FATİHA ÜZERİNE MÜLAHAZALAR-14

“Rabbülâlemin” ifadesinin altında şu manalar da mülahaza edilebilir. Bütün kâinatta tecelli eden Allah’ın isimleri vardır. Bu isimlere göre herşey bir kemâle doğru koşmaktadır. Nebatat, hayvanat ve cemadat hepsi ciddi bir iştiyakla hareket etmekte ve kemâle sevkedilmektedir. Taşlar parçalanır toprak olur.!Toprak ayak altında çiğnenir, ne&atata bağrını açar ve saksı olur. Nebatat hayvanat için kendini feda eder ve hayvanlık mertebesine çıkar. Hayvan da bütün hızıyla insanlık mertebesine çıkmak için koşmaktadır. Böylece herşeyde bir kemâl göze çarpmakta ve bu kemâlin durduğu noktada da tefessühün başladığı müşahade  edilmektedir.

Kâinatta kemâle doğru bu umumi koşuş içinde Rabbülâlemin unvanıyla Allah, insanların da iradeleriyle bu koşuya katılmalarını istiyor. Bütün âlem bir kemâle doğru koşup giderken insan yerinde mi sayacak? Bütün âlem semere verirken o böyle semeresiz ve bodur mu kalacak? Ağaç meyve veriyor. Eğer insan marifet meyvesini veremez, kalbine O’nu yerleştiremez, dünya ve mâfîhâyı O’nun namına terk edemezse; semere vermemiş ve yozlaşmış demektir. Halbuki insan, Allah’ın bütün isimlerini camı bir âyinedir. Allah’ın her ismi bir hat, bir çizgi ve bir nokta hâlinde onun mahiyetine dercedÜmiştir. Sonra Allah (C.C) insandan kendi iradesiyle koyduğu kerem, ihsan, akı! ve fikir gibi cevherleri yine insanın kendi iradesiyle izhâr etmesini talep ediyor. Yani o, iradesini kerim, muhsin, akıllı ve mütefekkir olma yolunda kullanacak ve Cenâb-ı Hakk’ın yerleştirdiği bütün madenleri doğru ve istikamet içinde ateşlemeye bakacaktır. İnsanın manevi mahiyetinde öyle madde ve madenler vardır ki, bunlar ilâhi fitillerle ateşlenirse, elmas, gümüş, altın ve pırlanta halinde arz-ı didâr edecek; fakat beşeri kıstaslarla ateşlendiği zaman ise elmas, kömür haline gelecektir.

“Rab” kelimesi mâsdardır. Allah öyle terbiye edicidir ki, O’nda terbiyenin dışında bir şey göremeyiz. Tabiri caizse sanki O terbiyenin ta kendisidir. İnsan da terbiyede öyle kurbiyet kazanmalı ki, adeta terbiyenin ta kendisi olsun. Onu terbiye anlayışı içinde abideleştirmek istedikleri zaman bu abideye kim bakarsa baksın “Vallahi bu terbiye anlatıyor” demelidir. Onun içindir ki terbiyede en ileriye giden Hz. Muhammed (S.A.V)’in sadece kulluğuna bakan kimse onda adeta Allah’ı müşahade ederdi. Şu söz onun için söylenmiştir.

o Nebi’ki secde ettiği zaman secdesinde Allah zuhur eder!’ O Allah’ı Öyle tazim, öyle tekrimederki O’nun o vaziyetine bakan “Allah var ve O’nun kalbi Allah’ın elinde tir tir titriyor derdi. îşte insan böyle bir terbiye ile yetiştirilirse, terbiyenin kendisi haline gelebilir. Geldiği zaman da, en küçük daireden en büyük daireye kadar onun tesir ve atmosferi kendini hissettirir. Aile ve cemiyet bu anîayışa yavaş yavaş da olsa alışır ve bütünleşir. Bu durumda, söylenen sözler makes bulur, teklifler hüsnü kabul görür. Ve insan kendi mâhiyetinde müncelî ve mütecelli olan bütün Esma-i İlahiyeye tam ve câmî bir âyine olarak yaradılış gaye ve payesine erer. Zaten Cenâb-ı Hak, kendisini insanda görmek için onu yarattı. İnsan, tam manasıyla O’nun İsimlerine ayine olursa hakiki kurbiyeti kazanmış ve böylece Cenâb-ı Hakk’ın terbiyesine kavuşmuş olur.

Bir ameliyeye tabi tutulmadan, bir muamele görmeden ve tımar edilmeden neslin salâhını beklemek safdilliktir. Eğer bütün dünya nesillerinde bir salah bekleniyorsa bu bizim kendi gayret ve iradelerimizle Allah’a teveccüh etme şeklinde tahakkuk ettirilmeye çalışılmalıdır. Evet Resulü Ekrem’in (S.A.V) dediği, yaptığı ve olduğu gibi bir düzen kurmak istiyorsak O’nun gibi hareket etmeliyiz. O, Bedir’de, ellerini açtı ve”Allah’ım bu senin askerindir.(25) Burada mağlup olursa kıyamete kadar artık senin adını anacak olmayacakdır.” diye yalvardı. O kadar ısrarla yalvardı ki, cübbesi sırtından düşerken O, bunun farkında bile değildi. O, bu noktaya kadar irade ve ihtiyarıyla ya­pabileceği herşeyi yapmış ve tam kıvamında bir cemaatla Allah’ın huzuruna çıkmıştı. Ondan öte bütün himmetiyle ve inayetiyle Allah’a dayanıyor, “Allah’ım ötesini sana havale ediyorum.” diyordu. Ve Allah,Habibi’nin imdadına koşuyor, onu teyid ediyordu. Ve artık insanlarla beraber o meydanda, melekler at koşturuyordu. İşte böylesine bir teveccühtür ki, Allah’ın tevfik ve inayetiyle nüfus-u emmaremizin ve bütün nüfus-u emmare için çalışan şeytanlaşmış insanların başına melek kırbaçlarının inmesi şeklinde bir netice doğuracaktır. Allah doğrudan doğruya işe vaziyet ve müdahale edecek ve O’nun terbiyesine tevfik-i hareket ettiğimizden dolayı da böyle bir terbiye yaratacak ve bizi terbiyeli zümreler arasına katacaktır.

Allah’ın terbiye kanunları dışındaki terbiyeye terbiyesizlik denir. Evet, kemâle erdirmeyen ve insanı müntehaya götürmeyen terbiye noksandır. Halbuki terbiye, bir bütün olmalıdır. Bir yol bizi insanın varacağı son noktaya götürmüyorsa o yol batıl bir yoldur. Ve bir insanın varacağı münteha ve en son nokta ise,onun, evc-i kemâle çıkması ve kâb-i kavseyne ulaşmasıdır.

Muhiddin îbn-i Arabi, Şam’da bir sokakta gezerken, bir şakînin bir darağacında maslub (asılmış) olduğunu görür. Hemen onun yanına koşar ve gayz içinde bu adamı seyreden kimselerden birinin yanma sokulur ve sorar:

– Bunu niye astılar? Adam:

– Hazret, bu bir şakî idi, der. Tekrar sorar:

– Ne yapmıştı? Adam cevap verir:

– Eşkiyalık, insanlara musallat oldu, ırza, namusa saldırdı, adam öldürdü…

Bunun üzerin Muhiddin îbn~i Arabî, koşar şakînin ayaklarını öpmeye başlar. Etrafındakiler ona:

– Hazret, bu insanların en pest ve en aşağısıdır. Ne diye ayaklarım öpüyorsunuz? derler. O, cevap verir:

– Hayır,   dediğiniz. gibi  değil.   Her  mesleğin  bir müntehasi, bir kemali, bir son noktası vardır. Her meslek, meslek sahibini o noktaya sevkeder. Meslek sahibi o noktaya vardığı zaman kemâle ermiş., olgunlaşmış olur. Şekavet mesleğinin son noktası da idam sehpasıdır ve bu zât mesleğinde muvaffak olmuştur. Onun için ayağını öpüyorum.

Hazretin vermek istediği bir ders vardır. Ve bu dersi en beliğ şekilde mücerred ile müşahhası birleştirerek verrrîiştir. Ve şunu demek istemektedir:

Ey İnsan senin de bir kâb-ı kavseynin var. însan-ı Kâmil olmak. Ve ey mü’min senin kâb-ı kavseynin ise Allah, Resûlüllah ve Kitabullah’ta fâni olmak ve nefsaniyetin itibariyle eriyip gitmektir.

Besmelede zikri geçen şu iki isim Fatiha’da tekrar zikrediliyor. Bunda da şu hikmetler düşünülebilir.

Birincisi: Mesele, fıkıh açısından ele alınırsa; Besmele Fatiha’nın bir cüzü olmadığını işaretle böyle denİİmiştir.Ve dolayısıyla, bu isimlerin burada zikri bir tekrar manasını taşımaz.

İkincisi: Meseleye hikmet yönüyle bakacak olursak; sonsuz ve sınırsız isimlerin sahibi olan Allah (C.C) kendini evvela “Allah” ismiyle tanıttıktan sonra bu isimlerle insanın imdadına yetişiyor. Zira, Zât-i Uluhiyetin bütün kâinatta görülen vahidiyet tecellisini bir beşerin anlayıp İdrak etmesi mümkün değildir. îşte bu azametli ve aklı boğan keyfiyetteki tecelliyi anlattıktan sonra, her ferdin kendi aynasında görüp kavrayabildiği tecellilerini nazara vererek O’nun sonsuz rahmeti zikredilmiştir. Bu isimlerin zikriyledir ki insan kendi mirat-ı ruhunda kâinatı ve kâinatın delalet ettiği Zât-i Uluhiyetin manasını anlar.

Üçüncüsü: Bir başka yönüyle de, Allah lafzından sonra bu iki ismin zikredilmesi terhib ve korkutmadan sonra, teşvik ve terğib manasını taşımaktadır. Zaten, Kur’ân-ı Kerim’de, nerede bir terhib varsa hemen bir terğib ve nerede terğib zikredilirse ardından onu bir terhib takip eder Bu bir âdet-i İlahidir.

Ayeti bu meseleyi en güzel şekilde cemetmektedir. “Kullanma haber ver,Ben Gafur ve Rahim’im. Ve yine haber ver,Benim azabım can yakıcı bir azaptır”(26)

Devs’in aslanı Ebu Hureyre (R.A)’nm rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Allah Resulü şöyle buyuruyor: “Eğer mü’min, âlemlerin ötesinde kendisi için hazırlanan ukubeti görseydi, Cennetten ümidini keserdi. Kâfir de, Rah-met-i Ilâhi’nin genişliğini düşünseydi, Rahmet’ten ümidini kesmeyecek ve istifade etmeyi düşünecek­ti.”(27) Bu hadiste de terhib ve terğibin cemedi-lişini görüyoruz. Onun için “Rabbülaîemin” diyen Allah (C.C), kâinattaki umum tasarruf atını anlattıktan sonra, insandaki hususi tasarrufunu da zikretmiş ve insanı ihmal etmemiştir.

Mesela diyerek gökleri kitap sahifeleri gibi düreceğini ve buna muktedir olduğunu anlattığı Kur’ân’ı Kerim’de

gibi ayetlerle de hususi tasarrufu olarak, kişi ile kalbi araşma girdiğini ve insana şahdamarından daha yakın olduğunu anlatıyor(28). İşte Fatiha sûresinde de, “Allah” lafzıyla bütün isimleri kendinde toplayan zatın tasarrufunu takdim etme’sinden irkilen ve ürken insana, Errahman ve Errahim isimlerini zikrederek onlara ünsiyet ve kalplerine imtinan vermiş oluyor. Sanki insanın kulağına bu isimlerle şu mana­lar fısıldanıyor: O kadar korkup ürkme. İşin temelinde merhamet vardır. O, Rahmetiyle sizi yaratmış ve yine rahmetiyle hayatınız için gerekli olan herşeyi sizler İçin hazırlamıştır. Ancak sedece dünya sizi tatmin edemez. Sizin için bîr cennet ve bir Cemâl-i Bâkfyi temaşa da lazımdır. O,Rahimiyetiyle, sizler için bunu da müyesser kılacaktır. Bir vahşet ve yalnızlıktan sonra insanın içinde ılık bîr ünsiyet hasıl eden bu iki kelime ne kadar mukaddes, ne kadar mübeccel. Ve Allah lafzından sonra bu iki ismin zikri ne kadar lüzumludur…!

Allah’ın merhameti daha çok, yıkılmış, dilgir, perişan ve afetlere müptelâ bir insanın, o âfet, bela ve musibetlerden kurtulup halâs olması ona iyi ve güzelin takdim edilip verilmesi şeklinde kendini gösterir, İşte bu keyfiyeti, Rahman ve Rahim ifade eder. Binaenaleyh, meseleyi birinci cihetiyle ele alacak olursak, Cenâb-ı Vacibül Vücud azametle kâinatı çalkalıyor ve mevcudatı yokluk aleminden varlık alemine çıkarıyor; ikinci şıkta ise; Allah’u Teâla Hazretleri varettiği her şeye kamet-i kıymetine uygun, hususi iltifatda ihsanda bulunuyor ve herkesi nimetleriyle perverde ediyor.

Rahman ve Rahim kelimelerinin ruhunda, “rikkat-i kalb” dediğimiz kalb inceliği, nefis meyli manaları vardır. Yani rahmet ve merhamete muhtaç olanlara karşı, bir meyl-i nefsî, bir rikkati kalb ve bir şefkat olmaktadır. Ve sonra bu meyl-i nefsî, rikkat-i kalb ve bu şefkat saikiyle onlar hakkında düşünülmesi gereken düşünülür. Bazı tefsirciler, buradaki kalb rikkati ve nefsin meylini Zât-ı Bârî hakkında uygun görmediklerinden bunların lâzımını ve nimet vermenin sebebini düşünerek bu âyeti “Allah, haklarında hayır murad eder” şeklinde tefsir etmişlerdir. Bunu biraz izah edelim:

Bizdeki rahmet, birine karşı acıma, rahimiyet ise nefsin meyli şeklinde tezahür eder. Kolu kanadı kırık, mazlum, mahzun, mükedder birini gördüğümüz zaman, elimizde olmayarak kalbimizde bir rikkat duyar ve ona karşı meylederiz. İşte müfessirler, zaaf ifade eden bu kelimeleri Allah hakkında kullanmayı muvafık görmediklerinden diyorlar ki: “Nefsin meylinin lâzımı,nimet vermenin sebebi hayır murad etmektir. Öyleyse Errahman, Errahim, insanlar hakkında hayır murad eden Allah demektir.” Fakat bu takdirde Allah’ın şâir sıfatları hakkında da bu şekilde düşünmek iktiza eder. Meselâ Allah’ın Basar ve Sem’ sıfatları vadır. Allah Basîr ve Semîdir. Yani Allah görür ve duyar. Bir kısım vasıtalarla meydana gelen görme ve duyma Allah’a isnad edilemez. Bizdeki görme, güneş şuaları yardımıyla ve bir mesafeye bağlı olarak meydana gelir. Ve bizim gördüğümüz şeyler olduğu gibi, görmediğimiz şeyler de vardır. Duymamız da yine bir kısım sebeplere bağlı olarak meydana gelir. Onun için bu esbapla meydana gelen görme ve duyma Allah’a isnad edilemez. İşte nasıl ki, bu şekildeki görme ve duyma Cenâb-ı Hakk’a isnad edilmez; öyle de, bizde nefsin meyli veya rikkat-ı kalb olarak tezahür eden Rahmaniyet ve Rahimiyet de Allah’a isnad edilemez. Bizdeki nefis meyline ve rikkat-i kalbe mukabil, O’nda mukaddes olarak bu mânâlar vardır. O’nun görme ve işitmesi de tamamen bizimkinden farklıdır. Binaenaleyh, bu sıfatları mecaza hamledip te’vil yapma, biraz tekellüflü olur ki, sonra Allah’ın binbir ismini te’vil etme lüzumunu duyacağız. Onun içindir ki, biz “Rahman-Rahim, Mü’min, Miiheymin, Rezzak,, vs. derken bunları Allah indindeki manalarıyla mütelaa ediyoruz.

Cenâb-ı Hak eşyayı yoktan varedip, vücud sahasına getiriyor. Âdeta bize diyor ki, “isteseniz de istemeseniz de Rahmaniyetimle sizi varediyor ve sizin için gerekli olan şeylerle varlık ve hayatınızı devam ettiriyorum. Rahmani­yetimle var ettikten sonra, Rahmaniyetimin kemâlini gös­termek için; size Rahimip’etimle de bir irade veriyorum. İradenizi kullanmanızın ve kullandığınız iradenin çapına gö­re de ötede size mükâfat vereceğim. Siz, iradenizi kullan­makla bir şekle gireceksiniz. Ve bu şekil, ahiret âleminde bir kısım nimetlerden istifade etmeye hazırlanmak demektir. Elverir ki sizler, kendi heva ve hevesinize uyarak be­nim rıza dairemin dışına çıkmayasınız. Aksi takdirde orada cezanızın daha ağır olacağım düşününüz.”

İşte Allah-ü Teâla kendisini Rahman ve Rahim olarak tanıttırırken biz de, o Rahmaniyet ve Rahimiyetin altında bu mânâları seziyoruz. Bunu bir misalle tavzih edelim: Müdebdeb muhteşem bir saray ve bu sarayın içinde çeşitli varlıkların tenezzüh ve seyr-û seyahatini sonra da bütün bu gezip dolaşanlara mukabil, saraya teşrifatçı, saray sahibine yaver bir zat düşünelim, öyle bir yaver ki, tepeden tırnağa madalya ve formalarla tezyin edilmiş; sarayın en aziz varlığı olarak, her haliyle kendini hissettiriyor. Nereye gitse hüsn-ü istikbal görüyor, kime teveccüh etse edeple emrine koşuyor, kime dönüp baksa haşyetle iki büklüm oluyor. O zaman anlarız ki, şehzadeler gibi sarayın içinde dolaşan bu yaver, saray sahibinin yanında en aziz, en şerif ve iltifatına en çok mazhar olan bir zattır. Ve yine anlarız ki bu zat, saray sahibinin merhamet ve şefkatine en çok mazhar olandır. Aynen öyle de, kâinat bir saray,insan o saray içinde en kerim, en eşref bir yaver ve en ekmel şekilde Allah’ın Rahmaniyet ve Rahimiyetine mazhar bir varlıktır. O bir ağaç veya şurada burada otlayan dört ayaklı varlık değildir. Üstün bir seviyeye çıkarılmış, diğer varlıkların üstünde bir kısım ihsanlara mazhar edilmiştir. Şimdi hiç uygun mudur ki, bu kadar mazhariyetten sonra o, gitsin, kendi şahsiyetine, kendisine lütfedilen şeylere münasip olmayan işlerle uğraşsın. Ezcümle, pislikleri karıştırsın, kapının önünde uygun olmayan mahluklarla; bitle, pireyle, fareyle, akreple, yılanla, çiyanla meşgul olsun; üzerinde taşıdığı madalyalar, formalar ve saray sahibinin matmah-ı nazan olduğuna hiç dikkat etmesin. Aksine böyle davrandığı takdirde hemen hükmümüzü verir ve deriz ki; bu zat, böylesine nimetleri düşünmeyerek, bu gibi adi işlerle meşgul olmasının cezasını muhakkak görecektir. Bununla Allah’ın, Rahmaniyet ve Rahimiyetinin altında, insanın mazhar olduğu lütuflarla, yaptığı işlerin birbirine münasip olmamasının ve Allah’ın inşânı muhatap olarak kabul etmesine mukabil, insanın bu iltifatları değerlendirip değerlendirmediğini anlatmak istedik…

Fatiha hakkında Ebu Hureyre (R.A)’ın rivayet ettiği bir Hâdisde Allah’la(C.C) kul arasındaki bu muadele bize şöyle anlatılır. Fatiha’da Allah (C.C) kuluyla konuşuyor ve şöyle buyuruyor:

“Fatiha’yı ikiye taksim ettim. Yarısı benim yarısı kullunundur. “Kul dediği zaman Allah’ü Teâle “Kulum bana hamd etti. “der. Kul zaman Allah-ü Teâla “Kulum beni sena etti. “der. Kul dediği zaman Allah-ü Teâla “Kulum beni temcid etti” der. Ve buraya kadar benimdir. Kul dediği zaman Allah-ü Teâle “Bu kulumla benim aramdadır.” der. Sûrenin ahiri ise sadece kulumundur ve kuluma istediği verilecektir.(29) İşte insan Fatiha’yi okurken bu muadele ve paylaşmaya dikkat etmelidir. Kul; “Allah’ımbeni doğru yola hidayet et; İfratın tefritin ortası yola; şehvete düşürmeyeceğin, gazaba uğratmayacağın cerbezeye attırmayacağın yola… Akılsızlık içinde boğmayacağın, her türlü arzu ve isteklerden tecrid etmeyeceğin yola… Bunakların, akılsızların, hissizlerin yoluna girmekten beni muhafaza buyur. Nebilerin, sıddıkların, şehidlerin yoluna hidayet eyle. Mağdubin ve dâlftn’den eyleme.” diyor. Allah (C.C)’da “Bu kuluma aittir ve kulumun istediği verilecektir.” cevabını veriyor. Artık, kul olarak biz de Mevlâ-i MüteâPin karşısında daima bu muadeleyi düşünerek, Rahman ve Rahim’in bizi tezyin etmesi, boynumuza madalyalar asması, bizi prens hâline getirmesi karşısında, mükellefiyet ve mesuliyetimizi idrak ederek ona göre bir, vaziyet almaya çalışmalıyız.

Böylece Rahman ve Rahim kelimelerinin altında bir de küçük bir tekdir ve itabın, küçük bir tenbîh ve ikazın bulunduğu hatırlatılmış oluyor.

Cenâb-ı Hak bize binlerce lüfuf ve ihsanda bulunmuştur. En büyük ve en birinci lütfü bizi yokluktan varlığa, ademden vücuda getirmiş olmasıdır. Ve sonra mütenahiden namütenahiye çevirmiş, kesretten vahdete tevcih kılmış, boğulaciğımız bir âlemde elimizden tutmuş, bizi vahdet dairesi içinde saadet saraylarına müteveccih kilmış^geldiğimiz yere yüzlerimizi çevirmişsımyla sinelerimizi şad kılmış. Evet Allah’tanız Allah’a dönecek ve bu suretle beka bulacak, ebediyete mazhar olacak sonra da sermedi bir saadet elde edeceğiz. O.İütfunu, ikramını böylece bizlere duyurmuş ve bununla kalbimizi mutmain kılmıştır. Bizler de bu lütuflarla lütufyab ve bu şerefle şerefyabız. Ve dahası, sadece bunlarla da bırakmamıştır. Çünkü bu iyinin kötüye, dalaletin hidayete, küfrün İmana, şeytanın meleğe, şeytan avanesinin Nebi’nin avanesine karıştığı burada hadiselere bir yön verme, sahili selâmete çıkarma, müslüman kılma, sonra da müslümanların gireceği dârüsselâma sokma gibi nimetleri var ki, herbiri ayrı bir lütuf ve ihsan sayılmaktadır. Binaenaleyh, Cenab-ı Hak, bu işleri becerip yapabilmemiz için bize kendi iradesinden bir irade vermiş ve bu irade île bizlere ebediyetlere ve ebedî saadetlere namzet kılmıştır. Vakıa, burada şöyle bir soru sorulabilir: Kâinatta her şeyi yaratan Allah’tır. Gözümüzü gördüren, kulağımızı duyduran, soluğumuzu aldırıp verdiren, hasılı bütün efaiimizi yaratan Ö’dur. Zira O:   “Sizi de yaptıklarınızı da yaratan Allah ‘hr.” buyuruyor.(30) öyle ise İnsan iradesinin manası nedir? Acaba insana irade isnad etmek, Allah’a şerik koşmak sayılmaz mı?…

İrade, Allah tarafından bir lüfuf olarak İnsana verilmiş öyle bir silahtır ki,su-i istimal edildiği zaman sahibini öldürür Ve su-i istimal edilmeye de çok müsaittir. Allah insana bir lütuf olarak irade vermiş, insan da çok defa bu iradeyi kötüye kullanarak haddini aşarak.kendisini Allah’ın şeriki görmüştür, işte bu mevzuda inhiraf edenlerden Fira­vun, Allah’ın kendisine “Rabbülâlemin”demesine mukabil o da kalkıp (31)”Sizin en yüce Rabbiniz benim”. demiştir. Kendisinde gördüğü irade ve eşyaya müdahale­yi, Allah’a şerik şeklinde tasavvur etmiş-hâşâ ve kellâ-Allah’ın karşısına bir şerik gibi çıkmıştır. Halbuki kâinatta zerre kadar şerikin yeri yoktur. Vücûd , tamamen tecelli’i Vahdet’ten meydana gelmektedir. Eğer bir Vahdet ve birlik olmasaydı herşey yok olacaktı. “Eğer gökte ve yerde Allah’dan başka bir ilâh olsaydı yer, gök fesade uğrardı”(32). Şerik yoktur ki, yer gök intizam ve nizam içindedir. Şeriki farzetmek yerin göğün fesadını kabul etmek demektir. Onun için şerik-i Bârî mümteni ve muhaldir, Allah’ın eşi ortağı yoktur.

Bize verilen iradeye gelince, Cenâb-ı Hak bu iradeyi sadece beşeri kesb ve kazançlarda kullanmak için vermiştir. Fakat bu iradeyi kullanmamıza göre bir mücâzat ve mükâfat va’dinde bulunmuş ye şöyle demiştir: “Sana muvakkaten hâkimiyet, mâlikiyet ve itâdemin gölgesinde cüz’i bir şey veriyorum. Ancak bunu su-i istimal edersen ahiretyurdunda senin yakandan tutup cezalandıracağım. Binaenaleyh bugün sen, senin iradenle iş yaptığını zannetsen dahi, o günün Mâlik-i Hakikisi Benîm ve sen Bana hesap vereceksin.” İşte Cenâb-ı hak bu ölçü ve muadele içinde, beşere, yapacağı işlerde sadece parmakla dokunma gibi bir müdahale hakkı vermiştir. Ancak hadiseleri yaratma işini kendi üzerine almıştır. Zaten, insana verdiği irade de sadece O’nun Rahimiyetinin bir cilvesinden İbarettir.

 Kur’an-i Kerim’in üslubundaki insicama bakın ki, “Errahmanirrahim”de gizli bir remiz ve işaretle anlattığı,biz insanların mesuliyetini,bu âyette gayet sarih olarak dile getirmekle, bir evvelki âyetin gizli kalan yönünü hemen bir âyet sonra tefsir ve izah ediyor.

O, Allah’tır. Alemlerin Rabbidir. Rahman ve Rahimdir. Size verdiği iradenin’ karşılığını verecektir. Çünkü O din gününün tek ve yekta sahibidir. “Yevmüddin” ceza günü demektir. Ancak buradaki ceza türkçede anladığımız manada değildir. Zira, biz cezayı daima ikab manasında kullanırız. Halbuki, ahiret hem mükafatın hem de İkabm olduğu bir gündür. Öyleyse, ceza günü iyi ve kötünün mukabele gördüğü bir gün demektir.

Din günü: Ceza, hesap, itaat ve kahır günü manalarına gelir. Ancak umumi manada din günü, hak din olan İslâmın zuhur edeceği gün demektir. Ceza ve mükafat denince, akla kıyamet gelir. O takdirde, din günüyle kıyamet kasdolunmuş olur. O gün Sûra üflenecek, haşr ve neşr olacak ve amel defterleri sahiplerine teslim edilecektir. Ardından iyiler iyiliklerinin mükafatını, kötüler de kötülüklerinin cezasını göreceklerdir.

Kur’ân-ı Mü’ciz-ül Beyân, insanlara, imanın bütün erkânını hemen bu bir iki âyet içinde îmâ ve işaret ediyor. derken Rabbülâlemin olan Allah’ı ve O Allah’a karşı ubudiyet vazifesi olan hamd ve senayı, Rahman ve Rahim isimleriyle Kur’ân-ı Kerim’in zuhurunu, nebi’nin bi’setini, ve hemen bu lütufların arkasından da “Haşru neşir” hatırlatıyor. Ve böyle bir insicam içinde birbirini gerektiren imanın erkânını nazanna veriyor ve insanı hizaya gelmeye davet ediyor.

Allah var, kulluk yapacaksın. O Rahman ve Rahim’dir. Peygamber göndermiş, kitap.inzal etmiş ve sana yolunu göstermiştir. Öyle ise Allah’ın hem kahırla hem rahmetle tecelli edeceği, zalimin cezalandırılıp mazlumun mükafatlandırılacağı, merhamete muhtaç olanın merhamete mazhar, ve bu hakkı kaybedenin gazaba duçar olacağı bir ceza günü mutlaka gelecektir. Burada rahmetin cilvesi olarak dalgalanan bütün nimetler inkıtaa Uğrasa dahi, numune olarak gösterdiği bu şeyler öteki âlemde, hem Rabbülâlemin hem de Rahman ve.Rahim’in muktezası olarak devam edecektir. Firavunlar, şeddatlar, zalimler ve mâlikiyet iddiasında bulunanlar o gün yakayı ele verecek, burada Rabbinin emirlerine râm olan kimseler ise o din gününün Mâlikinin huzurunda emn-ü eman içinde Darüsselâm’a    dahil olacaklardır.

Hadis-i Kudside “îki emniyeti ve iki korkuyu bir arada vermem.” diyen Allah-u Teâla’nın, iki korkuyu bir arada vermediğini, mü’minler o gün orada mutlaka görecek, Kâfirler de, iki emniyetin bir arada olmadığını müşâhade edeceklerdir. İşte bu muadele ve muvazene içinde iman esaslarına baktığımız zaman, insan ruhuna ve insan fıtratına ne kadar mülayim ve iman rükünlerinin nasıl birbirini istilzam ettiğini müşâhade etmiş oluyoruz.

Kıyamet günü her şeyin ayağa kalktığı gün. însan da o gün kıyam edecek. İnsanın amelî, hissiyatı, yığın yığın meydana getirdiği manalar, hamd-ü senası, tuğyan ve dalaleti, küfrü küfranı; şükr-ü şükranı, Allah’a karşı senası hep kıyam edecektir. Her şeyin kıyam ettiği o gün Allah-ü Teâla ve Tekaddes Hazretleri de açık saltanatıyia kıyam edecektir. Kıyam edeceğini İfade için Kur’ân-i Kerim diyor. Halbuki O, dünyanın da Mâlikidir.

Acaba niye sadece ahiretin Mâliki diyor? Çünkü o gün herkes Rabbi kim, Mâliki kim, Halikı kim Onu apaçık gorecekdir. Onun için diyor. Birde burada “yevm” kelimesini zikrediyor. Yevm, gün demektir. İnsan ömrünün bir günü, cemaat ve milletlerin ömrünün de bîr günü vardır. Bir gün de vardır ki, o da dünyanın Ömürünün günüdür. Ve bir gün daha vardır ki tam dünya gününe mukabil, ahiret günüdür. Bu gün dünya, yarın ahiret derken bu iki günü kasdetmiş oluruz; dünya bir gün, ahiret de bir gündür. Yüce Allah’ın şu muhteşem saltanatında, dünya ve ahiret sadece iki gündür. Bütün zamanlar ona nisbeten bir an-ı seyyale gibidir, gelir geçer. Fakat Allah’ın üzerinden zaman geçmez. O,

“Yemez içmez zaman geçmez

Bendir cümleden Allah”

hakikatıyla anlatılmaktadır. Evet, beşer kendi gününü tamamladığı zaman bu günün hesabını o gün verecektir. Dünya da gününü itmam ettikten sonra orada lâyık olduğu mevkiyi ihraz edecek ve zerratıyla bakî âlemin binasında kullanılacak ve Cennet’in bir köşe taşı olarak Cennet’te istimal edilecektir. Sen ve senin dünyan, sen ve senin milletinin dünyası, sen ve bütün mahİukatın dünyası, umumi ve hususi dünyaların birer günleri vardır. Fakat bütün bu günlerin muhasalası âyetiyle(33) ifade edilen o günde, Allah’ın lütfü ve kahrı olarak senin önüne dökülecektir. İşte, o güne din günü diyoruz.

Din gününün bir manası da dinin zuhur edeceği gündür. Biz esas olarak Allah’a, meleklere, haşre, kitaplara, peygamberlere, kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanıyoruz. Salata, savma, hacca, zekâta itikat ediyoruz. İşte bütün bu inandıklarımız orada mana ve mahiyetleriyle zuhur edecektir. Allah’ı, şefaat dilemek ve dilenmek üzere Nebi’yi, saf saf olmuş ve çepeçevre ehl-i dalâleti sarmış halde melekleri, ve meleklerin inişiyle göklerin şak şak olup titrediğini ve o dinin tamamıyla zuhur ettiği o günü, kader kalemlerinin yazdıklarını; kaderimizi, namazımızı, kalbî duygu ve doyuşlarımızı, savmımızı, aç durmamızı ve ağzımızın kokusunu hatta, bunun ne mânâ ve mahiyet aldığını, Allah’ın ondan nasıl hoşnut olduğunu, kısacası ahiret âlemine ait anlatılan bütün tabloları görecek ve müşâhade edeceğiz. Evet, o gün, âyet ve hadislerle ifade edilen hakikatların en küçüğünden en büyük hakikat olan Ulûhiyet hakikatına kadar din, bütün vuzûhuyla ortaya çıkacaktır.

Din bir vaz-ı ilâhidir. Buraya Lâhut âleminden gelmiştir. Aslı, mana ve mahiyeti oradadır. Burada insan hayatında zuhur ettiği gibi orada da edecektir.

“Din bir vaz-ı İlâhidir, insanları kendi ihtiyar ve iradeleriyle bizzat hayra sevk eder. ” Din Allah kanunudur. Din’in bir adı Şeriat, diğer bir adı da İslâm’dır. Din-şeriat-islâm Allah tarafından vaz’edilmiş bir kanunlar mecmuasıdır. Din, insanları kendi irade ve ihtiyarlarıyla hayra sevkeder ve iraÜeyi selbetmez. İnsan, cemâdatm kendilerine has hayat tarzına mahkûm edildikleri gibi fıtratın hudutlarına hapsedilmemiştir. Ayrıca irade ve ihtiyar verilmekle o, hayrı ve şeYri seçme mevzuunda muhtar bırakılmıştır. Binaenaleyh dini tarif ederken, insanı kendi ihtiyarıyla bizzat hayra sevkeden diyoruz. Dikkat edilecek olursa zatında biz, dini hayra sevkeder görüyoruz. Ve o din hayra sevkedecek, vaad ettiği neticeleri bize kazandıracak bütün hissiyatımızla beraber aklî, kalbî arzu ve emellerimize göre verilmesi gerekeni vererek bizi tatmin edecek bir zâtın elinde olmalıdır ki, ona din denebilsin.

Bu itibarladır ki, beşeri, “vicdan” ile idare etmeyi düşünenler, Onun karşısına vicdanlar sayısınca yollar çıkardıkları için onu, irşad? hidayet ve bir yola sevk etme yerine idial etmişlerdir. Akıl, her meseleyi halleder, diyen rasyonalistler, kalbi ve ruhu anlamayıp, insana tam nüfuz edemeden, sırf akılla yola çıktıklarından dolayı onlar da yolda kalmış ve hiçbir meseleyi” halledememişlerdir. Aslında akıl, sadece vaz’ı İlâhi olan dini anlamak için bir alettir. Akıl, dini ve Allah’ın kanunlarını anlayarak dinin ruhundaki diyaneti iktisab edecektir. Vaz’ı İlâhi olan din ise beşere her yönüyle cevap vermektedir. Beşer, akıl ve kesbiyle diyaneti kazanmakla mükellef kılınmıştır. Zaten diyaneti olmayan bir dinin ve dini olmayan bir diyanetin yaşamaya da haklan yoktur. Din ve diyanet bir hakikat-ı uzmanın iki yüzüdür. Din bir vaz’ı İlâhidir yani Allah’ın kanunu ve Şeriatıdır. Onu hayata hayat edinmeye gelince o da beşerin kesbidh ki buna da “diyanet” denir.

Ferd, dini,hayatma hayat yaptığı ve dinin prensip ve düsturlarını hayatına gaye edindiği nisbette diyanet sahibi olur. Ve bütün bunları yaparken de yaptığı şeylerin hakkaniyet ve doğruluğuna inanır. Sadece ve sadece Mevlâ’nın hoşnut olmasını mütâlâa ve mülâhaza ederse, din adına yapılan şeylerin hiçbirisi zayi olmaz.

“Kim zerre miktar hayır yapsa mükafatını, kim de zerre miktar kötülük yapsa cezasını görecektir.(34) Bununla beraber insanın, yaptığı şeylerin hemen arkasından bir menfaat beklemesi gayr-i samimi olduğuna delalet edeceğinden onun ihlâssızhğına hükmedilir ve ihlâssiz olduğu için de Dergâh-ı Nezd-i Uluhiyet’te hüsn-ü kabul görmez, ibadeti yüzüne çarpılır. Ubudiyetin, Allah’a kul ve diyanet sahibi olmanın daî ve muktezisi Allah’ın emridir. Yani insan, Allah emrettiği için dindar ve diyanet sahibi olur. Neticede Allah’ın rızasını düşünür, başkaca bir menfaat beklemez. Sırf Allah’ın rızasını düşündüğü bu yolda yaptığı şeylerin semeresini ahirette Allah’ın lütfundan bekler. Bu itibarla denebilir ki din, Allattın emrettiğini yine Onun rızasını kazanmak için yapma ve neticeyi de Allah’tan beklemenin unvanıdır.

“Mâlik” kelimesinde melik ve mâlik olmak üzere İki kıraat vardır. Melik, “Mülk” kelimesinden mâlik de “milk” kelimesinden müştaktır. Melik, devlet reisi, devlet idarecisi, tedbir ve hazırlık yapan, devleti yürütüp yöneten ve idare eden zât demektir. Bu kelimenin müştak olduğu kök “Afü//r”tür. Bir melik varsa muhakkak onun bir mülkü ve memleketi vardır. Şeriatta buna “dâr” Müslüman olan bir melikin hükümferma olduğu bir memlekete de Dâr-üi îslâm denir. “Mük”e gelince o emtia ve emval gibi şeylere denir. Mülkün sahibine de Mâlik denir. Aİlah (C.C) bir tek âyet içinde hem meliki hem de mâliki zikretmektedir. Zira melik olmazsa, ne mâlik ne milk ne de mülk olur. İlk defa bir melik olacak, devletini, milletini düzene ve nizama sokacak ve belirli haklan bir kısım ferdlere taksim ve tayin edecek, herkes kendisine tayin edilen haklara sahip çıkarak sahip çıktığı hakkın mâliki olacak…Devlet reisi o mülkün mâliki olmakla beraber aynı zamanda meliktir. Herkes de kendi hissesine düşen şeyin sahibi manasına mâliktir. Burada çok ince bir hususa dikkat edilmelidir. Allah (C.C) bu âyetinde, kendisini yeryüzünde temsil edecek olan insanın, kuracağı devlet sistemini ve bu sistemin esaslarını da tesbit ediyor. Aslında devletleşme de Cenâb-ı Hakk’ın insanlara emaneten verdiği Mâlikiyet unvanının bir tezahüründen ibarettir.

Eğer devlet sadece Mâliklik esasına dayandınlırsa bundan Liberalizm devlet anlayışı doğar. Bu sistemde sadece esas olan ferd ve ferde ait olan haklardır.

Halbuki, Cenâb-ı Hakk’ın, arzu ettiği ve bu âyetiyle işaret buyurduğu devlet sisteminde bir taraftan mâlikiyet, diğer taraftan da melikiyet nazara verilmekte ve devletin bu iki esasa oturtulması tavsiye edilmektedir.

Sadece devletçiliğin esas alındığı yerde fertlerin hakkı gasbedilir. Ancak üst kademede bulunan bir kaç kişi mesud ve bahtiyarr onların dışında devleti meydana getiren diğer uzuvlar mefluç ve perişan olur. Sadece fertlerin esas alındığı sistemde de devlet mefluç hale gelir. Zira böyle bir toplumda netice itibariyle adem-i merkeziyetçiliğe gidildiğinden devlet, uzuvları birbirinden koparılmış bünyeden farksızdır. Halbuki ideal bir devletin hem meliki hem de mâliki olmalıdır ki, hem idare eden hem de idare edilenlere gereken haklar ancak bu devletçilik anlayışıyla verilebilir.

“Din gününün mâliki Allah’tır”. Allah (C.C) bu İfadeyle, bir taraftan bize kendi mâlikiyetinin bir gölgesi olarak bahşettiği mülk edinme duygusundan ve insana bahşettiği devletleşme selahiyetinden ve bu devletin esas ve umdelerinden bahsederken diğer taraftan da ayrı bir hususa dikkatlerimizi çekiyor ve adeta bizlere şöyîe diyor: “Size dünyada nisbî bir mâlikiyet veriliyor. Ancak, ahirette mülk tamamen Allah’a ait olacaktır. Öyle ise fâni ve geçici olan mâlikiyetinizi ebedi ve daimi kılabilmenin yollarını araştırınız.”

Mülk Allah’ındır ve onun mirasçısı da Allah’ın sâlih kullandır. İslâm dininde mürtedin hayat hakkı olmadığı gibi

miras hakkı da yoktur.

Ferdî hukukta bu böyle olduğu gibi, millet ve devletler hukukunda da böyledir. Onun için İslâm, yeryüzünde Allah’ın dini hakim oluncaya kadar cihadı farz kılmıştır.

Ayrıca, Mâlikiyet ve Melikiyet esasları Ü2erine oturtulmuş bir devlet anlayışında, ne ferdin ne de devletin hukukları zayi olur. Tamamen adem-i merkeziyet zararlı olduğu gibi, inhisarcı bir devlet anlayışı da zararlıdır.

Allah’ın halifesi olan insan, yeryüzündeki tasarrufunu O’nu temsilen yapar. Allah adına yapılan bu tasarrufta, adalet ve nizam vardır.

Bu âyetten anlaşılacak diğer bir mânâ da şudur:

Din gününün sahibi Allah’tır. Öyleyse diğer bütün mâliklerin mâliklikleri izafi ve geçicidir ve onlara atiye olarak verilmiştir. Sanki bu âyetin işaretiyle Cenâb-ı Hak şöyle ferman etmektedir: Ey firavunlar, nemrutlar, ey “melikim’1 diye ferih-fahur yaşayanlar, şahlar, şehinşahlar! Mülkün’ ve saltanatın elinizden heba olup gideceği bir gün gelecek, İşte. âyetinin ifade ettiği hakikat-ı

uzmanın zuhur edeceği o günün tek ve yekta sahibi benim(35)Bineanâleyh, mülkünüzü idare ederken bir kendi mâlikiyetinize ve melikliğinize bakın, bir de “Maliki Yevmiddîn”in mâlikiyetine bakın. Siz küçük mülk dairenizde tasarruf yaparken, nazarınızı ara sıra “Maliki Yevmiddin”e çevirirseniz, salâh ve istikamet içinde idare etme hakkını kazanırsınız. Yoksa hayatınız heba olur gider, sizler de perişan olursunuz.

Mâlikiyetinize itimat ettiğiniz zaman; mülkünüz bâd-ı hevâ gider. Ama siz mâlikiyetinize güvenmeyip Allah’ın mâlikiyetine itimat ettiğinizde, mülkünüz, mâlikliğiniz ve melikliğiniz elinizden alındığı o gün, Allah, Rahman ve Rahim ismiyle zuhur ederek o mülkü, Rahmaniyet ve Rahimiyyetinin içine koyacak ve size İayezal ve lâyetezelzel bir saltanat ve bir mülk verecek, sonra da sizleri orada ebedi melikler ve mâlikler yapacaktır.

Allah (C.C) hu âyetlerle Cemâl-i Mutfak ve Kemâi-i Mutlak olarak, bizden teveccühümüzü ister ve bize derki: “Eğer birine hamd etmek istiyorsanız bana hamd edeceksiniz. Çünkü ben Allah’ım, zâtında Kemâl ve Cemâl sahibi benim, sîzin de Kemâl ve Cemâl sahibine hamd etmeniz gerekir. Eğer ileriye matuf bir isteğiniz, arzunuz, birinden bir dilek ve dilenmeniz varsa benden isteyin. Çünkü şefkatli, merhametli, Rahman ve Rahim ismiyle zuhur eden benim. Eğer bîr korku ve tasanız varsa ve hesabınızın kötü çıkacağı korkusunu taşıyorsanız yine bana müracaat edin. Çünkü Mâîik-i Yevmiddin benim, orada hesabınızı görecek de yine benim!”

Fatiha-ı Şerifin başmda; bizi müslüman yapan, Hz. Muhammed (S.A.V)’e ümmet kılan en ekmel ümmet olarak ona sımsıkı bağlayan kalbimizi nezd-i Uluhîyetine çeviren ve böylece bizi pek çok nimetlerle perverde eden

Allah’a hamd ve sena etmekle işe başladık ve dedik. Onu tanımış insanlar olarak kâinata ve nefsimize nazarımızı gezdirdik; vücudumuzu teşkil eden atomların deveran ve cevelanmdan, kâinatı teşkil eden sistemlerin, galaksilerin harekat ve seyeranına kadar her şeyde O’nun Rububiyetini gördük. Gördük ki, her şeyi kamçılıyor, kemâle doğru sevk ediyor. Gördük ki, her şeyi Cennet’in ve Cehennem’in binasında kullanacağı unsurlar haline getiriyor. Gördük ki, her şey Onun terbiyesiyle terbiye oluyor. Bu azametli icraatını müşahade ettik. Sonra anladık ki ‘bütün bu muntazam ve peşipeşine hadiseleri böyle durmadan intizamla sevk ve idare eden, iyiyi kötüye katan, çirkinin yanında güzele ve küfrün yanında imana yer veren Allah, bütün bunları ayıracağı bir yer getirecektir. İşte o gün yevmiddin ve o yer de Mahkeme-i Kübra’dır. İyinin kötünün ortaya döküleceği, iyiliklerden ötürü insanların demet demet mükafat olacağı, kötülüklerden ötürü saklanacak yer arayacakları o güne “din günü” diyoruz. Dinin ve Allah hâkimiyetinin apaçık ortaya çıktığı o günün tek ve yekta sahibi Allah’tır. Çünkü o gün sadece O konuşacak, hükmü O verecek, infazı O yapacak ve mükafatı da O bahşedecektir. Öyleyse hayatta olduğumuz sürece yalnız “O” demeli başka birşey dememeli…

Bize O’nu bulduran bütün bu araştırmalardan sonra Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna geliyoruz. Sanki Sûrenin oraya kadar olan kısmı bizi O’nun karşısına çıkmaya hazırladı ve bu hazırlıktan sonra biz de, Cenâb-ı Hakk’ın huzur-u kibriyasma çıkarak bendeîîğimizi takdim etmek istiyor ve  diyoruz.

“Namaz mü’minin miracıdır” diyen söz sultanı, işte bu noktaya dikkat çekmektedir. Sen, kavisler çiziyor, helezonlar meydana getiriyor, mekânı aşıyor, imkânla vücûb arasına yükseliyor ve cem’i, farkı bir arada tutabilecek bir keyfiyeti mahsusede “Yalnız sana kulluk yapar, yardımı senden isteriz.” diyecek makama uruç ediyorsun. Ne büyük saadet ki, Nebiler Sultanının madde ve manasıyla yükseldiği miraçtaki makama sen de inanç, kanaat ve yakininle, günde beş defa çıkmaya muvaffak oluyorsun.

Fiili muzari, nefsi mütekellim maal gayrdır. Kelime iştikak olarak, “abede”, “ubudet”, “ubudiyet” veya “ibadet” kelimelerinden iştikak etmiştir. Abede, bir işi azim ve hırsla yapmaktır.

Ubudet, tevazu gösterme ve yüzü yerlere sürme, demektir. Ubudiyet ise, sistemli olarak, tanıdığı Mevlâ’sına karşı tazimat ve tekrimatta bulunmanın adıdır. Ve ibadet de hudû ve huşu içinde Mevlâ’nın istediği şekilde yapılan kulluktur. Yani sen, alabildiğine azimli, kararlı ve nazarını O’ndan başka birşeye çevirmeme gayreti içinde yüzünü yerlere süreceksin. O’nun büyüklüğünü kabul senin küçüklüğünü idrak şuuruyla; hem de gelişi-güzel, sistemsiz değil; O’ndan aldığın bir sistem ve Ölçü içinde, ciddi bir huşu ve hudû O’na karşı arz-ı tekrimat ve ta’zimat şeklinde takdim edeceksin, ben kulum sen Mevlâ’sın, ben köleyim sen Seyyidsin, ben afakta gezen dolaşan perişan bir varlığım, sen ise bana ne zaman geleceksin diye bekleyen

Mevlâ-i Müteâlsin… işte derken bütün bu manalar kasdolunmaktadır.

îbadetin şeriat manası; hâlis bir niyetle, sevap beklemek üzere, Allah’a kurbiyeti düşünerek yapılan taat, demektir. İbadet dediğimiz zaman, hem taat hem de kurbet dediğimiz Allah’a yaklaşma manası bunun içinde düşünülür. Ama; ibadet, taat, kurbet tamamen birbirinden başka manalara gelen kelimelerdir. Taat; niyet meselesi bahis mevzuu olmadan, şahıs gözetilmeden, sevap kasdıyla yapılan şeye denir. Kurbet ise niyet olmasa dahi belli bir şahsa yaklaşmayı düşünerek ona karşı yapılan taattır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: