FATİHA ÜZERİNE MÜLAHAZALAR-18

Harf-i tarifi, ahd için kabul ettiğimiz zaman; âyetiyle murad,(54) âyetiyle kasd edilen zümrelerdir. “K/m Allah’a ve Resulüne itaat ederse işte onlar Allah’ın in’am ettiği nebi, sıddık, şehid ve salihlerle beraberdir. Bu ne hoş bir arkadaşlık, ne hoş bir kardeşlik, ne hoşhemdem olma, ne boş beraber bulunmadır.” Demek ki anlatılan nebiler sıddıklar, şehidler ve sâlihlerdir. Resulü Ekrem (S.A.V) miraca yükselirken her peygamberi kendine has bir keyfiyette gördüğünü dile getirmekte ve Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. İbrahim ve Hz. Yusuf ve diğer peygamberlerin neler yaptığını ve nasıl bir hareket içinde bulunduklarını, ona bağlılıklarını ve münasebetlerini anlatırken, kendinden evvel, kendi yolundan gelip geçenleri anlatmaktadır. Bu tablo, aynı zamanda camiye gelen cemaatın nasıl nurani bir zümrenin arkasından gittiğini anlatma bakımından da çok Önemli ve teşvik edicidir. Bu tablo Öyle bir tablodur ki, cemaat bunu ruh ve hayaliyle hissedip kavrayabilse zevk ve şevkle Allah’a karşı kulluğunu yapacaktır. Çünkü o, nebilerin, sıddıklann, şehidlerin, sâlihlerin arkasındadır. Eğer harf-i tarif cins için olursa kelimesi bundan bedel olur. Eğer ahd ise sıfat olur. Arapçada sıfatla mevsuf arasındaki mutabakat şarttır.     

                        

ve  kelimesi arasında bir mutabakat olması lâzımdır. İkisi de belli manasına malum veya ikisi de belli olmayan manasına nekre olması, ikisi de tekil veya çoğul olması gerekir. Sıfatla mevsuf arasında bu mutabakat olmazsa bunlar birbirinin sıfat ve mevsufu olmazlar. Arapça’da bir izafet terkibi vardır. îzafet-i ma neviye tarif ifade eder. Fakat muzaf, gayr, şibih ve misil kelimelerinden birisi olursa tarif ifade etmez, “Gayr” kelimesi marifenin başına da gelse yine tarif ifade etmez. Gayr, tam zıddına muzâf olursa bir ölçüde tarif İfade eder.

“Gayrdan” sonra gelen kelime ona asla marifelik kazandırmayacaktır. Bütün bunları şu hususu anlatabilmek için arzetmiş oldum. Burada, sıfat  düşünmek biraz zor olacak, fakat bedel de hepten uzaktır. Bedel ol­sa, ne olur, sıfat olsa ne olur? Bedel de mübdelün minh-den ziyade ondan sonra gelen kelime kasd ediliyor. O zaman mana şöyle olur. Sanki burada keli mesi hiç kasdedilmiyorYani, “Allah’ım bizi öyle bir yo­la hidayet et ki; o yol, mağdubin ve dâllînin yolu değil­dir.” Halbuki burada hükme esas teşkil edecek kelam değildir. Bu iki cümle arasındaki münâ-sebeti kurduktan sonra ‘e in­tikal etmek istiyoruz.

Gazap; öfkelenme, şiddet, hiddet gösterme ve hışırdanma demektir.Bidayet itibariyle OVıa, şiddet,hiddet, hışım gösterdi denmez. Belki bunların neticesi olan intikam alma veya bir belâ gönderme gibi fiiller kasdolunur. Demek ki dediğimiz zaman Allah’ın belâsı başlarına gelmemiş ve Allah’ın intikamına maruz kalmamışların yolu manasını anlıyoruz. Burada ayrıca şu hususa da dikkat edilmelidir. Her gazap, şiddet, öfke ve hiddet muhakkak belâ ve musibet demek değildir. Bir şeyde gazab olur fakat altında Rahmet’de olur. Her gazap Rahmet’İn intihaya uğradığı noktada başlamaz ve her rahmet de gazabın başladığı noktada sona ermez. Bazan gazabın içinde rahmet vardır. Meselâ: bir adam birini Öldürür. Bu katil hakkında şeriatın gazab halinde tezahürü vardır; öldüren öldürülecektir. “Kısasta sizin için hayat vardır, ey akıl sahipleri'(55) İşte o katile karşı şeriat adına hıncımız vardır. Kur’ân ona karşı şiddetli ve hiddetlidir. Fakat buradaki şiddet ve hiddete rahmetsizlik diyemeyiz. Çünkü bu hükümde mazlum ve hakkı çiğnenene bir rahmet vardır.Demek oluyor ki gaza­bın içinde merhamet var.

“Gazap ve rahmeti cem eden Allah ‘im, şanın ne yüce, ne mukaddes ve ne münezzehtir.” Ve aynı zamanda Kur’ân ferman etmektedir:

“And olsun ki sizleri korku, açlık, mal, semerât ve evlat noksanlığıyla imtihan edece­ğiz. “(56) Bütün bunlar gazab-ı ilâhidir. Fakat bu gazaba uğrayan ne mel’un, ne yahudi, ne de nasranidir. Onun içindir ki her gazapta rahmet inkitâa uğramaz. İnsan ruhî hayatıyla, kalbî alemiyle Allah’a müteveccih olduktan sonra gazaplar Allah Resûlü’nün ifade buyurduğu gibi onun hakkında ayn-ı rahmettir. Allah Resulü (S.A.V) şu muvâzene ve muâdelesiyle bize büyük bir hakikati anlatmaktadır. “Mü’min ne bahtlı, ne talihli kimsedir, kendisine nimet isabet ettiği zaman şükreder, Allah’ın rızasını kazanır. Belâ isabet ettiği zaman sabreder. Yine Allah’ın rızasını kazanır. “(57) İşte biz derken: Allah’ın gazabına uğramış ve Allah’ın yolundan çıkmış insanlardan olmamayı Allah’tan talep ediyoruz. kelimesine gelince:  Arapçada “dalal”  sapıklık

demektir. “Dall” de sapık insana denir. “Dâllin” ise sapıklar manasına bir cemidir. Dalâlet bazan şaşkınlıktan olur, bazan da şaşkınlık dalaletten olur. Dalâlet; körlük, akıl kullanmama ve hayrette kalmalıdır ki, bunlar bazen dalâlete sebeptir. Bazen da insan dalâlete düşer, sonra da arkasından akılsızlık, bunaklık, şaşkınlık hayret ve dehşet gelir. Bunlar bir bakıma birbirinin lâzımıdır. Âdeta aralarında devir vardır. Evet biz derken şaşkınlık ve hayret içinde dalâlette bulunan, hak ve hakikatin berrak yüzünü göremeyen kimselerinyoluna atmaması için rica ve niyazda bulunuyoruz.

Burada ayn bir husus da şudur: âyetindeki kelimelerinin başında harf-i tarif vardır. Arapçada harf-i tarifin; ahd-i zihnî, ahd-i hârici cins ve istiğrak gibi manalara geldiği malumdur. Burada lâm-ı tarifi cins manasına alacak olursak; ne kadar dalâlete giden ve ne kadar Allah’ın gazabına uğramış varsa hepsini kasdetmiş ve onların gittikleri yola gitmekten Allah’ın hidâyetine sığınmayı talep ettiğimizi ifade etmiş oluruz. Eğer lâm-ı tarife istiğrak mânâsını verecek olursak; teker teker her fert ne çeşit dalâlete gitmişse onların gittikleri dalâlete gitmekten Allah’a sığınıyor ve hidayetini talep ediyoruz demektir. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bir

hadis-işeriflerinde: “Allah’ın gazabına uğramış, yahudiJer, sapıklara gelince onlar nasaradır.”(58) buyurmuşlardır. Kur’ân-ı Kerim, gadaba uğramışları ve dalâlete düşmüşleri yahudi ve hristiyanlar için söylediği gibi bazan da onların dışındakilere söylemiştir. Binaenaleyh bu ayetlerle sanki şöyle denmek istenmektedir: Müslümanların en yakın zıddı yahudi ve hristiyanlardır. İşte kâfirlere kadar ne kadar Allah’ın gaza­bına uğramış ve dalâlete düşmüş varsa onların yoluna jtilip atılmadan, Allah’ım sana sığınıyorum.” Allah (C .C) Kur’ân-ı Kerim’de yahudiler hakkında şöyle buyuruyor:

“Onlara zillet ve meskenet damgası vuruldu ve onlar Allah’ın gazabına uğradılar. “(59) Böylece Allah yahudinin Allah’ın gazabına uğradığını anlatıyor. Hristiyam da(60) demek suretiyle ele alıyor ve taşkınlık yaptıklarını, dalâlete düşüp başkalarını da idlâl ettiklerini, sapıklığı şiar haline getirmiş olduklarını yüzlerine vuruyor ve onlan bizim karşımıza sapık olarak çıkarıyor. Bu şekilde en ehven kâfirden en şedid kâfire kadar, hepsi bir nevi Allah’ın gazabına uğramış ve bir kısım dalâlete düşmüşlerdir.

Kur’ân-ı Kerim, Efendimize ve O’nun devrindeki sahabeye ve kıyamete kadar gelecek olan cemaatlara bu sözü söylerken, yahudi ve hristiyan ne haldeydi ve niçin gazaba uğramış, dalâlete düşmüşlerdi? Ve niçin onlara sapık deniyordu? Kısaca buna da atf-ı nazar edelim:

Yahudiler Tevrat’ı tahrif etmişlerdi. Kendi yazdıkları şeylere “Allah’ın Kitabı” diyorlardı. Ruhani reisleri arzu ve isteklerine göre kitaplara şerh koyuyor ve halka öyle anlatıyorlardı. Nazarlar tamamen maddeye doğru çekiliyordu. Yahudi, yeryüzünde her şeyin temelinde ekonominin, iktisadın bulunduğu fikrini müdâfa ediyor ve herkese bunu telkin ediyordu. Gönüllerden Allah’a iman sökülüp atılıyor ve onun yerine maddi refah, huzur ve saadet ikâme edilmeye çalışılıyordu. Yahudinin bünyesine kesrete dalmış nazarını, kesretten vahdete, müntehadan mebdeye ye fâniden bakiye çevirmek için bütün güçleriyle savaşan peygamberler yahudi eliyle hunharca şehid edilmiştir. Bir peygamberin evinUıaşa ve kella-bir eşkıyanın evini sarar gibi sanyor, terbiyesizce içeriye dalıyor, korkunç bir cüretle peygambere saldırıyor ve ağaç biçer gibi biçiyorlardı Bu peygamberlerin, yahudi arzusuna muhalefetlerinin neticesiydi. Esasen yahudi daha Hz. Süleyman’ı müteakip manevi saha ve plânda tamamen yıkılıp, iflas etmişti. Ve bu manevi yıkılışı, maddi yıkılış takip etti. Artık Hz. Süleyman’dan sonra gelen devlet İdarecileri yahudiyi idare edemez hale gelmişlerdi. Maddeleri manaya bağlıydı. Bunun içindir ki yahudi mevcudiyetini gizli cemiyetler kurarak muhafazaya çalışıyordu. Böyle yanlış bir yola girdiğinden dolayı kendine yakın olan kimseleri dahi kuşkulandırdı. Ve böylece, madde ve mana alanında rahmet liyakatini ve rahmetten istifade hakkını kaybediverdi. İşte yahudiyi bu tabloda seyredin ve damgasının yahudinin alnma vuruluşunu görün ve sonra da Hz. Muhammed (S.A.V)’in ümmeti olarak yahudinin düştüğü aynı çukura düşmemek için; maddeyi mânânın yerine ikame etmeyin. Gönüllerde AÜah yerine ekonomi ve iktisadın, maddi refah ve saadetin ikâmesine taraftar olmayın, Râşûl-ü Ekrem’in (S.A.V) getirdiği yolda, anlattığı hakâik içinde halkı hakiki yol olan tarik-i müstakime hidâyet etmeye çalışın. Çünkü insanlar hep aynı yerden düşer, aynı şeylerle bozulur ve aynı şeylerle Allah’ın gazabına uğrarlar. Nitekim sizin zıdd-ı karîbiniz olan yahudiler de bu yollarla düştü ve helak oldular.

Hristiyanlar yahudilerden daha geri değildi. Onlar da İncil’i tahrif etmiş, İncil sayısını yüze çıkarmışlardı. Ta İznik toplantısında dörde irca edileceğlâna kadar, birbirini nakz eden yüz tane İncil vardı. Mezhep mücadeleleri ve iç kavgalar Hristiyanlığı yiyip bitiriyordu. Nasıl olmasın ki, mantık azledilip akıl hapsedilmişti. Mantık ve akla yasak damgası vurulmuştu. Bu ikisi, ibadethaneye ve kiliseye giremiyordu. Ruhani reisin yanına gelen akıl ve mantığıyla gelemiyordu. Mantıksızca teslis akidesine inanıyor; ilâh hem birdir hem üçtür, diyorlardı. İşi böylesine raydan çıkaran ruhani reisler rahatlıkla kilisede Cennet satıyor ve insanları Cehennemiden kurtardıklarını iddia ediyorlardı. Böylece sapmış ve sapkın hale gelmişlerdi. Tarîk-i müstakim çoktan unutulmuştu. Ve Hz. İsa’nın yolu çoktan terkedilmişti. Binaenaleyh, bunlar dünyanın bütür. nimetleri içinde gark olsalar dahi yine sapıklık ve dalâlet içindedirler. Ve işte bizi bunların yoluna atılıp itilmeden de muhafaza buyurması için Allah’a niyaz ediyor ve “Allah’ım bizi onların yoluna da itme” diyor sonra da bu umumî duanın kabulü için “amin”lerle gürlüyoruz. Allah Rgfeûlü, Buharı ve Müslim’deki  Ebu Hureyre hadisiyle:

ferman etmektedir, “imam, âmin dediği zaman siz de “âmin” deyin. Zira imamın “âmin” deyişine melekler “âmin” derier ve kimin “âmin”i meleklerin ıtâmin”ine tevafuk ederse Allah onun geçmiş günahlarını affeder”(61). VeyineAhmed b. Hanbel Musned’inde,Tirmizi ve Ebu Davud’da sünenlerinde rivayet edilen bir Hadis-İ Şerifte

şunu naklediyorlar: “Allah Rasûiü ûs dedikten sonra cemaatla birlikte öyle bir “âmin” derdi ki cami lerzeye gelirdi”(62).

“âmin”; “istecib” manasına gelmektedir. Fatiha ile Allah’a karşı ubudiyetimizi arz etme, muhtaç olduğumuz şeyleri dileme ve dilenme neticesinde bu metalibimizi kabul et manasına “âmin” diyoruz.

Şimdi de buraya kadar dediklerimizi kısaca hülasa edelim.Kur’ân-ı Kerim; bütün geçmiş kütüp ve suhufuca­mi olduğu gibi, Fatiha sûre-i celilesi de Kur’an-ı Kerim’i; cami ve hâvidir. Bunu bize söyleten sadece inandığımız kitaba olan saygımız değildir. Eğer Kur’ân-ı Kerim’in keli­meleri üzerinde hassasiyetle, inceden inceye durulacak olursa, birinin diğeriyle çok sıkı bir bağlılığı olduğu müşa­hede edilir. Bütün Kur’ân’da böyle olduğu gibi Fatiha Sû­resinde de böyledir. Fatiha, çok derin, çok geniş ayrı ayrı hakikatları anlatmasına rağmen, adeta birtek âyet gibidir. ‘e kadar okuduğu­muz zaman sonunda yemin ederek, “Bu bir tek âyettir” desek yeminimizde hânis olmayız. Hakikaten bir âyet in­sicamı içindedir. Onda bir ayet sebepse, öbür ayet neti­cedir. Bir ayet bir hükümden bahsediyorsa,ondan sonra gelen âyet o hükmün menâtını anlatır. Bir âyet içtimaî ha­yata müteallik bir meseleyi dile getiriyorsa,diğer âyet o me­selenin kanunlarını anlatıverir. Binaenaleyh, dünyadan-ukbaya hakaikin bir yüzünü bu âyet, Öbür yü­zünü de başka bir âyet anlatır. Kısaca, teker teker bunla­rın hepsine küçük birer temasta bulunalım.

Hamd âlemlerin Rabbı olan Allah’a hastır, “çünkü Allah’tır. Allah ile hamd arasında böyle sıkı bir münâsebet vardır. Niye hamd Allah’a hastır? Çünkü O Rabbülâlemin’dir. İnsanı cemâdat mertebesinde bırakmıyor, terbiye ile kemâlâta ulaştırıyor. Ve yine insanı öyle bir keyfiyete ulaştırıyor ki orada melekler insan Önünde saf tutuyor. İşte böyle, insanı ahlâk-ı âliye-i Kur’ân ile terbiye eden Allah’a niye hamd olmasın ki?O,Rabbül âlemin’dir ve hamd O’na hastır. Çünkü Rahman-u Rahim’dir. Kâinattaki varlığın her parçasında Rahmet izi müşahade edilmektedir. İnsanın simasında, insanın siretinde, insanın mânâ ve mahiyetinin her zerresinde Rahmet izi görülmektedir. Böylesine Rahmet izi her yerde kendisini hissettiren ve hissettirdiği her hâdisenin arkasında “Allah” dedirten nasıl Rabbülâlemin olarak kabul edilmez? Nasıl o kadar zerrede Rahmetini gösteren Allah’ın her hadisede terbiye eseri görülmez? İşte hamd böyle bir zât’a hastır.Hamdi sezecek, Rabb’i bilecek ve Allah’a gideceksiniz. Adeta peşi peşine gelen üç cümle tek cümle gibi ubudiyete ait her şeyi havi. Allah’a kulluk vazifesini yapacaksınız; Çünkü bir taraftan O,sizi rahrneüyle perverde ederken^beri taraftan da size bahşettiği ihsanatın hesabını O’na vereceksiniz; öyleyse O’dur. Mâük-i yevmiddin olduğu için O’na hamd edeceksiniz. Her ne kadar ceza gününün”, Cennefin Cehennem’in yegâne sahibi dahi olsa, sizi Mâlik-i yevmîddin’e baktırmadan Rahman ve Rahim’e baktırıyor ve içinizde recâ hissini uyararak diyor ki; Mâlik-i yevmiddîn’e intikal etmeden Rahman ve Rahim’e bakın,içiniz dola dola O’nun rahmetini ümid edin. Ve mahkeme-i kübra’yı hatırlayın, ondan sonra da azabından korkun. Adımlarınızı ona göre atin! Öyle de Allah’a hamdinizi takdim edin. İşte Rahman, Rahim ve Mâlik-i Yevmiddin’e kadar bu âyetler birtek cümle gibi olduğu açıkça görülüyor. Böylece kendimizde ve kâinatta nimetlerini, terbiye ve musahabetini gördüğümüz Allah’ı âsârıyla da müşâhade ediyor ve verilen bu şuur merhalesinde cemaat mefhumunu da kavrıyoruz. Sonra da bütün hissiyat ve ledünniyaümızı, bütün mülk ve mele-kûtumuzu bir araya getirip yek vücud olarak diyoruz. Böylece Cenâb-ı Hakk’a karşı, O’nun azamet ve ululuğuna ferdi ubudiyetle mukabelede bulunamayacağımızı ve dolayısıyla cemaat halinde O’na arz-ı ubudiyet ettiğimizi itiraf etmiş oluruz. O Allah ki, zerrattan seyyarata kadar her şeyi terbiye etmekte ve bize her an Rahmâniyet ve Rahimiyetini göstermektedir. O’nun azametine uygun teker teker kulluk yapamayacağımız için bir araya geliyor ve bir imamın arkasında saf bağlıyoruz. Sonra Kürre-i Arzı da saf bağlamış kabul ediyoruz. Da­ha sonra asırları aşıyor ve bizden evvelki asırlara varı­yoruz. Sonra da hayalen gelecek asırlara gidiyor ve kürre-i arzın bütün insan’arım tevhid dairesi içinde ittifak ettiklerini düşünüyoruz, Hep beraber Kâbe-i Muazzama’nın etrafında; geçmiş bütün asırlar peygamberleriyie,gelecek bütün asırlar müceddit ve velileriyle Rehber-i Ekmel, Muktedâ-İ Kül, tek imam, ferdiyetin tek mazharı ferd-i ferid olan Hz. Muhammed (S.A.V)’in arkasında saf bağlamış beraberce diyoruz. Bunu da aşıyor ve vücudumuzda baş başa verip cemaatlaşan, bütün hücrelere diğer varlıkları meydana getiren atomları da dahil ederek bir cemaat kabul ediyor ve diyoruz. Buraya vardığımız zaman den buraya kadar gelen ayetleri bir tek âyet insicamı içinde görüyoruz. O kadar ki bu cümlelerden birini çıkarıverirseniz ciddi bir gediğin meydana geldiğini görürsünüz. Ve yine fazla bir şey eklerseniz, göz ve kulak tırmalayıcı bir manzaranın zuhur ettiğini müşâhade edersiniz. Ayrıca bu büyük kulluk vazifesini yaparken, Rabbimizden ve O’nun bahşettiği yardım dileme selâhiyetini kullanma da âyetin içindeki insicama ayrı bir tatlılık katmakta ve insana bahşedilen iradenin ne büyük bir lütuf olduğunu anlatmaktadır. Sonra demek suretiyle Allah’tan yardım adına istenecek şeylerin en kudsisi, en âlîsi “yolurh” dediği ve bizden evvelki kimseleri ona hidâyet ettiği sâlih, velî ve nebîlerin yoluna hidayet edilmeyi talep ediyoruz

İnsana göz açıp kapayasıya kadar Allah’tan bir şey talep etme selâhiyeti verilmiştir. Allah’a inanma şuuruna eren ve O’nu İçinde hisseden, bütün benliğiyle adeta fenâfillah olan insan, bir cemiyette ve cemaat içinde Allah’a kulluğunu takdim ederken; fenâfillah olmanın, aynı zamanda cemiyet içinde isbât-ı vücud etmenin havasını teneffüs etmektedir. Yani bir yönüyle yok olma ki buna “Rumuz-i bî hodi” bir taraftan da o cemaat içinde benlik kazanma ki buna da “esrar-ı hodi” diyoruz. Evet, cemaatın benliği içinde kulluğunu Allah’a takdim etme havasıyla Allah’a teveccüh öyle tatlıdır ki, tam bu teveccüh esnasında Allah sana bir talep selâhiyeti veriyor, “kulum benden bir şey iste” diyor. Gözünü açıp kapayıncaya kadar bu kısa an içinde, hiç vakit fevt etmeden bütün benliğin ve içinde bulunduğun cemaatla diyorsun.

Bizler de şu anda yolların ayrımında bulunuyoruz. Ya mağdub ve dâllin yoluna gitme bahis mevzuudur. Evet, eğer gönüllerimiz coşmaz, senden birşey istemezse o yollara gitme ihtimali vardır. Veyahut da gideceğimiz yol senin yolun, nebîlerin yoludur. Şehrâh, apaçık olan o yol, gidilmiş, yaşanmış ve tecrübe edilmiş bir yoldur. Daha dün senin Habib-i Edib’in o yolu tercübe etti ve sadık yaranla-rıyla bu yola girdiği İçin dünya imparatorluklarını dize ge­tirdi. Her yerde Sen’in adını duyurdu. İşte duyulmuş, bilinmiş, binlerce insanın gittiği, alabildiğine geniş, aydın ve berrak bu yol sâliklerini senin huzuruna getiriyor. As­lında bu yoldan gelmeyen de Sana gelemez. Zira iki nok­ta arasında sadece tek çizgi doğrudur. İşte bu doğru da sadece Sen’in yolundur. Bu iki nokta arasında başka çiz­giler bulunsa dahi onların hepsi çok az eğridir. Bu az eğ­rileri biz Hristiyanlık ve Yahudilik olarak kabul ediyor, birine “mağdûbin” diğerine “dallın” diyoruz, bunların da biri Se­nin gadabına gitmiş diğeri de sapıttığı için nereye gideceği belli değildir. Onun için, bizi, binlerce eğri büğrü, doğru­ya yakın yollar içinde tek doğru olan, Sen’in doğru dedi­ğin yola hidayet etmeni Sen’den talep ediyoruz,, diyoruz.

İşte başından beri izah ve tefsirine çalıştığımız Fatiha Sûresi yedi âyetten meydana gelmiş bir sûre olmasına rağmen sanki tek bir âyet, tek bir cümle insicamı içindedir.

Esasen bu hususiyet «Ve kadar baştan sona bütün Kur’ân-ı Kerim’de de mevcuttur. Biz, Kur’ân’ın sıralanışı itibariyle ilk sûresi olan Fatiha Sûresinde bunu isbata çalıştık. Ancak ciddi bir çalışma ve gayret, bir bütün halinde Kur’ân’daki bu mucizevi yönü isbat ve izaha teksif edilse, tefsir adına büyük bir boşluk daha giderilmiş olacaktır.

Biz, bu dediklerimizi de Fatihaya bir fatiha kabul ediyor ve sözü bu işin erbabına havale ederek, Cenâb-ı Hakk’tan, Kur’ân-ı Mu’ciz-ül Beyân’ı hakkımızda şefaatçi kılması için temenni ve niyazda bulunuyoruz.

Allah’ım! Kur’ân-ı hayatımıza gaye kıl ve O’nu hayatımızın hayatı haline getirmeye bizleri muvaffak eyle! Amin. (63)
 
——————————————————————————–

(1) lmamEbu’1-Hasen Ali b. Ahmed el-Vâhldî en-NeysâbÛrî, Esbâbu’n-NûzÛl, s: 12.

(2) Müslim, Zühd, 69, 69-Ebu Dâvud, Edeb, 9.

(3)  Ebu Dâvud, Edeb, 11 – Tlrmizi, Bir, 35 – Müsned, II, 257, 295, 303, 388, 461, 492, m, 32, 74, IV, 278, 375, V, 211, 212.

(4)  Sebe 13.

(5)  ibrahim, 7.

(6) Buhâri, Ezan, 8 – Kur’an, 17-81 – Tirmizi, Salât, 43.

(7) Yunus, 10.

(8)  fen Mâce, Edeb, 55.

(9) Müslim, Tahare, 1. Tiimlzi.Daavât, 85, 86.

(10) Yasin, 59

(11) Buhâri, Kusuf, 2; Tefsir, Maide, 12; Rikâk, 27; Müslim, Salât, 112; Fedâ-il, 134.

(12) Tirmizi, Zühd, 9;îbnMâce, Zühd, 19.

(13) Enbiya, 105.

(14)  En’am, 79.

(15) Enbiya, 22.

(16)  Buhâri, Iğtisâm, 16. Cihad, 71, Etime, 28, Zekât, 64. Enbiyâ, 10. Müslim, Fedâil, 10. Hac, 462, 503, 504, İbn. Mâce, Menâsik, 104. Muvattâ, Medine, 10, 20. Müsned, III. 140, 149, 159, 24, 243, 443.

(17)  Buhâri, FedSilu’s-Sahabe, 5, 6. Ebu Dâvud, Sönne, 8. Müsned, V. 331, 346.

(18) Muvatta, Kur’ân, 32; Hac, 246.

(19)  Tahrim, 6.

(20) Fussilet, 11.

(21) Furkân,   44.

(22)  Muslini, İman, 259, 264j Tirmlzi, Tefsir, 18.

(23) Bakara, 30.

(24) Bakara, 30.

(25)  Buharı, MegâzI, 4.

(26) Hicr, 49, 50.

(27)  Müsned, III, 334, 397, 484.

(28) Enbiya, 104, Enfai, 24, Kâf, 16.

(29) Müslim, Saiât, 38, 40. Ebu Davud, Salat, 132. Tfrmizi, Tefsir, Sure 1,1. Nesel, tttitah, 23&n-Mâce, Erfeb, 52. Mûsned, fl, 241, 285, 460.

(30)  Saffât, 96.

(31)  Nâiiât,  24.

(32)   Enbiya, 22.

(33)  Târik, 9.

(34)   Zilzâl,  7, 8.

(35)   Mii’min, 16.

(36)   Al-İ Imran, 144.

(37)   Ibn-i Sâd, II, 266 – 272.

(38)  Burüc, 16.

(39)  Rahman, 39.

(40)   Ibn-i Mace, Fiten, 33

(41)   Ahzab, 72.

(42)   İnşirah, 1.

(43)    Yasin, 59.

(44)    Beled, 10.

(45)    Ankebf, 69

(46)    İsra, 9.

(47)    Enbiya, 73.

(48)   Cisiye, 1, 2, Ahkâf, 1, 2.

(49)   Tirmizî, Sevâbu’i-Kur’an, 14; Dârimî, Fedâilu’l-Kur’an, 1.

(50)    Müsned, IV, 182, 183.

(51) Saffat, 23.

(52)  Müsned, V, 65, VI, 288.

(53) Yûnus, 25.

(54) Nisa, 69.

(55)  Bakara, 179.

(56)  Bakara, 155.

(57) Müslim, Zühd, 64; Darîmî, Rikâk, 61; Mösned, V, 24.

(58) Müsned, IV, 378.

(59) Bakara, 61.

(60) Maide, 77.

(61)  Buhari,Ezan,in,113; Müslim, salat,  72; Ebu Davud, saJat.l 72; Tirmizi, saiat, 173, Nesai, iftitah,39; İbn-i Mace, ikame,  14 ; Darirai, salat, 38T39 Muvatta, Nida, 44;Müsnet II, 238 , 439.

(62) Ebu Davud, salat 171; İbn-i Mace, ikame, 14 ;Tirmizi salat, 72;Darimi,sa-lat,39.

(63) Hikmet Işık, Fatiha Üzerine Mülahazalar, Nil Yayınları: 96-237.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: