Gazi Hasan Reis

Abdullah ÇELİKKANAT (sızıntı)
Takvimler 1541 yılını gösteriyordu. İspanya Kralı Şarlken (Charles Quint) üç yıl önce Preveze’de Barbaros karşısında uğradığı büyük yenilgiyi hâlâ unutamamıştı. Preveze’de Andrea Doria komutasındaki birleşik Avrupa donanması, Barbaros Hayreddin Paşa komutasındaki Osmanlı donanması karşısında büyük bir mağlubiyete uğramıştı. Bu yenilgiden sonra Akdeniz’de Osmanlı hâkimiyeti tam olarak sağlanmıştı.
Ne var ki, İspanya Kralı Şarlken bu yenilgiden ders almamıştı. Preveze’nin intikamını almak için Cezayir’i almaya karar vermişti. Barbaros Hayreddin Paşanın başında bulunduğu Cezayir, hem bir Osmanlı eyaleti, hem de denizciliğimizin önemli bir merkeziydi. Cezayir’in kaybedilmesi Osmanlıların Akdeniz hâkimiyetinin temelden sarsılması demekti. Ne var ki Kaptan-ı Derya ve Cezayir Beylerbeyi Barbaros Hayrettin Paşa bu tarihlerde Cezayir’de değildi. Padişahın daveti üzerine İstanbul’a gitmiş ve henüz dönmemişti. Barbaros’un Cezayir’de olmaması İspanyolları sevindirirken, Cezayir halkını da üzüyordu. Acaba Barbaros olmadan İspanyollara karşı koyabilecekler miydi? Yoksa kendilerinden daha kalabalık bu düşman karşısında Cezayir’i terk etmek zorunda mı kalacaklardı?
Durum gerçekten ciddiydi. Karşılarındaki donanmada büyüğüyle küçüğüyle yaklaşık 500 parça gemi ve 30 bin kadar asker bulunuyordu. Cezayir kalesinde ise, bin kadar Osmanlı deniz akıncısı ile 9 bin civarında asker vardı.
Müslümanlar, karşılarında bu büyük donanmayı görünce şaşırdılar. Kale komutanı olarak Barbaros’un giderken yerine bıraktığı Gazi Hasan Reis bulunuyordu. Hasan Reis, o güne kadar Barbaros’un güvenini hiç boşa çıkarmamıştı. Ancak karşılarında da büyük bir düşman ordusu ve donanması vardı.

Hasan Reis hemen bir divan topladı. Divana askerler, âlimler ve belde halkından birçok insan katıldı. Böyle önemli bir durumda hemen herkesin görüşünün alınması şarttı. Konuşmaları dinleyen Gazi Hasan Reis yerinden kalkarak şöyle dedi: “Ey oğullar, kardeşler, babalar! Şimdi bu düşmanlar gelip vilâyetimiz önüne demirlediler. Bize yakışan düşmana canla-başla karşı koymaktır. Ölenimiz şehit, kalanımız gazidir. Gayret bizden inayet Allah’tandır. Düşmanın çokluğuna bakmayın. Zira az askerle çok askeri bozmak Allah’ın yardımıyla eskiden beri olagelen bir hâldir. Sakın kalbinize bir korku girmesin. Allah’ın inayeti, Hz. Peygamber’in mucizesi ve erenlerin himmetiyle İspanyollara öyle bir ders verelim ki, padişahımız ve komutanımızın güvenini boşa çıkarmayalım. Gelecek nesiller de bizleri rahmetle ansın.”
Bu konuşma yürekleri ferahlatmıştı. Aynı saatlerde İspanya ordugâhında da toplantı vardı. Şarlken komutanlarıyla durumu konuşuyordu. Aslında onlara göre, ortada konuşacak bir durum yoktu. Kendileri gibi büyük bir orduya ve donanmaya karşı koymanın akıl kârı olmayacağına inanıyorlardı. En kısa zamanda Cezayir’i ele geçirip kaleye bayrağını dikeceğinden emin olan Şarlken ile, ileri gelen komutanları arasında şöyle konuşmalar geçiyordu:
-Barbaros, bu Hasan Reis’i akıllı adam diye yerine oturtmuş. Akıllı adam olsaydı, şimdiye kadar ayaklarıma kapanıp af dilerdi.
-Efendim, bırakın teslim olmayı bilâkis serkeşlik ediyor. Az önce 10 gemimizi batırdılar.
-Bu adam belli ki akıllı değil. Bu dağ gibi donanmaya ve orman gibi orduya karşı durulur mu? Şimdi ben ona haddini bildireyim de bu yaptığım dillere destan olsun, tarih kitaplarına geçsin, asırlarca okunsun.
-Efendim, isterseniz önce bir elçi gönderelim. Bakalım ne cevap verecekler? Belki kan dökülmeden teslim olmak isterler. Biz de zahmetsizce istediğimizi elde etmiş oluruz.
Gerçi Şarlken elçi kabul etmeyi elçi göndermeye tercih ederdi. Fakat beklediği Osmanlı elçisi bir türlü gelmediği için elçi göndermeye razı oldu.
Şarlken’in elçisi, Gazi Hasan Reis’in huzuruna bin bir çalımla çıktı. Kibir ve çalımından yanına yaklaşılmıyordu. Çevresindekilere küçültücü bakışlar fırlatarak Hasan Reis’e yaklaştı ve Şarlken’in mektubunu verdi. Gazi Reis derhal divanı topladı. Divan huzurunda Şarlken’in istekleri okundu: “Nâmem sana ulaştığında derhal Cezayir kalesinin anahtarlarını getir. Belki bu suretle suçunu bağışlarım. Duydum ki, ‘Cezayir’de esir çok, bana esir lâzım değil.’ diye Hristiyan esirlerin başlarını vururmuşsun. Cezayir’i zorla alırsam, elimden kurtulamazsın…” Şarlken’in ne istediği anlaşılmıştı. Savaşmadan kalenin teslim olmasını istiyordu. Adı sanı duyulmamış bir denizci, koskoca İspanya kralına karşı koyacak değildi ya! Şarlken sadece İspanya kralı değil, birleşik Avrupa devletlerinin de imparatoruydu.
Hasan Reis gerçi daha önce komutanlarıyla konuşmuştu; ama istişarenin hakkını vermek için bu vesileyle tekrar görüşlerini almak istedi:
-Ağalar, Şarlken’in sözlerini işittiniz. Ne dersiniz?
-Gazi babamız, ne dememizi beklersin?!.. Biz bu canı bu günler için saklarız. Siz nasıl cevap verileceğini iyi bilirsiniz.
Bunun üzerine Gazi Hasan Reis, Şarlken’e aynı elçiyle şöyle bir cevap gönderdi:
“Ey mel’un ve hınzır Şarlken. Mektubun bize ulaştı. Kuru lâf ile ben adama Cezayir’i vermem ve senden de korkum yoktur. Elinden geleni ardına koyma. Umarım ki senin de hakkından geliriz. Mağrurun hasmı Allah’tır…”
Şarlken beklemediği bir cevap almıştı. Üstelik bu cevapta kendisine bir dolu hakaretler de ediliyordu. Hiddetinden kıpkırmızı kesildi. Bağırdı, çağırdı, küfürler savurdu. Birazcık öfkesi yatışınca şöyle emretti:
-Kuşatmayı şiddetlendirin. Taş üstünde taş koymayın!
Karaya yeni toplar ve askerler çıkartıldı. Surlar daha bir fazla dövülmeye başlandı. Gaziler bunalmaya başladılar. Kaledeki erzak da giderek azalıyordu. Gıda sıkıntısından öte, suların tükenmesi kaledekiler için felâket olurdu. Böyle bir durumda teslim olmak veya düşmanı yararak kaleden çıkmaktan başka çare yoktu. Halkın içindeki İspanyol casuslar da İspanya lehine propaganda yapıyor, onları isyana teşvik ediyorlardı. Bütün bu kötü şartlara rağmen Osmanlılar ve Cezayir halkı gayreti elden bırakmadılar.
Gazi Hasan Reis durumun vehâmetini görüyordu. Bu şekilde uzun süre dayanmaları mümkün değildi. Gerçi İstanbul’dan yardım istemişlerdi; ama kim bilir ne zaman ulaşırdı. Cezayir nere, İstanbul neresiydi. Bir geminin İstanbul’dan Cezayir’e ulaşması bir ayı bulurdu. Hasan Reis’in aklına son bir çare gelmişti. Etrafındakilere şöyle seslendi:
-Yarenler, casuslarımızla bir şâyia çıkartalım. Düşmanın içine girsinler ve “Barbaros yardım için İstanbul’dan hareket etmiş.” desinler, umulur ki, İspanyolların kalbine korku düşer.
İspanyolların Cezayir’de casusları olduğu gibi Osmanlıların da, İspanyollar içerisinde casusları vardı. İspanyollar içerisinde bulunan Araplardan bir kısmı, Hasan Reis için casusluk yapıyordu. Böylece Reis, düşman tarafında ne olup bittiğinden sür’atle haberdar oluyordu. Casuslar bazı meclislerde lâf sırasında “Barbaros İstanbul’dan hareket etmiş.” şeklinde konuşmaya başladılar. Bu söz İspanyolların arasına yıldırım gibi düştü. Zira Barbaros Hayrettin Paşadan çok korkuyorlardı. Hatta çocuklarını korkutmak istedikleri zaman “Barbaros geliyor!” derlerdi. Kalbleri Barbaros’un korkusundan tir tir titreyen İspanya askerleri geriye dönmeyi düşünmeye başladılar. Ancak Şarlken’in muhasarayı kaldırmaya niyeti yoktu. O ne yapıp edip Cezayir’i alarak Preveze’nin intikamını almak istiyordu.
O günlerde İspanyolların festivallerinden birisi başlıyordu. Gemilerden şarap fıçılarını indirmişlerdi. İspanyollar o gece sabaha kadar eğlendiler. Her biri kütük gibi sarhoş oldu. Gazi Hasan Reis’in casusları durumu hemen haber vermişlerdi. Reis bu haberi alınca Rabb’ine şükretti. Çünkü bu festival Cezayir’in kuşatmadan kurtulması için büyük bir fırsattı.
Nitekim Osmanlılar o gece 10 bin askerle kalenin gizli kapısından çıkıp sere serpe yatan düşmanın üzerine vardılar. İlk olarak tüfeklerini İspanyollara boşalttılar. Ardından kılıçlarını çekip sarhoş İspanyolların içerisine daldılar ve “Baskın basanındır” diyerek, o gece güneş doğana kadar 20 bin kadar İspanyol’u kılıçtan geçirdiler, beş yüz kadarını da esir aldılar.
Sabah olup da Şarlken manzarayı görünce çılgına döndü. Cezayir’e gelmekle ne büyük bir hata ettiğini anlamaya başlamıştı. Osmanlıların saldırısı yetmiyormuş gibi hava şartları da aleyhlerine dönmüştü. Gökyüzü bulutlarla kaplanıp, sert bir rüzgarla birlikte etrafı karanlık basmış, şiddetli bir yağmur başlamıştı. Yağış bir müddet sonra sellere yol açtı ve İspanyolların siperlerini su bastı.
Bu arada Hasan Reis’in casusları:
-“Barbaros Tunus’a gelmiş, sabaha Cezayir’de olacakmış.” diye İspanyollar arasında dolaşıyorlardı.
Bir ana-baba günüdür başladı. İspanyolların üzerine yumurta gibi dolu yağıyordu. Neye uğradıklarını anlayamadan sağa sola kaçışmaya başlamışlardı. Derken Harraş denen nehir önlerini kesti. Nehir coşmuştu. Önde giden İspanyollar can havliyle kendilerini nehre atmışlardı ama, ağır zırhlar içerisinde olduklarından çoğu boğulmuştu. Nehre girmeye cesaret edemeyenlerse,
-“Mayna sinyor” diyerek gazilere teslim olmuşlardı.
Şarlken’e gelince, ne büyük bir hata işlediğini artık anlamıştı. Kendisini cihan hükümdarı Kanunî Sultan Süleyman’a rakip görürken, onun bir komutanına yenilmişti. Üstelik başta o kadar da büyük lâflar etmişti. Beş yüz parçalık donanma fırtınadan batmış, geriye bir gemi kalmıştı. Şarlken kendisini bu gemiye zor attı. Elinden tutarak Kralı gemiye çıkaran Andre Dorya da yediği bu silleyle hâlâ kendisine gelmiş değildi. Halbuki daha yakın zamanda Preveze’de, Barbaros’a yenilmişti. Şimdi ise Kaptan-ı Derya dahi olmayan bir denizciden kaçıyordu.
Şarlken üzüntüsünden perişan olmuştu. Kendini Avrupa’nın en büyük kralı ilân etmişti. Birleşik İspanya ve Almanya devletlerinin kralıydı. Üstelik diğer Avrupa krallarının yanında da ağırlığı vardı. Yıllarca bu konumunu korumak için çaba harcamıştı. Fakat her defasında hezimete uğramıştı. Bunlar yetmiyormuş gibi, şimdi de beylerbeyi dahi olmayan bir denizciye yenilerek hayatının yüzkarasını alnına çalmıştı. Başındaki krallık tacını kaptı. Ve şöyle bağırarak denize fırlattı:
-“Ey talihsiz taç, bu kadar zillet yetişir sana. Belki benden daha lâyığını bulursun.”
Ve İspanya’ya döndükten sonra krallıktan ayrılarak, bir manastırda inzivaya çekildi, kısa bir süre sonra da öldü.
Rablerine inanan ve itimadını asla yitirmeyenlerin kalblerine Rableri de korku düşürmez ve onlara sabır, sebat ihsan eder. Bu safhada sayının azlığı-çokluğu da önemini yitirir. İşte, asla değişmeyen bu ilâhî prensip bir kere daha tecelli etmişti.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: