2000’li Yıllarda Bilimlerin Yeni Ufukları

Prof.Dr. Osman ÇAKMAK (sızıntı)

19. yüzyıla kadar atomla ilgili bilgilerimiz oldukça sınırlı idi. Atom içi dünyanın özellikleri ve Kuantum teorisi ile 20. yüzyıl, elektromanyetik dalgalardan ibaret enerji ve ışınların yüzyılı oldu. Şimdi ise, ilmin ilerleme sınırı ışığı da geçti, fizik ötesi dünyaları sorgulamaya başladı.

İlmin baş döndürücü gelişmeleri ile bir yandan atom içi dünyalara nüfuz edilirken, öbür taraftan da galaksiler arası uzayın derinliklerine girilmektedir. Dev teleskoplardan, elektron mikroskoplarına ve atom içi partikülleri tanımak için kurulan dev parçacık hızlandırıcılarına varıncaya dek, nice vasıtalarla kâinatta hükmeden kanunlar ve kozmik gerçekler bizim için okunur ve görülür hale geldi. Bilimin gördüğü, gören gözlere de gösterdiği kâinat tablosunu artık daha etraflıca görmeye başladık.

Kopernik ve Newton gibi ilim adamlarının keşifleri karşısında pek çok insan şaşkınlığa düşmüştü. Ama onların kullandıkları kavramları anlamak o kadar zor olmuyordu. Oysa yeni keşifler eski görüşleri esasından bozacak gerçeklerle yüz yüze getirmektedir bizi. Çünkü, yeni olayları ve yüz yüze gelinen doğruları anlatabilmek için artık yeni kavrayış ve düşünce tarzlarına ihtiyaç hasıl olmuştur. Bu yeni anlayış rüzgârında felsefî, ruhî, manevî orijinli düşüncelerin göze çarpması en dikkate değer nokta olmaktadır.

Newton sonrasında evren yasaları genelleştirilmiş ve bütün yaratılışı kapsamıştı. Madde, uzayda koordinatlarla belirlenmiş, bir hız sınırı bulunan ve katı-sıvı-gaz gibi hallere dönüşebilen bir bilardo topları yumağıydı. Her atom kendi sınırları içinde, bir komşu atomla ilgiliydi ve hareket halinde bulunan elektronları ortak olarak kullanmaktaydılar.

Evrende mevcut ve varolan, ama belirli ve görünüşü ile sembollerin ardında gizlenen bilgilerin ortaya çıkarılmasını “keşif” olarak adlandırırız. Son yüzyılın keşiflerinden en belli başlılarına baktığımızda, onların “Yeni Çağ”ın bilimsel anlayışını oluşturacağını ve ayrıca ışınların ötesine ulaşan bu gelişmelerle yeni bir çağın eşiğinde olduğumuzu da fark edebiliriz.

‘İzafiyet teoremi’, bizim idrak alanımızı aşan bir zaman denen dördüncü boyutun varlığından söz etmekte ve zaman ile uzayın, aslında birbirinden ayrılamayacağını göstermektedir.

Yeni çağ bilimlerinden bir diğeri de ‘Kuantum Fiziği’dir. Kuantum fiziği, atomaltı dünyaya inerek, oradaki gerçek durumu, içinde yaşadığımız kâinatı oluşturan zerrelerin dünyasının bildiğimiz dünyadan çok farklı olduğunu keşfetti. Bu bilime göre birbirinden ayrı ve farklı duran atom parçacıkları, aslında birbiriyle alâkalı ve bağlı; bölünmez dinamik bir bütünlük içinde bulunur. Birbirinden çok uzak şeyler sebep-sonuç zinciri olmaksızın birbirine bağlıdır. Yüksek enerji fiziği deneylerindeki gelişmeler gösterdi ki, parçacık dünyası dinamik bir yapıya sahiptir. Parçacıklar değişmez ve sabit değiller; pek âlâ başka parçacıklara dönüşebilmektedir.

Yine Kuantum mekaniğinin bulgularına göre aslında parçacık denen şey hareketten ibaret kalan birşeydi. Parçacıklar enerjiden oluşturulabildikleri gibi, tamamen enerjiye de çevrilebilirlerdi. Böylece, içinde yaşadığımız dünyada “temel parçacık”, “maddi öz” ya da ” yalıtılmış nesne” gibi klâsik kavramlar artık anlamsız hale gelmektedir.

Evrenin birbirinden ayrı yalıtılmış nesnelerden oluştuğu görüşü geçerliliğini kaybedince zaman ile uzayın geleneksel anlamları ve bilinen sebep-sonuç ilişkisi gibi kavramlar da rafa kaldırıldı.

‘Halogram teorisi’nin ortaya koyduğu gerçekler ise daha şaşırtıcı olmaktadır: Bu teori, bütün var edilmişlerin aynı bütünün parçaları olduğunu, dolayısı ile hepsinin özlerinin bir ve birbirine eş bulunduğunu, her birimin bütünün bilgisini içinde taşıdığını ve ona uygun gelişme sağlanırsa, bütünün tam görüntüsünü yansıtabileceğini ileri sürmektedir. Bütün bilgilerin her an ve her yerde kullanıma hazır bulunduğunu söylemektedir.

Tüm fizikî prensiplerin ters yüz olduğu “karadelikler” ile, madde ve kuant ötesi varlıkları ortaya koyan “takyonlar teoremi”; ışıktan hızlı dünyaları, fizikötesi dünyaları önümüze sermektedir.

Bu gelişmeler, madde ve cisimden başka madde ötesi varlıkları da gündeme getirdi. Şimdi özkütle olarak, bütün evrenin muhtevası ve kapsamının üç çeşit ana yapıdan oluştuğunu biliyoruz Bunlardan birincisi sıfırdan büyük, madde âlemi, ikincisi sıfırdan küçük karşı evrenler. Üçüncüsü ise ikisinin arasında sınır oluşturan enerji ışımasıdır. Görünen âlem, yani geliştirdiğimiz teknolojik âletlerin idrak sınırlarında kalan varlıklar, mutlak soğuk derece denen 273 oC ile ışık hızı (300 bin km/sn) arasında kalan dar bir bölge olarak kabul görmektedir. Bu bölgelerin dışında kalan engin bölgelere kısaca fizik ötesi yada “Soyut Evren” denildi.

Klâsik fizikte, maddeyi “sert” ve “katı” olarak biliriz. Halbuki maddenin temeline indiğimizde atom seviyesinde, “ihtimal dalgaları” halinde bir “boş uzay” karşımıza çıkar. Bu konudaki ciddi çalışmaların sonuçlarına göre atom altı parçacıklar; meselâ elektron ya da proton tanecikleri kendi başlarına, yani bağımsız durumda herhangi bir anlam taşımamaktadır. Bu parçacıklar ancak ölçümler esnasında, aralarındaki karşılıklı münasebet ve ilgilerin bir sonucu olarak kavranınca bir “özellik” kazanmaktadır.

Mikroskobun keşfinden önce insanoğlu “zerreler” âleminden habersizdi. Mikroskoplar geliştikçe hücreden de öte hücre içi yapılar, kromozomlar, genler gözlenmeye başlandı. Daha sonra röntgen ışını spektroskopisi ve elektron mikroskoplarıyla dolaylı olarak atomlar farkedildi. Bunlar, görerek yaptığımız bir zerre tasnifiydi. Öte yandan, atomun taneciklerinin bulunduğu daha minik zerrecikler keşfedildikçe madde diye bir şeyin olmadığı, maddenin engin boşluğunu oluşturan tenha atomların tuğla taşlarının “kuant”, “fotön” vb dediğimiz yer kaplamayan boyutsuz şeylerden ibaret olduğu görüldü. Gerçekte madde yoktu. Madde çok yoğun bir enerji, enerji ise çok seyrek bir madde durumunda kalıyordu. Mahiyetini henüz bilmediğimiz “enerji” denen şey; bütün kâinatın tek özü, tek tip yapısını teşkil etmekteydi.

Maddenin derinliklerine inildikçe karşımıza çıkan “temel yapı taşları” değil, bütün parçalar arasında varolan karmaşık ilişkiler dokusudur. Sert maddelerin yapı taşları durumundaki atomlar neredeyse tümüyle boş uzaydan meydana gelir. Çünkü maddeyi temsil eden atom çekirdeği, atom içinde öylesine mini bir mekânı temsil eder ki ölçü birimleri âciz kalır. Meselâ üzerinde yaşadığımız dünya gezegenini teşkil eden atomların tamamının hiç boşluk kalmayacak şekilde sıkıştırıldığını farzedelim. O zaman koskoca dünya küresi yaklaşık 100 metre çapında ufacık bir küre haline küçülür. Nötron yıldızlarında olduğu gibi yoğunluğu olağanüstü yüksek (bir çay kaşığı miktarı 1 milyar ton) bu küre tamamen çekirdekten (proton, nötron) ibaret olacaktır. Maddeyi temsil eden çekirdeğin atom içinde “hiç” denecek kadar bir yer kapladığını gösteren bu örnek aynı zamanda atom içinin ne denli “boş” kaldığını da ortaya koymaktadır.

Bizler ve tüm evren sonuçta atom denen “boş” mini küreciklerin birlikteliğinden ibaretiz. Akla ister istemez şöyle bir soru gelmektedir: Eğer çevremizdeki her şey ve hattâ biz bile, büyük bir çoğunlukla boş uzaydan oluşuyorsak, o zaman niçin kapalı bir bina ve kapıdan geçemiyoruz? Yani maddeleri “katı” ve “sert” yapan nedir?

Atomların bu ilginç ve şaşırtıcı özelliği, Kuantum teorisi bulgularına göre elektronların “dalgasal” özelliklerinden kaynaklanır. Yani maddenin sert ve katı özelliği, tipik bir “Kuantum etkisi” neticesinde meydana gelir. Bu etki, maddenin “dalga/parçacık” özelliğine bağlıdır ve bu ikilik, sadece atomaltı seviyelerde görülebilen, ancak makroskopik dünyamızda var olmayan bir hâdisedir. Gerçekten de, elektronların atom gibi küçük bir mekâna sıkıştırılmaları olağanüstü büyüklükte hızlara neden olmaktadır. Örneğin normal bir elektron, atom içinde saniyede yaklaşık 1.000 km gibi bir hızda dönmektedir. İşte bir atom, söz konusu yüksek hızlardan dolayı katı ve sert bir küre biçiminde idrak edilmektedir. Benzer etki ile yüksek bir hızla dönen pervaneleri düz bir disk şeklinde görürüz.

“Kimyasal bağlanma” dediğimiz olayda atom tuğlaları elektronların elektrik özelliği ile birbirine raptedilmektedir. Bu bağlanmada rol alan elektron sayısı arttıkça neticede meydana gelen nesne de o nispette “sert ve katı” olarak idrak edilmektedir. Meselâ sertlikleri ile dikkat çeken elmas 4 adet bağı ile buna iyi bir örnek teşkil eder. Metalik bağlanmada tek elektronun rol aldığı sodyumun yumuşaklığı, daha çok elektronun rol aldığı titanın sertliği diğer misallerdir. Şimdi makro sistemlerin ve topyekün cisimlerin “özel şartlarda” kendilerini meydana getiren elektronlar gibi “dalga” yahut “ışın yapısı”, sergileyip sergilemeyeceği sorgulanmaktadır.

Dolayısıyla “zaman ve mekanda yolculuk”, “eşyanın görünmez olması” ve “ışınlanma” gibi ilginç hususlar bilimin gündemindedir. Yoğun manyetik ortamlarda bu potansiyelin işaretlerinin elde edilmesi ilerleyen yıllarda “ışınlama”nın karşımıza bir “teknoloji” olarak çıkacağının sinyallerini vermektedir.

Evrende ve çevremizde neye bakarsak, akla gelebilecek her şeyin element denen atomlardan kurulu olduğunu görürüz. Elementlerin hepsi de proton, nötron ve elektron üçlüsünden meydana gelir. Daha altta ise kuarklar var. Bunların altında ise leptokuarklar bulunuyor. Neticede kuvvet alanları, gravitino, rişanik bozon, fotino, gluon, süper simetri parçacıkları ile tek noktaya iniyorlar. Böylece, kendisini maddede dört farklı kuvvet halinde ortaya koyan madde ötesinin kapısına dayanılıyor.

Kâinatın bütünlüğü ve hiyerarşisine olan inanç, ilim adamlarını Kâinatı izah edecek daha temel ve basit bir teoriyi bulmaya doğru koşturuyor. Madde âlemini ayakta tutan dört temel kuvvetin elektromanyetik kuvvet, çekim, nükleer, zayıf nükleer kuvvetler atomun temelinde tek bir kuvvet haline gelmesi gerçeğini fark eden ilim adamları, bütün olayları açıklayacak “her şeyin teorisi”nin peşine düştüler. “Birleşik Alanlar Teorisi” bu yönde ulaşılmış önemli bir merhale olarak kabul ediliyor. Birleşik Alanlar Teoremi bunca çeşit mahlukatın ve kuvvetlerin aslında tek bir kuvvetin farklı yansımaları ve tecellileri olduğunu ifade etmektedir. Böylece önceleri ayrı ayrı mefhumlar kabul edilen kuvvet alanları, ışık, ısı, elektrik ve manyetizma, artık tek bir yapının farklı görünüşlerinden ibaret olmaktadır. Evrendeki tüm sistemlerin ahenkle işlemesinde rol alan kuvvetlerin ve topyekün maddî unsurların, sonuçta tek bir hakikatın değişik yansımalarından ve tecellilerinden başka bir şey olmadığı gün geçtikçe daha iyi anlaşılmaktadır.

Meşhur fizikçi John Wheeler bu konuda duygularını şöyle dile getiriyor:

“Bir gün gelecek, bütün eşyayı tek, harikulâde bir görüntü içinde anlayacağız. Bu görüntü öylesine sade, öylesine güzel olacak ki, hepimiz birbirimize “Ah, biz ne kadar aptalmışız! Nasıl oldu da anlayamadık. Başka türlüsü olamazdı herhalde” diyeceğiz.

Wheeler şöyle devam ediyor. “Fiziğin ortaya koyduğu gerçekler, aklın kâinatta imtiyazlı bir yeri olduğunu gösterir. Bu, zeki seyirciler topluluğu olmadan belki de hiçbir şeyin manalı bir varlığa sahip olamayacağını ortaya koyuyor.”

Meşhur fizikçi Paul Davies aynı gerçeğe parmak basmaktadır: “Evet fizikteki yeni gelişmeler insan şuur ve idrakini evrenin merkezine yerleştirir. Kuantum fiziği, içinde kâinatı seyreden bir seyirci bulunmaksızın anlamsızdır. İnsan şuuru kâinatta tek başına bağımsız olarak var olan herhangi bir düzen değil, bütün varlık olarak nizamın gerçekleştiği, aksettiği bir aynadır. Yani kâinatın gayesi, hayat vasıtasıyla insan zihnine düşünce konusu olmaktadır.”

Sonuçta, Kâinat hayata, hayat da insana hizmet etmekte, tüm bu faaliyetlerin merkezinde insan bulunmaktadır. Bu gerçeğin gün geçtikçe bilimin aynasında daha iyi görülmesi, insanların kendi yaratılış vazifeleri ile ilgili hususlarda daha gerçekci yaklaşımlarına yol açmaktadır. “Beşinci boyutu” teşkil eden “insan zihni ve düşüncesi”, atomdan galaksilere, hücreden insan vücuduna kadar herşeyi karmaşık, ama düzenli, parça parça ama yek vücut mükemmel bir yapıda ve düzende yaratarak insanın hizmetine sunan tek bir Yaratıcı’nın varlığını daha iyi takdir etmeye başlamıştır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: