Amerika ve kader inancı

ABD dış politikalarının temelinde, beyaz Anglosakson protestanların bütün ırklardan üstün olduğu ve tanrının kendilerine diğer ırkları ‘medenileştirme’ görevi verdiği doktrini yatıyor…
Tarihe ‘Bush Doktrini’ olarak geçen yeni ABD politikalarının özünü, SSCB tehdidinin yerini artık terörizmin aldığı, dünyanın teröristler ve ABD yanlıları olarak ikiye ayrıldığı, ABD’nin ise tüm kaynaklarını seferber ederek terörizmin kökünü kurutmaya kararlı olduğu değerlendirmesi oluşturuyor. Ancak 11 Eylül 2001’den beri yaşadıklarımız bu politikasının tümüyle iflas ettiğini gösteriyor. Gerçi PEW araştırma şirketinin 16 ülkede 16 bin 766 kişi ile yaptığı son ankete bakılırsa Bin Ladin tipi terörizme verilen destek oldukça azalmış ama hemen her ülkede ABD politikalarına yönelik şiddetli antipati devam ediyor. (Raporun tamamı için bkz:http:// pewglobal.org/reports/display.php?ReportID = 247)
Başkan George W. Bush’a yönelik eleştirileri ile tanınan uluslararası ilişkiler uzmanı C. A. Kupchan, 11 Eylül öncesine kadarki ABD politikalarını ‘aç bir hegemondan çok, kararsız bir şerifin tavrı’ olarak nitelemişti. Bugün ise Bush ve ekibinin hegemonik yöneliminden kimsenin şüphesi yok. ‘Merhametli Muhafazakârlık’ adını taktığı düşünce sistemi içinde bütün insanlığı ‘şer’ ve ‘hayır’ güçleri diye ikiye ayıran Bush konuşmalarında sık sık ‘Kadir-i mutlak Allah’ın adıyla’, ‘yıldızların ötesinden mesajlar’, ‘yeniden doğmuş Hıristiyan’ gibi dinsel kavramlar kullanınca bu politikaların Protestanlığın radikal bir yorumu olan Evangelizm’den beslendiği düşünülmüştü.
Halbuki bir diğer esin kaynağı, beyaz Anglosakson Protestanların (İngilizcedeki kısaltmayla WASP’ların) diğer bütün ırklardan üstün olduklarına ve onlara tanrı tarafından diğer ırkları medenileştirme görevi verildiğine inanmak şeklinde özetlenebilecek olan Manifest Destiny (Aşikâr Alın Yazısı/Önlenemez Kader) Doktrini idi.
İsim babası bir gazeteci
150 yıldır Amerikan halkının militan muhafazakârlığının kalbini oluşturan, okullarda ders olarak okutulan, Amerikan büyüklerinin konuşurken örtük ya da açık göndermeler yaptığı bu doktrinin ilk izleri Puriten yerleşimcilerin liderlerinden John Winthrop’un 1630 yılında, Boston şehrine ilişkin duygularını huşu içinde anlattığı ‘Tepedeki Şehir’ (City upon the Hill) adlı meşhur konuşmasında yer almıştı. Ama Manifest Destiny ifadesi ilk kez 1839’da gazeteci John O’Sullivan tarafından New York gazetesindeki makalede kullanıldı. ‘Kendi kendimizi yönetme ve özgürlükler konusundaki büyük deneyimimizden dolayı tanrının bize biçtiği kader tüm kıtaya yayılmak ve sahip olmaktır!’ diye söze başlayan O’Sullivan, ‘Amerika’nın kaderinde monarşi ve aristokrasiyi benimsedikleri için ‘cehennem kapılarında’ bekleyen milletlere kurtuluş yolunu göstermek olduğunu’ söylüyordu.
Tüm Amerikan tarihine sinmiş apokaliptik (vahye dayalı) söylemin bir özeti gibi görünen dinsel sembolizmine rağmen esasında seküler bir ideoloji olan Manifest Destiny, açıkça savaşa gönderme yapmıyordu ama Amerikalıları kıtayı, hatta dünyayı kurtarma görevi ile donatıldıklarına inandırdı ve sonuçta ABD’nin politik ve coğrafi sınırlarının bazen savaşarak, bazen işgal ederek, bazen satın alarak, durmadan genişletilmesine zimnen onay verdi. Manifest Destiny kapsamına giren toprakların nerede bittiğine dair bir açıklık olmaması ABD politika yapıcılarına sonsuz bir esneklik kazandırmıştı. Doktrine takviye 1892’de tarihçi J. Turner tarafından formüle edilen ‘sınır miti’ ile yapıldı. Turner’a göre Bir Amerikalı için ‘sınır’ medeniyetle vahşetin buluştuğu alanlar ya da yerleşim yerleriyle fethedilmeyi bekleyen boş alanları ayıran bir metafordu. Bu çizgi hep ileriye çekilmeli, sınırın arkasına geçilmeli, oradaki vahşi topluluklar ya medenileştirilmeli ya da yok edilmeliydi. Nitekim de öyle yapıldı, yerli halkın kökü kurutuldu!
Manifest Destiny’de biri ‘örnek yoluyla’ diğeri ise ‘müdahale yoluyla’ diye adlandırılan iki misyon vardır. Aslında bu iki misyon da birbirini destekler ya da birbirinden beslenir, çünkü örnek olmadan içişlerine karışmanın iyi sonuç vermeyeceği açıktır. Örneğin ABD’nin ilk başkanı G. Washington ünlü Veda Konusması’nda (Farewell Address) Amerikalılar’a denizaşırı ülkelerde özgürlük için aktif olarak savaşmamalarını, bunun yerine dünyadaki baskı altındaki insanlar için bir ‘umut feneri’ (Beacon of Hope) olarak kalmalarını öğütlüyordu. ‘Amerika Amerikalılarındır’ sloganı ile yürürlüğe konulan 1823 tarihli Monroe Doktrini’nin tanımladığı İnzivacılık (İzolasyonizm) politikasına göre ise ABD artık Avrupa ülkelerinin içişlerine ya da aralarındaki savaşlara karışmayacak, batı yarıkürede var olan sömürgeci ilişkileri tanıyacak ve bunlara herhangi bir müdahalede bulunmayacaktı. Buna karşılık batı yarıküre Avrupa’nın yeni sömürgeci faaliyetlerine kapalı tutulacaktı. Yani İnzivacılık adı altında batı yarıküre Amerikalıların ‘seçilmiş ülkesi’ haline getiriliyordu. Başkan A. Jackson (ö. 1837) tarafından formüle edilen ama asıl H. S. Truman, R. M. Nixon, D. Reagan ve oğul Bush dönemine damgasını vuran Jackson Düşüncesi ise ‘kalleş’ düşmana karşı her türlü müdahaleyi meşru görüyordu.
Manifest Destiny’ye 1904’te Roosevelt Gerekçesi diye anılan ilkelerle bir takviye daha yapıldı. Buna göre “ABD medenileşmiş bir ulus olduğu için batı yarıküredeki kronikleşmiş yanlışlıklara müdahale etme hakkına sahip”ti’ Böylece bu dönemde ABD çeşitli ülkelere çeşitli gerekçelerle tam 32 kez müdahalede bulundu.
Tanrı Filipinleri göstermiş!
Özellikle Filipinlerde izlenen politika çok kanlıydı. Rivayete göre Filipinlerin zengin mineralleri ve tarımsal ürünlerinin önemini fark etmiş olan başkan W. McKinley müdahale kararını aynen Irak savaşı öncesinde oğul Bush’un yaptığı gibi geceleyin Tanrı ile uzun bir konuşma sonucu almıştı ve Tanrı McKinley’e (aynen Bush’a verdiği gibi) ‘kahverengi ırktan olan Filipinlileri medenileştirme ve Hıristiyanlaştırma görevini’ vermişti!
Adı tarihe ‘barışçı’ olarak geçen W. Wilson bile ‘Latin Amerikalıları iyi adamları seçmeyi öğrenmeleri için eğitmek gerektiğini’ düşündüğü için ABD’nin ‘arka bahçesine’ askeri müdahalelerden kaçınmadı.

Yarı-İnzivacı Wilson’un Ocak 1918’de ilan ettiği ünlü 14 Maddesi devletler arasında eşitlik prensibini ortaya koymayı amaçlıyordu fakat sonuçta ABD barış konferanslarında müşahit bulunduran etkisiz bir ülkeye dönüşmüştü. Hızla modernleşen Japonya’nın yarattığı tedirginliğe askeri ve ekonomik bir güç olarak yeniden toparlanan Almanya’nın yarattığı tehdit eklenince ‘müdahalecilere’ gün doğdu.

ABD’nin yeni rolüne ilişkin ilk ipucu Başkan F. D. Roosevelt’in Manifest Destiny’de tanımlanan ‘öncü ulus’ mitolojisine gönderme yaptığı 6 Ocak 1941 tarihli Dört Özgürlük konuşması olmuştu. ABD’nin Ortadoğu’daki minimal varlığı bu dönemde sona erdi. Daha 1933 yılında Roosevelt ile Kral Abdülaziz arasında başlayan dostluk ilişkisi 1942 yılında Riyad’da ilk ABD elçiliğinin açılışıyla resmi hal aldı, 1944 yılında ARAMCO petrol şirketi kuruldu.
SSCB’ye ‘dost’ kuşatması
Soğuk Savaş döneminde, ‘özgür dünyanın’ düşmanı olan SSCB’nin nüfuz alanını genişletmesini önlemek için SSCB’yi ABD’ye dost rejimlerle çevrelemek gerektiğini ileri süren 1947 tarihli Truman Doktrini’ni, savaştan yıkılmış olarak çıkan Avrupa’nın yeniden kurulmasını öngören Marshall Planı izledi. 1948’den itibaren Nazizm mağduru Yahudiler ABD’nin ilgi alanına tam olarak girmişti ama Filistinlilerin sesini duyan yoktu. Ardından 1948 Berlin krizi, 1949 yılında NATO’nun kuruluşu ve 1950 yılında Kore Savaşı geldi.
Senatör J. Mc Carthy’nin, Bush’un ‘şer ekseni’ni hatırlatan ‘dış ve iç düşman’ paranoyası ise ülkenin demokratlarına aman vermiyordu.
Yunanistan ve Türkiye başta olmak üzere, Ortadoğu, Uzakdoğu, Orta ve Güney Amerika’daki onlarca ülke ise ABD destekli askeri darbeler sonucu yıllarca süren acı ve karanlığa gömülürken, Edoardo Galeano’nun ‘Latin Amerika’nın Kesik Damarları’ adlı eserine göre, savaş öncesinde Ortadoğu petrol rezervlerinin yüzde 72’sini İngiltere, yüzde 19’unu ABD kontrol ederken, yeni süreçte bu oranlar sırasıyla yüzde 29 ve 52 olmuştu.
Aslında 1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle ABD’nin örnek teşkil etmesine ya da içişlerine karışmasına hiç gerek kalmamıştı ama, 1973 petrol krizi, 1975 Vietnam yenilgisi, 1979-80 İran elçilik krizi ve 1983’te Lübnan’a yapılan başarısız müdahalenin yarattığı hastalık halinden kurtulma arzusu ile Japonya ve Almanya’nın rekabeti altında sıkıntılı anlar yaşayan ekonominin ihtiyaçları birleşince eski mite yeni bir içerik kazandırmak şart oldu.
Nitekim Başkan Reagan’ın Özgürlük Seferi (Crusade for Freedom) adını verdiği planı da ‘seçilmiş ulus’ retoriğine dayanıyordu. 1991’de Saddam Hüseyin Kuveyt’i işgal ettiğinde, baba Bush savaşı başlatan konuşmasında sık sık A. Lincoln’den alıntılar yaptı ve “Biliyorsunuz, Amerika Tanrının himayesinde kurulmuş bir ulustur. Biz taa başından beri savaşta ve barışta onun gücü ve önderliğiyle hareket ediyoruz” diyerek Manifest Destiny doktrinine bağlılığını gösterdi. Türkiye’de pek çok kişinin ‘Keşke bizim başkanımız olsa’ diye iç geçirdiği demokrat başkan John W. J. Clinton bile ‘seçilmiş ulus’ analojisini kullanmak için fırsat yaratmış, 1999’da Kosova’ya müdahale sırasında, Musevilerin Hamursuz Bayramı dolayısıyla yaptığı bir konuşmada izleyicilere Yahudilerin Mısır’dan çıkarak vaat edilmiş topraklara yolculuğunu anlattıktan sonra ‘Bütün Amerikalılar bu hikâyeden bir kıssa çıkarabilirler. Bu hikâye bize bizim kendi vaadedilmiş topraklarımıza yaptığımız bitmeyen yolculuğumuzu hatırlatıyor’ demişti. Aradaki tek fark, Baba ve Oğul Bush konuşmalarını ‘Tanrı Amerika’yı kutsasın’ diye bitirirken, Clinton’ın ‘Tanrı sizi kutsasın’ demesiydi.
Dünya halklarına ağır fatura
Görüldüğü gibi ABD başkanlarının büyük bir çoğunluğu aynı sivil dinin dilini kullanmaktadır. Sorun, misyonun örnek olarak mı yoksa müdahale ederek mi gerçekleştirileceği konusunda çıkmaktadır. ABD dış politikası bu iki yaklaşım arasında bir sarkaç gibi gidip gelirken, bunun dünya halklarına faturasının çok ağır olduğunu biliyorduk. Nitekim ABD Dışişleri Bakanı Condeleezza Rice geçenlerde ABD’nin 60 yıldır özgürlük ve istikrar uğruna demokratik olmayan rejimlerini desteklediğini itiraf ediverdi. Rice’a göre ABD artık demokratik rejimleri destekleyecekti. Eskilerine bakınca bu yeni misyon kulağa hoş geliyor ama ABD’nin yeni hedefleri ne kadar yüce (!) olursa olsun, mesele sadece izlenen yolun hayatın gerçekleri ile bağdaşmamasında ya da kullanılan yöntemlerde değil. Yayılmak istenen özgürlük ve demokrasi anlayışının ‘Amerikan tipi’ olmasında da değil.

Asıl mesele hegemonik bir gücün ‘seçilmiş bir ulusu’ temsil ettiği vehmine kapılarak dünyaya istediği şekli vermeye kalkışmasına razı olmamız halinde başımıza geleceklerde. Çünkü bir zamanlar yerli halklara, sonra komşularına, sonra faşizme, sonra komünizme, şimdi de terörizme karşı koyduğunu söyleyerek dünya düzenini koruduğunu iddia eden ABD’nin bir süre sonra fikir değiştirip tekrar baskıcı rejimlere, hatta 1980’lerin ünlü Yeşil Kuşak projesini hatırlayınca, terörizme destek vermeyeceğinin bir garantisi yok. Ancak ABD politikalarına karşı çıkarken, ne ABD’yi, ne Amerikalıları şeytanlaştırmalıyız, ne de başımıza gelen her kötülüğün suçlusu olarak ABD’yi görmeliyiz. Aksine dünyanın bugünkü berbat durumunda Avrupa’dan İslam dünyasına uzanan yelpazede pek çok aktörün payı olduğunu hatırlayıp işe kendi eleştirimizi yapmakla başlamalıyız.

Ayşe Hür: Araştırmacı yazar

Reklamlar

One Response to Amerika ve kader inancı

  1. bu güzel yazınız için tebrik ediyoruz. saygılarımızla.. sitemizdede yayınlıyoruz
    http://beyazrenkler.com/forum/showthread.php?p=212169#post212169
    başarılarınız daim olsun… engin demirci

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: