İmamlık ve Cemaat

Mart 17, 2007

Aklı olan, buluğ çağına eren, hür olan ve zorluk çekmeksizin topluca namaz kılmaya gücü yeten müslüman erkeklerin toplanıp cemaatle cuma namazını kılmaları farz, bayram namazlarını kılmaları vacibdir. Diğer farz namazları cemaatle kılmaları ise, müekked sünnettir.

(Cuma namazından başka farz namazların cemaatle kılınması, Malikîlere ve bir kısım Şafiîlere göre de bir müekked sünnettir, İmam Ahmet ibni Hanbel ile Ebu Sevre ve Davudi Zahirî ile diğer bazı müctehidlere göre vacibdir. Bu halde bir şahsın tek başına namaz kılması haramdır. İbni Rüşd, İbri Bişr ve bir kısım şafiîlere göre ise, beldelerde bir farzı kifayedir, her mescidde cemaatle namaz kılınması sünnettir. Bir kimsenin özel olarak yalnız başına cemaatle namaz kılması da mendubdur. Hanbeli fıkıh alimlerinin açıklamalarına göre, esasen cemaatle namaz, ikamet ve sefer halinde vacib, hem de sünnet yerine getirilmiş olur. Cemaatın farzı ayn olduğunu söyleyenler de vardır.)

İslamda cemaatle namaz kılmaya büyük önem verilmiştir. Büyük sevaba ermek için ve ihtilaftan kurtulmak için cemaatle namaz kılmaya devam etmelidir. Cemaat ne kadar çok olursa, fazilet de o derece çoğalmış olur. Cemaatle namaz kılmanın sevabı, yalnız başına namaz kılmanın sevabından yirmi yedi kat fazladır. Cemaate devam, İslam nişanlarından ve iman alametlerindendir. Cemaatle kılınan namaz ile müslümanların birliği ve birbirine bağlılığı gösterilmiş olur. Müslümanlar arasında bir sevgi ve dayanışma duygusu uyanır, bilmeyenler bilenlerden faydalanır, iyi kimselerin arkadaşlığı ile yapılan ibadetlerin ve duaların Allah yanında kabule yakın olacağı daha ziyade umulur.

Cemaatle kılınan namazda, kendisine uyulan zata “İmam” denir. Bu zatın bu görevine de “İmamet” denir. İmama uymayan, bir kimsenin kendi namazını imamın namazına bağlamasına “İktida, ittiba” adı verilir. Bu uyan kimseye de “Muktedi, müttabi, memum” gibi adlar verilmiştir. Kendi başına namaz kılana da “Münferid” denir.

İmametin başlıca şartları: İslâm, buluğ, akıl, erkek olmak, Kur’an okuyabilmek ve özürden beri olmaktır. Bu şartlara sahib olmayanlar imam olamazlar. Bu konu aşağıdaki meselelerden anlaşılacaktır.

Cemaat arasında imamete en yararlı olan, sünneti en iyi bilen (fıkıh bilgisi olan) kimsedir. Bunda eşit olsalar, okuyuşu daha güzel olandır. Bunda da eşit olsalar takvası daha çok olandır (haramdan daha çok kaçınandır). Bu üç vasıfta eşit olsalar, yaşta büyük olandır. Bunda da eşit olsalar, ahlakı daha güzel olandır (yumuşak huylu ve daha çok haya sahibi olandır). Bu hususta da eşit olsalar, yüzce, sonra soyca, sonra sesçe, sonra elbise bakımından temizlikçe güzel olandır. Bunların hepsinde eşitlik kabul edilecek olursa, aralarında kur’a çekilir. Bütün bunlar imamlık görevine verilen önemin büyüklüğünü gösterir. Bunun içindir ki bu görevi eskiden bulundukları yerlerde idareciler üzerlerine alırdı.

Bununla beraber cemaat arasında ev sahibi veya o yerin görevli imamı bulunursa, bunlar tercih olunurlar, aranan vasıfları toplamış olmasalar bile yine tercih edilirler.Başkasının evinde imam olacak kimse, ev sahibinin izni ile imamlık yapar. Başkasının evinde tek başına namaz kılacak olan kimse de, ev sahibinden izin istemelidir, faziletli olan budur.

Fasıkın (aşikare haram işleyenin) ve bid’at sahibi olanın (din işlerine dinde olmayan şeyleri karıştıranın) imameti tahrimen mekruhtur. Çünkü fasık din işlerinde saygılı bulunmaz, İmam Muhammed ile İmam Malike göre, bunlara uymak esasen caiz değildir. Bid’at sahibine “Mübtedi” denir ki, inancı sünnet ve cemaat ehlinin inancına aykırı olan kimse demektir. Bid’at sahibine uymanın kerahetle caiz olması, inancı küfre varmadığı takdirdedir. Eğer inancı küfrü gerektiriyorsa ona uymak bütün Hanefilerce de caiz olmaz. Şefaati, kabir azabını ve hafaza meleklerini inkar etmek gibi…

Kölelerin ve babası belli olmayanların imamlığı mekruhtur. Çünkü bunlarda cehalet daha fazla olur. Bilgili oldukları takdirde imamlık yapabilirler. İki gözü kör olan da imam olabilir. Fakat görür kimselerin imamlığı daha faziletlidir. Bununla beraber iki gözü görmeyenin imamlığında kerahet olduğunu söyleyenler de vardır. Çünkü bu kimse özürlüdür, elbisesinin temizliğine fazla dikkat etmeyebilir.

Erkeklerin kadınlara ve henüz buluğ çağına ermemiş çocuklara uyup namaz kılması caiz olmadığı gibi, aklı yerinde olanın bunağa, Kur’an okuyucusunun okuyamayan (ümmî) kimseye, kıraati olmayanın dilsize, elbisesi temiz olanın elbisesi pis olana, avret yerleri kapalı olanın açık bulunana, özrü olmayanın özürlüye, bir özürlünün özrü değişik başka bir özürlüye uyması da caiz değildir. Ancak özürleri bir olanların birbirlerine uymaları caizdir.

Kadının kadına imamlığı kerahetle caizdir. Eğer kadınlar kendi aralarında cemaatle namaz kılacak olurlarsa, İmam olacak kadın aralarında durur, onların önüne geçmez. Bu öne geçme de mekruhtur.

Abdestte ayaklarını yıkamış olan kimsenin ayaklarına mesih yapmış olan kimseye, abdest alanın teyemmüm etmiş olana, ayakta namaz kılanın oturarak namaz kılana, boyu dik ve doğru olanın rukü derecesinde kanbur olana uyması (iktidası) caizdir. Son üç şekildeki uymanın cevazına İmam Muhammed muhaliftir.

Farz namaz kılanın nafile namaz kılana veya başka bir farz kılana uyması caiz değildir. Fakat nafile namaz kılanın farz namaz kılana uyması caizdir. Örnek: Öğlenin farzını kılmış olan bir kimse, öğle namazını kıldırmakta olan imama uyacak olsa, bu ikinci defa kılacağı namaz bir nafile olarak caizdir.

Bir kimsenin, haklı olarak kendisinden hoşlanmayan bir cemaate namaz kıldırması mekruhtur. Fakat hoşlanmayacak bir durum veya imamlığa daha ehliyetli bir kimse yoksa, cemaatın hoşlanmasına bakılmaz. Çünkü bu halde cemaatın hoşlanmaması yersizdir.

Mezheb değişikliği iktidaya (uymaya) engel değildir. Yeter ki imam olan zat, namazın şartlarına ve rükünlerine riayet etsin. Şöyle ki: Müslümanların fıkıh bakımından mezhebleri değişik olsa da, esasla bir olduklarından birbirlerine uyabilirler. Bu hususta en faziletli olan, her müslümanın kendi mezhebinde bulunan bir imama uymasıdır. Bu olmayınca, diğer bir mezhebde bulunup da namazın farzlanna riayet eden herhangi bir imama uyulması, yalnız başına namaz kılmaktan daha faziletlidir. Şu kadar var ki, bir müslim kendi mezhebine göre namazı bozacak bir şeyin böyle bir imamda bulunduğunu görüp bilirse, ona uyması sahih olmaz; bir Hanefinin, burnundan kan aktığı halde abdestini yenilemeden imamlığa geçen bir Şafiîye uyması gibi… (Malikî ve Hanbelî olanlara göre, namazın sıhhati için şart olan şeylerde yalnız imamın mezhebine itibar olunur, uyanın (muktedinin) mezhebine bakılmaz. Onun için, bir Malikî veya bir Hanbelî, başının tamamını meshetmemiş olan Şafiî veya Hanefî bir imama uysa namazı sahih ulur. Çünkü böyle bir mesih, her ne kadar Malikî ve Hanbelî mezheblerinde sahih değilse de, Hanefî ve Şafiî mezheblerinde sahihtir.)

İmam olan zat, cemaata nefret verecek şeylerden sakınmalıdır. Bir imamın kıraati veya tesbihleri cemaatı usandıracak derecede uzatması uygun değildir. Burada sünnetin en az olan derecesi ile yetinmelidir. Çünkü bu uzatma cemaata usanç verir, bu ise mekruhtur. Cemaatla kılınacak bir namazın sevabı ziyadedir. Bu sevabtan başkalarını mahrum bırakmaya sebebiyet vermek uygun olmaz. Cemaatın uzatmaya razı olmaları halinde kerahet olmaz. Bununla beraber cemaatın rüku ve secde tesbihlerini ve teşehhüdü sünnet üzere tamamlamalarına meydan vermeyecek bir şekilde imamın acele etmesi de mekruhtur. Cemaatın yetişmesi için, imamın rüküu uzatması da mekruhtur.

İmamın kendisine kolay gelen ayet ve süreleri okuması vacibdir. Henüz kuvvetlice ezberlememiş olduğu ayetleri okumamalı, cemaatın yardımcı olmasına meydan bırakmamalıdır. Şöyle ki: imam bir ayette yanılır ve hatırlayamazsa bakılır: Eğer sünnet mikdarı veya namazın caiz olacağı kadar okumuş ise, hemen rüküa gitmelidir, yanıldığı yeri düzeltmeyi cemaatten beklememelidir. Bu mikdar okumamış ise, başka bir ayete geçmelidir.

İmamın cemaatten en az bir arşın yüksekte veya alçak bir yerde durup namaz kıldırması mekruhtur. Kendisi ile beraber cemaattan bazı kimseler bulunursa mekruh olmaz.

İmam ile muktedinin (imama uyanın) yerleri hükmen bir olmalıdır. Aralarında yüksek boylu bir duvar olup imamın görülmesini veya sesinin iştilmesini engellese, o imama uymak sahih olmaz.

Yine, imam ile muktedi arasında veya bir muktedi ile öndeki saf arasında uzaklık bulunsa bakılır: Eğer namaz mescid dışında kılınıyorsa ve aradaki mesafe bir saf bağlanacak mikdardan az ise, imama uymak sahih olur. Fakat mesafe bundan daha çok ise uymak sahih olmaz. Amma namaz mescid içinde kılınmakta ise, aradaki uzaklık ne olursa olsun imama uymaya engel olmaz. Bununla beraber bazı alimlere göre, Beytül-makdis gibi pek geniş olan mescidlerde, saflar arasında bağların olmaksızın mescidin en uzak bir yerinde durup imama uyulması caiz değildir.

İmam hayvan üzerinde, imama uyan yaya bulunsa veya başka başka hayvanlara veya gemilere binmiş olsalar, yer değişikliği olduğundan imama uymak sahih olmaz. Yine, camide veya başka bir yerde imam ile muktedi arasında kayık geçecek büyüklükle bir ırmak veya araba yürüyecek genişlikle saflardan boş bir yol bulunsa, imama uymaya engel olur.

Cemaata kavuşmak için koşa koşa yürümek mekruhtur, saygıya aykırıdır. Bu gibi davranışlardan daima sakınmalıdır.

Cemaatın birçok kişiden ibaret olması şart değildir. Bir kişi ile de cemaatin fazileti elde edilir. İmama uyan kişinin bir kadın veya mümeyyiz bir çocuk olması yeterlidir. Bunun için evde ailece cemaatla kılınan namaz da, yalnız başına kılınan namazdan kat kat faziletlidir. Fakat bir özre dayanmaksızın evde cemaakla namaz kılıp camiye gitmemek bid’at ve mekruh sayılmaktadır. Mescidlerde ve camilerde cemaatla kılınan namazların fazileti daha çoktur.

Namazda imama uyan bir kişi ise, imamın sağında durur, iki ve daha çok kimseler olunca, imamın arkasında dururlar. Keraheti olmayan duruş bu şekildedir. Cemaatın imamdan ilerde durması ise caiz değildir. Bu hususta secde yeri değil, ayakların yeri esas alınır. Cemaatın topuklarının imamın ayak topuklarından ilerde olmaması yeterlidir. (İmam Malik’e göre, cemaatin imamdan önde durması mekruh ise de, namazın cevazını engellemez.)

Muktedi (imama uyan kimse), imama uymayı niyet etmeli ve kıldıkları farz namaz aynı olmalıdır. Bunun için bir kimse imama uymayı niyet etmeksizin ona uysa veya kendisi öğle namazını kılmak islediği halde imam ikindi namazını kıldırmakta bulunsa, bu iktidası (imama uyması) caiz olmaz.

İmamın sesi kafi gelmezse, cemaatten biri tarafından iftitah ve intikal tekbirleri yüksek sesle alınır ve rüküdan kalkarken de “Rabbena ve lekel-hamd” denilir, yüksek sesle yine selam verilir. Bu bir tebliğ, bir bildirimdir. Ancak tekbirler alınırken iftitah ve intikal tekbirleri olarak alınmalıdır, yalnız bildirme için alınmamalıdır. Eğer ilk tekbir ile namaza başlamaya niyet edilmez ise, bunu alan namaza başlamış olmaz. Diğerleri de tesbih, tahmid ve intikal tekbirleri olarak alınmazsa, sevabdan mahrum olmayı gerektirir, imamın sesi yettiği takdirde bu tebliğe gerek kalmayacağından, bu tebliğ işi mekruh olur. Buna müezzin olanlar dikkat etmelidirler.

İmam birinci selamı ikinci selamdan daha yüksek sesle alır ki, bu onun için bir sünnettir. Çünkü yüksek sesle alınması cemaata bir bildiridir. Bu bildiriye ihtiyaç ise, daha çok birinci selaimda görülür.

İmam selam verince, muktedi de teşehhüdü bitirmiş ise selam verir. Salat-Selam ve duayı bitirmek için selam vermeyi geciktirmez. Teşehhüdü bitirmeden selam vermesi de caizdir.

İmam namazdan sonra iki tarafa selam verirken “Aleyküm” sözü ile Hafaza meleklerini ve bütün cemaatı kasdeder. Cemaattan her biri de sağ tarafa selam verirken o taraftaki meleklerle cemaatı ve imam eğer o tarafta veya kendi hizasında ise imamı da kasdeder. Sol tarafa selam verirken de o taraftaki meleklerle cemaatı ve imam o tarafta ise imamı kasdederek onlara selam vermiş olur. Yalnız başına namaz kılanlar da bu selam ile yalnız Hafaza meleklerini kasdederler.

Cemaat selamdan sonra: “Allahümme entesselamü ve minkesselam, tebarekte ya zelcelali vel-ikram” (1) cümlesi okununcaya kadar yerlerinde dururlar. Sonra yerlerinden kalkıp sünneti veya duayı başka uygun bir yerde tamamlarlar. Bundan ziyade yerlerinde durmaları kerahete girer. Farzdan sonra saffı bozmaları müstahabtır. Bunu yapmakla sonradan gelenler namazın tamamlanmış olduğunu anlarlar.

İmam selam verince bakılır: Eğer namaz tamamlanmışsa, imam serbesttir. Dilerse sağ tarafına, dilerse sol tarafına döner. Böylece kıbleyi sağ veya sol tarafına alır ve öylece oturur. Dilerse çıkıp işine gidebilir. Eğer karşısında namaz kılan yoksa, dilediği takdirde cemaate doğru döner. Namaz kılanın yüzüne karşı dönüp durmaz; çünkü namaz kılanın yüzüne karşı oturmak mekruhtur. Fakat namaz bitmiş olmayıp, kılınacak sünnet bulunursa, imam “Allahümme entesselamü ve minkesselam” denilinceye kadar yerinde durur, sonra kalkar ve sağa, sola, ileriye veya geriye çekilerek o sünnet namazı kılar. Eğer kendisi başka bir şeyle uğraşmayacaksa, bu sünneti gidip evinde kılabilir. Çünkü sünnetlerin evde kılınması daha faziletlidir. Ancak cemaat imam hakkında kötü bir zan besleyecekleri düşüncesi varsa, sünnetleri eve gitmeden kılmalıdır.

Yalnız başına namaz kılanlara gelince, bunlar farz namazları kıldıkları yerde durabilirler ve sünnetleri de orada kılabilirler. Bununla beraber nafile namazları başka bir tarafa çekilip kılmaları daha güzeldir.

Cemaat, kıyam rükü, secde gibi yapılması gerekli rükünlerde, Sübhaneke ile Tesbihat ve Tahiyyat gibi dua ve zikirlerde imama uyarak bunları yaparlar. Fakat sözle yerine getirilmesi gereken kıraat rüknünde imama uymaz, imamın aşikarc okuduğu Kur’anı dinler ve susar. Bu İmamı Azam ile İmam Ebû Yusuf’a göredir. Bu iki zata göre, aşikare okunan namazlarda cemaatın okuması tahrimen (harama yakın) mekruh olduğu gibi, gizli okunan namazlarda da cemaatın okuması böylece mekruhtur. İmam cemaate öncülük etmektedir. Bunun için imamın okuması, cemaatın da okuması demektir. Nitekim bir hadis-i şerifte buyurulmuştur: “Kimin imamı varsa, imamın okuyuşu o kimse için de okuyuştur” Fakat İmam Muhammed, gizlice kıraat yapılan namazlarda cemaatın da kıraat yapmasını caiz görmüştür. (İmam Malik’e göre, gizlice Kur’an okunan namazlarda muktedi (imama uyan) da gizlice okur; bu müstahsendir. İmam Ahmed’e göre, gizlice okunan namazlarda muktedi de gizlice okur. Bundan başka imamın namazlarda aşikare okuyuşunu cemaatten herhangi biri işitmezse, o da kıraatta bulunur, bu vacibdir. Fakat işitirse, okuması caiz olmaz, imamı dinlemesi gerekir. İmam Şafîî’ye göre de, gizlice Kur’an okunan namazlarda muktedi, Fatiha’dan başka ayetler de okur. Aşikare kıraat yapılan namazlarda ise, eğer rek’atı kaçırmayacaksa, yalnız Fatihayı gizlice okur.)

İmam namaza başlamak için tekbir alırken ellerini yukarı kaldırmasa, Sübhaneke’yi okumasa, rükü ve secde tekbirlerini almasa ve bunlardaki tesbihleri söylemese, “Semiallahu limen hamideh” demeyi, tahiyyatı ve selamı terk etse veya teşrik tekbirini getirmese, cemaat bunları yapar. Bu dokuz şeyde cemaat imama uymaz. İmam Muhammed’e göre imam, “Sübhaneke’yi terk edip Fatiha’yı okuduktan sonra sûreye başlamış olsa, artık cemaat da “Sübhaneke”yi okumaz.

İmam kunut duasını, bayram tekbirlerini, birinci oturuşu, tilavet secdesini, sehiv secdesini terk etmiş olursa, cemaat da terkeder. İmam bir secde fazla yapsa veya bayram tekbirlerini ashabı kiramdan rivayet edilen mikdardan ziyade alsa veya cenaze namazında dörtten fazla tekbir getirse veya yanılarak beşinci rekata kalksa, cemaat bu işlerde imama uymaz. İmam beşinci rekata kalktığı zaman bakılır: Eğer imam dördüncü rekattan sonra oturuş (ka’de) yapmışsa, cemaat oturarak bekler, imam hemen dönüp teşehhüdü iade etmeksizin selam verirse, cemaat da onunla beraber selam verir. Fakat imam kalktığı beşinci rekat için secdeye varırsa, cemaat kendi başına selam verip namazdan çıkar. Eğer imam dördüncü rekatın arkasından oturuş (ka’de) yapmamış ise, cemaat yine bekler. Eğer imam hemen kıyamdan ka’deye dönüp ondan sonra selam verirse, cemaat da onunla beraber selam verir. Fakat imam beşinci rekatı secde ile bağlarsa, hepsinin namazı bozulmuş olur. Bu durumda cemaatın yalnız başına teşehhüdü yapıp selam vermesi fayda vermez.

Vitir namazında, cemaat daha Kunut duasını bitirmeden imam rüküa varsa, cemaat da varır. Ancak Kunut duasından henüz hiç bir şey okumamış olsalar, imam ile rüküda bulunmayı kaçırmayacak şekilde bir mikdar okurlar.

İmam (vitirde) kunut duasını unutup rüküa gittiği halde, cemaat ona uymamakla imam başını kaldırıp kunut duasını okuduktan sonra tekrar rüküa gitmekle cemaat da ona uymuş olsalar cemaatın namazı bozulur.

Cemaatla kılınan namazlarda safların düzgün olmasına, aralarında açıklık bulunmamaasına dikkat edilir. İmam olan zat da buna dikkat edip cemaatı uyarır. Safların en faziletlisi birinci saftır. Sonra sırası ile arkaya doğru fazilet azalarak gider. İmama yakın bulunmanın fazileti pek çoktur.

Cemaatten birinin saf arkasında yalnız başına durup imama uyması mekruhtur. Ancak saflar arasında duracak bir yer bulamazsa, o zaman kerahet olmaz.

İmamı rüku halinde bulan kimse, imama uymak için ilk saflara gittiği takdirde rekatı kaçıracağından korkarsa, son safa geçerek imama uyar, saflardan birine katılmaksızın tek başına yalnızca bir yerde durup imama uymaz; rekat kaçırılacak olsa bile…

Namaz kılanın önünden geçmek mekruhtur. Ancak önünde bir perde, ağaç, direk benzeri bir engel bulunursa mekruh olmaz. Bu kerahiyet, kırlarda, büyük mescidlerde namaz kılanın secde edeceği yerden geçmek halindedir. Çünkü böyle büyük ve açık yerlerde namaz kılanın önünden hiç geçilmemesinde güçlük vardır. Evlerde ve küçük mescidlerde ise, namaz kılanın mutlak surette önündcn geçmekle kerahet meydana gelir. İmamın karşısında bulunan sütre (duvar gibi bir engel), cemaat için de yeterlidir.

Yüksek veya aşağı bir yerde namaz kılanın önünden geçildiği takdirde bakılır: Eğer geçen kimse ile namaz kılanın bazı azaları arasında bir hizaya gelme ve karşılaşma olursa, geçen kimse günah işlemiş olur; değilse olmaz. Bununla beraber hiç bir zaman namaz bozulmaz. Bir görüşe göre, geçenin aşağı yarısı, namaz kılanın yukarı yarısına gelecek şekilde karşılaşma olsa yine kerahet olur; yerde namaz kılanın önünden ata binmiş bir kimsenin geçmiş olması gibi…

İmam abdestsiz olarak namaz kıldırdığını, cemaat dağıldıktan sonra anlamış olursa, mümkün olduğu kadar bunu cemaate duyurması gerekir. Bir diğer görüşe göre de, cemaata bildirmek gerekmez.

Bir imamın taşradaki akrabasını görmek için, bir zaruret veya dinlenmek için yılda bir hafta kadar imamlık hizmetini bırakması adete ve şeriata göre hakkıdır.

Bir özür bulunmadıkça cemaata devam etmelidir. Devam edilmemesini mubah kılacak özürler, teyemmümü mubah kılacak derecede olan hastalıklardır. Felce uğramak, yürüyemeyecek kadar yaşlı olmak, kör olmak, haksız yere saldırıya uğramaktan korkmak, şiddetli yağmur ve çamur bulunmak, soğuk ve karanlık hali olmak, hizmet etmeye mecbur olduğu ve ayrıldığı zaman zarar göreceği bir hasta bulunmak, yolculuğa çıkma hazırlığı ile uğraşmak gibi sebeblerdir. Din ilimleri ile uğraşıp kitab yazmak, fıkıh öğrenip öğretmek de, bu özürlerden sayılır. Bununla beraber devamlı olarak, bu meşguliyet yüzünden, cemaatı terk etmek doğru değildir.

Yalnız gevşeklik ve tenbellik yüzünden cemaatı terk edip duran kimse, cezaya hak kazanır, şahidliği kabul edilmez. İmam bid’at ehlinden olduğu için cemaatı terk eden kimse ise, cezaya hak kazanmaz. Cemaata devam etmek istediği halde, haklı bir özürden dolayı muntazam bir şekilde devamdan mahrum kalan kimse de, niyetine göre cemaat sevabına kavuşur.

(1) “Allah’ım! Sen selamsın ve selam sendendir. (Bütün noksanlıklardan berisin. Dünya ve ahiret selameti de ancak senin yardımınla olur. Sen mukaddessin), ey celal ve ikram sahibi olan (Rabbim! )…”


TIRNAK (KESMEK)

Mart 1, 2007

El ve ayak parmaklarının uçlarında bulunan, parmakları dış etkilerden koruyan boynuzsu maddeler olan tırnaklar zamanla uzar. Uzayan kısımların kesilmesi fıtratın (insan yapısının) gereği olan sünnetlerdendir. Hz. Peygamber fıtrattan olan beş temizlikten birinin de tırnakların kesilmesi olduğunu belirtmiştir. Tırnaklar uzayınca etle tırnak arasına pis, mikroplu şeyler girer. Bilhassa el parmakları vücudun hemen her yerine, özellikle yemek yerken ağza değeceğinden, buralara mikropları bulaştırır. Koruyucu hekimlik açısından da tırnakların kesilmesi çok önemlidir. Abdest ve gusül esnasında suyun tırnak altlarına (uzayan kısmın altına) ulaşması şarttır. Pislik dolu olduğu için buralara su ulaşmazsa temizlik olmaz. Güzellik niyetiyle, temiz tutulsa da tırnak uzatmak yanlıştır, sünnete aykırıdır.

Tırnak kesmek sadece, Hac veya Umre ihramı süresince yasaktır. Bunun dışında her zaman kesilebilir. Halk arasında bazı gün ve zamanlarda, meselâ geceleyin tırnak kesilmez şeklinde yanlış bir inanç vardır. Elektriğin olmadığı zamanlarda, kesilen tırnağın nereye sıçradığının görülemediği düşüncesinden kaynaklanan bu kanaat, böyle durumlar için geçerli olabilir. Fakat bugün, elektriğin aydınlattığı ortamlarda gece tırnak kesmenin hiç bir sakıncası yoktur. Kesilen tırnaklar gelişi güzel bir şekilde bırakılmamalı, uygun bir şekilde ortadan kaldırılmalı, yok edilmelidir.

——————————————————————————–

TIRNAK KESME EDEBI

El ve ayak tırnakları beraberce kesilebilir mi? Bunun için belirli bir gün var mıdır?

Kesilebilir. Tırnak kesmenin belirli bir günü yoktur. Gerektiği her an (yani uzayınca) kesilebilir. Önce ellerinkini, sonra ayaklarınkini kesmek, ellere sağ elin işaret parmağından başlayıp, eller avuç içleri birbirine gelecek şekilde birbirine yapıştırıldığında parmakların oluşturduğu daireyi sağa doğru giderek tamamlamak, sonra sağ ayağın küçük parmağından başlayıp sol ayağın küçük parmağında bitirmek müstehap görülmüştür. (6 Hattâb es-Sübkî, el-Menhel I/189) Gazalî’nin söyledigi budur. Bu konuda görüşler vardır. Efdal olan, tırnakların haftada bir kesilmesidir. Onbeş güne kadar bırakmasında da bir mahzur yoktur. Kırk günü aşması ise, harama yakın (tahrîmen) mekruhtur. Ama tırnakları çok uzayıp,sınırı aşmayacaksa, bekleyip cuma günü kesmek (özellikle camiye gidecek erkekler için) müstehaptır. Bu konuda Fetâvây-i Kâdihân’da şöyle denir: “Bir adam tırnak kesmek ya da saç traşı olmak için, cuma gününü belirlese; başka günlerde de bunun câiz olduğunu kabul etmekle beraber, cumaya kadar beklemesi tırnak kesmeyi çok geciktirmiş olsa, bu mekruh olur. Çünkü tırnakları uzun olanın rızkı kıt olur. Eğer çok geciktirmiş olmayacaksa ve cumayı hadîsin tavsiyesine uymak için bekliyorsa bu müstehaptır. Çünkü Aişe Validemizden nakledildiğine göre, Rasûllullah Efendimiz: “Kim cuma günü tırnaklarını keserse, Allah onun öbür cumaya kadar ve üç gün daha fazla belâlardan korur” (7 Kidihân (Hindiyye kenarında) NI/411; Hindiyye V/358 Benzer hadisler için bk. el-Hindî, Kenzu’I-ummâl VI/656 659; Tırnak kesmenin uygun zamanı olarak perşembeyi gösteren bir hadis vardır. Ancak bu, Deylemî’den başka hadis kaynaklarında zikredilmemektedir. Bk. Hindî, Kenz. VI/17256,17384

——————————————————————————–

TIRNAK VE TRAŞ BIRAKMA :

Allah (c.c.) fıtratı değiştirmeyi şeytana oyuncak olma diye nitelerken, Peygamberimiz de fıtratı değiştirenlere lânet eder ve uzayan tırnakların kesilmesini, koltuk altı ve kasıklarda biten kılların yolma yada traşla giderilmesini, hâttâ erkeklerin sünnet olmasını, sakal ve bıyık bırakmasını da fıtrattan, yani Allah’ın seçip begendigi yaratılıştan gösterir. (Müslim, taharet 56; Ebû Dâvûd, tahâret 29; Tirmizî, edep 74.) Buna göre tırnaklarını uzatanlar, koltuk altı ve kasık tüylerini temizlemeyenler de Allah’ın yaratışını değiştiren şeytan maskaralarıdırlar. Bu tür tırnakların yaratılışı bozduğunun en güzel delili, bunların elin fonksiyonlarına büyük ölçüde engel olmalarıdır. Başkalarına çekici, aksine ilgilenilebilir görünmek için, kendilerine işkence eden zavallı biçâreler, bu davranışlarıyla ellerini âdetâ çolak edip, ayaklarına ceviz,kabugu geçiren kedi durumuna düşerler.

Dini görev ve ibâdetlere engel olacak tarzda süslenmeyecektir: Tırnak ojelerini ve altına su geçirmeyecek derecede hacimli rujları buna örnek gösterebiliriz. Çünkü bunlar İslam’ın temizlik emrinin yerine getirilmesine engeldirler. Altlarına su geçirmediklerinden abdest ve yıkanma ibâdetleri istenilen şekilde yapılamaz. Vücudun ve abdest organlarının su değmeyen yerlerininin kalması, abdestin ve yıkanmanın kabul edilen nitelikte olmamasına sebeptir.

Kadının süslenmesi cinselliğini artıracağı, cinselliğinden de sadece kocası yararlanabileceği için, süslerini mahremi olmayanlara göstermeyecektir. Çünkü Allah “teberrüc”ü yasaklamıştır. (Ahzâb (33) 33.) (Teberrüc’ün ne olduğu yerinde açıklanmıştır.) Kadının boyama ve kokulanma anlamındaki süsünü dayısı, amcası ve yegeni gibi mahremlerine göstermesi. fitnenin bulunmaması şartına bağlıdır. Normal hallerde gösterebilir.

——————————————————————————–

TIRNAKLARINI OJE İLE BOYAYAN BİR KADININ DURUMU NASILDIR. YANİ ABDESTİ VEYA GUSLÜ SAHİH MİDİR, GÜNAHKAR OLUR MU?

Tırnakları oje ile boyanmak haddi zatında haram değildir. Ancak oje tırnak üzerine bir tabaka meydana getirdiğinden abdest ve guslün sıhhatine manidir. Bunun için abdest almak, cünup veya hayızdan yıkanmak isteyen ojeli kadın mutlaka ojesini kazımak zorundadır. Aksi takdirde abdesti veya güslü sahih olmadığından namazı batıldır. Yalnız hayız halinde bulunan bir kadın hayızın sonuna kadar tırnaklarını ojeli bulundurabilir. Aynı zamanda bir kadın abdest aldıktan sonra yine tırnaklarını oje ile boyayıp ikinci defa abdest almaya muhtaç oluncaya kadar ojesini bırakabılir. Abdest almak istediğinde kazımak zorundadır.

kaynak: islam fıkıh ansiklopedisi.


TIRAŞ

Şubat 26, 2007

Saç, sakal ve bıyığın fazlasının kısaltılması, kasıkta ve koltuk altında bulunan kılların gidermesi. Islâm, temizlik üzerine kurulmuş bir dindir. Hatta iman ve ibadetin temel esaslarından birini temizlik teşkil eder. Hz. Peygamber (s.a.s) bir hadisinde, “Temizlik imanın yarısıdır” buyurmuştur (ed-Dârimî, Sünen, I, 167). Islâm dini Müslümanların maddî ve manevî alanda temizliğe dikkat etmeleri için onlara yol göstermiştir. Islâm, insanları hayatın her sahasında yükseltir, melekler derecesinde temiz bir hayata ulaştırır, ruhları en üstün duygularla aydınlatır. Vücud ve ruh sağlığında temizliğin büyük bir yeri vardır.

Islâm’da daima temizlik dış ve iç diye iki yönlü olarak açıklanır. Dış temizlik, bir kısım ibadetlerin şartı, başlangıcı ve anahtarı durumundadır. Buna ilişkin olarak Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Namazın anahtarı taharettir” (Ebû Dâvud, Sünen, Tahâre, 49; Dârimî, Sünen, I, 175). Bu açıklamalardan anlaşıldığına göre öngörülen temizlik yerine getirilmedikçe emredilen ibadet görevini yapmak ve Allah’ın manevi huzuruna girmek mümkün olamaz. Islâm bilginlerince temizlik, sağlığı koruyan sebeplerden biri ve rızkın artmasına neden olarak kabul edilmektedir (Bilmen, Büyük Islâm Ilmihali, 41-42).

Bu esaslardan hareket ederek maddî ve bedenî temizliklerden birini oluşturan kasık tıraşının anlaşılması kolaylaşır. Sevkânî (ö. 1250/1834), Ebû Hureyre (r.a) yoluyla nakledilen; “Beş şey fıtrattandır: Kasık tıraşı, sünnet olmak, bıyık kesmek, koltuk altı kıllarını yolmak ve tırnakları kesmek” hadisiyle ilgili olmak üzere şu görüşlere yer vermektedir: “Bu anlatılanlar yapıldığında faili, Allah’ın insanları yarattığı fıtratla nitelenmiş olur. Yüce Allah, kullarını en olgun sıfatlarda ve en güzel şekillerde olmaları için bunlara teşvik etmiş ve bunları onlar için tercih etmiştir”. Beydâvî ise şöyle demektedir: “Fıtratla ilgili bu özellikler peygamberin seçtikleri ve dinlerin üzerinde ittifak ettikleri eski sünnetler olup, sanki bunlar dinlerin özünde mevcut olan yaratılışla ilgili bir emirdir.”

Konuyla ilgili bir başka hadiste hadisin râvisi olan Enes b. Mâlik (r.a) “Bize bıyıkları kesme, tırnakları kesme, koltuk altı kıllarını yolma ve kasık tıraşı yapma hususunda kırk günden daha fazla geciktirmeme müddet olarak tayın edildi” demiştir (es-Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, 1, 123 vd.; Şâh Veliyyullah b. Abdirrahım ed-Dehlev, Huccetullahi’l-Bâliğa, I, 182 vd.; Ibn Mâce, Sünen, Tahâre, 1, 107 vd.).

Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “On şey fıtrattandır: Bıyıkları kesmek, sakalı uzatmak, misvak kullanmak, burna su çekmek, tırnakları kesmek, parmak mağsallarını hilallemek, koltuk altındaki kılları yolmak, kasık tıraşı yapmak, abdest bozduktan sonra su vb. ile temizlik yapmak ve abdest alırken suyu ağızda çalkalamaktır” (Ebû Dâvud, Sünen, Tahâre, 1, 44-45; Buhârî, Libas, VII, 56).

Hattâbî, (ö. 388/998) bu hadiste işaret edilen hususlar hakkında şu açıklamayı yapmıştır: Hadiste geçen “fıtrat” kelimesini Islâm bilginleri sünnetle tefsir etmişlerdir. Bunun yorumu, şüphesiz bu hasletler kendilerine Kur’an’da: “Işte bu Peygamberler Allah’ın hidayete eriştirdiği kimselerdir. Sen de onların gittiği yoldan yürü” (el-En’âm, 6/90) diye işaret edilen Peygamberlerin sünnetlerindendir. Bunlarla ilk emredilen Hz. Ibrâhîm (a.s) olmuştur. Yine bu konuya şu ayette temas edildiğini görüyoruz: “Şunu da hatırlayın ki, bir zaman Rabbi Ibrahim’i bir takım kelimelerle (emirlerle) imtihan edip de, bunları tamamen yerine getirince: “Ben seni bütün insanlara imam yapacağım” buyurdu” (el-Bakara, 2/124).

Abdullah b. Abbas (r.a) demiştir ki: Allah on hasletle Hz. Ibrahim’e emretti ve onları saydı. Bunları işlediği zaman, Allah şöyle buyurdu: “Ben seni, sana uymaları ve senin sünnetinle amel etmeleri için bütün insanlara imam yapacağım.” Özellikle bu ümmet (Müslümanlar) Hz. Ibrahim’e tâbi olmakla emrolunmuştur. Bu husus Kur’an’da şöyle ifade edilmektedir: “Sonra da sana, muvahhid (Allah’ın birliğine inanan) bir Müslüman olarak Ibrahim’in dinine uymanı vahyettik” (en-Nahl, 16/123). Buna dair Islâm bilginleri şöyle demiştir: Bu sayılan on haslet Hz. Ibrahim’e farz idi, bize ise sünnettir (Ebû Davud, Sünen (dipnot), Tahâre, 1, 44-45).

kaynak: islam fıkıh ansiklopedisi.


TİCARET İLE İLGİLİ KONULAR

Şubat 24, 2007

TİCARET MALI YIL SONUNDA DEĞERLENDİRİLİP ZEKATI VERİLMELİDİR DENİLMEKTEDİR. AMA NASIL DEĞERLENDİRİLECEK; ALIŞ FİYATIYLA MI YOKSA SATIŞ FİYATIYLA MI?

Ticaret malı yıl sonunda iki bilirkişi tarafından değeri tesbit edilecek ve buna göre zekatı verilecektir. Ama bu değerlendirme ne alışfiyatına ne de ilerde peyderpey yapılacak satış fiyatına göre olacaktır. Belki o anda mevcut mal hemen satılırsa ne kadara satılırsa o miktar nazar-i itibara alınır. Faraza hali hazırda yüzbin lira değerinde olan bir ticaret malı peyderpey ve yavaş yavaş satılırsa ikiyüz bin lira edecek olsa, şu anda toptan satıldığında ne kadar para getirecekse o nazar-ı itibara alınır ve zekatı ona göre verilir.

Alış fiyatına bakılmaz. Belki o zaman ucuz olabilir, veya o zaman pahallıdır, şimdi fiyatı düşmüş olabilir.

——————————————————————————–

TİCARET VE ALIŞ-VERİŞİN YASAKLARI:

Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

1- “Yemin metaın satışın sağlar, fakat bereketini giderdir” (Buhari-Müslim).

2- “Alışverişte çok yemin etmekten sakınınız” (Müslim).

3- İbn Ömer’den rivayet edilmiştir: “Adamın biri Resulüllah’a alışverişte çok aldatıldığını söyledi. Bunun üzerine Peygamber (sav) kendisine buyurdu ki: “Alışverişte bulunduğun zaman “aldatma olmasın” diyerek karşı tarafa bildir.”

4- Peygamber (sav) buğday satan bir adama vardı ve kendisine bunu nasıl satıyorsun, diye sordu. O da fiatını söyledi. O sırada kendisine elini buğdayın içine sokması için vahiy geldi. Peygamber (sav) elini içine sokunca yaş olduğunu gördü. Bunun üzerine Peygamber (sav) şöyle buyurdu: Bizi aldatan bizden değildir” (Müslim-Ebu Davud).

5- Peygamber (S.A.V) köpek ,zina parasından ve kahinin ücretinden nehy etmiştir(Buhari –Müslim-Ebu Davud)

6-Cabir diyor ki: Mekke fethinde Peygamberin şöyle söylediğini duydum:”Allah ile Rasulü içkinin,leşin, domuzun ve putların satışını yasaklamıştır.(Buhari-Müslim)

7-” Peygamber (SAV) Cenab-ı Hak’tan şunu nakletmiştir:” Kıyamet günü üç kişinin hasmıyım. Benim namıma söz verip de sözünü yerine getirmeyen, hür bir kimseyi satıp da parasını yiyen ve işçi çalıiştırıp da işçinin parasını vermeyendir.”(Buhari)

8- ”Hiç bir kimse mü’min kardeşinin satışı üzerine satış yapmasın ve mü’min kardeşinin nişanlandığı kadınla nişanlanmasın” (Buhari- Müslim)

9- ”Öyle bir zaman gelecek ki insanlar ellerine geçenin helal mi haram mı olduğunu düşünmeyeceklerdir.” (Buhari-Nesai)

10-Borçlu olan kimse borcuna karşı rehindir.Kıyamet günü yalnızlığından dolayı Allaha şikayet edipyalvaracaktır.

——————————————————————————–

TİCARETHANEDE BEŞ MİLYON DEĞERİNDE EMTİA VARDIR. MASA, KASA VE TELEFON GİBİ DEMİRBAŞ EŞYANIN TİCARET MALIYLA BİRLİKTE HESAP EDİLİP ZEKATI VERİLECEK Mİ?

Ticarethanede mevcut olan demirbaş eşyası, yatak, sergi…vs. ev eşyası zekata tabi olmadığı gibi bu da zekata tabi değildir. Yani zekat vermek için ticarethanede mevcut olan eşyadan sadece ticaret emtiası hesap edilip değeri takdir edilerek zekatı verilecektir. Ve demirbaş eşya buna katılmayacaktır.

——————————————————————————–

TİCARETLE MEŞGUL OLAN KİŞİNİN KAZANDIĞI PARA İLE ALDIĞI GAYR-İ MENKULÜN ZEKAT DURUMU NEDİR?

Ticaretle meşgul olan kimsenin kazandığı para ile aldığı gayr-ı menkul, şayet ticaret için yani kar için satmak üzere satın almış ise tabiatıyla ticaret malı sayılır. Ana sermaye üzerinden bir yıl geçtiğinde onunla –ana semaye ile- beraber zekatını verecektir. Satmamak üzere satın almış ise zekata tabi değildir ancak kirasından elde edilen para nisaba ulaşır ve üzerinden bir yıl geçerse o parının zekatını verecektir.

——————————————————————————–

TİCARETLE MEŞGUL OLAN KİŞİNİN KAZANDIĞI PARA İLE ALDIĞI VE KENDİSİNE KİRA YOLUYLA KAZANÇ GETİREN GAYR-İ MENKUL’ÜN ZEKAT DURUMU NASILDIR?

Bir tüccar alış-veriş yaparak kazanç elde edip dükkan ile bina gibi şeyler alırsa şayet satmak üzere satın almış ise tabiatıyla ticaret eşyası olduğundan yıl sonunda yanında mevcut bulunan bütün ticaret malıyla birlikte hesaplayarak zekatını verecektir. Yoksa ticaret için değil, satın aldığı şeylerde oturmak veya kiraya vermek üzere satın almış ise artık ticaret malı sayılmadığından zekata tabi değildir. Ancak onlardan elde edilen kazanç nisaba baliğ olursa yanında bir yıl kaldığı takdirde zekatını verecektir.

kaynak: islam fıkıh ansiklopedisi.


TEYEMMÜM

Şubat 23, 2007

Hükmî pisliği temizleme yollarından biri de teyemmümdür. Teyemmüm; ellerinin içiyle yeryüzü cinsinden bir şeye vurup yüzünü yıkar gibi bir defa sıvazlamak, tekrar aynı şekilde vurup, sol eliyle sağ kolunu, sağ eliyle de sol kolunu dirseklerle beraber birer defa sıvazlamak ve bunları temizlenme niyyetiyle, yani rastgele değil de, teyemmüm kastıyla yapmaktır.

Teyemmümün farzı ikidir: niyyet ve yüzü ve kolları sıvazlamak üzere, ellerle iki vuruş. Buna kısaca “iki darp bir niyyet” denir.

Teyemmümün sağlam olabilmesi için; suyu kullanmaktan aciz olmak, teyemmüm edecek şeyin temiz olması, teyemmüm edilen organların heryerini sıvazlamak şarttır.

Toprak, kum, kiremit, tuğla; beton ve taş gibi şeylerle, tozları olmasa dahi teyemmüm yapılır.

Cünüp, âdetli, lohusa ve abdestsizin teyemmümleri aynıdır.

Su soğuk olduğu ve ısıtma imkânı bulamadığı için, hasta olmaktan korkuyorsa gusul yerine teyemmüm yapabilir, ama bu durumda abdest yerine teyemmüm yapamaz. Gusul yerine teyemmüm eder ve ibadetler için ayrıca abdest alır.

Su bulunmadığı sürece teyemmüm abdest gibidir, vakit girmeden de alınabilir ve onunla istenildigi kadar namaz kılınabilir.

Teyemmüm yapmak isteyen kimsenin; su bulma ihtimalı varsa, dörtbir yanına doğru bir ok atımı kadar yeri araması, parası varsa normal olan fiyatla suyu satın alması, su alabileceği bir kimsede su varsa istemesi gerekir. Su bulma ihtimalı yoksa aramaz.

Teyemmüm edecek kimsenin, namazı vaktin sonuna kadar geciktirmesi müstehap (hoş) tır. Belki su bulabilir.

Teyemmümü; abdesti bozan şeyler ve abdeste yetecek kadar suyu kullanma imkânı bulunması bozar. Bu imkân, namazda iken bulunursa o namaz batıl olur ve su ile alınmış abdestle kılınması gerekir. Namaz bittikten sonra bulunursa, tekrar kılması gerekmez.

kaynak: islam fıkıh ansiklopedisi.


TEVLİYE

Şubat 22, 2007

TEVLİYE(BİR MALI ALIŞ FİYATI ÜZERİNDEN KARSIZ SATMAK)

Birini bir işe yönetici yapmak, sırt çevirmek, bir şeyden yüz çevirip uzaklaşmak. İslâm’da bir ticaret hukuku terimi olarak; bir malı alış fiyatı üzerinden hiç kârsız satmak demektir. Buna ” başa baş satış yapmak” da denilir.

Alış-verişler kâr durumuna göre şu kısımlara ayrılır:

1- Müsavemeli Satış: Tarafların serbest pazarlıkla anlaştıkları bir bedel üzerinden alış veriş yapmalarına müsavemeli veya pazarlıkla satış denir. Burada alıcıya alış fiyatı veya maliyet açıklanmaksızın bir satış bedeli belirlenir. Pazarlık bu fiyat üzerinde cereyan eder. İslâm fıkhında “bey” denilince daha çok bu çeşit satışlar hatıra gelir. İslâm bilginleri yanılma veya yalan karışma ihtimali en az olduğu için bu tip alışverişi daha uygun görürler (bk. el-Kâsânî, Bedâyiu’s-Sanayî 2. Baskı, Beyrut, 1394/1974, V, 134).

2- Murabahalı Satış: Alış fiyatı veya mâliyet üzerine belirli miktarda kâr eklenerek yapılan satış türüdür. Burada alıcıya, alış fiyatı veya maliyet açıklanır ve ne miktar kâr oranı uygulandığı da belirtilir. Murabahalı satışta, alıcıya verilen bilgilerin doğru olması gerekir. Çünkü bu satış türü ile aşağıda vereceğimiz zararına veya başabaş satışlar “emânet satışları” adını alır ve güvene dayanır.

3- Zararına (Vazîa) Satışı: Alış fiyatı veya maliyetin altında bir fiyatla satış yapmak demektir. Bir kimse malını hiç kârsız, hatta maliyetin altında zararına satma hakkına sahiptir. Alıcıya yardımda bulunma, malı bir an önce paraya çevirme ve müşteriyi dükkana alıştırma gibi sebeplerle kimi zaman zararına satış yapılabilir. Ancak satıcının sıkışık durumundan saflığından veya malın gerçek değerini bilmeyişinden yararlanarak malı değerinin çok altında bir fiyatla satın almaktan sakınmak gerekir. Çünkü Hz. Peygamber darda kalanların malını satmasını yasaklamıştır (Ahmed b. Hanbel, I, 116).

Ashab-ı Kiram, malın değerini bilmediği için çok düşük fiyat söyleyen satıcıları uyarır ve onun aldanmasına engel olmaya çalışırdı (bk. İbn Hazm, el-Muhallâ, Mısır 1380, Mesele; 1464, IX, 454 vd. Hamdi Döndüren, İslâm Hukukuna Cöre Alım Satımda Kâr Hadleri, Balıkesir, 1984, 90, 91).

4- Başabaş Satış: Buna “tevliye satışı” denir. Tevliye de güvene dayanabilir satış türüdür. Alıcı, verilen bilgilere güvenerek akit yapar. Alış fiyatı veya maliyet için delil sormadığı gibi, yemin teklifinde de bulunmaz (el-Kâsânî, a.g.e., V, 220, 223). Yüz bin liraya satın alınan bir malın hiç kârsız yine yüzbin liraya satılması gibi.

Tevliyenin caiz oluşu sünnet deliline dayanır. Hz. Peygamber (s.a.s) Medîne’ye hicret etmek isteyince, Hz. Ebû Bekir (ö. 13/634) iki tane deve satın aldı. Resulullah (s.a.s) ona şöyle buyurdu: “Bu iki deveden birisini bana aldığın fiyatla devret” (el-Kâsânî, a.g.e, V, 220). Hz. Ebû Bekir bedelsiz vermek isteyince, Allah elçisi bunu kabul etmedi. O’nun kârsız satış isteğinde bulunması, tevliye satışının caiz olduğunu gösterir.

Kârsız satış çeşitli amaçlar için yapılabilir. Malı elinden çıkarma isteği, nakit para sıkıntısı, moda ve mevsiminin geçmek üzere olması, alıcıya yardım etmek, müşteri edinmek ve benzeri düşünceler bunlar arasında sayılabilir.

Tevliye’nin bir çeşidi olan “iştirak satışı” (bey’u’l-iştirak) satın alınan bir mala, başkasının satış bedelinin belirli bir bölümünü ödemek suretiyle ortak olması demektir. Bu ortaklık alış fiyatı veya maliyet üzerinden olduğu için akit kısmî tevüye niteliğindedir.

Hz. Ebû Bekir, Mekke’de köle statüsünde bulunun Bilâl b. Rabah el-Habeşî (ö. 20/641)’yi satın alıp hürriyetine kavuşturdu. Hz. Peygamber Bilâl’ın satış bedeline ortak olmak isteyince de Ebû Bekir (r.a) onu azat ettiğini bildirdi. Eğer alınan bir şeye, satış fiyatı üzerinden ortak olmak caiz olmasaydı, bunu Allah Resulu’nun da istememesi gerekirdi (bk. el-Kâsânî, a.g.e, V, 220; Hamdi Döndüren, a.g.e, 90, 91).

kaynak: islam fıkıh ansiklopedisi.


TEVEKKÜL

Şubat 17, 2007

İnsanın kendine yüklenen bütün görevleri yaptıktan sonra işin sonucunu Allah’a bırakması, O’nun yaratacağı neticeyi güven ve rıza ile karşılayıp, insanlardan bir beklenti içerisinde olmaması. Kısaca Allah’a güvenip, akibetinden endişe etmemesi. “Tevekkül”, “vekalet” kökünden türemiş bir kelimedir. Aynı kökten olan “vekîl” kişinin kendi işini gördürmek üzere yetki verdiği insandır. Avukat da vekildir. “Müvekkil” vekil edinen, “tevkil” ise vekil kılma, vekil edinme demektir. Aynı kökten olan “ittikâl” biraz da tembellik içeren ve boşa gidebilecek bir güvenme ve dayanmayı anlatır. Tevekkülde kelimenin “kalıbı” gereği bir zorlama vardır. Bu da herhangi bir konuda aklı ve bedeni gücünü, yani metod ve eylem fonksiyonunu kullanmayı, dayanılıp itimat edilecek yere bunun sonucunda dayanmayı ifade eder. “Bir kere azmettin mi artık Allah’a tevekkül et” ayeti buna açıkça işaret eder. Allah’ın sözleri arasında çelişki olmayacağına göre tevekkülün, hiç bir iş yapmadan Allah’tan birşey beklemekle bir ilişkisi olamaz. Allah kuluna çeşitli ibadetler yüklemiş, çalışmasını, ilim öğrenmesini rızkını aramasını, düşmanlarına karşı güç tedarik etmesini, bilmediğini bilene sormasını, işlerinde istişare etmesini (şura), kendisine yakarmasını, dua etmesini, adil olmasını, yani her şeyi en uygun yerine koymasını, bunun için metod ve yöntem bilmesini emretmektedir. Diğer yönden kendisine “tevekkül” etmesini istemekte ve tevekkül edenleri sevdiğini söylemektedir. Demek ki tevekkül bütün bu emirleri yerine getirdikten sonra duyulan bir iç huzur, itminan ve güven olayıdır. Tamamen materyalist ve pozitivist bakışla dahi tevekkülün bulunması bir şey kaybettirmeyeceği gibi, bulunmamasının moral ve psikolojik açıdan kaybı söz konusudur. Mütevekkil (tevekkül eden), “insan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” kuralı karşısında aklî ve bedenî görevini yapacak, bundan öte Allah vekilimdir, deyip işiniO’na havale ederek, sonuç ne olursa olsun ona rıza duygusuyla, bir de iç yorgunluğu yaşamayacaktır. Mütevekkil olmayanın da maddi planda fazlalık olarak yapacağı bir şey yoktur. Hatta maddi vesileleri bir emir telakki etmediğinden belki de daha az esbaba sarılacaktır. Sonra da telaşlı, sıkıntılı bir bekleyişe girecek ve umduğu sonucu alamadığından da dövünecek ve sinirleri gerginleşecektir. Elmalılı bunu: “unutmamak gerekir ki, tevekkül, görevini Allah’a havale etmek değil, emri O’na havale etmektir. Bir çokları bunu kavrayamayıp tevekkülü, vazifeyi terketme sanırlar… Bu ise Allah’a tevekkül ve itimat değil, O’nun ilah olarak emrine itimatsızlıktır, küfürdür… Iyi bilmeli ki, tevekkülün hülasası emre itimat ederek vazifesini sevmektir” diye açıklar.

Fahreddin Razi de: “Tevekkül bazı cahillerin sandığı gibi, insanın kendini ihmal etmesi demek değildir. Böyle olsaydı müsavere emri tevekküle zıt olurdu. Tevekkül insanın dış sebepleri gözetmesi; ama kalbini onlara bağlamayıp Allah’ın ismetine dayanması demektir” der.Resulullah’ın bir hadisleri bu anlamı daha da açar gibidir:”Eğer siz Allah’a hakkıyla tevekkül etseydiniz, O kuşları rızıklandırdığı gibi sizi de rızıklandırırdı. Baksanıza, sabahleyin aç çıkıyorlar da tok dönüyorlar. Ve de dağlar dualarınızla yok olurdu.” Sebeplere sarılmadan Allah’a güvenmeye tevekkül değil “ittikâl” denebilir. Kelime, kalıbı itibariyle pasifliği anlatır ve bu, yerilen bir durumdur. Onun için Resulullah (a.s.) “Lâilaheillallah diyen herkes cennete girecektir”, deyince Hz. Ömer: “Ey Allah’ın Resulü, bunu halka söylemeyelim, “ittikal” ederler, demişti ki, sebeplere sarılmadan ve Allah’ın diğer emirlerini yerine getirmeden Cennete girmeyi ümit ederler demektir. Bu konuyu belki de en güzel açıklayan Resulullah Efendimizdir: “Devemi bırakıp tevekkül edeyim” diyene: “Bağla da öyle tevekkül et” buyurmuşlardır. Tevekkülün, Allah’ı olduğu gibi tanımakla, tevhidle ve kaderle sıkı irtibatı vardır. Yani Allah kuluna bir parça irade vermiş, çalışma ve çabalama diye özetleyebileceğimiz bir takım görevler yüklemiş ve kendisine güvenip dayanmasını istemiştir. Diğer yönden de “Kulum beni nasıl sanırsa ben öyleyim” demiş ve kulunun iradesini kullanacağı doğrultuda da, önceden bildiği için, onun kaderini yazmıştır. Kendisine güveneceğini bildiği kimsenin kaderini de güvendığinin mükafaatı olarak yardım edeceği şekilde yazmıştır. Tevekküle ve tevekkülün yardımı celbedeceğine en güzel misal Hz. Ibrahim’in ateşe atılırken dahi “hasbiyellah=bana Allah yeter” demesi ve ateşin yakmaması ile yardımı hemen görmesidir. Kısaca insan tevekkül etmekle bütün ağırlıklarını mutlak güç sahibi Allah’ın kudret eline emanet eder,rahatla dünyadân geçer, berzahta istirahat eder, sonra ebedi mutluluga girmek için cennete uçabilir. Yoksa tevekkül etmese dünyanın ağırlıkları uçmasına değil, esfel-i safiline yuvarlanmasına sebep olur. Demek ki, iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül iki dünya saadetini gerektirir. Tasavvufi nesve içinde tevekkül daha büyük boyutlar kazanır ve Allah’a olan güven kulda kendini unutacak noktaya varır. Sehl b. Abdulllah: “Tevekkülün ilk makamı kulun Allah’ın önünde, gassalın önündeki mevta gibi olması, hareket ve tedbiri bulunmamasıdır” der. Ama her şeyden önce tevekkülün kalbin bir eylemi olduğu bilinmeli, dış organların yaptığı ya da yapmadığı şeylerin tevekkül olmayacağı anlaşılmalıdır. Bişr el-Hafi: “Allah’a tevekkül ettim diye yalan söylüyorlar. Tevekkül etselerdi Allah’ın yaptığına razı olurlardı.” der. Tevekkül, gözünde azın da çoğun da eşit olmasıdır. Ebu Ali ed-Dekkâk: “Mütevekkil için üç derece vardır: Tevekkül, sonra teslim, sonra da tefviz. Tevekkül derecesinde Allah’ın (her canlının rızkını vereceği) va’diyle sükün bulur. Teslim sahibi O’nun ilmi ile yetinir, tefviz sahibi de hükmüne razı olur.Tevekkül mü’minlerin vasfı, teslim evliyanın vasfı, tefvîz de muvahhidlerin vasfıdır. Yani, tevekkül avamın, teslim havassın, tefviz de havasu’1-havâssın sıfatıdır. Mütevekkil, bebek gibidir, annesinin memesinden başkası ile kanmaz. Mütevekkil de Rabbinden başkasına yönelmez.

kaynak: islam fıkıh ansiklopedisi.