Okulların Bahçesinde Yatan Yiğitler

Talha UĞURLUEL (sızıntı)
Ağır ağır kaldırıyorum başımı saatlerdir okuduğum tarih kitabından. Ne büyük insanlarmış, ne de güzel işler başarmışlar. Dünyayı yönetirken çevrelerine ilim irfan saçmış, doğruda ve erdemde hep öncü olmuşlar. Peki ya şimdi, bu güzel insanların torunları olan bizler neden böyle olamıyoruz? Nedir bu pejmürdeliğimiz, ilim ve terbiyeden yoksunluğumuz? Nerede kaldı o büyük medeniyet? Bu düşünceler içinde yükselen başım yeniden omuzlarıma düşüyor. ‘Onları bu kadar yüce yapan şey neydi?’ diye düşünüyorum. Onların sonuna kadar bağlı olduğu, fakat bizim ihmal ettiğimiz şey neydi?

Daha fazla duramıyorum dört duvar arasında. Kaçarcasına uzaklaşıyorum tarih kitaplarımın yanından ve sokağa atıyorum kendimi. Araba gürültüleri, kalabalıklar daha bir sıkıyor içimi. Sorularımın cevabını bulamamanın sıkıntısıyla başımı dinleyecek bir yer arıyorum. Etrafıma baktığımda binlerce insanın arasında buluyorum kendimi; hiçbiri konuşmuyor, aksine hepsi sonsuz bir sükutla beni seyrediyor gibi. ‘Sorumun cevabını asıl sahiplerinden öğrenmeliyim.’ diyor ve önümde uzanan mezarlığa giriyorum.

Yürüdüğüm taş yol, beni etrafı duvarlarla çevrili bir hazireye götürüyor. Burada, Osmanlı Devleti’nin başında en uzun süre Şeyhü’l -İslâmlık yapmış Ebu’s-Suud Efendi yatıyor. Kabrinin başına gidiyorum. Ruhuna Fatihalar gönderirken, uzun uzun düşünüyorum. İçimden, ‘Sen hayatta iken herkes gelir, sorunlarını sana açar ve çaresini senin fetvalarında arardı. Ne olurdu, şöyle bir doğrulsan da bizim bu zavallılığımızın sebeplerini söyleyiversen.’ diyorum. Birden şimdiye kadar fark etmediğim bir şey gözüme çarpıyor. Ebu’s-Suud Efendinin kabrinin hemen dibinde küçük bir bina görüyorum. Ne olduğunu öğrenmek için yaklaştığımda bunun bir sıbyan mektebi, yani ilköğretim okulu olduğunu anlıyorum. Üzerindeki yazıları incelediğimde hayretim daha da artıyor. Çünkü okulu yaptıran kişi, bizzat Ebu’s-Suud Efendi. O, kendi yaptırdığı okulun bahçesinde gömülmek istemiş. Az ileride bulunan büyük Sadrazam Sokullu Mehmet Paşanın türbesine yaklaşıyorum. Kesme taştan yapılma bir kapıdan geçerek içeriye girdiğimde avlu içinde, başka yapılar da dikkatimi çekiyor. Türbenin iki köşesinde iki ayrı bina. Hele bir tanesi, çevresindeki yirmiye yakın kubbeli odasıyla ilerilere doğru uzanıyor. Bunlar Sokullu Mehmet Paşanın hayatta iken yaptırdığı medrese ve darü’l-kurra binaları. Peki Sokullu Mehmet Paşa neden kendisinin yaptırdığı iki büyük camiden birinin bahçesinde değil de burada yatmayı istemiş ve Mimar Sinan’a türbesini buraya yaptırmış?
Bütün bunlar bana bir şeyler anlatıyor gibi… Yürümeye devam ediyorum. Köşeyi döndüğümde, 19. yy’ın ünlü kaptan-ı deryalarından Hasan Hüsnü Paşanın türbesiyle karşılaşıyorum. Türbenin tam karşısında ilginç çatılı bir bina var. Kapısında “Fî hâ kütübün gayyime” yazıyor. “İçerideki kitaplar sağlamdır, kıymetlidir.” Evet burası bir kütüphane. Hasan Hüsnü Paşa tarafından yaptırılmış, hem de tam türbesinin karşısına. Buraya gelenlerden, kütüphanenin banisinin ruhuna da bir şeyler okumaları istenmiş. ‘Allah Allah, mezarlıklar içinde bir kütüphane!’ diyor ve ilerlemeyi sürdürüyorum.
Muhteşem bir türbe binasıyla daha karşılaşıyorum. Burası Osmanlı Devleti’nin 35. Padişahı Mehmet Reşad’ın istirahatgâhı. Kendisi tarafından Mimar Kemalettin Beye yaptırılmış. Hemen yanında gül kurusu renginde büyük bir bina gözüme çarpıyor. Burasının da bir okul olduğunu söylememe sanırım gerek yok. Mehmet Reşad Han, sağlığında bu okulu yaptırarak adını Reşadiye Numune Mektebi koydurmuş. Okulun bütün masraflarını da kendisi üzerine almış. İyi de, ‘neden bu mezarlığa ve türbesinin hemen yanına’ diye düşünüyorsanız, Mehmet Reşad’ın vasiyetine kulak verin derim. Türbesini bu okulun bahçesine yaptırırken, yanındakilere şöyle demiş: “Ben çocukları çok seviyorum. Yattığım yerden onların seslerini duymak istiyorum. Bu sebeple benim türbemi bu okulun bahçesine yapınız.” Eğitime bu kadar önem vermiş atalarımdan gurur duyarak buradan da ayrılıyorum.
Yolumun bir sonraki köşesinde bir eğitim kurumuyla daha karşılaşıyorum. Ama artık eskisi kadar şaşkın değilim. Burası ünlü kaptan-ı deryalardan, ayrıca sadrazamlık da yapmış Büyük Hüsrev Paşanın türbesi. Türbesinin üç yanını da hayır kurumları ile donatmış. Medfun olduğu yapının bitişiğinde büyük bir tekke var. Diğer, yanında ise talebelerin ikametleri için odalar yaptırmış. Türbesinin tam karşısına da, ampir tarzda harika bir kütüphane kurdurmuş. İşte bir tarafta din, diğer tarafta ilim… Hüsrev Paşanın türbesi bu iki güçlü kanadı yanlarına takmış gibi duruyor.

Eğitime gönül vermiş bu yiğit insanların eserleri karşısında artık bir mezarlıkta gezmediğimin farkındayım. Buraya, ‘Eyüp Mezarlığı’ deyip geçmenin yanlışlığının idrakinde olarak ilerlemeye devam ediyorum. Peki bu eğitim gönüllüleri sadece erkeklerden mi çıkmış? ‘Bayanlardan okul ve kütüphane yaptıran olmamış mı?’ derken, birkaç adım önümde sorumun cevabı ile karşılaşıyorum. 3. Mustafa’nın hanımı ve 3. Selim’in annesi Mihrişah Valide Sultan’ın, imaret, sebil ve sıbyan mektebi Osmanlı’da kadınların da hayır işlerinde erkeklerle yarıştığını anlatıyor. Eğitime o kadar gönül vermişler ki, ebedî istirahatgâhlarını okullarının bahçeleri olarak seçmişler. ‘Peki’ diyor diğer yanım, ‘Böyle hayırsever hanımlardan başka kimler var?’ Bulmakta gecikmiyorum. Aksaray’ın tam orta yerinde her gün önünden binlerce insanın geçtiği Sultan Abdülaziz’in annesi Pertevnihal Valide Sultan yapılarını hatırlıyorum. O muhteşem cami, bahçesindeki kütüphane ve ünlü Pertevnihal Valide Sultan Lisesi ile yaptırdığı bu eğitim kurumlarının yanında yatan Pertevnihal Sultan’ın türbesi. ‘Peki başka’ diyor yine şüpheci yanım. Zihnim kanatlanmışcasına Çemberlitaş’a götürüyor beni. 2. Mahmud haziresindeyim. 2. Mahmud’un fesli sandukasının yanında sessizce duran üzeri gümüş tellerle işlenmiş sandukaya bakıyorum. Sultan Abdülmecid’in annesi hayır eserleriyle ünlü Bezmialem Valide Sultan yatıyor burada. Bu hazire acaba hangi eğitim kurumunun bahçesinde diye düşünüyorum. Başımı kaldırdığımda yuvarlak alınlıklı şirin pencereleri olan pembe bir bina ile karşılaşıyorum. Burası hayırsever annemizin 1849’da yaptırdığı, Valide Mektebi adıyla meşhur okul binasıdır. Birden mektebin açılış günü canlanıyor gözlerimin önünde. Mutluluktan gözleri yaşarmış Bezmialem Valide Sultan, haremde okuttuğu talebeleriyle kapının yanında duruyor. Herkes ellerini açmış dualar ediyor. Halkın önünde duran devrin padişahı Sultan Abdülmecid ise, annesinin okulunun açılışını yaparken, halkını eğitime önem vermeye teşvik etmek için kendi çocukları Murat ve Fatma’yı da bu okula kaydettiriyor. Fransızca yayımlanan Le Journal de Constantinople gazetesinin 24 Nisan nüshasında okulun bütün masraflarının Bezmialem Sultan tarafından karşılandığını yazıyor. Yaptırdığı okulun bahçesinde yatan bir eğitim neferini daha selâmlayarak oradan da ayrılıyorum.

Bu küçük zihnî seyahat sonrasında yeniden Eyüp yollarını adımlamayı sürdürüyorum. Eyüp Camii’nin yanında, küçük bir kubbenin önündeyim. Üzerinde ‘Saçlı Abdülkadir Tekkesi’ yazıyor. Dikkatli bir tetkikten sonra buranın, devrin büyük Şeyhü’l-İslâmı Hoca Saadettin Efendi tarafından bir darü’l-hadis olarak yaptırıldığını öğreniyorum. Mimar Sinan’a inşa ettirilen ve içerisinde Peygamber Efendimiz’in mübarek sözlerinin öğretildiği bu sevimli binanın avlusuna giriyorum. Beni, İstanbul’un en büyük mezar taşları karşılıyor. Bunlar Hoca Saadettin Efendinin mezarına ait baş ve ayak taşları. Evet yanılmıyorum. Bu büyük âlim ve devlet adamı da yaptırdığı okulun duvarının dibinde yatıyor.
İleride büyük külliyeye doğru ilerliyorum. Burası Zal Mahmud Paşa Camii. Fakat burada enteresan olan şey, bir camiyi çevreleyen iki medrese olması. Caminin bir kapısı bir okula, diğer kapısı diğer okula açılıyor. Camiye girmek için okullardan birinin içinden geçmek zorundasınız. Medreselerin cami ile kucaklaştıkları noktada da Zal Mahmud Paşa ile hanımı Şah Sultan’ın birlikte yattıkları türbelerini görüyorum.

Eyüp Mezarlığı’ndaki bu kısa gezim sırasında sabahtan beri kafamı kurcalayan sorunun cevabını artık biliyorum. Eğitime büyük önem veren, bu uğurda servetlerini ortaya döken ve ölürken de bu kurumların bahçelerine defnedilmek isteyen insanlar, başka ne ile açıklanabilir ki! Zihnim eğitim neferi başka paşalar düşünüyor ve bulmakta gecikmiyorum: Çemberlitaş’taki Köprülü Mehmet Paşa Külliyesi. O da açık türbesi ve türbeyi saran medrese revakları ile o da bambaşka bir tablo oluşturuyor. Külliye’de gözlerim bu güzel okul ve bahçesinde yatan sadrazamımız dışında bir de kütüphane arıyor. Bulmakta zorlanmıyorum. Medresenin hemen arka tarafında Köprülü Mehmet Paşanın oğlu Fazıl Ahmet Paşa tarafından yaptırılmış kütüphane binasını görüyorum; içindeki paha biçilmez el yazması eserleri de…

Divanyolu’ndan aşağılara doğru indikçe, daha nice kütüphane, cami ve medrese görüyorum. Ama gözlerim okullarının bahçelerinde yatan eğitim neferlerini arıyor. Bayezid Külliyesi’nin karşısındayım. Burası âlim ve sanatkâr vasıfları ile ünlenmiş Koca Ragıp Paşaya ait… Onun da türbesi, kendi yaptırdığı sıbyan mektebi ve kütüphanesi ile çevrili. Geçmişte olduğu gibi şimdi de kütüphanesi kitap sevdalıları ile dolup taşıyor.

Koca Mustafa Paşa Caddesi’ne doğru ilerlerken başımı nereye çevirsem dev bir külliye ve insanlığın faydası için yapılmış mimariler görüyorum. Elbette ki banileri de içlerinde yatıyor. Davutpaşa, Bayrampaşa, Cerrahpaşa derken Hekimoğlu Ali Paşaya geliyorum. Devasa bir cami ve camiye girmek için altından geçmeniz gereken bir kütüphane… Bu kütüphanenin altından geçen herkese, “Benim içimdeki kitapları okumadan geçme.” der gibi bir hali var. Avluya girer girmez de, Ali Paşanın türbesi ile karşılaşıyorum. Bir kez daha halkının ilim ve irfanı için bütün gayretini sarf eden bu eğitim gönüllülerine Fatihalar gönderiyorum.
Paşaların arasında, Eyüp’teki Hasan Hüsnü Paşa gibi ömrü gemilerde geçenler de var. ‘Denizcilerin okul yaptırmakla ne işi olur?’ diye düşünecek oluyorum. Ama zihnim yanıldığım konusunda beni hemen ikaz ediyor. Birçok denizci paşanın adı geçiveriyor aklımdan. Cezayirli Hasan Paşayı, Barbaros’u ve Kılıç Ali Paşayı hatırlıyorum.

Paşaları ve kadınefendileriyle eğitime hizmet etmiş bu güzel teb’anın padişahını düşünüyorum birden. ‘Bunlar yüzyıllarca dünyaya hükmetmişler. Yığın yığın altın ve mücevhere sahip olmuşlar; devasa sarayları, ihtişamlı şatoları olmalı.’ derken, şimdiye kadar gördüklerimin kat kat daha büyüğü devasa yapılar zincirinde buluyorum kendimi. Muhteşem camileri merkezine alan bu yapılarda insanlığın faydasına ne ararsanız görebiliyorsunuz. İlim adına sıbyan mekteplerinden medreselere; kütüphanelerden, kervansaraylara kadar ne ararsanız var: İmaretler, hamam, darü’l-kurra, darü’l-hadis, tabhane, sebil, çeşme… Tabii her külliyenin kalbinde de orayı yaptıranın türbesi.

Bu hayırsever padişahlardan birkaçını ziyaret etmek istiyorum. İşte İstanbul’un şanlı Fatih’i ve onun bize armağanı olan büyük Fatih Külliyesi. İşte ilme ve irfana verilen önemin sembolü yapılar dizisi. Dev külliyenin tam ortasında her şeyin Allah rızası için yapıldığını anlatan muhteşem bir cami. Caminin yanında yüksek bir kütüphane ve ikisinin arasında da Fatih Sultan Mehmet’in türbesi. Ve bu üçlüyü sağdan ve soldan çeviren, Akdeniz ve Karadeniz Medreseleri olarak adlandırılan sekiz adet dev fakülte binası.

İstanbul’un dördüncü tepesine tırmanıyorum. Buradan eski İstanbul’u seyretmek çok güzel. Ama yanımdaki devasa yapıya bakmaktan şehre pek bakamıyorum. Çünkü karşımda bütün bir Osmanlı coğrafyasının en büyük külliyesi duruyor. Cami etrafında insanlık için yapılmış tam 22 binadan oluşan dev bir hayır kurumu var. Evvel, sani, salis ve rabi medreseleri, tıp medresesi, şifahane ve diğerleri. Gözlerim Kanuni’nin türbesini arıyor. Tam aradığım yerde buluyorum. Bu eğitim kurumlarının ortasında ve darü’l-kurra binasının hemen yanında. Yattıkları yerde devamlı Kur’an okunmasını istedikleri için türbelerini Kur’an okullarının yanına yaptırmışlar. Sultanahmet Camii’nin banisi 1. Ahmet de bu büyük külliyenin dibindeki darü’l-kurra ve darü’l-hadisin yanında yatıyor.

Sorularıma cevap bulmanın rahatlığıyla yerimden doğruluyorum. Çünkü artık atalarımı zirveye taşıyan sırrı biliyorum. ‘Peki bizler acaba ne zaman bu güzel vasıflara erecek ve o ahlâkî seviyeyi yakalayabileceğiz? Bizim de eğitim kurumlarının bahçelerinde yatan yiğitlerimiz olmayacak mı?’ diye düşü-nürken, telefonum çalıyor. Van Yüzün-cü Yıl Üniversitesi Tarih Bölümü’nden arkadaşım olan Bahaddin Hocanın birkaç gün önce Özbekistan’da bir trafik kazasında vefat ettiğini öğreniyorum. Bahaddin Hocanın ailesine taziyeye gidecek arkadaşlarım beni de çağırıyorlar. Buluşuyoruz ve Bahaddin Hocanın ailesinin oturduğu Yuşa Tepesi’ndeki evlerine doğru yola çıkıyoruz. Mahallenin girişinde büyük bir kalabalıkla karşılaşıyoruz. Özbekistan’daki okulun yetkilileri, Bahaddin Hocanın Türkiye’nin dört bir yanından gelen arkadaşları, herkes orada. Herkes onu ve arkada bıraktığı güzel hizmetleri konuşuyor. Bahaddin Hocanın vazife yaptığı okulun müdürü de orada. Yanına sokuluyoruz. O ise çevresindeki gözü yaşlı kişilere, genç yaşta vefat eden öğretmenini anlatıyor: “Beş yıldır birlikteydik Bahaddin Hocayla aldığı maaşın tamamını şahsına kullandığını görmedim. Yoksul öğrenci velilerine hep iaşe ve elbise temin etmeye çalışırdı. Vefatından sonra ajandasını açtık. Bir gece önce sanki vefatını anlamışçasına ajandasının son sayfasına şunları yazmıştı: ‘Ebu Eyyube’l-Ensari Hazretleri İstanbul kuşatmasında vefat edeceğini anlayınca;

– Beni surlara en yakın yere defnedin ki, yattığım yerden ileride İstanbul’u fethedecek o şanlı komutan ve askerlerinin kılıç şakırtılarını, at kişnemelerini duyabileyim, demişti. Öldüğümde beni de okulumun bahçesine defnediniz ki, yattığım yerden talebelerimin seslerini duyabileyim.”

Müdür bey artık konuşamıyordu. Herkes hıçkırıklara boğulmuştu. Evet sabahtan beri beni huzursuz eden soruların tam cevabını işte şimdi bulmuştum. Eğitim ve öğretim çok önemliydi; kendini insanlığın yetiştirilmesine adayacak eğitim gönüllülerine ihtiyaç vardı. Bu kişiler o kadar kendilerinden geçmeliydiler ki, onlara en sevimli gelen yer, okulları ve öğrencilerinin yanı olmalıydı. Ebedî istirahatgâhları olarak akıllarına bir tek yer gelmeliydi: Kendi okullarının bahçeleri…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: