıştığımız tefekkür ve tedebbürün mânâsı gizlidir.

Batılı bir mütehassıs “kelaynaklar” öldüğü zaman endişesini izhar etmiş ve “Niye endişe ediyorsun?” diye soranlara da, şöyle cevap vermişti. “Sâni-i Azam’m, âlemler adına kâinatta yarattığı her şey bu kâinatın tamamlayıcı cüzleridir. Bunlardan bir tanesi eksildiğinde Dünyada bir eksiklik meydana gelir. Yılan, akreb, bit, pire ve sizin ağaçlarınıza musallat olan parazitlerin varlık içinde birer yeri vardır ve bunlar adeta kâinatın tamamlayıcı unsurlarıdır. Hâlık-ı Âzam bunlarla kâinatı tamamlamış ve hikmetim bunlarla ikmal etmiştir. Binaenaleyh birinin eksilmesi kâinatta bir eksikliktir ve bu eksiklik birbirini takip edecek ve kâinat sona doğru gidecektir. Nasıl ki insan vücudunda, vücud için lüzumlu maddelerden bir tanesi dahi eksik olsa, bu eksiklik başka arızalar doğurur derken vücuttaki ahenk bozularak, daha başka maddeler de eksilmeye başlar ve insanın ikbali, idbara döner; öyle de insan-ı ekber olan kâinat da, onu tamamlayan cüzlerden birinin eksilmesiyle aynı akibete duçar olur.”

Şimdi de  kudsi cümlesini ayrı bir yönüyle ele alıp tahlil edelim:

Burada mastar olduğu halde isrh-i fail manasına gelen “RAB” kelimesi ve ardından da bütün âlemler mânâsına “Alemîn” kelimesi zikrediliyor. Bütün âlemlerin terbiyecisi ve bütün âlemleri kemâle erdiren Allah’dır. Demek bütün âlem Allah’ın terbiyegerdesidir. O’nun terbiyesini görmeyen kemâle eremez. O’nun terbiyesini almayan ot, ot olarak varlığa eremez. O’nun terbiyesiyle tımar olmayan ağaç meyve veremez. O’nun terbiyesinden geçemeyen hava zehirden tasaffi edemez. O’nun terbiyesini görmeyen şeker kamıştan ayrı olamaz. O terbiyedir ki ummadığımız taş gibi kaskatı şeylerden hayatdar, caniı varlık meydana getirir. O terbiyedir ki çok ölüleri hayata mazhar edip dipdiri yapar. O terbiyedir ki en basit şeyleri dahi kemâle mazhar edip en mükemmel, en müdebdeb, en muâlla şeyler haline getirir. Ve siz ona gösterilen itina ve itiyat karşısında hayret ve hayranlık secdesine kapanırsınız.

Terbiye, bir şeyin olabileceği en son noktaya ulaştırılması demektir. Bir otun çiçek açma kabiliyeti varsa onun müntahası çiçek açmaktır. Bir ağaç meyve veriyorsa onun münteha noktası da meyve vermektir. Esasen meyve vermesi gereken bir ağaç meyve vermiyorsa o, terbiyede kemâle ermemiş, terbiye olmamış demektir. Bir yılanın terbiyesinde de bir son hududu vardır. Eğer bu yılan zehirli ise, onun terbiyedeki kemâli, zehrin teşekkül etmesidir. Kör yılanın gözü görmez fakat hayatta yaşamasını devam ettirecek mekanizma tam ve en mükemmel şekilde onda teşekkül ederse artık o fıtratın kendisine tayin ettiği hududun bu son noktasına varmış sayılır. O, onun kâb-ı kavseynidir. Meyve veren ağacın meyve vermesi; çiçek açan bir otun çiçek açması.bir hayvanın fıtraten kendisine tayin edilen ve kudret elinin kendisine çizdiği hudutların son noktasına ulaşması hep onların kâb-ı kavseynidir. İnsanın da bir kâb-ı kavseyni vardır. Ve o en kâmil insanda miracda ifade edilmiştir. Büyük mürebbi Nebiler Sultanı (S.A.V) Kâb-ı kavseyne çıktığını anlatırken; Allah eliyle terbiye edilmede en son noktaya vardığını anlatmaktadır. İmkân âleminden sıyrılması, kesretten çıkması ve vahdeti kavraması, sonra da kesrettekileri vahdete götürebilme aşk ve heyecanının duyulması, işte biz bu ana imkân ve vücub arası mânâsına “kâb-ı kavseyn,, diyoruz.

Şöyle ki, terbiye edilen herşey terbiyesi ve tımarı neticesinde Allah’a delalet etmektedir. Siz fundalıkların kapladığı fakat hiçbir tımarın görülüp müşahade edilmediği bir dağa, bir vadiye, bir deniz kenarına gidip karmakarışık otları müşahade etseniz, düşünmediğiniz için, bunları bir an için de olsa esbaba, tabiata verebilirsiniz; kendi kendine olmuştur diyebilirsiniz. Ama ilim kıstasıyla bakacak olursanız, onların da, Allah tarafından yapılmış olduğunu göreceksiniz. Fakat birde görseniz ki, bu gelişi güzel, karma karışık zemin ve yeşillikler bir fundalık değil de arasında yollar açılmış ve su vermek için cedveller düzenlenmiş ağaçlar budanmış, etrafında bir daire çevrilmiş, tel örgü yapılmış… Ve sonra oraya kuşları kaçırmak için korkuluklar dikilmiş, bir muhteşem bağ ve bahçe… Bütün bunları gördükten sonra artık bunun gelişi güzel, tesadüfen olduğuna hiç ihtimal verebilir misiniz? “Raslanü eseri olarak böyle olmuş,, diyebilir misiniz? Tesadüfe hamledebilir misiniz? Asla ve kafa.İşte Allah (C.C);kâinatı böyle tımar edilmiş olarak karşımıza çıkarıyor. Tıpkı cedveli açılmış, bağı bahçesi tımar edilmiş, ardında yollar yapılmış ve sonra korkuluk gibi şeyler dikilmiş, etrafı da tel örgüyle İhata edilmiş bir bahçe gibi… Karşınıza çıkan her ağaç, o bağdaki her parça, her gül ve çiçeğin adeta insan gibi Allah dediğini duyacaksınız. İşte, bunun için sanki cansızlar da, şuurlular arasına katılarak “âlemin,,den bir parça oluyor. Allah hepsini katıp karıştırıyor. Meleği insana, insanı şeytana, şeytanı cine… Ve seni bir safta mütalaa ederek diyor ki; ağaçtan ota, ottan bağa, bağdan bahçeye, bahçeden hadaik-ı arz’a kadar., ondan da semanın yıldızlarla yaldızlanmış tertemiz yüzüne kadar herşeyi terbiye eden ve herşeyi en münteha noktaya kadar götüren, Rabbülâlemin unvanıyla, Allah’tır.

Kâb-ı Kavseyni ister ok ve yayla misallendirelim, isterse başka şeylerle anlatalım. Bütün bu ölçüler hiçbir zaman, gözünün biriyle kesrete bakan diğer gözüyle de Vacib’ül Vücuda nazar eden ve böylece vücudla imkânı bir araya getirip vücud ve imkân arasında bir makamı cem eden Hz. Muhammed (S.A.V) vaziyetini ifade edemez.

Terbiyede beşerin kâb-i kavseyne kadar gitmesi için ona da yol açıktır. Ve eğer beşer, kendisi için mukadder olan bu Kâb-ı kavseyne ulaşmamışsa, kimlerden ve nerelerden aşağı düşeceğini düşünmeli ve mutlaka yerini kontrol etmelidir. Düşünmelidir, çünkü Kur’ân böylelerine; “Onlar hayvanlar gibi, belki tutup gittikleri yol itibariyle onlardan da aşağıdır.”(21) buyuruyor.

Allah (C.C), müteselsilen bütün kâinatı terbiye etmektedir. O’nun bu terbiyesiyledir ki, atomdan çeşitli mürekkebler; mürekkeblerden de hücreler yaratılıyor. Sonra hücreler de terbiye ediliyor, onlardan da cardılar meydana geliyor. Daha sonra da atomlardan aylar, yıldızlar ve sistemler yaratılıyor. Ve yaratılan sistemler âlemleri meydana getiriyor ki, Allah unvanıyla bize bunları anlatıyor.

O, bütün alemlerin terbiyecisidir. kelimesinin, akıllıların cemilendiği bir sığa ile zikri de, esasen bu âlemlerin terbiye keyfiyetini anlayıp idrak edeceklerin akıl sahibi insanlar olmasına tatlı bir işarettir. Bu İşaretten de anlaşılıyorki, âlem anlaşıldığı nisberte Cenâb-ı Hakk’a alâmet olmayan bir âlemin var olmasının da mânâsı yoktur.

Eğer şuur ve idrakıyla âleme bir kıymet ve değer getiren insan, bu âlemden hariç tutulacak olsaydı, yerine cemisi getirilecekti. Fakat tağlip tarikıyla

denilmiştir. İnsanın yanında, melekler ve cinler gibi varlıklar da şuur sahibidir. Ancak onlar, insan-ı kâmilin anlıyabileceği çok şeyi anlamaktan acizdirler.

Bunda diğer bir nükte de şudur. Sanki cansız ve şuursuz varlıklar, şuur ve akıl sahibi varlıkların potasında eritilerek, şuurlu ve akıllı birer varlık haline getirilmişlerdir. Kâinat, bir bağ ve bahçenin sahibine delâlet edip adeta onu terennüm etmesi gibi, Cenâb-ı Hakk’ı terennüm etmektedir. Hasılı gökyüzüne, yıl­dızlarla yazılsaydı semanın yıldızlarla

yaldızlanmış tertemiz yüzündeki yaratılış mucizesi kadar, Cenâb-ı Hakk’ı ilan etmiş olmazdı. İşte, bir çiçekten semanın o temiz çehresine kadar her varlık, ciddi bir terbiye ile ele alınıp terbiye ediliyor ki, bu intizam ve nizam devam ediyor. Ve devamıyla da durmadan ve ebedi

bir lisanla, Ediyor. Öyleyse bu varlıklar da sanki şuurlu gibi hareket etmektedirler. Dolayısıyla nin içine girmeye layıktırlar. İşte bunları bu noktaya sevkeden unvanıyla bize kendisini anlatan Allah (C.C)’tır.

İnsan, terbiye istikametinde bir ameliyeye yani kendisinden meyve alınabilecek bir muameleye tabî tutulmazsa tefessüh eder. Nasıl ki ağaçtan beklenen meyvesidir; öyle de insandan da beklenen bir meyve vardır; o da kâb-ı kavseyn-i beşeriyeye çıkmaktır. O,bu meyveyi elde etme hususunda muamele-i kimyeviye gibi bir muameleye tabi tutulursa, meyve verir, tutulmazsa tefessüh eder. Sütün bozulması gibi bozulur gider. İnsanla süt arasındaki münasebeti,kâb-ı kavseyne çıktığı noktada Nebiler Nebisi (S.A.V) bize şöyle anlatmaktadır. “Bana o noktada bir bardak süt ve bir bardak ta içki takdim edildi, ben önce tereddütte kaldım sonra da sütü ahp içtim bunun üzerine Cibril:

“Fıtratı ihtiyar ettin. İçkiyi içseydin ümmetin tuğyan edecekti.(22) dedi. Beşer fıtratı, hususiyle Ümmet-i Muhammed’in fıtratı, süte benzetilmektedir. O olduğu gibi kalsa ekşir, bozulur, içindeki virüsler çoğalır. Sonra da hiçbir işe yaramaz hale gelir. Ve artık yağından, ayranından, peynirinden istifade edilmez. Ama bir ameliye-i kimyeviyeye tabi tutulursa, ondan yağ ve peynir elde edildiği gibi ayranından da istifade edilir. Tıpkı insan da bunun gibidir. Meselâ insan, tamamen terkedilmiş bir halde kalsa, ona ne iyi ne de kötü hiçbir şey telkin edilemese ve lahut alemiyle olan münasebeti kesilse, o da, süt gibi işe yaramaz hale gelecek ve atılacaktır. Onun içindir, ki, çok âli gayeler için yaratılmış olan insan, eğer Cenâb-ı Hakk’ın kâinatta hüküm ferma terbiyesine uygun ve muvafık hareket etmez ve Ö’nun yolundakilerine dahil olmazsa, esfel-i safiiin denen en aşağı derekeye sükut eder. Ve cehenneme yakıt olur.

RabbüJâlemin unvanıyla kendisini bize tanıttıran ve bu unvan sayesinde binbir isminin cilvesini gösteren Allah’ın isimlerinde kurbiyet kazandığımız nisbette terbiyeli ve insanî kab-ı kavseyne yükselmiş olacağız. Yoksa hayvandan daha aşağı bir duruma düşecek ve sükût edeceğiz.

Yanlış müdahale ve bilmeyerek karışmalar da insanı yozlaştırır. Alemin terbiyecisi Allah’tır. Çünkü bu âlemi bir bütün halinde O yaratmıştır. Bir şairin yirmi beyitten ibaret bir şiir yazdığını düşünelim. Sonra bu şiirin muhtevasını incelemeden ve bu şiiri okumadan içine başka iki beyit ilave edelim, sonra da bunu şiirden anlamayan avamdan bir insana götürelim. Ondan, bu iki beytin diğerlerine uymadığını anlatan sözler işiteceğimizden şüpheniz olmasın. Zira diğerleriyle bu iki beyit arasında bir uyumsuzluk olacağı muhakkakdır. Aynen onun gibi kâinat bir şiir gibidir ve her beyitin diğerleriyle bir münasebeti vardır. însan da bu kâinat beyitleri arasında bir beyit halinde tanzim edilmiştir ve kâinat denen bütünden bir parçadır. Kâinatı onsuz ve onu da kâinatsiz düşünemeyiz. Öyleyse insana bütün kâinatın terbiyesi içinde bir yer vermek lazımdır. Diğer bir tabirle insan, kâinatta cereyan eden kanunlara tevfik-i hareketle terbiye edilmelidir . Halbuki beşer daha tam manâsıyla tabiatı ve kâinat bilemiyor. Ruh, akıl ve his âlemleriyle olan münasebetine akıl erdiremiyor; vicdan denen ve tek başına Vacib-ül Vücüd’a delâlet eden o ince sır kaynağını kavnyamıyor. Dolayısıyla onun kendi hakkında vereceği isabetsiz hüküm de varlık hakkında verdiği hükümden farksız ve belki de daha isabetsiz olacaktır. Bir hayli zamandan beri beşer, kendi terbiyesine müdahale etti. Ve bu hususda psikoloji kitapları yazdı; terbiye adı altında bunu nesillere takdim etti. Bu dönemde nesillerin terbiyesini derpîş eden psikolog ve pedegoglar, büyük büyük laflar ettiler. Ettikleri laflar o kadar tiz perdedendi ki çok kimseler bütün cazibesi, müphemliğine bağlı bu lafların tesirinde kaldı ve neslin ancak onların dediği şekilde terbiye edileceğine kandılar. Halbuki işte yetiştirdikleri nesiller! Kitabına, mürebbisine, anasına, babasına, atasına, mazisine, köküne, nizamına ve hatta bütün kâinata düşman bir nesil! Tiz perdeden “on üç milyon yarattık” dediler. Birinci küfrü, “yarattık” demekle irtikap ettiler. İkinci küfrü de, yüzlerine tüküren anarşist neslin tükürmesiyle hak ettiler. Bütün dünya aynı badireden aynı girdap içinde Rabbin terbiyesi dışında terbiye olamıyacağını hal diliyle göstermekte “Terbiye ettim” diyenlerin yüzlerine tükürerek bu koca yalanı onların yüzlerine vurmaktadır.

Nesle yanlış müdahele onu şirazeden çıkardı. Bilmeyen el ve kafalar ona terbiye adına zehir içirdi. İlim, fikir, düşünce ve hisde yetersiz zorba bir zümre, ardı arkası gelmeyen kapris ve arzularına, nesilleri âlet edip onun üzerinde oyun oynadı. İnsanı herhangi bir tecrübe tahtası telakkisiyle, tecrübe etmeye kalkıştı. Bu ardı gelmeyen denemeler çeşit çeşit sâri hastalıklara sebebiyet verdi. Nice millet ve devletler yıkıldı, yıkıldı ama, yıkılanlardan ne birşey duyan ne de hisseden oldu. Zaten insanı bir pislik fabrikası ve bir makina yığını şeklinde değerlendirenlerden his ve duygu da beklenemezdi ya. Evet, onların bütün iktisadî ve siyasî kavgalarının altında, insan hakkındaki bu yanlış telakki yatmaktadır. Kendi zaaflarının aynasında görüp öyle mütaala ettikleri insan mefhumu, işte bu hevesperestlerin elinde bugünkü hale gelmiştir. Beşer kendi fıtratına ve aslına dönerek bu gidişe bir dur demezse, netice pek de iç açıcı olmayacaktır.

İnsanlık, kendisiyle ruh, kalb ve hisleri arasındaki münasebeti kavrayıp Cenâb-ı Hak’la olan alâkasını idrak edebilirse, ancak ondan sonra bu inhiraftan kurtulaçakdır ki, bunu da bize sadece, Kur’ân’ı Kerim ve Kur’ân’ın tecessüm etmiş tek timsali Nebiler Sultanı anlatır ve izah eder. Zaten yukarıda bir-nebze dahi olsa-bâtıh tasvirimiz de, bu mânâya intikal edebilmek içindi.

İnsanın evc-i kemâle çıkması ve fıtratının kâb-ı kavseynine ulaşması ancak ve ancak ilahi terbiye ile terbiye edilmesine bağlıdır. Bu kemâle eriş ise, Allah ahlakıyla ahlâklanma düsturunda esas mânâ ve tonunu bulacakdır. Din, insana böyle bir ahlâkı tavsiye eder. Ve sadece tavsiye ile kalmaz, insanı elinden tutup bu makama erdirecek yolun başına getirir ki, sırat-ı müstakim de Kur’ân’ın tutup gittiği bu yoldur.

Halbuki, bugüne kadar beşerî sistemler, meseleye ne kadar ilmî ve pozitif veçhe vermeye çalışırlarsa çalışsınlar onların her mualecesi insana indirilmiş müthiş bir darbeden ibaret kalmıştır.

Vitrin hırsızları, merd-i kiptinin şecaat arzederken sirkatini söylediği gibi, şecaat arzettiklerinde vitrin hırsızlıklarını anlatacaklar. O milletlerin, o devletlerin radyolarında, televizyonlarında, âsi, şaki ve anarşistler halka kurtuluş ordusu şeklinde takdim edilip gösterilecektir. Onların radyoları âsiyi, şakiyi alkışlayacak ve dünya dü­şünürleri, dünya terbiyecileri ve terbiye müesseseleri de buna aydınlık diyecek. Verilen terbiye eseriyle ölçülür. Ve işte sokaklar ve işte bugünkülerin verdiği terbiye.JEski vahşiler şimdi birkaç dakika içinde yapılan cinayeti bütün hayatları boyunca yapamıyorlardı. En vahşi insan beş on adamı ancak öldürebiliyordu. Fakat bugün, tanklarla, tayyarelerle ve kimyevî silahlarla binlerce insan birden katlediliyor. Ve işin en acı tarafı da bütün İnsanlık tamamen

yıkımdan ibaret olan bu manzarayı hissiz ve sessiz seyrediyor. Merhum dertli şair Akif’in dediği gibi:

His yok, hareket yok, acı yok leş mi kesildin Hayret veriyorsun bana sen böyle değildin Kurtulmaya azmin ne için böyle süreksiz…

Topyekün beşer bu korkunç yıkılışı hissizlik ve sessizlik içinde seyrediyor. İşlenilen cinayetlerin bir cüz’ü dahi başka şekilde meydana gelseydi, feryatlar basılacak, gazetelere yazılacak, radyolar ile ilan edilecektir. Esasen yeri dağ olduğu   halde   yanlışlıkla   ilim   irfan   yuvalarına  gelip çöreklenmiş ve orada eşkiyalık yapmaktayken eşkiyahğın müntehasına ulaşan, yani idam sehpasma çıkan insanlar hakkında mersiyeler ve destanlar yazılmıştır. Diğer taraftan binlerce insan öldürülürken kimsenin gözünden bir damla yaş dahi akmamıştır.

ilim, fen, teknik onun mahiyetindeki insanî cevherler uyarılmadığı için, yığın yığın faraziyeleriyle onu kendisinden dahi şüphe eder hale getirdiği gibi, teknik de onun tahripteki kuvvetini arttırmaktan başka bir şey yapmamış ve onu eski canilere rahmet okutturacak kadar canavarlaştırmiştır. Evet, bugün beşer, bir daha zabt-u rapt altına alınamayacak şekilde bütün zaaflanyla öyle bir hortlamışdır ki, bir daha ona söz dinletmek oldukça zor görünmektedir. Çünkü bugüne kadar ona, durmadan, nefse ait zaaflar ve menfi eyilimler insanın esas gaye ve yaradılış hikmeti gibi telkin edilmiştir.

Bugün modern tekniğin ölüm kusan aletleriyle bir anda binlerce insanın ölümüne sebep olunurken, topyekûn beşer, bütün bu ciğersûz hadiseleri gayet hissiz ve duygusuz olarak seyretmektedir. Mürüvvet diye de tarif edilen insanlıktan, artık nasibi olan çok az gibidir.

Bugün batı, kendi nesillerini bu şekilde dejenere ettiği gibi İslâm âlemini de aynı âkibete uğratmaya uğraşmaktadır. Ve bunda muvaffak olmadığı da söylenemez. Esasen şahsiyet adı altında telkin edilen enaniyet ve gurur gibi şeylerle, günümüzün insanını şımartmış, nesilleri firavunlaştırmış ve hiçbir değer hükmü dinlemez hale getirmiştir. Sağda ve solda bu şekilde nefsinin zebunu nice türediler vardır ki, hiçbir zaman lâyık olmadıklan makamlan işgal ve insanımızı idlâl etmektedirler.

Siyasi hayat tamamen yürekler acısıdır. Makyavelist düşünce, faydayı mihrap haline getirmiş ve insanlık, kendisine faydalı olanın kulu ve kölesi olmuştur. Bu,öyle bir yanlış telakki ve düşüncedir ki, kendi siyasi görüşüne taraftar olan şeytan olsa, ona melek nazanyla bakar; fakat, kendi muhalifi melek dahi olsa, o da sadece bir şeytandır, îşte bu sakîm görüş bugün telkin edilen terbiyenin acı fakat gerçek bir neticesidir.

Nesli bozanların elinde kendi çıkar ve anlayışlarına göre kıstaslar vardır. Ve onları kıstaslarına göre kimin iyi kimin kötü olduğunu tahmin etmek çok zordur. Allah (C.C):

“Allah meleklere ben yeryüzünde bir halife yaratacağım dediği zaman” mealindeki ayetiyle insana en büyük payeyi vermiştir(23). Yani insana “Benim Halifem” demiştir. İnsan O’nu temsil edecek,mirat-ı ruhlarıyla Allah’a ayine olacak ve kâinattaki umumi hareket içinde iradesiyle Cenâb-ı Hakk’ı  gösterecektir.  Ve  işte  Allah  böyle  bir  halife yaratacağını söylemektedir. Nesil yozlaşıp, bodurlaştıktan sonra ise meleğin endişesiyle alâkalı duruma şahit oluyoruz. Melek: demişti.

Onun bir tereddüdü ve sanki anarşist ve nesli bozanı görmüş gibi bir endişesi vardı. Ve bu endişesini dile getirerek   Cenâb-ı   Hakk’a   “Yerde   anarşi  çıkaracak, bozgunculuk yapacak ve sonra kan dökecek kimseleri mi halife kılacaksın?” diye sormuştu…(24)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: