FATİHA ÜZERİNE MÜLAHAZALAR-16

Hanefi Mezhebinde, imam Kur’an okurken cemaatın dinlemesi;mütekâmil, mütedeyyin ve mütemeddin bir cemaatın, bir reis tarafından temsil edilmesi çok güzel sembolize edilir. îşte bu tabloda,apaçık bir cemaat şuuru görüyoruz.

in diğer bir yanı da tevhîd-i ubudiyet ve tevhid-i Rububiyetle alakalıdır. Bu hususu da kısaca arz edelim:

Allah (c.c) bu âyete kadar bize, tek ve yekta, ferd-i ferid Rab olduğunu anlattı. “Ben Allah’ım” dedi ve biz de O’na “Allah” dedik. Allah gökte ve yerde eşi, menendi, zıddı ve niddi olmayan zât-ı ecell-i a’lâ demektir. Rabbülâlemin diyerek terbiyesinde de ortağı olmadığını söyledi. Vücudumuzun atomlarından en uzak sistemlere, galaksilere, nebülozlara kadar her şeyin taht-ı tasarrufunda olduğunu anlattı.Rahmanirrahim, diyerek anne karnında yavrudan; bir taşın içindeki böceğe kadar her şeyin çok iyi beslendiğini; vücudumuzun hücrelerinden en büyük sistemlere kadar gayet mükemmel bir şekilde, o Rahmetle çalıştığını anlattı, gösterdi ve şöyle ifade etti; Rahman ve Rahim sadece Ben’im, rahmet vermede de eşim, ortağım, zıddım, niddim, menendim yoktur. Din gününün yekta mâliki Ben’im. iyi kötü, güzel çirkin, iman küfür, dalalet hidâyet, hepsi burada karışık olabilir; fakat din gününün hâkimi olan Ben,bunları ayıracak; “Günahlılar, lekeliler,siz ayrılın.(43) ” diyeceğim. İşte bütün bunlarla Allah, buraya kadar birliğini anlattı. Ve zaten anlatmasaydı da biz kâinatın tertemiz simasına bakıp, kâinat kitabını okuduğumuz zaman O’nun birliğini rahatlıkla anlayacaktık ve anlıyoruz da. İşte buna tevhid-i Rububiyet diyoruz. O, Rab olarak sana verdiği her şeyi tek başına vermiş sen dealdığm her şeyi sadece O’ndan almış durumdasın.Öyleyse, sana düşen de,sadece O’nu bilmen ve O’nu tanımandır. Samimiyetin nisbetinde nazarını ağyardan çevirecek ve Rabbülâlemin olan Allah’a hitap sığasıyla “Sen” diyeceksin. İşte bunu diyebildiğin an, kulluğu sadece O’na karşı yaptığını ve isteyeceğini de sadece ondan istediğini fiilinle göstermiş olacaksın ki, bu da O’nun tevhid-i Rububiyetine mukabil tevhid-i ubudiyettir. Yani, Kulluğunu münhasıran ona yapma… Rab nasıl birdir, kul da bütün gönlüyle, hissiyatıyla ve letâifiyle “Ben de sana öyle bağlıyım. Sen nasıl kâinatı bana musahhar kıldın ben de senin emirlerine öyle musahhanm. Bu musahhariyetim benim için cana minnettir. Çünkü ben, senin nimetlerinle perverdeyim.” demelidir. Bu da Halikla aramızda bir muadelenin, tevhid-i Rububiyete karşı tevhid-i ubudiyetin ifadesidir. İşte bu sırra akıl erdiremeyen zavallılardır ki, bir kısım ağaçlan, çayları, ırmakları, ineği, öküzü ilâh edinmişlerdir. “Mani” ler gibi zulmete ve nura tapmışlar; “yazdan” Ve “Ehriman” diye ilâhlar uydurup arkalarından gitmişlerdir. Mabud-u Mutlak’a kulluk zevkine eremeyen ve bu hazzı elde edemeyen kimseler binlerce Mabuda gönül vermiş, binlerce mahbuba bağlanmış ama, daima sükut-u hayale uğramış, ümitleri yıkılıp gitmiş ve perişan olmuşlardır. Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed (S.A.V) muallimiyle, Kur’ân mürşidiyle tevhid-i Ulûhiyet ve 4evhid-i Rububiyet dairelerinde, o Rububiyet ve Rububiyete karşı ubudiyetle mukabele etmekle mükellef olan bizleri, İrşad, hidayet ve lütfedip avare, sergerdan bırakmadığından zerrât-ı kâinat adedince kendisine hamd ve sena ediyoruz…

Allah’a karşı kulluk,çaph insanların İşidir. Ferd bunu tek başına yapamıyorsa ancak dayandığı, itimat ettiği ve bağlandığı cemaatla Allah’a takdim ettiği zaman Allah’ın azametine uygun bir kulluk takdim etmiş olacaktır. îşte kul, ihtiyaçlarını, aczini, fakrını anladığı böyle bir anda: demek suretiyle imdadât-i Sübhanîyeyi intizar ediyor. Yardımı sadece Cenâb-ı Hak’tan istiyor. İsterken de, kendisi için en önemli yardımın ne olacağını bilemediğinden, Allah (C.C) Rahmeti eseri olarak ona en evvel istemesi gerekeni talim ediyor ve kuluna demesini Öğretiyor.

Zira insan, Cenâb-ı Hak’ın hidayeti olmadan ne ferdî ve ruhî hayatını düzene koyabilir ne de bir aile veya cemiyet kurabilir. Bütün bunlar Allah’ın hidayetine vabestedir. İnsan ruhunun tahlil ve incelenmesi; zaaf ve faziletleriyle insanı anlama, ferdî kıstaslarla yapılırsa, netice daima hatalı ve eksik olacaktır. Halbuki bu mevzuda ölçü olarak İlâhi prensibler kabul edilirse, hakikat anlaşılıp idrak edilir ve ruha ait karanlık kalan kısımlar da gün ışığına çıkar ve aydınlanır.

Aile yapısı ilâhi prensiblere göre ayarlanmalıdır’ Aksi düşünce ve faraziyelerin, aile hayatını ne hale getirdiği herkesin ve her kesimin malumudur.

Cemiyet ise, esas manasıyla ancak ilâhi prensipler muvacehesinde kurulabilir. Zira ittifak ancak ve ancak Hûdadadır. O’nun dışında temin ve tesis edilen ittifaklar, yarını olmayan gizli ve korkunç ihtilaflardır. Dolayısıyla, böyle ihtilaflarla kurulmuş bir cemiyete de cemiyet denemez.

İşte bütün bu aksaklıkların giderilip, en uygun ve münasip olanın keşfedilebilmesi, bu mevzuda Cenâb-ı Hakk’ın hidayetini zaruri kılmaktadır. Onun içindir ki, bizler, O’ndan yolların doğrusuna hidayet etmesini istiyor

ve diyoruz.

Hidayet,   Allah’ın, çok   muhtaç olan insana bütün ihtiyaçlarına   kâfi gelecek   şekilde   cevap   vermesidir.

“îhdi” kelimesi arapcada emr-i hazırdır. Emirler, yukarıdan,büyükten, bir fiilin meydana gelmesini cebren gerektiren cümlelerdir. Yani bir talebin emir olabilmesi için o talebin yukarıdan ve büyükten gelmesi ve aynı zamanda bir fiilin yapılmasını zaruri kılar mahiyet arzetmesi lâzımdır.

Eğer bu aşağıdan yukarıya, küçükten büyüğe bir talep şeklinde olursa, buna recâ ve dua denir. Ve yine bu talep emsal arasında cereyan ederse ona da iltimas adı verilir.

“Ihdi” kelimesinde bu üç şekilden ikinci husus bahis mevzuudur. Yani aşağıdan yukarıya küçükden Büyükler Büyüğüne bir dua ve yakarış, bir reca ve niyazdır. Bu işe hidayet denir. Biz, ile kendi hakkımızda istediğimiz şeyi başkaları için de İstiyoruz. Hidayet, insanı, matlubuna tatlılıkla iletme, ulaştırma, beraber tutup götürme, hatta icabında neticeye kadar beraber bulunma, manasına gelir. Bir de edebiyatta bu işin delâlet-i gayr-i musîbe ve delâlet-i mukîbe gibi kısımları vardır. Manası şudur: Birisi tam matluba ulaştırıyor,diğeri ise ulaştırmıyor. Allah tevfik ediyor. Yolunu gösteriyor. “Bu yoldan” gidersen Cennet’e vanrsın, diyor. Bir de elimizden tutuyor, lütfediyor, göz açıp kapayıncaya kadar dahi bizleri arzularımızla, nişlerimizle, kaprislerimizle başbaşa bırakmıyor.   Buna  da  ulaştırıcı  delâlet  diyoruz. Bizi azdırmıyor, saptırmıyor, azıp sapmamıza meydan vermiyor.

 “Ihdina” kelimesini dilimize tercüme etmek istediğimiz zaman “Bize hidayet ver” sözü, yanlışlar arasında doğruya en yakın bir tercüme olur. “Bizi doğru yola ilet.” sözü çok yavandır. Çünki hidayetin manası sadece iletme değildir. Tatlılıkla insanın arzu ettiği şeyin yanma götürme, bazan da sonuna kadar beraber gitme manasmdadır.

Halbuki iletme bunu İfade etmez. “Elimizden tut bizi şuraya götür.” sözü de »hidayetin karşılığı olamaz. Bunda da,tatlılık meselesi arada kaynayıverir. Onun için hem tatlılık meselesini, hem elden tutmanın,hem de hidayetin onun nazarına arzedilmesinin manasını, bir arada ifade eden kelimesine, verilse verilse mana olarak “Bizi

hidayet et,  bizi hidayete erdir.” şeklinde bir mana verilebilir…

Hidayet, arapça olup, hem müteaddi hem de lâzım olarak kullanılır. Bunda da ince bir nükte vardır. Bunlardan birisi vasıtalı ,diğeri de vasıtasız hidayettir.

Bazen olur ki, hidayet için bütün vasıtalar hazır olduğu halde, insan hidayete eremez. Halbuki bazen, hiç de müsait olmayan şartlarda hidayete erilebilmektedir.

Hz. Nuh’un oğlu, bir Nebi ocağında doğup büyüdüğü halde, hidayetten nasibdar olamazken.Âzer’în evinde Hz. İbrahim, Firavun’un hanesinde de Hz. Musa yetişir ve birer büyük peygamber olurlar. İşte bütün bunlar bize vasıtalı ve vasıtasız hidayeti anlatmaktadır. Cenâb-ı Hak, “Ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarır.” O’nun hidayeti de böyledir. Ve O; namütenahi hidayet etmiştir. Evvelâ: Ruhanî ve cismânî iradelerimizle murâdianmızı tevfik etmiştir .jEvet, biz bir,ruh bir de cisimden mürekkebiz. Bu cismanî ve ruhanî iradelerimizin tevfiki tamamen Allah’ın hidayetidir. Ruh ve cisim ayrı birer âlemdendir. Adeta ruhun ayrı, cismin ayrı birer irade ve muradları ve ayrı birer temayüzü vardır. Bu murad, bu iradeyle insan, tamamen Allah’ın hidayetiyle bir araya gelmişdir. Ve insan huzur ve saadete gidecek yolu da ancak bunlarla kazanabilir. Allah insanın aklî kuvvetiyle tabi kuvvetini hidayete erdirmekle hidayet etmiştir. Yoksa akıl tuğyan ederdi. Nice akıllı ve sağlam muhakemeli kimseler var ki, bunlar,AIlah, kitap tanımıyor ve Kur’ân karşısında firavunlukdan geri durmuyorlar. Allah’ın, akıllarını hidayete erdirdiği kimseler hakkındaki hidayet ise, aklı matlûbuna, maksud-u mahbubuna ulaştırması şeklinde olmuştur. Ayrıca bizim,bîr tabiata dönük yönümü  bir de manâ ve mahiyetimiz vardır. Allah (C.C) bunu da matlub ve maksuduna ulaştırmış,bizi bir ağaç ve ot gibi yapmamıştır. Bu da Allah’ın ayrı bir hidayetidir.

Allah (c.c) hakkı batıldan ayırmak suretiyle de hidayet etmiştir (44)âyeri bu hususu anlatıyor. Hak ve batıl, fesad ve salâh apaçık gösterilmiş ve her iki yolun gösterilmesiyle insana hidayette bulunulmuştur. Allah (c.c)(45) buyurmakta ve insanları kendi yoluna hidayet edeceğini söylemektedir. Kitap ve Peygamberlerin gönderilmesi de hidayet şekillerindendir.(46) âyetiyle (47)gibî âyetler bize daha değişik hidayet vasıtalarının olduğunu anlatırlar.

Bütün bunlardan anlıyoruz ki biz,zerreler âleminden canlılar âlemine, canlılar âleminden insanlık âlemine kadar

her basamakta Allah’ın bu çeşit hidayetine mazhar olmuşuz. Bu noktada durup “Allah’ın insanlar hakkında hidayeti sonsuzdur.” desek sezadır. Vahiy, ilham, esrarın çözülmesi ve eşyanın hakikatinin ortaya çıkması, sâdık rüyalarla bir kısım hususların tebliğ ve telkin edilmesi gibi hususlar da, Allah’ın diğer hidayetleridir. Fakat bu hidayet nebi ve velilere ait olduğundan, hususidir. Onun için herkes vahiyden ve ilhamdan istifade edememiştir.

Biz,ü derken bütün bu manaları ihtiva edecek ve Cenâb-ı Hakk’ın âlem şümul terbiyesi içinde bir sürü eğri büğrü yollar arasında, tek doğru yol olan İslâm’a hidayet edilişimizin nasıl büyük bir lütuf ve nimet olduğunu anlamaya çalışacağız. Evet zerreler âleminden canlılar âlemine kadar bir sürü berzah ve engellerden geçen bizler, daha sonra da insanlık âlemine gelinceye kadar yine bir çok berzahlardan geçtik. Ancak bunların hiçbirinde bizim zerre kadar dahlimiz olmadı. Ve hep hidayet üzere bulunduk. Bizden çok daha akıllı ve kabiliyetli milyonlarca insan sapıklık içinde bocalarken, ayrı bir hidayet imdadımıza yetişti ve îslâm diniyle şereflendirildik: varlığın en şereflisi, tiz. Muhammed’e (S.A.V) ümmet olduk. Bunlar ve bunlar gibi Rabbin sonsuz hidayeti karşısın­da, O’na tahmidat ve tesbihatımızı arz ediyoruz.

“Essırat”: Bu kelimenin başında harf-i tarif vardır. Bu harf-i tarif,ya “ahd” içindir ki “Essırat” belli yol demektir. Öyle belli yol ki; bizden evvel milyonlarca salih insan, binlerce peygamber ve yüzbinlerce veli o yoldan

geçmişlerdir. İşte böyle belli ve herkesin anlaya­cağı bir yoldur.Veya “cins” için olur ki o zaman “Şehrah”

“alelıtlak geniş bir yol”, “herkesin yürüyebileceği bir yol” manasına gelir.

“Sırat” kelimesindeki “Sad” harfi esasen “dvc. Fakat “ra”nın tefhimi ve “ü” harfine itbak için haline gelmiş ve “Sırat” olmuştur. Hz. Osman Kur’ân’ında ve cumhurun re,’yinde “sıraf’da “sad” vardır.

“Sırat” kelimesi, inişli çıkışlı, bazen dar, bazen geniş, geçmesi, aşması zor bir yol manasına gelir. înişiyle, çıkışıyla bazan dar, bazan geniş keyfiyetiyle sanki bize, Allah’ın rızasına giden ve geçilmesi çok zor olan bir yolu *ve Cehennem üzerine kurulan ve insanların Cennet’e geçmek için muhakkak üzerinden geçmekle mükellef oldukları sıratı hatırlatmaktadır.

Burada istidradi (anti parentez) bir hususa temas etmekte fayda var. Kur’ân-ı Kerim’in manasını tam anlayabilmek için kelimelerin manalarını, onlara dayalı yan manaları, mâsadak oldukları hususları ve delâlet ettikleri cihetleri anlamak şarttır. Bunlar bilindiği zaman Kelâmullah’m herbir âyeti,gökteki bir sistem veya bir yıldız gibi uzaktan uzağa bize göz kırpmaya başlayacaktır. Ve biz, Kur’ân’ın büyüklüğünü o zaman daha iyi anlayacağız. Osman Gazi, Kur’ân karşısında sabaha kadar elpençe divan duruyor, Hz. Ebıı Bekir sabaha kadar gözyaşlarıyla onu okuyor. Hz. Ikrime her gün O’nu yüzüne gözüne sürüyor “Rabbimin Kelâmı” diye hâhişkar bir hava içinde Kur’ân’a karşı tazimat ve tekrimatta bulunuyorsa, bunları sırf zarfa yapılan tazim şeklinde anlamamak lazımdır.Evet bu da Kur’ân’ı Kerim’in kelimelerindeki derinlikte, manalanndaki vüsatte ve Allah kelâmı olması manasında anlaşılmalıdır.

Allah Hakim’dir. O kendisini bize anlatırken;(48) diyor. Yani “Dikkat edin size esrarengiz

bir şey anlatacağım. Bu Kur’ân-i Mu’d~ül Beyân, Aziz ve Hakim olan Allah tarafından indirilmiş bir kitaptır.” Demek ki Allah (C.C) kâinatı hikmetle yarattığı ve her şeyde bir faide ve maslahat gözettiği gibi kelâmında da bir hikmet gözetmiştir. Öyleyse derinlemesine Allah’ın kelâmına ne kadar dalınırsa sezadır. Zira, her kelimenin altında çok mânâ vardır. Binaenaleyh biz derken işte bu nokta-ı nazardan kelimeleri derinlemesine ele alıp tahlil etmemiz icap ediyor.

Mevzumuz olan ayette tabiri kuüanıhyor.jHalbuki arapçada bu kelimenin müradifi çok lafız vardır. Meselâ: Sebil, tarik ve menhec gibi. Halbuki, diğerleri değil de sırat kelimesi seçilmiştir. Ayrıca “müstakim” kelimesinin yerine “müstevi”, veya bu manaya gelen başka bir kelime seçilebilirdi. Fakat öyle olmamış da, müstakim kelimesi kullanılmıştır, işte Hakîm olan Allah’ın hikmet dolu kitabında bu kelimelerin tercihi iyi anlaşılmalıdır ki, murâd-ı İlâhi bir nebze idrak edilebilsin…

Kur’ân-ı Kerim,bir kelimeyi söylerken ilk defa o kelime bulunduğu yer itibariyle bir mana ifade etmektedir. Bir de şâmil olduğu pek çok manalar vardır ki,bunlan arapçada; takyit, tahsis, ta’mim, ıtlak şeklinde İfade ediyoruz. Bazan olur ki o kelime çok şümullü manaları İfade ettiği halde bir manaya tahsis etmemiz İcap eder. Bazan da olur ki, onu tamim etmemiz, umumi manalanyla mütalaa etmemiz gerekir. Onun için dediğimiz zaman umumi

manâsıyla mı, hususi manasıyla mı, ıtlak adı altında mı, yoksa bir kayıtla mı ifade edeceğiz? Bunları anladığımızda bir taraftan Allah’a karşı kulluğumuzun, bîr taraftan hidayet talebimizin ve bir taraftan da cemaat halinde yaşamamızın, Kur’ân-ı Kerim’in âyetlerine dayalı olduğunu göreceğiz.

tefsirinde şu mânâları görüyoruz.

Mutedil yol, hak yol, şeriat, islâm, Allah Resulü ve Ashab’ının yolu, Cennet yolu ve Cehennem köprüsü… Bütün bu manaları Resulü Ekrem (S.A.V) çeşitli hadislerinde ifade buyurmuşlardır. Ezcümle îbn-i Hatim’in Hz. Ali’den rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Efendimiz “Sırat-ı Müstakim: Kitabullah”der. Böylece kul “Allah’ım beni kendi kitabına hidayet et, Kur’ân’ındaki makasıdı anlamaya

muvaffak kıl.” demiş oluyor. Öyleyse bu açıdan Kur’ân-ı Kerim’dir ve kuI,Kur’ân-ı Kerim’i

istemektedir. Keza Ahmed b. Hanbel ve Tirmizi’nin yine Hz. Ali’den rivayet ettikleri hadiste denilir.

Kur’ân-ı Mu’ciz-ül Beyân: hablülmetindir, insanlar için bir sirât-ı müstakimdir.Oîzzet ve hikmetle dolu hakikatlar mec muasıdır(49) denilmiştir.Bundan da anlaşılıyor ki “Sırat-ı Müstakim” fcûı ve hakim olan Allah’tan bize gelmiş, yani ötelerden elimize uzatılmış nurani bir iptir. O’na tutunduğumuz ve Allah’tan, Kur’ân’a tutunmayı istediğimiz zaman saadete erecek, insanî semalara çıkacak, İnsanî rüşdü elde edecek ve Allah’ın tevfikine mazhar olacağız. Yine hadiste ifade edildiği gibi “Sırat-ı Müstakim” Allah kelâmıdır. Kul, O’nunla maksad-ı İlâhiyi anlayacak, muktezasıyla hareket edecek ve Allah’ın lütfuyla,Cennet’e girme hakkını kazanacaktır. Ahmed b. Hanbel’in rivayet ettiği ayrı bir hadis-i şerif de Nevvas b. Sem’an Hazretleri Allah Resulünün şöyle buyurduklarını naklediyor;

“Allah Sırat-ı Müstakim’i size şu misalle anlatıyor: O, inişli çıkışlı bir köprü ve bîr yoldur. Ve o köprünün kenarlarında sur ve sınırlar, bir de dışarıya açılan kapı ve pencereler vardır. Kapıların üzerinde de örtülmüş örtüler mevcuttur. Her kapının yanında birisi: Ey insanlar!

Doğru yola girin ve zinhar eğri büğrü yaşamayın demektedir. Bir de köprünün üzerinde birisi vardır ki, o da, insan o kapılardan birisini açıp dışarıya çıkmak ve dışarıya bakmak istediği zaman; sakın kapıyı açma, der, Dikkat edin sırat ve o inişli çıkışlı yol İslâm’dır. Etrafındaki surlar Allah’ın tayin buyurduğu şeriat sınırlarıdır. O kapılar da muharremattır. Allah’ın yasak ettiği şeylere o kapılardan çıkmakla girilir. (Onun içindir ki hadislerde, ahir zamanda çıkacak deccal ve süfyanı görmek üzere başını dışarıya çıkaran kimselerin boynuzları çıkacak ve bir daha kafalarım içeriye alamayacaklar şeklinde rivayetler var… Yani insan başını şeriatın sınırları dışına çakardığı zaman bir daha içeriye alması belki de çok müşkül olacaktır, O kapılar Allah’ın haramlarıdır.) Sırat üzerinde bağırıp çağıran ve doğru yola girilmesini emreden, Kur’ân-ı Mu ‘ciz-ül Beyân ‘dır. Sırat üzerinde seslenen ise müslümanın vicdanıdır”(50)

Vicdan, Allah’ın yasak ettiği şeylerin mahiyetindeki çirkinliği görerek hep tiksinti duyar. Küfür ye dalalet içinde bulunan bir kalbin kalak ve ızdıraplarını ancak o hisseder. Evet insan dalalete, küfre başını uzatacağı zaman daima vicdanının iniltisini duyar. Öyleyse siz bir taraftan Kur’ân’m nidasına kulak verin, beri taraftan da vicdanınızı dinleyin. Kur’ân’m ışığı altında, Allah’ın size misal olarak irad buyurduğu sırat üzerinde sağa sola inhiraf etmeden, hara­ma açık kapılardan başınızı dışarıya çıkarmadan, Allah’ın çektiği o perdeleri kaldırmadan, yasak sınırına yaklaşmadan bu yolu katetmeye çalışın.

Ard arda arzettiğim bu hadis-i şeriflerden anlaşılıyor ki, Sırât-t Müştekim dediğimiz zaman maksad ve murad-ı ilâhi neyse, bizim burada düşündüğümüz bu kelimenin delalet ettiği mânâlardan ancak tâft bir mânâdır. Biz de bunu medlulün sıfatlarından bir tanesi olarak kabul ediyoruz. Sırat-ı müstakim dediğimiz zaman bunui. karşısına pek çok mânâların konduğunu görüyoruz.

Ezcümle, şeriat bu mânâlardan biridir. Biz Uoal derken “Allah’ım bizi şeriata ulaştır” diyoruz. Bir manası da îslâmiyettir. Bu mânâya göre “Al­lah’ım bizi İslâmeyete ulaştır”demektir.Üçüncü bir mânâ-st doğru yoldur. **ile “Allah’ım doğru yola ulaştır, “denmek istenmektedir.Ve nihayet Sırat-ı Müş­tekim, mutedil kimselerin,mutedil yolu demektir. Bu mânâ­da da ge derken “Bizi ifrat ve tefrite düşmeyen

kimselerin yoluna ulaştır ” demekteyiz. Binaenaleyh ilk bakışta ile birbirine muhalif taleblerde

bulunuyor gibi gelirse de, hâdd-i zâtında burada birbirinden farklı şeyler istenilmemektedir. Zira burada ıtlak, takyid, tamim veya tahsis meseleleri bahis mevzuudur.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: