Yab-Boz Oyunu

Temmuz 27, 2007

Okul öncesi çocukların zihin reflekslerinin gelişimi için düşünülmüş bir oyun adı: Yapboz… Parçalara ayrılmış bir resmin parçalarını uygun yerlere monte ederek resmi tamamlıyorsunuz.

Böyle bir oyun sadece okul öncesi çocuklara mahsus değildir. Dünya haritasını parçalara ayırsanız, okul öncesi bir çocuk, bu parçalardan dünya haritasını çıkaramaz. Yine elementlerin bulunduğu periyodik cetveli parçalara ayırsanız, bu parçaları uygun yere koyup periyodik cetveli meydana getiremez… Bir çocuğun periyodik cetveli meydana getirebilmesi için atomların özelliklerini, grup ve periyotlarını bilmesi gerekir. En azından kimyaya iyi çalışmış bir lise öğrencisi olması gerekir.

Hâlbuki bitkiler, meyveler, toprakta bulunan elementlerin 16 tanesini kullanmaktadırlar. Oksijen, azot, kükürt, kalsiyum, fosfor, magnezyum, sodyum, potasyum, manganez, demir, bakır, kobalt, iyot, çinko, flor, klor ve hidrojen atomlarını kullanan bitkiler bugüne dek bir hata yapmadılar.

Oysa bırakın lise öğrencisini, üniversite hocaları bile hata yapıyorlar. Bitkiler ve meyveler, hiç kimya tahsili görmedikleri hâlde hatasız çalışmalarını kime borçludurlar?

Bitkiler sadece kimyayı değil, matematiği de çok iyi biliyorlar. Zira her bitki, elementleri farklı miktarlarda kullanır. Böylelikle her bitkinin, meyvenin tadı kokusu farklı farklı olur. Örneğin, fasulye azotu 120 mg alırken karpuz 5 mg alır. Yine her bitki kendisine lâzım olan elementlerin hepsini aynı miktarda almaz. Fasulye bitkisi karbon, hidrojen, oksijen, azot ve fosfor elementlerini kullanır. Ama bu elementlerin miktarları birbirinden farklıdır. Hidrojenden 5 mg alırken, fosfordan 60 mg almaktadır. Fasulye bu ölçme ve oranlama işlemlerini nereden öğrenmiştir?

Yine her bitki, çok iyi geometri bilir. Zira yaprakların dallara yerleşimi belirli açılarla yapılmaktadır. Güneşten en iyi şekilde istifade edebilmek için, yaprakların belirli bir kurala göre dizilmeleri gerekir. Yaprakların şekilleri, renkleri, biçimleri, boyutları, damarları, ağacın meyvesine en uygun olarak seçilmiştir. Bu seçimi kim yönlendirmektedir? Dut ağacına portakalı taksanız veyahut incir ağacına kiraz meyvesini taksanız, meyve ile yaprak arasında bir uyumsuzluk göreceksiniz? O hâlde uyumu kim takdir etmiştir?

Meyvelerin, bitkilerin sadece tatlarıyla ilgilenmemiz biz insanlara yakışmaz. Bir hayvanı 100 sene besleyin, bu 100 yıl içinde en çok keyif aldığı yiyecekleri ona yedirin, bir gün olsun böyle güzel yiyecekleri kimin neden ikram ettiğini merak etmeyecektir, ona ikram ettiğiniz yiyecekleri nereden nasıl temin ettiğinizi asla düşünmeyecektir… O bir hayvandır; sadece yer içer, def-i hacet yapar ve uyur. Ama insan öyle mi?

Şu an dünyada altı milyar insan yaşıyor. Bu insanlardan kaç tanesi, doğarken elementleri tanımış olarak doğuyor? Bir karpuz çekirdeğinin karpuzun içinde kimya dersini aldığını kim iddia edebilir? Ölmeden önce merak hislerimizi kullansak kime zararımız dokunur?

“Bunları yarın düşünürüz.” deyip geçmeyelim. Unutmayalım ki, geleceği satın alabilecek tek şey, bugündür…

Yakup Yasir
sorularlaislamiyet.com


Parçalanmış Domates Cesedi

Temmuz 19, 2007

“İSTANBUL’DA ŞEHİRLER ARASI otobüs terminalinde bir çöp bidonunda poşete konulmuş, 20 parçaya bölünmüş kadın cesedi bulundu. Yapılan soruşturma sonucunda, kadının intihar ettiği anlaşıldı.”

Bu haberi okuyan bir insan, “Bu ne biçim soruşturma, bu ne biçim karar Allah aşkına!” demez mi? Bir kadın kendi vücudunu 20 parçaya nasıl böler? Eli, kolu, ayağı birbirinden ayrılmış bir ceset, kendini bir poşetin içine nasıl koyar? Sonra poşet, çöp bidonunun içine kendi kendine mi girdi? “Bu olayda hiç kimsenin parmağı yok.” deyip kadının intihar ettiğine karar veren akıl nasıl bir akıl, Allah aşkına! Eminim böyle bir intiharın olabileceğini kabul edecek insanı yeryü-zünde bulmak mümkün değildir…

Böyle bir intiharın olamayacağına dair gösterdiğimiz tepki, zihnî bir reflekstir. Zihnimiz böyle bir refleksle uyarılmış durumdayken başka olayların da değerlendirmesini yapalım.

Bahar mevsiminde dünyanın dört bir yanına trilyon çarpı trilyon kadar tohum ve çekirdekler ekilmektedir. Biz bunlardan bir tanesini ele alalım. Örneğimiz bir domates çekirdeği olsun. Domates çekirdeğini toprağa değil de iş yerimizde veya evimizde bir masanın üstüne atacak olsak bu çekirdekten domates olmaz. Çekirdeği toprağa atsak, çekirdek toprakta kalsa, yani masamızın üstünde durduğu gibi toprağın altında kalsa yine domates olmaz. Çekirdekten domates olabilmesi için toprakta çürümesi, kabuğunun yırtılması gerekir. Bu olay düşündürücüdür. Çekirdeğin vücudu sağlam kaldığı müddetçe domates olması mümkün olmayacak. Çekirdek çürüyüp kabuğunu yırttığı zaman domates olma yolunda ilerlemeye başlayacak. Cesedin sağlamı değil, çürümüşü iş görecek.

Çöp bidonunda bulunan vücudu 20 parçaya ayrılmış kadının intihar etmiş olabileceğini kabul etmedik.

Yirmi parçaya ayrılmış bir cesedin, başkaları işin içinde olmadığı müddetçe bir poşete girmesinin ve bu poşetin çöp bidonuna konulmasının, hem de yerden yüksek bir bidonun içine konulmasının mümkün olmayacağını söyledik.

Domates çekirdeğinin başına gelenler, vücudu 20 parçaya ayrılmış kadının başına gelenlerden farklı değil. Hatta fazlası var… Zira domates çekirdeği çürüdükten, kabuğu yırtıldıktan sonra bir poşet içinde yatıp uyumuyor. Toprak içinde domates için lüzumlu elementleri işlemeye başlıyor. Kendi oluşumu için hangi elementlere ihtiyaç varsa o elementlerin bir listesini çıkarıyor. İhtiyaç duyduğu elementlerin oranlarını belirliyor. Öncelikle yapraklarında ve çiçeklerinde uygun elementleri kullanıyor, sonra meyvesi için gerekli olan elementleri kullanıyor. Domatesin rengini seçiyor. Bu arada “Ben bir ölür, ama bin dirilirim!” dercesine domatesin içine yüzlerce çekirdek istif ediyor. Üstelik çekirdekleri meyvenin içinde bir zarafetle, bir estetikle diziyor.

Çürümüş bir domates çekirdeğinin bütün bu faaliyetleri işin içinde başka biri olmadan yapması mümkün mü?

Üniversitelerde profesörler kitap yazıyorlar. Bu doğru, bunu biliyoruz. Ama öldükten sonra toprağın altında kitap yazan profesörü gören duyan bilen var mı? Ölüler kitap yazamaz. İsterse ordinaryüs profesör olsun…

Toprak altında, üstelik kabuğunun çürüyüp ayrılmasından sonra korumasız kalan bir çekirdeğin, domates kitabını yazacağını kabul etmek mümkün değildir. Aklımız, çürümüş çekirdeğe böyle bir ilmi, marifeti, beceriyi yakıştıramıyor. Zira çekirdek böyle bir faaliyette güneşe, güneşin ışığına ve ısısına, gece gündüzün devamına, okyanuslara, okyanuslardan suların buharlaşmasına, buharlardan bulutların oluşmasına, oluşan bulutların rüzgârla domates tarlasının üstüne taşınmasına, yağmurun başlaması için uygun yoğunluğun oluşmasına, yağmurun başladıktan sonra durmasına, bulutların dağılıp güneşin tekrar gelmesine, güneş ışınlarının zararlarından korunabilmek için ozon tabakasının teşekkülüne gücü yetmez.

Bir çekirdeğin hem de çürüdükten sonra bütün bu işleri düzene koyup en uygun ortamı oluşturması mümkün değildir. Bütün bunlar olurken işin içinde birisi var. Sözü, gücü, emri, ilmi, kudreti her şeyi kuşatan, “yüce bir yaratıcı”nın sonsuz gücü işin içinde olmadan dünya dönmez; bahar da gelmez, bir küçük çekirdekten domates de olmaz…

Yüce Allah, kendi eserlerinin okunması için insanoğluna “akıl” gibi emsalsiz ve benzersiz bir nimet vermiştir. Akıl vermediği canlılardan bu eserlerinin okunmasını istememiştir.

Allah’ın bize ihsan ettiği “akıl” nimetini kullanırken cimrilik yapmayalım. Akıl sadece dünyevî hayatın problemlerini çözmek için verilmemiştir. Milyonlarca hayvan, “akıl” nimetinden yoksun oldukları hâlde nesillerini devam ettiriyorlar. İnsan olarak yaratılmış olmanın hakkını vermemiz gerekir. Bizi en mükemmel şekilde yaratan Allah, bizden eserlerini okumamızı, kendi gücünü, sonsuz kudretini görmemizi istiyor. Bizi hayvanlardan ayıran yönümüz işte burada…

Yakup Yasir
sorularlaislamiyet.com


Nefsin Mahiyeti

Temmuz 13, 2007

Bütün Kötülüklerin Anası

Adamın biri, annesini öldürür. “Niye anneni öldürdün?” diye sorulduğunda “Zina yapıyordu.” der. “Anneni öldüreceğine beraber olduğu adamı öldürseydin.” dediklerinde ise şu cevabı verir:

“Her gün bir adam mı öldürmeliydim?”

Kıssayı nakleden Mevlâna, ardından şu hatırlatmayı yapar:

“Ey insan!.. O kötü tabiatlı anne, senin nefsindir ki onun fesadı her tarafa yayılmıştır.”

Gerçi nefsi öldürmek, yani onu bütün bütün susturmak pek mümkün değildir. Ama onu terbiye etmek, kötülüğe değil iyiliğe sevk etmek hem mümkün, hem de gereklidir.

Nefis, Bir Düşman mı?

Hz. Peygamber (a.s.m.), bir hadisinde, “Senin en zararlı düşmanın, nefsindir.” der.

Hz. Peygamber’in bu sözünü bazı kayıtlar çerçevesinde anlamak gerektir. Gerçekten de terbiye edilmemiş nefis, en büyük düşmandır. Nefsinin kötü arzularına uyan birisi, dalâlet vadilerinde şaşkın şaşkın dolaşır, günah bataklığına saplanır kalır; tümüyle şeytan’ın emrine girer, onun kulu kölesi olur.

Terbiye edilen nefis ise insanın manevî yükselişinde en mühim bir unsurdur. Böyle bir nefis sahibi, ibadet vadilerinde gezer, daima helâl sahalarda dolaşır; Allah’a samimî kul, Peygamber’e sadık ümmet olarak yaşar.

Çocukta Nefis

“Ağaç, yaş iken eğilir.”

Pek çok insan, çocukta nefis olmadığını zanneder. Hâlbuki nefsin insandaki sınır tanımaz istekler, kötü özellikler toplamı olduğu düşünülürse çocukta da nefis olduğu görülür. Meselâ üç yaşındaki çocuğunuzla oyuncakçıya veya markete gittiğinizde çocuk, hoşuna giden her şeyi almak ister, bütçenizin bunları almaya uygun olup olmadığı onu hiç ilgilendirmez. Bir kardeşi dünyaya geldiğinde aşırı bir şekilde onu kıskanır, onunla ilgilenmenizden rahatsız olur. Aynı çocuk, siz bir şey verdiğinizde severek alır, onun elindekini isteseniz kolay kolay vermez. Görüldüğü gibi, çocukta “cimrilik, kıskançlık, menfaatçilik” gibi nefsin pek çok karakteri açıkça kendini belli eder.

Büyüklerin nefsi terbiyeye muhtaç olduğu gibi, çocuğun nefsi de terbiyeye muhtaçtır. “Ağaç, yaş iken eğilir.” hükmünce, çocuğun nefsini terbiyeye daha küçükken başlamak isabetli olacaktır. Meselâ beraber markete giderken çocuğunuza “Bu defa marketten sadece ekmek alıp döneceğiz; çikolata almak yok!” deseniz ve bunu zaman zaman uygulasanız, çocuk bazı isteklerini frenlemesi gerektiğini öğrenecektir. Yoksa, çocuğun her istediğini almanın, onu “sorumsuzluğa, israfa, nefse mağlûbiyete” maruz bırakması kaçınılmazdır.

Keza, zaman zaman çocuğa “Al bakalım şu iki çikolatayı… Birini arkadaşına ver.” deseniz çocuk, “verme”yi öğrenecektir.

Sirklerde gösterilerde kullanılan vahşî aslanlar, bakıcılarının talimatlarına göre şahane hareketler yaparlar. Bu vahşî hayvanları kuzu gibi uysal yapan sır, onların iyi bir terbiyeden geçmelerinde gizlidir; ve bu terbiye, aslanlar henüz yavru iken başlatılır!

Gençte Nefis

“Genç günahı istediği gibi, günah da genci ister!”

Nefse hâkimiyetin en zor olduğu dönem, hiç şüphesiz, “gençlik”tir. Gençlikte akıldan ziyade, hisler devrededir. Hisleriyle hareket eden genç, nefse çabuk mağlûp olur, his selinin önünde dayanamaz. Dinin yasakladığı, “Günahtır.” dediği şeyler, gencin nefsine çok cazip gelir. Bazı kelebeklerin kendini ateşe atmaları gibi, genç de fitne ateşine kendini atmak ister.

Şahıstan şahısa az çok farklılık olmakla beraber, nefsin zaptı en zor dönemi 15 – 30 yaş arasındadır. Her genç bu dönemde cinsellik sınavına tâbi tutulur, karşı cinsle denenir. Ayrıca öfkesi çok çabuk galeyana gelir, küçük bir meseleden çok büyük gürültüler çıkarabilir.

Bu dönemde iffet, yani günahlardan uzak kalmak, onlara tenezzül etmemek, son derece önemlidir. “Genç günahı istediği gibi, günah da genci ister!” Yaşı ilerlemiş insan, istese de bazı günahları artık işleyemez. İşte, nefsin günah arzusuyla yanıp tutuştuğu bir dönemde nefsi dinlememek, onu hevaya değil hüdaya sevk etmek gerekir. Bunu başarabilenler, gençlik dönemlerinden sonraki hayatlarında nefislerine daha kolay hâkim olurlar, iffet ve istikametle ömürlerini geçirirler.

On beş, on altı yaşlarında iki genç, dinî muhtevalı bir sohbete katıldılar. Sohbeti yapan zat, tatlı tatlı anlatıyordu. İki genç, sohbet sonrası evlerine dönerken sohbetin bir değerlendirmesini yaptılar. Biri dedi: “Anlatılanlar çok güzel şeyler, ama dini yaşamak için biz daha genç sayılırız. Hele şöyle 40 yaşına gelelim o zaman düşünürüz!”

Diğeri, ilk anda bu görüşü haklı buldu. “Doğru.” dedi, “Biz henüz çok genciz.” Fakat yalnız kaldığında meseleyi tekrar düşündü ve kendi kendine dedi: “Evet, henüz çok genciz, ama mükellefiz. Kırk yaşına varma garantimiz de yok. Diyelim 40 yaşına vardık; ama o güne kadar günahlarla dolu bir ömür geçirdikten sonra, 40’ından sonra ne yapabiliriz?” Böyle dedi ve sohbetlere devam etti.

Ve o genç, şimdi 40 yaşında. Sohbetlere devam etmekten, İslâm’ı gençlik döneminde de yaşamaktan hiç de pişman değil!

İhtiyarda Nefis

İhtiyarın beli bükülse, dişi dökülse bile nefsi dimdik ayaktadır.

İnsan, “ömrün sonbaharı” olan ihtiyarlık döneminde yine nefsin birtakım hile ve desiselerine muhatap olur. İhtiyarın beli bükülse, dişi dökülse bile nefsi dimdik ayaktadır.

Bu dönemde, “uzun emeller,” “insanlardan teveccüh beklemek” gibi zaaflar insana arız olur. Bin yıl yaşasa kendine yetecek serveti varken hırsla daha ziyade kazanmak ister. Etrafında ölenleri gördüğü hâlde ölümün kendisine de çok yakın olduğunu kabullenemez. Gerçi ölümün hak olduğunu, mutlaka geleceğini bilir, ama bilmezden gelerek hırsla dünyaya saldırır, “Hele biraz daha kazanayım, sonra ahiretime çalışırım!” diye düşünür.

İyi bir nefis terbiyesi yapmamış kişi, ihtiyarlık döneminde de cimrilikten kurtulamaz. Bir ayağı kabirde olmakla beraber, kolay kolay tasaddukta bulunamaz. İnsanın eli ile cebi arasındaki mesafe aslında kısadır, ama nedense sadaka vermek için eli cebine girmez. Öldüğünde ise varislerinin o serveti hayırlı işlerde kullanmaları şüphelidir! Onun parasıyla sefahete, eğlenceye dalarlarsa kendi günahıyla beraber onların günahlarından da hissedar olacaktır.

Hâlbuki insan, günah kapılarının büyük ölçüde kapandığı bu dönemde, sevap kapılarını çok daha kolay açabilir! İmanlı ihtiyarlığın bir bahtiyarlık olduğunu derinden hissederek her günün 24 saatini hayırlı işlere sarf edebilir. Kendisini bir “yolcu” olarak görür, bavulunu kabir ve ötesi için hazırlar, “yatırımlarını” ona göre yapar. Gençlik dönemindeki taşkınlıkları için tövbe istiğfar eder, samimî gözyaşlarıyla ruhunu tertemiz hâle getirir.

Şadi Eren (Doç.Dr.)
sorularlaislamiyet.com


Şiilikte bulunan Mehdilik inancı ile Ehl-i Sünnetin Mehdilik inancı arasındaki farklar nelerdir ?

Temmuz 6, 2007

Şiîlikte Mehdî

Genelde Şiî fırkalarında gizli bir imam inancı vardır ki bu Mehdî’dir. Mehdî imamlarda bulunan bütün özelliklere sahiptir. Allah’ın yardımıyla birgün mutlaka ortaya çıkacaktır.

Şiî mezheplerine göre, Hz. Ali’nin oğlu Muhammed bin el-Hanefiyyenin, imamların zahiren öldükleri, fakat sonradan geri gelecekleri inancı yaygındır.

Hz. Ali’nin şehid edilişi, Hz. Hasan’ın hilafeti Hz. Muaviye’ye terk edişi, sonradan zehirlenişi ve Hz. Hüseyin’in de Kerbelâ’da acı bir şekilde şehid edilişi, Şiîleri hilafetin elden gidişi noktasında ümitsizliğe itmiş, Şiî ileri gelenleri taraftarlarına ümit vermek, dağılmaktan kurtarmak için hilafetin Emevîlerden alınacağını yaymaya başlamışlardır. Mehdî, başlangıçta ileride gelecek Şiî bir idarenin başına geçecek bir sembol olarak düşünülerken, sonraları gerçekten başa geçeceğine inanmışlar ve bunu inanç esasları içerisine katmışlardır.

İmamiyeden bir grup, hükümetin tekrar kendi ellerine geçeceği hakkında söylenenleri, şahısların geri gelmesi, ölülerin dirilmesi şeklinde tevil etmişlerdir. 1

Aslında, Şiî gruplarının herbirinde Mehdî el-Müntazar (Beklenen Mehdî) inancı farklı farklıdır. Biz bütün bu gruplarının herbirinin inancını zikretme yerine en meşhurlarından birkaçının bu konudaki görüşlerini buraya alalım.

İmamiye Şiası içerisinden çıkan Babîlik ve Bahaîliğin kurucusu Mirza Ali Muhammed, Mehdî olduğunu ilan etmiştir. Daha sonra yerine geçen Mirza Hüseyin Ali de kendisi hakkında aynı görüşleri savunmuştur.

Hindistan’da emperyalistlerce beslenen Kadıyanîliğin kurucusu olan Mirza Gulam Ahmed’in de kendini hem Mehdî, hem de Mesih ilân ettiğini görüyoruz. Gulam Ahmed, Ehl-i Sünnet ve Şia’nın Hz. Mehdî’nin Hz. Fatıma’nın soyundan geleceğiyle ilgili rivayetlerini ise inkâr etmektedir.

Şia’nın en mûtedillerinden biri olan 740’de Zeyd bin Ali tarafından kurulan Zeydiyenin pek çok fırkasında mehdî inancı yoktur. Carudiye kolu, isim benzerliği sebebiyle Muhammed bin Abdullah’ı sahibü’z-zaman diye tanıtmış, Mehdî olduğunu yaymışlar, Haşim Oğulları, Ebû Talip Oğulları, Abbas Oğullarının hepsinin bîat etmesini sağlamışlardı. Sonradan Abbasî halifelerinden Mansur’la arası açılmış ve onun tarafından öldürtülmüştür. Fakat taraftarları tâbîlerinin dağılmaması için onun gerçekte ölmediğini, birgün tekrar geleceğini yaymaya çalışmışlardır.

İmamiyenin farklı kollarına göre farklı imamlar Mehdî olarak kabul edilmiş, birgün geri geleceğine inanılmıştır. Kıt’iye koluna göre on ikinci imam Beklenen Mehdîdir.

İmamiye’nin İmam-ı Cafer’in büyük oğlu İsmail’e dayanan kolu İsmailiyeye göre Mehdîlik başarı için şarttır. İmam Ubeydullah’ı beklenen Mehdî olarak görmektedirler.

İmamiyenin iki önemli kolundan biri olan İsnâaşereye göre on ikinci imam Muhammed bin Hasan el-Askerî kaybolan mehdîdir, birgün gelip icraatını yapacaktır. Onun iki defa gaybûbeti olmuştur. İlk olarak Hicrî 870’de babasının vefatı üzerine gizlenmiş, gaybûbet-i suğra (küçük gizlilik) denen bu gizlenmesi 940 yılına kadar devam etmiştir. Bu esnada bile halkla irtibatını kesmemiş, bunu dört sefirle (nâib) yürütmüştür. 940’tan başlayıp günümüze kadar devam eden gizliliğine de gaybûbet-i kübrâ (büyük gizlilik) denilir.

İmam Muhammed Mehdî ümmetin bozulduğu, fesadın kol gezdiği âhirzamanda yeniden gelip zulümle dolan dünyayı kılıncıyla düzeltecek, hak ve adaletle dolduracaktır. Şia’ya göre Mehdî’nin gelişinden önceki alâmetler hemen hemen çıkmış durumdadır.

Şiîler bu görüşlerine Kur’ân’dan bazı işaretler de bulurlar. Konuyla iligili hadislerin de mütevatir olduğunu söylerler. Onlara göre Mehdînin çıkışını inkâr etmek dinden çıkmaya yeter.

Ehl-i Sünnette Mehdî

Ehl-i Sünnete göre Mehdî inancı, Allah’a, peygambere, kadere îman gibi dinin temel inanç esasları arasında yer almaz. Zarûriyât-ı diniyeden değildir. İlk dönem akàid ve kelâm kitaplarında yer almayan Mehdî konusu, hicrî ikinci yüzyıldan itibaren vâizler vasıtasıyla hayal kırıklığına uğrayan halk kesimine ümit vermek maksadıyla işlenmeye başlanmıştır. Tartışmaların yoğunlaştığı hicrî 5. yüzyıldan itibaren Sünnîlerde konuşulmaya, 8. yüzyıldan itibaren de fer’î bir konu olarak kelâm kitaplarında yer almaya başlamıştır.

İlk mutasavvıflarda Mehdînin konuşulduğunu pek görmüyoruz. Sonradan keşf ve mükâşefe yoluyla Mehdîden bahsetmişlerdir. 2 Bilhassa Muhyiddin İbni Arabî bu konuda birçok değerlendirmeler yapmıştır.

————————–
1 Âlûsî, Ruhu’l-Meânî, XX:22.
2 İbni Haldun. A.g.e., II:138.

Şaban Döğen
sorularlaislamiyet.com


Varlığın Anlamı

Temmuz 4, 2007

Çağımızın büyük İslâm mütefekkiri, Allah’ın varlık ve birliğine delil olarak şu misal üzerinde ısrarla durur: “Toprağa düşen bir tohumun çimlenip ağaç olması veya anne karnındaki döllenmiş yumurtanın neticede insan olarak gün yüzüne çıkması için üçüncüsü olmayan iki alternatif vardır: Ya yumurtanın insan olma veya tohumun ağaç olma sürecinde rol alan moleküllerin herbiri yerini, vazifesini, çevreyi ve diğer organ ve yapılarla olan münasebetlerini bilecek bir şuur ve ilme sahiptir; veya onları bütün bu saydıklarımızı bilen Biri yerli yerine yerleştirmektedir.”

Çağımız mütefekkirinin ısrarla üzerinde durduğu bu gerçek zihnime çok kuvvetli bir delil olarak görünmüyordu. “İşte herşey olup bitiyor. Ağaçlar meydana geliyor, insanlar doğuyor; belli sebepler ve program çerçevesinde bunlar mey dana geliyor” diyordum. Derken bir gün zihnimde şafak attı ki, herşeye içinden bakıyor ve Yaratıcı’yı şuur dışı kabullenme çerçevesinde meseleye yaklaşıyordum. Bir an için bir Yaratıcı’nın olmadığını düşündüm ve o anda birdenbire kendimi dipsiz ve kapkaranlık bir boşlukta hissettim. Şu muazzam kozmos, şu şaşmaz nizam birdenbire kapkaranlık bir kaos halinde etrafımda dönmeğe başladı.

Bu durumdan kurtulmak ve verilen örneği daha iyi kavramak için bilimin vardığı neticeler ve yapılan bazı deneyler üzerinde fikir ve düşünce seyahatine başladım. İşte, size bu seyahatten bazı parçalar:

Bilim adamları, anne karnında embriyonun nasıl geliştiğini, simetrik ve asimetrik oluşumların nasıl gerçekleştiğini genel hatlarıyla çözebilmişlerdi. Ancak embriyonun ve onun gelişmesinde yapı taşları görevi yapan moleküllerin sol sağdan nasıl ayırdığı, organların yerlerinin nasıl belirlendiği, hiç şaşırmadan nasıl kiminin gidip göze, kiminin kulağa, kiminin ayağa… yerleşeceğinin nasıl tesbit edildiği; organların ihtiyaçlarının nasıl bilindiği ve organlar arası haberleşmenin nasıl sağlandığı konularında bugün çok az şey bilinmekteydi. Öyle ya daha ilk günden itibaren gelişmeye başlayan embriyo, annenin aldığı gıdalarla büyümekte, gıda olarak embriyoya ulaşan besin molekülleri, bilinmez bir şekilde vücudun alacağı şekli, organların yerini, bedendeki bütün organların ve hücrelerin birbiriyle olan münasebetlerini ve hatta o varlığın kaderini biliyormuşçasına, mükemmel ve eşsiz bir varlık oluncaya değin çalışmaktadırlar. Bütün insanlar, hatta hayvanlar hatta bir dereceye kadar bitkiler, aynı elementlerden meydana geldikleri ve benzer organlara sahip oldukları halde karakter, sima, arzu… gibi çok çeşitli özellikler ve ayrıca parmak uçlarına varıncaya kadar, şahıslarına has ayırıcı özellikler taşımaktadırlar. İşte hergün milyonlarcasına şahid olunan bu oluşumların gerçekleşmesi için iki alternatif vardır: Ya bu moleküller sonsuz bir ilim, irade ve kudrete sahip veya bütün bunlara sahip Biri var, onları yerli yerine yerleştiriyor. O kadar yerli yerine ki, bir genin yanlış yerde, zamanda ve uygun olmayan miktarlarda okunması, göze gidecek bir molekülün bir başka yere gitmesi, neticede ölüme varacak oluşum bozukluklarına sebeb olmaktadır.

Buna güzel bir örnek ABD’de yapılan bir çalışmadır. ABD Houston Baylor Tıp Fakültesi’nde beyaz fareleri renkli fare haline getirebilme üzerinde çalışan Paul Overbeek ve arkadaşları, bu maksatla pigment üretilmesinde rol alan renk genini, beyaz farenin tek hücreli döllenmiş embriyosuna zerkettiler. Bu farenin yavrularını çiftleştirdiler ve torunlardan herhangi bir renk değişimi görülmediği gibi, tersine yarısı bir hafta içinde öldü. Overbeek bunun sebebini şöyle açıklıyordu:

“Fare embriyosuna enjekte ettiğimiz gen fonksiyonunu kaybetmişti. Embriyonun genom kütüphanesinde bu renk geninin diğer genlerle etkileşimi, bu genin mesajının okunmasını engellediği gibi, diğer genlerin de doğru çalışmasına mani olmuştu. Gelişim sırasında mide, karaciğer, kalb kısaca bütün iç organları ters yerlerde oluşmuştu. Pankreasla böbrekler tamamen hasara uğramıştı. Anladık ki, şu aşamada herhangi bir gen transferini başarabilme şansımız, farede tahmin edilen gen sayısı olan 100.000’de birdir. Farenin genom kütüphanesinde bulunan her bir gen diğer 100.000 gen ile bağlantılı olarak fonksiyon görmektedir.”

Görüldüğü üzere sahip olduğu ilim, şuur, iradeyle bütün varlığın emrine verildiği insan, ancak deneme-yanılma yoluyla tabiat kitabının sırlarını öğrenebilmektedir. Hâlbuki insanın doğrudan müdahalesinin olmadığı yaratılışta, deneme ve yanılma yoktu ve yeraltına düşen her tohum toprağını bulmuş, ısı ve su gibi gerekli ve yeterli şartlar oluşmuş ise, arızasız ağaç haline gelmekte ve anne karnında aşılanmış yumurtacık da neticede şuurlu, canlı, her türlü maddi ve manevî melekelerle donatılmış bir varlık halinde canlılar dünyasına gönderilmektedir. Gerçekten yaratılışın tecellileri olan varlıklarda, mutlak bir irade, mutlak bir kudret ve mutlak bir ilmin tecellisini görmemek mümkün değil. Kâinatta her partikülü yerli yerine yerleştirmek, ayrı ayrı her bir varlığı, birbiriyle olan münasebetle içinde tanımayı gerektirir. Aynı kaynaktan gelen benzer molekülleri aynı yapıda, ayrı sima, ayrı karakter ve ayrı kadere sahip varlıklar halinde ortaya çıkarması, herşeyi bilen bir ilim, herşeye gücü yeten Kudret ve dilediğini dilediği gibi yapan bir İradenin varlığını ispatlamakta değil midir?

Hakikat böyle iken biyoloji ve fizik deki materyalizm yörüngeli bilim adamları yaratılışa hadiselerin içinden yaklaşmakta ve kâinatın dış yüzünde otomasyon(kendi kendinelik) perdesini aşamama sancısını çekmektedirler. Evet, herşey belli prensipler ve sebebler çerçevesinde olup bitiyor ve bu olup bitenleri laboratuarda incelemeyi kendine meslek bir grup bilim adamı da, olup bitenlerin üstündeki Varlığı laboratuara sokmaya çalışmaktadırlar Oysa bu Varlığı laboratuarda görmeye çalışmak, Onu yaratıcı değil, yaratılmış; ezeli değil sonlu; madde ötesi değil maddi; namütenahi değil sınırlı yapacak ve bilim adamını da adeta Onun da üstünde bir mevkiye oturtacaktır İnsan bu noktada soramadan edemiyor. Yoksa materyalist bilim adamının istediği varlığın üstünde tanrılaşmak mıdır? Böyle değilse Yaratıcı’yı yaratılmışların içinde aramanın herhangi bir mantığı olabilir mi? Ayrıca Allah’ı kabul etmeme adına ya şuursuz ılımsız iradesiz, cansız maddeye veya bizatihi varlığı olmayan yine şuursuz, bilgisiz iradesiz ve cansız sebeblere ve tabiat, kanun gibi kavramlara mutlak irade, mutlak kudret ve mutlak ılım yüklenmeye çalışılmakta. Bazen de hayat ve ezeliyete takılınıp kalınarak, maddeye ezeliyet veriliyor veya kâinatta tesadüflere yer olmadığını göre göre ve bile bile herşey tesadüflere bağlanıyor. Eğer tesadüfler varlığa yön verecek ve cansız maddeye hayat kazandıracak kadar güçlü ise, niçin hayatımız bütünüyle tesadüflere bırakılmıyor? Mutlak ilim, irade ve kudrete işaret eden kâinatın varlıkları için bu vasıflara sahip bir Varlığı kabul etmeyenler, şuursuz, cansız, ilimsiz ve iradesiz maddeye veya sebeblere yoktan var olma ve var etme özelliğini ilim adına nasıl verebiliyorlar? Bütün bunlar düşünülmesi gereken sorular..

Malumdur ki, bilim gözlem ve deney kadar, ortaya atılan hipotezler ve teorilerle gelişir. Öyleyse varlığa ve var oluşa Allah’ın eserleri açısından ve O’nun hesabına bakmak veya yaklaşmak, niçin bilime ters olsun aksine bilimin gereği olan bir yaklaşım tarzı değil midir?

Şimdi de bilimin yaratılış noktasında takıldığı noktalardan biri olan ezeliyet gerçeğine bir göz atalım: Yukarıda arzetmeye çalıştığımız gibi cansız, şuursuz, ilimsiz, iradesiz, kudretsiz maddeye ezeliyet bahşetme hamakatine düşmeyenler, varlığın bir başlangıcı olduğunu kabul etmekte, fakat başlangıcın öncesini izah edememektedirler. Oysa önce insan varlığın bir parçası olarak kendisinin de sınırlı bulunduğunu, ilminin de varıp bir sınıra dayanacağını kabul etmek zorundadır. Aksi halde ortaya sonsuzluk iddiası çıkar ki, bu da insanın kendini Yaratıcı’nın yerine koyması demektir. Varlık, Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellisinin neticesidir. İnsan, bu tecellilerin neticelerini inceler, onları tanıyabilir ve bilebilir; bundan sonra Zat ve Zatî tecelli gelir ki, O, hiçbir zaman yaratılmışın cinsinden olamayacağı için, bir Mevcud-u Meçhuldür. Bilim oraya yol bulamaz. Yoksa bilenin bilinenden büyük olması kuralınca, insan -hâşâ- Allah’ın ötesinde bir yere çıkmış olur. Bu ise, muhallerin en muhalidir. Şu halde, insan önce sınırlılığını idrak etmelidir.

İkincisi, insan sonradan meydana gelme, bir varlık olarak zamanın içindedir. Zaman yaratılışla başlamıştır ve zamanın sınırlarından sıyrılmadan ezeliyeti, yani zamansızlığı kavramak mümkün değildir. Bu da akılla değil, amelle, tecrübeyle ve vicdanla elde edilir. Dolayısıyla, yaratılmışı inceleyen bilim buna yol bulamaz.

Müslüman kelamcılar, Allah’ın varlığını ispat için eski dönemde “teselsülün batıl oluşu” deliline sarılmışlardır. Buna göre kâinatta apaçık bir değişim vardır. Sürekli doğum ve ölüm vardır. Doğan, ölen ve değişen şeyler ancak sonradan meydana gelme olabilir. O halde sonradan meydana gelen şey, bir meydana getirene muhtaçtır. Çünkü görüyoruz ki, hiçbir şey kendi kendini meydana getiremiyor. Varlığın en şuurlusu, güçlüsü ve iradelisi olan insanın bile yaratılışında, hususiyetlerinde, hatta bedeninin fizyolojik fonksiyonları üzerinde hiçbir rolü yoktur. Öyleyse, her sonradan olan, bir Olduran’a her yaratılan bir Yaratan’a muhtaçtır. Mesela anneyi çocuğun, yumurtayı da tavuğun yaratıcısı kabul etsek bu yaratıcılar silsilesi ilânihaye gidemez ve bir noktada durmak zorundadır. Bu noktadan sonra Müsebbibü’l-Esbab yani sebepleri yaratan ve varlığı harekete geçiren Yaratıcı başlar ve O sonsuzdur, ezelidir, yaratılmamıştır ve varlığı kendisindendir.

Hakikatte kelamcıların yaptığı gibi varlığın başına kadar uzanmaya da gerek yoktur. Kâinatta her bir varlık, her bir oluşum, her bir hâdise, İlim, İrade ve Kudret’i ortaya koymaktadır. Şu anda herşeyin belli sebebler ve program çerçevesinde olup bitmesi bizi aldatmamalıdır. Bir defa hayatımızı sürdürebilmemiz için sürekli gelen İlahi tecellilere, istikrara çekecek bir programa bir perdeye ihtiyacımız var ki, bunu da sebebler yapmaktadır. Yani sebebler, kâinattaki durmamacasına akışın üzerine çekilmiş bir örtüdür. İkinci olarak sebebler ve programın varlığı nominal, yani zihinde var olan bir varlık çeşididir. Biz sonuçlara bakarak, sebeblerin ve kanunların var olduğuna inanıyoruz. Ancak bilinmesi gereken nokta; sebeblerin ve kanunların varlığını kabul veya red etmenin Yaratıcı’nın varlığını göz ardı etmeyi gerektirmediğidir.

Kâinat her bir cümlesi, herbir kelimesi, her bir harfi birbiriyle alakalı bir kitaptır. Allah, isimlerinin tecellileriyle bu kitabı adeta konuşturmakta ve insana okutmaktadır. Bu kitabın aslı ve asıl manası, O’nun ilmindedir. Yani kâinat varlık sahasına çıkmadan önce Allah’ın ilminde manalar halinde vardı. Bu ilmi (manevi) varlığa İrade ve kudret taalluk edince, bu ilim cümleler, kelimeler ve harfler halinde(eşya ve hadiseler) görüldü. İşte Allah’ın zaman şeridine taktığı şu kâinat, ezeli İlmi üzerinde Kudret ve İradesiyle tecellisinin neticesidir. İlmi vücudu olan varlıklar, üzerinde Kudret ve İradenin tecellisiyle varlık sahnesine çıkmakta, ölmekte, yeniden Kudret’den ilme, Kudret dairesinden İlim dairesine geçmektedirler.

Kitap yazmaya karar vermiş bir insanın zihninde, bu kitabın varlığı mana halinde mevcuttur ve bu mananın dışta bilinmesi, onun harfler ve kelimeler kalıbını giymesini gerektirir; ayrıca, kitabın harf ve kelimelerdeki maddi varlığı yok edilse bile, yine manevi varlığı sahibinin zihninde, hatta bir defa yazıya döküldükten sonra onu okuyan binlerce insanın zihninde mevcudiyetini korumaktadır. Bunun gibi, kâinat da, bir kitap olarak, Allah’ın ilminde mevcuttur. Yaratılmadan önce de mevcuttu. Allah’ın daha başka isimleri ve daha başka tecellileri vardır. Nasıl ilmine irade ve Kudreti’nin taallukuyla kâinat ortaya çıkmışsa, Kelamı’nın taallukuyla da, İlahi Kitaplar ve onların en sonuncusu ve mükemmeli olan Kur’an ortaya çıkmıştır. Kur’an, Peygamber Efendimiz’e vahy edilmekle insanın anlayabileceği şekilde had ve kelimeler kalıbını giymiş ve kitap halinde arz-ı endam etmiştir. Dolayısıyla, Kur’an ve kâinat iki ayrı tecelliden ibarettir ve yine İslâm’da Kur’ân’la, dinle, onun bir başka platformdaki şekli olan kâinatı inceleyen ilimler arasında hiçbir çatışma olamaz. Çatışma olsa olsa bilim adamlarının zihninde olur. Bu sebeple, İslâm ve ilimlerin konusu olan kâinata aynı gerçeğin ki faklı ifadesi olarak bakabiliriz.

Allah’ın varlığı, varlığın asıl manasıdır. Doğmalar, ölmeler, meydana gelmeler, meydandan çekilmeler, kısacası bütün hadiseler, ancak böylece bir anlam kazanır. Düşünün ki, kâinatta tek bir varlığın, bir elmanın bile fiyatı kâinat kadardır ve kâinat için pek büyük masraf yapılmıştır. Buna rağmen, pek çok varlık doğar doğmaz ölmekte, pek çoğu ancak birkaç saniye yaşamakta, insan gibi, varlığın kaymağını oluşturan bir yaratık bile ortalama 60 yıl ömür sürmektedir. Böylesi kısa bir ömür için bu kadar masrafa, ‘uçsuz bucaksız’ bir kâinata ne gerek vardı denebilir. Neticede her şey bir yoklukta son buluyorsa, bu hayata ne gerek vardır? Eğer, bu hayatın, ötesinde sonsuz bir hayat yoksa, şu olup-bitenler, şu hayat, şu kâinat bir oyun ve eğlenceden ibaret olmaz mı? Oysa, öyle değildir. Her şeyde sonsuz bir mana vardır, sonsuz bir Kudret, İlim ve İrade nümayandır. Her şeyde apaçık bir kasıt, yani bir maksat gözlemlenmektedir. Dolayısıyla her şey, her hadise, her varlık bir kelime olarak Allah’ı anmakta, O’nu gözler önüne sermekte; her varlığın hayatı doğrudan O’na bakmaktadır. Allah, ezelî olduğu gibi ebedidir de. Şu halde, ezeli ilimden gelen her şey, ebede gitmektedir. Allah’ın ebedi oluşu ve ebedi hayat, kâinatın yaratılışı, doğma ve ölmelerin asıl anlamını oluşturmaktadır. Aksi halde, kendi başına her varlık değersiz bir sıfır, kâinat da kocaman bir sıfır olur. Bu anlam, sonsuz sayıda sıfırların önündeki 1 (bir) gibidir. Bu mana görülmezse, bu sıfırlar, her türlü İlahi tecellileri ve güzellikleri soğuran, emen birer ‘kara delik’ olurlar. Bu mana ise imanla görülür. İman kara deliklerin karanlığını gideren, her köşeyi aydınlatan neticede varlıktaki pırıl pırıl mânâyı, gayeyi ve güzelliği gösteren nurun tâ kendisidir.

Ubeydullah Akyüz
sizinti.com.tr


Mehdi ve Deccal

Haziran 15, 2007

Ahirzamanla alakalı hadislerin bir kesinlik ifade etmemesi insanları her dönemde bir Mehdi, Deccal arayışına itmiştir. Bunun hikmeti nedir ?

Dünya bir imtihan meydanıdır. Soruların cevaplarını vermenin imtihanla ilgisi olmadığı gibi, dünya imtihan salonunda da herşeyin, zorla kabul ettirecek derecede ap açık olması beklenmemelidir. Akla kapı açılacak, irade elden alınmayacaktır. Kişi delillere bakarak gerçekleri görecek, Deccal’ı, Mehdî’yi tanıyacaktır. Peygamberlerin mûcizelerinin bile kanaat vermek için olduğunu, zorlayıcı olmadığını biliyoruz. Yıldızlarla Lâ ilâhe illallah yazma kàbilinden olsaydı o zaman herkes inanırdı.

Cenab-ı Hak, imtihan sırrı gereği bazı şeyleri bazı şeyler içerisinde gizlemiştir. Kıyametin kopma vakti dünyanın ömrü, insanın eceli kendi ömrü içinde, Kadir Gecesi Ramazanda, Cuma günü yapılan duânın kabul vaktinin Cuma gününde gizlendiği gibi.

Bunların gizli tutulmasında birçok sır ve hikmetler vardır. Meselâ ecel gizli olduğu için insan her dakika hem ecelini bekleyebilmekte, hem de yaşayabileceğini düşünerek hem dünyasına, hem de âhiretine birlikte çalışabilmektedir. Kıyametin kopması da böyledir. Her asırda Kıyametin kopabileceğini düşünen insanlar, hem âhiretlerine, hem de kopmayacağını göz önüne alarak dünyayı îmara yönelebilmektedirler.

Musibetlerin vakitlerinin belli olmamasında da birçok hikmetleri vardır. Eğer bir kişi musibetin ne zaman geleceğini bilseydi, onu beklerken o musibetten on kat daha fazla mânevî bir musibet çekerdi. Halbuki gizli olunca, insan, son âna kadar mutlu bir hayat sürebilmektedir. İşte bu hikmetleri sebebiyledir ki İslâmda gaybtan haber vermek yasaklanmıştır.

Sorumluluk ve îman hakikatleriyle ilgili olmayan gaybî hadiselerden izn-i Rabbanî ile haber verenler de yalnız gizli bir işaretle, perdeli ve kapalı haber vermekle yetinmişlerdir. Hatta Tevrat, İncil ve Zebur’da Peygamberimiz hakkında gelen müjdeler ve haberler dahi bir derece perdeli geldiği için o kitapların bir kısım tâbileri tevil edip îman etmemişlerdir. Fakat îman ve itikadla ilgili meseleleri açıkça bildirmek ve tekrar etmek, teklif ve imtihan sırrının gereği olduğu için Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan ve Tercüman-ı Zîşanı (a.s.m.) istikballe ilgili olayları kısaca, âhiretle ilgili hadiseleri ise tafsilâtıyla haber vermişlerdir.(1)

Deccal, Mehdî gibi kimselerin gizli tutulmalarının bir hikmeti de hakla bâtıl mücadelesinde her asırda, herkesin kendi safında yerini alması içindir. Bilindiği gibi hakla bâtılın mücadelesi Hz. Âdemle birlikte başlamış, Kıyamete kadar da devam edecektir. Geçmiş çağların nemrudları, firavunları, Ebû Cehilleri vardı ve bunların herbiri birer deccaldı. Her asrın da kendine göre deccalları vardır. Âhirzamanın Deccalı ise en büyüğüdür.

Peygamberimiz (a.s.m.), “Otuz kadar deccal gelmedikçe Kıyamet kopmaz”(2) buyurarak her asrı bu uyanıklığa sevk etmek istemiştir.

Bu gerçek, her asrı Kıyamet kopacakmışcasına müteyakkız olmaya itmiş; dünyayı çalkalayan şiddetli hadiseler Deccalı çağrıştırmış, çare arayışleri de Mehdîyi aratmıştır.

Hatta Asr-ı Saadette bile Deccal beklenmiştir. Bazı Sahabîlerde Yahudî asıllı İbni Sayyad’ın Deccal olduğu hakkında bir kanaat vardı. Abdullah bin Ömer, Cabir bin Abdullah bu görüşteydiler. Bir gözü kör, daha büluğ çağına ermeden peygamberlik dâvâsına kalkan İbni Sayyad şeytandan emir alırdı. Bir gün kendisine Deccallığı isteyip istemediği sorulduğunda, “Böyle bir görev bana teklif edilseydi, reddetmezdim”(3) cevabını vermişti. Bir gün de çocuklarla oynarken, Peygamberimiz, Hz. Ömer’le birlikte yanına yaklaşmış, karşılıklı konuşmuşlardı. Peygamberimiz, “Allah’ın elçisi olduğuma şehadet eder misin?” diye sormuş, o da inanmamakla kalmayıp kendi peygamberliğine inanmasını istemişti. Onun bu haline öfkelenen Hz. Ömer, öldürmek için Resûlullahtan izin istemiş, Resûlullah da, “Eğer beklediğimiz Deccal bu ise sen onu öldüremezsin. (Çünkü onu Hz. İsa öldürecektir). Şayet o değilse, onu öldürmekle bir hayır kazanmış olmazsın.”(4) buyurmuşlardı.

Hıristiyanlık dünyasında da, İslâm dünyasında da Deccal görülen bazı kimseler gelip geçmiştir.

Hz. Ali, müfrit rafizî Abdullah bin el-Kurra’yı Deccal olarak görmüştü. Yalancı peygamberlik dâvâsında bulunan Esved el-Ansî (öl. 632) ve Müseylimetü’l-Kezzab da (öl. 633) birer deccal idiler. Babiyye fırkasının kurucusu Mirza Ali Muhammed’le (öl. 1850), Kadıyanîliğin kurucusu Mirza Gulam Ahmed Kadiyanî (öl. 1908) asırlarının birer deccalı kabul edilmiştir.

Eline aldığı makasla uzun sakallarla elbiseleri kesen Deli Petro Hıristiyanlarca Deccal olarak görülürken, Frierich Nietzche, “Din düşmanı Deccal” imzasıyla Hıristiyanlık dünyasına yayınladığı mektubunda, “Gelin ibadetlerden kurtulalım” diyordu. Marks, Lenin, Stalin de birer deccaldı.

Evet, Mehdî ve Süfyan’ın geleceği vaktin açıkça belirtilmemesinin en önemli hikmeti, her asırda çıkabileceklerini düşünerek hazırlıklı olmayı sağlamaktır. “Mehdî, Süfyan gibi âhirzamanda gelecek eşhasları çok zaman evvel, hatta Tâbiîn zamanında onları beklemişler, yetişmek emelinde bulunmuşlar. Hattâ bazı ehl-i velâyet onlar geçmiş demişler. İşte bu da Kıyamet gibi, hikmet-i İlâhiye iktiza eder ki; vakitleri taayyün etmesin (belli olmasın.) Çünkü, her zaman, her asır, kuvve-i mâneviyenin takviyesine medar (vesile) olacak ve yeisten kurtaracak ‘Mehdî’ mânâsına muhtaçtır. Bu mânâda her asrın bir hissesi bulunmak lâzımdır. Hem gaflet içinde fenâlara uymamak ve lâkaydlıkta nefsin dizginini bırakmamak için, nifakın başına geçecek şahıslardan her asır çekinmeli ve korkmalı. Eğer tayin edilseydi, maslahat-ı irşad-ı umumî (herkesin irşadında gözetilen fayda) zâyî olurdu.”(5)

—————————-
(1) Nursî, Sözler, s. 09.
(2) Buharî, Fiten: 25; Menakıb: 25; Müslim, Fiten, 84; Ebû Davud, Fiten: 1.
(3) Müslim, Fiten: 90-91; Tirmizî, Fiten: 63; Müsned, 3:43, 79.
(4) Buharî, Edeb: 97; Fiten: 85-88; Ebû Davud, Melahim: 16; Tirmizî, Fiten: 63.
(5) Nursî, Sözler, s. 309-310.

Şaban Döğen (sorularlaislamiyet.com)


Hümanizm Üzerine : GÜNEŞTEN BAŞLAYAN YOLCULUK

Haziran 8, 2007

Hümanizm, insanı insan yapan değerlere saygıyı öne çıkarmak isteyen bir düşünce akımı; insanın tabiatını, yaratılışını esas alan “insan odaklı” bir ideolojik yaklaşım. Bazılarınca hümanizm, mazide din üzerine, yakın tarihte ise ırk üzerine kurulu olan toplum hayatına yeni bir çehre kazandıracak ve onu “insan eksenli” olarak belirleyecek, kuracak ve işletecek.

Her ideoloji gibi hümanizm de birtakım önyargılara, hayallere, arzulara dayanır. Bunların gerçekleşmesi ise sanıldığı kadar kolay olmaz. Bu gibi yenilik taraftarlarına Üstad Bediüzzaman’ dan şöyle bir hatırlatma gelir:

“Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvafık hareket etmezse; hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz. Bütün hareketi şerr ve tahrib hesabına geçer.” Lem’alar 170

Bunun yakın tarihimizdeki en belirgin örneği komünizmdir. Kâinatta olmayan bir kural üzere oturtulan bu ideoloji, milyonlarca insana yetmiş yıllık bir esaret ve zulüm devri yaşattıktan sonra yıkılıp gitti. “Mutlak eşitlik” kâinatta yok iken bu sistemde kişilere her konuda eşitlik sağlanacağı vaad edilmişti. Mutlu bir azınlığa ulaşılacağı hayalleri ile yola çıkanlar esarette ve mahrumiyette eşitlendiler. Her zulüm gibi bu da sonunda yıkılmaya mahkûm oldu.

Hümanizmi “bütün insanları sevmek” şeklinde takdim edenler de fıtrat (yaratılış) kanunlarına aykırı bir yol tutmuş olurlar. Çünkü insanın yaratılışında herkesi sevmek değil, “iyiyi, güzeli, mükemmeli sevmek” vardır. Bütün insanların dürüst, faydalı, hayırlı kişiler olması düşünülemeyeceğine göre bu fikrin de herkesi içine alan umumî bir ideoloji olarak benimsenmesi imkân haricidir.

Şunu hemen ifade edelim:

İnsana insanları sevdirmek, ona bizzat kendisini sevdirmektir. Bu çok hayırlı bir teşebbüs, güzel bir idealdir. Ama bunu yaparken, insanı insan yapan gerçek değerlere cephe alma yoluna gidilirse çelişkilere düşülür ve çıkmaz sokağa girilir.

Batı toplumlarına bir göz atalım. İktisadî kalkınmalarını tamamlamış, fertlere her türlü imkânı tanımış ve insan nefsine nerdeyse sınır tanımaz bir serbesti ortamı sunmuş olan bu toplumlarda acaba insanlar hümanist midirler? Yoksa, evinde kalan ve devlet bursu alan çocuğundan kira alacak kadar egoist mi?

Düşkünlere yardım batı toplumunda bir hayal olmuş durumda? Hâlbuki o düşkünler de insan değiller mi?

“Çalışsın, kazansın!” diyorlar. “Güçleri yetmiyorsa devlet el atsın!” diyorlar. “İşsizlere asgari ücretten de olsa bir maaş bağlansın!” diyorlar. Kısacası, “Her şeyi devlet halletsin, kimse bizden yardım istemesin!” diyorlar.

Bu anlayışa göre, hümanizm sadece devlet yöneticileri için geçerli oluyor. Hümanist olmaktan olanca güçleriyle kaçan, başkasının derdini dinlemekten rahatsız olan, zevk ve eğlenceyi her şeyin üstünde tutan bu insanların kalplerine hümanizmi nasıl yerleştireceksiniz?

Egoizmin hüküm sürdüğü, insan sevgisinin yerini köpek sevgisinin aldığı, anne ve babaların yılda sadece birer defa ve resmî biçimde hatırlandığı bir toplumda hümanizmden ne ölçüde söz edebilirsiniz?

İnsanı sevdirmek için, turistlere sanat eserlerini tanıtmada gösterdiğimiz hassasiyetin çok daha fazlasını insanın kendisini tanıtmada göstermek mecburiyetindeyiz.

İnsanlık âlemine insanı öyle tanıtmalıyız ki onu her zaman ve her şart altında sevebilelim. Çocukluğunda da sevebilelim, gençliğinde de ihtiyarlığında da. Sıhhatli iken de sevelim, hasta iken de. Varlıklıyken de sevelim düşkünken de. “Asıl olan insan olmaktır, bütün bu haller arızîdirler, gelip geçicidirler.” diyelim ve insanı sevelim.

İnsanı tanıtmanın ilk basamağı, onu tanımaktır. Tanımayan tanıtamaz; bilmeyen bildiremez, sevmeyen sevdiremez.

O hale insanı nasıl tanımalı ve niçin sevmeliyiz? Bu soruların cevaplarını doğru belirlememiz gerekiyor.

Şu milyarlarca insan gökten birer yağmur tanesi gibi inmemiş, yerde birer çiçek gibi açmışlar. Bu çiçeklere birer de ruh takılmış, böylece yürümeye, konuşmaya, anlamaya, gülmeye, ağlamaya başlamışlar.

Dünya güneşten kopmuş. Nice devreler geçirerek bu ateş parçası deniz haline, taş haline, toprak haline gelmiş. Buna göre, toprak ve su da güneşten yaratılmış oluyorlar. Daha sonra topraktan bitkiler, hayvanlar ve sonunda insan yaratılmış. O halde, kaynak itibariyle insan da güneşten yaratılmış oluyor. Ama onda güneşte olmayan çok şeyler var; tıpkı yeryüzünde güneşte olmayan çok şeyler olduğu gibi. Güneşte orman da yok, okyanus da. Ceylan da yok balık da.

Burada akıllara durgunluk veren nice tefekkür tablolarıyla karşı karşıyayız:
Toprak, su ve diğer elementler bir terbiyeden geçerek bitki oluyorlar. O bitki ayrı bir terbiyeden geçerek, meselâ, yumurta haline geliyor. Yumurta bir başka terbiye sonunda göz, kulak, ayak, kanat sahibi oluyor ve uçmaya başlıyor. Buna göre toprak ve su bir terbiye sonunda uçmuş oluyorlar.

Ötede güneşten kopup gelen bir ateş parçası iki ayrı terbiyeden geçiyor. Bir kısmı deniz oluyor, bir kısmı kara. Deniz suyunda ayrı bir terbiye tecellisiyle akıl ermez ve rakamlara sığmaz balıklar âlemi yaratılıyor. Sanki dünün lavları bugün göz, ağız, mide sahibi oluyorlar ve bir terbiye sonunda dünün ateşi bugün suda yüzer hale gelmiş oluyor.
Örnekler sayılamayacak kadar çok.

Biz kendimize dönelim ve insanın yaratılışını düşünelim. Dünün toprağı bugün görüyor, işitiyor, okuyor, anlıyor, düşünüyor, fikirler üretiyor. Önceki günün ateşi, bugün nice manevi ürünler veriyor.

Bedenimizin yapı taşları menşe itibariyle güneşe dayansa bile, o hanede vazife gören ruhun ve ona bağlı his ve duygu âlemlerinin madde ile açıklanmasa mümkün değildir.

Deniz ve içindeki balıklar gibi, ruh ve onda cevelan eden hisler âlemi de güneşte yok. Ne tilkinin kurnazlığını, ne bülbülün nağmesini, ne aslanın yırtıcılığını, ne koyunun uysallığını güneşte bulamazsınız.

İnsan ruhunda bunların hepsinin misalleri var:
Kâinatın meyvesi olan insan, dilerse güneş gibi yakıyor; isterse, hava gibi okşuyor. Kaya gibi sert olanları da var, pamuk gibi yumuşak olanları da.
Kurnazlıkta tilkilere, canavarlıkta sırtlanlara rahmet okutacak kişiler toplumda boy gösteriyorlar.

Yine güneşimize dönelim: Güneşte ışık ve ısı olduğu gibi insanda da şefkat ve gazap var. Şu var ki, güneş kendinde olup bitenlerin farkında değil, insan ise farkında. Ve yine güneş bu sermayesini dilediği gibi kullanama yetkisine sahip değil, insan ise sahip.

İnsan odaklı bir ideolojiyi, dine alternatifmiş gibi sunanlar, ön yargılarını bir tarafa bırakıp şu İlahî fermanı dikkatle incelemelidirler:
Şems Suresinde Allah, bir takım mahlûklarına kasem ediyor, bunların başında “Şems” yani güneş geliyor, son kasem ise insan nefsine ediliyor. Kasem, yemin demektir. Bu kasemlerden sonra bir haber veriliyor:

“Nefsini kötülüklerden arındıranlar kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere daldıran da ziyan (zarar) etmiştir.”

Nefse kasemle ilgili kısmın meali şöyle: “Nefse (ruha, insanın zatına) ve onu en güzel şekilde biçimlendirene, sonra ona kötülük duygusunu da sakınıp iyi olmayı da birlikte ilham edene(yemin ederim ki)”

Felaha erenlerin kimler olduğunu doğrudan haber vermek yerine bir takım varlıklara yemin edilmesiyle bunların önemi vurgulanıyor ve üzerlerinde dikkatlice düşünülmeye teşvik ediliyor. Güneşte başlayan tefekkür seyri “kâinatın en mükemmel meyvesi” olan insanda noktalanıyor; tıpkı dünyanın güneşten kopmasıyla başlayan yolculuğun insanda son bulması gibi.

İşte hümanizmi savunanların bu kaseme çok dikkat etmeleri gerekir. Çünkü “Hümanizm kelimesi Latince ‘insan tabiatı’ manasına gelen ‘hümanitas’dan türemiş. Bu ayette de insana yemin edilmiş ve insan tabiatına “kötülük duygusunun” ve “ondan sakınmanın” birlikte ilham edildiği haber verilmiş.

Bütün insanlık âlemi için bir anket düzenlesiniz ve İslam’dan hiç söz etmeden haram ve helal olan şeyleri sıralayarak bunlar hakkındaki kanaatlerini belirleseniz ortaya İslam’ın hükümlerinin çıktığını görürsünüz. Yalanı hepsi reddedecek, doğruluğa hepsi evet diyecektir. İftiraya hepsi karşı çıkacak, dürüstlüğe sahip olacaklardır. Gururu herkes reddedecek, tevazuu hepsi beğenecektir. Örnekler çoğaltılabilir.

Hak dine karşı çıkanlar insanın yaratılışını dikkate almıyor, onu tesadüfen insan olmuş bir canlı olarak görüyor, sonra da kalkıp insan odaklı bir ahlâk sistemi kurmak istiyorlar.

Bu sistem insanın yaratıcısını düşünmeden, insan tabiatına neleri koyduğunu ve bunların nasıl kullanılması gerektiğini dikkate almadan kurulamaz.
Aksi yola girmek açık bir çelişkidir, insana ters düşmektir.

Alaaddin Başar (Prof.Dr.)
sorularlaislamiyet.com