SON OSMANLI ŞEHZADESİNİN SÜRGÜNÜ BİTTİ

Mayıs 25, 2007

Son Osmanlı Hanedanı Ali Vasib Osmanoğlu’nun Mısır’da metfun bulunan naaşı Salı günü İstanbul Eyüp Sultan Camiinde kılınan öğlen namazından sonra Sultan Reşat haziresinde eşinin yanına defnedildi.1918 yılında vefat eden Sultan Reşat’tan doksan yıl sonra ilk kez bir Osmanlı Hanedanı için ülkemizde defin töreni yapılmış oldu.Ulusal medyamızın da ifade ettiği gibi bir avuç insan vardı cenaze merasiminde…Olsun…Hiçbir siyaset adamı yoktu.Siyasetin anaforunun şiddetli esmeye başladığı bu günlerde zaten olsaydılar şaşırılırdı.Osmanlının şimdiki asil soyları siyasetin sığ zihninden ne kadar uzak durursa o kadar kendileri için hayırlı olacaktır.Mütevazi, samimi bir kalabalıkla birlikte namazı kılınan Ali Vasib Osmanoğlu ebedi istirahat kabrine nihayet gömülmüş oldu.Mısır’da 1983 yılında defnedilen bu hanedanın aradan bunca geçen zamandan sonra tekrar kendi öz topraklarına kemiklerinin olsun gömülmesi çok önemli bir hadisedir.

Her insan kendi toprağına gömülmelidir.Her insan aslında gömülmek için toprak kazanır.Eğer bir insan kendi toprağına gömülemiyorsa girdiği o yabancı topraklar her ne kadar Müslüman toprakları da olsa orada rahat olamaz.Bu durum manevi alemin penceresinden bakarken pek mantıklı gibi görünmese de insanın yaşarken son nefesini verdiği toprağın onu tam olarak ruhsal boyutta kabul edip etmeyeceği her zaman şüphelidir.Toprak canlıdır.İnsan gibi.Ona ruhlarımızın hükümranlığındaki bedenlerimizi yerleştirirken beden ile toprağın karılıp karışması sırasında yaşananların uyum içinde olması çok önemlidir.Bu yüzden şehit olanlar müstesna kendi topraklarından uzakta gömülmü� olanlar kıyamete kadar bu farklılığı hissederek toprak altında geçirecek zamanlarının acısını yaşayacaklardır.

Hepimiz hayatımızı yaşarken çoğunlukla kendi öz yurdumuzda bulunur yada ondan uzaklarda farklı bir yer ve atmosferde yaşamak zorunda kalırız.öz yurdundan uzakta yaşamak sürgünde yaşamaktır bir bakıma…İnsan isteyerek yada istemeyerek farklı bir ortamda yaşarken gerçek manada sürgünde demektir.İnsanın ruhsal boyutta gerçek mekan uyumu; bulunduğu ve ait olduğu, kendisinin doğumuna vesile olmuş insanların doğduğu yada fethettiği topraklardır.Bazı ruhlar yaşadıkları sırada bu sürgünü hissederler bazı ruhlar ise toprağa girdiklerinde ilk kez farkına varırlar.Sürgün; kendisini mutlaka bir şekilde yaşayan insana hissettirir.Ali Vasıp Efendinin sürgünlüğü dün bitti.O; artık etrafında sürekli fatihaların ve duaların uçuştuğu bir mekana vardı.

Gitmenin Psikolojisi adlı kitaptan:

Sürgüne gitmek

Sürgün; sürülmektir.Sürgüne gitmek; yaban ellere, bilinmeyen bölgelere, uzak diyarlara, soğuk iklime, ıssız adaya, ücra bir köye isteği dışında gönderilmektir.Sürgün; insanın pasifleştirilmesi, uzaklaştırılarak sindirilmesidir.Düzenlere, mevcut iktidarlara, yönetimlere ba� kaldıran insanın kendi isteği dışında ya�adı�ı gitme eylemidir.Yada insan büyüğüne, öğretmenine, sevgilisine, amirine, ba�kanına ve kendisinden üst konumda bulunan her hangi bir insana başkaldırdığında yaşadığı gitme eylemidir.

Sürgün; potansiyel olarak tehlike görülen, siyasi faaliyetler içinde bulunan, ağzı çok laf eden, yazıları ile sürekli eleştiren, haksızlıklar karşısında boyun eğmeyen, temel hak ve özgürlükleri kendisi için değil tüm mazlumlar için isteyen, fakirlerin zenginlerden alacağı hakkı gözeten, genellikle asi ruha sahip insanların yaşadığı bir eylemdir.

İnsan sürgüne gönderildiğinde ona karşı diğer insanların sevgisi artar.Gereksiz yere hapis yatanlarda bu durum daha belirgince görülür.Şairler, yazarlar, fikir adamları, politikacılar, sanatçılar dünyanın her yerinde sürgüne maruz kalırlar.Onlar kıskanılacak kadar iradelerine sahip dik ve dürüst yaşayan insanlardır.Bu yüzden güncel ya�amımızda hepimiz‘doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar’ diyen atasözünü tekrarlar dururuz.Doğruyu söyleyenler özellikle despot kraliyet yönetimlerinde, demokrasiden nasibini alamamış ülkelerde çok sıkıntı çeker.Hatta bu sıkıntılar radikal bir şekilde insanı etkiler ve bu insanın başına ne geleceğini kimse bilemez.

Sürgüne gitmek, itilip kakılmaktır.İnsan baş edilmesi zor ve sıra dışı kişiliği ile mutlaka bu muameleye maruz kalır.Sıra dışı insanlar için en do�ru davranış bu muameleye maruz kalabilece�i ortamlardan uzakta bulunmasıdır.İnsan sivriliklerini bilip oturduğu yerde oturmalı, kimseyi irrite etmemelidir.Hele hele bürokrasinin üst kademelerinde bu tip sivriliklere hiç yer yoktur.Sivri adamlardan korkulur.Oralarda insana görev olarak verilen, standart her kesin yapabileceği rutin işler vardır.Bu rutin işler rutin adamlara uygundur.Buradaki işler sıradan, tamamıyla katipli�in yapıldığı görevlerdir.Müdürlükler, müdür yardımcılıkları, genel müdürlükler, genel müdür yardımcılıkları, hatta müsteşarlıklar bile hep böyledir.Makam olarak yükseldikçe kağıtların, resmi yazı ve evrakların içinde boğulursunuz.Uykusuz, aç, susuz uzun saatler boyunca bu işlemler için çalışıp büyük özverilerde bulunan bu insanlar; genellikle siyasi iktidar değişimlerinden sonra ‘sütten çıkmış ak kaşık’ bile olsalar bir kulp bulunarak görevlerinden alınır.Bürokrasi ve siyasetin minneti yoktur.

Siyasi kamplaşmalar eğer bir kurumda yoğunsa bir önceki iktidarın adamı yeni gelenler tarafından mutlaka sürgüne gönderilir.Sanki o vatanı satmak istemiştir.Sanki o korkunç şekillerde rüşvet yemiştir.Hayır hiç birisini yapmamıştır fakat siyasi görüşü itibarı ile mutlaka değişik uzak bir yere sürülmelidir.Bu anlayış henüz demokrasiyi tam olarak sindiremediğimizin çok açık bir ispatı niteliğindedir.Bir başkasının dünya görüşü, hayata daha farklı bakması sebebiyle böyle bir muameleye maruz kalması acınacak bir davranıştır.Bu acınacak duruma zaman zaman hepimiz düşeriz.

Sürgüne gitmek; insanın zihninde ve ruhunda açılan bir gediktir.Bu gedik genişledikçe insan ruhu da genişler.Aslında sürgüne gönderilmek insanı kemale erdirir.İnancı olan bir insan e�er inançları yüzünden sürgün edilmişse onun ya�adı�ı tüm acılar olgunlaşmasını zirvelere yükseltir.O kendi istekleri dışında; sırf hayata bakışı, yaptığı hizmetleri, kullandığı kıyafetleri, gerçekleştirdiği çalışmaları nedeniyle böyle bir muameleye maruz kalır.Bu durumu yaşayan insan için onu gören ve işiten canlı cansız her şey kesinlikle şahitlik eder.Zamanın aklı ve kainatın adaleti mutlaka tecelli ederek onu ödüllendirir.

Yaptığımız ve bize yapılan her şey kayıt altına alınmaktadır.Hiç birimiz tam anlamıyla masum değilizdir.Yaşarken hepimiz zalim yada mazlum oluruz.Zalimliği yapanlar başkalarından bulurlar ve mazlumluğun karşılığı ancak Allah tarafından verilir.Genç kızlarımızın üniversitelerdeki yasak nedeniyle yurt dışında okumak zorunda kalmaları bir bakıma onların mazlumca yaşadıkları sürgündür… Farkında olduğumuz yada fark edemediğimiz çok sürgünler yaşarız hayatımızda..

Sürgün; diğer anlamıyla yeni yetişen bitki dalının ucundaki filizdir.İnsan ruhu sürgünde, sürgünün anlamı gibi yeni filizler vermeye başlar.Bu filizler sürgünden sonra ye�erir yaprak, dal, ağaç olur.Bu süreçte insanın hayata bakı�ında belirgin bir değişim meydana gelir.Beden olarak yaşlanan insan ruhsal yönden gençleşerek ilerleme yaşar.Böylelikle sürgüne gitmek; asil ruhlar için direnmeyi teşvik edici etkiler oluşturur.Sürgüne maruz kalmış bir çok yazar, siyaset adamı, şair, devlet adamı, bürokrat bu sürgün bitiminde hem popüler olmuş hem de önemli konumlara tekrar dönmesini bilmiştir.Siyasette zirveye çıkanlar, yaşadıkları sürgünler ve mahpusluk dönemlerini hayırla yad etmeliler.Çünkü şimdi bulundukları konum o gün düştükleri sürgün ve mazlumluğun eseridir.

Sürgün mahpusluktan farksızdır.İnsan sürüldüğü yerde her türlü imkandan mahrumdur.İletişim araçları, gazeteler, kitap, radyo ve hatta televizyon imkanı bile bulamayabilir.Bir adada yaşanan sürgün bu anlamda değerlendirilebilir.Robinson Kruzo mahsur kaldığı adada bir sürgün hayatı yaşamıştır.Yeni mezun bir öğretmenin çok ücra bir köye medeniyetin beşiği büyük kentlerden kalkarak gitmesi ufak bir derslik içinde tüm sınıfları birlikte okutmaya çalışması, minik bir köy evinde kalması onun için bir sürgün gibidir.İnsan böyle hayat standartları değişimlerinde ya depresyona girer yada kendi içsel sürecini ba�latarak kendini büyük oranda geliştirme becerisi gösterir.

Bazı insanlar için tam tersi olarak sürgün edilmek o insanın bitip tükenmesine neden olur.Sürgüne göndermenin asıl amacıda özellikle siyasi sürgünlerde insanlarda bu etkiyi meydana getirerek tükenmişlik durumunu sağlamaktır.Oysa etki tepki prensibine göre etkiyle karşılaşan insan ruhu tepkisini direnerek göstermektedir.Doğru tavır budur.Diklenmeden dik durmakta benzer anlamları taşır.İnsan böyle zamanlarda dik durarak inançlarından aldığı güç ve düşüncelerinden aldığı ilhamla harika bir değişim gerçekleştirir.

İnsan kendi kendisini sürgüne gönderebilir.Gitme eyleminin en derin ve gizemli çukurunda insan ruhunun sürgüne gitme isteği vardır.Sürgüne gitmek insan ruhunun depremidir.Sürgün; diğer yandan insan ruhunun kırılmışlığının tamir edilmesi için bir fırsat olarak da işlev görür.İnsan kendi ruhunun kırılma acısının sürgüne gitmeyle geçeceği yanılgısındadır.Çünkü sürgüne giderek insan kendisinden de uzaklaşacağını, uzaklaşınca sorunlarından kurtulacağını zanneder.Tıpkı alkol kullanarak sorunlarından kurtulacağını zanneden sarhoş gibi…Yada madde ve ilaç bağımlısı hasta gibi…Oysa insan bütündür.Nereye giderse gitsin tüm çatlamaları, kırılmaları, huzursuzlukları, mutlulukları yanında taşır.O dünyanın tüm yükünü omuzlarında taşıyandır…

İpini gerenler, iğneli yazıları ve sıra dışı görüşleri bulunanlar hep kendi gidiş ateşlerini harlamakla meşguldürler.Bu yüzden yazarlar gazeteler arasında sık sık yer değiştirip transfer olurlar.Yazar bürokratlar üst düzey görevlerde uzun süre kalamazlar.Onların yazdıkları yada yazacakları sakıncalı yazılar her an olabilir.İktidarlarla sorunları olan yazarlar bir sonraki seçime kadar rahat olamazlar.Çünkü onların yazıları sürekli kontrol altında tutulur.Geçmiş tarihimizde bir çok yazar suç unsuru olan yazılarından dolayı hapis hayatı yada sürgün yaşamak zorunda kalmışlardır.Halen bu davaların sürdü�ü bir çok mahkeme devam etmektedir.Tüm bunlar doğaldır.İnsanlık tarihi boyunca aykırı adamlar sürekli dışlanmaya maruz kalmışlardır.

Kazan dairesi ısısını arttırıp ate�ini güçlendirdiğinde tren yola koyulur.Tıpkı insan da bir tren gibi ateşi harlanmışsa gitme vakti gelmiş demektir.Giden insan iki iyiyi asla bir arada bulamaz.Yani yaşadığı olaylardan mutlaka birisi onu incitir.İki iyi olayı ve sonucunda bu olayların kazandırdı�ı mutluluğu hayatı boyunca göremez.Tam işleri düzelmiş rahata kavuşmuşken bir aksilik çıkar ve hemen yakasına yapışır.Sıra dışı ve insanlık hayrına işler yapmaya çalışanlar için bu durum neredeyse kural haline gelmi�tir.Hele hele inançları için mücadele etmekte olanlar kalemde kullanıyorlarsa ve yazma eylemine himmet etmişlerse sıkıntıları bitmez.Fakat onlar yılmazlar.Çünkü onlar için her olanda hayır vardır.Kolay kolay yılgınlığa düşerek morallerini bozmazlar.

Sanatçı ve şarkıcı Ahmet Kaya’nın beşinci ölüm yılı münasebetiyle “Kalsın Benim Davam” adıyla yeni bir albümü çıkarıldı.Yurt dışında geçirmek zorunda kaldığı sürgün yıllarından kalma güzel bir bölümde gitme eylemine kendi dünyasından anlamını yüklüyor…Sözlerinde gizliden gizliye vatan özlemi çektiği ve alıp başını gitmek zorunda kaldığını fakat bunun içinde hiç kimseye kırgınlık duymadığını ifade ederek…”Pir Sultan soluyordum, leylak özlüyor, turna gözlüyordum…örseleniyordum, anı biriktirmiyor, yasaların ruhuyla ilgilenmiyordum.Kaçılmaz yağışlara seviniyor, hayatın yanı sıra yürüyor, burkuluyordum da…Alıp başımı gittim nazlanmadan, vakit erken deyip kırılmadan.”

İnsan kendi dilinin ve zihninin cezasını çeker.Dili ve zihni çok çalışanın burnu beladan bu yüzden kurtulmaz.Bir çok psikiyatrik rahatsızlık sanıldığının aksine beynin yavaş değil hızlı çalışmasına bağlı meydana gelir.Sıradan insanlar ise sıradan yaşantıları içinde bir elleri yağda bir elleri balda mutlu yaşarlar.Tüm bela ve musibetler yanlarına bile uğramadan uzakla�ıp gider.Onlar çok rahattır.Bu rahatlık içinde rehavete kapılmış iyice gevşemişlerdir.Bu insanlar ise iki kötüyü bir arada hiç yaşamazlar.İşleri çok rast gider.Sınanmazlar.Bedel ödemek zorunda kalmazlar.Dillerinin ve zihinlerinin cezasını çekmezler.Onlar ya�adıkları hayatta her daim emniyet içinde rahatlamış, huzur ve sükuna kavuşmuş olarak yaşamlarına devam ederler.Çünkü onların defterleri öteki tarafta dürülecektir…Ot gelip saman gidenlerde olduğu gibi…

16 Mayıs 2007

Dr. Recai Yahyaoğlu


Devlet Adamlarına Öğütler

Şubat 13, 2007

18.yüzyıl devlet adamlarımızdan Defterdâr Sarı Mehmed Paşa (1655-1717) tarafından yazılan “Nesâyıhü’l-Vüzerâ ve’l-Ümerâ” (Kitâb-ı Güldeste) isimli eser, 1935’te W. L. Wright tarafından “Ottoman Statecraft” başlığı altında İngilizce’ye tercüme edilerek Amerika’da yayımlanmıştır. Sonra H. Rağıb Uğural tarafından sadeleştirilerek 1969 yılında Kültür Bakanlığı tarafından neşredilmiştir. Çağımızda başta ekonomi ve eğitimde ortaya çıkan problemleri halletmek için, geçmiş toplumların durumlarını incelemek akıllıca bir iş olacaktır. Nitekim bu gerçeği fark eden Wright; Sarı Mehmed Paşa’nın bu eserini, eski ve modern milletlerin tarihlerinin tetkikiyle, bunların gerileme, bozulma ve yok olma sebeplerinin meydana çıkarılması amacıyla tercüme ettiğini ifade etmiştir.
Defterdar Mehmed Paşa’nın, “Nesâyıhü’l-Vüzerâ ve’l-Ümerâ” isimli eserinden bazı örnekler:

Hayat programı

Yazar, “Her biri bir hidâyet yıldızı ve insanların en iyi ve hayırlıları olan eshâb-ı güzîn…” ifâdeleri ile eserine başlar. Hz. Peygamber (sas)’in ashâbının, kendilerinden sonra gelenler için model insanlar olduğuna işaret ettikten sonra, “Her yaşlı ve genç tarafından anlaşılmıştır ki bu aldatıcı dünya kalıcı olmayıp, devamına ve yerinde durmasına itibar edilmemelidir.” sözleriyle de, hayatın gâyesinin âhireti kazanmak olduğuna dikkat çekmiştir.

Maddî-Manevî sorumluluk

Mehmed Paşa, yüksek rütbeli devlet adamlarına önce büyük bir sorumluk altında olduklarını, “Hepiniz yöneticisiniz ve yönettiğiniz kimselerden sorumlusunuz.” hadîs-i şerîfi ile uyarıda bulunur. “Allah emanetleri ehil olanlara vermenizi emrediyor…” (Nisa, 4/54) ilâhî emri ile kendilerine görev verilenlerin bu konuda ihtisas sahibi olmaları gerektiğini hatırlatır. Mehmed Paşa, “Allah’ın emâneti” olarak tanımladığı halka karşı, idârecilerin başlıca görevlerinin, “dar gelirliler ve Allah’ın bütün kullarının güven ve rahatını, dirlik ve düzenini koruma, halkın durumunu iyileştirerek, doğruluk ve adaleti su gibi akıtıp, haksızlıkları ortadan kaldırmaya, bozukluk ve zulümleri gidermeye çalışmak” olduğunu belirtir. İdarecilerin sahip oldukları makamları; servet toplamak ve hazinelere sahip olma vasıtası kılmayıp, memleketin gidişatında kendini gösteren düşkünlük ve bezginliğe çare bulmak için, akıl kullanma ve yapılan hizmetlerin karşılığında da, dünya ve ahiret saadetinin kendilerine yeteceğini düşünerek, sonradan gelenlerin kendilerinden “rahmetle anılacak insanlar” olarak bahsetmelerinin kâfi olacağını ifade etmiştir.

Âdil bir vergi toplamak

Geçmişlerin sözlerine ve tecrübelerine dayanarak halka ait malların sebepsiz yere hazineye aktarılmasının, devletin yok olmasına yol açacağını ifade eden Sarı Mehmed Paşa: “Kanaatkâr olup aç gözlülükten ve ceza gününü düşünüp Allah’ın kahredici gazabından çekinmek gerektir. Zira mal toplama ve saklama, sahibini dünyada huzursuz ve hesap gününde de sorulacak soruları cevaplandırmada güçsüz kılar, sahibine azap çektirir ve onu pişman eder. Ama ne fayda!…” der. Zulmün maddî-mânevî kötü sonuçlarını da hatırlatan Mehmed Paşa, giderlerin karşılanması için, fakirlerden imkânlarından fazla mal istemeyi, bir evin temelinden toprak alınıp üzerine atmaya benzetmiştir. “Zira temelden alınan toprakla, temele zayıflık gelir; yüzeyin ise, o ağır yükü çekmeye kudreti kalmadığından, evin büsbütün harap olmasına sebep olur. Vergide halkın kalkınmasını esas alıp, durumlarının denge ve düzeniyle ilgilenmek ve ülkenin şen ve esen olmasına dikkat etmek, her yönden ve hey şeyden elzemdir.” diyerek vergilerin âdil bir şekilde toplanmasına dikkat çekmiştir. Vergi mükelleflerinin azalmaması için gerekli tedbirlerin alınmasına dikkat çeken Mehmed Paşa, bu konuda: “Hazine; vergi veren halkın çokluğu ile oluşur. Hazine toplamak ülkenin bayındırlığı ve iyi hal iledir. Ülkenin bayındırlığı da adalet, iyilik ve zalimlere karşı koyma siyasetiyle mümkündür. Başka türlü olmaz.” nasihatlerinde bulunur. Mehmed Paşa’nın, halktan alınacak ağır vergilerin devletin gelirlerini azaltacağı şeklindeki iktisat teorisi, İbn Haldun ve onun takipçileri tarafından da ifade edilmiştir. Mehmed Paşa’nın, idarecilerin göz önünde bulundurmalarını istediği hususları şu şekilde misallendirebiliriz:
-Kıyamet gününde insanların en sevimlisi âdil idarecilerdir.
-Bütün âmirler adâletli olmalıdır. Zira adâlet, hazinenin artması ve halkın çoğalmasını sağlar. Hazine ise, halkın çokluğundan ve ülkenin bayındırlığından kaynak alır. Memleketin ümrânı ise adâlet iledir.
-Zalimlerin zulmünden ve valilerin de önem vermemeleri yüzünden halk vatanını terk ederek başka diyarlara dağılıp perişan olacağı gibi, birçok yer halksız ve değerlendirilmekten uzak kalacağından hazine gelirlerinde önemli azalmalar olacaktır.

Merhametle davranma ve zulmü önleme

Devlet idarecilerinin, toplumun önemli bir bölümünü oluşturan dar gelirli kısmıyla özel ilgilenmeleri gerektiğine işaret eden Mehmed Paşa, bu konuda şöyle der: “Zayıf ve miskinlerin hallerinden de gâfil olmamak gerektir. Onların halini sormayı borç bilmek gerektir. Zira halkın gönlünü kazanma, Hâkk’ın rızasını kazanma gereğidir.

Kendisine vazife verilmiş kimse, kapısını kapar da, mazlumlar ve muhtaçlar ona ulaşamazsa; o kimsenin de çok ihtiyacı olduğu bir yerde rahmet kapısı kapanır ve o kimse Allah’ın rahmetinden mahrum kalır.”

Mehmed Paşa, eserinde; iftira ile insanları suçlayarak onları cezalandırmaya kalkan devlet memurlarına: “Aslı olmayan bir suçu yükleyip yalan yere kimseye cürüm işledi demiyeler. Zira çok vakit geçmeden bunun cezasını görmeleri mukadderdir. Nitekim bir kimse kardeşi için kuyu kazsa, o kuyuyu kendisi için kazmış olur.” sözleriyle uyarıda bulunur.

Rüşvet ve zararları

Rüşvet ve yolsuzluk ile mücadele etmek için devlet yöneticilerine büyük görevler düştüğünü ifade eden yazar, görevlerin, “kayırma, rica veyahut rüşvet..” karşılığında verilmemesi gerektiğini hatırlatarak, rüşvetin, bütün kötü âdetlerin, zulümlerin başı ve kaynağı olduğunu söyler ve devamında, “İslâm topluluğu için bundan ziyâde belâ ve yıkıcı başka kötülük yoktur. Bir devlet hizmeti birisine rüşvetle verilirse, Allah göstermesin, görevi rüşvetle alan kişi, devlet tarafından çeşitli zulümler yapmaya yetkilendirilmiş sayılacağından, ahaliye zulüm yaparak halkı perişan ve mamur mülkü de harap eder. Toprak ve köyler ziraatçilerden boşalınca; memlekete ve hazineye, günden güne zayıflık çöker. Allah korusun kıtlığa, kaza ve belâya sebep olmak ihtimali dahi kaçınılmaz olur.” der.

Devlet memurlarının vazifelerini kötüye kullanmamaları ve savurganlıktan kaçınmaları

Hazine defterdarı ve divân memuriyetlerinin durumlarını ele alan Mehmed Paşa: “Hazine, Osmanlı Devleti’nin en önemli ve gerekli işlerindendir.” dedikten sonra, defterdârın; maliyede çalışan memurların, “yolsuzluk çukurunun hıyânetine düşmüş; kendi çıkarları için devlet düzeninin yıkılmasına veya tehlikeye düşmesine sebep olan kişiler” olup olmadıklarını araştırması gerektiğine dikkat çekmiştir. Defterdarın tam bağımsız olarak çalışması ve “yakınlarının mahkûmu” olmaması gerektiğini kaydeden yazar, “Mâliye hazinesi kimsenin miras kalmış mülkü değildir. Bunun için gereksiz harcamalardan kaçınıp, dünya ve ahiretin azap ve eziyetinden çekinmek herkese lâzımdır.” der. Kendi özel hizmetini gördüğü sırada Hz. Ömer’in, devlete ait mumu söndürdüğünü misal verir. Eserde, mâliye defterlerinin çok sıkı kontrol edilerek gelir-gider hesabının iyi kontrol edilmesi, gümrük vergilerinin toplanmasında adâletin göz önünde bulundurulması ve gereğinden fazla memurun istihdam edilmesinden kaçınılması gibi bazı ekonomik tedbirlere dikkat çekilmiştir. O, ayrıca, padişahın fermanlarında ve Kur’an âyetleriyle yasaklanan haram iş, rüşvet, zulüm ve nizamlara aykırı uydurma şeylerle toplanmış malların hazineye girmemesi konusunda, defterdarın dikkatli davranıp, “Helâl olan yoldan hasıl olan mallarla hazinelerin geliri baştan başa dola.” sözleriyle hazinenin dolu bulundurulmasını tavsiye etmiştir.

Doğruyu hatırlatan dostların önemi

Sadık dostun önemini ve arabozucuların zararlarını anlatan yazar: “Buyruk sahiplerine gereken odur ki, özel meclislerini koğucu ve dedikoduculardan arı tutup, vakti oldukça geçmişin hikâyeleri, evliyâ menkıbeleri, büyüklerin hayat hikâyeleriyle zihinlerini dinlendirmeli ve kaçınılması gereken kötülüklerden kendilerini uzak tutmalılar.” demektedir.

Halk ile idareciler arasında sevginin önemi

Halk ile idareciler arasında saygı ve sevginin bulunması gerektiğine de dikkat çeken Mehmed Paşa, bu konu ile ilgili, “Sultana sövmeyin, çünkü onlar yer yüzünde Allah’ın gölgesidir.” hadîs-i şerîfini kaydetmiştir.

Mehmed Paşa, devlet büyüklerine dua edilmesinin gerekliliği üzerinde durarak eserini bitirmiştir.

Not:

Hüseyin Rağıp Uğural, bu kitabın sadeleştirilerek basılması olayını şöyle anlatır: “1946-1950’de Ardahan Kaymakamı bulunduğum sıralarda, İstanbul Amerikan Koleji eski müdürü ve Princeton Üniversitesi Türk Dili Tarihi ve Profesörü Walter Livingston Wright, Princeton Türk Kütüphanesi için yazacağı bir eserle ilgili olarak incelemelerde bulunmak üzere Ardahan’a gelmişti. Profesör, Amerika’ya döndükten sonra Defterdar Mehmed Paşa’nın Nesâyıhü’l-Vüzerâ ve’l-Ümerâ (Kitâb-ı Güldeste) adlı eserini, Osmanlıca metni ve İngilizce tercümesiyle birlikte bastırdığı kitabını bana yollamak lütfunda bulundu. O tarihte Kars milletvekili Akif Eyidoğan bu kitabı görünce aldı, okudu ve yöneticilerimiz için son derece ilgi çekici ve faydalı bulduğunu ifade ederek, eserin bugünkü dile çevrilip basılmasını hararetle tavsiye etti. Bundan dolayı beni teşvik edenlerin ve görevlendirenlerin bu eserin meydana gelmesinde payları büyüktür.”

Dr. Saim ARI (sızıntı)


Gevher Nesibe Şifahanesi

Aralık 28, 2006

Dr. Polat HAS (sızıntı)

Orta çağ, Garp Âlemi için bir duraklama ve skolâstik devir, Şark Âlemi için ise bir gelişme devridir. İslamiyeti kabul eden Türk Kavimleri bu asırda Önasya denilen ve Mısır’ı da içine alan bölgelerde büyük devletler kurmuşlar ve yine bu devirde şîfaiye denen hastahaneleri inşa ettirmişlerdir. Denilebilir ki gerçek manada tıb ilminin temelleri, de atılmış; büyük tabipler yetişmiş ve tıb medreseleri yapılmıştır.

 

Selçuklu devrinde tıbba büyük ehemmiyet verilmiş, karantina ve hıfzısıhha hizmetleri mükemmel bir şekilde yürütülmüş, birçok hastahaneler kurulmuş, tabipler ye¬tiştirilmiştir. Bu devirde tedavide hastanın psikolojik yönüne ağırlık veriliyor, telkinden çok istifade ediliyordu. Çünkü hekim-hasta münasebeti oldukça kuvvetliydi ve hastalar dürüst ve ahlâklı olan hekimlerine her yönüyle itimat ediyorlardı. Yapılan bir araştırmaya göre bu sıralarda yetişmiş hekimlerin üstün bir kabiliyete haiz ve başarılı ameliyatlar yaptıklarını öğreniyoruz. Nitekim Dr. Sigrid Hunke’nin doktora tezi de bu durumu teyid etmektedir.

 

Zengin vakıflarla yürütülen bu hastahaneler birer şefkat sembolüydü. Zülkadiroğlu Hasan Bey cüzzamlılara Kayseri civarındaki Salkon mevkiinin yarısını vakfetmiştir.

 

İslam medeniyetinin yayıldığı topraklar üzerinde binlerce hastahane görmek mümkündür. Bu hastahanelerde herkese eşit muamele yapılır ve ücret alınmazdı. Kahire’de Kalavun hastanesinin açılış günü (1284) Sultan Mansur şöyle demiştir: “Buradan hükümdar, hizmetçi, asker, emir, büyük, küçük, kadın, erkek herkes eşit ola¬rak faydalanacaktır.”

 

1396 yılında Niğbolu savaşında esir düşen Shiltberger yazdığı hatıralarında o zamanki hükümet merkezi olan Bursa’da 8 hastanenin bulunduğunu ve bu hastanelerde hristiyan, Musevi, Müslüman gibi hiç bir dinî ayırım yapılmadan hastaların tedavi edildiğini yazmaktadır.

 

1206 yılında inşa olunan Gevher Nesibe Şifahanesi devrinin mühim tıp merkezlerindendir. Hastahane 32 metre eninde ve kırk metre boyunda büyük bir eserdir. Bina, medrese ile birlikte altmış metre eninde ve kırk metre boyundadır. 3 büyük salon, bir büyük ve iki küçük eyvan ve onüç odadan ibarettir. Bina tek kattır ve kesme taşlardan yapılmıştır. Bina bir tıp medresesidir, hastahane ise bunun tatbikat merkezidir. Hastahanede dâhiliye mütehassısları, göz mütehassısları ve cerrahların çalıştığını hastahane ile ilgili kayıtlardan öğreniyoruz.

 

Kapı üstünün şekli büyük ölçüde arı peteğine benzemektedir. Büyük kapıyı çevreleyen pervaz ile taç kemer arasında çeşitli nakışlar ve güller vardır. Beyaz mermer üzerinde ise bir kitabe çöze çarpar. Bu kitabede şöyle yazılıdır: “Kılıç Aslan’ın oğlu Keyhüsrev’in saltanatı zamanında Kılıç Aslan’ın kızı Gevher Nesibe vasiyetnamesi hükmünce bu hastahane inşa edilmiştir.” Tarih: Hicri 602 (1205–1706).

 

Medar-ı İftiharımız Gevher Nesibe şifahanesine karşılık Batı dünyasında müstakil hastahane binaları haçlı savaşlarını takiben kuruldu. Dr. Max Nordau’nun etütlerine göre o devrin en mükemmel hastahanesi Paris’teki Motel Dieu’nun durumu şöyleydi.

 

Tuğla döşemeli zeminde kat kat olmuş samanlar… Hastalar, zemine sarpili busamanlara basarak, itişe kakışa geziniyorlardı. Birinin ayakları diğerinin başına bitişik; çocuklarla ihtiyarlar yan yana… Belki inanılmaz ama gerçek. Kadınlarla erkekler birbirlerine karışmış vaziyette… Salgın hastalıklara yakalananlarla diğer hafif bir hastalıktan muzdarip bulunanlar bir arada. Doğum sancısı çeken bir kadın, göğüs göğse sıkışmış vaziyette inliyor; bir süt çocuğu ihtilaç içinde dönüyor, tifüstü bir hasta ateş içinde tutuşuyor, bir veremli öksürüyor, bir cilt hastası son derece kaşınan cildini öfkeli tırnaklarıyla koparıyordu. Hastaların en zaruri ihtiyaç maddeleri noksandı. Son derece sefalet içinde yaşayan insanlara has yiyecekler, kifayetsiz miktarda verilmekteydi. Bazen şehrin hayırsever hemşerileri, onlara bol yiyecek getiriyorlardı. Bu maksatla gece gündüz açık bulunan hastanenin kapılarından herkes içeri girebilmekte, istediğini getirebilmekteydi. Bir gün açlıktan yarı ölmüş bir duruma düşen hastalar, ertesi günü ölçüsüz derecede şarap içmekte ve şiddetli mide yorgunluğu neticesinde bazıları Ölmekteydiler. Bütün binada iğrenç haşereler kaynaşmaktaydılar. Hasta koğuşları o kadar mülevvesti ki, hemşire ve hastabakıcılar ancak ağızlarında sirkeli sünger ile içlerine girmeğe cesaret edebilmekteydiler. Cesetler uzaklaştırılmadan önce, umumiyetle yirmi dört saat veya daha fazla bir zaman ölüm döşeğinde bekletiliyor, bu müddet zarfında mütebaki hastalar, cehennem? Atmosferin içinde hemen koku neşrine başlayan ve etrafında yeşil at sineklerinin uçuştukları yatağı, Ölünün katılaşan vücuda ile birlikte paylaşıyorlardı. “

 

Dr. Max Nordau’nun yukarıdaki ifadelerinden sonra ecdadımızı daha çok seviyor, dünya tıbbına yaptıkları hizmetten dolayı onlara minetarlığımızı ifade ediyoruz. Nitekim Gevher Nesibe Sultan’ın şifahanesi 1969 senesinde Gevher Nesibe Tıp Fakültesi ismini aldı. Açılış konuşmasında Gevher Nesibe Sultan’a ithaf edilen mısralar şöyleydi.

 

“Kurduğu şifaiye yeniden canlanıyor.

İlmin köklü yuvası burada şahlanıyor

Aradan yediyüz altmış üç yıl geçti

Hacet tepemiz seni bugün baş tacı seçti.”


İlk Modern Hastahaneler

Aralık 27, 2006

Safvet SENİH (sızıntı)

“Dünyanın Henüz Bir Benzerini Görmediği Hastaneler ve Doktorlar.”

Onuncu asrın ortalarında sadece Kur-tuba şehrinde elli tane hastane vardı. Daha Harun Reşid devrinde Bağdat, meşhur hastaneleriyle her yönden örnek olabilecek üstün bir seviyedeydi. Esasen Bağdat’ ın, hıfzıssıhha bakımından mutena ve üstün bir durumu vardı. Dicle’den şehrin her tarafına akar su gidebiliyordu. Bağdat’ta yeni bir hastane inşa ettirmeye karar veren Sultan Adûduddevle, münasip bir yer arayıp bulma vazifesini, tabib Er- Râzî’ye verdi. Er-Râzî evvelâ aynı yaş ve cinsten koyunlar kestirtdi. Sonra bunlardan pirzola ve filotalıklar, omuz kemikleriyle karın parçalarını ayırtarak bunları adamları vasıtasıyle Bağdat’ın muhtelif kısımlarına astırdı. Bu etlerin içinde, 24 saatte en taze kalan ve en az kokuşanların bulunduğu yere Adûdî Hastanesi inşa olundu. Kahire’deki saraylarından birini, hastane haline getirmek isteyen Sultan Selahaddin de sarayları arasında salon ve erzak odalarından, şehrin caddelerinde kaynaşan karıncaları üzerine çekmeyenini seçmiş, Nâsırî Hastanesi de bu suretle kurulmuştur.

Halife ve sultanlar, vücuda getirdikleri hayır müesseselerini hükümdar saraylarına has mobilyalarla tefriş etmişlerdi. Devletin en yüksek memuriyetlerindeki uyuma ve ikamete mahsus odaları süsleyen bütün konfor, halka tamamen açık bulunan hastahane tesislerinin hasta odalarıyla yatak ve banyolarına naklolunmuştu.

Kahire’de Mansûrî Hastanesinin inşaatı tamamlanınca, açılış merasimde Sultan el- Mansûr Kalavun, şöyle konuştu:

“Bu hastaneyi, benzerlerimle küçüklerim için kurdum. Onu, hizmetçi, asker, emir, büyük, küçük, hür ve köle, kadın ve erkek herkese tahsis ettim.”

Şam’daki doktorlar arasında gülüşülerek anlatılan İran’lı asilzadenin müthiş iştahı ile ilgili olay, hastanelerin bakımı hakkında da bir fikir vermektedir. Hadise şöyledir: (x) İranlı bir asilzade Nuri Hastanesine yaptığı bir ziyaret esnasında güzelce kızartılmış bir tavuğun cazip kokusu burnuna çarpınca hasta olmaya karar vermişti. Hastanede inleyerek yürümeye başladı. Obur, hastalığının hakiki sebebi ile alâkalı birkaç sual ile gözlerini açıncaya kadar nöbetçi doktor onu boş yere muayene etti. Centilmen doktor artık bir kelime konuşmadı. Onu dahiliye pavyonuna yerleştirdi. Sevinç içinde susan hastasına günde iki defa ballı börek, tavuk ve kaz ciğeri, kızartılmış besili horoz, komposto ve şerbet ile her cins lezzetli yemekler tertip etti. Üç gün sonra bu yemekler hastanın mukavemetini kırdı. Midesi ciddî bir hastalık tehlikesi ile karşı karşıya bulunuyordu. Doktor: “Üç günlük misafirperverliğimiz sona erdi. Allah aşkına git! Artık iyileştin.” diyerek, onu taburcu etti.

Dağınık birçok pavyonlar içine kurulmuş bulunan Bağdat’da Adûdî Hastanesi ve kendi esas binasına çeşitli pavyonların ilâvesiyle vücuda gelen Şam’da Nuri hastanesi ile hastanelerin incisi Kahire’de Mansuri Hastanesi, İslam Dünyasının en meşhur müessese ve tıp merkezleriydiler. – Nuri Hastanesini, insanî ve tebaasının sıhhatine fazlaca itina gösteren Sultan Nureddin Zenci (1146–1174) serbest bıraktığı Fransız krallarından birinin kurtuluş fidyesi ile inşa ettirmişti.

Mısır ordusunun genç başkumandanı Şam yakınlarında bir safra kesesi iltihabından ağır şekilde hastalanınca, Nuri Hastanesinden ona birkaç defa ilaçlar getirtildi. Kumandan el- Mansur iyileşince, hastaneyi ziyarete gitti. Bu ziyaretten sonra, savaşların ortasında bile huzur vahasının manzarasına, yumuşak yataklarda yatan hastalarıyla serin ve sevimli salonlarının hatırasını bir türlü unutamadığından, Allah birgün kendisine saltanatı nasip kılarsa, Kahire’de hastalar için böyle bir bina inşasını adamıştı. Sultan olunca va’dini, hükümdarlığına lâyık genişlikte yerine getirdi. Muazzam masraflar sonunda, hakiki saray meydana gelmiş, dünyanın en mükemmel ve en zengin ve en iyi şekilde donatılmış bir hastanesi olan Mansuri Hastanesi halkın hizmetine girmişti.

Yalnız Halife ve Sultanlar değil, hususî servet sahipleriyle meşhur astronom sabit ibn-î Kurra’nın oğlu Sinan ibn-i Sabit, torunu Sabit ibn-i Sinan gibi doktorlar, köylere kadar uzanan seyyar sağlık istasyonlarının yanında umumî hastanelerden başka, hapishane hastaneleri de vücuda getirdiler. Vezir, İbn-i Furat, memurlarının parasız muayene ve tedavileri için 923 yılında Bağdat’da bir poliklinik tesis etti.

Mayafarikin’de valinin küçük kızı, ölümle pençeleşiyordu. Zavallı baba, kızını kurtaracak doktora ağırlığı nisbetinde altın vadetti. Kızcağızı iyileştiren doktor Zahid’ul- Ülema, altınları almadı. Doktorun tavsiyesi üzerine bu altınlarla bir hastane inşa ettiren vali, bununla da yetinmedi. Vali Nasır’ud-Din, hastanenin idare ve bakım masrafları için ayrıca kurulan vakfa büyük miktarda para tahsis ve tasarrufu altındaki arazilerin gelirlerini de vakfetti.

Hastanelerde ister zengin ister fakir olsun, herkese parasız bakılıyordu. Tıbbi tedavileri karşılığı, hastalar bir dirhem bile masraf yapmıyorlardı. Yatma, yemek ve ilaçlar tamamen bedava olduğu gibi, ayrıca taburcu edilirken de kendilerine bir kat elbise ile bir aylık iaşe masraflarını karşılayabilecek miktarda para veriliyordu.

Bütün bunlar, hattâ doktor, asistan, hemşire, hastabakıcı vesair hizmetlilerin maaşları, vakıf gelirlerinden ödenmekteydi.

Tıbbî teftiş ve kontrolü ise, başhekim yapardı. Başhekim, arkadaşları arasından esaslı bir ehliyet imtihanı neticesinde seçilirdi.

Razi, kendisine başhekimlik tevcih edilmeden önce, üstünlüğünü, yüzden fazla talip arasında isbata mecbur kalmıştı. O koğuşları idare ve hizmeti muntazam şekilde nöbetleşe yürütebilmek için, hastaneye dahiliye, hariciye, asabiye, ortopedi ve göz doktorlarından müteşekkil yirmidört kişilik bir mütehassıs kadrosu daha ilave etti.

Bugün ancak devrimizde yazılabilen, bir hastane başhekiminin günlük işlerinin seyir ve cereyanının, doğduğu Şam şehrinde tıb tahsili yapan doktor ve şair Usaybia’nın görgüye dayanan aşağıdaki bir raporundan öğreniyoruz.

“Şam’da Nuri Hastanesinin başhekimi, her sabah hastalarını ziyarete giderek onların düşüncelerini öğrenip, arzularını dinlemeye itina gösterirdi. Ona, asistan ve doktorlarla hastabakıcılar refakat ederlerdi. Hastalar için ilaç tertip ve diyet yazınca, hemen ve noksansız yerine getirilirdi. Dolaşmasını tamamlayınca, saltanat ve hükümet ricali arasında hastalananlar tedavi için Kazbah’a giderdi. Oradan döndükten sonra, büyük konferans salonunda oturup, kitap okumaya ve derslerini hazırlamaya başlardı. Nureddin (r.), büyük salondaki yüksek kitap dolaplarına yerleştirilen muazzam bir kitap ve el yazmaları kolleksiyonu ile bu hastanede geniş bir kütüphane kurmuştu. Doktorlarla talebelerin çoğu buraya gelir, bağdaş kurarak otururlardı. Abul-Hakem, talebelerine ders verir, doktorlarda tıbbî mevzuları ve tatbikatta karşılaştıkları enterasan vakaları münakaşa ederlerdi. Büyük hastaneler, aynı zamanda birer yüksek tıp okuluydular. Büyük doktorların öğrettiklerini, doktorluğa yeni başlayanlar, cami sütunlarının arasındaki umuma açık derslerde, Özel mahallerde, doktorlar tarafından idare olunan tıp mekteplerinde ve her şeyden ziyade kliniklerin geniş hasta ve konferans salonlarında dinliyorlardı.

İslam Dünyasının hastanelerinde, hasta yataklarının baş ucunda devamlı şekilde müşahede ve tecrübe ile tıb İlmi, insan vücudunda inceleniyor, en mühim vak’alarla tedavilerinin münakaşaları yapılabiliyordu.

Usaybia, Şam’daki öğrenim devresinde, başhekimin yaptığı hasta ziyaretlerinde, öğrenci sıfatıyle ona nasıl refakat ettiklerini, başhekimin klinikteki hastalarla vaki konuşmalarını, muayene ve tedavilerini, yazdığı reçeteleri nasıl bir dikkat içinde takip ettiklerini onun meşhur bir meslektaşı ile “böylece bu hasta ziyaretlerinin, çeşitli vakaları görmek ve tedavilerini huzurda münakaşa gibi iki değeri vardır.” şeklindeki çekişmesini, nasıl sık sık dinlediklerini anlatır.

Talebeler, daha tahsile başlarken, hasta yataklarındaki günlük klinik tecrübeler sayesinde, amelî hekimliğe alışkanlık kazanırlardı. Böylece dünyanın o zamana kadar benzerlerini henüz görmediği ancak modern devirde tekrar benzerlerine kavuşabildiği bir hekimler sınıfı vücuda geldi.

Bu şöhret, çetin bir seçim usulüyle korunuyordu. Daha henüz tahsil yönünden sakalı çıkmamış bir genç iken, alelacele amelî hekimliğe koyulmak veya yeter bilgi edinmeden hasta tedavisine kalkmak bir nevi dolandırıcılık, doktorun yüksek vazifesiyle de telifi mümkün olmayan bir hareket sayılmaktaydı. Doktor, vazife yapabilmek için resmi ehliyetnamesini göstermeye mecburdu. Bu, İspanya’da hükümdarlığın koyduğu en yüce bir nizam olduğu gibi, Doğu Devletinde de Halife’nin kanunu idi. Buna Bağdat’ta başlanmıştı. Halife el- Muktedir doktorların imtihana tabi tutulmasını ve ehliyetlerinin bir pratik hekimlik sertifikasıyle tasdikini emretti. Tabibler Odasını kurarak, başkanlığına Sinan İbn-i Sabit’i getirdi. Ona her doktorun, anlayıp vakıf bulunduğu şubede yalnız tabiblik yapmasına müsaade etmesi emrini verdi. O zaman Bağdat’ta serbest doktorların yekûnu 860’a ulaşıyordu. Bu miktara resmî doktorlar dahil değildir.

Tıbbın ihtisas dallarını tesbit ve mevzuun dışına çıkılmasını önleme arzusu, tıb’ da ilk defa ihtisas imtihanını da Müslümanlar arasında meydana getirdi. Bu sebeple meselâ cerrah namzedi, Aegina’lı Paulus veya Ali İbn-i Abbas’ın anatomisiyle cerrahisini inceleyip incelemediği, kırık çıkık tedavisini, taş, bademcik ve katarakt ameliyatını, çıbanların yarılmasını, trapene etmeyi, bir uzvu kesmeyi bilip bilmediği hususunda herkes imtihana tabi tutuluyordu.

En dikkatli itina, şüphesiz muayenede başlardı. Böylece insanın yalnız ağrıyan organı değil, genel durumu da göz önünde tutulmaktaydı. Ne gibi ızdırabları bulunduğu, nasıl yaşadığı, itiyatlarının neler olduğunu evvelce geçirdiği hastalıkların yanında ailesinde de ne gibi hastalıklar bulunduğu tesbit ve not edilmekteydi.

Doktor, hastanın burnunu, rengini, nefes derinliğini, cilt ve saç durumunu inceler, bugün için bile modern sayılacak sualler yöneltir, hastanın şahsiyeti, bünyesi ve yaradılışı hakkında fikir edinirdi.

“Hastanın ruhî durumunu öğren! Makul cevap verip vermediğini anlamak için ona çeşitli sualler sor! Ruhi kapasite ve inkiyad derecesini denemek için, muayyen şeyler yaptır. Acaba reçetelerini harfiyyen yerine getireceğine güvenebilir misin? Karakterinin yöneldiği istikameti meydana çıkar! Onun hassas ve zayıf taraflarını araştır.

Bunları, Kahire Tabibler Odası Reisi İbn-i Rıdvan söylemektedir. Ve devamla: “Biraz uzaktan fısıldamak suretiyle kulaklarının, yakın ve uzak şeylere baktırmak suretiyle de gözlerinin durumunu incele! Yürüterek hareketlerini tetkik et! Nabzını itina ile incelerken, kalb durumunu araştır. Kasların yapısını öğrenmek için hastayı sırt üstü yatır. Kol ve bacaklarını ger, el ile yoklamak suretiyle karaciğer ve böbreklerini, dikkatli bir muayene ile de idrar ve gaite durumunu tesbit et”, demektedir.

Müslüman doktorların en fazla hassasiyet gösterdikleri hususlardan biri de idrardı.

Bir misâl olarak İbn-i Sinan’ın tavsiyesi “Tamamen muayyen şartlar altında alınmamış ise tahlil neticelerine güvenmemeliyiz. Sabahın ilk idrarı olması zaruridir. Uzun müddet, bilhassa bütün gece boyunca biriktirilmiş bir idrar da olmamalıdır. Hasta çok su içmemeli, safran ve nar gibi renkli maddeleri ihtiva eden şeyler de yememelidir. Alışılan yaşama tarzı dışında, oruç tutma, geç kalkma, lüzumundan fazla bedenini yorma gibi hareket ve faaliyetde bulunmamalıdır. Çünkü bunlar da açlık ve üzüntü gibi idrara tesir edebilirler. Mide bulantısı ve kusma idrarın renk ve vasfını bozabilir. Halbuki idrardan alınan endikasyonlar, onun rengine, berraklık, bulanıklık, kesafet, miktar tortu, koku ve köpüğüne bağlıdır.

Normalden en küçük bir inhiraf, hal ve vaziyetteki cüz’i bir değişiklik, dikkati çeker ve not alınırdı. Bu notlar sayesinde, sür’atli karşılıklı konuşma ve etraflı müşahedelerin irtibatsız hal kalan, tesbit ve birbirine bağlanır, daha sonraki yorumlan önleyecek belgeler, vücuda gelmiş olurlardı. Hastanelerde, muayene, teşhis, ilaçların müfredatıyla tesirleri, vâkıanın bütün gelişmesi, hastalığın muntazam hikayesi, itinalı bir şekilde protokole (müşahede defterine) geçilirdi. Bağdat’ın büyük hastaneleriyle, dağlar arasında kurulu Rey hastanesinin bu nevi protokollerinden, onuncu asrın ilk çeyreğinde, asırlarca Avrupa’ da tıp ilminin ders kitabı olarak hizmet gören, devasa tıbbî bir eser, “Orta çağın en büyük doktorunun” ve “Bütün Devirlerin en büyük doktorlarından birinin yığınlarca tecrübelerini, şahsî metodlarını ve talebelerine verdiği derslerini ihtiva, eden bir arşiv meydana geldi.
(x) Dr. Sigrid Hunke’nin A.Ü.D.G. isimli kitabından


Osmanlı Barışı (Pax Ottomana)

Aralık 26, 2006

. Mümtaz AYDIN (sızıntı)

Demirperde’nin yıkıldığı ve buna bağlı olarak Asya ve Balkanlarda asayişin bozulduğu 1990’lı yıllardı. Bu dönemde asayişi bozulmuş ülkelerden biri olan Arnavutluk, bir taraftan yeni yönetim şeklini arıyor, diğer taraftan da eski rejimin kalıntılarından kurtulmaya çalışıyordu. İnsanlar sokaklara dökülmüş, yürüyüş yapıyorlardı. Bu hâdiseleri haber olarak veren televizyon kanalının kamerası bir gencin taşıdığı ‘PAX OTTOMANA’ yazılı pankarta odaklanmıştı. Bu sırada spikerin de tercümesini verdiği pankarttaki “OSMANLI ADALETİ İSTİYORUZ” yazısı, doğrusu, insanlığa çok şey anlatıyordu.

Dünya tarihine bakıldığında görülen bir gerçek vardır: Hemen her çağ ve dönemde askerî, ekonomik, siyasî ve idarî açıdan zamanın en güçlü devletleri, daha zayıf olan diğer ülkeleri -günümüzde örneklerini kolayca görebileceğimiz gibi- ya doğrudan kendi idareleri altına almışlar veya tesirleri altına alarak üzerlerinde dolaylı bir hâkimiyet kurmuşlardır. “Süper güçler”, hâkimiyetleri altındaki ülkelerin idarî, siyasî, malî, askerî her türlü işine karışarak, genelde son sözü söyleyen taraf olmuşlardır. Hâkim güçler, tesir sahalarındaki devletlere ya zor kullanmak suretiyle zulüm, baskı ve sömürü politikaları uygulamışlar veya adaletli davranarak hakemlik yapmışlardır.

Geçmişte süper güç olarak tarif edilen Osmanlı, bu ikinci gruba girmektedir. Osmanlı’nın hükümferma olduğu döneme Batılılarca “Pax Ottomana” denmiştir. Kısaca “Osmanlı Barışı” mânâsına gelen bu tâbir, Osmanlı’nın, süper güç olduğu 15. ve 18. yüzyıllar arasında hâkim olduğu geniş coğrafyada tesis ettiği dünya barışını ifade etmek için kullanılmaktadır.

Fatih’in İstanbul’u fethiyle büyümeye başlayan devlet, çok kısa sürede Balkanlara, Ortadoğu’ya, Kuzey Afrika’ya, Kafkasya’ya ve Avrupa’nın bir kısmına sahip olmuş ayrıca buralara komşu ülke ve coğrafyalarda da hâkim unsur hâline gelmiştir. Osmanlı bu hâkimiyet öncesi siyasî dengelerin bozuk olduğu ve milletler arası barışın olmadığı bu mekânlarda uyguladığı hakkaniyetli ve adaletli politikalarıyla “barışı tesis eden otorite” olmuştur.

Osmanlı, Balkan Yarımadası’na 15. yüzyılın ikinci yarısı ile 16. yüzyılın başlarında hâkim oldu. Hemen hemen tamamı Hıristiyan olan Sırplar, Bulgarlar, Hırvatlar, Boşnaklar, Karadağlılar, Macarlar, Ulahlar’dan oluşan bölge halkı, aralarındaki anlaşmazlıklardan dolayı çatışma ve kaos içindeydi. Hattâ “Balkan” kelimesi pek çok milletin dilinde; bölünmüşlüğü, parçalanmışlığı ve kargaşayı ifade eden bir tâbir olarak kullanılır olmuştu. Bölgeye büyük bir askerî güç ve siyasî akıl ile giren Osmanlı, burada istikrarı kurdu ve yüzyıllarca buraları müsamahaya dayanan bir siyasetle âdil bir şekilde yönetti. Osmanlı, daha önce zaptettikleri topraklardaki Müslümanları kılıçtan geçiren bu insanlara, aynı şekilde davranmayıp aksine din, dil ve kültür hürriyeti verdiği gibi, herhangi bir etnik temizliğe veya zorla din değiştirme gibi bir yola da başvurmadı. Ayrıca Osmanlı, onların kendi kimliklerini korumalarına özen gösterdi asla, asimilasyon politikası uygulamadı.

Osmanlı’nın hâkim olduğu diğer bir coğrafya ise, halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan Ortadoğu idi. Bu tarihten önce Moğol zulmü ve Fâtımî baskısı altında uzun yıllar geçiren Arap dünyası, Osmanlı bayrağı altında geçirdiği bu huzurlu asırlarını daha sonra hiçbir zaman yaşayamamıştır. Bugün önemli problemlerin yaşandığı Filistin, İsrail ve Lübnan, Osmanlı döneminde barış hâlinde yaşanan bölgeler idi. Bu yerler, sadece bölge insanlarının değil, dünyanın her tarafından gelen tüccarların rahatça ticaret yapabildiği, zengin bir ticaret merkezi vazifesini yüzyıllarca sürdürdü. Ortadoğu, tarihin hiçbir döneminde Osmanlı’nın hâkim olduğu dönem kadar, bir barış ve huzur dönemi yaşamadı. Osmanlı buralarda sadece âsâyiş ve huzuru temin etmekle kalmamış, dine ve Hz. Peygamber’e (sas) olan hürmetinden dolayı her yıl gönderdiği Sürre Alaylarıyla buralara büyük maddî yardımlar yapmış, kurduğu vakıflarla da bu hayırları devamlı kılmıştır.

Osmanlı’nın hâkim olduğu Kafkaslar ve Kuzey Afrika’da da âsâyiş bundan farklı değildi. Rus ilerleyişinin kesafet kazandığı 18. yüzyıldan sonra Kafkasya, barış dolu günlerini bir daha göremedi. Halbuki Osmanlı’nın hükmettiği diğer bölgelere benzer şekilde çok kavimli ve çok dinli olan Kafkasya, tarih boyunca bünyesindeki unsurları bütünlüğe dönüştüremeyen bir bölge olarak karşımıza çıkmaktadır. Zıt unsurları bir pota içerisinde değerlendirerek renkliliği koruyan ama bu renkliliği çatışmaya götürmeyen bir politikanın varlığı ile bu milletler, o dönemi barış içinde geçirdiler ve günümüze kadar varlıklarını korudular. Osmanlı hâkimiyetinde yaşayan milletlerdeki bu barış havası, diğer bölgelerde de oldukça tesirliydi. Meselâ; binlerce kilometre uzaklıktaki Açe’de yaşayan Müslümanlar, kendilerini tehdit eden Portekizlilere karşı Osmanlı’dan yardım istemiş, Osmanlı’nın bir donanma göndermesi ile Portekizliler geri adım atmıştı. Diğer devletler, Osmanlı’nın hâkimiyeti ve koruması altında olan devletlere zarar vermeye cesaret edemedikleri gibi, özellikle Avrupa’da devletler arası münasebetlerde Osmanlı asla göz ardı edilmezdi. Diğer Avrupa ülkelerinin ilk dikkate aldıkları ve kendi aralarındaki münasebetlerde bile ne söyleyeceğine baktıkları Osmanlı, buralarda da devamlı denge unsuru olmuştur.

Etnik yapıları ve dinî inançları birbirinden oldukça farklı toplulukların farklı beklentilerini, ortak bir noktada buluşturan Osmanlı, kilise, cami ve havranın yan yana durduğu bir üst kültür tesis edebilmişti. Osmanlı’nın kurmaya uğraştığı “Nizâm-ı Âlem” mefkûresinin özünde “İlâhî Mesuliyet” şuuru bulunmaktadır. Osmanlı’nın yaptığı fetihler de, bu mesuliyet duygusuna dayanır. Yeni devletler fethetmek, geniş topraklar elde etmek, güçlü devlet kurmak, halk kitlelerini yönetmek gibi pek çoklarınca büyük görünen hedefler, Osmanlı için birer vasıta olmaktan ileri gitmiyordu. Çünkü İslâm dininin bu konudaki emri “dünyalık elde etmek” değil; “İ’lây-ı Kelimetullah” yani Allah’ın adının ve dininin her yere duyurulması, yüceltilmesi ve İslâm nimetinden bütün insanlığın istifade etmesinin sağlanmasıydı.

Mensubu bulunduğu İslâmiyet’in çizdiği bu sınırlar içerisinde, idaresi zulme değil adalete dayanan Osmanlı, insan hak ve hürriyetlerini, çağı itibariyle en geniş mânâda uygulamaktaydı. Osmanlı’da sadece farklı dinlerden olanlara haklarının verilmesi yanında, aynı dinin farklı mezheplerine mensup olanların da haklarına riayet ediliyordu. Meselâ 16. yüzyılda Katolik Habsburgların baskısı altında olan Protestanların, Osmanlı için söylediği, “Türklerin eline düşmek, Frenklerin eline düşmekten daha iyidir.” sözü, tarih kitaplarına kadar girmiştir. Endülüs’ün son şehri Gırnata’nın, İspanya’nın eline geçmesinden sonra dünyada eşine zor rastlanılır dinî baskıya mâruz kalan İspanya Müslümanları ve Yahudileri, çareyi bir başka Avrupa devletine sığınmakta değil, Osmanlı Devleti’ne sığınmakta buldular. İspanya’daki binlerce Müslüman’ın yardımına giden Osmanlı donanması, Yahudileri de Katolik İspanya’nın elinden kurtardı. Hattâ kendi ülkelerinde yerleşmelerine, ticaret yapmalarına, varlıklarını sürdürürken kimliklerini korumalarına yardımcı oldu. Ardından Almanya Yahudilerini saymak lâzım. Osmanlı tarihi uzmanı Robert Mantra ’ya göre Osmanlı’nın barış ve adaleti, onlar açısından nihai mutluluk değildi. Ama tarihin hiçbir döneminde bir daha göremeyecekleri bir mutluluk ve barıştı.

Osmanlı’nın yükseliş döneminde (15. yüzyıl) kurmuş olduğu bu dünya barışı nizamı, 17. yüzyılda başlayan duraklama döneminde de tesirini devam ettirdi. Ancak 18. yüzyılda artık eski gücü kalmayan ve bir çöküş sürecine giren Osmanlı’nın dünyada da tesiri bu sürece paralel azaldı. Dünya sahnesine yeni güçlerin çıkmasıyla Osmanlı idaresi altındaki milletler birer birer ayrılmaya başladılar ve artık dünyada, “Osmanlı Nizâm-ı Âlemi” yerine bu güçlerin istek ve menfaatleri doğrultusunda farklı bir düzen şekillenmeye başladı. Bütün bu gelişmelerin neticesinde bir güç hâline gelen Rusya, Kafkasları hâkimiyeti altına aldı. 1900’lü yılların başlarında ise, Balkanlar, Osmanlı hâkimiyetinden ayrılarak -hâlen de devam eden- bir kargaşaya düştü. Bir müddet sonra da tesirleri ve zararları itibariyle herkese dokunan Birinci Dünya Savaşı patladı. İkinci Dünya Savaşı felâketi ise, bundan sadece çeyrek asır sonra oldu.

Osmanlı Barışı’nın yerine getirilen hiçbir formül, bu tarihten sonra da çözüm olmadı ve Balkanlardaki kargaşa artarak devam etti. Son olarak Yugoslavya’da Sırplar, Boşnaklara karşı bir soykırıma girişti. Dünya devletleri, uzun müddet buna seyirci kaldı. Çok geç de olsa bu soykırıma müdahale edilebildi. Bu sırada bölgeye vazifeli olarak giden ve çaresizlik içerisinde kalan Amerikalı generalin o zamanki Dışişleri Bakanımız Sayın Hikmet Çetin Bey ’e söylediği şu sözler, Osmanlı Barışı’nın büyüklüğünü bu defa askerî bir yetkilinin ağzından bir defa daha duymamızı sağlamıştır: “Sayın Bakanım, Siz Osmanlı döneminde bu lânet olası yeri, bu kadar uzun yıllar hiç kavga-dövüş olmadan sulh içerisinde nasıl idare ettiniz Allah aşkına!”

Aynı dönemlerde Ortadoğu’da da durum bundan farklı değildi. Güç odakları, coğrafyanın parçalanmasına ve hiç bitmeyecekmiş gibi görünen kavgaların başlamasına sebep oldu. Kısacası Osmanlı’nın bu topraklarda tesis ettiği barışın ne mânâya geldiği, bu bölgelerin bugünkü durumuna bakarak da anlaşılmaktadır. Buralarda hâlen devam eden kargaşanın en önemli sebebi, Osmanlı Barışı’nın sona erdirilmesidir.

Bugün biz Osmanlı Devleti’nin kurduğu ve Batılıların da takdir ettiği “Osmanlı Barışı” hakkında sadece güzel şeyler söyleyebiliyoruz. Fakat bugün dünyaya jandarmalık yapan süper güçler hakkında, gelecek nesiller ve tarih kitapları acaba neler söyleyecek?


Toprağa Vurulan Mühürler

Aralık 26, 2006

Abdurrahman TANYELİ (sızıntı)

Öyle büyük şahsiyetler vardır ki, kabirlerini bile inandıkları davaya adamışlar. Bu mevzuda özellikle sahabenin ortaya koyduğu hassasiyet dikkat çekicidir. İslâm’ı muhtaç yüreklere ulaştırmak için dünyanın dört bir tarafına göç eden sahabilerin çoğu, yine o topraklara defnedilmiştir. Bu sebeple birçok yerde sahabi mezarı mevcuttur.
Fethi istenen yerlerin fethini gerçekleştiren vesilelerden biri, fethedilmemiş bölgelere gömülmeyi vasiyet eden insanların varlığıdır. İşte, tebliğ için gidilen yerlere defnedilen veya fethedilmesini istediği yerlere defnedilmeyi isteyen yüce insanlardan birkaçı:

Mihmândâr-ı Nebi Ebû Eyyübe’l-Ensâri

Asıl adı Halid b. Zeyd olan Ebû Eyyübe’l-Ensâri, Medine’deki Hazreç kabilesinin Neccaroğulları kolundandır. Efendimiz’in (sas) anne tarafından akrabalarındandır. İkinci Akabe Biat’ında İslâm’la şereflenmiş ve ailesinin yanına dönerek onların da Müslüman olmalarına vesile olmuştur. Hicret’ten sonra Peygamber Efendimiz’e (sas) ev sahipliği yapmasıyla da Mihmândâr-ı Nebi unvanını almıştır. Herkesin Efendimiz’i (sas) misafir etmek için yarıştığı bir zamanda, Kusva isimli mübarek hayvan onun evinin önünde durmuştu. Efendimiz (sas) altı ay kadar Ebû Eyyübe’l-Ensâri’nin evinde misafir olmuş ve o, Efendimiz’i (sas) memnun etmek için olağanüstü gayret göstermişti.
Muhbir-i Sâdık aleyhisselatü vesselâm: “İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan ve onu fetheden ordu ne güzel ordudur.” müjdesini vermişti. Bu müjde Mihmândâr-ı Nebi’nin kulağında yer etmişti. Mihmândâr-ı Nebi, Efendimiz (sas) dönemindeki bütün önemli savaşlara katılmıştı. Emeviler döneminde, çok yaşlanmış olmasına rağmen, İstanbul’u fethetmek için hareket eden orduya katıldı. Yaşlı ve hasta olduğu için atın sırtında duramıyor, kendisini orada ancak iplerle bağlayarak tutabiliyorlardı. Zira şu hadîsin kendisiyle alâkalı olduğunu düşünüyordu: “Kostantıniyye surunun dibine salih bir kişi defnedilecektir. Umarım ki bu kişi ben olayım.”1 Bu hâlde İstanbul önlerine kadar gelmiş ve Yezid’e; “Vefat ettiğim zaman beni surların en yakın yerine defnedin.” demişti.
İslâm ordusu İstanbul’a yaklaştığı zaman atının üzerinde zor duran Ebû Eyyüb (ra) vefat etmiş ve askerler mübarek naşını surların yakınında bir yere defnetmişlerdi.
Zamanla ilgisizlik sebebiyle kaybolan, mezar İstanbul fethedildiği zaman evliyaullahtan Akşemseddin tarafından ortaya çıkarılmıştır. Altı ay kadar Efendimiz’e ev sahipliği yapan Ebû Eyyüb, fetihten beri bizim mihmândârlığımıza emanettir. O, İstanbul’un tapusu, mührü ve en önemli manevî dinamiklerinden birisidir. İstanbul’a gelenler, ilk önce onu ziyaret edip, fatihalar okuduktan sonra diğer yerlere giderler. Vefatına kadar etrafını aydınlatan bu yüce sahabi, vefatından sonra da ışık olmaya devam etmektedir.

Hala Sultan

Asıl adı Ümmü Haram binti Milhan’dır. Ümmü Haram (r.anhe), Efendimiz’in (sas) dedesi Abdulmuttalib tarafından halası olur. Ayrıca Efendimiz’in süt teyzesi de olmaktadır. Çünkü kızkardeşi Ümmü Süleym (r.anhe) Peygamber Efendimiz’e (sas) süt emzirmiştir. Ümmü Haram, Übade b. Samit’in hanımıdır. Efendimiz, çok sevdiği bu hanım sahabinin evine zaman zaman gider, yemek yerdi. Bu ziyaretlerinden birisinde Efendimiz (sas) orada yemek yemiş, sonra da bir müddet uyumuştu. Bir aralık gülümseyerek uyandı. Bundan sonrasını Ümmü Haram (r.anhe) şöyle anlatmaktadır:
-“Ya Resulallah, seni güldüren nedir, diye sordum. O:

-Rüyamda bana, ümmetimden bir kısmının şu mavi deniz üstünde padişahların tahtlarına kuruldukları gibi kemal-i ihtişamla gemilere binerek Allah yolunda deniz savaşına çıktıkları gösterildi; ona gülüyorum, buyurdu.

-Ya Resûlallah, benim o deniz gazilerinden olmam için Allah’a dua etseniz, dedim. O da dua etti. Sonra başını yastığa koyarak bir müddet daha uyudu ve bir süre sonra gülümseyerek uyandı. Yine ben:

-Ya Resûlallah, neye gülüyorsunuz, diye sordum. O da:

-Bu defa da ümmetimden bir kısmının padişahlar gibi kuruldukları kara nakliyeleri üstünde debdebeli bir surette gazaya gittikleri gösterildi, buyurdu. Ben;

-Ya Resûlallah, bunlar arasında da bir gazi olarak bulunmama dua buyursanız, dedim. Resûlallah:

-Hayır, sen birincilerdensin, diye cevap verdi.”2

Gerçekten de Hz. Osman (ra) döneminde yapılan Kıbrıs seferine Ümmü Haram (r.anha) da kocasıyla birlikte katılmış ve atından düşerek şehit olmuştur. Kabri, Larnaka civarında bulunan Tuz Gölü kıyısındadır. Şehadetiyle Allah Resûlü’nün (sas) müjdesi gerçekleşmiş ve Ümmü Haram (r.anha) Kıbrıs gazileri arasına katılmıştır. Kıbrıs, uzun yıllar Müslümanların idaresinde kaldıktan sonra, kısa bir süre Hristiyanların yönetimine geçmiştir. Fakat 1570 yılında Osmanlılar Kıbrıs’ı yeniden fethetmişler ve Ümmü Haram’ın (r.anha) kabrini imar ederek, üzerine türbe bina etmişlerdir. Bu bina günümüzde Hala Sultan olarak bilinmekte ve ziyaret edilmektedir.

Sarı Saltuk

Sarı Saltuk, Osmanlılardan önce 13. yüzyılda yaşamış ve Balkanlar’da İslâm’ı tebliğ etmiş Hak dostlarındandır. Sarı Saltuk’un kahramanlığı, veliliği ve İslâm’ı tebliği efsanevî rivayetlere karışarak günümüze kadar ulaşmıştır. Bu rivayetlerdeki efsanevî unsurları eleyerek, Sarı Saltuk hakkında bazı bilgilere ulaşmak mümkündür. Bu rivayetlere göre Sarı Saltuk, Rumeli’ye geçtikten sonra Dobruca, Kaliakra ve Gıdansk gibi şehirlerde İslâm’ı tebliğ etmiş ve pek çok kimsenin hidayetine vesile olmuştur. Bunların dışında Sarı Saltuk’un vefatı hakkındaki rivayet çok ilgi çekicidir. Sarı Saltuk, vefatından sonra, yedi tabut hazırlanmasını ve bunların yedi gayri Müslim ülkesine gönderilmesini vasiyet etmiştir. Böylece kabrini ziyaret etmek isteyen Müslümanlar bu ülkelere gidecekler ve orada İslâm’ın tanıtılmasına vesile olacaklardır. Bu yedi ülke, Moskova, Leh, İsveç, Edirne, Boğdan ve Dobruca krallıklarıdır.3

Osman Gazi

Sarı Saltuk’un vasiyetinin bir benzeri de Osman Gazi tarafından yapılmıştır. Bursa’nın muhasarası sırasında vefat etmek üzere olan Osman Gazi, naşının Bursa’daki Kurşunlu Kubbe’ye defnedilmesini oğlu Orhan Gaziye vasiyet etmişti. Böyle bir vasiyet, Bursa’nın kısa sürede fethedilmesinde çok önemli bir saik olmuştur.
Kim bilir daha nice idealist ruh, bu şekilde serhadlere gömülmeyi vasiyet etmiştir. Ve kim bilir daha nice kahraman günümüzde de aynı düşüncelerle ufuklara bakmaktadır.

Dipnotlar
1. İbni Abdi Rabbih, El-İkdü’1-Ferid, II, 213.
2. Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi, VIII, s. 339-340.
3. M. Tayyib Okiç, “Sarı Saltuk’a Ait Bir Fetva”, A. Ü. İlâhiyat Fakültesi Dergisi, c. 1, sayı 1, s. 48-52.


Sağlıkta 2. Abdülhamid Ufku

Aralık 26, 2006

Nedim MAHİROĞLU (sızıntı)

Otuz dördüncü Osmanlı Padişahı Sultan 2. Abdülhamid Han (1842-1918) 1876-1909 yılları arasında 33 yıl padişahlık yapmıştır. Osmanlı tarihinin ekonomik, siyasî ve sosyal açıdan en karışık olduğu dönemde tahta çıkan 2. Abdülhamid Han, kendine has ıslahat anlayışı ve eğitim sahasındaki çalışmalarıyla devletin çöküşünü geciktirmeye vesile olmuş ve tarihteki büyük devlet adamları arasındaki yerini almıştır.
Sultan 2. Abdülhamid Han dünyadaki ilmî gelişmeleri çok yakından takip ederdi. O, Fransa ile olan münasebetlerimizin yoğunluğu sebebiyle bilhassa bu ülkedeki yenilikleri takip ederek, Batı medeniyeti ile ülkemiz arasındaki seviyenin açılmaması için gayret gösteriyordu. Bu dönemde Fransa’da öne çıkan ilim adamlarından biri olan Pasteur ile irtibatı, kuduz aşısının bulunmasıyla başlar. Kuduz aşısının keşfedildiğini öğrenen Sultan, 1886 yılında Zoreos Paşa, Dr. Hüseyin Remzi ve Veteriner Hüsnü Beyden oluşan bir heyeti, eğitim için Paris’e gönderir. Heyet, Abdülhamid Hanın kendi istihkakından ayırarak verdiği 10.000 frankı ve önemli Osmanlı nişanlarından birisi olan Mecidiye Nişanı’nı Pasteur’e ulaştırır. Paris’te eğitim gören bu heyetin yurda dönmesinden sonra İstanbul’da 1887 yılında Darü’s-Saadet, Darü’l-Kelb ve Bakteriyoloji Ameliyathanesi (Kuduz Enstitüsü) kurulur. Kuduz aşısının keşfinden sadece üç yıl sonra, İstanbul’da kuduz aşısı üretilmeye başlanır. Bu merkez, Dünya’nın üçüncü, Doğu ülkelerinin ise ilk kuduz hastalığı tedavi merkezi olmuştur.
Enfeksiyonlarla mücadele bununla kalmamış; 1889’da Telkihhane (Çiçek Aşısı Üretim Merkezi), 1893’te Bakteriyolojihane-i Şâhâne, daha sonra da Bakteriyolojihane-i Baytarî kurulmuştur. Bu müesseselerde üretilen aşı ve serumlar, o zamanlar dünyayı kasıp kavuran tifo, kolera, dizanteri, veba, tifüs ve menenjit gibi hastalıkların önünün kesilmesinde rol oynamıştır. Yine hayvanları kırmakta olan şarbon, veba ve çiçek gibi hastalıkların da devası bulunmuştur.
1894 yılında Peşte’de yapılan ilmî bir toplantıda, difteri serumunun bulunduğu bildirilmiş ve bu bilgi üç gün sonra İstanbul’a ulaşmıştır. Çok sevdiği kızını dört yaşında iken difteriden kaybeden Sultan 2. Abdülhamid, bu habere çok sevinmiş ve Bakteriyolojihane-i Şâhâne Müdürü Dr. Nicolle’ü Paris’e göndermiştir. Difteri serumu, bulunuşundan sadece üç ay sonra İstanbul’da üretilmeye başlanmıştır.
Sultan 2. Abdülhamid Hanın sağlık alanındaki önemli uygulamalarından birisi de, Batılı bilim adamlarını ülkemize davet etmesi olmuştur. Bu davet neticesinde İstanbul’a gelen pek çok bilim adamı ülkemizde tıbbın gelişmesine destek vermiştir. Bu hâdiseler yayılmacı Batı ülkelerinin; ekonomik ve siyasî politikalarının yanı sıra sağlık alanında da birbirleriyle rekabete girmelerini; gelişmekte olan ülkelerde sağlık alanında yatırım yapmalarını sağlamıştır. Bugün az gelişmiş ülkelerde bulunan Batılı kuruluşlara ait pek çok sağlık tesisinin temelinde 2. Abdülhamid’in siyaseti yatmaktadır.
2. Abdülhamid Hanın uyguladığı akılcı sağlık politikaları sayesinde, Osmanlı’ya tıp alanında dünyadaki emsalleriyle başa baş giden tesisler kazandırılmıştır. Ne yazık ki bu gelişme hamleleri sürdürülememiştir. Paris’teki Pasteur Enstitüsü’nün çalışmaları onları aşı ve serum üretimi, genetik araştırmalar ve eğitim alanlarında söz sahibi kılmıştır. Geçmiş kurumların yaşatılmasının ve hayırlı işlerin devam ettirilmesinin ne kadar önemli olduğunu bu enstitüde yapılan çalışmaların bazılarını sayarak anlayabiliriz. AIDS âmili olan HIV l ve HIV 2 virüslerinin, gen mühendisliği ile ilk Hepatit-B aşısının bulunması, verem teşhisi için hızlı test geliştirilmesi, mide ülserinin âmili olan H. Pylori bakterisinin teşhisi için hızlı test geliştirilmesi ve Shigellosis hastalığı için aşı geliştirilmesi bunlardan sadece birkaçıdır.
Şayet 2. Abdülhamid gibi ileri görüşlü bir devlet adamının yerleştirmeye çalıştığı müessese kültürünün önemi, sonraki dönemlerde de anlaşılmış olsaydı, bugün bizim topraklarımızda da Pasteur Enstitüsü gibi bilim üreten ve insanlığa faydalı kuruluşlar vücut bulacaktı.

Bakteriyolojihane-i Şâhâne ve Bakteriyolojihane-i Baytarî, Cumhuriyet’in ilk yıllarında İstanbul’daki görevlerini tamamlayarak 1928 yılında Ankara’ya taşınmış ve yerine Refik Saydam Hıfz-ı Sıhha Müessesesi kurulmuştur. Ama ne var ki, tarihî bir gerçek olarak bu müessese bânisinin hayalindeki çalışmaları yapamamış, günümüzde önemli bir görevi yerine getirmekle birlikte, süreklilik sağlanmadığı için Pasteur Enstitüsü’nünki gibi bir performans gösterememiştir.
2. Abdülhamid’in sadece sağlık alanında yapmış olduğu bu faaliyetler bile onun ne kadar ileri görüşlü, ülkesini ve halkını ne ölçüde düşünen mesuliyet şuuruna sahip bir idareci olduğunu göstermektedir. Abdülhamid Han kendi saltanat döneminde ülkede demiryolu ulaşımına ağırlık vermiş, batıdaki vilayetlerden en doğudaki şehirlere kadar telgraf hatları döşetmiş, limanlar, karayolları inşa ettirmiştir.

Bir taraftan bu altyapı yatırımları yapılırken, diğer taraftan kalkınmanın önemli bir unsuru olan eğitime de oldukça önem verilmiştir. Bu çerçevede ülkenin her tarafında tarım, sanayi ve hatta güzel sanatlar alanında pek çok meslek okulu açılmış, bunlarla ülkeye kalifiye ara elemanlar kazandırılması hedeflenmiştir. Bu proje uygulamaya konulurken gâye-i hayâl, Osmanlı’yı dışa bağımlı olmaktan kurtarmaktır.
O büyük padişahın bu faaliyetleri düşmanları tarafından bile takdir edilmiştir. Fakat daha sonra iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki, onun hemen bütün faydalı proje ve politikalarına son vermiştir. Böylece, devlet yönetme bilgi ve tecrübesi olmayan ve sadece muhalefet fikriyle bir araya gelen bu itilafçılar, ülkeye düşmanın bile yıllarca uğraşıp da veremediği zararı vermişlerdir. Ne garip tecellidir ki, 600 yıllık bir geçmişe sahip olan ve tekrar bir toparlanma sürecine giren Osmanlı Devleti 2. Abdülhamid’in tahttan inmesinden sadece 15 yıl sonra tarihteki yerini almıştır.
Sultan 2. Abdülhamid Han uyguladığı sağlık politikalarıyla zamanının bilim seviyesini yakalamış, çeşitli bulaşıcı hastalıklardan muzdarip halkının sağlığa kavuşmasına ve korunmasına vesile olmuştur. İngiliz Şarkiyatçısı Prof. Wambery, bu dönemde yapılan güzel işleri şu sözleriyle anlatmaktadır: “Padişah elindeki bütün imkânları seferber ederek, her fırsatta hayırseverliğini göstermekten kaçmamaktadır. Eğitim ve sağlık hizmetleri için yorulma bilmeden çalışmaktadır. Padişahtan bıkabilirsiniz, hatta nefret bile edebilirsiniz; ama onun çalışkanlığını ve adaletini inkâr edemezsiniz. Savurganlığa son veren tutumuyla Osmanlı maliyesini ıslah etmiş ve ülkeyi bir uçtan diğer uca kateden demiryollarını döşetmiştir. Osmanlı, bu son dönemdeki canlanmasını Padişahın enerji, ustalık ve vatanperverliğine borçludur. Sultan Abdulhamid’in bu açıdan değeri, hiçbir şekilde inkâr edilemez.”

Kaynaklar
-Paul Lewis, The Hamlyn History of Medieine (Çeviri; Nilgün Güdücü) Hürriyet Matbaacılık AŞ., İstanbul 1998
-Osmanlı Ansiklopedisi 2. Baskı Cilt 6-7, Ağaç Yayıncılık, İstanbul 1994
-Nadire Berker, Selim Yalçın. Tıbbiyenin ve Bir Tıbbiyelinin Öyküsü, Osman Cevdet Çubukçu, Vehbi Koç Vakfı Yayınları, İstanbul 2003
-TTB Aşı Broşürü ttb.org.tr
-The History of the Pasteur Institute
pasteur.fr/pasteur/histoire/histoireUS/Histoire.html
-Bayram Altıntaş, 21. Yüzyılda Bilinmeyen Osmanlı