FATİHA ÜZERİNE MÜLAHAZALAR-6

Bulut Ve Yağmur-Rüzgâr Ve Aşılama

Hava, sıcaklığı nisbetinde nem, rutubet yutar. Sıcak hava, sıcak bir kata dokunduğu zaman hiç bir engel tanımadan havayı geçiriverir. Havanın yoğunluğu sıcaklık ile ters orantılıdır. Yani hava, ısıtıldığı zaman çevresindeki havaya nisbeten biraz daha hafif hale gelir ve yukarıya doğru kalkar. Atmosfere doğru kalktıkça genişleme imkânı bulduğu bir vasata gelince genişleyiverir. Genişlemesi için enerjiye ihtiyaç vardır. Bu enerjiyi, kendi hararetini vererek sağlar ve durmadan bu kanun altında yukarıya doğru yükselir. Bir taraftan da genişler, genişledikçe enerji sarfeder. Yani hararetinden kaybeder, kaybettikçe yukarıya doğru çıkar ve çiğ noktasına varır.
Şayet yukarıda hava istikrarlı değilse daha yukarılara çıkar. Uçaktan bakıldığı zaman dağ şeklindeki bulutların arz-ı endam edişi çok güzel görülür. Bunlar atılmış pamuk yığınları gibi bir mahiyet arzederler. Eğer bulut istikrar kesbedip sükûnete ererse; inişi, çıkışı kalmazsa, yağmur yağacak, fırtına kopacak demektir.
Bazen sıkışma ve tazyik sebebi ile çok daha yukarılara da çıkar; bir örs, bir tepe şeklini alır. Orada daha fazla bir sıkışma vardır.
Hicr sûresinin 22. âyeti ile Nûr Sûresi 43. âyeti omuz omuza bu hakikati bize şöyle anlatıyorlar:
“Rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik de gökten su indirdik, böylece sizi suladık. “(1)

Rüzgârların birçok vazifeleri var ama, âyette iki vazifesine parmak basılıyor.
Nebatatın aşılanması böceklerle, vesâir yollarla olduğu gibi bir kısmı da rüzgârlar vasıtasıyla olur. Allah, “Rüzgârlan Biz, bu aşılama işini yapsınlar diye gönderdik.” buyuruyor. Rüzgârlar tarafından aşılanma işi epey zamandan beri bilinen bir işti. Bu güne kadar bilinmeyen bir husus var ki, âyetin sibakı da onu gösteriyor.
Ayetin sibakı; otların, ağaçların aşılanmasına pek mü­sait değildir. Çünki, 

“Sonra semadan yağmuru İndirdik.” diyor. Ottan, otun aşılanmasından bahsederken, semâdan yağmurun inmesini ele alması, anlatması, Kur’ân gibi üslubunda bedahet, canlılık, cazibe olan bir ifadeyle kâbil-i telif değildir. Öyle ise otların, ağaçların aşılanmasının yanıbaşmda başka bir aşılanmadan daha bahsediyor. Bu aşılanma neticesinde yağmur meydana geliyor. Bu da ayrı bir mesele.
Nur Sûresinin 43. âyeti bu hususun ayrı bir buudunu biraz daha açık olarak anlatıyor.
“Görmedin mi Allah bulutlan sürer, sonra onların arasını te’lif eder, sonra onları birbiri üstüne yığar (sıkıştırır), arasından yağmurun çıktığını görürsün. Yukarıdan, oradaki dağlar (gibi büyük bulut parçaların) dan bir dolu indirir”.(2)

“Görmüyorlar mı Allah, nasıl parça parça bulutları sevkeder.” Eğer bulutların teşekkül etmesindeki seyri takip ettiyseniz tabirindeki “tatlılıkla itme”anlıyacaksınız.  Allah parça parça bulutları sevkediverir .

Sonra o bulutların arasını te’lif eder.
Te’lif etme, birbirine zıt iki şeyi anlaştırma, uzlaştırma, bir araya getirme demektir.  “Sonra birleri biraraya getirir müterakim bulutları yaratır” de demiyor  diyor.
Gökteki yağmur bulutları ayrı ayrı herbirisi aynı elektrik yüklü olup birbirini çekmediklerinden, rüzgârlarla bu telkih yapıldığı zaman bir araya geliyor ve sonra rükâm oluyor. Öyle bir rükâm ki, bir araya gelişte, sanki ayrı değilmiş bir bütünmüş gibi yekpare bir mahiyet arzediyor. derken o müterakim bulutların boşluk­larından, çiğ noktasının verâsından yağmur damlayıverir. Ama dolunun hali başkadır. O yağmurun düştüğü yerden düşmez.
Arapçada cebel, cibâl kelimesi dağ mânâsına geldiği gibi çok defa istiarelerde, temsillerde, çok çetin, zorlu, alabildiğine tazyikli şeyler hakkında da kullanılır. Esasen türkçemizde dahi bir insana dağ gibi dediğimiz zaman; yıkılmaz, yenilmez, güçlü, kuvvetli dayanıklı mânâlarını kastederiz.
Doluya gelince, dolu; bulutların üstünde dağ tepeleri şeklindeki, tazyikin son safhada bulunduğu yerde meydana gelir. Şöyle ki; yağmur damlatan orada tereddüt içinde kalır, tazyikten aşağıya inemez. Soğuk tabakada kaldığı için de dönüverir. Hatta çok defa o soğuk tabakadaki tereddüdü aşağıya inesîye kadar onu büyültüverir.
Kur’ân-ı Kerîm bu âyetleriyle çok’ sarih olarak yağmurun düştüğü yerin ayrı, dolunun düştüğü yerin ayrı olduğunu anlatıyor. Ve iki âyetin ruhunda bize anlatılmak istenen şudur: “Biz, rüzgârları, pozitif ve negatif yüklü bulutların izdivacını yapmak için irsal ettik. Eğer gökteki yağmur habbeleri hepsi ayrı elektrik yüklü olarak kalsalar, hiçbir zaman yağmur yağmayacaktır. İsterse bu yağmur damlalarındaki ( + ), (-) meselesi isterse bulutlardaki ( + ), (-) meselesi olsun bu, ancak Allah’ın te’lîfiyle olur.” Kelimesindeki(ui)sebebiyet içindir. “Bu sebeple semâdan yağmur indiriverdik.” Demek ki bu te’lif olmasaydı; rüzgâr, yağmur habbelerini bir araya getirmeseydi; yağmur yağmayacaktı. Başka bir ayet ve başka bir mevzu
“Semâyı azametle biz kurduk ve ona durmadan vüs’at veriyor ve genişletiyoruz.(3)
Arapçada fiil cümleleri teceddüt, isim cümleleri sebat ve süreklilik ifade eder.” bir isim cümlesidir ve mânâ itibariyle üç zamandan birine inhisar etmeyip süreklilik ifade eder. Yani, “Eskidengenişlettik, bıraktık.” “Şu anda genişletiyoruz.” “ileride genişleteceğiz.” gibi mânâlara değil de “Devamlı ve sürekli olarak durmadan genişletiyoruz” mânâsına geliyor.

En yakındaki beş veya altı galaksi müstesna, bütün galaksilerin bizden uzaklıkları ile mütenasip hızlarla uzaklaştıklarını l922’de Astronom (Hubble) bildirmişti. Ona göre bir milyon ışık senesi bizden uzak olan bir sehabiye, bizden senede yüzaltmışsekiz kilometrelik bir hızla uzaklaşıyor; iki milyon ışık senesi uzaklıkta olan iki misli, üç milyon ışık senesi uzaklıkta olan da üç misli hızla uzaklaşmakta. Bu da Belçika’lı Matematik âlimi, rahip (Lemaitre)’nin iddia ettiği gibi kâinatın, genişleme (expension) halinde olduğuna delâlet eder.
îlim mahfillerinde ağırlığını devam, ettiren “Mekân genişlemesi” 1400 sene evvel Kur’ân-ı Kerîm’de zikrediliyordu.
Bütün ilim dünyası, ilim âlemi; bir ümminin gözüyle görülen bu hakikât karşısında Kur’ân’a “senin taleben oldum” deyip hayret secdesine-kapanması gerekirken, maalesef ortada görülen yalnız onların nankörlükleridir. Bir diğer âyet ve diğer mevzu:
“Geceyi gündüzün  üzerine,  gündüzü de gecenin üzerine doluyor”(4)

Dünya, kutuplardan biraz basık bir küre şeklindedir.
Arapçada kelimesi, bir yuvarlak etrafına sarık sarma, bir yuvarlak etrafında dönme mânâsına gelir. Buna göre âyet; “Geceyi gündüze gündüzü geceye sarıyor.” demektir. Böylece kelimesiyle Küre-i Arzın küreviyetine apaçık parmak basmaktadır. Diğer taraftan Nâziat Sûresinin 30. âyetinde bu mesele kelimenin kökü itibariyle daha açık anlatılmaktadır;”Gökleri nizâma, intizâma koyduktan sonra yeri de Allah, deve kuşu yumurtası haline getirdi.”
Demek oluyorki; Dünyamız kutuplardan basık bir küre, bir deve kuşu yumurtası şeklindedir. Te’vil ve tefsire girmeden çok sarih bir şekilde Kur’ân’ın bu hakikatini da hafızada tutmakta yarar var. Bir diğer ayet:

“O kâfirler görmüyorlar mı gök ve yer bir bütündü de biz onları ayırıverdik. “(5)
Fezada birçok sehabiyeler (Nebuleuse) vardır. Hafif bir su gibi şekli olmayanlardan alın da yuvarlağımsı olan, sonra yassı ve geniş bir çapta, daha sonra da helezonik şekilde olanlarına kadar bir sürüsü önümüze serilmiş durumdadır.
Cenâb-ı Hak, herbiri birer kehkeşan gibi muazzam sehabiyelerden yıldız kümeleri yarattığı gibi bunlardan da bir güneş manzumesi meydana getirir.
Bizim sistemimizde belki buhardan bir sehabiye idi, gitgide Allah’ın iradesiyle sıcaklığını kaybeden bu gaz kütlesi büzüldü ve dönüş hızı arttı ve artan hızdan ötürü anilmerkez (merkezkaç) kuvveti altında ana kütlenin helezonik şekli açılıp yarıldı. Cenâb-ı Hak, bu açılan kütlelerden seyyareleri meydana getirdi. Hem merkezdeki güneşin çekimi tesirinde onun etrafında, hem de kendi etrafında döndürmeye başlattı. Uîjbl£ ^j^j cjI_^~JI 01 kelimesinin ruhunda “Mâi halinde bir bütün, yapışkan bir madde, birbirini çeken bir madde” gibi mânâlar vardır. “Gök ve yer, mâi hâlinde veya gaz hâlinde bir bütündü.” derken U*Lüiü “biz onları fethettik, açıverdik, parçaladık, onları bölüverdik” diyor,  j»  kelimesinde şu da vardır:
Esasen gök kupkuru yağmursuz, yer de kupkuru otsuzdu. Allah gök ve yer arasında münâsebet temin ve tesis etti. Yerde ot bitirip canlıların yaşamasına müsait hale getirdi.
Kâfir; vicdanına karşı yalan söyleyen, fıtratındaki kabiliyet ve istidatları körelten ve kalbiyle ters düşen insan demektir.
Kur’ân-ı Kerîm “Kâfirler” sözüyle elbetteki sadece 1400 sene evvel ayağının ucunu zor gören, çölden dışarıya hiç çıkmamış, çıplak gözüyle yıldızları anlamaya çalışan kâfirleri kasdetmiyordu. O günün insanına “Gökler ve yerler bir bütündü sonra biz onları parçaladık, birbirinden ayırdık.” İfadesi, esasen bir şey anlatmaz. Yani o günün insanı bu ifadelerden birşey anlıyamaz. Buradaki “kâfir” sözü o devrin kâfirlerinden ziyade hakikâtlara göz yuman, bugünün kâfirine hitap ediyor.
“Sonra biz bütün canlıların hepsini sudan hay (canlı) kılıverdik. “(6)

En küçük bir hücreden, onun protein dizilerinden ve en büyük Kaliforniya Çamı’na kadar hepsinin vücudunda en mühim unsur sudur. Su olmadan hayatı düşünmeye imkân yoktur. Hz. Hayy-u Kayyum’un emriyle hayat, suların kenarında meydana gelmiştir ve büyük ölçüde sularda devam edegelmiştir.
Mücmelen de olsa yukarıda zikrettiğimiz meseleler şu hakikati te’yid ediyor ki: Allah kâinatı konuşturuyor ve konuşan kâinata da Kur’ân’ı tercüman yapıyor. Âyât-ı Tekviniyeyi dile getiren Kur’ân-ı Mu’ciz-ül Beyan, âyât-ı tekviniyeye tercüman oluyor. Bütün göklerde, yerde, zeminde, insanın nefsinde gizli Esmâ-ı İlâhiye’yi ortaya çıkarıyor. Nerede hangi isim cilveendâz olmaktadır? Hangi isim nerede temevvüç etmektedir? İnsan hangi isme, toprak hangi isme dayanmaktadır? Kâinattaki bütün hadiselerin arkasında neler vardır? İşte Kur’ân-ı Mu’ciz-ül Beyan tercüman olarak bunları keşfedip ortaya çıkarmaktadır. Eğer yeryüzünde herşeye muttali, ilim sahibi birisinin hükmü mevcut ise; her yerde bir nezâfet ve temizlik varsa; muammasını çözemediğimiz bir hayat ve herşeyin yoktan var olması hükümferma ise, bunları birer isimle Kur’ân bize anlatmaktadır…
“O, öyle Allah’tır ki, O’ndan başka ilâh yoktur, görülmeyeni ve görüleni bilendir. O, Rahman ve Rahîm’dir.”(7)
Bizim gaybla ve şehadetle alakalı taraflarımız var. Ancak bu iki tarafımızı bilen birisi bizi burada durdurur. Rızka, Allah’ın bakıp-görmesine, nimetleriyle perverde etmesine muhtaç, nice kimseler vardır ki onlar, Allah’ın Rahmâniyet ve Rahîmiyetiyle beslenmektedir. Bütün yavruların, anne karnında beslenmesinde, otların sert yer tabakasını yarmasında, bir kısım köklerin toprağı delip aşağıya doğru gitmesinde Allah’ın Rahmâniyet ve Rahîmiyetini görüyoruz. Allah’a dayanan herşey, en sert ve en kesif şeyleri şak şak ederek “Allah” deyip yoluna devam ediyor. İşte bu şeyleri bir bir bize Kur’ân-ı Mu’ciz-ül Beyan anlatıyor.
“O öyle Allah’tır ki eşi, ortağı, enendi yoktur.”

kiAlil “Melik odur” Kâinatın zimamı onun elindedir. Kâinatta bir nezâfet (temizlik) hükümfermadır. Milyonlarca hayvan erâcifinin ve havadaki gazların istihalelerle değişmesi, ağaçların insanın ifraz ettiği şeyleri, insanların da ağaçların İfraz ettiği şeyleri yutmaları; denge bozulduğu zaman araya denizin girip aynı şeyi yapması, denizlerin tuzlu olması, sema ve zeminin temiz tutulması, Allah’ın Kuddüs isminin tecellileridir. Kur’ân-ı Mu’ciz-ül Beyan kâinattaki bu nezafet kanununu Allah’ın Kuddüs ismine isnad ile bize anlatıyor.
Kâinatta umûmî bir emn-ü eman bir sükût, bir sükûn müşahade ediyoruz. Mevcudat arasında aklın zahirî nazarına göre bütün boğuşmalar ve döğüşmelere rağmen, nebatat, hayvanatın imdadına hayvanat, insanın imdadına koşuyor. Ve bu mevkide insan sanki bütün kâinatla sulh imzalamış gibidir. İşte Kur’ân bu muammayı da bize ismi celiliyle anlatıyor. Allah’ın “Selâm” ismine
dayanan kâinat selâmet ve emniyet yeri olarak tezahür ediyor.

(ElMü’min)   Allah,    umum   bu  anlaşmalar

içinde bir emniyet-i tâmme temin etmiş ve herkese bir emniyet vermiştir. Kalplere imanla itminan bahşettiği gibi insanların arasında da bir emniyet vaz’etmiştir. Herkes birbirine güvenir, dayanır. Umum kâinatta da bu emniyet hükümfermadır. Meleklerden semeklere, Sidret-ül Müntehâdan yerin derinliklerine kadar, her tarafta bu emniyet hâkimdir. Biz bunu Mü’min ismine dayalı olarak görüyoruz; Kur’ân da bunu bize böyle anlatıyor. Evet, kâinattaki hâdiselerin verâsında hangi isimlerin anlatıldığını Kur’ân’ın tercümanlığı vasıtasıyla öğrenmiş oluyoruz.
Cenâb-ı Hak’ın zâtı, sıfatları ve şuûnâtı hakkında kâfi malûmatı yine Kur’ân-ı Kerîm’den alıyoruz. Bu hususta Kur’ân-ı Kerîm’de belki yüzlerce âyet vardır. Hepsini şerh çok uzun süreceğinden bir ikisine kısaca, temas edelim.
“De ki: O Allah birdir. Allah sameddir. (Herşey varlığını ve bekâsını O’na borçludur. Herşey O’na muhtaçtır. O, hiçbir şeye muhtaç değildir. Herşeyin baş vuracağı, yardım dileyeceği tek varlık O’dur.) Kendisi doğurmamıştır ve (başkası tarafından) doğurulmamıştır. Hiçbir şey O’nun dengi olmamıştır. “(8)
Yani de ki Allah birdir. Kimseye muhtaç değil ama âlem O’na muhtaçtır. Nizam O’nun sayesinde ayakta durur. Kâinat O’nun Kayyûmiyetine dayanmaktadır. Eğer onun Kayyûmiyeti olmazsa bütün nizâm alt üst olur. İnsan her haliyle O’na muhtaçtır. Muhtaç olduğu şeyler Allah tarafından verilmese, insan söner gider ve yeryüzünde hiçbir şey kalmaz. Allah; ne bir insanın evlâdıdır, ne de bir başkası O’nun evlâdıdır. O, ne baba olmuştur, ne de evlât olmuştur. O’nun eşi ortağı, meriendi, dengi de yoktur.
Kur’ân, bu hususu anlatmakla, Zât’ı hakkındaki en önemli bir hususu bize öğretiyor. Eğer öğretmeseydi Eflatuncuların saplandıkları gibi “Ruh-u Küllî” akidesine, işrakiyecüer gibi daha başka yanlış düşüncelere saplanacaktık. Veyahut Hristiyanlar gibi; (Haşa) Allah’ı Hz.İsa’ya baba, Hz.Meryem’i Allah’a hanım; Hz. İsâ ‘yı Allah’a oğul yapacaktık. Ama Zat-ı Bari hakkında en sağlam, en râsih akideye biz, yine, Kur’ân-ı Mu’ciz-ül Beyan sayesinde sahip olduk.
Şuûnat-ı Zâtiyeyi de en güzel yine Kur’ân anlatıyor. Şöyleki:                                .

“De ki, Allah’ım Malik-ül Mülk sensin. Mülk senin elindedir. Dilediğine mülkü verir, dilediğinden alırsın. Dilediğini aziz, dilediğini zelil edersin. Bütün hayır senin elindedir, sen herşeye kadirsin. Geceyi gündüze sokar, gündüzü de geceye sokarsın, Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğini sonsuz nimetlerinle perverde edersin”(9) işte bu akla hayale gelmedik tasarrufatı, Kur’ân-ı Kerîm bize Şuunât-ı Zâtiye-i İlâhiye olarak anlatır. Kur’ân anlatmasaydı biz bunu bilemezdik,

Kur’ân-i Mu’ciz-ül Beyan ahiretin haritasını insanların nazarına arzetmekte de eşsiz, nadide bir kitaptır. Ahiret safhaları sahifeler halinde insanların nazarına o kadar yerinde, o kadar cazip ve öyle rikkat verici arzedilir ki bunların hepsini burada sıralamaya imkân yoktur.

Başlara çarpacak o büyük belâ gelip çattığı ânı anlatan EI-Hâkka sûresi cüm­lesiyle kıyamet mûsîkisiyle kulakları çınlatarak başlar, insanı elinden tutar ve kıyametin kopacağı âna götürür. Sonra dağları hallaç pamuğu gibi attırır ve insanı da âdeta onlara baktırır. Sonra insanı hasreder, mîzân ve teraziyi koyar, hasenat ve seyyiâtı tartar, sonra da kimin hasenatı âcih gelirse onu bir hayata mazhar edeceğini İfade ve kimin de seyyiâtı galebe çalarsa onu da cehenneme atmakla tehdit eder. Bunu insanın gözü önünde öyle tablolaştırır ki daha üstünde tablo olamaz.
“O gün, (Allah’a) arz olunursunuz. Sîzden hiçbir sır (Allah’a) gizli kalmaz, “(10) dediği zaman, insanın, başkalarından gizlemeye çalıştığı her şeyi onun nazarına arzeder ve yaptıktarı karşısında onu mahcub ve hâcil bir hâle getirir. Bu aynı zamanda, insanın böyle bir hâle düşmemesi için tedarikli olmasını temine sevk demektir.
Bütün hayatını boş geçirmiş ve amel defterine hiç birşey kaydetmemiş bir insanın,o gün amel defteri soldan; ve salih amel işlemiş, defterini sağlam tutmuş bir insanın defteri ise o gün sağdan verilir. “O gün defteri sağdan verildiğinde, gelin işte bu kitabı okuyun”(11) diyecek insanın sevinci ancak böyle ifade edilebilir. Defterini solundan veya arkasından alana gelince, o da kitabını eline aldığı zaman; “ah keşke bu kitap verilmeseydi de içinde olanları bilmeseydim, zaten malımın mülkümün de bana hiçbir faydası olmadı.” diye feryad edecektir. Ancak, bu temenni ve ümniyelerin hiçbir faydası olmayacaktır. Kur’ân-ı Kerim ve bilhassa bu sûre bu hususu Öyle tablolaştırır ki üstünde başka tablo olamaz.
Kur’ân Bir Şeriat Kitabıdır: Evet, dinin hükümlerini bildirmesi, helâl ve haram olan hususları açık açık zikretmesi, aile, cemiyet, devlet ve bütün bunları meydana getiren ferde ait hukuk sistemini ele alıp tahlil etmesiyle Kur’ân-ı Kerîm bir şeriat kitabıdır.
Kur’ân Bîr Hikmet Kitabıdır: Varlık hakikatini, ve eşyanın birbiriyle olan münâsebetini anlatmayan hiçbir düşünür ve feylesof yoktur. Felsefe, ilk feylosoftan son feylosofa kadar bu mevzuun işleniş ve ele alınışıyla doludur. Ancak bu hakikati onların ele alıp anlatışıyla, Kur’ân’ın izahı ve tavzihi arasında serâ-süreyya farkı vardır. Fark vardır; zira Kur-ân, varlığı yaratan ve eşya arasında münasebeti tesis ve temin eden Cenâb-ı Hak’kın kelâmıdır. Diğerleri meseleyi hipotez ve teorilerle anlatırken, Kuran kat’i ve kesin bir hüküm ve üslûpla anlatmıştır. Dolayısıyla evvelkilerde, insan zihnini teşviş edecek bir çok zıtlıklar varken, Kur’ân böyle bir zaaftan müberrâ bulunmaktadır.
O Bir Kitab-I Ubudiyettir İnsan, Kur’ân sayesinde en âlâ kulluk anlayışına yükselir. Kur’ân’a dayanmayan bir kulluk anlayışı bâtıldır. Yogi, dilini gırtlağına sokar, altı ay mezar gibi bir yere girer ve yemeden içmeden durur; hristiyan mistikleri de ruhbaniyet havası içinde kiliseye kapanır, insanlardan alâkalarını keser ve bu uğurda türlü türlü fedâkârlıklara katlanırlar. Ancak, bütün bunların Allah nazarında ehemmiyet ve kıymeti yoktur. Allah, Kur’ân’ında, İnsanlık hakikatini ve müşterek kâinat realitesini insanın ruhuna, bedenine, efkârına, hissiyatına uygun şekilde takdim etmiştir. Demek oluyorki, insanın radesi ve bu mevzudaki fiilleri Kur’ân İstikametinde olursa bir mânâ ve ehemmiyeti haiz olur.
Kur’an Bîr Duâ Kitabıdır: Başkalarının bize öğrettiği duâ yerine Kur’ân-ı Mu’ciz-ül Beyan’la, ellerimizi Uluların Ulusuna kaldırdığımız zaman, O’nu konuşturmuş, yine O’nun beyaniyle isteklerimizi O’ndan istemiş olacağız. Allah Rasûlü, O’ndan istediğini O’nun diliyle istiyordu. İşte Kur’ân böyle bir duâ kitabıdır. Duada dahi Kur’an’ın eşi menendi yoktur.
Kur’ân Arş-ı Azamdan Gelmiştir: Çeşitli arşlar vardır. Meselâ: Allah’ın Rahmâniyet ve Rahîmiyetinin bir arşı vardır. Adeta Rahmâniyet ve Rahîmiyet taht üzerinde oturmuş, muhtaç herkese şefkat etmektedir. Rızkın bir arşı vardır. Sanki Rezzak ismi o arş üzerinde durmakta, rızka muhtaç olanların imdadına koşmaktadır. Hâlik’ın bir arşı vardır ve Hâlık ismi orada yaratma ameliyesini yapmaktadır. Bunun gibi herbir ismin bir arşı vardır. Fakat nasıl isimler muhtelif hâdiselerin arkasında duruyor ve nasıl biz isimlere tutunmak suretiyle müsemmâya gidiyoruz. Öyle de bu isimlerin arşlarıyla müsemmânın arşına yükseliyor ve ona Arş-ı Azam diyoruz.
Bütün Esmâ-ül Hüsnâ’nın âzam mertebesinden gelen, Kur’ân-ı Mu’ciz-ül Beyân, Allah’ın en üstün ifadesi olup, en mükemmel topluluğa, en mükemmel insanın şahsında tebliğ edilmiştir. O, Arş-ı Azam’dan geldiği, her ismin âzam mertebesinden alındığı için Kelâmullah unvanı kemâl-ı liyakatla Kur’ân’a verilmekte ve Allah kelâmı dendiği zaman sadece ve sadece Kur’ân anlaşılmaktadır.
Kur’an-ı Kerimin Mucize Oluşuna Kısaca Bîr Bakış: Kur’ân-ı Kerim mu’cizedir. Mu’cize: Peygamberin eliyle, peygamberlik davasını isbat etmek için, Allah’ın yarattığı harikulade hallerdir. Bir zât çıkıp “Ben Peygamberim” der, sonra halk ondan harikulade şeyler bekler, bu zât da peygamberlik davasını isbat sadedinde, tam istenilen istikamette harikulade haller gösterirse, biz ona mucize deriz. Bunun mucize olabilmesi için de, evvela: O şeyin ancak ve ancak Allah tarafından yaratılabilir bir vak’a olması; ikincisi: Meydana gelen vak’a peygamberlik davasına İktiran etmesi, üçüncüsü: Bu vak’anın harikulade olması lazımdır. Mu’cizenin benzerini hiçbir beşer getiremez. (Keramet ve istidrac ise mucizeden farklıdır).
Kur’ân-i Kerim ondört asırdır beşere meydân okumakta ve demektedir. “Eğer kulumuza indirdiğimiz (Kur’ân-ı Kerîm’de) az bir şüpheniz varsa O’nun sûresi gibi bir sûre getiriniz.”(1) Fakat beşer hiçbir zaman bunu yapamadı ve yapamayacaktır da. Zira Kur’ân mucizedir. İşte Kur’ân meydanda ve meydan okumaktadır. Evet, Allah’ın indirdiği, sinelerin sindirdiği, en ulu kâtiplerin yazdığı ve hafızların ezberlediği Kelâmullah, mucizedir.(2)
 
——————————————————————————–

(1)  Bakara, 23.

(2)  Hikmet Işık, Fatiha Üzerine Mülahazalar, Nil Yayınları: 34-49.
 
——————————————————————————–

(1)  Hicr, 22.

(2)  Nur, 43.

(3)  Zâriyat, 47.

(4) Zümer, 5.

(5)  Enbiya, 30.

(6) Enbiya, 30.

(7)  Hasr, 22.

(8)  İhlas, 1, 2, 3, 4.

(9) Âl’i İmrân, 26, 27.

(10)  Hakka, 18

(11)  Hakka, 19.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: