FATİHA ÜZERİNE MÜLAHAZALAR-9

Euzu… İle Alâkalı Mülâhazalar

İnsan, Kelâmullah’a girmek istediğinde kalb, ruh ve hissiyatını Kur’ân’a girmeye hazır hale getirmelidir. Bu da ancak, buraların, şeytan hakimiyetinden kurtarılıp temizlenmesiyle mümkündür. Allah’ın, meleklerinin arasından çekip aldığı ve dergâhından kovduğu, rah­metinden mahrum ettiği ve bir daha da semâya çıkmayı ona haram kıldığı şeytanı, insan da Kabe’den daha kudsi ve Sidre’den daha muallâ olan kalbinden tard edip kovmalıdır ki Allah ahlâkı ile ahlâklanmış ve Kur’ân’ın içine girmeye hak kazanmış olsun. İşte bu duygu ve düşünce içinde, her hayırlı işte olduğu gibi Kur’ân’a başlarken de evvelâ   diyor ve söze öylece başlıyoruz. İmam Ahmed b. Hanbel, Sevrîve Evzâiye göre “Semi” ve “Alîm” kelimelerini de eklemek gerekir.
Onlara göre bu cümle şeklinde olur.

(Eûzu) sarf ve iştikak ilmine göre kelimesinden iştikak etmiş “türemiştir.” Birincisi: İltica ve Allah’a sığınmak. İkincisi; İstîcâr; Allah’ın ateşinden, azabından korkmak, ürkmek, titremek. Üçüncüsü de: îltîsak ve yapışmak demektir. Öyle ise bu üç mânâya göre (Eûzu)’yü söylemek istersek şöyle olacaktır:
Birincisi: Allah’ın lütfuna, inayetine, ihsanına iltica ediyorum.
İkincisi: Allah’ın lüftuna dayanarak O’nun azabından yine O’na sığınırım.
Üçüncüsü: Allah’a dayanıyor, Allah’a tutunuyor, iltisak ediyorum. Her şeye karşı kuvvetsizliğimle beraber O’na dayandığım için, bu müthiş kuvvetle herşeye meydan okuyorum. İşte, başımda değirmen taşları çeviren ve bana karşı çeşitli tuzaklar kuran korkunç şeytana karşı da böyle bir güçle çıkıyorum.
(Billah), Allah kelimesi kâinatta tecelli eden bütün

Esmâ-i Hüsnâ’nın mânâsını camidir. Noksan sıfatlardan münezzeh, kemal sıfatlarla muttasıf, bütün kâinat, İsimlerinin cilveleriyle dalgalanan, kâmil sıfatlarla muhat bulunan, beşer aklının idrak edemediği, zıddı, misli, menendi bulunmayan Zât demektir. Allah dediğimiz zaman
insanın aklına bu gelir. İşte “Ben sağdan, soldan, önden arkadan, alttan ve üstten gelen ve kâinatı lebâleb dolduran şerirlere, şerlere ve şeytanlara karşı, bütün kâinat Kabza-i tasarrufunda olan ve ancak “Allah” demekle anlatabil­diğim Yüce Yaratıcıya iltica ediyor ve O’na dayanıyorum.

Şeytan: ya den veya- den gelir. olursa.i~ demektir. Böylece Allah’ın rahmetinden uzak oldu mânâsına gelir.
“Böylece biz, her paygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. (1)
İnsî olsun, cinnî olsun Rahmet-i İlâhiden uzaklaşan, temerrüt eden herşeye şeytan denir. Onun için Allah nizamının dışında hayat yaşayanlara şey a tın; Allah’ın nizamının dışında ne kadar nizam varsa hepsine şeytan nizamı ve Allah’tan uzaklaşan, Rahmetinden cudâ düşen herkese de şeytan, diyoruz. şeklinde ele alırsak   mânâsına  olur.
Maslahatına muvafık şeyleri keza, secde ile Allah’a kurbiyeti mümkün iken, Allah’a baş kaldırıp serkeşlik yapmasıyla kendi menfaatına olan şeyleri iptal ettiğinden şeytana şeytan denmiştir.
 (Erracim) (Mercûm) manasınadır. Lâin deyip mef un mânâsına anladığımız gibi Dergâh-ı İlâhîden kovulmuş, Allah’tan uzaklaştmlmış demektir. İnsan bazan şeytanın vesveselerini hissedemez, hissettiklerini de kalbinden bertaraf edip, atmaya muktedir olamaz. Sanki şeytan insanın kalbine bir santral kurmuş, kendisi de başına oturmuştur. Daha sonra da oraya kendini duyuracak bir alıcı yerleştirmiştir. Buna Lümme-i Şeytaniye denir. İnsan kalbinde, Hakk’ın bir lümmesi; yani Allah’tan gelen şeylere ma’kes olabilecek bir cihaz bulunduğu gibi, bir de şeytanın santralı vardır. Şeytan, insanın duygularına öyle meseleler dikte eder ki, insan çok defa onları hissedemez. Yine, hadisin ifadesiyle hannâs olan şeytan ağzını, insanın kalbine verir öyle efsun eder ki insan bunun farkına varamaz. Farkına varsa da hissiyatın kabul ettiği bu vesveseleri çok defa def etmeye muktedir olamaz. İşte o zaman da “Kalbimde vesvesesini duyamadığım şeytanın vesvesesini duyan Allah’ım” mânâsına (Es-Semİ’) ve onun keyfiyetini bilen, bilip de bunu defetmeye muktedir olan Allah’ım mânâsına de (El-Âlim) diyerek deriz.
İnsan, düşman ve belâları çok olan bir varlıktır. Evet o, sivrisinekten sıtmaya, ondan gökyüzündeki meteora, ondan bir yıldızın, küresine gelip çarpmasına kadar aleyhdarİarı çok bir varlıktır. Bütün bu serleri defetme ve eğer edemezse, defedecek birisine dayanma zorundadır. Ayrıca insan muhtaç olduğu pek çok şeyleri de celbetme mecburiyetindedir. Yeryüzünün, Güneşin, Cenneftn ve bütün ziyalar ziyasının bir cilvesi olan Allah’ın Cemâlinin ziyasını celbetmeye hakikaten çok muhtaçtır. Celp ve defetme mecburiyetinde olduğu bütün bu şeyler ise insan takatinin fevkindedir. Bu durumun farkında olmaya, ilim ve insanın kendini bilmesi denir. İşte insan, her işe bu “bilmekle” başlar. însan, düşmanlarım defetmeli, ancak silahı yok; belâlar ve musibetlere mukavemet etmeli,fakat güç ve takat yok; ebede uzanmış arzulannı yerine getirmeli, ama imkânı yok… İşte kendini bilmekle bu sırra eren insan, kendini zavallı perişan, aciz ve zaif görmeye başlar. Birden bire kalbinde ciddi bir tevazu ve inkisar hasıl olur. Kalp öylesine burkulur, ruh ve hissiyat öylesine kırılır, insanın kanatlan öylesine yere iniverir ki, bu haliyle insan, ağzıyla hiçbir şey söylemese dahi Mevlâ onun o vaziyetine acıyacak ve merhamet edecektir. Bu da işin ikinci şıkkıdır. Hemen o esnada üçüncü hâl karşımıza çıkar, buna da amel ve iş diyoruz. Gönülde, Cenâb-ı Hakk’m hıfzı, inayeti, keremi temenni edilmeye başlar. İnsan adetâ bütün benlik vedehasıyla, kendi içinde yükselme yollarını araştırır. Dil, gönülden çıkan bu hâle tercüman olur, ve: ça er v Bu ııAllah’ım sen çok güçlü, çok kuvvetlisin, zâtımla sana iltica ediyorum. Çünki melce’ ve mencâ sadece sensin” demektir. Nice kimseler vardır ki.çok iyi bir mü’min, çok sağlam bir akideye sahip olmayı ve müstakim bir ha­yat yaşamayı arzu ederler ama vesvâs ve hannas olan şey­tan onları inhiraf ettirir. Arzu ettikleri dürüst hayatı yaşa­yamadıkları gibi akideleri de sağlam kalamaz. İşte böyle birisinin altından kalkamayacağı büyük meseleler karşısın­da Allah’ın inayetine sığınmayı ifade eden cümlesini zikretmesi gerekir.
Allah insanın terakkisine medar olsun diye, onun mahiyetine, şehvet, gazap vs. gibi tabiî duygular dercetmiştir. Bunlar insanın terakkisine menşe ve medar olacaktır. Ateşi insanın istifadesi için yaratan Allah, şehveti de aynı gaye için yaratmıştır. Tâ nesil üresin, Ümmet-i Muhammed artsın, Allah’ın Esma ve sıfatlarına aynalar çoğalsın, böylece makâsıd-ı ilâhi tahakkuk etsin. Halbuki çok defa bu duygu böyle âli bir “gaye için verildiği halde, şehvet, insanı evc-i kemâlden zulumât-ı cismaniyete atverir ve boğar. Ve yine insan, fıtratı itibariyle kanatlanıp yukarılara doğru uçmayı arzu ettiği ve bu kabiliyette yaratıldığı halde, çok defa şehvet, insanı ten tenceresinde erimeye zorlar ve onu çepeçevre sararak oraya âdeta bağlar. Gazap ve diğer tabii duygular da birer maslahat için verilmiştir. Fakat bütün bunların altından kalkamayan insan, bunalır, canı gırtlağına gelir. Halbuki o, güvercinler gibi kanat çırpıp yukarılara doğru çıkmak ister .Çıkamayınca da Allah’a dayanmayı akıl eder ve  der.
(Eûzü) bir bakıma özür arz etmektir. Diğer yö­nüyle sadâkat nişanıdır. Bir başka tarifiyle de ba­şına gelecek hadiseler karşısında şaşkınlığım Allah ‘a havaleden ibarettir. Ulû’l -Azm peygamberlerden birisi olan Hz. Nuh (A.S) Cenâb-ı Hakk’ın kendisini
“Niye oğlunun kurtuluşunu ve onun gemiye binme­sini bu kadar ısrar ile istiyorsun? O senin ehlinden değildir.” Şeklindeki tenbih ve kınaması karşısında
“Bilmediğim bir şeyi Sen’den istemekten yine Sana , sicmiyoru/n İTâbbl/./” diyordu.(2)
Yusuf Peygamber, Zeliha’nın tehdit ve şiddetli İştiyakı karşısında

“Allah’a sığınırım. Efendim bana güzel bakh(3)diyordu. Biz burada Cenâb-ı Hakk’a karşı sadakat nişanını izhar eden bir keyfiyet görüyoruz.

İffet âbidesi olarak karşımıza çıkan Hz. Yusuf, sadece Allah’a sığınmakla, bu işten kurtulacağına inanmıştı ve-öyle de oldu.
Ve Hz. Musa (A.S) Bakar’ın kesilmesi hususunda kavminin endişesiyle “Bizimle alay mı ediyorsun ?” şeklindeki sorularına karşı “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım”(4) der ilimi az dahi olsa, Allah’ı bilen bir kimseye câhil denmez. Ama Allah’ı bilmeyenin ilmi çok dahiolsa ona câhil denir. Burada, bir peygambere istihza isnad ediliyor ve o da böyle bir fiilden Allah’a sığmıyordu. Zira bir peygamber’den asla ve kat’a istihza sâdır olmaz. Çünkü istihza Allah’ı bilmeyenlerin işidir.Cenab-ı Hak Habibine Kur’ân diliyle şu duayı ta’lim ediyor.
“Şeytanın hümezelerinden, onun benim için hazırladığı tuzaklardan, komplolardan, vesveselerden ve çeşit çeşit ölümlerden dahi Allah’ım sana sığınıyorum. Ve benim hâzır ve nazırım sensin. Şeytanın bana hâzır ve nazır olmasından da sana sığınıyorum.”(5)
Diğer taraftan Felâk Süresi;

demek suretiyle bir sürü şeytan    dan Allah’a sığınmayı tavsiye ediyor.

Muazb, Cebel, sahâbinin şereflilerindendi. O camiye girip   çıkarken,   topluluklar içinde otururken, vakar ve ciddiyetiyle tamamen bir başkaydı. Bu nadide insan, Allah Resulü (S.A.V) ile bulunduğu bir zamanda geçen bir vale ayı bize Buhari’nin tesbitine gpre şöyle anlatıyor: “Allah Resulü (S.A.V)’nün bulunduğu mescidin bir köşesinde İki şahıs birbirine karşı uygunsuz davranışta bulunmuş ve uygunsuz sözler sarf etmişlerdi. Bunlardan biri o kadar öfkelenmişti ki boynunun damarları çatlayacak gibi kabarmış ve adam öfkeden ne yapacağını bilemez hale gelmişti. Allah Resulü onu öyle görünce yanındakilere döndü ve şöyle ferman etti.

“Ben bir kelime biliyorum ki eğer onu dese bu hâl ondan gidecek. O da “Şeytanın şeninden Allaha sığınırım olan (iy-fy (Eûzüdür)(6) Muaz b. Cebel gidip ona bunu söyleyince adam “Ben deli miyim bunu söyleyeyim?” dedi. Allah Resûlü’nün teklifi karşısında saygısızca davrandı. Belki içinde nifak vardı, belki de bu işin inceliğini kavrayamamıştı.Halbuki Allah Resûlü’nün maksadı tama­men başkaydı. O bir an önce onu içinde bulunduğu ve boğulduğu havadan uzaklaştırmak istiyordu. Yani 1: Ona diyordu ki; sen bu sözü söylesen meseleyi şeytanıyla beraber Allah’a havale etmiş olursun. Hem dikkat et! Kızdığın bir adama hayalinde kurduğun intikam çeşitleri, intikam stilleri sadece seni yıpratacaktır ve bunun ona bir zararı olmayacaktır. Halbuki meseleyi Allah’a havale etmekle öyle bir intikam alacaksın ki, bin sene yaşasan emsali intikama muvaffak olamazsın. îşte bunun için (Eûzü) de” diyordu. 2: Bu sözün altında Allah Resulü ona şunu ihtar ediyordu: Bazan iki kişi muhasama olur, davalaşırlar. Haklı veya haksızın kim olduğunu bilmezler. O esnada meseleyi Allaha havale etmek en makul yoldur. İşte bu durumda “Ben şeytanın şerrinden yanlış bir karar vermeden, haksız bir meseleyi iltizamdan Allah ‘a sığmıyorum.” sözü de şeytandan olan bu korkunç ateşe su serpecektir. Ve İşte Allah Resulü bunu tavsiye ediyordu 3: Bir diğer noktayı da bunun altında şöyle anlatmış oluyordu; Sen gücünle, kuvvetinle, cebbarlığınla adamın başını ezmeye cesaret ve teşebbüs ediyorsun. Halbuki sen ne kadar güçlü ve kuvvetli, cebbar ve zalim olursan ol, Allah senden daha Kahhâr ve daha Cebbaradır. de,(7) evet sırların ortaya döküldüğü o

günde Allah Kahhâriyetiyle, Cehhâriyesiyle senin başını ezecektir, işte bütün bu mânâları hâvi böyle bir cümleyi Allah Rasûlü’nün tavsiye etmesine mukabil, inat eden adam, bundan mahrum kalıyor, nefis ve şeytanına mağlup ve mahkûm oluyordu.
Havle binti Hakîm (R.A) Müslim ve Muvatta’da olan bir Hadîs-i Şerifi bize şöyle naklediyor.
“Bir kimse bir yerde konaklar,  Allah’ın  mukaddes kelimeleriyle Allah’a sığmıyorum derse; oradan göç edeceği ana kadar, ona hiçbir şey zarar vermez.(8) “Bu sırada bilhassa şu noktaya dikkat çekilmiştir: Mele-i A lâ dan, esfel-i sâfiline kadar eşrâr, ahyârla, habis ruhlar iyi ve güzel ruhlarla, şeytanlar meleklerle mücadele etmektedir. Eşrâr, insanlığın zararına, ahyâr ise insanlığın hayrına iş yapmaktadır. Esrarın insanı şirâzeden çıkarmasına mukabil, ahyâr insanı tarik-i müstakime davet etmektedir. Onun içindir ki insan nereye giderse gitsin, nerede konaklarsa konaklasın cin ve şeytanın ve orada hevam şeklinde insana görünen haşaratın şerrinden Allah’a sığınması, ahyârı ve Mele-i A lâ’nın sakinlerini yardıma davet etmesi, o mücadelenin muvaffakiyetle sona ermesini Allah’tan temennî ve niyaz etmesi demektir.
Ebû Umâmet-ül Bâhilî, Mescid-i Nebevi’de melûl, mahzun, mükedder, kalbi kırık,boynu bükük oturuyordu. Rasûlü Ekrem (S.A.V) onun yanına sokuldu ve bu halinin sebebini;

– Niye mahzun, niye mükeddersin? diyerek sordu. Ebû Umamede:

– Ya Rasûlallah evde yiyecek birşey yok ve fakru zaruret had safhaya geldi. Ben de gönlümle Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ettim, cevabını verdi. Allah Rasûlü, ona reçete mahiyetinde şu hususları ta’lim etti ve sabah akşam şunları söyle dedi:
“Allah’ım gönül tasasından, üzüntüden, hüzünden, acizlikten, beceriksizlikten, iş yapamamazlıktan, kendimi anlayamama, durumumu değerlendirememe, kâinatın kanunlarından istifâde edememeden, eli kolu bağlılıktan, miskin miskin oturmadan, korkudan, cimrilikten ve malımı ulvî bir gaye için verememeden sana sığınırım.”(9) Bu duaların herbîri birer cevher ve hayati büyük hakikatları ifade etmektedir. Evet, nice kimseler vardır ki hayatlarını, vermeleri İcab eden yerde veremediklerinden, zilletle verme mecburiyetinde kalmışlardır. îşte, böyle zelîlâne hayatımı vermeden sana sığınırım. Nice kimseler vardır ki izzetle mallarını verip izzetlerini kurtarmak mümkün iken bunu yapamadıklarından, malları zilletle ellerinden alınmıştır.İşte bundan da sana sığınırım. Düşmanların bana galebe çalmasından da sana sığınırım. Evet, Allah Rasûlü, Ebû Umamet-ül Bâhilî Hazretlerine bu şekilde istiâzeyi tavsiye buyuruyordu.
Kur’ân-ı Kerîm’de; şeytanın, nefsin, dehrin ve hikmetini bilmediğimiz nice hâdiselerin şerlerinden Allah’a sığınmayı ifade eden açık, kapalı, sarîh, işâri, remzî mânâlarıyla belki yüzlerce âyet vardır. Fakat bu âyetleri burada sıralamak mevzuyu uzatmak olacağından bu kadarla iktifa ederek dediğimiz zaman bu mübarek kelime altındaki dekâiki arzetmeye çalışalım.
İnsan, İhtiyacı ebede uzanmış bir varlıktır. Bir çiçeği istediği gibi bir baharı da ister. Baharı elde etmekle tatmin olacağını mı sanıyorsunuz? Arkasından Cenneti ister, geçici bir cennete de razı olmaz, ebediyet ister; ama sâadet içinde bir ebediyet… Ancak bir yerde bu da onu tatmin etmez, Cenâb-ı Hakk’ın Cemâlini müşâhadeyi talep eder. Evet, insana verilen herşey bir başka şeyi isteme mevzuunda ona fikir verir, o da hemen arkasından bir başka şey ister. İşte insan, böylesine,istekleri birbirini takip eden bir varlıktır. bununla beraber imkânları o kadar dardır ki elini nereye uzatabiliyorsa imkanları da o kadardır. Yani elinin döndüğü daire kadar bir imkâna sahiptir. Belki çok defa bu daire içindeki işlerin dahi altından kalkamaz, mağlup olur. Böyle bir insan acaba ne yapmalı? Kim ne derse desin en akıllıca, en mâkul yol, onun, “Ben Allah’ın inayetine sığınıyorum.” demesi olacaktır. îşte bu mânâyı, Allah (C.C) bizlere, Kur’ân okumaya başlarken (Eûzü) cümlesiyle ifade ettiriyor.
(Eûzü) bir manâsıyla da insanın aczini itiraf etmesi demektir. Aczini İtiraf eden bir insan, kırık kalbiyle Allah’a teveccüh eder. îşte o zaman Rahmet-i İlâhî, nikab ve hicabını kaldırarak, rahmet ve şefkate çok muhtaç olan İnsanın yüzüne güler ve insan böyle bir yakınlıkla müşerref olduğu zaman sözünün mânâsını idrak eder. Allah (C.C) “Ben kalbi kırıklarla beraberim” diyor.(10) “Hiçbirşey yapamadım, dehrin hadiselerinin altından kalkamadım, seni hoşnut edecek işleri beceremedim, bu halimle huzuruna geldim fakat kalbim kırıktır, “diyen insana Allah “Üzülme! Ben de kalbi kırıklarla beraberim” karşılığını verecektir.
İnsanın tam tâata muvaffak olabilmesi için gönlünde taht kurmuş şeytanı atması ve gönlünü Allah için müheyya etmesi gerekir. Gönlünden şeytanı atamamış, onu temizleyememiş, iç âlemini tezyin edememiş bir insanın okuduğu Kur’ân kirli bir gönül ve lekeli bir ağızdan çıkar. Bu itibarla,, bu durumdaki bir insanın ilk defa bir tahliye ve tezkiye yapması gerekir ki iy-l (Eûzü)’de bunu yapmaktadır. Biz derken bu ulvî mânâyı düşünür kalb ve lisan taharetini bununla yapar ve bu keli­menin gücüne inanarak onu söyleriz.
Kalb, Beyt-i Hûda’dır. Husûsiyle geceleri Sultan, kasrına nüzul etmek ister. Allah Rasûlü bize; “yatarken abdest al şu duayı oku, Allah’a teveccühde bulun, şeytanın şerrindenAllah ‘a sığın ve Muavvizeteyn  tilavet et,öyle yat” diyor. Çünki o gece Sultan bizim kalbimize de nüzul edebilir, Kalb kapalı, kirli ve Allah için temizlenmemiş ise, o gece Sultan böyle bir kalbe nüzul etmeyecektir. Hz. Hakkı:
“Dil Beyt-i Hûda’dır onu pâk eyle sivâdan Kasrına nüzul eyleye Sultan geceferde” demektedir.  Rahman  her gece kasrı olan senin gönlüne nüzul etmek için semâ-ı dünyaya.keyfiyeti meçhul bir inişle iner. “Yok mu dua eden duasını kabul edeyim? Yok mu istiğfar eden mağfiret edeyim? Yok mu bana teveccüh eden, Rahmetimi ona tevcih edeyim? Yok mu el açıp yalvaran el uzatayım?”(11) dediği zaman bizler gönlümüzü açmışsak, Sultan, rahmetiyle kendi kasrına nüzul edecektir.
Allah Cennetini bizim için hazırladı. O’nun adına da Kur’ânında Dâru’s-Selâm dedi. (Selam ve emniyet içinde yaşamış olanların yurdu) Sanki Cenâb-ı Hak bizlere “Ben orayı pâk, temiz olanlar için hazır tutuyorum. İçinde öyle huriler var ki ne ins ne de cin gözü onlara temas etmemiştir. Benim de bir kasrım var o da senin gönlündür. Benim Cenneti pâk ve temiz tutmama mukabil, sen de benim köşkümü temiz tutuyor musun?” demektedir.
“Sığmam dedi Hak Arz-u semâya

Kenzen bilindi dil mâdeninden,, Allah gönülde Kenzen bilinir. Bu, “Arz ve semâya sığmadım. Mü’min abdimin gönlüne sığdım ” mealinde olan ve Kudsî Hadis diye rivayet edilen bir sözden mülhemdir. Hz. Allah başka yerleri değil, senin gönül tahtını tecellisine ma’kes yapmış ve orayı, keyfiyeti bizim için meçhul kudsî bir taht olarak kabul etmiştir. O, senin Cennet yurdunu serden ve şerirden muhafaza etmesine mukabil, sende O’nun kasrı olan gönlünü O’nun için pâk ve temiz tutabildin mi?,.
İşte (Euzü) bu temiz ve pâk tutmayı temin

edecektir. Onun içindir ki, Allah Rasûlü, yatmadan evvel yatakda ellerini bîrleştirerek tutuyor,Muavvizeteyn’i okuyor, ellerine üfleyip, ellerini temas edebileceği bütün vücuduna sürüyordu. Böylece herşeyden Allah’a sığınıyor ve adeta “Cesedime şeytan elini sürmesin, kalbime şeytan girmesin”diyordu, “Şeytan İnsanoğlunun damarlarında tıpkı kan gibi cereyan eder.(12) Alyuvarlar ve akyuvarları adetâ binek yaparak ve insanın kalbine kadar onlarla nüfuz ederek insana vesvese verir. Tecelligâh-ı îlâhi olan kalbin havasını bulandırır. Sonra da İnsan, etrafına ve Cenâb-ı Hakki ifade edip anlatan herşeye bulanık bulanık bakmaya başlar. Artık herşey onun mâhiyetinde bulanık bir şekilde gö­rünmeye başlar. Onun İçindir ki Allah:
demiyor,Esmâ-ül bütünHüsnâtyı İçine alan ve zâtının fenvl hassı olan Allah ismi şerifini zikrederek burada “Allah’a sığının” diyor.

Şimdi lâtif bir nükteyi arzedelim:
Sizin iki çeşit düşmanınız, bu iki çeşit düşmana karşı da iki türlü cihadınız vardır. Bunlardan birincisi, imanınıza karşı naralar atan, maddî mevcudiyetinizi yok etmek, servetinize el koymak, vatanınızı sömürmek isteyen maddî düşmanlarınızda. Bunlar, sizin karşınıza topla, tüfekle, tankla uçakla çıkarlar. Sizler şimdiye kadar bu tür düşmanlara karşı Allah’tan her yardım dileyişinizde O’nun yardımı gelmiş, ve her defasında meleklerini göndererek düşmanlarınızı perişan etmiştir. Evet,siz, Allah’tan yardım istemişdiniz, Allah da size üçbin, beşbin melekle yardım etmişti. Evet önemli bir zaferimiz olan Çanakkale’de dahi bizzat İngiliz Kumandanı Hamilton’un ifadesiyle Allah, sarıklılar şeklindeki ruhanileri Mehmetçiğin önünde koşturmuş ve bir avuç mecruh Mehmetçik İngiliz gibi cebbar ve hodfurüş bir devleti Çanakkale Boğazı’nda durdurmuş ve boğazdan içeriye sokmamıştı. Gönlü coş­muşlar “Allah’ın yardımı ne zaman?”(13) demişler. Allah da meleklerini göndermiş ve kullarını desteklemişti…
İkincisi de Cihad-ı Ekberdir. Bu tür bir cihadda ise, daha büyük bir yardımcıya ihtiyaç olur. İşte biz Cihad-ı Ekberi, bize musallat olan şeytanımıza ve kötülükleri emreden nefsimize karşı veriyoruz. Biz nefis ve şeytana karşı vermiş olduğumuz bu mücadelede vesâiti bertaraf ediyor, doğrudan doğruya Allah’a ilticada bulunuyoruz. Çünkü bu cihad Anadolu’yu işgal eden düşmana karşı değil, Allah’ın kasrı olan kalbin,şeytanlar ve şerirler tara­fından işgaline karşıdır.
İşte maddi gücün çok az olduğu zamanda, müslüman, Allah’a olan bağlılığıyla nasıl kendisinden çok güçlü düşmanlarım mağlûp etmişse, bu büyük cihadda da insanı nefis ve şeytana karşı galip getirecek ve insanı onlar karsısında mağlûp olmaktan kurtaracak, yine Cenâb-ı Hakk’ın yardım ve inayetidir. Onun içindir ki, bu cihadda en mâkûl yol, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ın himayesine girmek olacaktır ki “EÛzü”. bu şuurla sığınma ve teveccühün unvanıdır.
Cenâb-ı Hak, şeytana “dergâh-ı İlâhiden kovulmuş” mânâsına (Ractm) demektedir. Onun hakkında kullanılan

bu tabirle de, şeytanın daha önce huzûr-u ilâhı ‘de bulunduğunu, itaatkâr olduğunu anlıyoruz. Zira evvelce huzura kabul edilmemiş olsaydı, kovulmuş olması düşünülemezdi. Şeytan, kibir ve gururunun kurbanı olmuş, isyan ve temerrüdü onun “Racîm” olmasını netice vermişti. Böylece şeytan, Cenâb-ı Hakk’ın mü’min kullan için hazırladığı cennetten kovulmuştu. ‘Yani, Allah (C.C) mü’min kullarının emniyeti için, şeytanı cennetten tard etmişti. Buna mukabil acaba bizler, O’nun Samedaniyyetine bir ayna olan kalbimizi, O’nun için, şeytandan temizleyebildik mi? İşte mesele budur ve (Eûzu) bize durmadan her tekrar edişte bu ihtarı yapmaktadır.
Mü’min, Allah ahlakıyla ahlâklanan bir insandır. O, şeytanı senin yerin olan cennetten kovduğu gibi, sen de onu Hakk’ın tecelligâh-i subhânisi olan kalbinden tardeyle..!
(Eşşeytan) kelimesinin başında harM ta nf vardır.

Yani bu belli ve mâruf olan şeytan demektir. Hani bir zamanlar Hz Âdem’ e başkaldırıp insana düşman olan şeytan. Evet dün olduğu gibi bugün ve yarın da küfür hesabına kurduğu saltanat sayesinde, İnkârı devletleştiren ve devletleştirecek olan şeytan, kıyamete kadar bu dâva uğruna çalışacak ve her devrede kendisine temsilciler bulacak ve Allah nizâmını yıkmak için ne. lazımsa yapacaktır. O sizin eski düşmanınızdır. Hani o, babanızı cennetten attıran ve Allah’ın huzurundan ayrı düşmenize sebep olan şeytan. Siz onu yakinen tanıyorsunuz. Fakat bilin ki, babanız Âdem’e yaptıklarını size de yapmak isteyecektir. Sakın gafil olup da onu kendinize dost edinmeyiniz. Ve ondan Allah’a

sığının. Bu mânâ (Lam)’ın ahd-ı hârici olduğuna göredir. J(Lam) cins mânâsına gelirse; Hz. Âdem ‘in cennetten çıkmasına sebebiyet veren, Hz. Nuh’un kavmini baştan çıkaran… Ve yirminci asırda bütün dalâlet, rezalet ve şenâaüyle hükümfermâ olan ne kadar insî ve cinnî şeytan varsa hepsinin şerrinden Allah’a sığmıyorum, mânâsına olur.(14)
 
——————————————————————————–

(1)  En’am, 112.

(2)  Hud, 46-47.

(3)  Yusuf, 23.

(4)  Bakara, 67.

(5)  Mü’mlnun, 97, 98.

(6)  Buharî, Bed’ül-Halk, 11, Edeb, 44, 76: Müslim, Birr, 109.

(7) Tarık, 9.

(8) Müslim, Zikr, 54, 55; barimi, İsti’zan, 48 Muvatta, Şi’r, 11, İsti’zan, 34.

(9)  Buhari, Daavât, 36, Cihad, 74, Etime, 28, Nesai, Istiaze, 7, 8, 25, Mösned, m, 159, 220, 226, 240.

(10)  Bak; Keşfu’i-Hafa, I, 234.

(11)  Buhâri,  Teheccüd,  14; Müslim, Musafirin,  168-70; Ebu Davud,  Sünnet, 19; Timizi, Salfit, 211.

(12)  Buhari, Ahkâm, 21, Bedü’l-Halk, II, ftlkaf,11,12, Ebu DaVud, Savm 78, Sün net, 17, Edeb, 81, İbn-i Mace, siyam, 65, Darimi, Rikak, 66,Müsned, III, 156, 275, 309, VI, 337

(13)  Bakara, 214.

(14)  Hikmet Işık, Fatiha Üzerine Mülahazalar, Nil Yayınları: 56-73.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: