MÜSLÜMANLARIN TEVRAT’IN TAHRİFİ HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ

Tevrat’ın önemli bir özelliği, onun, kendinden sonraki iki büyük, evrensel nitelikli din olan Hıristiyanlık ve İslâm’ın kutsal kitapları İncil ve Kur’an’da zikrinin geçmesidir. Tevrat’tan sonra nâzil olan İncil ve Kur’an, zaman zaman onu tasdik etmiş, ona atıflarda bulunmuştur. İncillerde Hz. İsa, Tevrat’ı tamamen ortadan kaldırmak için değil, onu ıslah etmek ve tamamlamak için gönderildiğini söylemiştir[1]. Aynı şekilde, Kur’an’da da Tevrat’ın aslı tasdik edilmiş[2], onun nur ve hidayete sevk eden bir kitap olduğu vurgulanmıştır[3].

Aynı kaynaktan gelen Tevrat, İncil ve Kur’an arasındaki böylesi bir münasebet ve uzlaşma, daha sonra, bu kitapların sahipleri olan Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasında çatışmaya dönüşmüştür. Yahudiler, ilkönce, kendi aralarından çıkan Hz. İsa’nın getirdiklerine, geleneklerine ters düştüğü için şiddetle karşı çıkmış, Hz. İsa’yı öldürmek istemişlerdir. Daha sonra, Hz. İsa’nın öğretilerini saptıran Hırıstiyanlar, Pavlus’un önderliğinde, M.S. 49’da, ilk konsül olan Kudüs Konsülü’nde aldıkları kararla, dört mesele dışında Tevrat’ın hükümlerinin bağlayıcılığını kaldırmışlardır[4]. O günden beri Hıristiyanlar, Tevrat’ın hükümlerinin iptal edildiğine inanmakta, öte yandan, Aslî Suç ve Teslis gibi Hıristiyanlığın temel doktrinlerini Tevrat’tan delillendirmektedirler [5].

Yahudilerle Hıristiyanlar arasındaki bu durum, daha sonra Müslümanlarla Yahudiler ve Hıristiyanlar arasında cereyan etmiştir. İslam’ın kendi miraslarına sahip çıktığını, Kur’an’ın Tevrat’ın temeline oturduğunu gören Yahudiler hırçınlaşmış ve İslam’ı yok etmek için çeşitli entrikalara başvurmuşlardır. Yahudiler, o günden bugüne, Kur’an’ın Hz. Muhammed’in bir derlemesi olduğunu, onun muhtevasını kendilerinden çaldığını iddia edegelmişlerdir[6]. Buna karşılık, Müslümanlar da Yahudilerin Tevrat’ı tahrif ettiklerini savunmuş ve Yahudilerle polemiğe girmişlerdir. Biz burada, Müslüman kültürünün reddiye literatüründe önemli bir yer tutan “Tevrat’ın Tahrifi” meselesini çeşitli yönleriyle ele alacak ve Müslüman bilginlerin bu meseleyle ilgili görüşlerini, Yahudi cephesinden sağlamasını yaparak, bir kritiğe tâbi tutacağız.

B. Müslüman Bilginlere Göre Tevrat’ın Tahrifi Meselesi

Tevrat’ın tahrifi meselesinde Müslüman bilginler üç farklı görüş beyan etmişlerdir. Bazıları, Tevrat’ın ekseri kısmının lafız ve mânâ bakımından tahrif edildiğini iddia etmişlerdir. Onlara göre, bu kitabı Allah’a atfetmek, O’na iftira etmek demektir. Bu kitap hürmete layık değildir, bilakis onunla taharetlenmek caizdir. Bunun aksi kanaate sahip olanlara göre ise, tahrif ve tebdil Tevrat’ın lafzında değil, tefsirinde meydana gelmiştir. Bu iki grup arasında orta bir yer tutan üçüncü bir grup, Tevrat’ın lafzının pek az kısmının tebdil edildiği, asıl tebdil ve tahrifin onun tefsirinde meydana geldiği kanaatine varmıştır[7]. Biz bu çalışmada, bu üç gruptan bazılarının görüşlerini burada ele alacak ve yeri geldiğinde, Yahudi kaynaklarından onların görüşlerinin sağlamasını yapacağız.

1. Tevrat’ın Ekseri Kısmının Tahrif edildiğini Savunanlar

a. İbn Hazm (Ö.H. 456/M.1064)

Tevrat’ın çok kısmının lafız ve mânâ bakımından tahrif edildiğini savunan grubun başında İbn Hazm gelmektedir. İbn Hazm, Tevrat’ı sistemli bir şekilde tenkit eden ve tahrif meselesini geniş bir şekilde ele alan ilk Müslüman bilgindir[8]. Tevrat hakkındaki bilgisinin doğruluğu Yahudi araştırmacılar tarafından da takdir edilen[9], modern kritikçilerin usullerine yakın bir usulle Tevrat’ı detaylı olarak kritik eden ibn Hazm[10], her konudaki aşırı ve keskin ifadesiyle, Yahudilerin “Hamişa Humşey Tora” (Tevrat’ın Beş Kitabı) dedikleri ve Musa’nın Tevrat’ı olduğunu söyledikleri Tevrat’ın mel’un ve mekzup bir kitap, yazıcısının ise Allah’a, peygamberlerine ve kitaplarına hakaret eden bir zındık olduğunu belirtmiştir[11]. O, Tevrat’ın metninde tahrif ve tebdilin olmadığını ileri süren Müslümanları cahillikle, Kur’an ve Sünnete gereken ihtimamı göstermemekle suçlamıştır[12]. İmam Nevevî gibi bazı Müslüman alimler Kur’an’a gösterilen saygının Tevrat ve İncil’e de gösterilmesini, bu kitaplara küfreden kimsenin kafir olacağını belirtirken[13], İbn Hazm, tahrif edilmiş kitaplara hürmet gösterilemeyeceğini söylemiştir. O, El-Milel ve’n-Nihal isimli eserinin Tevrat’ın tetkikine ayırdığı yüz on sekiz sayfalık bölümünde, Tevrat’taki tarihî ve sayısal çelişkileri bir bir ortaya koymuş, Yahudilerin elinde bulunan Tevrat nüshalarının Hz. Musa’ya ait olmadığını ispat etmeye çalışmıştır[14]. Onun bu çalışmaları, Avrupa’da Tevrat’a yapılan ilk tenkit girişimlerinin prototipini oluşturmuştur[15].

İbn Hazm’ın tenkit noktalarından bazıları, Yahudi bilginlerin de dikkatini çekmiştir. Bunlardan biri, Yakub’un çocuklarının sayısı ile ilgilidir. İbn Hazm, Yakub’un otuz üç çocuğunun bulunduğu belirtilen Tekvin 46:15. cümlenin yanlışlığını tespit etmiş, Tekvin’de adları belirtilen Yakub’un çocuklarının sayısının aslında otuz üç değil, otuz iki olduğunu ortaya koymuştur[16]. Karaî Yahudilerden İsmail el-Ukbarî de, yaptığı tetkikler sonucu, Tekvin’in ilgili cümlesinin yanlış olduğunu belirtmiş ve bu cümlenin “Kızları ve oğulları, hepsi otuz üç idi” değil, “Kızları ve oğulları, hepsi otuz iki idi.” şeklinde olması gerektiğini söylemiştir [17].

İbn Hazm, Tesniye kitabının son babında Musa’nın ölümünün ve defnin anlatılmasına, “Onun kabrini şimdiye kadar hiç kimse bilmedi. Musa öldüğünde yüz yirmi yaşında idi.” gibi ifadelerin yer almasına dikkat çekerek, bu kitabın Musa’ya indirilmiş kitap olamayacağının âşikar olduğunu savunmuştur. İbn Hazm, Tevrat’ın bu kısmının, onun, çok uzun zaman sonra, başka biri tarafından telif edildiğini açıkça gösterdiğini ileri sürmüştür. İbn Hazm’ın dikkate sunduğu Tevrat’ın bu son kısmı, Yahudiler arasında da çok önceden tartışma konusu olmuştur. Rabbiler, Tesniye’nin “Musa burada öldü”[18] cümlesi de dahil, son sekiz cümlesinin yazılması ve yazarı konusunda iki farklı yorum getirmişlerdir. Yeşu kitabının “Ve Yeşu bu sözleri Allah’ın Tevrat Kitabı’na yazdı.”[19] cümlesini temel alan bazı rabbiler, Tesniye’nin bu son sekiz cümlesini Yeşu’nun yazdığına hükmetmişlerdir. Bu görüşte olan rabbiler, Musa’nın, öldükten sonra, “Musa burada öldü” cümlesini ve takip eden cümleleri yazmasını mümkün görmemişlerdir. Onlara göre Musa, bu cümleye kadar olan kısmı yazmış, sonrasını ise Yeşu tamamlamıştır[20].

İbn Hazm, Tevrat’ın metnini çeşitli açılardan tetkik ettikten sonra, onun tarihini ele almıştır. Eski Ahid’de anlatılanlardan hareket ederek İbn Hazm, Yahudilerin bir devlete sahip olduğu dönemlerde bir tek Tevrat nüshasının bulunduğunu, onun da baş kohenin yanında olduğunu belirtmiştir[21]. Onun anlattığına göre, putperestliğe meyleden krallardan Yehuahaz ben Yoşiya baş kohenden Tevrat’ı almış ve ondan Allah’ın isimlerini çıkarmıştır. Ondan sonra yerine geçen Elyakim ben Yoşiya da onu yakmıştır[22].

İbn Hazm’ın bu anlattıkları Eski Ahid’de yer almamaktadır[23]. Ancak Babil Talmudu’nda İbn Hazm’ın anlattıklarına benzer bilgiler bulunmaktadır[24]. Bâbil Talmudu’nda yer alan bir habere göre, M.Ö. 841’de tahta geçen Yehuda kralı Ahazya[25] Musa’ya verilen Tevrat’tan Allah’ın kutsal isimlerini çıkartmış ve yerlerine putların isimlerini koydurmuştur[26]. M.Ö. 736-716 yılları arasında hüküm süren Kral Ahaz[27], Tevrat okumayı yasaklamış ve bunu sağlamak için, Mabed’deki Tevrat’ı mühürlemiştir[28]. Kral Amon (M.Ö.642-640) ise Tevrat’ı yakmıştır[29]. Yehuda kralları arasında Tevrat’a karşı en katı düşmanlığı Menasseh (M.Ö.687-642) gütmüştür. Menasseh, Ahazya gibi, Tevrat’tan Allah’ın isimlerini çıkartmış, yerine putların isimlerini koydurmuştur[30]. Bu Kral zamanında Tevrat’ı yok etme çabaları o kadar başarılı olmuştur ki, Musa’nın yazdığı söylenen ve Mabed’de muhafaza edilen standart ana nüshanın varlığı herkesten gizlenmiştir. Menasseh’den korumak için bu Tevrat nüshası Mabed’in gizli bir yerine saklanmış son krallardan Yoşiya’nın (M.Ö. 640-609) zamanına kadar da bulunamamıştır[31].

İbn Hazm’ın Yahudi kaynakları tarafından doğrulanan diğer bir görüşü, Yahudilerin devlete sahip olduğu dönemde Baş Kohen’in (Kohen Ha-Gadol) yanında bulunan Tevrat nüshası dışında başka nüshanın bulunmadığı iddiasıdır. İbn Hazm’dan iki asır önce yaşamış olan Karaî Yakub el-Kirkisanî’nin Kitabu’l-Envâr ve’l-Merâkıb isimli eserinde verdiği bilgiler, onun bu iddialarını teyit etmektedir. Kirkisanî, Arapça yazdığı Kitabu’l-Envâr ve’l-Merâkıb isimli eserinde, Yahudilikte ana grubu oluşturan Rabbanî Yahudilerin şu iddialarda bulunduklarını nakletmektedir:

Rabbanîler, bugün Yahudilerin elinde mevcut olan Tevrat’ın Musa’ya verilen Tevrat olmadığını iddia etmişlerdir. Tevrat’ın Tesniye Kitabı’nın “Musa bu Tevrat Kitabını yazdı ve onu Kohenlere verdi.”[32] âyeti ile “Bu Tevrat Kitabını alın ve onu Rab Allah’ın Ahit Sandığı’nın yanına koyun.”[33] âyetini delil getiren Rabbanîler, Musa’nın bir tek nüsha yazdığını ve Yahudilerin elinde krallıkların sonuna kadar (güneydeki son Yehuda krallarından Yoşiya’nın krallığına kadar) başka Tevrat nüshasının bulunmadığını ileri sürmüşlerdir. Rabbanî Yahudiler, bu iddialarına destek olarak, Tevrat’tan ve Tanakh’ın diğer kitaplarından başka deliller de getirmişlerdir. Tevrat’tan getirdikleri diğer bir delil, “Ve, vaki olacak ki, krallığının tahtına oturduğu zaman Kohenlerin ve Levililerin önünde olandan bu Tevrat’ın bir nüshasını bir kitaba yazacak.”[34] âyetidir. Rabbanîler, bu ayetten hareketle, insanların elinde bir nüshadan fazla Tevrat bulunmadığını iddia etmişlerdir. Onlara göre, eğer İsrailoğullarının elinde birden fazla nüsha mevcut olsaydı, kralın, tahta çıktığı zaman Kohenlerden ve Levililerden Tevrat yazması emredilmiş olmazdı.

Her yedi senede bir defa Tevrat’ın okunmasını emreden Tesniye 31:10-11. âyetleri de, onların bu konuda getirdiği delillerdendir. Onlar, devletin bulunduğu günlerde herkesin yanında Tevrat nüshası mevcut olsaydı, herkes Tevrat’ı kendiliğinden okur, dolayısıyla, her yedi senede bir defa Tevrat okunması emredilmezdi, demişlerdir[35].

Kirkisanî, Rabbanî Yahudilerin bu görüşlerine, Kohen Hilkiya’nın Kral Yoşiya zamanında Mabed’de Tevrat’ı bulması hadisesini de delil olarak getirdiklerini zikretmektedir. Eski Ahid’in II.Krallar ve II.Tarihler Kitaplarında anlatılan bu olayda[36], Kohen Hilkiya’nın “Rabbin Evinde Tevrat Kitabı’nı buldum”[37] ifadesi yeralmaktadır. Rabbanî Yahudiler, Hilkiya’nın bu ifadesine dikkat çekerek, Tevrat ümmetin elinde yaygın olsaydı, Hilkiya “Tevrat’ın Kitabı’nı buldum” sözünü söylemez, “Tevrat’ın bir kitabını buldum” derdi, iddiasında bulunmuşlardır. İfadelerinden bir Rabbaniyle tartıştığı anlaşılan Kirkisanî, muhatabının, özetle, ona şöyle söylediğini nakletmektedir: “Bana öyle geliyor ki, ümmetin elinde bugün mevcut olan Tevrat, Musa’nın getirdiği Tevrat değildir. (Devletin bulunduğu günlerde) Tevrat tek nüsha olduğundan, bu nüsha ya Mabed’in tahribiyle yok olmuş, ya da ‘Kral Yoşiya, sonun geldiğini, düşmanın Beyt’i yıkacağını anlayınca, gasp edilmesinden veya yakılmasından korktuğu için Ahit sandığı’nı (Tevrat’la birlikte) gömdü’[38] denildiği gibi, gömülmüştür.”[39]

Kirkisanî’nin, eserinin Yahudi mezhep ve grupları ile bunların görüşlerine ayırdığı I.kitabın “Rabbanîler’in Ayrıldığı Noktalar” başlıklı 3.bâbında naklettiği Rabbanî görüş daha ilginçtir: “Rabbanîler demişlerdir ki, şu anda İsrailoğullarının elinde bulunan Tevrat, Musa’nın getirdiği Tevrat olmayıp, Ezra’nın telif ettiği Tevrat’tır. Onlar, Musa’nın getirdiği Tevrat’ın kaybolduğunu ve sonra unutulduğunu iddia etmişlerdir[40]. Bu iddia, dinin tamamen sakıt olması demektir. Eğer Müslümanlar, Rabbanîlerin bu iddialarını bilselerdi, bizi eleştirmede ve bizimle tartışmalarında başka bir delile ihtiyaçları kalmazdı. Zaman zaman, Müslüman kelamcılar ‘Sizin elinizde mevcut olan Tevrat, Musa’nın getirdiği Tevrat değildir’ diye saldırıda bulunur ve biz onları yalancılık ve iftiracılıkla suçlarız. Onların bunu, bizimle tartışmak için uydurduklarını iddia ederiz. Fakat, Allah korusun, eğer Rabbanîlerin bu iddialarına vâkıf olsalar, bize karşı başka delile ihtiyaçları kalmaz.”[41]

İbn Hazm, Tevrat’ın diğer tercüme ve versiyonları hakkında da bilgi vermiştir. Yetmiş şeyhin (İbranîce: Zıkanîm) kral Batlamyus (II.Ptolemy) için tercüme ettiği Tevrat’la Ezra’nın yazdığı Tevrat arasında birçok farklılığın bulunduğunu belirten İbn Hazm[42], Samirîlerin farklı bir Tevrat nüshasına sahip olduğunu bildirmektedir. O bu konuda şunları nakletmektedir: “Samirilerin elinde Yahudilerinkinden farklı bir Tevrat bulunmaktadır. Samiriler, ellerindeki Tevrat’ın Musa’ya indirilen Tevrat olduğunu, Yahudilerin Tevratı’nın tahrif ve tebdil edildiğini iddia etmektedirler. Yahudiler de onlarınkinin muharref ve mübeddel olduğunu ileri sürmektedirler. Filistin dışına çıkmasına izin vermediklerinden, Samirilerin Tevrat’ı bize ulaşmamıştır. Bununla birlikte biz, onların Tevrat’ının da muharref ve mübeddel olduğunu burhan-ı zarurî ile bilmekteyiz.”[43]

İbn Hazm’ın verdiği bu bilgi, Yahudi ve Samirî kaynaklarınca doğrulanmaktadır. Samirilerle Yahudiler, birbirlerini, ellerindeki Tevrat nüshalarını tahrif etmekle suçlamışlardır.

Yahudilerle Samiriler arasındaki tahrif suçlamalarından haberdar olan İbn Hazm, onların Tevratları ve diğer Tevrat nüshaları arasında metin karşılaştırması da yapmıştır. O, Yahudilerle Samirilerin birbirlerini, ellerindeki Tevrat nüshalarını tahrif etmekle itham ettiklerini naklettiği kısmın devamında, Yahudi ve Samiri Tevrat nüshalarıyla Yahudi Tevrat’ının Yunanca tercümesi Septuagint ve adını vermediği başka bir nüsha arasında, Adem’in cennetten kovuluşundan Tufan’a kadar geçen zaman hakkında verilen tarihleri karşılaştırmıştır. Onun naklettiğine göre, bu Tevrat nüshalarında verilen tarihlerin toplamından şu rakamlar ortaya çıkmaktadır:

Samiri Tevratı: 1367 yıl.

Rabbanîlerle Ananîlerin[44] Tevratı: 1650 yıl.

Yetmiş şeyhin (İbranice: Zıkanîm) kral Batlamyus (II.Ptolemy) için çevirdiği ve Hıristiyanların otorite kabul ettiği Tevrat (Septuagint): 2242 yıl.

Yahudi gruplarından birine ait olan başka bir Tevrat: 657 yıl[45].

İbn Hazm’ın sözünü ettiği Tevrat nüshalarına bakıldığında, onun verdiği bu tarihlerin doğru olduğu görülmektedir. Ancak burada, müstensihin hatasından kaynaklandığını tahmin ettiğimiz eşleme hataları bulunmaktadır. İbn Hazm’ın adı geçen eserinin elyazmasında, Samiri Tevrat’ında, Adem’in cennetten kovuluşundan Tufan’a kadar geçen zamanın toplamının 1367 yıl olduğu belirtilmiştir. Abraham ve Ratson Sadaqa isimli iki Samirî kardeşin Yahudi Tevrat’ıyla karşılaştırmasını yapıp aralarındaki farkları gösterdiği İbranîce nüshada bu tarih 1650[46]; Rabbanîlerle Ananîlerin (Yahudilerin) matbu Tevrat’ında 1307[47]; Septuagint’te ise 2242’dir[48]. İbn Hazm’ın adını vermediği bir Yahudi grubuna ait olduğunu söylediği nüshanın hangisi olduğu belli değildir. Yahudi mezhepleri arasında Samirilerden başka farklı Tevrat nüshasına sahip olan bir grup bilinmemektedir. İbn Hazm, bununla, Yahudi Tevrat’nın Aramca Targumlarını, Süryanice Peshitta’yı veya Latince Vulgate’i kastetmiş olabilir. Ancak bunu tespit edebilmek zordur. Bizim ulaşabildiğimiz Targumlardan Targum Onkelos’ta ve Katoliklerin benimsediği Vulgate’te söz konusu tarih 1656 çıkmaktadır[49]. İbn Hazm’ın verdiği rakam, baştaki “elf” (bin) kelimesinin istinsah hatasından dolayı düştüğü göz önüne alınırsa, bu iki nüshada verilen rakamlara, bir rakamlık hata payıyla yakın düşmektedir.

Görüldüğü gibi, İbn Hazm’ın eserinde verilen tarihler doğru, fakat ait oldukları nüshalar, yani tarihlerle nüshalar arasındaki eşleme, Septuagint dışında, yanlıştır. Bizim tespit ettiğimiz tarihler göz önüne alındığında, Samirî Tevrat’ıyle ilgili tarihin Rabbanî ve Ananîlerin Tevrat’ına, Rabbanî ve Ananîlerin Tevrat’ıyla ilgili tarihin de Samirî Tevrat’ına ait olması gerekmektedir. Buradaki 1367 rakamı da 1307 olmalıdır. Bu düzeltmeden sonra, İbn Hazm’ın verdiği esas tarihlerle bizim tespit ettiğimiz tarihlerin birbirini tuttuğu görülmektedir. Bundan da, onun Yahudilik hakkında doğru bilgiye sahip olduğu anlaşılmaktadır. İbn Hazm’ın bilgilerini kritik eden Hirschfeld, onu doğrulamakta ve onun bu bilgileri Yahudi kaynaklarından derlediği kanaatine varmaktadır[50].

Netice olarak, lafzın zahirine fazla itibar etmesi dolayısıyla bazı haksız ve yersiz tenkitlerde bulunsa da, İbn Hazm’ın tenkitleri sağlam temele dayanmaktadır.

b. El-Karafî (Ölümü: H. 684/M.1286)

Tevrat’ın ekseri kısmının tahrif ve tebdil edildiğini savunan başka bir isim, meşhur Mâliki fıkıhçı El-Karafî’dir. Yahudi kaynaklarına vâkıf olan ve tenkitlerini Yahudi kaynaklarına dayandıran El-Karafî, Kitabu’l-Ecvibeti’l-Fâhira Ani’l-Es’ileti’l-Facira isimli reddiyesinde, Eski Ahid’in kitap ve bölümlerinin İbranice isimlerini kullanmış, İbranice metinleri Arap harfleriyle vermiştir. O, İbn Hazm gibi, Tevrat’ın çok kısmının tahrif ve tebdil edildiği kanaatindedir. Ona göre, Musa Tevrat’ı yazmış ve onu Harunoğullarına vermiştir. Böylece Musa, Tevrat’ı Yahudilerden gizlemiştir. Musa, onlara sadece “Haazinu” (Tesniye 32.bap) suresinin yarısını öğretmiştir. Yahudiler, Tevrat’ın kalan kısmından haberdar olmamışlardır. Tevrat’ın kendilerine teslim edildiği Harunoğulları ise onu korumanın gerektiğine inanmamışlardır. Sonra Buhtunnasr, Yahya bin Zekeriyya’nın kanından dolayı Harunoğullarını katletmiştir. Buhtunnasr’ın onları Babil’e sürmesinden yetmiş sene sonra Ezra, Kohenlerin yanında bulunan parçalardan Tevrat’ı derlemiştir. Bundan dolayı Yahudiler, Ezra’ya mübalağalı saygıda bulunmuşlardır[51]. Bugün onların elinde bulunan kitap, hakikatte Allah’ın kitabı olmayıp, Ezra’nın kitabıdır. Bu kitaba bakıldığında, onu, rabbanî sıfat ve nebevî edeb iddiasındaki cahil bir adamın derlediği kolaylıkla anlaşılmaktadır[52].

El-Karafî, bundan sonra Hz. Muhammed’in peygamberleğini tebşir eden âyetleri ele almıştır. O, Kitab-ı Mukaddes’ten elli bir âyetin Hz. Muhammed’in peygamberliğini açıkça beyan ettiğini belirtmiştir[53]. Bunlardan yedisi Tevrat’tan, on biri İncillerden, kalanı da Kitab-ı Mukaddes’in diğer kitaplarındandır. Ona göre, Hz. Muhammed’in peygamberliğini tebşir eden âyetler tahrif ve tebdilden korunabilmiştir. Dolayısıyla,Tevrat’tan yedi, İncillerden de on bir âyet sağlam kalmıştır[54].

El-Karafi, adı geçen eserinde, Tevrat hakkında daha bir çok bilgi vermiştir. Verdiği bu bilgilerin çoğu, esas itibarıyla Rabbanî kaynaklarda anlatılanlara benzemekle birlikte, nakillerde ve tahlillerde hatalar bulunmaktadır. O, bir yerde, Musa’nın ölümünü ve defnini anlatan Tesniye kitabının 34.babını Tevrat’ın sonu olarak tanıtırken[55], başka bir yerde Davud’un soyunun anlatıldığı Samuel kitabını da Tevrat’a dahil etmektedir[56]. El-Karafi, Tevrat’ı tetkikinin sonunda, İbn Hazm gibi, Musa’ya vahyedilen kitapta onun ölümü ve defninin anlatılmasına dikkat çekerek böyle bir kitabın ilahi olamayacağını iddia etmektedir[57].

El-Karafî, İbn Hazm’dan farklı olarak, Tevrat’ın Yunanca çevirisi Septuagint’te yetmiş rabbînin ittifakla yaptığı on üç kasıtlı değişiklikle ilgili haberi de eserinde zikretmiştir. Bu haber, bir çok Rabbanî kaynakta yer almıştır. Ancak o, bu haberi hatalı nakletmiş ve Tevrat’ın aslıyla alakalandırmıştır. Onun nakline göre, İsa’dan sonra Kayzer zamanında, yetmiş kâhin (İbranice: kohen) bir araya gelmiş ve Tevrat’tan on üç harfi (cümleyi) tebdil etmiştir. Rabbanî kaynaklarda, bu olayın, Ptolemy Hanedanlığı’ndan Kral II. Ptolemy (Ptolemy Philadelphus; M.Ö.285-246 yıllarında hüküm sürmüştür) zamanında cereyan ettiği belirtilmektedir. II.Ptolemy’nin isteği üzerine, yetmiş iki rabbî (kohen, haham), yetmiş iki günde Eski Ahid’in tamamını Yunanca’ya çevirmiştir. Eski Ahid’in bu tercümesine, yetmiş iki kişi tarafından tercüme edildiği için[58], “yetmiş” anlamında, Yunanca “Septuagint” denmiştir. Çevirmenler bu Septuagint’te on üç kasdi değişiklik yapmışlardır. Bu olay üzerine, İsrailoğullarının Musa zamanında buzağıya taptıkları günde olduğu gibi, dünya tamamen karanlıkta kalmıştır[59].

Karafî, farklı mezhep mensupları arasında cereyan eden tartışmaları da eserinde yer vermiştir. İbn Hazm’ın Eski Ahid’i tetkiki neticesinde ileri sürdüğü bir hususu o, Yahudilerin ağzından naklederek; bütün Yahudilerin, Tevrat’ın sadece bir nüshasının olduğunu, onun da Kohenin yanında bulunduğunu ittifakla söylediklerini belirtmiştir[60]. Bunun yanında o, Samirilerle Yahudiler arasındaki tahrif suçlamalarına da eserinde değinmiştir[61].

c. İbn Kayyim El-Cevziyye (Ölümü: H. 751/M. 1351)

Gerek metodu, gerek ele aldığı konular itibarıyla El-Karafî’yi taklit ettiği görülen İbn Kayyim el-Cevziyye, Hidayetü’l-Hıyarâ Fi Ecvibeti’l-Yehud ve’n-Nasarâ isimli eserinde Tevrat’ın tahrifi ve tebdili meselesine genişce değinmiştir. O, Allah’ın Kur’an’da belirttiği tahrifin birkaç şeklinin bulunduğunu ileri sürmüştür. İbn Kayyim el-Cevziyye, Ehli Kitab’ın, Hz Muhammed’in peygamberliğine delalet eden âyetlerin lafızlarını tebdil ettiğini, bu âyetlerin mânâlarında tevile gittiğini, tevilde tahrif yaptığını belirtmiştir[62]. O, Hz. Muhammed’in peygamberliğine delil olan âyetleri ehli kitabın lafız ve mânâ bakımından nasıl tahrif ettiğini örneklerle göstermiştir. İbn Hazm, Şehristanî, el-Karafî ve diğerleri tarafından da Hz. Muhammed’in peygamberliğinin en bariz delili olarak gösterilen “Kardeşleri arasından İsrailoğulları için senin gibi bir peygamber çıkaracağım ve kelamımı onun ağzına koyacağım!” (Tesniye 18:18) ayetini Hıristiyanlar, mânâsını Hz. İsa’ya hamlederek tahrif etmişlerdir. Yahudilerin bu âyeti tahrifi ise hem lafız ve hem mânâ yönünden olmuştur. Ayeti Arapça cümle yapısıyla göz önüne alan İbn Kayyim el-Cevziyye’nin ifade ettiğine göre Yahudiler, bu ayetin başında mahzuf istifham-ı inkarî edatının bulunduğunu, dolayısıyla anlamının “Onların kardeşleri arasından bir peygamber mi çıkaracağım?” şeklinde olduğunu iddia etmiş ve böylece kelimenin yerini değiştirerek tahrifte bulunmuşlardır. Onlar bu âyetin manâsını Samuel’e ve ahir zamanda çıkacağını söyledikleri başka bir peygambere hamletmek suretiyle de mânâ bakımından tahrif etmişlerdir[63]. Onların bu tahrifi, Hz. Muhammed’in bir mucizesi olarak Allah tarafından haber verilmiştir[64].

Bununla birlikte İbn Kayyim El-Cevziyye, Hz. Muhammed’le ilgili bazı yerlerin Tevrat’tan silinerek tahrif edildiği anlayışını şiddetle reddetmiş ve bunu cahilce bir iddia olarak görmüştür. O, bu konuda şunları söylemiştir: “Yahudi ve Hıristiyanların bir araya gelerek, Rablerinden indirilen kitapların bütün nüshalarından Hz. Muhammed’le ilgili yerleri silmeleri aklın alacağı bir şey değildir. Müslüman alimleri arasında hiç kimse böyle bir iddiada bulunmamıştır. Allah bu hususta Kur’an’da bir şey buyurmadığı gibi, onun Resulü de bunu söylememiştir. Sahabeden, imamlardan, tefsir ulemasından ve tarihçilerden hiç kimse de böyle bir görüş beyan etmemiştir. Avamdan bazıları Peygambere yardım amacıyla böyle bir iddiada bulunmuşlardır. Cahil dostun zararı, akıllı düşmanın zararından daha çok olur denmiştir. Onlar, Kur’an’ı anlamadaki zayıflıklarından dolayı, “Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları ümmî Peygambere uyanlar” (Araf 157) âyetinin mânâsını yanlış anlamış, Tevrat ve İncil’deki ismin has Arapça isim olduğunu zannetmişlerdir. Bu, elbette olmaz. Allah, Hz Muhammed’in Arapça isminin Tevrat ve İncil’de sarih olduğunu haber vermemiştir. Tevrat ve İncil’de mezkur olan, onun sıfatlarının ve zuhur edeceği yerin tasviridir. Bunlar her iki kitapta da, ileride göstereceğimiz gibi, halen mevcuttur.”[65]

İbn Kayyim el-Cevziyye, Tevrat nüshaları arasındaki farklılıkları öne sürerek Tevrat’ta eklemelerin ve çıkarmaların bulunduğunu, ilimde rasih olanların bunların Allah’ın indirdiği Tevrat’tan olmadığını kesin olarak anladığını savunmuştur[66]. Onun, ayrıca Rabbanî kaynaklardaki Tevrat’la ilgili bazı haberlere vâkıf olduğu anlaşılmaktadır. O, adı geçen eserinde, Hz. Muhammed’le ilgili âyetlerin tüm Tevrat nüshalarından silinmiş olabileceğini mümkün görmezken, Yahudilerin, yetmiş kahinin bir araya gelerek Tevrat’tan on üç cümleyi ittifakla değiştirdiğini itiraf ettiklerini belirtmektedir[67]. El-Karafî’den nakledildiğini tahmin ettiğimiz bu bilgi, Rabbanî kaynakların bir çoğunda yer almaktadır[68]. Ancak değiştirme işi, Tevrat’ın aslında değil, Yunanca çevirisi Septuagint’te olmuştur. İbn Kayyim el-Cevziyye, meselenin bu kısmını karıştırmıştır.

2. Tevrat’ta Tahrifin Olmadığını Savunanlar

İbn Hazm’ın başını çektiği grubun bu yaklaşımına karşı, bir grup Müslüman âlim ise, Kur’an’ın tahrif ve tebdil ile ilgili ayetlerini yorumda tahrif ve tebdil olarak anlamış; Yahudilerin Tevrat metnini Allah’ın vahyettiği şekilde değiştirmeden rivayet ettiklerini ileri sürmüştür. Bunların başında da İbn Haldun gelmektedir.

a. İbn Haldun (Ölümü: H. 808/M. 1406)

İbn Haldun, tahrif ve tebdilin Tevrat’ın metninde değil, te’vilinde olduğu görüşündedir. O, “İçinde Allah’ın hükmü bulunan Tevrat yanlarındadır” âyetini temel alarak, içinde Allah’ın hükmü bulunan Tevrat’ın lafızlarının değişmediğini ileri sürmektedir. Ona göre, Tevrat’ın tahrifi ve tebdili hususunda Kur’anda vaki olan ayetlerin mânâsı, te’vilde tahrif ve tebdildir. Bununla birlikte, gaflet ve diğer sebepler dolayısıyla Tevrat’ın bazı kelimelerinde tebdil meydana gelmiştir. Özellikle, devletin yıkıldığı ve Yahudilerin dört bir yana dağıldığı dönemlerde bu mümkün olmuştur. Ancak, onların ulemasından ve ahbârından kasıtlı bir tahrif ve tebdil vaki olmamıştır[69].

b. Makrizî (Ölümü: H. 845/M. 1442)

Te’vilde tahrif grubuna dahil olan başka bir Müslüman tarihçi, Makrizi’dir. Makrizî’nin görüşleri daha farklıdır. O, Kur’an’da bahsedilen tahrifin Tevrat’la değil, onun tefsiri olan Mişna ile ilgili olduğunu ileri sürmüştür. O, Musa’ya gelen vahiy ve yazılı metinleri hususunda Yahudi kaynaklarında anlatılanları benimsemiştir. Ancak o, bazı bilgileri yanlış anlamış, Tevrat’la Mişna’nın konumunu birbirine karıştırmıştır. Makrizî’ye göre, Tevrat’ta bulunan ilahi kelamın tefsiri durumundaki Mişna’yı, Allah’ın Tevrat’taki buyruğu üzerine, Musa kendisi yazmıştır. Sonra İsrail’in başına geçen bütün krallar için Musa’nın bu Mişna’sından nüshalar yazılmıştır. Babil sürgünü sonrasında, İkinci Mabed’in imarından üç yüz küsur sene sonra İsrailoğulları, dinlerinde büyük bir ihtilafa düşmüşlerdir. Davud’un ehlinden bir taife, Mabed’den ayrılmış, atalarının önceden yaptığı gibi, doğuya gitmiştir. Onlar yanlarında, Musa Mişnasından krallar için yazılmış nüshalardan da götürmüşlerdir. Bu taife mensupları, Kudüs’ten çıkışlarından Allah’ın İslam dinini ortaya koyduğu zamana kadar ellerindeki Mişnalarla amel etmişlerdir. Kudüs’te kalanlar ise, Titus’un Kudüs’ü ikinci defa harap etmesine kadar dinlerinde ayrılığa ve ihtilafa devam etmişlerdir. Titus’un Kudüs’ü tahribi sırasında Mişna nüshaları kaybolmuştur. Onların yanında, Tevrat’tan ve Nebilerin kitaplarından başka şeriat kitaplarından bir şey kalmamıştır. Titus’un Kudüs’ü tahribinden sonra Beni İsrail yeryüzüne dağılmıştır. Sonra, Hillel ve Şammay[70] adında iki adam Tiberya kentine gitmiş ve orada Musa’nın Mişnasına atfen Mişna adını verdikleri bir kitap yazmıştır. Bu ikisi, yazdıkları Mişna’ya kendi sözlerini de katmıştır. Onların yazdığı bu Mişna altı bölümden müteşekkil olup, Tevrat’taki fıkhî ahkama müştemildir. Onu, Hillel’in soyundan Yehuda adında biri tamamlamıştır. Yehuda, Yehudileri Mişna’dakilerle amel etmeye sevk etmiştir. Bu Mişna, Musa’nın Mişnasının yanı sıra Yahudi büyüklerinin görüşlerini de ihtiva etmektedir.

Mişna’nın derlenmesinden elli sene sonra, Sanhedriyyun[71] denilen bir grup ortaya çıkmıştır. Bunlar, Mişna’nın tefsirinde kendi reyleriyle tasarrufta bulunmuş ve Talmud adında bir kitap yazmışlardır. Onlar, bu kitabı yazarken Mişna’daki bir çok şeyi gizlemiş ve kendi reyleriyle ortaya koydukları ahkamı ona katmışlardır. Kendi elleriyle yazdıkları ve görüşlerini kattıkları bu Talmud’un içindekileri Allah’a isnat etmişlerdir. Makrizi, Bakara Suresi 79. âyetin mânâsını, Mişna metninde yapılan tebdil ve tahrif olarak yorumlamıştır. Ona göre Allah, Tevrat’ın tefsiri olan Mişna’yı tahrif etmeleri ve kendi sözlerini kattıkları Talmud’u yazıp bu Allah’tandır demeleri sebebiyle, Yahudi ahbârı bu âyetle zemmetmiştir[72].

Makrizî’nin bu bilgileri hangi Yahudi kaynaklarından derlediği belli değildir. Yahudilerin, Mişna’yı Musa’ya verilen ilahi kitap olarak inandıkları doğrudur[73]. Yahudi kaynaklarında, Musa’nın Tevrat’ı yazdığı bildirilmekte[74], ancak Mişna’yı yazdığına dair bilgi bulunmamaktadır. Yahudi kaynaklarına göre, Musa Tevrat’ı yazmış, onun tefsiri olan ve Allah tarafından kendisine öğretilen Mişna’yı ise sözlü olarak nakletmiştir. Musa, başlangıçta Mişna’yı da yazmak için Allah’tan izin istemiş, fakat, Allah uygun bulmamıştır. Midraşik türde bir Rabbani kaynak olan Pesikta Rabati’de anlatıldığına göre, Allah, bunun gerekçesini şöyle açıklamıştır: “Zaman gelecek, Yahudi olmayanlar Tevrat’ı tercüme edecek ve diyecekler: ‘Biz, gerçek İsrailiz; Allah’ın gerçek oğulları biziz.’ O zaman İsrail diyecek: ‘Biz, Allah’ın gizli Tevrat’ına sahibiz. Allah’ın Sözlü Tevrat’ını emanet ettiği ve güvendiği halk, onun gerçek oğullarıdır.”[75] Bu yüzden, Sözlü Tevrat’ın yazılmasına rabbiler tarafından müsaade edilmemiştir. Bununla birlikte, dış tesirler sebebiyle kaybolmasından korkulduğundan, M.S. II.Asırda Mişna yazıya geçirilmiştir.

Makrizî’nin Mişna’yla ilgili olarak anlattıkları, aslında Tevrat’la ilgilidir. Ancak, Makrizî’nin tahrif ve tebdil olayını Mişna ile ilgilendirmesi ilginçtir. Titus’un Kudüs’ü ve Mabed’i tahrip etmesinden sonra “Onların yanında Tevrat’tan ve Nebilerin kitaplarından başka şeriat kitaplarından bir şey kalmamıştır.” demesi, onun, bütün Eski Ahid’in sahih olduğuna inandığını göstermektedir[76].

3. Tevrat’ta Kısmî Tahrifi Savunanlar

Tevrat’ın tahrifi ve tebdili meselesinde, bu iki grubun yanında, orta yol takip eden bazı Müslüman bilginler de bulunmaktadır. Bunlar, Tevrat’ın metninde tebdil ve tahriflerin bulunduğunu söylemekle birlikte bunu Tevrat’ın ekseri kısmına teşmil etmemektedirler. Bunların başında da İbn Teymiyye gelmektedir.

a. İbn Teymiyye (Ölümü: H. 728/M.1328

İbn Teymiyye, Kıbrıslı Rahip Pavlus’un Hıristiyanlığın sahihliğini savunan bir risalesine cevap olarak yazdığı El-Cevabu’s-Sahih Limen Beddele Dine’l-Mesîh isimli eserinde, İncil’in yanında, Tevrat’ın tahrifi ve neshi meselesinde de görüş belirtmiştir. O, bu eserinde, önce Müslüman bilginlerin Tevrat ve İncil’in tahrifi hususundaki görüş farklılıklarına değinmiş ve sonra kendi kanaatini ortaya koymuştur. Ona göre bu iki kitap, lafızları (kısmen) tağyir ve tebdil edilmiş olsa da Allah’ın hükümlerini ihtiva etmektedir. Buhtunnasr’ın Mabed’i yıkmasından sonraki dönemde de, Hz. İsa’nın ve Hz. Muhammed’in peygamberliğinden sonraki dönemde de daima Tevrat’ta Allah’ın hükmü varolmuştur. Hz. Peygamber zamanındaki Medine Yahudileri’nin ellerindeki Tevrat’ın bazı lafızlarının tağyir edildiği bilinen bir şey değildir. Tevrat ve İncil nüshalarının çoğu birbiriyle müttefiktir; ancak pek az lafızda aralarında farklılık vardır. Bir kimsenin Tevrat’ın bütün nüshalarını toplaması ve tebdil etmesi mümkün değildir[77].

Tevrat’ın bütününde bazı ufak tefek lafzî tağyir ve tebdilin olabileceğini kabul etmekle birlikte İbn Teymiyye, onun hükümlerinin lafzında bunu mümkün görmemektedir. Ona göre, hiç kimse Tevrat’taki hükümlerin lafızlarında tebdil olduğunu iddia edemez[78].

Bununla birlikte İbn Teymiyye, Samiri Tevratı ile Yahudi Tevrat’ı arasında bir çok farklılığın bulunduğunu, hatta On Emir’de bile bu ayrılığın meydana geldiğini belirtmekte; fakat, sahih olan Tevrat’ın, Yahudi Tevrat’ı olduğunu söylemektedir[79].

b. Elmalılı Muhammed Yazır (Ö.H. 1361/M. 1942)

Ülkemizin son dönem tefsircilerinden Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’a göre tahrifin ekserisi, ayetlerin gizlenmesi veya manalarının yanlış verilmesi suretiyle olmuştur. Yahudiler, bazı âyetlerin mânâsını gizlemek suretiyle tahrifatta bulunmuşlardır[80]. Mesela onlara “hıtta” deyiniz, yani orada yükünüzü yıkıp ikamet ve istiğfar ediniz denildiği halde, güya “Hannıthu” deyiniz denilmiş gibi, “hannıthu hannıthu” diye bağırmaya başlamış ve Tevrat’ı böyle tahrif etmişlerdir. Fakat bunu yapanlar, Yahudilerin hepsi değildir. İçlerinden bir grup bunu yapmıştır[81]. Bunlar, kendi yazdıkları fikirleri, tevilleri, tercümeleri, aslı Tevrat ile karıştırmış, seçilmez bir hale getirmiş ve bazen de, Hz. Muhammed’in sıfatları hakkında yaptıkları gibi, kitaplardaki ayetleri saklamışlardır[82].

Elmalılı Hamdi Yazır, bu sözleriyle, Yahudilerin, Tevrat’ı yorumda ve başka dillere tercümede tahrif ettiklerini ifade etmektedir. Fakat o, İslâm’da peygamber olarak tanınan Nuh ve Lut gibi şahısların hayatları hakkında Tevrat’ta ahlak dışı haberlerin yer almasını, metinde tahrif olarak kabul etmekte ve bunda şüphe bulunmadığını söylemektedir[83]

c. Süleyman Ateş

Diyanet İşleri eski başkanlarından Süleyman Ateş, Yahudi ve Hıristiyanların cennete girip giremeyeceği meselesiyle ilgili olarak yazdığı yazılarda Tevrat’ın tahrifi meselesini aktüel hale getirmiştir. O, yazılarında, Tevrat’ın sahihliği ve geçerliliğini savunmuştur. Bakara 40 ve Maide 48. âyetin yanında Kur’an’dan bir çok âyeti de delil olarak getiren Ateş, Kur’an’ın, indiği sırada Kitap Ehli’nin elinde bulunan “Kitab”ı, yani Tevrat ve İncil’i doğruladığını öne sürmüştür[84]. Yahudilerin Tevrat ayetlerini değiştirdiğini bildiren Kur’an âyetlerinin manasının, Tevrat’ın asıl metninin tahrif edildiği anlamına gelmediğini belirtmiştir. Ona göre, “Yahudilerin elleriyle yazdıkları Kitap, Tevrat değil, onun âyetleri üzerine yaptıkları tefsirler, şerhler, Tevrat âyetlerini arzuları doğrultusunda yorumlayarak meydana getirdikleri ahkâm kitaplarıdır. Yani, Tevrat’ın tefsirleri -ki Talmud en meşhurudur- ve fıkıh kitaplarıdır. Din adamları, yazdıkları şerhleri, Kitabın aslında bulunmayan ayrıntılara dair içtihat hükümlerini Allah’ın buyrukları olarak görüyor ve halka bunların da Tanrı buyruğu olduğunu söylüyorlardı.”[85]

Ateş, yukarıdaki bu görüşünü, Kur’an’ın Yahudileri Tevrat’ın hükümlerini uygulamaya çağıran âyetleriyle desteklemiştir. O, “Eğer Kur’an indiği sırada Tevrat ve İncil muharref, aslı yok ve Kur’an onları tamamen neshetmiş, ortadan kaldırmışsa, nasıl Yahudilere Tevrat’ın hükümlerini uygulamaları emredilir?” sorusunu sorarak, bu hususa dikkat çekmiştir[86]. Ona göre, Kur’an’ın Yahudileri Tevrat’ın hükümlerini uygulamaya çağırması, Tevrat’ın muharref ve mensuh olmadığını göstermektedir[87].

Ateş’in Kur’an-ı Kerîm’in Evrensel Mesajına Çağrı isimli kitabında yer alan yukarıdaki bu görüşleri[88], aynı kitabın “Tevrat ve İncil’in Tahrifi Sorunu” ara başlığını taşıyan kısmında tekrar edilmektedir. Ancak, Ateş burada, yukarıdaki sözlerinin Tevrat ve İncil’de hiç tahrifat olmadığı anlamına gelmediğini söylemektedir. Kur’an’ın indiği dönemde sahih olan Tevrat’ta, daha sonra değişmeler olmuştur. Müstensihlerin, kasıtlı-kasıtsız hatasından kaynaklanan birçok değişiklik Tevrat’a girmiştir. Ateş, İsrail peygamberleri hakkında Kur’an’da anlatılan kıssaların bazı bölümlerinin bugünkü Tevrat’ta (Kitab-ı Mukaddes) bulunmamasını bu kabil değişikliklerden saymaktadır. O, Tevrat’ın, Kur’an indikten sonra değiştirildiği iddiasına Kur’an’ın muhtevasından delil getirmektedir. Ateş, Kur’an’ın Kitap Ehli’ne, yani Yahudilere hitaben bu anlattıklarının kendi kitaplarında mevcut olduğunu, istedikleri takdirde kitaplarını getirip karşılaştırmalarını, Hz. Peygambere de, eğer kendisine indirilenden şüphe duyuyorsa Kitap Ehli’ne sormasını emrettiğini (Yunus, 94) belirtmekte, dolayısıyla bugünkü Tevrat nüshalarında bulunmayan bu kıssaların Kur’an’ın indiği dönemdeki Tevrat’ta bulunduğuna işaret etmektedir. Ateş, bu konuda kendine Muhammed İzzet Derveze’den de destek bulmaktadır[89].

Ateş, Kur’an’ın indiği dönemde sahih olan Tevrat’ın sonradan değişikliğe uğradığını, belki de İzzet Derveze’den etkilenerek, söylemekte, ancak daha sonra, Hz Muhammed’in peygamberliğinin Tevrat’taki delillerinin tahrif edildiği görüşünü saçma bulmaktadır. O, bu hususta şunları söylemektedir: “Bir kavim, Hz Peygamberin sıfatlarını Tevrat’tan silmek için, herkesin üzerine titrediği Kutsal Kitab’ın metniyle oynayamaz. Hiç kimse bunu yapamaz. Her halde Tevrat, tek nüsha değildi ve Yahudi milleti de Medine’de oturan üç kabileden ibaret değildi. Her kabilenin elinde Kutsal Kitab’ı vardı. Bunların hepsinin birden değiştirilmesi ma’kul mudur?”[90].

Ateş’in bu son cümlesi kendi içinde mantıklı ve tutarlıdır. Hakikaten, Yahudi cemaatleri sadece üç kabileden ibaret değildi. Birinci ve ikinci sürgünde, Yahudiler Filistin’den dünyanın dört bucağına dağılmıştı. Kur’an’ın indiği dönemde, Yemen’de, Filistin’de, Irak’da, Hindistan’da, Habeşistan’da ve Afrika’nın muhtelif ülkelerinde Yahudi cemaatleri yaşamaktaydı. Bağdat yakınlarındaki Sura ve Pumbethia Talmud akademilerinde, Filistin’deki akademilerde (Bet-Midraş) Yahudilik çalışmaları devam etmekteydi. Bu cemaatlerin ellerinde Tevrat nüshaları mevcuttu. İlk dönemde Müslümanlarla muhatap olanlar da sadece Medine ve civarındaki Yahudi cemaatleridir. Dolayısıyla, bu cemaatler böyle bir değişiklik yapmaya kalkışsa bile, bu teşebbüs, diğer bölgelerdeki, özellikle Irak ve Filistin’deki cemaatlerden tepki görecekti. Çünkü o cemaatler için henüz Hz. Muhammed’in ve İslam’ın bir değeri yoktu. Ayrıca, Tevrat’ın Aramca (Targum), Süryanice (Peshitta), Yunanca (Septuagint), Latince (Vulgate) ve diğer bir çok dilde tercümeleri bulunmaktaydı. İbn Teymiyye’nin deyimiyle, bütün bu nüshaların değiştirilmesi mümkün değildir. Bu bakımdan, Ateş’in bu sözü tartışmasız doğrudur. Ancak, Tevrat’ın tahrifini savunan muhatabını bu mantıklı cevabı veren Ateş, Kur’an indikten sonra müstensihlerin kasıtlı-kasıtsız değişiklik yaptığını, İsrail peygamberleri hakkındaki kıssaların bazı bölümlerinin Tevrat’ta bulunmamasının bundan kaynaklandığını söylemektedir[91]. Bu ise, yukarıdaki mantıklı cevapla tamamen çelişmektedir. Çünkü, Hz. Muhammed’in sıfatlarını ihtiva eden âyetleri bütün Tevrat nüshalarından kaldırmak nasıl mümkün değilse, İsrail peygamberlerinin kıssalarını kaldırmak da mümkün olmamalıdır.

Ateş’in başka bir çelişkisi de şudur: Tevrat’ta tahrifin olduğunu savunan muhatabına cevap verirken şöyle demektedir: “Kaldı ki, Peygamber’in Tevrat’ta vasıfları yazılı olsa bile bunu tahrif etmelerine ne gerek var? Kendileri inanmadıktan sonra bu vasıfların Hz. Muhammed’e uymadığını söylerlerdi. Kendilerini inanmaya zorlayan mı vardı? …Tevrat, Arapça değil, İbranice idi. Onun dilini Araplar anlamıyorlardı… Tevrat Arapça olmadığına ve Araplar onu anlamadıklarına göre, Yahudiler, Hz. Muhammed’in sıfatlarını silmek için ne diye Tevrat’ı değiştirsinler? Tevrat’ta böyle şeyler yoktur, deyip çıkarlardı. Aksini kim ispat edecekti? Tevrat’ın dilini bilmeyen, yazısını okuyamayan insanlar mı?”[92]

Ateş’in Hz. Muhammed’in sıfatları için öne sürdüğü bu gerekçe, İsrail peygamberlerinin kıssaları için de geçerli olmalıdır. Kur’an indikten sonra, Kur’an’da var diye veya başka sebeplerden dolayı Yahudi müstensihlerin İsrail peygamberleri hakkındaki kıssaların bazı bölümlerini Tevrat’tan ve diğer kutsal kitaplardan silmiş olmaları mümkün değildir. Eğer bu gerekçeleri göz önünde bulundurarak Eski Ahid’i müstensihler değiştirmeye kalksaydı, Kur’an’da da varolan, Yahudileri lanetleyen, onların sefil davranışlarını hikaye eden, inançsızlıktaki direnişlerini anlatan bölümleri de kaldırmaları gerekirdi. Halbuki Kur’an’ın anlattıklarıyla mutabık olan bu bölümler, bugünkü Tevrat nüshalarında halen yer almaktadır. Muarızına cevap verirken, Hz. Peygamber’in sıfatlarını silmek için hiç kimsenin, üzerine titrenilen Tevrat’ın metniyle oynayamayacağını, bunu kimsenin cesaret edemeyeceğini söyleyen Ateş’in bu durumu İsrail peygamberlerinin kıssalarında göz önüne almaması, izahı mümkün görünmeyen bir çelişkidir[93].

SONUÇ

Yahudi kaynaklarından faydalanarak yapmış olduğumuz bu çalışmada, Tevrat’ı çeşitli yönleriyle inceledik. Bu çalışma sonunda, Müslümanlar arasında da zaman zaman tartışma konusu olan Tevrat hakkında şu neticelere vardık.

Tevrat’ın İbranîce karşılığı olan “Torah” kelimesi, Yahudi kültüründe ve Eski Ahid’de genel bir anlama sahip bulunmaktadır. Bu kelimenin “Musa Kitabı”nın özel adı olduğuna dair Eski Ahid’de kesin bir ifadeye rastlanmamaktadır. “Musa Kitabı”na özel isim olarak “Torah” ismi, daha sonra Yahudiler tarafından verilmiştir. Bu isim, zamanla, bütün Eski Ahid’i kapsayan bir isim haline gelmiştir. Kur’an’daki “Tevrat” kelimesi de, İbranice aslı “Torah” gibi genel bir anlam ifade etmektedir. Kur’an’da, bu kelimenin “Musa Kitabı”nın adı olduğunu belirten açık bir ifade bulunmamaktadır. Kur’an’a göre Tevrat, Allah’ın Beni İsrail peygamberlerine gönderdiği vahiylerin genel adıdır.

Tevrat’ta anlatılan vahiy sürecinin incelenmesinden, Musa’ya gelen vahyin kapsamının bugünkü Tevrat’ın hacmi kadar olmadığı anlaşılmaktadır. Eski Ahid’de ve Rabbanî kaynaklarda, bunu doğrulayan haberler bulunmaktadır. Yeşu Kitabı’nda, Musa’nın kitabının tümünün bir mezbah üzerine yazıldığı belirtilmektedir. Rabbilerin açıklamasına göre bu mezbah, on iki taştan yapılmıştır. Bu haberler doğru kabul edilirse, Spinoza’nın da belirttiği gibi, Tevrat’ın bütün sözlerinin bu on iki taş üzerine sığması mümkün değildir. Bundan da, “Musa Kitabı”nın muhtevasının, en azından, on iki taş üzerine sığacak kadar, bugünkünden kısa olduğu ortaya çıkmaktadır. Başka bir ifadeyle, bugünkü Tevrat’ın muhtevası, tamamen Musa’ya ait değildir.

“Musa Kitabı”nın muhtevasını, kanaatimizce, levhalarda yazılı olarak verilen On Emir’le (Asarat Ha-Dıvarîm) sözlü olarak verilen kanun ve hükümler oluşturmaktadır. On Emir’in de dahil olduğu bu kanun ve hükümlerin bütününe hem “Torah”, hem “Mitzva” denilmektedir. “Torah” genel, “Mitzva” ise daha özel bir anlam taşımaktadır. “Musa Kitabı”nın (Tevrat’ta, “Sefer Moşe”; Kur’an’da, “Kitabu Musa”) muhtevasını oluşturan bu kanun ve hükümler, Musa’ya bir defada toptan değil, ihtiyaç hasıl olduğu anda vahyedilmiştir. Bunu, hem Kur’an, hem Tevrat teyit etmektedir. Kutsal kitapların bir defada inzal inzal edilmesi, vahyin genel mantığına aykırıdır. Kur’an nasıl olaylara bağlı olarak uzun zaman içinde vahyedilmişse, diğer kutsal kitaplar da aynı şekilde vahyedilmiştir.

Musa’nın, kendisine gelen vahiyleri yazıp yazmadığı, tam olarak bilinmemektedir. Tesniye’nin 31.bâbının 9 ile 25 ve 26. cümlelerinde, Musa’nın, “Torah”ın sözlerini bir kitaba yazdığı ve bu kitabı, Ahit sandığı’nın yanına koyması için Levioğulları Kohenlere teslim ettiği belirtilmektedir. Tesniye’deki bu cümlelere dayanılarak, Dıvarim Rabah’da ve Maimonides’in Mişne Torah’ında, Musa’nın on üç Tevrat nüshası yazdığı, bunların on ikisini on iki kabileye dağıttığı, birini de Ahit Sandığı’nın içine koyduğu zikredilmektedir. Dıvarim Rabah’da ve Mişne Torah’da yera alan bu haber, Eski Ahid’in I.Krallar ve II.Tarihler kitapları tarafından doğrulanmamaktadır. I.Krallar ve II.Tarihler kitaplarında, Süleyman zamanında Ahit Sandığı’nın açıldığı ve içinden İki Taş Levha’dan başka bir şeyin çıkmadığı açıklanmaktadır. Buna göre; ya bu nüsha kaybolmuştur, veya, Dıvarîm Rabah’da ve Mişne Torah’da anlatılanların tarihî gerçekliği bulunmamaktadır. Yahudi araştırmacı Hava Lazarus-Yafeh son düşünceyi desteklemektedir. Müslümanlarla Yahudiler arasındaki tahrif polemiğini kapsamlı olarak inceleyen Lazarus-Yafeh, on üç nüsha teorisinin Müslüman polemikçilere karşı uydurulduğu kanaatindedir[94]. Tesniye’de, Musa’nın Tevrat’ı yazdığını ifade cümlelerden sonra Tevrat’ın muhtevasının daha üç bâp devam etmesi, ve Rabbani kaynaklardaki tek nüsha ile ilgili rivayetler bu kanaati teyit etmektedir.

Bütün bunlar, Tevrat’ın, Musa’dan çok sonra, tedricen ortaya çıktığını göstermektedir. Muhtemelen, Musa’ya gelen vahiy, belli bir döneme kadar hafızalarda sözlü olarak korunmuş, daha sonra, birileri tarafından, bütün kaynaklar derlenerek yazıya geçirilmiştir. Bu metne, Musa’ya gelen vahiyle ilgisi olmayan ilaveler de katılmıştır. Böylece, metnin muhtevası kabarmış ve, neticede, Musa’ya verildiğine inanılan “Tevrat” ortaya çıkmıştır.

Musa’dan çok sonra tespit edilmiş olan bu Tevrat, Rabbanî kaynaklarda anlatıldığına göre, aslî yapısını koruyamamış, devamlı değişikliğe ve tahrifata maruz kalmıştır. Yehuda kralı Yoşiya’nın Mabed’deki katakompa gizlemesinden sonra da, bir daha ele geçirilememiş ve tamamen ortadan yok olmuştur. Kudüs Talmudu’nda belirtildiğine göre, bu Tevrat, halen orada bulunmaktadır.

Bugün mevcut olan Tevrat, II.Mabed Dönemi’nde Ezra tarafından tespit edilmiştir. Ezra, bu Tevrat’ta birtakım değişiklikler yapmıştır. Ondan sonra Knesset Ha-Gadol ve Soferim, Tevrat üzerinde çalışmaya devam etmiştir. Özellikle Soferîm, bu yeni Tevrat’ın teşekkülünde önemli rol oynamıştır. Bazı rabbiler, onları, Tevrat’ta bazı kasıtlı değişiklikler yapmakla da suçlamışlardır.

Ezranın tespit ettiği Tevrat’ın Makkabiler Dönemi’ne kadar bir çok versiyonu kullanılmıştır. Makkabiler Dönemi’nde, Yahuda Makkabi’nin önderliğinde bu versiyonlar ortadan kaldırılarak tek standart Tevrat metni oluşturulmuştur. Bu metin, bütün Yahudi cemaatlarına dağıtılmış, ve ellerindeki eski nüshalarla değiştirtilmiştir. Böylece, bütün Yahudi dünyasında Tevrat’ın tek versiyonunun kullanımı yaygınlaşmıştır. Bu yüzden, Maimonides ve Abraham İbn Davud gibi Yahudi savunmacılar, zamanlarındaki bütün Tevrat nüshalarının aynı versiyona dayandığını iddia edebilmişlerdir. Daha sonra ortaya çıkan massoraistler, Tevrat’ın bugünkü metninin kıraat şeklini tesbit etmişlerdir.

Yahudilikte Tevrat’a olan bakış, tarih boyunca, farklılık göstermiştir. Rabbanî Yahudiliğin ve onun günümüzdeki uzantısı Ortodoksluğun temelini oluşturan Rabbanî kaynaklarda, bir taraftan, “Bugünkü Tevrat’ın Musa’ya verilen Tevrat olduğu ve hiç değişikliğe uğramadığı” vurgulanırken, diğer taraftan, onun değiştirildiği, tahrif edildiği, içinde bilgi yanlışlıklarının ve çelişkilerin bulunduğu belirtilmiştir. Ayrıca, Tevrat’ın Musa’ya, yazılı ve sözlü olarak verildiği iddia edilmiş; rabbilerin yorumunu ihtiva eden “Sözlü Tevrat” (Torah Şebaalpeh), onların yanında daha değerli sayılmıştır.

Yukarıda belirtilen bütün bu hususlar, Tevrat hakkında Yahudilerde şüpheler uyandırmıştır. Klasik dönemde de hissedilen bu şüpheler, Modern dönemde daha da artmıştır. Modern Yahudi, “Tanrı bize, gözetmemiz için emirlerde bulundu mu?” sorusunu sormuştur. O, bu sorunun cevabını araştırma neticesinde, Rabbanî kaynaklarda yer alan ve Ortodoks inancın esasını oluşturan, “Tanrı, yorumlarıyla birlikte, Tevrat’ı, harf ve kelimeleriyle, Musa’ya yazdırmıştır” anlayışını terketmiştir. Ona göre Tevrat; Tanrı’nın yazdırdığı bir kutsal kitap değil, asırlar boyunca tedricen gelişen, içinde ilahî unsur bulunduğu gibi beşerî unsur da bulunan bir kitaplar kolleksiyonudur.

Müslümanlarca polemik konusu yapılan Tevrat’ın ve diğer kutsal kitapların tahrifi konusu hala tartışmaya açıktır. Biz bu çalışmada, Tevrat’ın bir çok defa tahrif edildiğini ve bunu Yahudi Rabbilerin doğruladığını ortaya koyduk. Ancak bu, bugün Yahudilerin elinde bulunan Tevrat’ın tamamen tahrif edildiği iddiasını teyit etmez. Tevrat’ı Kur’an-ı Kerim ile karşılaştırdığımız zaman, iki kutsal kitabın yaklaşık %50 oranında birbiriyle uyuştuğunu görürüz. Evet, Tevrat ve diğer Yahudi kutsal metinleri uzun zaman diliminde derlenmiş ve bu metinlere dışarıdan birtakım şeyler girmiştir. Fakat bu, Tevrat’ın Allah kelamı olmasını tamamen ortadan kaldırmamaktadır. Kur’an-ı Kerim açısından baktığımızda, Tevrat’taki bir çok bölümün Allah kelamı olduğunu açıkça görebiliriz. Bunların dışında kalan kısımların, vahyin yerelliği ve nesih gibi hususlar dolayısıyla ne kadarının Allah kelamı olup olmadığını bilemeyiz. Bundan dolayı, bir çok ılımlı Müslüman alimin tavsiye ettiği gibi, İncil de dahil olmak üzere, Tevrat hakkında Müslümanlar ihtiyatlı olmalıdırlar. Bu kitaplar hakkındaki bakışın temelini Kur’an-ı Kerim oluşturmalıdır.

Kur’an-ı Kerim, Tevrat’ın mahiyeti ve hangi peygambere gönderildiği konusunda açık bilgi vermediği gibi onun metninin tahrifi konusunda da hiçbir şey söylememektedir. Müslüman bilginlerin çoğunluğu tarafından Tevrat’ın metninin tahrif edildiğine delil olarak gösterilen ayetlerin öncesine ve sonrasına bakıldığında, bu ayetlerin Tevrat’la hiçbir ilgilerinin olmadığı görülür. Mâide suresi 41. âyet bunun en iyi örneğidir. Bu âyete göre Yahudiler, bir olayın hükmünü (44. âyetten bu olayın bir yaralama veya cinayet olduğu anlaşılıyor) öğrenmek için Hz. Peygamber’e bir heyet göndermişler, fakat verilen hüküm işlerine gelmeyince onun sözlerini çarpıtmışlardır. Onların bu davranışı âyette, “yuharrifûne’l-kelime min ba’di mevâdı’ıhî” cümlesiyle tanımlanmıştır. Bu cümle bazı Türkçe meâllerde, hemen Tevrat’la ilişkilendirilmiş ve tahrif edilenin Tevrat olduğunu göstermek için parantez içi açıklama yapılmıştır[95]. Halbuki burada söz konusu edilen, onların Tevrat’ın metnini tahrif etmeleri değil, Hz. Peygamber’in sözlerini çarpıtmalarıdır. Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın da belirttiği gibi, olayın hükmü ellerindeki Tevrat’ta bildirilmiştir[96]. Bu hüküm bugünkü Tevrat’ta da mevcuttur[97].

Kur’an-ı Kerim açısından Tevrat’ın tahrifi konusunda, Bakara suresi 79. âyete de değinmek gerekir. Bu âyette; Yahudi bilginlerin kitabı elleriyle yazıp “Bu, Allah katındandır!” dedikleri ve küçük bir menfaat için bile bunu yaptıkları belirtilmektedir. Takip eden 80. âyette ise, o Yahudi bilginlerin “Sayılı günler dışında ateş bize asla dokunmayacaktır.” dedikleri bildirilmektedir. Burada söz konusu edilen kitap, Tevrat değil, onun yorumu olan Mişna ve Talmud’dur. Talmud rabbileri, cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak karşılığında kısas emreden Tevrat âyetinin hükmünü diyete çevirmişlerdir[98]. Bunun dışında Tevrat’ta, zina, cinayet ve benzeri suçların cezası ölüm olarak bildirilmişken, Talmud rabbileri bunu da değiştirmiş, suçun türüne göre ceza tespit etmişlerdir[99]. İşte, Bakara suresi 80.âyette söz konusu edilen “cehennem ateşinin Yahudilere kısa bir süre için zarar vereceği” anlayışı da Talmud rabbilerinin bir yorumudur. Talmud’un Roş Ha-Şana bölümünde, günah işleyen Yahudilerin cehennemde sadece on iki ay kalacakları belirtilmektedir[100]. Tevrat’ta böyle bir şey yoktur. Bu da gösteriyor ki, Bakara suresinin 79 ve 80.âyetlerinde belirtilen husus, Tevrat’la değil, Mişna ve Talmud’la ilgilidir.

Sonuç olarak; Kur’an’da bahsedilen kasıtlı tahrif, Tevrat’ın metniyle ilgili değildir. Tevrat’ın metninin bütünü Kur’an’da problem edinilmemiştir. Kur’an’a göre önemli olan, onun içinde hidayete sevk edici ahkâmın bulunmasıdır. Bununla birlikte, Kur’an’ın, Yahudilerin elinde iki kapak arasında mevcut olan Tevrat’ın içindekilerini bütünüyle onayladığı söylenemez. Bazı Yahudilerin de söylediği ve kabul ettiği gibi, uzun zaman içerisinde derlenen Tevrat’ın metnine dışarıdan birtakım şeyler girmiştir. Tevrat’ı derleyenler, bazı bölümleri mantıksal bütünlüğü içerisinde kompoze edememişlerdir. Bu, özellikle kıssalarda görülmektedir. Daha sonra, Soferim denilen rabbiler, bundan kaynaklanan hataları ve çelişkileri gidermeye çalışmış; şüpheye düştükleri yerlerde, şüpheli cümleleri paranteze almışlardır. Belli bir dönemden sonra, kutsallaştırılması nedeniyle, Tevrat’ın içindeki bütün metinler olduğu gibi muhafaza edilmeye çalışılmıştır. Bu da, Tevrat’ın bütün bölümlerinde; bir takım boşlukların, rahatsız edici tekrarların, elle tutulur, gözle görülür çelişkilerin olduğu gibi kalmasına yol açmıştır.

[1]. Bkz. Matta, 5:17.

[2]. Bkz. Ahkaf, 12; Maide 48; Bakara, 40.

[3]. Maide, 44; En’am 91.

[4]. Bkz. Resullerin İşleri, 15: 19-20.

[5]. Bkz. Saadya Gaon, The Book of Beliefs and Opinions, Translated From the Arabic and Hebrew by Samuel Rosenblatt, USA 1976 (ikinci baskı) 8:9.

[6]. Bkz. Geiger, Judaism and Islam, Almanca’dan İngilizce’ye Çev: F.M. Young, Zohar Books, Tel-Aviv 1969.

[7]. Müslüman bilginlerin Tevrat’ın tahrifi ve tebdili meselesindeki görüşlerinin detayı hakkında bkz. İbn Teymiyye, El-Cevabu’s-Sahîh Limen Beddele Dine’l-Mesih, Kahire 1964, I/359-368. Krş. Goldziher, “Ehl-i Kitaba Karşı İslam Polemiği II”, Ankara Ünv. İlahiyat Fak. İslam İlimleri Enstitüsü Dergisi, Sayı V, Ankara 1982, sf. 254-256.

[8]. Bkz. İbn Hallikan, Vefayâtu’l- Ayân, Tahkik: İhsan Abbas, Beyrut 1970, III/329.

[9]. Bkz. H. Hirschfeld, “Mohammedan Critisizm of The Bible”, The Jewish Quarterly Review, The Original Series as Published in England, Ktav Publishing House, New York 1966 (year 1901), Vol XIII/228.

[10]. Bkz. Goldziher, agm, 260.

[11]. Bkz. İbn Hazm, El Fasl fi’l-Milel ve’l-Ehvâi ve’n-Nihal, Daru’l-Marefa, Beyrut 1986, 1/155.

[12]. Bkz. İbn Hazm, 1/215.

[13]. Goldziher, agm, 256.

[14]. Bkz. İbn Hazm, I/116-224.

[15]. Goldziher, agm, 260.

[16]. İbn Hazm, I/143-150.

[17]. Bkz. Kirkisanî, Kitabu’l-Envâr, I:15.1.

[18]. Tesniye, 34:5.

[19]. Yeşu, 24:26.

[20]. Bkz. TB, Baba Batra, 15a; TB, Menahot, 3a; TB, Makkoth, 11a. Sifre on Deuteronomy, Piska 357.

[21]. Bkz. İbn Hazm, I/193.

[22]. İbn Hazm, I/ 193.

[23]. Yoşiya’nın oğulları Yehuahaz ile Elyakim’in krallıkları, II.Krallar’da ve II.Tarihler’de anlatılmaktadır.Bkz. II.Krallar 23.Bap; II.Tarihler 36.Bap.

[24]. Bkz. TB, Sanhedrin, 102b;TB, Sanhedrin, 103b. Ayrıca bkz. MR, Ester Rabah, X:11; Ruth Rabah, X:7.

[25]. Ahazya hakkında geniş bilgi için bkz. II.Krallar, 8:25-29.

[26]. Bkz. TB, Sanhedrin, 102b.

[27]. Ahaz hakkında bkz.II.Krallar, 16:1-20.

[28]. Bkz. TB, Sanhedrin, 103b.

[29]. TB, Sanhedrin 103b.

[30]. TB, Sanhedrin, 103b.

[31]. Albo, III:22.

[32]. Tesniye, 31:9.

[33]. Tesniye, 31:26.

[34]. Tesniye, 17:18.

[35]. Kirkisanî, Kitabu’l-Envâr, II:19.1

[36]. Bkz. II.Krallar, 22:8-11; II.Tarihler, 34:14-19.

[37]. II.Tarihler, 34:15.

[38]. Bu ifade Kudüs Talmudu’nda geçmektedir. Bkz. TY, Şekalîm, VI:1,2.

[39]. Kirkisanî, Kitabu’l-Envâr, II:19.2

[40]. Babil Talmudu’nda, Tevrat’ın İsrail’de üç defa unutulduğu; birincisinde Ezra, ikincisinde Tannaim’den Rabbi Hillel, üçüncüsünde ise Rabbi Hiyya ve oğulları tarafından yeniden tesbit edildiği ifade edilmektedir (bkz.TB, Sukkah, 20a; TB, Sanhedrin, 21b). Leon Nemoy, Abraham Harkavy’nin, Kirkisanî’nin Talmud’un bu cümlesini yanlış yorumladığını söylediğini nakletmektedir. Bkz. Leon Nemoy, “Al-Qirqisanî’s Accaount of the Jewish Sects”, Cilt. VII/ 331.

[41]. Bkz. Kirkisanî, Kitabu’l-Envâr, I:3.3. Ayrıca bkz. Leon Nemoy, Al-Qirqisani‘s Account of the Jewish Sects, Cilt.VII/331; Geoffrey Khan, “Al-Qirqisani’s Opinions Concerning the Text of the Bible And Parallel Muslim Attitudes Towards the Text of the Qur’an”, The Jewish Quarterly Review, Philadelphia 1990, Cilt. LXXXI/ 62.

[42]. İbn Hazm, I/198.

[43]. İbn Hazm, I/117.

[44]. Ananîler, Karailiğin ilk kurucusu Anan ben David’in taraftarlarıdır.

[45]. Bu kısım el-Fasl’ın matbu nüshalarında bulunmamaktadır. Bunu, Hartwig Hirschfeld, Biritish Museum Or.842’de kayıtlı elyazma nüshadan “Mohemmadan Criticism of the Bible” isimli makalesinde metin olarak nakletmiştir. Bkz. Hirschfeld, agm, 235 (ek l). İbn Hazm’ın çağdaşı olan meşhur Müslüman dinler tarihçisi Birunî de Tevrat nüshalarından bu husustaki tarihleri vermiştir. Onun naklettiğine göre bu tarih Yahudilerin Tevrat’ında 1656, Samirilerin Tevrat’ında 1307, Hıristiyanların Tevrat’ında ise 2242 olarak çıkmaktadır (bkz. Günay Tümer, Birunî’ye Göre Dinler ve İslâm Dini, Diyanet İşleri Başkanlığı Yay, Ankara 1986, sf. 186). Birunî’nin verdiği tarihler, Septuagint (Hıristiyan Tevratı) dışında, İbn Hazm’ın verdiği tarihlerle uyuşmamaktadır.

[46]. Bkz. HHT, Bereşit 3-4.

[47]. Bkz. Torah- Neviim- Ketuvîm, İbranice- İngilizce, İngilizce metni gözden geçiren: Herold Fisch, Hotsaat Koren Yeruşalayım, Yeruşalayım 1989, Bereşit 3-4.

[48]. Septuagint, Genesis 3-4.

[49]. Bkz. Targum Onkelos, Genesis 3-4; The Jerusalem Bible, Genesis, 3-4.

[50]. Bkz. Hirschfeld, agm, 228.

[51]. Yahudi Rabbiler, Ezra’yı Musa ile mukayese etmiş ve onun da Musa gibi Tevrat’ı almaya layık olduğunu ileri sürmüşlerdir. Rabbilere göre, Musa önce gelmeseydi, Tevrat Ezra’ya verilmiş olacaktı. Fakat Musa önce gelmiş ve Tevrat ona verilmiştir. Bkz. TB, Sanhedrin, 21b; Tosefta, Sanhedrin, 4:7.

[52]. Bkz. El-Karafi, Kitabu’l-Ecvibeti’l-Fahira ani’l-Es’ileti’l-Fâcira (Paçacızade’nin “El-Farık Beyne’l-Mahluk ve’l-Halık” Mısır 1322 H) isimli eserinin kenarında, sf. 109-111.

[53]. El-Karafî, 235-265.

[54]. El-Karafî, 245-246.

[55]. Bkz. El-Karafî, 120.

[56]. Bkz. El-Karafî, 112.

[57]. El-Karafî, 120.

[58]. Bkz. TB, Soferim, I:8; TB, Sefer Torah, II:8; TB, Megillah, 9a.

[59]. Bkz. TB, Megillah, 9a; TB, Soferim, XI:1.

[60]. Karafî, 121.

[61]. Karafî, 121.

[62]. Bkz. İbn Kayyim el-Cevziyye, Hidayetü’l-Hıyarâ fi Ecvibeti’l-Yehud ve’n-Nasarâ (Abdurrahman Beğ Paçacızade’nin “El-Fârık Beyne’l-Mahlûk ve’l-Hâlık, Mısır 1322 H” isimli eserinin kenarında), 355-356.

[63]. İbn Kayyim el-Cevziyye, 359.

[64]. İbn Kayyim el-Cevziyye, 361.

[65]. İbn Kayyim el-Cevziyye, 340-342.

[66]. İbn Kayyim el-Cevziyye, 353.

[67]. İbn Kayyim el-Cevziyye, 37.

[68]. Bkz. TB, Megillah,9a-9b; TY, Megillah, I:9; TB, Soferim, I:8-9; TB, Sefer Torah, I:9; Midraş Tanhuma Al Hamişa Humşey Torah, Yeruşalayım 1927, Şemot 22.

[69]. Bkz.İbn Haldun, Tarihu İbn Haldun el-Müsemmâ bi Kitebi’l-Iber ve Divani’l-Mübteda ve’l-Haber, naşir: Muhammed Mehdî el-Hıbabî, Kahire 1936, I/8. Onun meşhur tarihinin Mukaddimesi’nin hemen başında yer alan Tevrat’ın tahrifi ile ilgili bu sözleri, Mukaddime’nin çoğu baskısında bulunmamaktadır. Biz sadece Muhammed Mehdi Hıbabî tarafından neşredilen tahkikli baskıda bu kısmı bulabildik. Ayrıca Goldziher “Ehli Kitaba Karşı İslam Polemiği” adı altında Türkçe’ye çevrilen makalesinde bu kısmı Mukaddime’nin Bulak baskısından nakletmiştir. Bkz. Goldziher, agm, sf. 257.

İbn Haldun’un Tevrat’ın tahrifi hakkındaki görüşünün yer aldığı bu kısımda, İbn Abbas’ın Buhari’nin Sahih’inde nakledilen bir sözüne atıfta bulunulmaktadır. Burada, İbn Haldun ile İbn Abbasın sözü birbirine karışmaktadır. Goldziher’in, adı geçen makalesinde naklettiği metnin dipnot açıklamasından, Yahudi alimlerin Tevrat’tan bazı yerleri değiştirdikleri görüşünün İbn Abbas’ın Buhari’nin Sahih’inin Kitabu’ş-Şehade 29. da nakledilen sözüne dayandığı anlaşılmaktadır (İbn Abbas, şöyle demiştir: “Ey Müminler! nasıl oluyor da Ehl-i Kitab’a sorabiliyorsunuz. Allah’ın Peygamberine vahyettiği kitabınız Allah hakkında en doğru haberleri vermektedir. Siz o kitabı değiştirilmemiş haliyle okuyorsunuz. Allah size, Ehli Kitab’ın Allah’ın yazdıklarını değiştirdiklerini, kendi elleriyle kitabı tahrif ettiklerini ve bu Allah katındandır diyerek az bir değere değiştirdiklerini haber vermiştir.”) Goldziher, adı geçen makalesinin başlarında da buna açıklık kazandırmaktadır (bkz. Goldziher, agm (I.kısım), İslam İlimleri Enstitüsü Dergisi, Ankara 1980, sayı IV, sf. 154). Hıbabî’nin tahkikli neşrinde ise, bunun tam tersi ortaya çıkmakta, İbn Abbas’ın Buhari’nin Sahih’inde nakledilen sözüyle Tevrat’taki tahrifin yorumla ilgili tahrif olduğunun beyan edildiği görülmektedir. Metinde yapılan noktalama işaretleri bunu açıkça göstermektedir (bkz. I/8). Ayrıca, Emir Şekib Arslan’ın Hıbabî neşrini esas alarak Mukaddime üzerine müstakil bir cilt halinde yazdığı talikâtta bu daha açık görülmektedir. İbn Haldun’un bazı görüşlerini kritik ettiği bu talikâtta Emir Şekib Arslan, İbn Haldun’un, “İçinde Allah’ın hükmü bulunan Tevrat yanlarındadır” âyetini temel alarak Tevrat’ın tebdiline inanmadığını belirtmektedir. Onun naklettiğine göre İbn Haldun, “Eğer Yahudiler Tevrat’ın lafızlarını değiştirmiş olsalardı, içinde Allah’ın hükmü bulunan kitap yanlarında olmazdı” demiştir. O, bu görüşüne delil olarak, İbn Abbas’tan şu sözü nakletmiştir: “Bir milletin kendi peygamberine indirilen kitabı kasten değiştirmesinden Allah’a sığınırım.” (Bkz. Tarihu İbn Haldun, Mulhak Li’l-Cüz’i’l-Evvel, (Emir Şekib Arslan’ın ta’likâtı) 51.

[70]. Şammay ve Hillel, M.Ö. 30 ile M.S. 10 yılları arasındaki dönemde adını duyurmuş iki Tanna’dır. Tannaîm’in ilk neslindendirler. Birbirine muhalif olan Şammay ve Hillel’in görüşleri, daha sonra birer ekol oluşturmuştur. Bkz. Strack, 109.

[71]. Sanhedriyyun, Roma hakimiyeti döneminde Kudüs’de kurulan ve yüksek mahkeme konumunda olan Sanhedrin üyeleridir. İsmi Yunanca “Sunedrion” (Konsil) kelimesinden adapte edilmiş Sanhedrin’in yetmiş üyesi vardı. Ölüm cezasını gerektiren suçların davaları ve diğer önemli meseleler bu yüksek mahkemede görüşülür ve karara bağlanırdı. Bu yüksek mahkeme, ayrıca, kanun koyma ve kaldırma yetkisine sahip tek otorite idi.

[72]. Bkz. Takiyyüddin Ebi’l-Abbas Ahmed bin Ali el-Makrizî (H. 845), Kitabu’l Mevâız ve’l-İ’tibâr Bizikri’l-Hıtat ve’l-Âsâr El-Ma’ruf Bi’l-Hıtati’l-Makriziyye, Mektebetu’s-Sakafati’d-Diniyye, Kahire ?, II/475 (II cilt).

[73]. Bkz.TB, Berakot, 5a; İbn Habib, Berakot 5; TY, Megillah, IV:1; İsrael Friedlander, Selections From The Arabic Writings of Maimonides, Leiden 1909, 35-36.

[74]. Bkz. TB, Baba Batra, 14b-15a.

[75]. Pesikta Rabati, Piska 5. Pesikta Rabati’de yer alan bu rivayetin benzeri Semoth Rabah’da da bulunmaktadır. Burada, yazılması müsaade edilmeyen Sözlü Tevrat’ın, Mişna, Talmud ve Haggadah olduğu belirtilmektedir. Bkz.MR, Şemoth Rabah, XLVII:1.

[76]. Tahrifin Tevrat’ın asıl metninde olmadığı görüşünde olan başka bir Müslüman alim, Hindistanlı Şah Veliyyullah Dehlevî’dir. Dehlevîye göre tahrif, Tevrat’ın asıl metninde değil, tercümelerinde olmuştur. Bir âyeti, mânâsının gayrına hamletmek suretiyle de Tevrat’n yorumunda tahrif yapılmıştır. Bkz. Şah Veliyyullah Dehlevî, El Fevzu’l-Kebir Fi Usuli’t-Tefsir, Türkçe’ye çev: Mehmed Sofuoğlu, Çağrı yayınları, İstanbul 1980, 13.

[77]. Bkz. İbn Teymiyye, El-Cevabu’s-Sahih Limen Beddele Dine’l-Mesîh, Matbaatu’l-medenî, Kahire 1964, I/367-369 (IV cilt).

[78]. İbn Teymiyye, I/369.

[79]. İbn Teymiyye, I/380.

[80]. Elmalılı, 1/506.

[81]. Elmalılı, IV/2310

[82]. Elmalılı, I/336.

[83]. Elmalılı, I/411.

[84]. Bkz. Ateş, Kur’an’ın Evrensel Mesajına Çağrı, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul 1990, 17-35.

[85]. Ateş, 19.

[86]. Ateş, 22.

[87]. Süleyman Ateş’in savunduğu bu görüşün delillerini, Hindistan’da misyonerlik faaliyetlerinde bulunan Protestan Rahip C.G. Pfander de “Mizânu’l-Hak” isimli eserinde aynen kullanmıştır. Rahmetullah el-Hindî’nin “İzhâru’l-Hak” isimli, İslam’ı savunan ve Hıristiyanlığı tenkid eden eserine karşı yazdığı bu kitapta Rahip Pfander, Kur’an’ın kendi zamanındaki Tevrat ve İncil’i tanıdığını, onların geçerli olduğunu açıkladığını belirtmektedir. Hindistan’daki başarılı çalışmaları üzerine İstanbul’a gönderilen, fakat İstanbul’da aynı başarıyı gösteremeyip bir sene sonra İngiltere’ye dönen Rahip Pfander’in bu eseri daha sonra “Gerçeğin Ölçütü” adı altında, küçük risaleler halinde Türkçe’ye çevrilmiştir. Rahip Pfander’in Kur’an’ın kendi zamanındaki Tevrat ve İncil’i doğruladığı iddiası , “Tevrat ve İncil’de Tahrif Yoktur” adını taşıyan risalede yer almaktadır. Bkz. Tevrat ve İncil’de Tahrif Yoktur , Gerçeğin Ölçütü (Mizanu’l-Hakk I) Birinci Kısım, Sevgi Yayınları, Kardeşler Matbaası, Ankara ?.

[88]. Süleyman Ateş’in Tevrat’ın tahrifi meselesiyle ilgili görüşleri için ayrıca bkz.”Cennet Kimsenin Tekelinde Değildir”, İslamî Araştırmalar, Yıl 1989, Cilt III, sayı 1.

[89]. Ateş, 127-129.

[90]. Ateş, 134-135.

[91]. Ateş, 127-138.

[92]. Ateş, 135.

[93]. Ateşin çelişkileri bu kadar değildir. O, yazılarında “Tevrat” lafzını da rasgele kullanmıştır. Tevrat’ın levhalar halinde Musa’ya verilen kitap olduğunu belirten Ateş (bkz. Kur’an-ı Kerim’in Evrensel Mesajına çağrı, sf. 17; “Bazı Ayetleri Müteşabih Olan Kitab Kur’an mıdır?”, Tefsirin Dünü ve Bugünü Sempozyumu, sf.6.), Davud, Süleyman ve Eyyub’un kıssalarını da Tevrat’ın konularına dahil etmektedir (bkz. “Ayetleri Müteşabih Olan Kitab Kur’an mıdır”, sf. 13). Onun Musa’dan üç dört asır sonra yaşamış Davud ve Süleyman’ın kıssalarını Musa’ya verilen Tevrat’a dahil etmesi, izaha muhtaç bir meseledir. O, “Tevrat”ı, Musa’ya verilmiş bir kitap olarak görmekle beraber, Eski Ahid’in tümünü tanımlamak için kullanmıştır.

[94] . Bkz. Lazarus-Yafeh, “Tahrif and Thirteen Torah Scrolls”, JSAI 19 (1995), s. 85.

[95] . Örneğin bkz. Talat Koçyiğit, Kur’ân-ı Kerim ve Türkçe Meâli, Kılıç Kitabevi yayını, Ankara ?

[96] . Bkz. Mâide, 43-45.

[97] . Bkz. Çıkış 21: 12-14, 23-25; Levililer 24: 17-20.

[98] . Bkz. TB, Baba Kamma, 83b-84b.

[99] . Bkz. TB, Baba Kamma, 83a-83b.

[100] . TB, Roş-Haşana, 17a.

kaynak: Prof.Dr. Baki ADAM (fortuna.divinity.ankara.edu.tr)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: