FATİHA ÜZERİNE MÜLAHAZALAR-15

İnsanın nefsini ve kâinatı tefekkür etmesi, değişik bir tabirle enfüsî ve âfâkî tefekkürü henüz bir niyete bağiı olmadığından ve daha tanıyacağı şahsı tanımadığından dolayı bir taat olsa bile kurbet ve ibadet değildir. Meselâ, bizler, afakî ve enfüsi tedkiklerde bulunuyoruz, fizik, kimya, astronomi ve biyoloji gibi ilimlerle meşgul oluyor ve bu arada nefsimize dönüyor, enfüsî tedkiklere dalıyoruz, bu ve buna benzer araştırmalarla, derin bir tefekkür ve tezekkür içerisine girmiş oluyoruz. Ancak, bu tür faaliyetler Mevlâ’ya karşı bir taat olsa bile, kurbet ve ibadet olmaz. Çünkü böyle bir şey yapmak niyete muhtaç ve mütevakkıf değildir. Kurbet değildir, çünkü yaklaşacağımız o yüce Zatı, henüz mükemmel bir şekilde tanımış olmuyoruz. Böyle nurani bir caddede müntehaya,  cümlesini bütün ruhumuzda duyarak söylediğimiz zaman varmış olacağız. Kur’ân-ı Kerim okuma sadaka verme v.s. gibi hasenat niyete muhtaç olmadığından birer taat ve kurbet olsa bile ibadet değildir.

öyleyse ibadet: İnsanın bütün benliğiyle, bütün duygulanyla.iç ve dış bütün havassıyla,fikrî melekeleri, his âlemi, kafası ve lisanıyla Allah’a teveccühten ibaret olan sistemli bir hareket tarzına denir. Bu manaya geldiği için de ibadetin bozuk bir türkçeyle “tapmak-tapmmak” şeklinde tabir ve tercüme edilmesine imkân yoktur. Tapmak ve tapınmak; daha ziyade şuursuzca, niyetsiz ve sistemsiz yapılan hareketlere denir. Eski mabûdlara, ilâhlara, modern firavunların heykellerine ve resimlerine karşı yapılan saygı duruşuna dilimizde tapınma ve tapma dense bile katiyyen, ibadet denemez. Çünkü o, Zât-ı Ecel-i A’lâ’ya hastır. Evet ibadet sadece O’na yapılır. Onun için biz orada ne çjaî ne de çj£- değil ancak diyoruz.

“Yalnız sana ibadet ediyor ve yardımı yalnız senden bekliyoruz.” Bu arzettiklerimiz kelimenin şeriattaki izahıdır. Ve biz derken bunu düşünürüz. İbadet bir tapma

tapınma karşılığı olmadığı gibi ‘İtaat ediyoruz” demek de değil ve “Sana yaklaşıyoruz” demek hiç de değil.

Belki aczini, fakrını, zaafını, ihtiyacını, hiçliğini nazar-ı itibara alarak, ferah, refah ve saadeti O’na yaklaşmada bilerek kemâl-İ tazim ve tekrimle O’na doğru gitmenin adıdır. Allah’a karşı yapılan bu şekildeki tazim ve tekrim bir başkasına yapılmadığı ve yapılamayacağı için, başkalarına karşı gösterilen saygı, hâlen ve kalen takınılan hürmet çeşitlerinin hiçbirisine ibadet denemez.

Meselenin ilm-i nefisteki tahliline gelince; insan nefsi, insan ruhu, elemlerin, ızdırapların, ümit ve sevgiler uğrağıdır. însan, nefsinde acı bırakabilecek bir şeye karşı daima kuşku duyar, ondan hoşlanmaz, ve ondan uzak kalmağa çalışır. Keza o, lezzet getiren sebeplere meftundur, o sebeplere karşı ümitle bağlanır veya hırsla sarılır. Tabii elem getiren faktör ve sebeplere karşı da öfkeyle mukabele eder ve onlara karşı tetikde durur. Demek insan; devamlı arzuladığı, istediği, arkasına düşüp koştuğu, ümitle, el ve sine’sini açtığı bir kısım hadiselerle; ürkttüğü, korktuğu, öfkelendiği, kaçmak istediği, vak’alarla karşı karşıya bulunmakta. Esasen insan, böyle bir korku ve o korkudan doğan bir ürkme; ve böylesine bir muhabbet ve bu muhabbete dayalı bir ümitle insan olma muvazenesini devam ettirir. Bu muvazene sayesinde cemaat ve cemiyetten ümit zail olduğu zaman yeis baş gösterir. O zaman da bütün çalışma şevki kınlır ve faaliyet söner, insan ümidi kırıldığı zaman atalet ve tembellik içinde kalır. Öyleyse ümidin silinmemesi için, ümidin dayalı bulunduğu muhabbetin pörsütülmeden hayatiyetinin devam ettirilmesi gerektir. Korku fertten ve cemiyetten silindiği takdirde, âkibeti düşünülmeden; fert, aile, toplum ve millet topyekün hesapsız işler yapmaya başlarlar. Bu da, bütün bir insanlığın tuğyanına sebebiyet verir. Onun içindir ki, bu korku ve muhabbet hissi, insanla birlikte yaratılmıştır. İnsanın mahiyetinde, bütün kâinatı içine alacak bir muhabbet ve kâinatta cereyan eden, hususiyle istikbalde kendisini bekleyen veya beklediğini sandığı hadiselerden ciddi bir şekilde korkusu vardır. Bazen bu korku sebebiyle bütün ümidi temelinden sarsılır, hatta yıkılacağından endişe eder. Yüzü kara, eli boş Hak karşısına öyle çıkacağından tir tir titrer ve korkar. Bu, haddizatında adalet ve istikametin devamı için şarttır. Fakat su-i istimal edildiği zaman; herşeyden; yerin zelzelerinden kuyruklu yıldıza, yılanın, akrebin sokmasından bir mikroba kadar herşeyden korkar. Böyie bir korku ise, insanın istikbalini zehir eder. Çünkü o öylelerden korkar ki ne acıma bilir ne de merhamet eder. Korku öyle bir beladır ki onu başından atacağı ana kadar katiyen huzura kavuşamaz.

Muhabbete gelince o da belâlı bir musibettir. însan öylelerine gönül verir, öyİelerine bağlanır, öylelerinin arkasına ümitle düşer ki, onlar onu tanımaz, yüzüne bakmaz ve giderken de “Allah’a ısmarladık” demeden çeker giderler. Evet, gençliğin, gücün, kuvvetin, takatin giderken sana “Allah’a ısmarladık” bile demeden çekip gittiler. Hayat arkadaşın, annen, baban, evladın da giderken sana, “Allah’a ısmarladık” demeden çekip gidiyorlar. Öyle ise, muhabbet dahi belâlı bir musibet oluyor. Su-i istimal edildiği zaman insanın başına neler neler açıyor. Hele bazen insan, gönül verdiği, ümitle bağlandığı şeye o türlü bağlanır. O’na gönlünü Öylesine verir ki bütün bütün o nun kulu-kölesi olur. Ona öyle bağlanmıştır ki, muhabbet onu kör ve sağır etmiştir de ma’şuku, mahbubu, ma’budu aieyhinde söylenen hiçbir şeye kulak vermez ve ona ait fena ve zevalden hiçbir şeyi görmez. İşte bütün şirkler, puta tapmalar, Allah’a karşı eş ve ortak koşmalar bu duyguyla meydana gelmiş ve zamanla korkulan ve sevilen şeyler birer mabut haline getirilmişlerdir.

Evet korktuğunun şerrinden emin ve sevdiğinin sevgisine mazhar olabilmek için yığın yığın mabudlar, putlar türeyivermiştir. Kaib bir kere fani şeylere bağlandı mı insan artık hüsrandadır. Çünkü öylelerine bağlanır ki o ne bağlandığı insandan evvel gitmeme hususunda teminat verebilir ne de onun bağlandığı ümitleri yerine getirebilir.

Allah Rasûlü (S.A.V) herkesin gönülden bağlanması gereken sultanlar sultanıydı. O sultanlar sultanı, sinesinde kalp ve vicdan taşıyan her berrak gönül tarafından sevilirdi. Bununla bereber fâniye gönül bağlamayıp bakiye gönül bağlama muvazenesini çok iyi kavramış insanlar O’nun vefatıyla sarsılmadılar. Ama, doğrudan duğruya fâniye bağlananlar sarsıntı geçirdiler ve çokları bağlı bulunduğu dini terketti.

Gelişen her şey kemâle erdiği gibi netice itibariyle de zevale mahkûmdur. Rasûlü Ekrem de ulvî mükellefiyetleri­ni en samimi hisleriyle yerine getirmiş, vazifesini hitama erdirmiş sonra da Allah’ın davetine icabet edip gitmişti. Bu mevzu ile alakalı, calib-i dikkat şu hususu arzetmede yarar var; bu kritîk devrede Hz. Ömer gibi bakiyi- fâniyi çok iyi bilen nadide bir dimağ dahi sarsıntı geçiriyor. Ve “O’na öldü diyenin kafasını keserim” diyor. Fakat O’na Allah’ın elçisi olarak, Allah’tan ötürü bağlı bulunan sadıklar sadıkı; faniye fani, bakiye baki kadar bağlanan bir İnsan vardı. O gün, Medine’nin az yukarısındaki Sunh mahallesinde bulunuyordu. Medine’ye döndüğü zaman Medine’nin ufkunu siyah bulutların kaplamış olduğunu gördü. Herkes ağlıyordu ve kimse tek kelime bile söyleyemiyordu. Hz. Ali gibi, kükrediği zaman arslanlann ödünü koparan bir Haydar-ı Kerrar dahi yıkılıp dize gelmiş ve ayağa kalkacak hali yoktu… Sadık insana kendisinden sadakat istendiği zaman sadakat izhar etmesi vazife olur, Evet Sıddık-i Ekber’e büyük bir iş düşüyordu. O esnadaki mevcut atmosferi değiştirecek ve yepyeni bir akım hasıl ederek orada Bakî kimdir fani kimdir onu anlatacaktı. A-ma daha önce Efendimiz’in (S. A. V) hane-i saadetine uğra­yarak mübarek nâşa yaklaştı ve eğilip O’nun mübarek yü­zünü öptü. Ne tertemiz dudaklaf ki o tertemiz alına değiyor ve değerkende şöyle diyordu: “Sen bir kere öldün bir daha ölmeyeceksin, mevtin dahi hayatın kadar temiz ve güzel!” Daha sonra mescidin içine giriyor; perişan ve yıkılmış sa-hâbi topluluğunu yanp geçiyor, minbere çıkıyor ve o muh­teşem hutbesini irad ediyor. Sonunda da herkesi içinde bulunduğu uykudan uyaracak şu ayet-i kerimeyi okudu:

Meali: “Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de nice Peygamberler gelip geçti”(36). Sahabi o anda birdenbire uyanıp kendine geldi. Çünkü peygamber gitmiş vahiy de sona ermişti. Acaba bu âyet yeni mi nazil oluyor diye düşünüyorlardı. Hadisenin dehşeti Kur’ân’da böyle bir âyetin bulunduğunu sahabiye unutturmuştu. Güneşler güneşinin üfûl edeceğini, ayın batacağını o ana kadar akıllarından bile geçirmemişlerdi…

Ayet; “Muhammed (S.A. V) sadece ve sadece Allah’ın elçisidir, çok şereflidir. Çünkü ezel ve ebed sultanının

yaver-i ekremidir. Ondan evvel çok peygamberler gelip geçti. O, vefat etse veya öldürülse, şehid olsa, girdiğiniz gibi ökçelerinizin üzerinde dönüp gerisin geri mi gideceksiniz, içine girdiğiniz dini terk mi edeceksiniz?”

diyordu.(37)

Bu âyet Uhud’da nazil olmuştu. Ondan sonra da sahabi onu durmadan okumuştu, fakat altındaki manayı Hz. Ebu Bekir gibi kavrayamamışlardı. Rasûlullah (S.A.V) vazifesini   yapıp  gitmişti,   fakat  daima  iş  yapan,(38) olan (39)âyetiyie kendisini anlatan, her an ayrı bir şe’n ve tecelli sahibi olan Allah Bakîdir. Hz. Ebu Bekir’in sesi mescidde adeta ihtizazlar hasıl ediyor, bütün cemaatı lerzeye getiriyor ve sahabi yeniden Allah’a teveccüh ediyordu. O coşma, o dalgalanma Rasûl-i Ekrem’in vefatı üzerinde koparılmak istenen kıyametlerden ilkini bertaraf ediyor ve daha sonra peşipeşine zuhur edecek hadiselere karşı da onları uyarıyor, dikkat ve teyekkuze sevkediyordu.

Evet bu noktaya gelirken söylediğimiz sözü tekrar edelim. Gönül verdiğiniz, ümit bağladığınız hangi fânî vardır ki, sizden evvel göçüp gitmeyeceğine, bütün ümit ve arzularınızı is’af edeceğine dâir teminat versin? Şimdi, Allah’a verilecek muhabbeti o ölçüde Rasûlullah’a dahi vermek caiz olmazsa, sizin bir sürü küçük, fâni ma’budlarınıza ve sanemlerinize göstereceğiniz muhabbet ve alâkayı tevhit şuuruyla gözden geçirmek iktiza edecektir.

Gönül fâni varlıklara teveccüh edince, insan düal yaşamaya başlar, adeta ikileşir. Çünkü insanın içinde korku ve muhabbet vardır. Bu muhabbet ve korku hakiki sahibini bulamazsa, insan bir ölçüde her korku ve muhabbet duyduğuna bağlanır; hatta yerinde perestij eder. Böylece o, bir sürü ilâh uydurup başına musallat etmiş oîur. Ama o, korkunun da,muhabbetin de İlk ve son mercii Allah’ı bilir ve bunu bütün ruhuyla kabullenirse, o insan,tevhide yükselmiş ve bu korku muhabbet sayesinde hakiki huzur ve saadete ermiş olur.

Demek oluyor ki, bizi yaradan Hâhk-ı Azam, Sâni-i Âzam, bizi kendisine tevcih edebilecek fakülteleri içimize kurmuş çalıştırıyor. Ve aynı zamanda kâinatı İçine alacak bir muhabbeti, yine kâinat kadar büyük bir korkuyu da bizim içimize yerleştirmiş. İşte bu korku ve muhabbet, sahib-i hakikisine verildiği zaman, menba-ı saadet ve huzur olur. Yavrunun anneye, annenin yavruya olan mütekabil muhabbetleri buna güzel bir misaldir.

Allah korkusuyla kalbi tir tir titreyip, ümitleri temelinden yıkılacağı endişesini taşıyan bir insan sıkıldığı zaman yine Allah’a müracaat eder. İşte bu korkuda, alabildiğine derin, alabildiğine sınırsız bir lezzet vardır. Korkuda bu kadar lezzet olursa muhabbetin lezzetini varın siz kıyas edin. Öyleyse Allah’a kulluk, alabildiğine bir korkunun yanında alabildiğine bir muhabbetle yapılır. Ve ibadet dediğimiz vazife de, bir bakıma birbirine zıt gibi görünen bu şeylerin halitasından ibarettir. Kulluğun İçinde, korkudan ummanların çağladığını, muhabbetin dalga dalga mevcelendiğinî, derin bir saygının, hudutsuz bir huzurun esip durduğunu, dalgalanıp ruhu sardığını müşahade ve mülahaza ederiz ki, biz buna ibadet diyoruz.

Acz ve zilletini idrak edemeyen, rahmetin ve ümidin, ne kadar kıymetli olduğunu bilmeyen kimse kem talih,ve ibadetin neşvesini kavrayamamış kimsedir. Evet, ibadetin ruhunda hem yüzü yere sürme, Allah’ın Rahmetine bel bağlama, ümitlenme, hem de ümitlerini kaybetme endişesiyle tir tir titreme vardır. Hem büyük bir endişe hem de yanında alabildiğine neşe içiçedir. Endişeyle neşeyi bir araya getirdiğiniz zaman, Mevlâ’nın huzurunda olduğunuza inanabilir, havf ve reca muadelesini yapmış sayılabilirsiniz. Ama bir tarafta burnunu dikip gezen mütekebbirler, korku nedir bilmeyen nikbinler, herşeyi bektaşi iyimserliği içinde görenler, kuruntulara bağlananlar, diğer yanda da ümitsizlik içinde yaşayan me’yııslar, kulluk şerefindeki ulviyetin ne demek olduğunu idrak edemeyen zavallılar hiçbir zaman bu neşve ve bu huzuru duyamazlar. Allah’a karşı yapılan kullukta dengeli, ölçülü, Onun tayin buyurduğu kıstaslarla hareket etmek şart olduğu gibi, niyet de şarttır. Niyetsiz yatıp kalkmak namaz değildir. Allah RasûlÜ:”Mfce ayakta duranlar vardır ki ayakta durmaları kendilerine yorgunluktan başka birşey kazandırmaz ve nice aç duran, oruç tutanlar vardır ki orucundan yanma kalan sadece açlık ve susuzluktur(40) der. Demek gönlün sadece ve sadece O’na teveccüh etmesi gerekir. O düşünülmeden verilen zekât,zekât;sadaka da sadaka değil, bir tebzir ve kur’ân’ın diliyle şeytana arkadaş vğ yâr olmaktır. O’nun maksud olmadığı emr-i bil ma’ruf ve nehy-i ani’l münker, diyalektik yapmak ve insanları demogoji ile aldatmak demektir. O’nun maksud olmadığı bir dhad gösteriş ve alâyişten ibaret, servet ve samanı heder etmek demektir. Demek ki ibadetin ruhunda gaye Mabud olacak ve abd, Mabud’a teveccüh edecek, kulluk Mabud’a yapılacak. Aslında aynı kökten gelen bu kelimeler biribirinden ayrılmaması esasına göre hareket edilecek.

Kul, “Senin izzetini düşünerek, zilletimle; azametini düşünerek hakirliğimle huzuruna geldim. Kimseye bel kırmayan, boyun bükmeyen ben, senin İçin belimi de hnyor, boynumu da büküyorum. Gururumu, sana yapılan secdenin ruhaniliğiyle ayaklar altına alıyor ve yüzümü yerlere sürüyorum. Çünkü sen Mabud’sun, ben abdim. Sen Hâlık’sm ben mahlûkum. Bütün fakirliğimi ilân ederek senin huzuruna geldim. Çünkü sen bana bir akû, bir meyil bir şuur verdin ve bunları topladm, vicdanıma rükün yaptın. Vicdanım sana karşı minnet ve senalarını eda etmek istiyor. Bütün kâinat şahid olsun ki ben kulum ve işte bununla şeref duyuyorum.” İşte mü’min derken bunları duyar ve bunları düşünür. Bu bir küçüklük değil, insanın gerçek büyüklük yolunu sezmesinin ifadesidir. Bizler, “Muhammedün abdühü ve Rasûlühü” derken bu sırra parmak basıyoruz. Muhammed, (S.A.V) Allah’ın kulu ve Rasûİüdür. O, önce kuldur ve kulluğu devam eder. Allah Rasûlü, peygamberlik gelmeden evvel kuldu, peygamberlik  geldi, kulluğu   devam   etti.   Vefatıyla peygamberlik gitti ama, O yine Allah’ın kuluydu. İşte biz Allah’a karşı derken bu şekilde bir kulluk kasdediyoruz.

Evet, hürriyetimizi, dünyaları verseler başkalarına vermeyiz. Allah’tan gayrisi için esareti kabul etmeyiz. O’ndan gayrisi için ne kulağımıza halka, ne de boynumu­za tasma takmayız. Ancak bizi yaratan, sonrada varlığını vicdanlarımıza duyuran Allah için, bin canımız ve başımızdaki saçlarımız adedince başımız olsa, seve seve hepsini feda ederiz. Onun uğrunda bütün korkulara göğüs gerer, onun yolunda bütün başka sevgileri feda ederiz. Her şeyi kaybettiğimiz zaman O’nu kazanacağımız için de, bütün bunları iştiyakla yapanz. O’nun için feda olmayı cana minnet bilir vücud-u Hak için ter içinde, gözü yaşlı, sinesi buğu buğu Hak sevgisi ve Hak saygısıyla yaşamayı Cennet hayatına tercih ederiz. İşte bizler, böylesine coşkunluk, içtenlik, samimiyet ve ihlâsla, dağlara yüklenseydi onları paramparça edecek bir vazifenin altına giriyoruz ki, âyeti de bunu ifade ediyor(41) Dağ, taş bu emaneti götürecek keyfiyette değildi. Onlara bu emanet tahmil edildiği zaman kaçındılar ve götüremeyiz, dediler.

Kur’ân’ın siyak, sibak ve ifadesîndeki insicam ve akıcılık o kadar tatlı, içten ve o kadar ahenklidir ki, dağların, taşların yüklenmekten içtinab ettikleri bu ağır vazife altına girerken, hemen ne yapıp ne edeceğimizi de bize talim ederek, ışık tutuyor ve yollan aydınlatıyor. Biz de “Yardımı ancak senden istiyoruz. Yoksa yolda kalır, âvâre ve sergerdan olarak mahvolup gideriz.” gibi bir mana bütünlüğü içinde dedikten sonra ûytu le yeni bir ilticada bulunuyoruz.

İstiâne: Yaptığımız bütün işlerden Allah’a karşı bir avn ve maûnet talep etme, yaptığımız ibadetlerin suhuletle yapılmasını Allah’tan dileme ve insanın karşı karşıya kaldığı meselelerde Allah yardımına, Allah inayetine belbağlama demektir. Bu itibarla biz, İbn-i Abbastan mervî olan bir hadisde de ifade edildiği gibi, ibadetlerimizde, işlerimizde hâlis, muhlis olarak bütün samimiyet ve içtenliğimizle yardımı sadece ve sadece Allah’tan istiyoruz. Burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır; yardım ve avn, zaruri ve gayr-i zaruri olmak üzere iki kısımdır. Zaruri olan, rahmetiyle bizi yaratan Allah {C.C)’ın, âlât-ı edevat şeklinde mahiyetimize koyduğu şeylerdir. Meselâ: El, ayak, göz, kulak, vs . şeyler. Bizler nazar ibadetini gözlerimizle yapar, gözlerimizin aldığı mânâları, fikir laboratuvarında değerlendirir, adeta bal yapıyor gibi marifet petekleri kurmaya çalışırız. Bunu da kafa yapar. Ama O, evvela başa bu fakülteleri yerleştirmiş, mekanizma arasında münasebetler te’sis etmiş ve herşeyi işleyen mükemmel bir fabrika haline getirmiş. İşte Allah’ın bize baştan verdiği bu şeylerin hepsine zaruri avn ve yardım diyoruz. Bunlardan bir tanesinin eksikliği bahis mevzu olduğu zaman insan, istenilen şeyleri tam olarak yapamaz.

Bir de gayr-i zaruri olan avn ve yardım vardır ki, bir işi yapacağımız zaman Cenâb-ı Hak melek, melekûtiyet, Rahmet ve Rahmaniyeti ile teşvik eder, yol gösterir. Hâdî ismi ile imdadımıza yetişir, yollan tenvir buyurur ve bizleri irşad eder. Fıkıh usulüyle meseleyi anlatacak olursak bunlardan evvelkine “kudret-i mümekkine”, ikincisine de “kudret-i müyessire” denir. Birincisi mümkün kılan bir kudrettir, ikincisi de kolaylaştıran suhulet hâsıl eden bir kuvvet ve kudrettir. îşte biz yaptığımız her şeyi, başta Allah’ın yarattığı âlât-u edevatla, sonra da yine O’nun inayetine dayanarak yaparız. Burada şu hususu da anlatmadan geçemiyeceğim;

Kendi yaratılışımızdan, “yaptık, ettik” dediğimiz fiillerimize kadar, bütün davranışlarımız Allah tarafından yaratılmaktadır. Allah, ilk hilkati cebren yapmıştır. Yani ilk hilkat cebrî ve vehbidir. Allah, yarattığı dünyanın hendesesini insanlara sormamıştır. Onu kendi çizmiş, kendi yaratmış ve kendi var etmiştir, işin bu tarafında tamamen cebir ve hâkimiyet hükümfermadır. İnsana Cenneti ve Cehennemi kazandıran ve buna sebep olan iradeye gelince;(yukarıda tafsilatıyla arz ettiğimiz)gibi, bu irade Cenâb-ı Hakk’m Rahimiyeti ile verilmiştir. Ancak bizden hâsıl olan her iş ve fiil yine Allah tarafından yaratılmaktadır.

îşte de yip bizlere kendisine teveccühü öğretirken yardım talebi selâhiyetini bize veriyor. Adeta, “Yardım talep edebilirsiniz, sizden talep, kesp, teveccüh; benden yaratma, meydana getirme ve elden tutma; sizden gerilim benden yüksekler yükseğine alıp götürme,” diyor. Biz de, O’ndan dilerken ve bu yardım dilemeyi O’nun kelâmında, O’nun emri olarak öğrenirken,bize talep etme selâhiyetinin verildiğini görüyoruz. Öyleyse her işimizde bir fâil-i Hâlık’ın eserinin nisbeti vardır. Meydana gelen her şey,Hâlık ve Fail olan Allah’ın, kesb ise, bize aittir. Fiil,bu iki şeyin nisbetinden doğuyor. Ve insana öyle bir paye öyle bir şeref veriliyor ki, burada Hâlık’la mahlûk, Ma’bud ile abd bir muadele ve muvâzene durumunda bulunuyor. Yani biz kulluk yapacağız, Allah da elimizden tutacak. Meseleyi böyle anladıktan sonra, artık ne cebre ne de mutezileye sapma meselesi asla bahis mevzuu olamaz. Burada çok kısa olarak kadere de temas etmek istiyorum. Aslında bu bahis, kaderle alakalı mevzuda ele alındığı için orada mutaalâ edilmesi daha uygun olur.

Olacak şeyler, olmazdan evvel Allah’ın ilminde, ilmî vücudlarıyla vardı ve sonra bunlar, Allah’ın ilmindeki şekilleriyle kudret ve irade vasıtasıyla var edildiler. Allah’ın bilmesi, meydana gelen vak’aların şu veya bu şekilde olmasını zorlamaz. Hele sermayesi kesbden ibaret olan insan, iradesini hangi tarafa tevcih ederse, Allah o istikamette bir şeyler yaratır. Şurası bilinmelidir ki kader, insanın iradesi hesaba katılmak şartıyla, hiçbir şey yokken Allah’ın ilminde eşyanın şöyle veya böyle var olmasını, Allah’ın bilmesine diyoruz. İnsanın iradesi hesaba katılmak suretiyle, insanın yapacağı veya İnsanın başına gelecek şeyleri ilm-i ilâhi defterinde tesbit etmek, insanı zorlayıcı olmadığından, mesele katiyyen ne Kaderiye mezhebinin ne de Cebriye mezhebinin dediği gibi değildir. Onun için rahatlıkla1 diyoruz ki, bizden kesb, Allah’tan yaratma, bizden teveccüh, O’ndan elimizden tutma, bizden O’na kulluk ve O’ndan bize Cennet’i kazandırma…

Şimdi buradan da hemen şu noktaya intikal edebiliriz: Hâlık ve mahlûk arasında çok tatlı bir mukabelenin ifadesidir. Bu, o kadar şerefli, o kadar yüksek bir anlaşma, ahd ve akiddir ki,beşer bunun üstünde daha yüksek bir şerefe, bir payeye mazhar olmamıştır. Sizden herhangi birinize “bir memlekete sultan oldunuz” deseler, bu yüksek mevki ve makam, Allah’la insan arasında yapılan bu makaveleye nisbeten çok sönük kalır. Gökleri ve yeri yaratıp elinde tutan, bu geniş rububiyet dairesi içinde, aynı zamanda her an senin kalbine bakan ve o kalbi elinde evirip çeviren Allah’la, bir mukavele akdinde bulunman ve demen, senin için öyle bir şereftir ki, bu şerefi anlatmaya imkân yoktur, yalnız şu kadarını diyelim: Rabbülâlemin ismiyle tasarruf yapan; seni kemâle doğru sevk eden ve sana kemâl kazandıran, Rahman ve Rahim isimleriyle yeryüzünü bir sofra, senin dünyanı da ayrı bir sofra yapıp, Rahmaniyet ve Rahimiyetiyle tecelli eden, yani ağzına aldığın lokmayı, kurduğu mekanizmayı işlettirmek suretiyle ağzını sulandıran, merhamet edip midenin bezlerine su ifraz etörip, mideni ıslattırarak hazmı kolaylaştıran, bağırsak mekanizmasını, ciğer ve böbreği ve daha senin şuurunun taalluk etmediği nice şeyleri çalıştıran ve her hadisenin arkasında Rahmaniyet ve Rahimiyetini sana gösteren, senin koyduğun en muhteşem, en müdebdeb sofradan daha müdebdeb ve muhteşem sofraları yeryüzünde de sana takdim eden; önüne koyduğu bu şeylerle senin ve senin gibilerin vitamin ve protein ihtiyaçlarını karşılayan; daha binbir çeşit nimetleri, nimetlerdeki tad, renk ve kokulanyla sana Rahmaniyet ve Rahimiyetini gösteren Allah, sana kendisini tanıttırdı, bir paye ve şeref verdi. Sonra vicdanında kendisini hissettirdi. İyiliklerin ve kötülüklerin karşılık göreceği bir günü ihtar ederek seni yarınlar için hazırlanmaya çağırdı. Evet bu gün sen, öldükten sonraki hayata göre adımlarını atıyorsun, bunu sana O lütfetti. Sen mânevi yapın ve ruhi hayatın adına bir keyfiyet kazandın, bir kısım sermaye edindin ama bu işin ana parası O’ndan geldi. Zira temel maddeleri O lütfetti. Sonra doğru yola da O hidayet etti ve birşeyler yapmaya muvaffak kıldı. Fakat bütün bunların yanı başında, sanki elde ettiğin şeylerde senin müdahalen, mâlikiyetin varmış ve bir şeylere sahipmişsin gibi seni karşısına aldı; sana değer veren bir muvazene ve muadele içinde “Kulum senden kesb, benden yaratma, senden cennet yolunda olmak, benden Cennet’e koymak, senden masiyetten ictinab, benden muvaffak kılmak,” dedi ve adeta seninle bir mukavele.

akdetti. İşte biz derken; Rasûlü Ekrem, nasıl miraçta Allah’a selam verdi, selam aldı, nasıl ümmeti için Allah’tan namaz hediyesini getirdi ve nasıl, sevabı olduğu gibi baki kalmakla beraber mükellefiyet tahfif edildi. Öyle de de aynı mukabele ve mukaveleyi bütün benliğimizle duyuyoruz ve ağyardan usanmış kalb-lerimiz aynı şeylerle dolup taşıyor.

Bir diğer yönüyle bize cemaat şuuru veriyor. Evet,   biz de “Ben” demeyi bırakıyor “Biz” eliyoruz. Bu sözü birimiz söylüyor, diğerlerimiz sükût ediyor. Namaz, bizim içtimaî hayatımızın, denge, düzen ve nizamının sembolüdür. Eğer biz,namazda bunu duyarsak cemaat halindeki yaşayışımızda, pırıl pırıl kendisini gösterir, “Biz” kuru kalabalıktan ibaret bir cemaat değil; aksine ruh birliğiyle ahenk içinde muntazam bîr cemaatiz. îşte fert,ilk defa bu düşünce ile cemaat şuuruna ulaşır; hissî yaşamadan kurtulur. Mantıkî ve aklî yaşama seviyesine ulaşır; içine gireceği, kendisinin de bulunacağı cemiyet içinde, bir uzuv olmaya liyakat kazanır. Bu da,biraz ferdin vicdanının genişliği veya darhğıyla alâkalıdır. Vicdanı derin kimselerin teşkil ettikleri ve edecekleri cemiyet, vicdanın vüs’ati nisbetinde temelli, köklü, sarsılmaz ve devamlı olur. Vicdanı dar ve müsamahasız olan kimseler ise henüz bir cemiyete uzuv olma seviyesine ulaşamadıklarından onların teşkil edecekleri cemiyete biz, kuru kalabalık nazarıyla bakıyoruz. Tahlilini yapmaya çalıştığımız böyle bir topluluğa “cemâat” denir. Bu cemaatin ilk tatbik-i sûrisi namazın cemaatle eda edilmesindedir. O da,Hanefî Mezhebinde sünnet; Hanbeli Mezhebinde farz; Maliki ve Şaftı mezhebinde farz-ı Kifa-ye kabul edilmiştir.

Allah-u Teâla Hazretleri, Kur’ân-ı Kerim’in çeşitli, âyetlerinde böyle bir cemiyeti hazırlayıcı unsurları ve

hazırlanan cemiyetin terbiye edilmesi hususunda lâzım gelen kanunları vaz etmiştir. O, ilk defa, bu mevzuda

cemiyeti  teşkil  edecek fertleri  hazırlamıştır.   Fertlerin hazırlanışı vahye müstenid oîarak önce peygamberlerin, sonra da müçtehid ve mücedditlerin eliyle olur. Fertler yavaş yavaş toplu olarak yaşamaya hak ve liyakat kazanınca, artık bir araya gelmeye başlarlar. Bir kanun ve hâkimiyet altında başbaşa, omuz omuza âdeta bir vücudun uzuvları haline gelirler. Bu anlaşma ve uzlaşma ancak kanunlardaki vahdete, istinad edilen umdelerdeki birliğe bağlıdır. Eğer kanunda ve umdelerde bir birlik ve vahdet yok.insanlar da korku veya muhabbetle aynı kapıya dönük değillerse tefrika ve dağınıklık baş gösterir. Kalbleri parça parça, kafaları dağınık olan kimselerin mükemmel, birbirine bağlı, kenetlenmiş, sağlam bir cemiyet teşkil etmeleri asla düşünülemez, Kur’ân-ı Mu’ciz-ül Beyân “ben” demeyi yasaklayıp “biz” deyin derken işte bu manada bir cemiyetin teşekkülünü hedefler. Sonra da o mükemmel fertlerin, yeni mürekkebleri meydana getireceğine işaret ve irşad buyurur. Daha sonra o mürekkeblerin içinden, beyne doğru giden bir kısım atomlar, moleküller gibi tasaffi eden, cemiyyet beyninde bulunmaya liyakat kazanan bir kısım kimseler cemiyetin başına geçer ki, böylece idari mekanizma kendi kendine teşekkül etmiş olur. Bunlar kaprisi olmayan, vicdanı geniş fertlerdir ki, onlan da ancak Nebi ahlâk ve terbiyesi yetiştirir.

Le(42) Nebinin sinesindeki inşirahın, makam-i imtinanda anlatılması çok manidardır. Allah Peygamberidir ki, sadrını, sinesini, açtıkça açmış; en menfi davranışları müsamaha ile karşılamış ve cemaata giden yolları göstermiştir. Binaenaleyh vicdanın genişliği, açıklığı, inşirahı nisbetinde cemiyet gelişip, güç kazanıyor. Demek oluyor ki, bir cemiyetin, tarihin kaderinde hakim rol oynaması, o cemiyeti teşkil eden ferdlerin vicdanlarının genişlik veya darlığıyla çok alâkalıdır.

Cemiyeti büyüten, ferdin vicdanıdır. Ferd kaskatı, kendisini daima bir kısım hususiyetleriyle hissettirip duruyorsa, bu cemiyet muvakkaten kurulsa bile devam etmez, zamanla yerle bir olur. Fakat ferdler müsamahalı,

vicdanlan alabildiğine geniş, Resûlüllah gibi sırrına mazhar iseler; kuracakları cemiyet köklü, sağlam olacaktır. Böyle bir cemiyete herkes rahatlıkla girebilir. Böyle bir cemiyyet belki çok çabuk kurulmaz; fakat çok uzun ömürlü olur. Ve zamanla tarihin kaderine hakim olabilir ki, Resuller yolu da bu yoldur. En mükemmel şekliyle bize, cemiyetin ilk rüknü olma imtiyazını yine Resûlüllah göstermiştir. Sonra teker teker fertlerde bunu tam görmesek bile, Resûlüllah’m tesis buyurduğu cemaatta tam manasıyla görebiliriz. İnşaallah âhir zamanda insanlığa yeni bir veçhe verecek, tıkanmış ilimlerin yolunu açacak, maddî ve manevî semalara doğru yükselmeyi temin edecek Kur’ân cemaatına Allah, bu inşirah-ı sadrı ihsan buyuracaktır. Bunu O’nun sonsuz Rahmetinden umuyoruz…

Vicdanı dar, kalbi katı, his ve kaprislerini yaşayan bir kısım kimseler, ahenkli bir cemiyet içinde her ne kadar ahengi bozmadan yürüyebilseler bile yeni bir cemaat teşkil etmeleri düşünülemediği gibi; inhisar-ı fikirle “herkes benim gibi düşünsün” diyen, nefsinin esiri kimselerin de cemiyet teşkil etmeleri asla ve kat’a düşünülemez.

Hak yolundaki her mesleği hak bilen, başka meslekler içinde de hak ve hakikat nüvelerinin bulunabileceğine inanan, vicdanı geniş, sadrı alabildiğine açık, hakka müteveccih ve müsamahalı kimselerin kurdukları cemiyet­ler daima uzun ömürlü olmuşlardır. Îşteüı hd-ü peymânmda bunu da anlıyor, islâm cemiyetinin temel dinamiklerini beraber müşahade etmiş bulunuyoruz. Allah “ben” değil, “biz” deyin buyuruyor. Benliğinizden vazgeçin. İbadet ve tâatınızı ise,cemiyetin içinde öyle bir şuurla Allah’a takdim edin: “Ben kim, benim kulluğum kim! Fakat ben de, şu insanlar arasmdayım ve onların arasında sana kulluk yapıyorum.”’Fıkıhda ayıp muhayyerliği misalinde olduğu gibi, bir insan on çuval mal alsa ve bunlardan bir tanesi sakat çıksa, ya onların hepsini reddeder,ya da onu öylece kabul eder. işte ben de, sakat, yarım-yamalak kulluğumla, bu kanunun himayesine girerek diyorum ki, Allah’ım bunlar kulluklarını sana takdim ediyorlar. Bunların bu kullukları gibi, yeryüzünde binlerce cami ve mescidde, daha binlercesi kulluğunu sana takdim ediyor. Ben,bütün samimiyetimle, vücudumun zerrelerinden, atomlarından -ki; onlar mecburi bir cemaatdır;- ağaçlardan, otlardan, hayvanlardan ki, onlar tabiî ve fıtrî bir cemaatdırr insanlık cemaatına, melekler cemaatına, cinler cemaaüna-ki, bunlar da iradî birer cemaatdırlar.- bütün bunların kullukları arasında, ben de, benim kulluğumu sana arz ediyorum. Tek başıma söz söyleyecek, talepte bulunacak halim olmasa bile “Sen “demiyor, “Biz” diyor, onların arasına giriyor, hayatımın, ancak cemiyetin hayatıyla devam edeceğine inanıyorum. Medenî bi’t-tab’ (yaratılış itibariyle medeni) olmanın iktizası olarak iktida ettiğim imama uyuyor, onun okuduğunu dinliyor ve onun arkasında konuşmuyorum.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: