SİNİR HÜCRELERİ NEDEN ENERJİ TASARRUFU YAPAR?

Mayıs 31, 2007

Sahip olduğunuz sinir sistemi ve görme sinirlerinizle aslında olağanüstü bir hızda görebileceğinizi biliyormuydunuz? Peki bu hıza engel olan nedir? Sinir hücreleri hangi amaçla bu hızı sınırlamaktadır?

İnsan vücudu her geçen gün keşfedilen yeni mucizevi özellikleriyle bir yaratılış harikasıdır. Yüce Allah kompleks sistemlerle donattığı insanın yaratılışı hakkında Kuranda şöyle bildirmiştir:

Ey insan, ‘üstün kerem sahibi’ olan Rabbine karşı seni aldatıp-yanıltan nedir? Ki O, seni yarattı, ‘sana bir düzen içinde biçim verdi’ ve seni bir itidal üzere kıldı. Dilediği bir surette seni tertib etti. (İnfitar Suresi, 6-8)

İnsanın ayette bildirilen bu üstün yaratılışı hakkında araştırmalar yapan bilim adamları her gün insan vücudunun sırlarını yeni bir bilgiyle aydınlatmaya devam etmektedirler. Bir süre önce Pennsylvania Üniversitesinde yapılan deneyler, sinir sisteminin hızı konusunu gündeme getirmiştir.

Görme Hızı Nasıl Tespit Edildi?

Araştırmacılar, görme hızını tespit etmek için denek olarak kullandıkları domuzların retinalarına elektrotlar yerleştirdiler. Retina, göze giren ışığın görme sinirlerine aktarıldığı ve ışığın bir seri kimyasal değişim geçirerek elektrik sinyaline dönüştüğü kısımdır. Bu dönüşümün sebebi, beynin ışığı değil sadece elektrik sinyallerini yorumlayabilmesidir. Daha sonra gözdeki sinir hücrelerinden çıkan akson adı verilen kablo benzeri taşıyıcı uzantılar ile beynin arkasında yer alan görme bölgesine elektriksel sinyaller iletilir. Domuzlarda tüm bu veri aktarım işlemlerinin araştırmacıların hesaplarına göre, saniyede 875 kilobitlik bir hızda gelişir.

Bilim adamlarına göre, insanda aynı veri iletimi 10 kat hızlı gerçekleşmektedir. İnsanın görme yeteneği saniyede 8.75 megabitlik bir hızda işler. Araştırmayı yürüten Vijay Balasubramanian, insanın potansiyelinin gerçekte saniyede 10 megabitin üzerinde olduğunu belirtmektedir. Öyleyse insanın görme sinirleri, neden kapasitesinin altında bir performans göstermektedir?

Sinir Sisteminin Enerji Tasarrufu

Her bir sinir hücresi kendi üstüne düşen görevi 1 milisaniyede (saniyenin binde birinde) yerine getirir. Ancak bilim adamları, insan vücudunun enerji tasarrufu yapmak için hızı kasıtlı olarak düşürdüğünü belirtmektedirler. Buna rağmen çok hızlı görebiliriz; ancak daha hızlı görüyor olsaydık, bu bizi yorgun düşürecek kadar enerji sarfiyatına neden olurdu.

Görüldüğü gibi bizler farkında bile değilken bizim adımıza enerji tasarrufu yapan sinir hücrelerimiz, apaçık bir şuur ve akıl sergilemektedirler. Şuursuz atomlardan meydana gelen ve bir araya gelseler bir toplu iğnenin başını dahi doldurmayacak küçüklükteki sinir hücrelerimiz, Yüce Allahın sonsuz aklının ve ilminin sayısız delillerinden sadece biridir.

Sinir hücrelerinin hızlarını sınırlaması, saatte 300 km’ye ulaşabilen ama yakıt tasarrufu yapmak için daha yavaş giden bir otomobile benzetilebilir. Unutulmamalıdır ki otomobilin hızını ayarlayan akıl ve muhakeme sahibi bir sürücüdür; oysa sinir hücreleri şuursuz atomlardan oluşmuş mikroskobik yapılardır. Bu durum onları yaratan Allahın sonsuz aklının apaçık bir göstergesidir

Beyin Nasıl Enerji Sarf Eder?

Sinir hücrelerinin enerji tasarrufu için böyle bir önlem alması, akla bu enerji sarfiyatının ne boyutlarda olduğu sorusunu getirmektedir. Çünkü insan beyninin kütlesi tüm insan vücudunun sadece % 2sidir. Ancak beyin çalışırken vücuttaki enerjinin % 20sini kullanır. Özellikle sinir yolları yüksek enerji tüketimine sahiptir, dolayısıyla insan çok daha hızlı görmek isteseydi bunu başarırdı, ancak daha çok enerji tükettiği için yorulurdu. İnsanın her bir retina hücresi saniyede 13 bit veri işleme kapasitesiyle çalışır, bu şekilde dahi insan hareket eden nesneleri görebilir. Hareket eden nesneleri yakalamanın öneminin arttığı durumlarda alarma geçen göz veriyi daha hızlı işleyebilir. Retinadaki Ganglion hücreler adı verilen hücreler, hareketli ve hareketsiz hücreler olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Hareketli cisimleri hızlı bir biçimde görmemizin gerektiği durumlarda hareketli hücreler devreye girer, böylece hız yalnızca gerektiği durumlarda artırılmış olur.

Tasarrufu Yapan Hücreler Değil, Onlara Bunu İlham Eden Yüce Allahtır

Tasarruf akıl ve mantık sahibi insanların deneme yanılma yöntemiyle, tespit ettikleri bir gideri sınırlamak için başvurdukları bir yöntemdir. Ancak bu yazının konusu olan enerji tasarrufunu gerçekleştirenler eğitim görmüş, akıl ve mantık sahibi insanlar değil, gözle görülmeyecek kadar küçük, herhangi bir beyne, akla veya şuura sahip olmayan biyolojik yapılar, sinir hücreleri, elektriksel sinyalleri ileten kablolar ve iletim hızını ayarlayan kimyasallardır. Kuşkusuz bir soruna karşı önlem almak, bir çözüm geliştirmek apaçık bir akıl göstergesidir. Tüm kainata hakim olan bu sonsuz şuur ve akıl alemlerin Rabbi olan Allahındır. Allah yarattığı herşeyde ilmini ve aklını tecelli ettirmektedir. Bu gerçek bir ayette şöyle haber verilmiştir:

Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır.(Casiye Suresi, 4)

-İnsan gözü, beyne saniyede 10 milyon bit veri işleme yeteneğine sahiptir. Uzmanlara göre görme sinirleri, kurumlar arasında kullanılan ethernet ağı hızında veri gönderebilmektedir.

-İnsanın her iki gözü de aynı anda, aynı hızla, farklı iki açıdan aldığı görüntüyü hiçbir şaşma olmadan hatasız bir biçimde birleştirip sinyale çevirerek beyne iletir.

ilmimercek.org


İstenen Borç Paraların Zekatı

Mayıs 31, 2007

Başkalarının üzerinde olup deyn (borç) denilen ve nisab mikdarına ulaşmış bulunan paralar zekata tabi olup olmama bakımından şöyle üç kısımdır:

l) Kuvvetli Alacak: Bunlar, borç olarak verilen paralar ile ticaret mallannın bedeli olan alacaklardır. Bu alacaklar, borçlular tarafından ikrar edilince, tahsil edildikleri zaman geçmiş senelere ait zekatları da verilmek gerekir. Şöyle ki: Bir kimsenin iki sene müddetle üzerinde olup ikrar ettiği on bin lira borcu, kendisinden tahsil edilince, geçen o iki yıla ait zekatı vermek gerekir. Bu halde, bu on bin lira, kıymetçe bin dirhem gümüşe eşit olsa, bundan birinci sene için 250 lira, veya 25 dirhem gümüş zekat verilir. Geri kalan 9750 liradan da ikinci sene için İmamı Azam’a göre 240 lira veya 24 dirhem gümüş verilir ki, bu mikdar küsur olan on beş dirhem hariç kalmak üzere 9750 dirhemin kırkta birine eşittir. İki imama göre ise 243 lira 30 kuruş zekat vermek gerekir. Çünkü küsur kalan on beş dirhem de kırkta bir nisbetindc zekata tabidir.
Böyle kuvvetli bir borç olup da üzerinden sene geçmiş ise, bundan en az kırk dirhem mikdarı tahsil edilirse, bunun zekatı hemen verilir. Bundan az tahsil edilirse, hemen zekatının verilmesi gerekmez. Ancak bu mikdar borcu tahsil eden kimsenin başka zekat malı varsa onunla beraber bunun da zekatını verir. Fakat böyle bir borç inkar edilmekte ise, tahsil edildiği zaman geçmiş yıllara ait zekatı, İmam Muhammed’e göre gerekmez. Alacaklının elinde sened veya şahid bulunması bu hükmü değiştirmez. Çünkü her delil hakim için geçerli olmaz. Herkes de dava açıp delillerini ortaya koyamaz. Sahih kabul edilen görüş budur.

2) Orta Alacak: Ticaret için olmayan bir malın bedelinden bir kimse üzerinde kalan alacaktır. Ev kirasından bir kimse üzerinde kalan bir alacak veya eski bir elbisenin verilmesinden dolayı karşılığında istenen bir para gibi. Bu gibi alacaklar, borçlunun üzerinde kaldığı müddet geçecek yıllar için zekata tabi olmazlar. Ancak tam nisab mikdarı (iki yüz dirhem gümüş mikdarı) tahsil edilince zekatı gerekir. Nisabdan az tahsil edilen için gerekmez. Yalnız sahibinin zekata tabi başka malları varsa, o zaman nisab mikdarını bulan bu mallar arasında bunun da zekatı verilir.
İmamı Azam’dan, daha sahih görülen bir rivayete göre, bu kısım alacakların geçmiş yıllara ait zekatları gerekmez. Ele geçtikten sonra, üzerlerinden bir yıl geçmedikçe zekatları gerekmez. Eğer para sahibinin zekata bağlı başka malı olursa, o zaman hepsinin zekatı verilir.

3) Zayıf Alacak: Bu, bir malın bedeli olmaksızın bir kimsenin üzerindc kalan alacaktır. Varisin üzerindc kalan ve sahibine ödenmesi gereken vasiyet parası, henüz ele geçmemiş diyet bedeli, kadının kocası üzerindeki mehir alacağı, boşama anlaşması sonunda alınacak mal bedeli gibi. Bu nevi alacakların geçmiş yıllar için zekatı gerekmez. Nisab mikdarı ele geçip üzerinden bir yıl geçmedikçe de zekatları verilmez. Ancak az çok ne kadar tahsil edilirse, zekata bağlı diğer mallara ilave edilirler. Böylece onların da zekatı birlikte verilmiş olur. Bir rivayete göre, bunlardan diyet ve kitabet bedeli müstesnadır. Bunlar ele geçişlerindcn itibaren zekata girerler. (İmam Şafiî’ye göre alacak, zekatın ödenmesini geciktiremez. Ele geçmese de onun zekatını vermek gerekir. Çünkü borç verilmesi, hak sahibinin arzu ve isteği ile olmuştur. Bu bakımdan fakirin hakkını geciktirmekte hakkı bulunmaz.)


Kağıt Paralarla Banknotların Zekatı

Mayıs 28, 2007

Kaime ve evrak-ı nakdiye denilen kağıt paralar, istenilen zamanda bankaların nakde çevirdiği ve bedellerinin alınabildiği banknotlar nakid para hükmündedir. Çünkü bunların altın ve gümüş gibi piyasada kullanılması adet halinegelmiştir. Bunların karşılıkları gerçekten veya hükmen mevcut bulunmaktadır. Bunlar hazır bir mal demektir ve bütün insanların servetini teşkil etmektedir. Bunlardan yeterince elde bulunduranlar fakir değil, zengin sayılmaktadır. Bunlar sadece bir alacak senedi yerinde değildir. Bunlardan hemen faydalanmak mümkündür. Bunlar birer geçerli para ve değişim vasıtası olarak kabul edilmiştir. Bunlar diğer paralar gibi istenilen zamanda harcanır ve değiştirilerek karşılığında yarar sağlanır.

Onun için bunlar, geçerli para ve ticaret malları hükmünde olup kendi başlarına veya diğer altın ve gümüş paralarla veya ticaret malları ile beraber nisab mikdarında olunca en az iki yüz dirhem kıymetine denk bulununca, sene sonunda altın veya gümüş ile olan kıymetlerinin kırkta biri nisbetinde zekata bağlı olurlar. Bu zekat kendi cinslerinden de verilebilir.

Örnek: Kırk liranın zekatı için bir lira zekat verilmesi caizdir. Aynı şekilde, karışım halinde olup altın ve gümüşü az bulunan madenî paralarla sırf bakırdan, nikelden veya deriden yapılarak geçerli durumda olan paralar hakkında da hüküm böyledir.

Eğer bunlar, altın ve gümüş gibi nakid sayılmayıp zekata bağlanmasalar, fakirler zekat nimetinden mahrum olur. Birçok zenginlerde, servetlerini bu gibi kağıt ve madeni paralara bağlayarak zekat gibi büyük bir nimetin sevabından nasipsiz kalmış bulunurlardı. Böylece zekatın farziyetindeki şer’î hikmet de ortaya çıkmazdı.

Bankalara yatırılan ve belli müddetlerde alınabilen ve karşılığında senedleri bulunup başkalarına devredilebilen asıl paralar da, ikrarla, senedle sabit borç paralar hükmündedir. Onun için bunlar da nisab mikdarında bulunup üzerlerinden her sene geçtikçe zekata bağlı olurlar.


SON OSMANLI ŞEHZADESİNİN SÜRGÜNÜ BİTTİ

Mayıs 25, 2007

Son Osmanlı Hanedanı Ali Vasib Osmanoğlu’nun Mısır’da metfun bulunan naaşı Salı günü İstanbul Eyüp Sultan Camiinde kılınan öğlen namazından sonra Sultan Reşat haziresinde eşinin yanına defnedildi.1918 yılında vefat eden Sultan Reşat’tan doksan yıl sonra ilk kez bir Osmanlı Hanedanı için ülkemizde defin töreni yapılmış oldu.Ulusal medyamızın da ifade ettiği gibi bir avuç insan vardı cenaze merasiminde…Olsun…Hiçbir siyaset adamı yoktu.Siyasetin anaforunun şiddetli esmeye başladığı bu günlerde zaten olsaydılar şaşırılırdı.Osmanlının şimdiki asil soyları siyasetin sığ zihninden ne kadar uzak durursa o kadar kendileri için hayırlı olacaktır.Mütevazi, samimi bir kalabalıkla birlikte namazı kılınan Ali Vasib Osmanoğlu ebedi istirahat kabrine nihayet gömülmüş oldu.Mısır’da 1983 yılında defnedilen bu hanedanın aradan bunca geçen zamandan sonra tekrar kendi öz topraklarına kemiklerinin olsun gömülmesi çok önemli bir hadisedir.

Her insan kendi toprağına gömülmelidir.Her insan aslında gömülmek için toprak kazanır.Eğer bir insan kendi toprağına gömülemiyorsa girdiği o yabancı topraklar her ne kadar Müslüman toprakları da olsa orada rahat olamaz.Bu durum manevi alemin penceresinden bakarken pek mantıklı gibi görünmese de insanın yaşarken son nefesini verdiği toprağın onu tam olarak ruhsal boyutta kabul edip etmeyeceği her zaman şüphelidir.Toprak canlıdır.İnsan gibi.Ona ruhlarımızın hükümranlığındaki bedenlerimizi yerleştirirken beden ile toprağın karılıp karışması sırasında yaşananların uyum içinde olması çok önemlidir.Bu yüzden şehit olanlar müstesna kendi topraklarından uzakta gömülmü� olanlar kıyamete kadar bu farklılığı hissederek toprak altında geçirecek zamanlarının acısını yaşayacaklardır.

Hepimiz hayatımızı yaşarken çoğunlukla kendi öz yurdumuzda bulunur yada ondan uzaklarda farklı bir yer ve atmosferde yaşamak zorunda kalırız.öz yurdundan uzakta yaşamak sürgünde yaşamaktır bir bakıma…İnsan isteyerek yada istemeyerek farklı bir ortamda yaşarken gerçek manada sürgünde demektir.İnsanın ruhsal boyutta gerçek mekan uyumu; bulunduğu ve ait olduğu, kendisinin doğumuna vesile olmuş insanların doğduğu yada fethettiği topraklardır.Bazı ruhlar yaşadıkları sırada bu sürgünü hissederler bazı ruhlar ise toprağa girdiklerinde ilk kez farkına varırlar.Sürgün; kendisini mutlaka bir şekilde yaşayan insana hissettirir.Ali Vasıp Efendinin sürgünlüğü dün bitti.O; artık etrafında sürekli fatihaların ve duaların uçuştuğu bir mekana vardı.

Gitmenin Psikolojisi adlı kitaptan:

Sürgüne gitmek

Sürgün; sürülmektir.Sürgüne gitmek; yaban ellere, bilinmeyen bölgelere, uzak diyarlara, soğuk iklime, ıssız adaya, ücra bir köye isteği dışında gönderilmektir.Sürgün; insanın pasifleştirilmesi, uzaklaştırılarak sindirilmesidir.Düzenlere, mevcut iktidarlara, yönetimlere ba� kaldıran insanın kendi isteği dışında ya�adı�ı gitme eylemidir.Yada insan büyüğüne, öğretmenine, sevgilisine, amirine, ba�kanına ve kendisinden üst konumda bulunan her hangi bir insana başkaldırdığında yaşadığı gitme eylemidir.

Sürgün; potansiyel olarak tehlike görülen, siyasi faaliyetler içinde bulunan, ağzı çok laf eden, yazıları ile sürekli eleştiren, haksızlıklar karşısında boyun eğmeyen, temel hak ve özgürlükleri kendisi için değil tüm mazlumlar için isteyen, fakirlerin zenginlerden alacağı hakkı gözeten, genellikle asi ruha sahip insanların yaşadığı bir eylemdir.

İnsan sürgüne gönderildiğinde ona karşı diğer insanların sevgisi artar.Gereksiz yere hapis yatanlarda bu durum daha belirgince görülür.Şairler, yazarlar, fikir adamları, politikacılar, sanatçılar dünyanın her yerinde sürgüne maruz kalırlar.Onlar kıskanılacak kadar iradelerine sahip dik ve dürüst yaşayan insanlardır.Bu yüzden güncel ya�amımızda hepimiz‘doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar’ diyen atasözünü tekrarlar dururuz.Doğruyu söyleyenler özellikle despot kraliyet yönetimlerinde, demokrasiden nasibini alamamış ülkelerde çok sıkıntı çeker.Hatta bu sıkıntılar radikal bir şekilde insanı etkiler ve bu insanın başına ne geleceğini kimse bilemez.

Sürgüne gitmek, itilip kakılmaktır.İnsan baş edilmesi zor ve sıra dışı kişiliği ile mutlaka bu muameleye maruz kalır.Sıra dışı insanlar için en do�ru davranış bu muameleye maruz kalabilece�i ortamlardan uzakta bulunmasıdır.İnsan sivriliklerini bilip oturduğu yerde oturmalı, kimseyi irrite etmemelidir.Hele hele bürokrasinin üst kademelerinde bu tip sivriliklere hiç yer yoktur.Sivri adamlardan korkulur.Oralarda insana görev olarak verilen, standart her kesin yapabileceği rutin işler vardır.Bu rutin işler rutin adamlara uygundur.Buradaki işler sıradan, tamamıyla katipli�in yapıldığı görevlerdir.Müdürlükler, müdür yardımcılıkları, genel müdürlükler, genel müdür yardımcılıkları, hatta müsteşarlıklar bile hep böyledir.Makam olarak yükseldikçe kağıtların, resmi yazı ve evrakların içinde boğulursunuz.Uykusuz, aç, susuz uzun saatler boyunca bu işlemler için çalışıp büyük özverilerde bulunan bu insanlar; genellikle siyasi iktidar değişimlerinden sonra ‘sütten çıkmış ak kaşık’ bile olsalar bir kulp bulunarak görevlerinden alınır.Bürokrasi ve siyasetin minneti yoktur.

Siyasi kamplaşmalar eğer bir kurumda yoğunsa bir önceki iktidarın adamı yeni gelenler tarafından mutlaka sürgüne gönderilir.Sanki o vatanı satmak istemiştir.Sanki o korkunç şekillerde rüşvet yemiştir.Hayır hiç birisini yapmamıştır fakat siyasi görüşü itibarı ile mutlaka değişik uzak bir yere sürülmelidir.Bu anlayış henüz demokrasiyi tam olarak sindiremediğimizin çok açık bir ispatı niteliğindedir.Bir başkasının dünya görüşü, hayata daha farklı bakması sebebiyle böyle bir muameleye maruz kalması acınacak bir davranıştır.Bu acınacak duruma zaman zaman hepimiz düşeriz.

Sürgüne gitmek; insanın zihninde ve ruhunda açılan bir gediktir.Bu gedik genişledikçe insan ruhu da genişler.Aslında sürgüne gönderilmek insanı kemale erdirir.İnancı olan bir insan e�er inançları yüzünden sürgün edilmişse onun ya�adı�ı tüm acılar olgunlaşmasını zirvelere yükseltir.O kendi istekleri dışında; sırf hayata bakışı, yaptığı hizmetleri, kullandığı kıyafetleri, gerçekleştirdiği çalışmaları nedeniyle böyle bir muameleye maruz kalır.Bu durumu yaşayan insan için onu gören ve işiten canlı cansız her şey kesinlikle şahitlik eder.Zamanın aklı ve kainatın adaleti mutlaka tecelli ederek onu ödüllendirir.

Yaptığımız ve bize yapılan her şey kayıt altına alınmaktadır.Hiç birimiz tam anlamıyla masum değilizdir.Yaşarken hepimiz zalim yada mazlum oluruz.Zalimliği yapanlar başkalarından bulurlar ve mazlumluğun karşılığı ancak Allah tarafından verilir.Genç kızlarımızın üniversitelerdeki yasak nedeniyle yurt dışında okumak zorunda kalmaları bir bakıma onların mazlumca yaşadıkları sürgündür… Farkında olduğumuz yada fark edemediğimiz çok sürgünler yaşarız hayatımızda..

Sürgün; diğer anlamıyla yeni yetişen bitki dalının ucundaki filizdir.İnsan ruhu sürgünde, sürgünün anlamı gibi yeni filizler vermeye başlar.Bu filizler sürgünden sonra ye�erir yaprak, dal, ağaç olur.Bu süreçte insanın hayata bakı�ında belirgin bir değişim meydana gelir.Beden olarak yaşlanan insan ruhsal yönden gençleşerek ilerleme yaşar.Böylelikle sürgüne gitmek; asil ruhlar için direnmeyi teşvik edici etkiler oluşturur.Sürgüne maruz kalmış bir çok yazar, siyaset adamı, şair, devlet adamı, bürokrat bu sürgün bitiminde hem popüler olmuş hem de önemli konumlara tekrar dönmesini bilmiştir.Siyasette zirveye çıkanlar, yaşadıkları sürgünler ve mahpusluk dönemlerini hayırla yad etmeliler.Çünkü şimdi bulundukları konum o gün düştükleri sürgün ve mazlumluğun eseridir.

Sürgün mahpusluktan farksızdır.İnsan sürüldüğü yerde her türlü imkandan mahrumdur.İletişim araçları, gazeteler, kitap, radyo ve hatta televizyon imkanı bile bulamayabilir.Bir adada yaşanan sürgün bu anlamda değerlendirilebilir.Robinson Kruzo mahsur kaldığı adada bir sürgün hayatı yaşamıştır.Yeni mezun bir öğretmenin çok ücra bir köye medeniyetin beşiği büyük kentlerden kalkarak gitmesi ufak bir derslik içinde tüm sınıfları birlikte okutmaya çalışması, minik bir köy evinde kalması onun için bir sürgün gibidir.İnsan böyle hayat standartları değişimlerinde ya depresyona girer yada kendi içsel sürecini ba�latarak kendini büyük oranda geliştirme becerisi gösterir.

Bazı insanlar için tam tersi olarak sürgün edilmek o insanın bitip tükenmesine neden olur.Sürgüne göndermenin asıl amacıda özellikle siyasi sürgünlerde insanlarda bu etkiyi meydana getirerek tükenmişlik durumunu sağlamaktır.Oysa etki tepki prensibine göre etkiyle karşılaşan insan ruhu tepkisini direnerek göstermektedir.Doğru tavır budur.Diklenmeden dik durmakta benzer anlamları taşır.İnsan böyle zamanlarda dik durarak inançlarından aldığı güç ve düşüncelerinden aldığı ilhamla harika bir değişim gerçekleştirir.

İnsan kendi kendisini sürgüne gönderebilir.Gitme eyleminin en derin ve gizemli çukurunda insan ruhunun sürgüne gitme isteği vardır.Sürgüne gitmek insan ruhunun depremidir.Sürgün; diğer yandan insan ruhunun kırılmışlığının tamir edilmesi için bir fırsat olarak da işlev görür.İnsan kendi ruhunun kırılma acısının sürgüne gitmeyle geçeceği yanılgısındadır.Çünkü sürgüne giderek insan kendisinden de uzaklaşacağını, uzaklaşınca sorunlarından kurtulacağını zanneder.Tıpkı alkol kullanarak sorunlarından kurtulacağını zanneden sarhoş gibi…Yada madde ve ilaç bağımlısı hasta gibi…Oysa insan bütündür.Nereye giderse gitsin tüm çatlamaları, kırılmaları, huzursuzlukları, mutlulukları yanında taşır.O dünyanın tüm yükünü omuzlarında taşıyandır…

İpini gerenler, iğneli yazıları ve sıra dışı görüşleri bulunanlar hep kendi gidiş ateşlerini harlamakla meşguldürler.Bu yüzden yazarlar gazeteler arasında sık sık yer değiştirip transfer olurlar.Yazar bürokratlar üst düzey görevlerde uzun süre kalamazlar.Onların yazdıkları yada yazacakları sakıncalı yazılar her an olabilir.İktidarlarla sorunları olan yazarlar bir sonraki seçime kadar rahat olamazlar.Çünkü onların yazıları sürekli kontrol altında tutulur.Geçmiş tarihimizde bir çok yazar suç unsuru olan yazılarından dolayı hapis hayatı yada sürgün yaşamak zorunda kalmışlardır.Halen bu davaların sürdü�ü bir çok mahkeme devam etmektedir.Tüm bunlar doğaldır.İnsanlık tarihi boyunca aykırı adamlar sürekli dışlanmaya maruz kalmışlardır.

Kazan dairesi ısısını arttırıp ate�ini güçlendirdiğinde tren yola koyulur.Tıpkı insan da bir tren gibi ateşi harlanmışsa gitme vakti gelmiş demektir.Giden insan iki iyiyi asla bir arada bulamaz.Yani yaşadığı olaylardan mutlaka birisi onu incitir.İki iyi olayı ve sonucunda bu olayların kazandırdı�ı mutluluğu hayatı boyunca göremez.Tam işleri düzelmiş rahata kavuşmuşken bir aksilik çıkar ve hemen yakasına yapışır.Sıra dışı ve insanlık hayrına işler yapmaya çalışanlar için bu durum neredeyse kural haline gelmi�tir.Hele hele inançları için mücadele etmekte olanlar kalemde kullanıyorlarsa ve yazma eylemine himmet etmişlerse sıkıntıları bitmez.Fakat onlar yılmazlar.Çünkü onlar için her olanda hayır vardır.Kolay kolay yılgınlığa düşerek morallerini bozmazlar.

Sanatçı ve şarkıcı Ahmet Kaya’nın beşinci ölüm yılı münasebetiyle “Kalsın Benim Davam” adıyla yeni bir albümü çıkarıldı.Yurt dışında geçirmek zorunda kaldığı sürgün yıllarından kalma güzel bir bölümde gitme eylemine kendi dünyasından anlamını yüklüyor…Sözlerinde gizliden gizliye vatan özlemi çektiği ve alıp başını gitmek zorunda kaldığını fakat bunun içinde hiç kimseye kırgınlık duymadığını ifade ederek…”Pir Sultan soluyordum, leylak özlüyor, turna gözlüyordum…örseleniyordum, anı biriktirmiyor, yasaların ruhuyla ilgilenmiyordum.Kaçılmaz yağışlara seviniyor, hayatın yanı sıra yürüyor, burkuluyordum da…Alıp başımı gittim nazlanmadan, vakit erken deyip kırılmadan.”

İnsan kendi dilinin ve zihninin cezasını çeker.Dili ve zihni çok çalışanın burnu beladan bu yüzden kurtulmaz.Bir çok psikiyatrik rahatsızlık sanıldığının aksine beynin yavaş değil hızlı çalışmasına bağlı meydana gelir.Sıradan insanlar ise sıradan yaşantıları içinde bir elleri yağda bir elleri balda mutlu yaşarlar.Tüm bela ve musibetler yanlarına bile uğramadan uzakla�ıp gider.Onlar çok rahattır.Bu rahatlık içinde rehavete kapılmış iyice gevşemişlerdir.Bu insanlar ise iki kötüyü bir arada hiç yaşamazlar.İşleri çok rast gider.Sınanmazlar.Bedel ödemek zorunda kalmazlar.Dillerinin ve zihinlerinin cezasını çekmezler.Onlar ya�adıkları hayatta her daim emniyet içinde rahatlamış, huzur ve sükuna kavuşmuş olarak yaşamlarına devam ederler.Çünkü onların defterleri öteki tarafta dürülecektir…Ot gelip saman gidenlerde olduğu gibi…

16 Mayıs 2007

Dr. Recai Yahyaoğlu


İki namazı cem etmek (birleştirmek)

Mayıs 23, 2007

Sual: İki namazı hangi hallerde birleştirmek caizdir?

CEVAP
Bazen iki namazı birleştirip bir vakitte kılmak gerekebiliyor. Ameliyattaki doktor, doğum esnasında ebe veya boğulmakta olan bir insanı kurtarmak, o saatte bir imtihanda olmak veya hasta olmak gibi bir sebeple namaz kılınamazsa, iki namazı cem etmek yani birleştirip bir vakitte kılmak bazı mezheplerde caizdir. İkindiyi öğle vaktinde, öğle ile birlikte veya yatsıyı akşam vaktinde, akşam ile birlikte kılmaya takdim ederek cem etmek denir. Öğleyi ikindi vaktinde ikindi ile veya akşamı yatsı vaktinde, yatsı ile birlikte kılmaya tehir ederek cem etmek denir. Sabah namazı cem edilmez.

Hanefi mezhebinde:

Hacılar, Arafat’ta, hutbe okuyan imamın arkasında öğle ile ikindiyi öğle vaktinde takdim ederek kılar. Çadırlarda cemaatle veya yalnız kılarken, cem edilmez. Müzdelife’de ise akşam ile yatsı, yatsı vaktinde tehir edip kılınır. Müzdelife’deki cem için cemaatle kılmak şart değil, münferit de cem edebilir.
Başka yerde başka zamanlarda iki namazı cem edemezler. Ancak ihtiyaç ve zaruret olunca diğer mezheplerden birini taklit ederek kılar.

Maliki mezhebinde:

Üç günlükten az olsa da, mubah olan seferde, önemli bir hastalıkta, ihtiyarlıkta, camide cemaatle kılarken karanlıkla beraber şiddetli yağmur ve çamur olunca öğle ile ikindi, akşam ile yatsı takdim edilir. Vitir vaktinde kılınır. Evde kılan cem edemez. Arafat’ta öğle ve ikindi, Müzdelife’de ise akşam ile yatsı imam arkasında kılarken cem edilir. Bu sünnettir. Deniz yolculuğunda iki namazı birleştirmek caiz olmaz.

Maliki’de iki namazı birleştirirken öğleyi ikindiden, akşamı yatsıdan önce kılmak, birinci namaza dururken cem etmeyi niyet etmek, iki farzı peş peşe kılmak gerekir. İki farz arasında abdest almak ve kamet getirmekte mahzur yoktur. Sünnet kılmak mekruhtur. Bazı âlimlere göre, düğün gibi bazı ihtiyaç hallerinde de mukimken cem caizdir. Dolgu dişi olan Hanefi, hasta iken Hanbeli’yi değil, Maliki’yi taklit ederek cem edebilir.

Şafii mezhebinde:

Mubah olan seferde, Arafat ve Müzdelife’de, öğle ikindi ile, akşam yatsı ile cem edilir. Şiddetli yağmurda sadece camide cemaatle cemi takdim caiz, cemi tehir caiz değildir. Başka bir kavle göre de münferit kılan da cem edebilir. Bir kavle göre, hastalık halinde de, cem etmek caizdir. Bir korku sebebiyle cem caiz olduğu gibi, önemli ihtiyaç halinde mukimken de cem caizdir. İmam-ı Nevevi ve İbni Münzir de böyle demiştir. Şafii’de cem ederken öğleyi ikindiden, akşamı yatsıdan önce kılmak, birinci namaza dururken cem etmeyi niyet etmek, ikisini peş peşe kılmak gerekir. İki farz arasında sünnet kılınırsa cem caiz olmaz, fakat abdest almak ve kamet getirmekte mahzur yoktur.

Hanbeli mezhebinde:

Arafat ve Müzdelife’de, mubah olan seferde, hastalıkta, emzikli olanda, istihaza, idrar ve yel kaçırmak gibi abdesti bozan özürlerde, abdest ve teyemmüm için meşakkat çekenlerde, âmâ olan, yer altında çalışıp da namaz vaktini anlamakta âciz olan, can, mal ve ırzından korkan, maişetine zarar gelecek olan da iki namazı cem edebilir. Soğuk, kış, yağmur, çamur, fırtınada, yatsıyı akşam ile, evde de cem caiz, öğle ile ikindi caiz değildir. Cem ederken öğleyi ikindiden, akşamı yatsıdan önce kılmak, birinci namaza dururken cem etmeyi, niyet etmek, ikisini peş peşe kılmak gerekir. Abdest almak ve ikamet okumak zarar vermez. Sünnet kılarsa cem sahih olmaz. Ağzında dolgusu olan Hanefi, hasta iken iki namazı cem için Hanbeli’yi değil, Maliki’yi taklit etmesi gerekir. Çünkü Maliki’de taklit imkanı vardır. Maliki’de taklit imkanı olmayınca Hanbeli taklit edilir.

İki namazı cem etmek için

Sual: Bir zaruret veya harac [zorluk] sebebiyle bir mezhebi, bir hususta taklit ederken, o husustaki o mezhebin bütün şartlarına da riayet etmek gerektiğini, şartlarına riayet etmeden bir mezhebin bir hükmünü almanın veya mezheplerin kolay olan hükümleri ile amel etmenin “Telfîk” olup haram olduğunu biliyoruz. Ancak taklit ettiğimiz bir mezhebin bir veya birkaç şartına elde olmadan uyamazsak, taklidimiz sahih olmaz mı? Mesela ağzında dolgusu olan Hanbeli’yi taklit edemez. Ama ibadeti kaçırmamak için, Hanbeli’yi taklit ederek iki namazı cem etmesi sahih olur mu?

CEVAP
Evet sahih olur. O zaman uyabildiği kadar bütün şartlarına uyar, uyamadıkları affolur. Çünkü başka çare kalmamıştır. Mesela mukim iken şu kimseler, ihtiyaç halinde Hanbeli’yi taklit ederek iki namazı yani ya öğle ile ikindiyi veya akşamla yatsıyı cem edebilirler:

1- Doktor ameliyatta, ebe doğumda ise,

2- Boğulacak olan birini kurtarırken namaz vakti çıkacaksa,

3- Öğrenci sınavda ise, memur kaçırılmaması gereken bir toplantıda ise,

4- Hasta veya yaşlı, abdest almakta veya namaz kılmakta zorluk çekiyorsa,

5- Abdesti bozan özrü var ise, mesela ishalini veya idrarını tutamıyorsa, çıbanından veya yarasından kan akıyorsa, basurdan kan, fistüllerden, göbekten akıntı çıkıyorsa, elde olmadan gaz kaçırıyorsa, ağız dolusu kusuyorsa, bunlar gibi abdesti bozan bir özrü varsa, kadın istihazalı ise,

6- Abdest alacak veya namaz kılacak yer bulunmazsa,

7- Abdest ve teyemmüm için zorluk çekiliyorsa,

8- A’mâ veya yer altında çalışıp da, namaz vaktini anlamakta aciz ise,

9- Namaz kılarken, canına, malına veya namusuna zarar gelme ihtimali varsa,

10- Namaz kıldığı takdirde, maişetine zarar gelecek ise,

11- Güvenlik görevlisi veya nöbetçi olup da namaz kılma imkanı yoksa,

12- Dağda, çölde, gurbette, kışta kalıp vakitleri anlamak zor ise,

13- Yağmur, çamur, fırtına gibi sebeplerle namaz kaçacaksa,

14- Namazı tuvalette bile kılma imkanı yoksa,

15- Uçakta abdest alması ve namaz kılması zor ise,

16- Şehirlerarası yolculuklarda, otobüs durmayacaksa,

17- Şehir içinde özel arabası ile giderken trafik sıkışıp namaz kazaya kalacaksa.

Bunlara benzer başka durumlar da olabilir. Böyle durumlarda iki namazı cem etmek, yani birleştirip bir vakitte kılmak caiz olur. Bunlar, namaz kılmanın ne kadar önemli bir ibadet olduğunu ve namazı kaçırmanın ise, ne büyük günah olduğunu göstermektedir. (Düşman karşısında savaşırken bir farz namazı kılmak mümkün iken kılmamanın cezası, 700 büyük günaha bedeldir.) [Cami-ül fetava]

Bir hadis-i şerif meali:
(Namaz dinin direğidir, terk eden dinini yıkmış olur.) [Beyheki]

İki namazı cem etmek için özürler

Mukim iken de, namazları vaktinde kılmak bazen zor olabilir. Bunlardan bazıları şunlardır:

1- Seferi uzaklıkta olmayan yolculuklarda da, namazları vaktinde kılma ihtimali olmayabilir.

2- Ameliyat yüzünden doktor, namazını kaçırabilir.

3- Ebe doğumda iken namaz vakti çıkabilir.

4- Boğulmakta olan bir insan kurtarmaya çalışılırken namaz vakti çıkabilir.

5- Ameliyat olan, namazları vaktinde kılamayabilir.

6- Hasta olanın namazları vaktinde kılması zor olabilir.

7- A’mâ [kör] olan vakti bilmediği için, bir namazı kaçırabilir.

8- Yer altında çalışan işçiler, vakitleri şaşırabilirler.

9- Dağda, çölde, kışta kalıp vakitleri anlamaktan zorluk çeken olabilir. Yağmur, çamur, fırtına sebebiyle namazı kaçırabilir. Namaz kılarken malı çalınabilir

10- Güvenlik görevlisi, namaz kılarken canına veya iş yerine zarar gelebilir.

11- Bir iş yerinde, namaz kıldırmayabilirler. Tuvalette bile kılma imkanı olmayabilir.

12- Namaz kılarken düşmanlar veya anarşistler, eşkıyalar bir zarar verme ihtimali olabilir.

13- Namaz kıldığı görülürse işinden atılabilir.

14- Yeni Müslüman olmuş kimse, namaz kıldığı görülürse bir zarara uğrayabilir.

15- Ailesi ve yakınları namaz kılmasına izin vermeyebilir.

16- Uçakta abdest alması ve namaz kılması zor olabilir.

17- İmtihana giren kimseler namaz vaktini kaçırabilir.

18- Mescidi olmayan otel, restaurant, havaalanlarında, uluslararası toplantılarda, gayri müslimlerin de katıldığı iftar yemeklerinde namaz kılmak, fitneye sebep olabilir.

19- Önemli bir toplantıda bulunan bir memur, toplantıyı bırakırsa işine zarar gelebilir.

20- İstanbul gibi trafik problemi çekilen bir yerde, arabası ile giderken trafik sıkışıklığından dolayı, evine ulaşamayıp yolda da, abdest alıp namaz kılacak yer bulunamayabilir.

21- Ders saatleri uygun gelmeyen öğrenciler, abdest alacak ve namaz kılacak yer bulamayabilir.

22- Abdest almakta veya teyemmüm etmekte meşakkat çekilebilir.

23- Bir akıntısı olmak, idrar ve yel kaçırmak gibi abdesti bozan özürlerde ve bunlara benzer hallerde iki namazı cem etmek, yani birleştirip bir vakitte kılmak gerekebilir.

Hanbeli mezhebi taklit edilerek mukim iken de iki namazı cem ederek kılmak caizdir. Öğle ile ikindi, akşam ile yatsı birleştirilerek, bir vakitte kılınabilir.

İki namazı birleştirirken öğleyi ikindiden, akşamı yatsıdan önce kılmak, birinci namaza dururken cem etmeye niyet etmek, ikisini peş peşe kılmak gerekir. Kılarken, Hanbeli mezhebine de uymaya diye niyet edilir. İki farz arasında sünnet kılınmaz. Sabah namazı cem edilmez. Bu kolaylıktan faydalanmalı, kendini ve insanları sıkıntıya sokmamalı, İslamiyet’i kötülemek için din düşmanlarına fırsat vermemelidir.

Sual: Otobüs yolcuğunda namazların kaçmaması için birleştirmek caiz olur mu?

CEVAP
Evet.

Sual: Akşamla yatsıyı akşam vakti cem ederken vitir namazı da cem edilecek mi?

CEVAP
Vitir cem edilmez. Gecenin müsait bir zamanında kılınır. İmsak vaktine kadar kılınır. Vitri geç kılmak daha iyidir. Ancak sabaha kadar da kılma imkanı yoksa, bir özürle kazaya kaldığı için günah olmaz. Müsait bir zamanda kaza edilir.

Sual: Seferi olan bir kimse cemaatle akşamı kıldıktan sonra hemen arkasından yatsıyı takdim ederek kılabilir mi?

CEVAP
Evet.

Sual: Misafir, seferde Şafii veya Maliki’yi taklit ederek iki namazı cem edebilir mi?

CEVAP
Evet edebilir, ama bir ihtiyaç olması gerekir. İhtiyaçsız cem edilmez.

Seferde trenle giden bir kimse, trende namazlarını ayakta kılamazsa, tren durduğu zaman takdim ve tehirle kılar.

Gerek yolda ve gerekse seferde ihtiyaç hasıl olmadan takdim ve tehir ile namaz kılınmaz. Çünkü, kolay hükümleri toplamaya telfîk denir ki, caiz olmaz.

Sual: Öğle ile ikindiyi cem etmek için, öğle vakti çıktıktan sonra cem etmeye niyet edilir mi?

CEVAP
Öğle çıkmadan önce cem etmeye niyet edilir.

Sual: Seferde namazı cem ederken o mezhebin şartlarına uymak şart mı?

CEVAP
Mezhep taklit ederken şartlarına uymak şarttır.

Sual: Seferi olan, namazı cem etmek için ne zaman niyet eder?

CEVAP
Kılacağı zaman. Yola çıkmadan önce cem edilmez.

Sual: İkindi vakti mukim olacağını bilenin öğle ile ikindiyi cem edip ikindi vaktinde kılması caiz mi?

CEVAP
Zaruretsiz tehir etmek günahtır.

Sual: Seferde, ikindide namaz kılma imkanımız olmaz diye, Maliki mezhebini taklit ederek, öğle ile ikindiyi, öğle vaktinde cem ettikten [birleştirip kıldıktan] sonra, ikindide namaz kılacak vakit bulursak, ikindiyi tekrar kılmamız gerekir mi?

CEVAP
Namaz kılınmıştır, tekrar kılmak gerekmez. Ancak ihtiyata riayet etmek iyi olur. Belki cem etmeyi gerektirecek sebep olmayabilir veya iki namazı cem ederken gerekli şartlara uyulmamış olabilir. Bunun gibi sebeplerle cem sahih olmamış olabilir. Bu bakımdan (Vaktine yetişip de kılamadığım son ikindi namazının farzını kılmaya) diyerek bir namaz kılmak iyi olur. İkindi sahih olmuşsa bu kıldığımız kaza namazı yerine geçer. İkindi sahih olmamışsa onun yerine geçer.

Sual: Öğle tehir edildikten sonra ikindinin mekruh vakti girmişse, yine de ikindi ile cem edip kılınabilir mi?

CEVAP
Elbette kılınır.

Sual: İki namazı cem etmek zorunda kaldığım zaman, iki namaz arasında “Allahümme entesselamü..” yü okuyorum. Caiz midir?

CEVAP
Allahümme entesselamü… namazdan sayılır, mahzuru olmaz.

Sual: İhtiyaç halinde namazı Hanbeli’ye göre cem ederken, dolgu için Maliki’yi taklit eden kişi, hem Maliki’yi hem Hanbeli’yi taklit ettiğini hatırlaması lazım mı?

CEVAP
Evet. Cem ettiği iki namazda da böyle niyet eder.

Sual: Tam İlmihalde diyor ki:
(Hanbeli mezhebinde, seferde, hastalıkta, kadının emzikli veya müstehaza olmasında, abdesti bozan özürlerde, abdest ve teyemmüm için meşakkat çekenlerde ve a’mâ ve yer altında çalışan gibi, namaz vaktini anlamakta âciz olanın ve canından, malından ve namusundan korkanın ve maişetine zarar gelecek olanın, iki namazı cem etmeleri caiz olur.)
Müstehaza halinde kadın niye namazlarını cem edebilir?

CEVAPİstihaza halindeki kadına müstehaza denir. İstihaza ise, normal âdetinden sonra, kan gelmesi demektir. Böyle kadının her namaz vaktinde tekrar abdest alması sıkıntılı olur. Hem çamaşırını değiştirecek hem de ikinci vakitte tekrar abdest alma zorluğu vardır. Bu zorluktan dolayı iki namazı cem etmesi caiz olur. Zaten mezhep taklidi zaruret olduğu zaman değil, ihtiyaç, haraç, bir sıkıntı olduğu zaman yapılır. Zaruret olunca, başka mezhepte de kolaylık yoksa kendi mezhebi affeder. Eğer başka mezhepte bir kurtuluş varsa o taklit edilir. Diş dolgusu böyledir. Çünkü başka bir mezhepte kurtuluş yolu vardır. Hiç bir mezhepte kurtuluş yolu olmasaydı, o zaman kendi mezhebi onu affederdi, yani yaptığı şey caiz olurdu.

Maliki mezhebini taklit eden istihazalı kadın için iki namazı cem etmeye lüzum yoktur. Çünkü istihaza hâli onun abdestini bozmaz. Aynı abdestle ikinci vakitteki namazı da kılabilir. Mezhep taklidi bir rahmeti ilahidir. Bu rahmetten faydalanmalı, taassuba [bağnazlığa] kapılıp da bu rahmetten kaçmamalıdır.

Sual: Maliki mezhebini taklit eden bir kimsenin namazları cem edebilmesi için mazereti ne olmalıdır?

CEVAP
Aynen Hanefi gibidir, farkı yoktur. Hanefi’de cem edebilmek için ne şartlar gerekiyorsa, taklit edende de o şartların olması gerekir. Taklit eden kendi mezhebinden çıkmış sayılmaz. Cem edebilmek için taklit edenle taklit etmeyen arasında fark yoktur.

Sual: Ağzında dolgusu olan mukim iken, ihtiyaç hâlinde Hanbeli mezhebini taklit edip iki namazı cem edebilir mi?

CEVAP
Hanbeli’de gusülde ağzın içini yıkamak farz ise de, ihtiyaç olunca, Hanbeli’yi taklit ederek iki namazı mukim iken cem etmek caizdir, telfîk olmaz. Telfîk, ihtiyaçsız başka mezhebin kolay kavillerini almaktır, haramdır. Bir ihtiyaç olunca telfîk olmaz, caiz olur.

Trafik problemi ve ruhsat

Sual: Bir yazıda, “İstanbul gibi trafik problemi çekilen bir yerde, arabası ile giderken trafik sıkışıklığından dolayı, evine ulaşamayıp yolda da, abdest alıp namaz kılacak yer bulamayan iki namazı cem edebilir” deniyor. Bu hareket, namaza önem vermemeyi ve namazı hafife almayı göstermez mi?

CEVAP
Tam tersine, namaza çok önem vermeyi gösterir. Çünkü namazı zaruretsiz kazaya bırakmak haramdır, büyük günahtır. İçki içmekten ve başka haramlardan daha büyük günahtır. Böyle bir günaha düşmemek için, hak olan başka bir mezhebi taklit etmek gerekir. Bu önemli ruhsattan da faydalanmak gerekir. Çünkü bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Ruhsatlardan faydalanmayan, Arafat dağı kadar günah işlemiş olur.) [Taberani]

Bir âyet-i kerime meali de şöyledir::
(Allah size kolaylık ister, zorluk istemez.) [Bekara 185]

dinimizislam.com


Hz. ÂDEM (a.s.)

Mayıs 23, 2007

İlk insan, ilk peygamber, insanlığın babası. Allah’u Teâlâ Hz. Âdem’i topraktan (turâbtan) yarattı. (Hûd, 11/61; Tâha, 20/55; Nuh, 71/18) Yüce Allah yeryüzünde bir halife yaratacağını meleklerine bildirdiği zaman; ilim, irade ve kudret sıfatlarıyla donatacağı bu varlığın yeryüzüne uyum sağlaması için maddesinin de yeryüzü elementlerinden olmasını dilemiştir:

“Sizi (aslınız Âdem’i) topraktan yaratmış olması onun ayetlerindendir. Sonra siz (her tarafa) yayılır bir beşer oldunuz.” (er-Rum, 30/20)

Allah’u Teâlâ Hz. Âdem’i yaratırken maddesi olan toprağı çeşitli hâl ve safhalardan geçirmiştir:

1- Türâb safhasından sonra “Tîn” safhası:

Tîn: Toprağın su ile karışımıdır ki, buna çamur ve balçık denilir. Bu safha insan ferdinin ilk teşekkül ettirilmeğe başlandığı merhaledir:

“O (Allah) her şeyi güzel yaratan ve insanı başlangıçta çamurdan yaratandır.” (es-Secde, 32/7)

Hayat kaidesinin candan sonra iki temel unsuru su ve topraktır.

“Allah her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üzerinde yürüyor, kimi iki ayağı üstünde yürüyor, kimi de dört ayağı üzerinde yürüyor. Allah ne dilerse yaratır. Çünkü Allah her şeye hakkıyla kadirdir. ” (en-Nûr, 24/45) “O (Allah) sudan bir beşer (insan) yaratıp da onu soy-sop yapandır. Rabbin her şeye kadirdir.” (el-Furkan, 25/54)

Yeryüzünün 3/4’ü su ile kaplıdır. İnsan vücudunun da %75’i sudur. Demek ki dünyadaki bu düzen aynen insana da intikâl ettirilmiştir. Yine Cenâb-ı Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: “Andolsun biz insanı (Âdem’i) çamurdan süzülmüş bir hülâsadan yarattık.” (el-Mü’minun, 23/12) İşte ilk insan, yaratılışının mertebelerinde, önce böyle bir çamurdan sıyrılıp çıkarılmış, sonra hülâsadan (bir soydan) yaratılmıştır. (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, V, 3056-3059, 3431-3432)

2- Tîn-i lâzib: Cıvık ve yapışkan çamur demektir. Toprağın su ile karıştırılıp çamur olmasından sonra, üzerinden geçen merhalelerden birisi de “Tîn-i lâzib” yani yapışkan ve cıvık çamur safhasıdır. Cenâb-ı Allah bu süzülmüş çamuru cıvık ve yapışkan bir hale getirdi. “Biz onları (asılları olan Âdem’i) bir cıvık ve yapışkan çamurdan yarattık. ” (es-Sâffât, 37/I 1)

3- Hame-i Mesnûn: Sonra cıvık ve yapışkan çamur hame-i mesnûn haline getirildi. Hame-i mesnûn, suretlenmiş, şekil verilmiş, değişmiş ve kokmuş bir haldeki balçık demektir. “Andolsun, biz insanı kuru bir çamurdan, suretlenmiş ve değişmiş bir çamurdan yarattık.” (el-Hicr, 15/26-28)

Böylece Allahü Teâlâ Âdem (a.s.)’i topraktan yaratmaya başlıyor. Bunu da su ile karıştırarak Tîn-i lâzib yapıyor. Sonra bunu da değişikliğe uğratarak kokmuş ve şekillenmiş hame (balçık) haline getiriyor.

4- Salsal: Kuru çamur demektir.

Cenâb-ı Allah kokmuş ve suretlenmiş çamuru da kurutarak “fahhâr” (kiremit, saksı, çömlek) gibi tamtakır kuru bir hale getirdi. “O Allah insanı bardak gibi (pişmiş gibi) kuru çamurdan yaratmıştır. ” (er-Rahmân, 55/14, ilgili ayet için bk. Hâzin; Elmalılı Hamdi Yazır, a.g.e., VIII, 4669)

Hz. Âdem’e Ruh Verilmesi

Cenâb-ı Allah Hz. Âdem’i yaratırken, yukarıda anlatıldığı gibi maddesi olan çamuru, çeşitli mertebelerde değişikliğe uğratarak, canın verilmesi ve ruhun nefhedilmesine müsaid bir hale getirdi. Nihayet şekil ve suretinin tesviyesini ve düzenlemesini tamamlayınca ona can vermiş ve ruhundan üflemiştir: “Rabbin o zaman meleklere demişti ki: ‘Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Artık onu düzenleyerek (hilkatını) tamamlayıp ona da rûhumdan üfürdüğüm zaman kendisi için derhal (bana) secdeye kapanın.’ Bunun üzerine İblis’ ten başka bütün melekler secde etmişlerdi. O (İblis) büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştu. Allah: ‘Ey İblis iki elimle (bizzat kudretimle) yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Kibirlenmek mi istedin? Yoksa yücelerden mi oldun?’ buyurdu. İblis dedi: ‘Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın. ” (Sâd, 38/71-76. Ayrıca bk. el-A’râf, 7/12; el-Hicr, 15/29; es-Secde, 32/8-9)

Cenâb-ı Allah böylece Hz. Âdem’i en mükemmel bir şekilde yarattı. Boyunun uzunluğunun altmış “zirâ” olduğu bazı kaynaklarda kaydedilir. (Kurtubî, Tefsir, XX, 45) Yaratılışı tamamlandıktan sonra Allahü Teâlâ ona, haydi şu meleklere git, selâm ver ve onların selâmını nasıl karşıladıklarını dinle! Çünkü bu, hem senin, hem de zürriyyetinin selâmlaşma örneğidir. Bunun üzerine Hz. Âdem meleklere: “Es-selâmü aleyküm” dedi. Onlar da: “Es-selâmu aleyke ve rahmetullah” diye karşılık verdiler, Âdem, insanların büyük atası olduğu için, Cennet’e giren her kişi, Âdem’in bu güzel suretinde girecektir. Hz. Âdem’in torunları, onun güzelliğinden birer parçasını kaybetmeye devam etti. Nihayet bu eksiliş şimdi (Hz. Muhammed zamanında) sona erdi. (Buhârî, Sahih, IV, 102, Halk-ı Âdem, 2 Tecrid-i Sarîh Tercümesi, IX, 76, Hadis no: 1367)

Hz. Âdem’e isimlerin Öğretilmesi

Allah Hz. Âdem’i yarattıktan sonra, dünyaya yerleşip kendilerinden faydalanabilmeleri için ona eşyanın isimlerini ve özelliklerini öğretti. İsimlerin dalâlet ettiği varlıkları anlama kabiliyeti verdi. “Hani Rabbin bir vakit meleklere: ‘Muhakkak ben, yeryüzünde (emirlerimi tebliğ etmeye ve uygulamaya koyacak) bir halife (bir insan) yaratacağım’ demişti. (Melekler de): ‘Biz seni hamdinle tesbih ve seni ayıplardan, sana ortak koşmaktan ve eksikliklerden tenzih edip dururken orada (yerde) bozgunculuk edecek, kanlar dökecek kimse(ler) mi yaratacaksın?’ demişlerdi. Allah: ‘Sizin bilmeyeceğinizi her halde ben bilirim.’ demişti. Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretmişti. Sonra onları (onların dalâlet ettikleri âlemleri ve eşyayı) meleklere gösterip ‘doğrucular iseniz (her şeyin içyüzünü biliyorsanız) bunları isimleriyle beraber bana haber verin’ demişti. (Melekler) de: “Seni tenzih ederiz, senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Çünkü her şeyi hakkıyla bilen, hüküm ve hikmet sahibi olan şüphesiz ki sensin, sen demişlerdi.” (el-Bakara, 2/30-32)

Bu ayetlerde geçen “halife” vekâlet gibi asaletin karşıtı olarak başkasına vekillik etmek, yani az veya çok aslın yerini tutarak, onu temsil etmek demek olan hilâfet * masdarından türemiş bir sıfattır. İsim olarak kullanılır. Aslı “halif”tir. Sonundaki “tâ” harfi mübalâğa içindir. Birinin arkasından makamına ve yerine vekâlet eden demektir. Bu niyâbet (vekâlet) ya aslın geçici olarak makamından ayrılması dolayısıyla verilir veya aslın acizliğinden dolayı yardım etmesi için verilir. Yahut bunların hiçbiri olmadığı halde asıl, vekiline sırf bir şeref bahşederek onu yüceltmek için vekâlet verir. İşte Cenâb-ı Allah’ın arzda evliyasını istihlâfı bu kâbildendir. (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât fi Garibi’l-Kur’an İstanbul 1986, s. 223; Hamdi Yazır, a.g.e., I, 300)

Cenâb-ı Allah: “Yeryüzünde bir halife yaratacağım ve tayin edeceğim.” demişti ki; kendi irade ve kudret sıfatımdan ona bazı salâhiyetler vereceğim, o bana izâfeten, bana niyâbeten yarattıklarım üzerinde birtakım tasarruflara sahip olacak, benim namıma ahkâmımı yeryüzünde yürürlüğe koyup uygulayacaktır. O, bu hususta asil olmayacak, kendi zatı ve şahsı namına asıl olarak hükümleri icra edemeyecek ancak benim bir nâibim, kalfam olacak, iradesiyle benim iradelerimi, emirlerimi, kanunlarımı tatbike memur bulunacak sonra onun arkasından gelenler ve ona halef olarak aynı vazifeyi icra edecek olanlar bulunacaktır. “Verdikleriyle sizi denemek için, yeryüzünün halifeleri kılan ve kiminki kiminizden derecelerle üstün yapan odur…” (el-En’âm, 165) ayetinin sırrı zâhir olacaktır. Bu mana, Ashâb-ı Kirâm ve Tâbiîn’den uzun uzadıya nakledilegelen tefsirlerin özetidir. (Elmalılı, a.g.e., I, 300)

Allahü Teâlâ, Âdem’i yeryüzünde halifesi yapacağını meleklerine istişâre eder gibi tebliğ etmiş, Âdem’i yarattıktan sonra ona eşyanın isimlerini öğretmiş, eşyanın bilgisini edinme ve beyan etme kabiliyetini vermiştir. Meleklerin devamlı olarak tesbih ve takdis vazifesiyle meşgul olmaları ve nefislerinin olmaması sebebiyle yeryüzünde halifelik ve imtihan keyfiyetlerine Âdem ve evlâdlarının lâyık olacaklarını Âdem ile meleklerini bir imtihandan geçirerek göstermiştir.

Yüce Allah Âdem’i yarattıktan sonra zevcesi Havva*’yı onun eğe veya başka bir görüşe göre kaburga kemiğinden yarattı. (Kitabü Mecmuatün mine’t-Tefâsir içinde Hâzin, II, 3) İbn Mes’ûd ve İbn Abbâs, “Allah Havva’yı, Âdem’i Cennet’e yerleştirdikten sonra yaratmıştır.” demişlerdir. (en-Nisâ, 4/1; Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, XI, 304)

Hz. Âdem’in Cennet’e Yerleştirilmesi:

Yüce Allah Âdem ve eşine şöyle diyerek, Cennet’e yerleştirdi: “Ve demiştik ki: “Ey Âdem, sen ve eşin Cennet’te yerleş, otur. Ondan (Cennet’in yiyeceklerinden) istediğiniz yerden ikiniz de bol bol yiyin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa ikiniz de kendinize zulmedenlerden olursunuz. ” (el-Bakara, 2/35; eL-A’râf, 7/19) “Muhakkak bu (İblis) sana ve zevcene düşmandır. Sakın sizi Cennet’ten çıkarmasın; sonra zahmet çekersin. Çünkü senin acıkmaman ve çıplak kalmaman ancak burada mümkündür ve sen burada susamazsın ve güneşte yanmazsın. ” (Tâha 20/1 17-1 19)

Hz. Âdem ve eşine yasaklanan bu ağacın ne olduğu kesin olarak bilinmiyor. Bu ağacın buğday veya üzüm veyahut da incir olduğu hakkında rivayetler vardır. Biz bu ağacın ne olduğunu bilemeyiz. Çünkü yüce Allah bu ağacın ismini bize bildirmemiştir. Cenâb-ı Hakk Cennet’te Âdem’e büyük bir hürriyet vermekle beraber yine de buna bir sınır koymuştur. Bu sınırı aştıkları takdirde, kendilerine zulüm edeceklerdir. Cennet’e bu yasak ağaç, yenilmek için değil, insanın hayatını disipline etmek ve bir sınırlama ve kulluk için konulmuştur. Bununla beraber biz “Dünyayı sevmek, her bir günahın başıdır” hadîsinde bu yasak ağacı tayin eden bir dalâlet buluyoruz. Demek Hz. Âdem o zaman dünya sınırlarına yaklaşmamak emri almış ve bundan bir müddet fıtratının gereği olarak yememiştir. (Elmalılı Hamdi Yazır, a.g.e., I, 323-324).

Daha önce İblis* Hz. Âdem’in üstünlüğünü çekemeyerek Allah’ın emrine karşı gelmiş, Âdem’e secde etmeyip, saygı göstermemiş ve Cennet’ten kovulmuştu. O zaman şeytan’ın Hz. Âdem ve evlâtlarına musallat olup azdırma imkânı kaldırılmamıştı. Hatta, İblis’e onları günah işlemeye teşvik etme gücü verilmişti. (Bk. el-A’râf, 7/12-18; el-Hicr, 15/32-42) Çünkü Âdem’in şeref ve üstünlüğü, nefsine ve şeytana uymamakla gerçekleşecekti. Kendilerine verilen akıl ve irade sebebiyle Âdem ve soyu, imtihandan geçecekler, sınanmaları için de peygamberler gönderilecekti.

Vesvese vererek insanları azdırma kabiliyetine sahip olan şeytan, ne yaptıysa yaptı, bir yolunu bularak Cennet’e girebildi. “Derken şeytan, onlardan gizli bırakılmış o çirkin yerlerini (avret mahallerini) kendilerine açıklayıp göstermek için ikisine de vesvese* verdi ve ‘Rabbiniz size bu ağacı başka bir şey için değil, ancak iki melek olacağınız yahut ölümden kurtulup ebedi olarak kalıcılardan bulunacağınız için yasak etti’ dedi. Bir de onlara, ‘Ben sizin iyiliğinizi isteyenlerdenim’ diye yemin etti. İşte bu şekilde ikisini de aldatarak o ağaçtan yemeye tevessül ettirdi. Ağacın meyvesini tattıkları anda ise, o çirkin yerleri kendilerine açılıverdi ve üzerlerine Cennet yaprağından üst üste yamayıp örtmeye başladılar. Rableri de “Ben size bu ağacı yasak etmedim mi? Şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi? diye nida etti.” (el-A’râf 7/20-22) “Bundan sonra Âdem, Rabbinden (vahiy yoluyla) kelimeler belleyip aldı ve şöyle diyerek Allah’a yalvardılar: Ey Rabbimiz kendimize yazık ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bizi esirgemezsen herhalde en büyük zarara uğrayanlardan olacağız, dediler.” (el-A’râf, 7/23) “Sonra Rabbi onu seçti (peygamber yaptı) da tevbesini kabul buyurdu ve ona doğru yolu gösterdi. Allah şöyle dedi: ‘Dünyada birbirinize düşman olmak üzere her ikiniz de oradan (Cennet’ten) ininiz. Artık benden size bir hidayet (kitap) geldiği zaman, kim benim hidayetime uyarsa, işte o sapıklığa düşmez ve bedbaht olmaz (ahirette zahmet çekmez). ” (Tâha, 20/122-123) Böylece Hz. Âdem ve Havva ve nesillerinin yeryüzünde yerleşip kalmaları ve burada üreyip geçinmeleri, imtihan edilmeleri takdir edildi ve gerçekleştirildi. (el-Bakara, 2/3638; el-A’raf, 7/24)

Buhârî, Müslim, Ebu Dâvûd, Neseî ve Tirmizî’nin rivayet ettikleri bir hadîsinde Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Âdem (a.s.) ile Musa (a.s.)’ın ruhları Rableri nezdinde münakaşa ettiler ve Âdem (a.s.), Musa (a.s.)’ı delil getirerek mağlûp etti. Musa (a.s.) dedi ki: “Sen Allah’ın eliyle (kudretiyle) yarattığı ve ruhundan üflediği ve melekleri senin için secde ettirdiği ve Cennet’ine yerleştirdiği Âdem’sin. Sonra da sen işlediğin suç sebebiyle insanları yeryüzüne indirdin. ‘dedi. Bunun üzerine Âdem (a.s.) ‘Sen Allah’ın peygamberliğine ve konuşmasına seçtiği ve içinde her şeyin açıklaması bulunan (Tevrat) levhalarını verdiği ve münacât edici olarak kendisine yaklaştırdığı Musa’sın. Benim yaratılmamdan kaç sene önce Tevrat’ı yazdığını gördün?’ dedi Musa (a.s.), ‘Kırk sene önce’ diye cevap verdi. Âdem, ‘şu halde içinde ‘ve Âdem Rabbi’ne isyan etti de…’ meâlindeki ayeti gördün mü?’ dedi. Musa (a.s.) ‘Evet, gördüm’ dedi. Âdem (a.s.) ‘Allah’ın beni yaratmasından kırk sene önce işleyeceğimi yazdığı işi işlemem üzerine beni nasıl azarlarsın’ dedi. Resulullah (s.a.s.) neticede “Âdem hüccet* ile Musa’yı mağlûp etti” buyurdu. (et-Tâc, I, Hadis no: 40) Bundan sonra gelecek hidayet rehberlerine (peygamberlere), iman ederek uyup bağlanacaklar için, korkup üzülecekleri bir şeyin olmadığı ve bunların Cennet’e girecekleri bildirildi. İnkâr edip kötülük yapanların Cehennem’e girecekleri anlatıldı. (el-Bakara, 2/38-39, 82)

Âlimler, Hz. Âdem ve eşinin iskân edildiği (yerleştirildiği) Cennet hakkında görüş ayrılıklarına düşmüşlerdir. Cennet, lügat açısından bağ, bahçe, bahçelik ve bağlık yer manasına gelir. Acaba Hz. Âdem’in iskân edildiği bu Cennet, yeryüzünün bağlılık, bahçelik ve ağaçlık köşelerinden bir köşe midir? Yoksa dünyadan ayrı ahirette müminlere va’d edilen Cennet midir? Kur’an-ı Kerim’de buna dair açık ve kesin bir bilgi verilmemiştir. İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre Hz. Âdem’in eşiyle yerleştirildiği ve içinde yasak ağacın bulunduğu Cennet, ahirette müminlere ve iyilik yapanlara va’d edilen, darü’s-sevab (mükâfat yurdu) olan Cennet’tir. Çünkü:

a) “Cenâb-ı Allah dedi ki: Kiminiz kiminize (nesilleriniz birbirlerine yahut müminlerle şeytan birbirlerine) düşman olarak inin. Arz’da sizin için bir zamana kadar yerleşip kalmak ve geçinmek vardır. Orada (yeryüzünde) yaşayacaksınız, orada öleceksiniz, yine oradan diriltilip çıkarılacaksınız.” (el-A’râf, 7/24-25; Ayrıca bk. el-Bakara, 2/36) Bu ayetlerde Hubût (inmek) tabiri ve inilecek yer de arz (yeryüzü) olarak zikredilmiştir. İlk yerleşme noktası yeryüzü dışında bir yer olmalıdır ki, buradan yeryüzüne iniş söz konusu edilebilsin. Eğer Hz. Âdem ve Havva’nın yerleştikleri yer arzdaki bir bahçe olsaydı “hubût”tan, inişten söz etmek mümkün olmazdı.

b) Tâhâ suresi 118-119’uncu âyetlerde Hz. Âdem’in yerleştiği Cennet’in anlatılan vasıfları, yani acıkmamak, susamamak, çıplak kalmamak, güneşte yanmamak, sevap ve mükâfat yurdu olarak mü’minlere va’d edilen cennet’e aid niteliklerdir. Bu vasıfta olan bir cennet (bahçe) dünyada yoktur. Öyle ise Hz. Âdem’in iskân edildiği Cennet, ahirette müminlere va’dedilen Cennet’tir.

c) Bu “Cennet” lâfzının başındaki elif lâm (lâm-ı ta’rîf) umûm (istiğrak) için değil, ahid içindir. Bu elif lâm, umûm ifâde ederse Cennetlerin hepsi manasına gelir. Hâlbuki Hz. Âdem’in bütün Cennetlere (bahçelere) yerleşmesi imkânsızdır. Öyle ise bu Cennet’in manasını müslümanlar arasında bilinen ve dârü’s-sevâb (mükâfat yurdu) olan Cennet’e hamletmek gereklidir. (Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, I, 233; Razı, Mefâtîhu’l-Gayb, I, 455; Talat Koçyiğit, İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâl ve Tefsiri, s. 95 vd.)

d) Yine bazı haberlere göre: Allah meleklerinden birisine dünyanın her yerinden topraklar getirterek Hz. Âdem’i Cennet’te yaratmıştır. (İbn Kesîr, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azîm, I, 132.) Hz. Âdem ile Hz. Musa’nın ruhlarının çekiştiğini bildiren hadîs (bunun meâlini yukarıda verdik) de bu Cennet’in sevab yurdu olan Cennet olduğunu açıklar.

Ebu’l-Kasım el-Belhî ve Ebû Müslim el-İsfahânî de “Hz. Âdem’in yerleştiği Cennet, bahçe manasına olup bu dünyadadır” derler. Bu zatlar ayette geçen “ihbitû” kelimesine de “giriniz, gidiniz, konunuz” gibi manalar veriyorlar. ” İhbitû mısran = Bir şehre ininiz, yerleşiniz (el-Bakara, 2/61) gibi. Bu zatlar Hz. Âdem’in yerleştiği Cennet’in bu dünyada olduğuna dair şu şekilde delil getiriyorlar:

1) Eğer Hz. Âdem’in yerleştiği bu Cennet, sevap ve mükâfat yurdu olan Cennet olsaydı, elbette ebedî kalınacak Cennet olurdu. Hz. Âdem de ebedî kalınacak Cennet’te olduğunu bilir ve şeytan da onu “Rabbiniz size bu ağacı, melek olmanız için, yahud ölümden kurtularak ebedî kalıcılardan olacağınız için yasak etti.” (el-A’râf, 7/20) diyerek aldatamazdı.

2) Yüce Allah’ın “Onlar (Cennet’te olanlar) oradan çıkarılacaklar da değildir.” (el-Hicr, 15/48) sözünün dalâletiyle Cennet’e giren bir daha oradan çıkmaz.

3) İblis, Hz. Âdem için secde etmekten kaçınarak kibirlendiğinden Allah’ın gazâb ve lânetine uğramış ve kâfir olmuştur. Böyle olan bir kimse Cennet’e giremez.

4) Ahirette müminlere va’d edilen Cennet teklif ve imtihan yeri olmayıp müminlerin içinde serbestçe dolaşacakları ve bütün nimetlerinden diledikleri gibi faydalanacakları bir yerdir. Halbuki burada eşiyle beraber Hz. Âdem’e bir ağacın meyvesi yasaklanmıştır.

5) Allahü Teâlâ “Yeryüzünde bir halife yaratacağım…” (el-Bakara, 2/30) diye belirttiği için Hz. Âdem’i Arz’da yarattı. Kur’an’da onu göğe (Cennet’e) naklettiğini zikretmedi. Onu dünyadan semaya nakletmesi, nimetlerin en büyüğünden olduğu için zikredilmeye daha layık olurdu. Kur’an-ı Kerim’de böyle önemli bir olayı doğrulayacak kesin ve açık bir ifade yoktur. Öyle ise Hz. Âdem ve eşinin iskân edildiği bu Cennet, içinde ebedi kalınacak Cennet’ten başka bir Cennet’tir. (Râzî, Mefâtîhu’lGayb, I, 454)

Hz. Âdem’in oturduğu Cennet’in mükâfat yurdu olan Cennet olması veya bundan başkası olması mümkündür. Çünkü bu konudaki nakli deliller zayıf ve Kur’an’da buna dair kesin bir delil yoktur. Bunu Allah’tan başka kimse bilemediğine göre, şu Cennet’tir veya bu Cennet’tir diye kestirip atmamak veya bu konuda tevakkuf etmek lâzımdır. Nitekim selefi salihîn ve bunlara tâbi olan birçok müfessirler böyle yapmışlardır. (Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, 1, s. 455)

Fakat biz burada hemen şunu kaydedelim: Hz. Âdem ve eşinin iskân edildiği Cennet’in mükâfat yurdu olan Cennet olduğuna dair deliller daha kuvvetlidir. Ayrıca Cennet’e girince çıkılamayacağı meselesi duruma göre değişir. Misafir olarak girmekle mûkîm olarak girmek aynı değildir. Nitekim Hz. Muhammed (s.a.s.) mi’rac gecesi Cennet’e girmiş ve çıkmıştır. Hz. Âdem’in Cennet’ten yeryüzüne inişinin mahiyeti bizce meçhuldür.

Hz. Âdem’in Peygamberliği

Hz. Âdem ilk insan olduğu gibi aynı zamanda ilk peygamber*dir. Hz. Âdem yeryüzüne indirildikten sonra, Cenâb-ı Allah insan nesillerinin hepsini onunla eşi Havva’dan türetmiştir. Allahü Teâlâ bu hakikati Nisâ sûresinin birinci ayetinde şu şekilde dile getiriyor: “Ey insanlar! Sizi tek bir candan (Adem’den) yaratan, ondan da yine onun zevcesini (Havva’yı) yaratan ve ikisinden pek çok erkekler ve kadınlar türetip yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının… ” (en-Nisâ, 4/2) Bir hadîs-i şerîflerinde Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Allah’u Teâlâ Âdem’i (a.s.) yeryüzünün her tarafından avuçladığı bir avuç topraktan yarattı. Bunun için Ademoğulları kendilerinde bulunan toprak miktarına göre, kimi kırmızı, kimi beyaz kimi siyah, kimi bunların arasında bir renkte; (tabiat bakımından da) kimi yumuşak, kimi sert, bazıları kötü, bazıları da iyi olarak geldiler.” (Tirmizî, Tefsir, 3). Bu hadisi Tirmizî sahih bir senetle rivayet etmiştir.

Allah, insanı nefsinin şehvet ve şeytanın vesveselerine maruz kalacak şekilde yaratmış, ona bunlara karşı koyacak akıl, hayır ve şerri birbirinden ayırt edecek vicdan (kalb gözü) vermiştir. Cenâb-ı Allah böylece insanı bu dünyada imtihan alanına koyduğu için, hikmet ve rahmetinin gereği olmak üzere hayır, fazilet, şer ve rezalet yollarını gösterecek, hak ile batılı öğretecek, hayır ve kemâl yollarına irşad edecek peygamberler göndermiştir. Cenâb-ı Hakk peygamberler göndermekle, insanın tabiatına ve halîfeliğine uygun imtihan şartlarını tamamlamıştır. Neticede insan bu dünyada yaptıklarının hesabını öldükten sonra diriltilince verecek, imanlı olup iyilik ve sevap terazileri ağır gelenler Cennet’e girecektir. Bunları kendilerine öğretip ikaz etmek için peygamberlere ihtiyaç vardır. İlk insanlara peygamber olmaya en lâyık olan zat, Allahü Teâlâ’nın doğrudan doğruya vasıtasız konuştuğu ataları Hz. Âdem’di.

Hz. Âdem’in peygamberliği kendisine emir ve nehiy olunduğuna dalâlet eden Kur’an ayetleri ile sabittir. Çünkü onun zamanında başka bir peygamber yoktu. Bu duruma göre kendisine gelen o emir ve nehiyler, vahiy vasıtasıyla olup başka bir vasıta ile değildir. Kur’an’da geçen Hz. Âdem’in iki oğlunun Allah’a kurban takdim etmeleri, ikisinden birinin kurbanının kabul olunduğunun bildirilmesi (el-Mâide, 5/27) Hz. Âdem’e vahiy ile bildirilmiştir. Kur’an’da Hz. Âdem’in peygamberliğe seçildiğinin anlatılması için “Istafâ” (Âli İmrân, 3/33) kelimesi ile “İctebâ” (Tâhâ, 20/122) kelimeleri kullanılıyor. Kur’an’da diğer peygamberler için de ıstıfâ’ ve ictibâ’ kelimelerinden müştak kelimeler kullanılıyor. (el-A’râf, 7/144; el-Bakara, 2/130; el-Hac, 22/75; Sâd, 38/47; en-Nahl, 16/121; Âli İmrân, 3/79; Yusuf, 12/6; el-En’âm, 6/87; eş-Şûrâ, 42/13; el-Kalem, 68/50) Öyle ise Hz. Âdem de peygamberdir. Hz. Âdem’in peygamber olduğunu açıkça bildiren hadisler de vardır. Ebu Ümame (ö. 81/700) rivayet ediyor “Ebu Zerr (ö. 32/652) Peygamberimize ‘Ya Nebiyallah, peygamberlerden ilk peygamber kimdir?’ diye sorduğunda, Peygamberimiz (s.a.s.): “Âdem’dir.” dedi. Ebu Zerr, “Ya Rasûlullah o, Nebî oldu mu?” diye sorunca Hz. Peygamber (s.a.s.), “Evet o mükellem bir Nebî(Allah’ın kendisiyle vasıtasız konuştuğu peygamber) idi.” dedi.” (Ahmed b. Hanbel, V, 265)

Diğer bir hadîste de Kıyamet gününde, diğer Nebiler gibi Hz. Âdem’in de bir peygamber olarak, Hz. Resulullah’ın sancağı altında bulunacağı haber verilmiştir. (Tirmizî, II, 202) Hz. Âdem’in peygamberliği hususunda bütün müslümanlar ittifak etmişlerdir. (Teftâzânî, Şerhu’l-Akâid, s. 62; Devvânî, Celâl, s. 71; Aliyyü’lKârî, Şerhu’l-Fıkhı’l-Ekber, 101)

Hz. Âdem’in evlâdları onun irşâdı* ile Allah’a iman etmiş, zamanlarındaki maddî ve manevî ihtiyaçlarını temin eden ahkâmı ondan öğrenmişlerdir. Ebû İdris el-Havlânî’nin, Ebû Zerr’den rivayet ettiği bir hadîste Hz. Peygamber (s.a.s.) Hz. Âdem’e on sahifelik bir kitap indirildiğini söylemiştir. (Abdurrahman Hubneke’l-Meydânî, el-Akidetü’lİslamiyye ve Usûsuhâ, II, 260)

İnsanların dinden ayrılarak ihtilâf etmeleri, hak dinin izini kaybederek batıl itikatlara saplanmaları sonradan çeşitli sebeplerle meydana gelen kötü bir durumdur. Böylece beşeriyetin başlangıcının bir vahşet devri olmadığı anlaşılır. Hz. Âdem’den sonra yeryüzünün çeşitli bölgelerine dağılan insanlar doğru yoldan ayrılmışlardır. Allah, onlara zaman zaman peygamberler göndermiştir. Şu ayet bu hakikati ifade eder: “İnsanlar (ilk önce) bir ümmetti (onlar ihtilâf ettiler). Allah da müjde verici ve azabının habercileri olarak peygamberler gönderdi…” (el-Bakara, 2/213)

Yukarıda gördüğümüz gibi Yüce Allah, ilk insan Hz. Âdem’i bizzat doğrudan doğruya çeşitli safhalardan geçirerek yaratmıştır. Darwinist olan tekâmülcülerin iddia ettiği gibi, insan maddenin kendiliğinden gelişerek tek hücreli canlı olması ve bunun da gelişerek çeşitli hayvanlar ve maymunlar oluşması ve maymunların da insana dönüşmesi yoluyla meydana gelmemiştir. Uydurma ve yakıştırmadan ibaret olan bu nazariyenin doğruluğuna, deney ve gözlemlerde ve delîl olarak kabul ettikleri materyal fosillerinde, en ufak bir ipucu bile yoktur. Bunun aksini isbat edecek fosil ve deliller pek çoktur. Mendel ve Pastör kanunları gibi.

Tekâmül nazariyesi bilim ve akıl nazarında muhaldir. Şöyle ki: Madde ve enerjide “emtropi” vardır: Gözlenen bütün tabii sistemlerde düzensizliğe doğru, yani dağılıp saçılmaya doğru bir eğilim vardır. Bu gerçek, hem mikro ve hem de makro seviyelerde olmak üzere geçerlidir. Madde parçacıkları dağılıp saçılır gider. Enerji de akıllı birisi tarafından plânlı ve düzenli olarak kapalı duvarlar arasında ve borular içerisinde kontrol altına alınmazsa dağılır gider. Dışarıdan gelen güneş enerjisi de, bunu alıp kullanacak çok muazzam bir makina sistemi yoksa boşlukta dağılır. Bu bir fizik kanunudur. Aklı başında olan bir âlim bu kanuna karşı gelecek cesareti gösteremez.

Madde âtıldır (eylemsizdir) kendiliğinden bir gücü yoktur (fizikteki atâlet prensibi). Allah’tan başka hiçbir şeyin kendiliğinden hiçbir gücü, düzen ve nizâmı yoktur (ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh). Akıllı ve şuurlu birisi tarafından plânlı düzenli bir makina sistemiyle kontrol edilmeyen enerji de her şeyi dağıtır, yakar ve yıkar. Meselâ nükleer bir santralda kontrol altına alınamayan bir atom enerjisi her şeyi yakar ve yıkar, dağıtır ve boşlukta dağılır gider. Öyle ise basit bir otomobilin bir yapıcı mühendisi olmadan demir yığınları arasından güneş enerjisi veya herhangi bir enerji ile meydana gelmesi imkânsızdır. Deney ve gözlem ve akıl bunu kabul etmez. En basit bir canlının organizmasının (cesedinin) yanında, mükemmel bir otomobil veya en ileri seviyede yapılmış bir elektronik beyin, çocuk oyuncağı gibi kalır. Bir elektronik beyin bozulduğu vakit kendi kendisini tamir edemez, kendi mislini ve benzerini, maddelerini dışarıdan toplayarak yapamaz. Çünkü âtıldır ve şuuru yoktur. Bunlar akıllı birisinin yapacağı hesap ve plân işidir. Akılsız ve cansız madde kendiliğinden bir makina veya bir elektronik beyini yapamayınca, ya bunların yapıcısı olan insanı nasıl yaratabilir? İnsanın yaptığı en mükemmel bir elektronik beyin, insan tarafından tamir edilip kontrol edilmezse, kendisini tekamül ettirmek şöyle dursun madde yığınları arasında dağılıp gider.

Bir eser müessirinden (yaratıcısından) üstün olamaz. Bir eserde yapıcısında bulunmayan vasıflar bulunamaz. Netice sebebinden üstün olamaz. Taş sebep olursa, parçacıkları taşın eseri (neticesi) olur. Maddede can yoktur; insanî ruh ve bunun özellikleri olan şuur ve akıl hiç yoktur: vicdan ve bunun özellikleri olan sevgi, nefret ve üzüntü de yoktur. Bir maddenin, pek çok mükemmel makina sistemi olan bir canlının vücudunu meydana getirmesi ve ona kendisinde hiç bulunmayan canı, hele akıl, irade ve vicdanın kaynağı olan ruhu vermesi ne kadar muhal ve imkânsızdır. Can enerji değildir. Can, canlının duymasını ve gayeli hareket etmesini sağlayan, vücudunu tamir etme, kendisini koruma ve neslini devam ettirme vazifesini üstlenen manevî bir cevherdir. Bir canlı sisteminin meydana gelebilmesi için mutlaka şu şartlar gereklidir:

1- Sistemin gelişigüzel değil, enerji ve besinleri dönüştürecek mükemmel mekanizması ve makina sistemi olmalıdır.

2- Otomobilin çalışması için nasıl petrol lâzımsa, bunun da kullanılabileceği bir enerji kaynağı yani besinler bulunmalıdır. Canlıların besinleri, bitki ve hayvan organizmalarıdır.

3- Bu enerjinin dönüşüm mekanizmalarını idare edip devam ettirmek ve çoğaltmak için bir kontrolcü bulunmalıdır. Çünkü Termodinamiğin ikinci kanunu olarak ifade edilen ve kâinatta geçerli kanuna göre sistemlerin düzensizliğe doğru tabii bir kaymaları vardır. Otomobilde bu kontrolcü şoför, elektronik beyinde kontrol mühendisidir. Otomobilin şoförü veya elektronik beyinin kontrolcüsü ölmüşse bunlar kendi kendilerine gayeli ve düzenli çalışamazlar. Kendilerinin benzerlerini meydana getiremezler ve kendilerini tamir edemezler. Az bir zaman sonra çürür, dağılır ve saçılıp giderler. Canlıların mekanizma ve makinalarının kontrolcü ve idarecisi candır. Canlının canı çıkmışsa, bunca muazzam zekâsına rağmen insan dahi ona canı veremez.

4- Canlı bir sistemin mutlaka akıllı ve âlim bir yaratıcısı olmalıdır. O da Allah’tır. Otomobilin yapıcısı akıllı bir insandır. Öyle ise canlıların organizmalarını, o akıllara durgunluk verecek çok muazzam makina sistemlerini, oksijen, hidrojen (yani su), fosfor, kükürt, azot, karbon, kalsiyumdan yaratan ve bunlara canı veren Allah’tır.

İnsanla hayvan arasında mahiyet farkı vardır. İnsanlarda akıl, irade ve vicdan vardır. Hayvanlarda bunlar yoktur. Bunların kaynağı da Allah’ın insana verdiği ruhtur. Bu insanî ruh hayvanda yoktur.

Buna göre tekâmül nazariyesi (Darwinizm)* muhaldir (imkânsızdır).

Darwinizme inananların, insanın maddeden kendiliğinden tekâmül ederek meydana gelişini “Akılları mı emrediyor, yoksa bunlar azgın kimseler midir?” (et-Tûr, 52/32)

Muhittin BAĞÇECİ (peygamberler siyeri)


Altın ile Gümüşün Zekatı

Mayıs 21, 2007

Altın ile gümüş ister külçe halinde olsun, ister darbedilmiş olsun, bunlar hangi maksadla bulundurulursa bulundurulsun, nisab mikdarına ulaşıp da üzerlerinden bir yıl geçerse, zekata tabi olurlar.
Altının nisabı yirmi miskaldır. Gümüşün nisabı iki yüz dirhemdir. Bir miskal yirmi kırattır. Her kırat da beş arpa ağırlığıdır.
Bir şer’î dirhem ise, on dört kırattır. Bu halde on şer’i dirhem, yedi miskal ağırlığına denktir.
Bir de örfî dirhem vardır ki, on altı kırattır. O halde yirmi miskal yirmi beş örfî dirheme eşinir. İki yüz şer’i dirhem de yüz yetmiş beş örfî dirheme eşittir.
Bazı fıkıh alimlerine göre, zekat ve fitre sadakası konusunda her beldenin örfî dirhemi esas alınmalıdır. Buna göre gümüşün nisabı, iki yüz örfî dirhemden ibarettir. Bu şekilde de fetva verilmiştir.
Yirmi miskal altının zekatı, yarım miskal altın olduğu gibi, ikiyüz dirhem gümüşün zekatı da, beş dirhem gümüştür. Yirmi miskalden fazla olan altın dört miskale ulaşmadıkça ve iki yüz dirhem gümüşten fazla olan mikdar kırk dirheme ulaşmadıkça, bu fazlalıklar için ayrıca zekat gerekmez. Ancak bu fazla mikdar ile beraber başka bir ticaret malı da bulunursa o zaman bu fazla mikdarlarla hepsinin zekatı verilir. Fakat altın ile gümüşten nisab üstünde fazla olan mikdar, kıymetçe dört miskala veya kırk dirheme eşit olursa, bu fazladan da zekat gerekir. Bu mesele İmam Azam’a göredir, iki İmama (İmam Muhammed ve İmam Ebû Yusuf) göre ise, böyle küsurlarında ne olursa olsun, zekatını vermek gerekir.
Örnek: Bir kimsenin yalnız iki yüz otuz dokuz dirhem gümüşü bulunsa, İmamı Azam’a göre, yalnız iki yüz dirhem için beş dirhem zekat vermek gerekir. Küsur olan otuz dokuz dirhem için zekat gerekmez. Bu küsur kırka ulaşmadıkça zekatı yoktur. İki imama göre, bu küsurlar için de kırkta bir nisbetinde zekat vermek gerekir.
Yine, bir kimsenin yalnız iki yüz yetmiş dirhem gümüşü bulunsa, İmamı Azam’a göre, iki yüz kırk dirhem için altı dirhem zekat vermesi gerekir, geri kalan otuz dirhem için bir şey gerekmez. Fakat iki imama göre, bu geri kalan
kısım için de zekat gerekir. Altın hakkında da hüküm böyledir.
Altın ile gümüşün nisablarında, bunlardan zekat verilmesi için, kıymetlerine değil, ağırlıklarına bakılır. Bunda ittifak vardır.
Buna göre altından yapılmış bir tepsinin ağırlığı nisab mikdarından az, mesela on dokuz miskal olduğu halde, kıymeti yirmi miskalden fazla bulunsa, ittifakla zekata tabi olmaz. Ancak bununla beraber zekata tabi başka bir mal bulunur da, tümü nisab mikdarına ulaşırsa zekat gerekir.
Yine, iki yüz adet gümüş dirhemden biri ağırlıkça biraz noksan bulunsa, bunlara zekat gerekmez. Fakat başka bir zekat malı bulunursa, zekat gerekir.
Kendilerinde riba (faiz) uygulanmayan, şer’an ölçek ve tartı esasına bağlı bulunmayan mallardan zekat verilmesinde kıymetlerine bakılır. Ağırlık ve adetleri ne bakılmaz.
Buna göre. üzerine zekat olarak orta durumda iki koyun farz olan kimse, bunların kıymetlerini para olarak verebileceği gibi, bu ikisinin kıymetine denk iyi bir koyun vererek de zekatını ödeyebilir. Çünkü koyunlar kıymete bağlı mallardandır. Bunlarda riba (faiz) olmaz.
Fakat kendilerinde riba işlemi yürütülebilen mallarda böyle kıymete değil, ağırlığa itibar edilir. Mesela: Zekat olarak verilmesi gereken beş kilo buğday karşılığında, dört kilo iyi cins buğday verilemez.
Yine, iki miskal altın yerine, bir miskal ağırlığında olup üzerindeki sanattan dolayı, iki miskal kıymetinde bulunan bir altın verilemez. Çünkü bu durumda riba (faiz) gerçekleşir.
Bu mesele, İmamı Azam ile iki îmama göredir, İmam Züfer’e göre verilebilir. Çünkü kıymetleri eşittir. Kıymetler eşit olunca, kul ile Yüce Allah arasında riba düşünülemez.
Altın veya gümüşten yapılmış bulunan ziynet takımları ve süs eşyaları, tablolar gibi maddelerden de, nisab mikdarına ulaşınca zekat gerekir. Bu zekat kendi cinslerinden olmayan bir mal ile ödeneceği takdirde, agırlıklarına değil, kıymetlerine bakılır. Bunda da ittifak vardır. Fakat kendi cinsleriyle ödeneceği takdirde, İmamı Azam ile İmam Ebû Yusuf’a göre, ağırlıkları esas alınır, İmam Züfer’e göre kıymetlerine bakılır. İmam Muhammed’e göre de, fakir için daha faydalı olan tarafa itibar edilir. Örnek: Yirmi miskal ağırlığında bulunan bir altın bilezik, kendisindeki sanat bakımından yirmi beş miskal kıymetinde bulunsa, bakılır. Eğer zekatı gümüş gibi başka bir cinsten verilecek olursa ağırlığı olan yirmi miskale değil, kıymeti olan yirmi beş miskale bakılarak zekatını vermek gerekir. Fakat bunun zekatı kendi cinsinden olan altından verilecekse, İmamı Azam ile İmam Ebû Yusuf’a göre, ağırlığı olan yirmi miskal altına göre verilmesi gerekir, İmam Muhammed ile İmam Züfer’e göre, bu yeterli olmaz, altının kıymetine göre, değer farkı olan beş miskalin de ayrıca zekatını vermek gerekir.
Yine, iki yüz dirhem has gümüş için, dört dirhem has gümüş kıymetinde olan beş dirhem karışık gümüş verilse, bu İmam-ı Azamı ile İmam Ebû Yusuf’a göre yeterli olur. Çünkü ağırlık bakımından istenen mikdara eşittir. Fakat İmam Züfer ile İmam Muhammed’e göre yeterli olmaz; çünkü kıymet bakımından İstenen değerden daha azdır.
Aksine olarak iki yüz dirhem karışık gümüş için beş dirhem karışık gümüş kıymetinde dört dirhem saf gümüş verilse, bu İmamı Azam ile İmam Ebû Yusuf’a göre yeterli olmaz. Çünkü ağırlık esasına göre noksandır. Fakat İmam Züfer’e göre yeterlidir, çünkü kıymet bakımından eşitlik vardır. Cenabı Hak ile kul arasında riba düşünülemez.
Altın ile gümüşün ve ticaret mallarının nisabında, bunların bir cinsten olmaları şart değildir. Onun için bir kimsenin bir miktar altını ile gümüşü ve bir miktar da ticaret malı bulunur da, bunlann tümünün kıymeti bir nisab mikdarı olan iki yüz dirhem gümüşe denk olursa, kırkta bir zekatlarını vermek gerekir.
Her biri nisab mikdarından noksan olan altın ile gümüş, İmamı Azam’a göre, kıymet bakımından birbirini tamamlayarak nisab aranır, iki imama göre ise ağırlık bakımından birbirini tamamlarlar.
Buna göre: Bir kimsenin yüz dirhem gümüşü ve yüz dirhem gümüş kıymetinde de on miskal altını bulunsa, bunun için ittifakla beş dirhem gümüş zekat vermesi gerekir. Fakat yüz dirhem gümüş ile yüz dirhem gümüş kıymetinde beş miskal altını yahut elli dirhem gümüş ile yüz elli dirhem gümüş kıymetinde on miskal altını bulunsa İmamı Azam’a göre beş dirhem mikdarı zekat gerekirse de, iki imama göre gerekmez; çünkü cüz bakımından nisabları noksandır. Fakat yüz elli dirhem gümüş ile elli dirhem kıymetinde beş miskal altın bulunsa, yine ittifakla zekatları gerekir. Çünkü kıymetleri tam gümüş nisabına denktir. Bundan başka birinin nisabı dörtte üç, diğerinin nisabı dörtte bir nisbetinde mevcut olduğundan tamamı bir nisaba denk bulunmuş olur.
Yüz elli dirhem gümüşle beraber altmış veya seksen dirhem gümüş kıymetinde beş miskal altın bulunsa, İmamı Azam’a göre iki yüz dirhemin kırkta biri olarak beş dirhem zekat gerekir. Küsurlar kırka ulaşmadığı için bunlardan zekat gerekmez, iki İmam’ın görüşüne göre, bu küsurlardan dolayıda kırkta bir nisbetinde zekat vermek gerekir. Küsurlarda bağış, iki îmama göre yalnız saime hayvanlara mahsustur. Bu bağışlanan küsur, geçerli para ile ticaret eşyalarında olmaz. (İmam Şafiî’ye göre, altın ile gümüş, nisabı doldurmak için birbirlerine ilave edilemez; çünkü cinsleri değişiktir. Bunlann her biri için ayrı ayrı tam bir nisab şarttır.)
Geçerli olan karışımlı paraların altınları veya gümüşleri, kendilerine karışmış bulunan yabancı maddelerden daha fazla veya eşit bir halde ise, bunlar altın ve gümüş hükmündedir, ona göre zekatları verilir. Eğer bu paraların altın veya gümüş kısmı, onlara karıştırılan yabancı maddelerden az ise, bunlar ticaret malı hükmüne girerler. Sene sonunda kıymetlerine göre zekatları verilir. Bunlarda ticaret niyeti aranmaz; çünkü geçerli para yerindedirler.
Geçerli olan paralar veya ticaret malları altın ile gümüşten karışık halde olsalar bakılır: Altınları karışan yabancı maddeden fazla olanlar altın hükmünde, gümüşleri fazla olanlar da gümüş hükmünde olur. Buna göre nisab mikdarın ulaşınca, zekata girerler. Böyle altın veya gümüşü, yabancı maddeden daha fazla olan geçerli paralar ticaret malı olmayınca ağırlıklarına bakılır. Eğer nisaba ulaşırlarsa zekatları verilir, değilse verilmez. Ancak nisabdan az olan bu gibi geçerli paralar yanında zekata bağlı başka mal varsa, ona göre zekat gerekir.
Para halinde geçerli olmayan altın ile gümüş, başka bir madenle karışık olunca çoğunluğa göre hükmedilir. Altın veya gümüş yabancı maddeden fazla veya eşit durumda ise, tümü altın veya gümüş hesab edilir. Eğer altın veya gümüş, karıştırılmış yabancı maddeden az ise bakılır: Altın veya gümüş kısmı kıymetçe nisaba ulaşırsa veya ulaşmadığı takdirde, zekata bağlı başka mallar varsa, onlarla beraber zekatlarını vermek gerekir.
Bunlar ticaret mallarından ise, diğer maden kısmı da ayrıca nazara alınır. Bunların altın veya gümüş kısmı, böyle nisab mikdarına ulaşmıyorsa, hepsi ticaret eşyası hükmünde olur. Bu halde ticaret mallarından ise, kıymetleri en az iki yüz dirhem gümüşe denk olmalıdır ki, zekata bağlı olsunlar. Yahut nisaba varmıyorsa, kendileriyle beraber başka ticaret malı veya geçerli para mevcut ise, bunlarla zekata tabi olurlar, değilse olmaz.
Altın ile gümüş darbedilmiş geçerli para cinsinden olmamak üzere karışık bir halde bulunursa, bakılır: Eğer yalnız başına olarak altın nisab miktarında ise veya ikisi bir nisab mikdarında olup altın gümüşe ağırlık veya kıymetçe üstün veya eşit ise, hepsi altın sayılır. Ona göre zekat gerekir. Fakat altın nisab mikdarında olmayıp kendisine gümüş galip ise, o zaman hepsi gümüş sayılır.
Örnek: Altın yirmi miskal olduğu halde, gümüş iki yüz veya üç yüz dirhem bulunsa, bunların hepsi altın sayılır (çünkü yalnız başına altın nisabı gerçekleşmiştir. Bu esas alınır.) Yine, altın on miskal olduğu halde, iki veya üç yüz dirhem gümüş kıymetinden daha değerli olsa, yine hepsi altın sayılır. Fakat altın on miskal olduğu halde, gümüş kısmı yüz veya iki-üç yüz dirhem kadar olup kıymetçe on miskal altından daha yüksek bulunsa, hepsi de gümüş sayılır.