İlk Modern Hastahaneler

Safvet SENİH (sızıntı)

“Dünyanın Henüz Bir Benzerini Görmediği Hastaneler ve Doktorlar.”

Onuncu asrın ortalarında sadece Kur-tuba şehrinde elli tane hastane vardı. Daha Harun Reşid devrinde Bağdat, meşhur hastaneleriyle her yönden örnek olabilecek üstün bir seviyedeydi. Esasen Bağdat’ ın, hıfzıssıhha bakımından mutena ve üstün bir durumu vardı. Dicle’den şehrin her tarafına akar su gidebiliyordu. Bağdat’ta yeni bir hastane inşa ettirmeye karar veren Sultan Adûduddevle, münasip bir yer arayıp bulma vazifesini, tabib Er- Râzî’ye verdi. Er-Râzî evvelâ aynı yaş ve cinsten koyunlar kestirtdi. Sonra bunlardan pirzola ve filotalıklar, omuz kemikleriyle karın parçalarını ayırtarak bunları adamları vasıtasıyle Bağdat’ın muhtelif kısımlarına astırdı. Bu etlerin içinde, 24 saatte en taze kalan ve en az kokuşanların bulunduğu yere Adûdî Hastanesi inşa olundu. Kahire’deki saraylarından birini, hastane haline getirmek isteyen Sultan Selahaddin de sarayları arasında salon ve erzak odalarından, şehrin caddelerinde kaynaşan karıncaları üzerine çekmeyenini seçmiş, Nâsırî Hastanesi de bu suretle kurulmuştur.

Halife ve sultanlar, vücuda getirdikleri hayır müesseselerini hükümdar saraylarına has mobilyalarla tefriş etmişlerdi. Devletin en yüksek memuriyetlerindeki uyuma ve ikamete mahsus odaları süsleyen bütün konfor, halka tamamen açık bulunan hastahane tesislerinin hasta odalarıyla yatak ve banyolarına naklolunmuştu.

Kahire’de Mansûrî Hastanesinin inşaatı tamamlanınca, açılış merasimde Sultan el- Mansûr Kalavun, şöyle konuştu:

“Bu hastaneyi, benzerlerimle küçüklerim için kurdum. Onu, hizmetçi, asker, emir, büyük, küçük, hür ve köle, kadın ve erkek herkese tahsis ettim.”

Şam’daki doktorlar arasında gülüşülerek anlatılan İran’lı asilzadenin müthiş iştahı ile ilgili olay, hastanelerin bakımı hakkında da bir fikir vermektedir. Hadise şöyledir: (x) İranlı bir asilzade Nuri Hastanesine yaptığı bir ziyaret esnasında güzelce kızartılmış bir tavuğun cazip kokusu burnuna çarpınca hasta olmaya karar vermişti. Hastanede inleyerek yürümeye başladı. Obur, hastalığının hakiki sebebi ile alâkalı birkaç sual ile gözlerini açıncaya kadar nöbetçi doktor onu boş yere muayene etti. Centilmen doktor artık bir kelime konuşmadı. Onu dahiliye pavyonuna yerleştirdi. Sevinç içinde susan hastasına günde iki defa ballı börek, tavuk ve kaz ciğeri, kızartılmış besili horoz, komposto ve şerbet ile her cins lezzetli yemekler tertip etti. Üç gün sonra bu yemekler hastanın mukavemetini kırdı. Midesi ciddî bir hastalık tehlikesi ile karşı karşıya bulunuyordu. Doktor: “Üç günlük misafirperverliğimiz sona erdi. Allah aşkına git! Artık iyileştin.” diyerek, onu taburcu etti.

Dağınık birçok pavyonlar içine kurulmuş bulunan Bağdat’da Adûdî Hastanesi ve kendi esas binasına çeşitli pavyonların ilâvesiyle vücuda gelen Şam’da Nuri hastanesi ile hastanelerin incisi Kahire’de Mansuri Hastanesi, İslam Dünyasının en meşhur müessese ve tıp merkezleriydiler. – Nuri Hastanesini, insanî ve tebaasının sıhhatine fazlaca itina gösteren Sultan Nureddin Zenci (1146–1174) serbest bıraktığı Fransız krallarından birinin kurtuluş fidyesi ile inşa ettirmişti.

Mısır ordusunun genç başkumandanı Şam yakınlarında bir safra kesesi iltihabından ağır şekilde hastalanınca, Nuri Hastanesinden ona birkaç defa ilaçlar getirtildi. Kumandan el- Mansur iyileşince, hastaneyi ziyarete gitti. Bu ziyaretten sonra, savaşların ortasında bile huzur vahasının manzarasına, yumuşak yataklarda yatan hastalarıyla serin ve sevimli salonlarının hatırasını bir türlü unutamadığından, Allah birgün kendisine saltanatı nasip kılarsa, Kahire’de hastalar için böyle bir bina inşasını adamıştı. Sultan olunca va’dini, hükümdarlığına lâyık genişlikte yerine getirdi. Muazzam masraflar sonunda, hakiki saray meydana gelmiş, dünyanın en mükemmel ve en zengin ve en iyi şekilde donatılmış bir hastanesi olan Mansuri Hastanesi halkın hizmetine girmişti.

Yalnız Halife ve Sultanlar değil, hususî servet sahipleriyle meşhur astronom sabit ibn-î Kurra’nın oğlu Sinan ibn-i Sabit, torunu Sabit ibn-i Sinan gibi doktorlar, köylere kadar uzanan seyyar sağlık istasyonlarının yanında umumî hastanelerden başka, hapishane hastaneleri de vücuda getirdiler. Vezir, İbn-i Furat, memurlarının parasız muayene ve tedavileri için 923 yılında Bağdat’da bir poliklinik tesis etti.

Mayafarikin’de valinin küçük kızı, ölümle pençeleşiyordu. Zavallı baba, kızını kurtaracak doktora ağırlığı nisbetinde altın vadetti. Kızcağızı iyileştiren doktor Zahid’ul- Ülema, altınları almadı. Doktorun tavsiyesi üzerine bu altınlarla bir hastane inşa ettiren vali, bununla da yetinmedi. Vali Nasır’ud-Din, hastanenin idare ve bakım masrafları için ayrıca kurulan vakfa büyük miktarda para tahsis ve tasarrufu altındaki arazilerin gelirlerini de vakfetti.

Hastanelerde ister zengin ister fakir olsun, herkese parasız bakılıyordu. Tıbbi tedavileri karşılığı, hastalar bir dirhem bile masraf yapmıyorlardı. Yatma, yemek ve ilaçlar tamamen bedava olduğu gibi, ayrıca taburcu edilirken de kendilerine bir kat elbise ile bir aylık iaşe masraflarını karşılayabilecek miktarda para veriliyordu.

Bütün bunlar, hattâ doktor, asistan, hemşire, hastabakıcı vesair hizmetlilerin maaşları, vakıf gelirlerinden ödenmekteydi.

Tıbbî teftiş ve kontrolü ise, başhekim yapardı. Başhekim, arkadaşları arasından esaslı bir ehliyet imtihanı neticesinde seçilirdi.

Razi, kendisine başhekimlik tevcih edilmeden önce, üstünlüğünü, yüzden fazla talip arasında isbata mecbur kalmıştı. O koğuşları idare ve hizmeti muntazam şekilde nöbetleşe yürütebilmek için, hastaneye dahiliye, hariciye, asabiye, ortopedi ve göz doktorlarından müteşekkil yirmidört kişilik bir mütehassıs kadrosu daha ilave etti.

Bugün ancak devrimizde yazılabilen, bir hastane başhekiminin günlük işlerinin seyir ve cereyanının, doğduğu Şam şehrinde tıb tahsili yapan doktor ve şair Usaybia’nın görgüye dayanan aşağıdaki bir raporundan öğreniyoruz.

“Şam’da Nuri Hastanesinin başhekimi, her sabah hastalarını ziyarete giderek onların düşüncelerini öğrenip, arzularını dinlemeye itina gösterirdi. Ona, asistan ve doktorlarla hastabakıcılar refakat ederlerdi. Hastalar için ilaç tertip ve diyet yazınca, hemen ve noksansız yerine getirilirdi. Dolaşmasını tamamlayınca, saltanat ve hükümet ricali arasında hastalananlar tedavi için Kazbah’a giderdi. Oradan döndükten sonra, büyük konferans salonunda oturup, kitap okumaya ve derslerini hazırlamaya başlardı. Nureddin (r.), büyük salondaki yüksek kitap dolaplarına yerleştirilen muazzam bir kitap ve el yazmaları kolleksiyonu ile bu hastanede geniş bir kütüphane kurmuştu. Doktorlarla talebelerin çoğu buraya gelir, bağdaş kurarak otururlardı. Abul-Hakem, talebelerine ders verir, doktorlarda tıbbî mevzuları ve tatbikatta karşılaştıkları enterasan vakaları münakaşa ederlerdi. Büyük hastaneler, aynı zamanda birer yüksek tıp okuluydular. Büyük doktorların öğrettiklerini, doktorluğa yeni başlayanlar, cami sütunlarının arasındaki umuma açık derslerde, Özel mahallerde, doktorlar tarafından idare olunan tıp mekteplerinde ve her şeyden ziyade kliniklerin geniş hasta ve konferans salonlarında dinliyorlardı.

İslam Dünyasının hastanelerinde, hasta yataklarının baş ucunda devamlı şekilde müşahede ve tecrübe ile tıb İlmi, insan vücudunda inceleniyor, en mühim vak’alarla tedavilerinin münakaşaları yapılabiliyordu.

Usaybia, Şam’daki öğrenim devresinde, başhekimin yaptığı hasta ziyaretlerinde, öğrenci sıfatıyle ona nasıl refakat ettiklerini, başhekimin klinikteki hastalarla vaki konuşmalarını, muayene ve tedavilerini, yazdığı reçeteleri nasıl bir dikkat içinde takip ettiklerini onun meşhur bir meslektaşı ile “böylece bu hasta ziyaretlerinin, çeşitli vakaları görmek ve tedavilerini huzurda münakaşa gibi iki değeri vardır.” şeklindeki çekişmesini, nasıl sık sık dinlediklerini anlatır.

Talebeler, daha tahsile başlarken, hasta yataklarındaki günlük klinik tecrübeler sayesinde, amelî hekimliğe alışkanlık kazanırlardı. Böylece dünyanın o zamana kadar benzerlerini henüz görmediği ancak modern devirde tekrar benzerlerine kavuşabildiği bir hekimler sınıfı vücuda geldi.

Bu şöhret, çetin bir seçim usulüyle korunuyordu. Daha henüz tahsil yönünden sakalı çıkmamış bir genç iken, alelacele amelî hekimliğe koyulmak veya yeter bilgi edinmeden hasta tedavisine kalkmak bir nevi dolandırıcılık, doktorun yüksek vazifesiyle de telifi mümkün olmayan bir hareket sayılmaktaydı. Doktor, vazife yapabilmek için resmi ehliyetnamesini göstermeye mecburdu. Bu, İspanya’da hükümdarlığın koyduğu en yüce bir nizam olduğu gibi, Doğu Devletinde de Halife’nin kanunu idi. Buna Bağdat’ta başlanmıştı. Halife el- Muktedir doktorların imtihana tabi tutulmasını ve ehliyetlerinin bir pratik hekimlik sertifikasıyle tasdikini emretti. Tabibler Odasını kurarak, başkanlığına Sinan İbn-i Sabit’i getirdi. Ona her doktorun, anlayıp vakıf bulunduğu şubede yalnız tabiblik yapmasına müsaade etmesi emrini verdi. O zaman Bağdat’ta serbest doktorların yekûnu 860’a ulaşıyordu. Bu miktara resmî doktorlar dahil değildir.

Tıbbın ihtisas dallarını tesbit ve mevzuun dışına çıkılmasını önleme arzusu, tıb’ da ilk defa ihtisas imtihanını da Müslümanlar arasında meydana getirdi. Bu sebeple meselâ cerrah namzedi, Aegina’lı Paulus veya Ali İbn-i Abbas’ın anatomisiyle cerrahisini inceleyip incelemediği, kırık çıkık tedavisini, taş, bademcik ve katarakt ameliyatını, çıbanların yarılmasını, trapene etmeyi, bir uzvu kesmeyi bilip bilmediği hususunda herkes imtihana tabi tutuluyordu.

En dikkatli itina, şüphesiz muayenede başlardı. Böylece insanın yalnız ağrıyan organı değil, genel durumu da göz önünde tutulmaktaydı. Ne gibi ızdırabları bulunduğu, nasıl yaşadığı, itiyatlarının neler olduğunu evvelce geçirdiği hastalıkların yanında ailesinde de ne gibi hastalıklar bulunduğu tesbit ve not edilmekteydi.

Doktor, hastanın burnunu, rengini, nefes derinliğini, cilt ve saç durumunu inceler, bugün için bile modern sayılacak sualler yöneltir, hastanın şahsiyeti, bünyesi ve yaradılışı hakkında fikir edinirdi.

“Hastanın ruhî durumunu öğren! Makul cevap verip vermediğini anlamak için ona çeşitli sualler sor! Ruhi kapasite ve inkiyad derecesini denemek için, muayyen şeyler yaptır. Acaba reçetelerini harfiyyen yerine getireceğine güvenebilir misin? Karakterinin yöneldiği istikameti meydana çıkar! Onun hassas ve zayıf taraflarını araştır.

Bunları, Kahire Tabibler Odası Reisi İbn-i Rıdvan söylemektedir. Ve devamla: “Biraz uzaktan fısıldamak suretiyle kulaklarının, yakın ve uzak şeylere baktırmak suretiyle de gözlerinin durumunu incele! Yürüterek hareketlerini tetkik et! Nabzını itina ile incelerken, kalb durumunu araştır. Kasların yapısını öğrenmek için hastayı sırt üstü yatır. Kol ve bacaklarını ger, el ile yoklamak suretiyle karaciğer ve böbreklerini, dikkatli bir muayene ile de idrar ve gaite durumunu tesbit et”, demektedir.

Müslüman doktorların en fazla hassasiyet gösterdikleri hususlardan biri de idrardı.

Bir misâl olarak İbn-i Sinan’ın tavsiyesi “Tamamen muayyen şartlar altında alınmamış ise tahlil neticelerine güvenmemeliyiz. Sabahın ilk idrarı olması zaruridir. Uzun müddet, bilhassa bütün gece boyunca biriktirilmiş bir idrar da olmamalıdır. Hasta çok su içmemeli, safran ve nar gibi renkli maddeleri ihtiva eden şeyler de yememelidir. Alışılan yaşama tarzı dışında, oruç tutma, geç kalkma, lüzumundan fazla bedenini yorma gibi hareket ve faaliyetde bulunmamalıdır. Çünkü bunlar da açlık ve üzüntü gibi idrara tesir edebilirler. Mide bulantısı ve kusma idrarın renk ve vasfını bozabilir. Halbuki idrardan alınan endikasyonlar, onun rengine, berraklık, bulanıklık, kesafet, miktar tortu, koku ve köpüğüne bağlıdır.

Normalden en küçük bir inhiraf, hal ve vaziyetteki cüz’i bir değişiklik, dikkati çeker ve not alınırdı. Bu notlar sayesinde, sür’atli karşılıklı konuşma ve etraflı müşahedelerin irtibatsız hal kalan, tesbit ve birbirine bağlanır, daha sonraki yorumlan önleyecek belgeler, vücuda gelmiş olurlardı. Hastanelerde, muayene, teşhis, ilaçların müfredatıyla tesirleri, vâkıanın bütün gelişmesi, hastalığın muntazam hikayesi, itinalı bir şekilde protokole (müşahede defterine) geçilirdi. Bağdat’ın büyük hastaneleriyle, dağlar arasında kurulu Rey hastanesinin bu nevi protokollerinden, onuncu asrın ilk çeyreğinde, asırlarca Avrupa’ da tıp ilminin ders kitabı olarak hizmet gören, devasa tıbbî bir eser, “Orta çağın en büyük doktorunun” ve “Bütün Devirlerin en büyük doktorlarından birinin yığınlarca tecrübelerini, şahsî metodlarını ve talebelerine verdiği derslerini ihtiva, eden bir arşiv meydana geldi.
(x) Dr. Sigrid Hunke’nin A.Ü.D.G. isimli kitabından

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: