Sultan II. Murad’ı Hatırlamak

Şubat 14, 2007

Tarihi “tarih” ile, yani insanlığın “yazı”nın icadından sonraki zaman dilimine ait “geçmiş”ini, yazılı kayıtlara dayanan bir araştırma ve çözme disipliniyle anlamaya çalışırız. İncelediğimiz devir ne kadar uzak bir zamana ait ise, bu o kadar zor olur. Dolayısıyla bazen, çok uzun tarihî devir ve hâdiseleri ancak birkaç cümle ile ifade etmek zorunda kalırız. Halbuki “geçmiş” denilen zaman dilimi de, tıpkı bizim hayatımız gibi, yıl yıl, saniye saniye yaşanmıştır. Bu durumda, “geçmişle, özellikle de uzak geçmişle ilgili bilgi ve hükümlerimizin ne kadar sıhhatli olduğu?” sorusu önem kazanır.
Ülkemizde ise, tarih, okul yıllarından itibaren bir paket gibi konur önümüze. Sanki tarihî hâdiseler, tarih derslerimize konu olmak için meydana gelmiştir. Sanki tarihî şahsiyetler bizimki gibi tabiî seyrinde cereyan eden bir hayatı asla yaşamamış, daima fevkalâde şartlar oluşsun diye hususî bir gayret göstermiş, hiçbir tercihte bulunmamış, tek bir alternatifleri varmış gibi davranmış, ve tarih kitaplarına malzeme olsun diye savaşıp durmuşlardır. Bu anlayıştan dolayı, “tarih”i bizden kopuk bir hâdiseler yığını ve donmuş film kareleri gibi algılar olmuşuzdur.

1980’li yılların sonunda Demirperde yıkılıp Soğuk Savaş sona erince, nasıl Azerbaycan’ı, Nahcıvan’ı ve ata yurdumuz olan Orta Asya’yı keşfettiysek, daha sonra Bosna ve Kosova’yı da farkettik. Tarihimizin uzun bir döneminde varolduğumuz, bizim için bir mânâ ifade eden, bugüne kadar canlılığı mahfuz bir duygu ve düşünce mirası bırakan coğrafyalardan o güne kadar birçoğumuz itibariyle habersiz olduğumuzu anladık. Daha doğrusu tarihin akışında bir süreklilik ve canlılık olduğunu ilk defa hissettik.

Biz sadece, “yazı”yla başlayan tarihin değil, çok uzun insanlık tarihinin çok kısa bir ânını oluşturuyoruz. Bu durum, zamanı idrakımızda problemlere yol açıyor. Tarihî bilgiler üzerinde düşünürken, kendi hayatımızdan yola çıkamıyor, geçmiş hâdiseleri, insanların tavır ve tercihlerini anlamakta güçlük çekiyoruz. Halbuki, tarihteki her hâdise ve hareketin günümüzde olduğu gibi, bir sebebi, bir hedefi, bir mânâsı vardı. Kendi tarihimiz itibariyle düşünecek olursak, atalarımızın Anadolu’ya gelme, burayı yurt edinme, kuru bir toprak kavgası olmayan fetih siyasetini aynı metafizik gerilim, aynı heyecan ve aynı kararlılıkla babadan oğula yüzyıllarca devam ettirmesinin de bir mânâsı vardı. Bunu derinlemesine anlamak ve sebeblerini görmek için teferruatlı bir tahlil gerekmektedir.

Sultan İkinci Murad da analitik olmaktan uzak tarih anlayışından dolayı pek iyi tanınamamış, birkaç savaş ismine ve tarihine kurban edilmiş bir şahsiyettir. Devletin başında bulunduğu otuz küsûr yıllık dönemin Osmanlı tarihi açısından önemi, okullardaki tarih derslerinde ve tarih analizlerinde genellikle gözardı edilmiştir. Gerek yaptıkları, gerek hayat anlayışı, gerekse insan olarak kişiliği, birçok Osmanlı padişahı için yapıldığı gibi, çok eksik kronolojik bilgilerle aktarılagelmiş ve bu da, insanî boyutu olmayan, sathî bir tarih akışı içinde yapılmıştır. Bugün, hayatından, hareket tarzından ve ufkundan çok şey öğreneceğimiz Sultan II. Murad’ı tanımamız (diğer bütün Osmanlı sultanları için olduğu gibi) hem bir hakkın teslimi adına gerekiyor, hem de daha sonra gelen oğlunun anlaşılması açısından.

Çelebi Mehmed ile yeni bir diriliş

1404’te Amasya’da doğan II. Murad, babası I. Mehmed’in (Çelebi) 32 yaşında vefatı üzerine 17 yaşında tahta geçtiğinde o gün için önemli bir sınır şehri olan ve Rum vilayeti olarak adlandırılan Amasya’da Sancak beyi idi. Osmanlı devletinde birliği yeniden sağlayan bir babanın oğluydu. Babası 24 yaşında çok zor bir dönemde, Yıldırım Bayezid’in vefatından sonra başlayan ve daha sonra “Fetret Devri” olarak adlandırılan bir devrin onbirinci yılında tahta geçmiş, “Sultan” ünvanını almış (1) ve sekiz yıllık çileli padişahlığı sırasında devlete eski gücünü kazandırmıştı. Bu onbir yıllık boşluk (fetret) döneminde Balkanlar’da Osmanlılar’a karşı herhangi bir ihanetin görülmemesi, fetih siyasetinin tek taraflı kazançlar gözeten bir toprak genişletme endişesine dayanmadığını göstermesi açısından önemlidir.

Fetret yıllarını takip eden ve İstanbul’un fethine kadar süren dönem genellikle yeniden toparlanmanın sağlandığı devreyi teşkil eder ki, bu toparlanmada daha önce I. Bayezid tarafından uygulanmış olan eski İslamî ve İlhanlı idare biçimlerine dayalı merkezî devlet anlayışının rolü büyük olmuştur (2, 3).

Çelebi Mehmed tahta geçtiğinde karşılaştığı ilk problem kardeşler arasındaki mücadele oldu. Beş kardeşi; Emir Süleyman, İsa, Musa, Mustafa ve Kasım, kimi arkasına Bizans’ı, kimi başta Karamanoğulları ve Çandaroğulları olmak üzere Anadolu beyliklerini, kimi Timur’u, kimi de Eflak kuvvetlerini ve Sırp despotlarını alarak kendisine karşı şiddetli bir taht kavgası veriyorlardı. 1402’de Ankara Savaşı’nda babası Yıldırım Bayezid’i bozguna uğratan Timur’un asıl maksadı Osmanlı devletini parçalayıp kendisine tâbi küçük beylikler haline getirmekti. Uzun süren mücadelelerden sonra, Mustafa dışında diğer kardeşlerinin zamanla etkisiz hale gelmesiyle ortalık biraz yatıştı, devlet belli bir istikrar kazandı. Çelebi Mehmed bundan sonra Anadolu birliğini kurmak için Anadolu ve Rumeli’deki beylere, mahallî hânedanlara, Bizanslılar’a, Anadolu’da ticarî menfaatleri olan Venediklilere, Rodos şövalyelerine ve Cenevizliler’e karşı yumuşak bir siyaset takib etti. Bir taraftan Anadolu üzerindeki nüfuzu devam eden Timurlular’ı, bir taraftan da Avrupa’da meydana gelebilecek Haçlı tehlikesini daima gözönünde bulundurdu. Fakat Bizans’taki Osmanlı şehzadeleri önemli bir tehdit unsuru oluşturuyordu. Bizans imparatorları onları kullanarak iktidar mücadelesini körüklüyor, ayrıca bazı Uç beyleri ve Kapıkulu zümreleri de bu tehdit aracını kullanıyorlardı.

Bir av sonunda hastalanarak atından düşen ve hastalığı ilerleyen I. Mehmed, hayatından ümit kesince vezirleri Bayezid, İbrahim ve Hacı İvaz paşaları yanına çağırarak onlarla saltanat işini uzun uzadıya görüştü. Sonuçta, daha önceden Bizans İmparatoru Manuel’e iltica etmiş bulunan kardeşi Mustafa Çelebi’nin salıverilme ihtimalini gözönünde tutarak, acele gelmesi şartıyla, yerine Amasya valisi olan büyük oğlu Murad Bey’i vasiyet etti. Amasya, Ankara Savaşı’ndan sonra kendisinin çekildiği ve daha sonra büyük oğlu Murad’ın yetiştiği yerdi. Karar gereğince Murad Bey Edirne’de Osmanlı tahtına geçecek, Anadolu Mustafa Çelebi’ye kalacak, diğer iki oğlu Yusuf ve Mahmud ise bir ihtiyat tedbiri olmak üzere Manuel’in yanına gönderilecekti. Kararın ertesi günü hastalığı ağırlaşan Sultan I. Mehmed akşam üzeri vefat etti. Na’şı tahnid edilerek sarayda korundu ve yaklaşık kırk gün süren gizlilikten sonra Bursa’ya getirilerek önceden inşa ettirdiği Yeşil Türbe’ye gömüldü. Kendisi yıllar önce, Timur’un esiri iken vefat eden babası Yıldırım’ın na’şını da Germiyanoğlu Yakub Beyin yanından getirterek Bursa’da defnettirmişti.

Annesi, Germiyanoğlu Süleyman Şah’ın kızı Devlet Hatun olan Mehmed Çelebi, Osmanlı devletini o güne değin karşılaştığı en büyük bunalımdan çekip çıkarmış, devletin birliğini sağlamış, elden çıkan toprakların bir kısmını yeniden ülkeye bağlamış ve bu büyük hizmetlerinden dolayı da devletin ikinci kurucusu sayılmıştır (4). Azim, metanet, yüksek ahlâk sahibi olması, verdiği sözde durması ve devlet siyasetine ait işlerde ifrata gitmemiş olmasıyla tanınan, fakat vefatında farkedildiği gibi, vücudunda 40-50 muharebe yarası taşıyacak (5) kadar baş olmanın hakkını da veren Çelebi Mehmed, babası Yıldırım’dan tevarüs ettiği dehayı âdeta oğluna intikal ettirmişti.

II. Murad devrinin Osmanlı tarihi ve Fatih’in yetişmesi açısından önemi

II. Murad 1421’de 17 yaşındayken Osmanlı tahtına çıktı. İzmiroğlu Cüneyd gibi çevredeki bazı beylerin böyle zamanları fırsat bilerek sıkıntı çıkardıkları haberi geldiğinden, bunların herbirine gönül alıcı mektuplar ve çok değerli hediyeler göndermek suretiyle herhangi bir kargaşa çıkmasını baştan önlemek istiyordu. Bir yıl önce, önemli bir tecrübe yaşamıştı. Amasya Sancak beyi iken, Simavna Kadısı Şeyh Bedreddin’in kışkırttığı isyanlar üzerine Lalası Bayezid Paşa ile birlikte Osmanlı hakimiyetinin yeni yeni yerleşmeye başladığı Ege bölgesine gelmiş, Şeyhin kazaskerliği zamanında kethüdası olan Börklüce Mustafa (Dede Sultan)’nın Aydın ve Karaburun’da, Şeyhin bir diğer halifesi olan Yahudi kökenli Torlak Kemal’in (asıl adı Samuel) Manisa’da çıkarttığı isyanları bastırmıştı. İlk defa bu vesileyle Manisa’ya gelmiş bulunan Şehzade Murad burada bir süre kalmış, şehri sevmiş ve ileriki yıllarda buraya yerleşmeyi muhtemelen bu sıralarda düşünmüştü (6, 7). Ardından, babasının alamadığı Samsun’u aynı yıl düzenlenen bir sefer sonucu Lalası Hamza Beyle birlikte İsfendiyar oğlunun elinden aldı. Daha sonra amcası Mustafa Çelebi’nin Teselya ve Selanik taraflarında çıkardığı isyan bir diğer önemli gaile oldu, fakat Selanik Valisi Dimitrios Laskaris Mustafa Çelebi’yi himaye ederken, Bizans İmparatoru Manuel de Mustafa Çelebi ile bir başka isyancı Niğbolu Sancakbeyi İzmiroğlu Cüneyd Bey’i yıllık üçyüz bin akçe karşılığında kayd-ı hayat şartıyla muhafaza etmeyi kabul etti. II. Murad ardından küçük kardeşi Mustafa ile uğraşmak zorunda kaldı. Bizans’ta rehin bulunan Şehzade Orhan da hem kendisi hem de oğlu II. Mehmed için önemli bir handikap olacaktı.

II. Murad döneminde genellikle Pâdişâh-ı Âlempenah (cihanın himayesine sığındığı ulu hükümdar) ünvanı yaygınlaşmış (3) ve devlet dünyanın en büyük gücü haline gelmişti. Donanma dünyanın birinci deniz kuvveti olan Venedik donanmasıyla açık deniz muharebesi yapıyordu. II. Murad henüz 18 yaşında iken, Haziran 1422’de İstanbul’u muhasara altına aldı. Bu, Osmanlılar’ın altıncı ve o güne kadarki en şiddetli muhasarasıydı. Türk ordusunda top varsa da, surlara ciddi zarar verecek güçte değildi (1439’da ilk Belgrad muhasarası sırasında da Türk top tekniği kaleyi düşürmeye yetmeyecek ve bütün bunlar Fatih için önemli bilgiler olacaktı). Fakat II. Murad’ın Isparta Sancak beyi olan on üç yaşındaki kardeşi Şehzade Küçük Mustafa’nın isyanı 64 gün süren muhasaranın kaldırılmasına yolaçtı. Sultan II. Murad daha önce, tahta geçtiği ilk günlerde amcası Mustafa’nın isyanını da bertaraf etmişti.

Bir başka mesele Karamanlılar’dı. Bizans’ın fethi, Balkanlar’da ilerleme, kardeş kavgası ve Karaman problemi şeklinde dört ana başlık altında toplanabilecek devletin temel meseleleriyle ilgili bütün bu gelişmeler Sultan II. Mehmed’in idarede siyasî ve askerî açıdan takip edeceği hareket tarzını belirlemesinde yol gösterici olacaktı.

II. Murad’ın hayatı kâh Anadolu’da Karaman gailesi, kâh Avrupa’da Macaristan, Lehistan saldırısıyla uğraşmakla geçecekti. Bu onun durup dinlenme fırsatını bulamadığı, sürekli at üstünde yaşamasını gerektiren, oldukça yıpratıcı bir hayattı. 1443’te Karaman seferinden az sonra büyük oğlu Alaeddin Ali’nin ölümü ise onu bir hayli üzdü (8). Böylece tahtın yolu, henüz 12 yaşındaki küçük oğlu Şehzade Mehmed’e açılmış oluyordu.

Ağustos 1444’te bir başka Karaman seferine çıkarken Sultan II. Murad Edirne’de Şehzade Mehmed’i padişah yapmak niyetiyle bırakmıştı. Karaman seferinden dönüşünde bu fikrini gerçekleştirecekti. Nitekim seferden dönünce tahtı oğlu II. Mehmed’e bıraktığını Mihaliç’te bütün orduya ilan etti, ve Manisa’da yaptırmış olduğu, bugün geriye tek bir parçası kalmış (bugünkü Kızılay binası), bilhassa bahçesinin güzelliğiyle tarihe geçmiş olan Saray-ı Âmire’ye çekildi.

12 yaşındaki II. Mehmed zekâ itibariyle çok inkişaf etmişti. 1444 Ağustos’undan 1445 Aralık ayına kadar devam eden ilk saltanatında devlet idaresi Çandarlı Halil Paşa’nın elinde kaldı. Fakat tahta bir çocuğun geçtiği, tecrübeli hükümdar II. Murad’ın tahttan feragat ettiği haberi üzerine Avrupa ülkeleri daha önce imzalanmış olan Segedin antlaşmasını çiğnemekte tereddüt etmediler, ve 5. Haçlı Seferi’nin hazırlıklarına başladılar. Macar ve Lehlerden başka Litvan, Çek, Hırvat, Slovak, Sloven birliklerinin ana gövdeyi oluşturduğu 100 bin kişilik Haçlı ordusuna ayrıca Alman, Fransız ve Venedikli askerler de küçük birlikler halinde katıldılar. Edirne’de toplanan saltanat şurası tek çarenin Sultan Murad’ın davet edilmesi olduğuna ittifakla karar verdi. II. Mehmed bu vaziyet üzerine, onuruna ağır gelmekle beraber, babasını davete mecbur oldu. Fakat Sultan Murad ilk daveti reddetti. Manisa’da dinlenmiş ve 17 yaşından beri bir an başını alamadığı devlet işlerinin verdiği zihnî yorgunluğu bertaraf etmişti. Oğlunun otoritesini kırıp, kendi ölümünden sonra onu zor durumda bırakmak istemiyordu. Ancak II. Mehmed’in,”Eğer padişah biz isek size emrediyoruz, gelip ordunuzun başına geçin; yok siz iseniz, gelip devletinizi müdafaa edin.” şeklindeki mektubu üzerine Manisa’dan Edirne’ye hareket etti. Devletin büyük tehlike içinde olduğunu anlamıştı. Edirne’ye gelince oğlunu tahttan indirmedi. Başkumandan sıfatıyla hareket etmekle yetindi. 40 bin kişilik seçkin bir ordu ile Balkan dağlarını aşıp Tuna’ya yaklaştı. Osmanlı topraklarına girmiş Haçlı ordusunu takib ederek inisiyatifi ele almak istiyordu. Son haçlı seferi olan Niğbolu’dan 48 sene geçmişti. İki ordu Kasım 1444’te Varna yakınlarında karşılaştı. Birkaç yüz firari dışında Haçlı ordusu imha edildi. II. Murad’ın atalarından mevrus askerlik dehâsının, sebât ve soğukkanlılığının Varna’da Osmanlı’nın istikbalini kurtardığı hususunda tarihçiler ittifak ederler (age).

Sultan Murad Edirne’ye dönünce, ordu onun tahta çıkmasını istedi. Babası hayatta iken çocuk bir padişah istenmiyordu. Bunun üzerine II. Mehmed, Zağanos ve Şihabeddin Paşalar ve hocaları ile beraber Sancak beyi olarak tekrar Manisa’ya döndü, ve II. Murad ikinci kere tahta çıktı. Bu hadisede II. Murad tek oğlu olan II. Mehmed’in otorite ve prestijini kırmamak için pek dikkatli davranmıştır. Hükümdarlığı hemen kabul etmemiş, oğlunu bir müddet daha tahtta bırakmış ve re’sen Manisa’ya göndermemiş, onu kendi arzusu ile tahttan feragat etmiş göstermiştir. Sultan Murad 1445 Ağustos sonlarında Edirne’ye gelmiş, fakat ancak Aralık 1445’te ikinci defa tahta çıkmıştır.

II. Murad’ın siyasetinin belkemiğini Tuna’nın güneyinde Adriyatik ile Karadeniz arasında Osmanlı olmayan hiçbir toprak bırakmamak ideali oluşturuyordu. Anadolu Selçukluları devrinde ilki 1095’te, sekizincisi 1263’te düzenlenen ve birçoğu Haymana Ovası’nda Selçuklu engeline çarparak geri dönen, daha sonra Osmanlılar döneminde devam eden ve en sonuncusu 1396’da Niğbolu’da durdurulan Haçlı seferlerinin (Mukaddes Topraklar önünde bir set durumundaki) Anadolu’yu tehdit etmemesi için devletin güvenlik kuşağı olabildiğince batıya, Tuna ile Adriyatik arasına kaydırılmıştı. Böylece Karadeniz-Adriyatik-Yunan Denizi-Akdeniz ve Ege arasındaki bu bölge, günübirlik yaşamayan Osmanlı devletinin en stratejik parçasını teşkil edecekti. Bu, bugün bizim anlamakta zorlandığımız bir ufuktu. “…Bizim mesleğimiz Allah yolu ve maksadımız Allah’ın dinini yaymaktır. Yoksa kuru kavga ve cihangirlik dâvâsı değildir.” diyen Osman Gazi çizgisinin eğilip bükülmeden, kararlı bir şekilde sürdürülmesiydi. Bu yüksek ideal rengini asırlara vermiştir. II. Murad’ın belki de en büyük başarısı, her taraftan yeni, yabancı ve düşman topluluklarla çevrili oldukları Balkan ve Doğu Avrupa topraklarını kararlı, cesur ve soğukkanlı bir fetih siyasetiyle devlete, daha doğrusu, sulh ve huzur kazandırması ve Osmanlı tarihinin en güç dönemini büyük bir inançla aşması olmuştur. Ayrıca bu dönemde Anadolu beyliklerinin büyük kısmı tamamen tarihe karışmış, Candaroğulları ve Karamanoğulları sinmiştir. Küçük kardeşi Mustafa’yı güçlükle safdışı bırakan II. Murad, bir yandan Timurlular’la, diğer yandan Memlükler’le çatışmamak için ince bir siyaset yürütmüştür. Anadolu’daki hassas durum sebebiyle merkezî devlet sistemine Yıldırım Bayezid ve babası I. Mehmed’den farklı olarak sıkı sıkıya bağlanmaktan kaçınmış, Tımarlı sipahiler, konar-göçer Türkmen boyları ve Kapıkulları arasında belirli bir denge kurmaya özen göstermiştir. Hatta Timur’un Anadolu siyasetini sürdürmek isteyen oğlu Şahruh’un iddiaları karşısında, eski Oğuz an’anesini yeniden canlandırmış, Kayı boyunun üstünlüğünü vurgulayarak Anadolu’daki Timurlu nüfuzunu kırmaya çalışmıştır. 15. ve 16. yüzyıl Osmanlı tarihlerine dahi akseden bu Oğuz-Türkmen an’anesine bağlılık ve Türk dilinin ileri bir edebî dil haline getirilişi hep bu çabaların bir sonucu olmuştur. Bunda, Danişmendliler’den beri eski Türk ananelerini koruyan Amasya’da uzun süre kalmasının, ayrıca taşranın nabzını tutmasının payı büyüktür.

II. Murad’ın birkaç kere giriştiği Mora ve Arnavutluk seferleri, ayrıca II. Kosova zaferi hem yukarıdaki idealin gerçekleştirilmesi yolunda önemli dönüm noktaları olmuş, hem de Sultan II. Mehmed’in olgunlaşmasında, ileride takınacağı askerî ve siyasî tavırların şekillenmesinde doğrudan ve dolaylı rol oynamıştır. Meselâ Avrupa’nın Osmanlılar’ı Balkanlar’dan sürmek için giriştiği son haçlı teşebbüsü olan II. Kosova seferine giderken Padişah’ın yanında 17 yaşındaki Veliahd Şehzade Sultan Mehmed de bulunuyordu. Bu muharebede Türk topçu taburunun ateş kâbiliyeti daha yüksekti ve bu durum harbin sonucu açısından belirleyici vasfını açıkça hissettiriyordu. Orduyu kale muhasarası ile yıpratmak, Türk askerlik kaidelerine muhalif olduğu için, İstanbul ve Belgrad gibi Avrupa çapında ehemmiyet taşıyan kaleler hariç, II. Murad daha küçük kale muhasaralarında (Akçahisar gibi) gerektiğinde çekilmesini bilmiş, bütün hayatı boyunca gösterdiği bu gibi esnek ve dengeli hareketler şehzade Mehmed için yol gösterici olmuştur. İkinci Arnavutluk seferine giderken Padişah’ın yanında, 18’ini geçmiş II. Mehmed yine yeralmıştır. Hz. Peygamber (sas)’in tıpkı İstanbul gibi müjdelediği Roma’nın fethi de Fatih’in hülyası olmuştur, ama önce babasının ufkunda mayalanmıştır. Gedik Ahmet Paşa’nın kumanda ettiği Osmanlı Donanması daha İkinci Murad zamanında İtalya çizmesinin topuğundaki Otranto’yu fethetmiş, kara ordusu burada tahkimatı güçlü bir kale kurmuş, ve “çizmeyi yukarıya doğru aşmaya başlamıştır.”

Yeni bir devre doğru

1450 sonunda Edirne’de Dulkadiroğlu Sitti Hâtun ile düğünleri yapılan II. Mehmed zevcesi ile birlikte Sancakbeyi olduğu Manisa’ya hareket etti. Bu, II. Murad’ın oğlunu son görüşüydü. İ’lâ-yı Kelimetullah için at üstünde geçen bir ömür 3 Şubat 1451’de Edirne sarayında noktalandı. Gizlice gönderilen ulak 6 Şubat’ta Manisa’ya ulaştı, ve Sultan II. Mehmed Edirne’ye hareket etti.

II. Murad Osmanlı tarihinde birçok ilke imzasını atmıştır. Sağlığında tahttan feragat etmesini bilmiştir. 15. asır dünyasında (ve bugün bile) az rastlanan bir olgunluk, kendini aşmışlık ve iç-dış dengesidir bu. Surre geleneğini müesseseleştirmiştir. Vefatından beş yıl önce 1446’da yazdırdığı ve Divan-ı Hümayun’a tescil ettirdiği vasiyetinde Manisa’daki malının üçte birini Harameyn’e vakfetmiştir. Ülkenin ve halkın yararına yaptırmış olduğu eserlerden dolayı kendisi için “Ebü’l Hayrat” (Hayırların babası) ünvanı kullanılmıştır (7). Osmanlı padişahları içinde âlim sayılacak derecede klâsik ilimleri tahsil etmiş ilk şahsiyet olan II. Murad san’at ve ilmi himaye etmiş ve oğlu zamanındaki Türk Rönesansı’nın müjdecisi, belki de kurucusu olmuştur (8). Kur’an’ın ilk Türkçe meallerinin hazırlanmaya başladığı bu dönem Türk kültürü ve dilinin, şiir san’atının zenginleştiği velud bir zaman dilimidir.

Edirne ve Bursa’da birçok eser yaptırmıştır. Edirne’deki en önemli eserleri, sonraki asırda Selimiye’yi inşa ederken Mimar Sinan’a da ilham kaynağı olacak Üç Şerefeli Cami ve Ergene Köprüsü’dür. Daha önce eşkıya yatağı olan bataklık bir mevkide yaptırtığı bu köprü, 174 kemeriyle dünyada hâlen benzeri olmayan bir yapıdır. Köprünün bir başına Ergene kasabasını, diğer başına ise bir köy kurdurup halkını vergiden muaf tutmuştur. Ergene köprüsünün geçiş ücretlerini Mekke, Medine ve Kudüs halkına vakfetmiştir (7). Edirne’de ayrıca külliye görevi gören Muradiye Camiini inşa ettirmiştir. Bunun yanına sabah-akşam sofra kurulan, fakir ve yolcular için barınma yerleri, küçük çocukların eğitimi için Muallimhane, Kur’an ve Mesnevi okunan Mevlevihane yaptırmıştır. Osmanlı sultanlarının pek çoğu gibi bir tekke adabı içinde yetişen Sultan Murad’ın, Hacı Bayram Veli Hazretlerine olan bağlılığı, o ahlâk ve terbiyenin Osmanlı topraklarında yayılmasında etkili olmuştur. Bursa’da yaptırdığı, 1426’da tamamlanan caminin yanında misafirhane, medrese ve sabah-akşam yemek dağıtılan imarethane bulunuyordu. Sultan II. Murad bunlardan başka, kendi zamanında fethedilen ve Vardar’dan Türk nüfus getirterek Türkleştirmeye çalıştığı Selanik’te, ayrıca Serez, Üsküp, Yanbolu ve Merzifon’da cami, mektep, hamam ve çeşmeler yaptırtmıştır.

Manisa’da daimi kalmayı plânlamıştır, ama ancak bir iki sene kalabilmiştir. Bu süre zarfında da genellikle bir inziva hayatı yaşamış, zâhit ve dervişlerle birlikte bulunmuştur. Geliş sebebini ifade sâdedinde söylediği, “Varalım bir iki gün zikredelim Mevla’yı, Bize ısmarlamadılar bu yalan dünyayı” beyti meşhurdur. Manisa’daki ikameti şehri bir ilim, san’at ve edebiyat merkezi hâline getirmiştir.

Osmanlı’yı toparlayan, toprakların bütünlüğünü sağlama ve koruma gayretiyle babası Çelebi Mehmed’den sonraki meseleleri halletmeye çalışan, ve neredeyse bütün bir ömrünü İslâm dünyasının, hususen Anadolu, Ortadoğu, ve Mukaddes Topraklar’ın yeni haçlı seferlerine karşı güvenliği için at üstünde tüketen II. Murad’ın en büyük mirası, güçlü-ufuklu bir devlet ve Peygamber (sav) müjdesine mazhar bir Fatih olmuştur. O ruh ve mânâ misyonunun fatih ruhlu bütün vârisleri II. Murad’ın mânevî evlâtları sayılır. Ruhu şâd, mekânı Firdevs Cenneti olsun.

Kaynaklar

1- İnalcık, H., (1999a), “Osmanlı tarihi en çok saptırılmış, tek yanlı yorumlanmış tarihtir.” Cogito. Osmanlılar Özel Sayısı (Yapı Kredi Yayınları) Sayı 19, Yaz 1999. İstanbul.
2- İnalcık, H., (1999b), Ottoman Methods of Conquest. Studia İslamic, II (1954), s.103-129 (Osmanlı Fetih Yöntemleri. Cogito. Osmanlılar Özel Sayısı, Yapı Kredi Yayınları, Sayı 19, Yaz 1999, İstanbul).
3- Emecan, F. ve diğ., (1999), Osmanlı Devleti Tarihi. Cilt 1. Zaman gazetesi yayını. İstanbul.
4- Yıldız, H.D. ve diğ., (1991), Büyük İslam Tarihi. Çağ yayınları. İstanbul.
5- Öztuna, Y., (1977), Büyük Türkiye Tarihi, Cilt 3. Ötüken yayınevi, İstanbul.
6- Yurdoğlu, Z., (1994), Manisa Tarihi. Manisa Barosu Kültür Yayınları, Manisa.
7- Manisa Valiliği, (1999), Manisalı Padişahlar, Manisa Valiliği Yayını.
8- Öztuna, Y., (1977), Büyük Türkiye Tarihi, Cilt 2. Ötüken Yayınevi, İstanbul.

Dr. Sadık F. HARMANCI (sızıntı)


Namık Kemal

Şubat 10, 2007

Tanzimat edebiyatının meşhur gazeteci, siyâsetçi, şâir ve yazarı. 21 Aralık 1840’ta Tekirdağ’da doğdu. 1889’da mutasarrıflık yaptığı Sakız Adasında öldü. Bolayır’a gömüldü. Yenişehirli Mustafa Âsım Beyin oğlu, Râtib bin Osman Paşanın torunudur. Anası Fatma Zehra hanım, Arnavut’tur.
Küçük yaşta, anasını kaybetti. Çocukluk ve ilk gençlik çağı, anasının babası Abdüllatif Paşanın yanında geçti. Abdüllatif Paşa, kaymakam ve vâli olarak devamlı dolaştığı için, dedesinin yanında kalan Nâmık Kemâl, düzenli bir öğretim görmedi. Önce husûsî dersler aldı. Daha sonra kendi kendini yetiştirmeye çalıştı. Dedesiyle 12 yaşında, önce Kars’a, bir yıl sonra da Sofya’ya gitti. 18 yaşına kadar burada kaldı. İlk şiirlerini burada yazdı. Tasavvufla ilgilendi. Evlenmesi de burada oldu.

1858’de İstanbul’a geldi. Divan Edebiyatı geleneğini devam ettiren şâirlerle tanıştı. Leskofçalı Gâlib Beyle yakın dostluk kurdu, ondan etkilendi. Bu etki, divan tarzı şiirlerinde, hayâtının sonuna kadar sürdü. 1861’de aynı şâirin başkanlığında kurulmuş olan, Encümen-i Şuarâ’da yer aldı. 1862’de Tercüme odasına girdi. Burada, batı hayranı kimselerle tanıştı.

Fransızca öğrenmeye ve Tasvir-i Efkâr’da yazılar yazmaya başladı. Şinâsi, Paris’e gidince, Tasvir-i Efkâr’ı Nâmık Kemâl’e bıraktı. Nâmık Kemâl, gazetecilikle berâber siyâsete de atılmış oldu. Gerek iç ve dış olaylar hakkındaki sert, olumsuz tenkit yazıları; gerekse Jön Türkler veya Genç Osmanlılar diye bilinen gizli ihtilâl cemiyetine üye olması, hükümeti harekete geçirdi. Gazetesi kapatılan yazar, Erzurum vâli muavinliğine tâyin edildiyse de oraya gitmedi.

Mısırlı Prens Mustafa Fâzıl Paşa, Avrupa’da Jön Türkleri destekleyeceğini bildirince Nâmık Kemâl, Ziyâ Paşa, Ali Suâvi ve diğerleriyle berâber Paris’e kaçtı. Bunlar önce Paris’te Muhbir, sonra Londra’da Hürriyet’i çıkararak yurtdışından hükümete muhâlefete devam ettiler.

1870’te İstanbul’a dönünce, arkadaşlarıyla İbret gazetesini çıkarmağa başladı. Az sonra İbret kapatıldı ve mutasarrıf olarak Gelibolu’ya gönderildi. Kısa zamanda azledildi. Tekrar İstanbul’a dönerek İbret’in başına geçti. Gazete tekrar kapatılınca tiyatro ile ilgilenmeğe başladı. Güllü Agop’un Gedikpaşa’daki tiyatrosunda, 1 Nisan 1873 gecesi oynanan Vatan Yahut Silistre piyesinde çıkan siyâsî olaylar neticesi, İbret gazetesi bir daha çıkmamak üzere kapatıldı.

Nâmık Kemâl, Kıbrıs Magosa’da ikâmete mecbur edildi. Burada 38 ay kaldı. Abdülazîz Hanın tahttan indirilmesi üzerine, siyâsî mahkûmlar için çıkarılan aftan istifâde ederek İstanbul’a döndü. Magosa hayâtı, yazar için rahat ve verimli geçti. Burada serbestçe dolaşabiliyor, dışarısıyla mektuplaşabiliyor, ziyâretçilerini ağırlayabiliyordu. Roman, tiyatro, târih ve tenkide dâir birçok eserini Magosa’da yazdı. Edebî çalışmalara ayıracak en çok zamânı burada bulabildi.

Tahta, Beşinci Murâd geçmişti. Yazar 1876’da sürgün dönüşü İstanbul’da bir kahraman gibi karşılandı. İkinci Abdülhamid Han tahta çıkınca Nâmık Kemâl’i, önce Şurâ-yı devlet üyesi yaptı, sonra Kânûn-i Esâsî’yi hazırlayacak komisyona tâyin etti. Nâmık Kemâl, bir sözünden dolayı suçlu bulunarak, önce altı ay hapis, sonra beş bin kuruş maaşla Midilli Adasında ikâmete mecbur edildi. İki buçuk yıl sonra aynı adaya mutasarrıf yapıldı. Buradan Rodos (1884-1887), daha sonra da Sakız mutasarrıflığına tâyin edildi. Bir pazar günü orada öldü. Vasiyeti gereği, mezarı Bolayır’dadır.

Nâmık Kemâl, Osmanlı Devletinin son devresinde yaşadı. Tanzimat prensiplerini Osmanlı Devleti için kurtuluş reçetesi olarak gören batı kültürü hayranı Şinâsi, Ziyâ Paşa gibi yazarlarla beraber bu prensipleri savundu; bunların yerleşmesine ve yayılmasına çalıştı. Heyecanlı, kavgacı mizacı, akıcı, parlak üslûbu ile, diğer Tanzimat yazarlarından daha fazla tanındı. Kendinden sonra gelen yazarları etkiledi. Şinâsi ile tanışıncaya kadar divan tarzında şiirler yazdı; tasavvufa meyletti; siyâsetten uzak durdu.

Fransızca öğrenmesi ve Şinâsi ile tanışması hayâtında bir dönüm noktası oldu. Bu devrede Nâmık Kemâl, kaynağını Fransız ihtilâlinden alan yeni düşüncelerin, edebiyat, siyâset ve sosyal hayatta ateşli bir savunucusu olarak hareketli bir hayat yaşadı. Avrupaî düşüncelerin bayraktârlığını yaptı ve batı yanlısı kimselerin gözünde kahramanlaştı.

Nâmık Kemâl, bütün Tanzîmat yazarları gibi, ne sistemli bir fikir adamı, ne bir fikir çilesi mahsûlü, kendine mahsus düşünceleri olan bir mütefekkir, ne de büyük bir sanatçıdır. Aslında vatan şâiri oluşu bile ikinci plânda kalır. Hizmet için Erzurum’a gitmeyip yurt dışına kaçması bunun açık bir delîlidir.

Her şeyden önce gazeteci ve politikacıdır. Sonradan öğrendiği Fransızca’sıyla batı kültürünü tam mânâsıyla öğrenip hazmetmemiştir. Siyâsî, sosyal ve edebî bir ihtilâlci (devrimci), Avrupa hayranı, bir taklitçidir. Görüşlerinin çoğu 18. yüzyıl Fransız filozoflarından ve romantiklerinden aktarmadır. İlim, fen, teknik ve kültürde gelişme modeli İngiltere; siyâsî yönetim modeli ise Fransız meşrûtî teşkilâtıdır. Siyâsî düşüncelerini gerçekleştirmek için İtalyan Karbonari derneğinin tüzüğü esas alınarak kurulan Jön Türkler veya Genç Osmanlılar isimli gizli ihtilâl cemiyetine girmiş, onun en ileri gelen üyelerinden olmuştur. Zâten, kendisi de tanınmış masonlardandı.

Fransız edebiyatının üstünlüğünü kabul etti. Osmanlı edebiyatı yerine Fransız edebiyatı etkisinde, onun benzeri bir edebiyat kurmağa çalıştı. Bu akımın en şöhretli temsilcisi, öncüsü oldu. Bu yönde bir kadrolaşma hareketine girişti. Genç yazarları bu doğrultuda etkiledi. Fransız edebiyatı tarzında ilk meşhur edebî örnekleri verdi. Bir taraftan yeni fikirleri yaymaya çalışırken, bir taraftan da klâsik (divan) edebiyatına çok şiddetli hücumlarda bulundu. Onu gözden düşürmeğe, yıkmağa çalıştı. Edebiyatı, yeni fikirlerin propaganda aracı olarak kullandı.

“Sanat cemiyet içindir” görüşü eserlerine hâkimdir. Bütün yazılarında gelişme, vatanseverlik, hürriyet, meşrutiyet, siyâsî bağımsızlık, Osmanlıcılık, İslâmcılık, maârif, iktisat, kahramanlık gibi sosyal konular üzerinde durdu. Vatan, millet, milliyet, hürriyet kelimelerini, bugünkü, Fransız ihtilâlinden doğmuş mânâlarıyla ilk defâ kullandı. (Eskiden vatan, millet, hürriyet kelimeleri başka manâlarla kullanılırdı. Millet “din, mezhep, bir dine bağlı insan topluluğu”, hür kelimesi ise “azad edilmiş köle veya köle olmayan” mânâsına gelirdi.) Bir taraftan gazetelerde günlük siyâsî ve sosyal konulardaki görüşlerini işlerken, bir taraftan da aynı konu ve temaları, edebî eserlerde dile getirdi. Bu faaliyetlerin geniş halk kitlelerinde etkili olabilmesi için, diğer Tanzimat yazarlarıyla berâber dil ve ifadenin sadeleşmesine gayret etti.

Şiirin yanısıra tenkit, biyografi, tiyatro, roman, târih ve makale türlerinde eserler verdi. Eserlerinin sayısı yirmi civarındadır. Eserlerinde, bilhassa şiirlerinde, şekil olarak pek bir yenilik olmamakla berâber muhtevâ (konu ve tema) değişiklikleri yaptı. Genelde aruz veznini, sâdece bir iki şiirinde ise hece veznini kullandı. Fakat genç yazarlara hece veznini ve yeni nazım şekilleri kullanmağı tavsiye etti. Şâir olarak asıl başarısı, divan tarzında yazdığı şiirlerdedir. Bunlar, kendinden sonra kitap şeklinde yayınlandı.

Edebî tenkitlerinde kavgacı bir mizaca sâhiptir. Tenkitleri, yapıcı bir tenkit anlayışından uzaktır. Bunları, eskiyi kötüleme ve yenilik taraftarlarını müdafaa için kaleme almıştır. Tahrib-i Harâbât ve Tâkib, Ziyâ Paşanın Harâbât’ını tenkit için, Magosa’da iken yazılmıştır. İrfan Paşaya Mektub, Renan Müdafaanâmesi, Ernest Renan’ın İslâmiyet ve Maarif konulu konferansına reddiyedir.

Nâmık Kemâl, İntibah yâhut Sergüzeşt-i Ali Bey (Son Pişmanlık) ve Cezmi ismiyle iki roman yazdı. Dil, ifâde ve teknik yönden birçok noksanlıklar taşıyan bu eserlerin tek özelliği, o devirde yazılan romanlardan daha başarılı olmasıdır.

Tiyatroyu yeni fikirlerini yaymak için iyi bir vâsıta kabul eden yazar, altı tiyatro eseri yazdı. Bunlardan en çok tutulan Vatan Yahut Silistre’de vatanseverlik temasını işledi. Konusunu târihten alan Celâleddin Harzemşâh piyesinin yanısıra, âile içi problemlerin işlendiği Karabela, Âkif Bey ve Zavallı Çocuk piyeslerinde ise sosyal konuları dile getirdi. Gülnihâl piyesinin konusu siyâsîdir. Nâmık Kemâl, diğer Tanzimat yazarlarıyla birlikte, âile ve evlenme konusunda mevcut bâzı âdetleri eserlerinde tenkit ettiler.

Nâmık Kemâl, Avrupa karşısında düştüğü aşağılık kompleksinin etkisiyle, konusunu eski şanlı devir ve târihî şahıslardan alan, târihî ve biyografik eserler kaleme alarak tesellî bulmaya çalıştı. Devr-i İstîlâ’sı, Selâhaddin Eyyûbî, Fâtih, Sultan Selim adlı monografilerini topladığı Evrâk-ı Perişan, Tiryâki Hasan Paşayı anlatan Kanije eseri bunlardandır. Çeşitli makâle ve mektupları da vardır. Bunların bir kısmı toplanarak sonradan yayınlanmıştır.

Edebî mülahazalar bir kenara bırakılırsa, târihî ve siyâsî bir şahsiyet olarak Nâmık Kemâl, dâimâ his ve heyecanlarına mağlûp, çabuk kandırılabilen, neye inanıp bağlanacağını tam kestirememiş şöhret ve kahramanlık arzularıyla dolu bir insandır. Dostluğunda ve düşmanlığında sebatı yoktur. Şiirlerinde, devlet hizmetinde çalışmayı, insafsız bir avcıya köpeklik yapmaya benzeterek, en tantanalı bir dil ve üslûpla kötülemesine rağmen devlet adamlarının, Osmanlı Sultanlarının ufak iltifat ve ihsanları karşısında her şeyi unutur, kendisiyle birlik olanları jurnal ederdi. İkinci Abdülhamid Hana yazdığı çok aşırı saygı ve bağlılık ifâdeleriyle dolu mektupları, Başbakanlık Osmanlı Arşivinde mevcuttur.

Nâmık Kemâl’e Hürriyet şairi adını verenler, Nâmık Kemâl’in yolundan gidilerek elde edilen hürriyetlerle, Osmanlı Devletinin yıkılıp toprakları üzerinde birçok yeni devletler kurulduğunu, Türk Milletine ise yalnızca bir Anadolu kaldığını acı acı görmüşlerdir.

kaynak: dallog.com


Jön Türkler

Şubat 6, 2007

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında, Osmanlı Devleti’nde, batı tarzı idare ve fikirlerin gelişip yayılması için çalışanlara verilen isim.
“Yeni Osmanlılar” veya “Genç Türkler” de denilen bu grup mensupları, Avrupalıların verdikleri Fransızca “Jeunnes Turcs” adıyla meşhur olmuşlardır. Bu tabir, umumî olarak, o yıllarda Avrupa’da politika, fikir ve edebiyatta aşırılık taraftarı gençlere veriliyordu. Yeni Osmanlılar için ise, ilk defa Mustafa Fazıl Paşanın yayınladığı bir mektupta, “Yeni Osmanlılar” karşılığı olarak kullanılmıştır. Daha sonraları Namık Kemal ve Ali Süâvî tarafından da benimsenerek, Türkçe’ye yerleştirilen bu tabir, uzun süre, Osmanlı topraklarında yetişen, devlet idaresine karşı gelen ve yabancılar tarafından yönlendirilen ihtilâlcilerin tamamının ortak adı olmuştur.

Yeni Osmanlılar Cemiyeti, 1789 Fransız İhtilâlinden sonra Avrupa’da süren 1830 ve 1848 ihtilâllerine ve bunların neticesinde ortaya çıkan fikir hareketlerine heveslenenler tarafından, 1865’te, gizli bir teşkilât olarak, İstanbul’da kuruldu. Yine bu tarihte, Mısır Hidivi Kavalalı İsmail Paşa, veraset usulünü değiştirerek, kardeşi Mustafa Fazıl Paşayı bütün haklarından mahrum etti. İkbal küskünü olan bu paşa, Abdülaziz Han’a ve üst kademe devlet adamlarına düşman kesildi. İntikam için, Jön Türklerin arasına katıldı ve başlarına geçerek, onları bilhassa maddî yönden büyük çapta destekledi.

Mustafa Fazıl Paşanın, Abdülaziz Hana hitaben, Paris’te yazdığı ve küstahça ifadelerin yer aldığı mektup, 1867’de Türkçe’ye tercüme edilerek, Tasvîr-i Efkâr Gazetesi’nde yayınlandı ve Osmanlı ülkesinde binlerce adet bastırılıp dağıtıldı. Mektup, meşrutiyet fikirleri ve meşrutiyetin ilanı arzusu bahanesiyle, Osmanlı Devletine ve bazı devlet ricaline karşı ağır ifadeler ihtiva ediyordu. Bu mektubun akabinde, Mustafa Fâzıl Paşa tarafından Paris’e çağrılan Jön Türkler, onun maddî desteğiyle, Avrupa’da geniş bir yayın faaliyetine giriştiler. Bu yayınların biri sönüp diğeri açılıyor ve sayıları çoğalıyordu. Jön Türkler, bu yayınlarından, mükemmel bir fikir sisteminin ifadesi ve izahından ziyade, belli başlı birkaç nokta üzerinde durdular ve hep aynı şeyleri tekrarladılar. Namık Kemal, Ali Süâvî ve Ziya Paşa gibi meşhur isimlerin, kalemleri ile dile getirdikleri fikirleri, “Osmanlı Devletine meşrutiyet idaresinin getirilmesi ve bütün azınlıklara Avrupaî tarzda hak, hürriyet verilmesi” şeklinde özetlenebilir. Bunların sağlanması için, aralarında birlik kuramadılar. Çoğu, ihtilâl ve kanlı mücadele istedi, bir kısmı da fikrî mücadele taraftarı gözüktü. Abdülaziz Hanın Fransa ve İngiltere ziyaretleri esnasında, Padişahtan af diledikten sonra kendisine nazırlık verilen Mustafa Fazıl Paşa, maksadına kavuşup aralarından ayrıldı. Padişahın bu ziyaretinden sonra, Osmanlı Devleti ile dost geçinmek mecburiyetini hisseden Fransa ve İngiliz hükümetleri, Jön Türklere itibar etmez oldular. Hiçbir devletten destek göremeyen Jön Türkler, bir müddet çeşitli Avrupa şehirlerinde dolaştılar. Bir kısmı İstanbul’a dönüp Padişahtan özür dileyerek devlet kademelerinde görev aldılar. Bazıları da yayıncılık faaliyetlerine devam ettiler. Birinci Meşrutiyetin ilanı ile canlanan Jön Türkler (Yeni Osmanlılar Cemiyeti), zararlı faaliyetleri görülünce, İkinci Abdülhamid Han tarafından kapatılarak ortadan kayboldu. Böylece, Jön Türklerin birinci devre faaliyeti sona erdi.

Bundan sonra, yurt içinde ve dışında kurdukları birçok dernek ve yayınladıkları, sayıları yüze varan dergi ve gazete ile, İkinci Abdülhamid Hanın şahsında devlete karşı kesif bir propagandaya girişen Jön Türkler, sıkı bir işbirliği içinde oldukları Fransız ve İngiliz hükümet çevrelerinden destek gördüler. Nitekim, 4 Şubat 1902’de Paris’te toplanan Birinci Jön Türk Kongresi, Fransız Senatosu üyesi Lafeuvre Contalis’in evinde yapıldı. Bu kongreye, Osmanlı Devletinin hakim olduğu hemen her bölgeden çağrılan delegeler katıldı. Bunlar arasında bulunan her din ve milliyetten insanın ortak vasfı, Osmanlı Devletine karşı olmaktan ibaretti. Bunun dışında, aralarında hiçbir bağ ve fikrî birlik bulunmayan bu insanlar, aralarındaki sen-ben çekişmesi sebebiyle, kongreyi başarısız bir şekilde sona erdirdiler. Delegeler, Osmanlı Devletinin yıkılması hariç, başka hiçbir noktada birlik olamadılar.

27-29 Aralık 1907’de yine Paris’te toplanan İkinci Jön Türk Kongresine; İttihat ve Terakki, Prens Sabahattin’in Teşebbüs-i Şahsî ve Adem-i Merkeziyet cemiyetleri yanında, Ermeni Taşnaksutyun Komitesi de katıldı. Kendi aralarında birlik olmamasından yakınılan bu kongrede; Osmanlı Devleti aleyhine en ağır ithamlar yapıldıktan sonra, İran Mebusan Meclisine dostluk telgrafı çekilmesine, Makedonya’daki Rum, Bulgar vs. çetelerinin, devlete karşı olan isyanlarının desteklenmesine, diğer gizli cemiyetlerin birleştirilerek, ihtilâlci yayınlar yapılmasına karar verildi.

Jön Türklerin uzun yıllar devam eden faaliyetlerinde, ön planda meşrutiyet ve hürriyet fikirleri görünüyorsa da, her grup ve şahsın ayrı ayrı maksatları vardı. Azınlıklar istiklâl, hiç değilse muhtariyet kapmak, şahıslar ise şahsî hırs ve arzularını tatmin etmek peşindeydiler. Osmanlı Devletini parçalamak ve yıkmak isteyenler tarafından methedilen Jön Türklerin faaliyetleri ise, devletin yıkılışını hızlandıran belli başlı sebeplerden olmuştur. Batı dünyası karşısındaki tavırlarının taklitten öteye geçememesi, devlet kademelerinde yer almak, meşhur olmak, hattâ Mithat Paşa’da olduğu gibi, kendi ailelerini hanedan yapmak için azınlıklarla, eşkıyalarla, Rum-Ermeni çeteleri ve Avrupa devletleriyle işbirliği yapmaktan çekinmemeleri, bu faaliyetlerin en acı tarafı olmuştur. Netice olarak, Osmanlı topraklarındaki sulh ve sükûnu, dört bir yandan patlak veren ihtilaller, isyanlar, hükümet darbeleri ve savaşlarla yok etmişler, çıkarılan idaresizlik, kargaşa ve savaşlar ortamı içinde, milletin felâketini hazırlamışlardır. Birinci Dünya Savaşı, Jön Türk faaliyetinin Türkiye’de sonu olmuş, daha önce yaptıkları gibi, yine yurt dışına kaçmışlardır.

kaynak: dallog.com


Ayastefanos Antlaşması

Ocak 29, 2007

Doksanüç Harbi (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) sonunda imzalanan barış antlaşması.
Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın karşı olmasına rağmen Midhat Paşa, Damad Mahmud Paşa ve Redif Paşa gibi devlet adamlarının sebep olduğu Osmanlı-Rus Harbi, Türklerin umumi olarak yenilmesiyle neticelendi. Ruslar, batıdan Yeşilköy’e, doğudan Erzurum’a kadar geldiler. Osmanlı Devleti, mütareke istedi. Rus orduları başkomutanı Nikolay, barış esaslarının mütarekeyle birlikte görüşülmesi şartıyla bu isteği kabul etti. 3 Mart 1878’de Osmanlı tarihinde benzeri görülmeyen, aleyhimizde ağır ve feci şartlar getiren Ayastefanos Antlaşması imzalandı.

Yirmi dokuz maddelik antlaşmaya göre, batıda büyük bir Bulgaristan Prensliği kurulacak; Makedonya, Batı Trakya, Kırklareli, bir Rus kuklası olarak düşünülen bu otonom prensliğe verilecekti. Kars, Ardahan, Batum Rusya’ya verilip, Karadağ ve Sırbistan’ın istiklalleri kabul edilecekti. Ayrıca Osmanlı Devleti, Rusya’ya 245 milyon Osmanlı altını harp tazminatı verecekti. Antlaşmaya göre, Rumeli’nde kesin kayıplar, 237.298 km2 toprak ve yaklaşık 8 milyon nüfus idi. İmtiyaz verilmiş Bulgaristan, Doğu Rumeli, Artvin, Tunus gibi yerler bu rakamların dışındaydı. Bunlar da ilave edilince devletin kaybı korkunçtu.

Ayastefanos Antlaşması ile, Rusların bölgede tamamen hakim bir konuma gelmeleri, Batılı devletleri telaşlandırdı. Zira Rusların, Bulgaristan yolu ile sıcak denizlere inmeleri, İngilizlerin Hindistan siyasetine ve Avusturya’nın Bosna-Hersek’i ilhakına set çekmiş olacaktı. İkinci Abdülhamid Hanın şahsi diplomasisi, bu tepkileri çok iyi değerlendirdi. Kıbrıs’ın idaresini İngiltere’ye bırakmakla, Berlin’de yeniden bir antlaşma zemini elde etmeye muvaffak oldu. Ayastefanos’un feci şartlarını hafifleten bu antlaşma ile Türkiye’nin Balkanlardaki hayatı, bir müddet uzadı .

kaynak: dallog.com


Haçlı Seferleri

Ocak 29, 2007

Papalığın teşvikiyle, Hıristiyan Avrupalıların, Müslümanlara karşı tertip ettikleri seferlerin umumî adı. En önemlisi dînî olmak üzere, siyasî, sosyal ve iktisadî sebeplere dayanan Haçlı seferlerini, Papa İkinci Urbanus, 1095 yılında toplanan Clermont Konsili’nde yaptığı konuşmayla başlatmıştır. Asırlarca devam edip, milyonlarca insanın can kaybına, devletlerin yıkılıp, ülkelerin tahrip olunmasına sebep olmuştur.

Doğu Hıristiyanlığının temsilcisi Bizans İmparatorluğu (395-1453), 1071 yılında Selçuklu Devleti (1038-1194) ile yaptığı Malazgirt Savaşı’nda yenilince, Türklere Anadolu kapıları açıldı. Selçuklu akıncıları, birkaç sene içinde Ege, Akdeniz ve Marmara kıyılarına ulaştılar ve Bizans’ın başkenti olan İstanbul’u zorlamaya başladılar. 1075’te Türkiye Selçuklu Devleti’ni kurup, İznik’i başkent yapmaları, Avrupa’nın en büyük Hıristiyan devleti olan Bizans’ı kökünden sallamaya başladı. Bu durum Avrupalıları telâşa düşürdü. Çünkü Bizans’ın düşmesi Türklerin Avrupa’ya hakim olmasına yol açacaktı. Bunun önüne geçilip, Türklerin durdurulması gerekiyordu. Hattâ Anadolu dahil bütün Ortadoğu’dan atılmalıydılar. İkinci büyük sebep ise, iktisadî idi. Avrupa, 11. asırda müthiş bir fakirlik içindeydi. Kralların sarayları bile taş yığınlarından ibaretti. Altın, gümüş ve değerli madenlerin bir çoğu, Türklerin ve doğu kavimlerinin elindeydi. Avrupa, en iptidaî maddeler için bile doğuya muhtaçtı. Ziraat, çok ilkel usullerle yapılıyordu. Sulama sistemi yoktu. Fransa, Almanya, Venedik gibi büyük sayılan Avrupa devletlerinin senelik geliri, en mütevazı Türk beylerinin gelirlerinden azdı. Halk, önüne gelenin yağma ve talanından bıkmış, bir asilzâde veya eşkıya tarafından öldürüleceği günü bekliyordu.

Bu sırada Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah vefat etmiş, iç karışıklıklar baş göstermişti. Şiî-Fatımî Devleti, Selçukluların amansız düşmanı olup, Hıristiyanların müttefikiydi. Bütün bunlar, Papa İkinci Urbanus’u Hıristiyanları birleştirerek Müslümanların üzerine saldırtmaya teşvik ediyordu. Böylece, bu papaz, Kudüs şehrini, Türklerin elinden almak için faaliyete başladı. Sadece Pierre L’Ermite isminde yoksul bir Fransız keşişi, etrafına 50.000 Fransız toplamıştı. Bunlar, Almanya’ya gelince, kendilerine 50.000 Alman serserisi daha katıldı. Macaristan’da ve Balkanlarda daha da çoğalan bu çapulcu ordusu, 1096-1270 seneleri arasında tertiplenen sekiz Haçlı seferinin ilk ordusu oldu.

Birinci Haçlı Seferi (1096-1099)

Papaz Pierre L’Ermite ve şövalye Yoksul Gautier öncülüğünde İstanbul’a gelen bu topluluk, Bizans İmparatoru tarafından hemen Anadolu’ya geçirildi. Bunlar, doğunun zenginliklerine kapılıp, yağma ve tahribatlar yaparak yerli ahaliye zulmettiler. Anadolu Selçuklu Sultanı Birinci Kılıç Arslan, İznik önlerinde bu ilk Haçlı kuvvetlerini durdurarak, kılıçtan geçirdi. Bunların arkasından Aşağı Lorraine Dükü Gedefroi Bouillon’un komutasındaki Haçlı ordusu yola çıktı. Bu orduda; birçok ünlü şövalye, soylu, kont ve dukalar vardı. Avrupa’nın bütün imkânları kullanılarak hazırlanmış olan bu ordu, 600.000 kişiden müteşekkildi. Almanya’nın Rhein kıyılarında 10.000 Yahudi’yi kılıçtan geçiren bu Haçlı ordusu, İstanbul’a doğru gelirken, ülkesinde de yağma ve katliam yapılmasından endişe eden Bizans İmparatoru Aleksios Komnenos, onlarla anlaştı. Haçlılar, erzak ihtiyaçlarının temini karşılığında, Anadolu’da aldıkları yerleri Bizans’a vereceklerdi. Antlaşma sonrası Anadolu’ya geçen Haçlılar, 1097 senesi Mayıs ayında Türkiye Selçuklularının başşehri İznik’i kuşattılar. Kanlı çarpışmalar iki taraftan da ağır kayıplara sebep oldu. Altı yüz bin kişilik Haçlı ordusu karşısında verdiği kayıplara dayanamayan Birinci Kılıç Arslan, çarpışarak geri çekildi. İznik, Bizans’ın eline geçti. Eskişehir istikametinden Anadolu’ya giren Haçlı ordusuna karşı Sultan Birinci Kılıç Arslan (1092-1107), yıpratma savaşlarına başladı. Anadolu’da Haçlıları en stratejik bölgelerde yakalayıp, âni baskınlarla imha hareketlerine girişti, pek çoğunu kırdı.

Haçlıların yanında, Bizans İmparatoru da, durumdan faydalanarak Türkiye Selçuklularının batı bölgelerindeki topraklarını işgal etti. Ermeniler ise, Türklerin Haçlılarla uğraşmalarını fırsat bilip, Toroslar’a bir müddet hakim oldular. Altı yüz bin kişilik kuvvetle Anadolu’ya geçen Haçlılar, Türklerin imha hareketi sonucu, Antakya Kalesi önlerine geldiklerinde 100.000’e inmişti. 1097 yılı Ekim ayında Antakya’yı kuşatan Haçlılar, kale içindeki Hıristiyan ahaliden birinin ihaneti sonucu, dokuz ay sonra, Haziran 1098’de şehre girebildiler. Musul Atabeği Kürboğa Beyin kumandasındaki Müslüman-Türk ordusu, Antakya’yı Haçlılardan geri almak için teşebbüse geçti. Fakat şehir alınmak üzereyken aralarında çıkan fitne, başarısızlığa yol açtı. Haçlılar, yaptıkları huruç hareketiyle, bu Müslüman ordusunu dağıttılar.

Antakya’yı alan Haçlılar, kırk bine düşen kuvvetleriyle Kudüs’e hareket ettiler. Şiî-Fatımîlerin elinde olan şehir, kısa sürede Haçlıların eline geçti. Müslüman, Musevî ve Hıristiyanların yaşadığı ve her üç din mensuplarınca da kutsal olan Kudüs, Haçlıların eline geçince, büyük bir katliama uğradı. Yetmiş bin Müslüman ve Yahudi’yi, mabetlere sığınan kadınlar ve çocuklar dahil, acımasızca kılıçtan geçirdiler. Şehrin sokakları, kan ve cesetlerden geçilmez oldu.

Birinci Haçlı Seferi neticesinde Kudüs’te Katolik Latin Krallığı, Antakya ve Urfa’da birer Haçlı devleti kuruldu. Hıristiyanlar Ortadoğu’yu bu vesile ile tanıyıp, Doğu Akdeniz kıyılarına yerleştiler. Müslümanlarca Mekke ve Medine’den sonra en mukaddes şehir olan Kudüs’ün, Şiî-Fatımîlerce Haçlılara teslimi, büyük üzüntüye yol açtı. Müslümanlar, Haçlıları Ortadoğu’dan atmak için hemen teşebbüse geçtiler. 1144 senesinde Musul Atabegi İmâdeddin Zengî, Urfa’yı geri aldı. Bu durum İkinci Haçlı Seferine sebep oldu.

İkinci Haçlı Seferi (1147-1149)

Urfa’nın Müslümanlar tarafından geri alınması üzerine, papa Eugenius’un teşviki ve papaz Saint Bernard’ın propagandası neticesinde İkinci Haçlı Seferi başlatıldı. Seferin komutanlığını, Yedinci Louis ile Almanya İmparatoru Üçüncü Konrad yapıyordu. Alman İmparatoru komutasında 75.000 kişilik ilk kafile, Konya Ovasına geldi. Bu ordu, Türkiye Selçukluları Sultanı Birinci Mesud tarafından imha edildi. Alman İmparatoru, canını zor kurtararak, beş bin kişiyle İznik’e sığındı. Fransa Kralı Yedinci Louis, 150.000 kişi ile yola çıktı. Alman İmparatorunun geriye kalmış döküntü kuvvetleriyle İznik’te birleşti. Bu kalabalık orduya karşı meydan muharebesi yapmayı uygun bulmayan Sultan Mesud, Haçlıları, Toroslar geçidine çekti. Burada büyük kayıplara uğratılan Haçlıların artıkları, Antakya’ya sığındılar. Şam’ı muhasara ettilerse de, Türkler tarafından mağlup edildiler.

Üçüncü Haçlı Seferi (1189-1192)

Selahaddin Eyyubî, Şiî-Fatımî Devletini ortadan kaldırıp, Eyyubî Devleti’ni kurduktan sonra, Haçlılara karşı harekete geçti. 1097 senesinden beri Haçlıların elinde bulunan Kudüs’ü, 1187 senesinde Hattin Zaferinden sonra ele geçirdi. Hıristiyanların birkaç kıyı şehir hariç, Ortadoğu’dan atılmaları, Avrupalıları endişelendirdi. Papa Üçüncü Clemens’in teşvikiyle Fransa ve İngiltere Kralları ile Alman İmparatoru, Üçüncü Haçlı Seferine katıldılar. Sonu hezimet olmasına rağmen, Avrupa’nın en ünlü kral, imparator ve kumandanlarının katıldığı bu sefer, meşhurdur.

Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa, kara yolu, Fransız Kralı Philippe Auguste ile İngiliz Kralı Arslan Yürekli Richard, deniz yoluyla hareket ettiler. Alman İmparatoruna, Türkiye Selçukluları Sultanı İkinci Kılıç Arslan, elçileriyle Anadolu’ya girmemesini teklif etmişse de, kabul etmedi. Türkleri dinlemeyen İmparator Friedrich Barbarossa, ordusunun büyük bir kısmını Selçuklu askerlerinin elinde kaybetti. Sonunda, Akdeniz’e ulaşamadan nehirde boğuldu. Başsız kalan ve ağır zayiat veren haçlılar, perişan bir vaziyette Filistin’e ulaştılar. İngiltere Kralı, deniz yoluyla Kıbrıs’a varıp, Bizans valisini adadan kovarak Latin Krallığını kurdu. Kıbrıs’tan Akka’ya geçen Arslan Yürekli Richard ve deniz yoluyla Akka’ya varan Fransız Kralı, uzun süren muhasaradan sonra kaleyi aldı. Kudüs’ü yeniden almak için savaştılarsa da muvaffak olamadılar. Fransa ve İngiltere kralları, acı tecrübeler ve ağır kayıplar neticesinde, Kudüs’ü alamayacaklarını anlayınca, ülkelerine döndüler.

Dördüncü Haçlı Seferi (1204)

Papa Üçüncü Innocentius’un çağrısı, Foutges de Neville’nin propagandası neticesinde Bonifacio’nun tertip ettiği bu Haçlı seferine Almanya İmparatoru Altıncı Heinrich katıldı. Papanın itiraz etmesine rağmen Haçlılar, Venedik gemileriyle İstanbul önüne geldiler. 1204 yılında, Ortodoks Bizanslılardan İstanbul’u aldılar. Şehrin zenginliği, Katolik Hıristiyanları şaşkına döndürdü. İstanbul’u yağmalayıp, tahrip ettiler. Dindaşlarına her türlü zulmü, her çeşit kötülüğü yaptılar. Bizans İmparatoru, tahtını İstanbul’dan İznik’e taşıdı. Bu olay, Bizans tarihinde ilk defa oluyordu. Nihayet İstanbul’da 1261 senesine kadar devam eden “Latin İmparatorluğu” kuruldu. Bu sefer sonunda Venedik ve Ceneviz Devletleri, Yakındoğu’da, büyük nüfuz ve toprak parçaları elde edip zenginleştiler. Haçlılar, dindaşları olan İstanbul’un Ortodoks Hıristiyanlarına, çok zulüm ve eziyet yaptılar. İstanbul’un sanat eserleri, zengin olmak hırsıyla tahrip edildi, evler yağmalanıp, binlerce İstanbullu, şehrin tarihinde görülmemiş, insanlık dışı tecavüzlere uğradı, soyuldu ve işkenceyle öldürüldü. Dördüncü Haçlı Seferinden, Müslümanlardan ziyade, Ortodoks Hıristiyanlar zarar gördü.

Beşinci Haçlı Seferi (1217-1221)

Papa Üçüncü Honorius’un teşvikiyle Macar Kralı İkinci Andrias, Kuzey Avrupa’dan gelen Haçlılarla, 1217 senesinde Akka’ya geldi. Kral Andrias, Müslümanlar karşısında dayanamayınca, geri döndü. Geride kalanlar Dimyat’a saldırıp, şehri aldılar. Daha sonra Kahire’ye yöneldilerse de Eyyubîler tarafından bozguna uğratılıp, dağıtıldılar.

Altıncı Haçlı Seferi (1228-1229)

Papa Dokuzuncu Gregorius’un teşvikiyle Alman İmparatoru Üçüncü Frederich tarafından tertip edildi. Alman İmparatoru Kudüs’e kadar geldi. Eyyubî Sultanı Melik Kâmil’in dış baskılardan bunaldığı bir devrede, Haçlıların Kudüs’e gelmeleri antlaşma zemini doğmasına sebep oldu. Antlaşma ile Kudüs Haçlıların eline geçti. Fakat Türkler tarafından mağlup edilmeleri sonucunda şehir, tekrar Eyyubîlere teslim edildi.

Yedinci Haçlı Seferi (1248-1254)

Kudüs’ün Müslümanlar tarafından alınması üzerine, Fransa Kralı St. Louis tarafından tertip edildi. Mısır’da yeni kurulan Memlûklular, Haçlıları, 1250 senesinde, Mansûre Meydan Muharebesinde mağlup edip, Fransa Kralını da esir aldılar. Haçlılar dağıldı. St. Louis, Dimyat’ı Müslümanlara verip ülkesine döndü.

Sekizinci Haçlı Seferi (1268-1270)

Antakya’nın Müslümanlar tarafından fethedilmesi ve Yedinci Haçlı Seferinin öcünü almak için Fransa Kralı St. Louis tarafından düzenlendi. Bu seferin hedefi, Kudüs olmayıp, Akdeniz kıyılarındaki Müslüman denizciler üzerineydi. St. Louis, Tunus’a çıktıysa da, salgın hastalıktan öldü. Fransa ordusu geri döndü. Bu sefer de başarısızlıkla sonuçlandı.

1096-1270 seneleri arasında, Müslümanlara karşı düzenlenen Haçlı seferleri sonucunda, bir takım Lâtin devletleri kuruldu. Bunlar, Kudüs Krallığı, Kıbrıs Krallığı, Trablus Kontluğu, Antakya Prensliği, Urfa Kontluğu, İstanbul Lâtin İmparatorluğu, Mora Prensliği, Atina Dukalığı, Kefalonya Kontluğu, Naksos Dukalığı, Saint Jean Şövalyeleri idi. Bu Lâtin devletleri, Türkler tarafından ortadan kaldırıldı ve Haçlılardan hiçbir iz bırakılmadı. Fakat Haçlı seferleri, 1270 senesinde son bulmuş değildir. Her zaman Hıristiyanlar, Müslümanlara karşı askerî kuvvet birleşiminin yanında; siyasî, kültürel ve ekonomik alanlarda da cephe birliği içinde olmuşlardır.

Asırlarca devam eden Haçlı seferleri sonucu, pek çok kan döküldü ve milyonlarca insan can verdi; nice ülkeler harap oldu. Bu seferler, dinî, siyasî, sosyal, kültürel, iktisadî birçok hâdiselere sebep oldu. Müslümanlara karşı savaşa katılmaya teşvik için, Avrupa’da bir çok Hıristiyan tarikatları kuruldu. Seferlere iştirak için Avrupalıların dindarına, maceraperestine, işsiz-güçsüzüne ayrı ayrı vaadlerle propaganda yapılıp, Müslümanların karşısında bütün bunların boş çıkması neticesinde, papalığın ve kiliselerin otoritesi sarsıldı.

Bu seferler sonunda Hıristiyanlar, Müslümanları yakından tanıdılar. Harp meydanlarında aslanlar gibi cesurca dövüşen Müslümanların, aslında çok merhametli, iyiliksever, misafirperver olduklarını yakından gördüler. Müslümanların, papazların bahsettikleri gibi olmaması, Avrupalı Hıristiyanların daha önceki düşüncelerini değiştirdi.

Papalık, bu seferlerin masraflarını karşılamak gayesiyle, Hıristiyanların ruhanî işleri için vergi almak âdetini çıkardı. Bulunduğu çevrenin kilisesine vergisini vermeyenler, Hıristiyanlıktan aforoz edildi. Misyonerler faaliyetlerini artırıp, Asya ve Afrika’da, Hıristiyanlığı yaymaya çalıştılar.

Haçlı seferlerine katılan şövalyelerin, Müslümanlar karşısında güçsüzlüğü anlaşılınca, derebeylik idaresi zaafa uğradı. Merkezî otoritenin hakimiyeti artıp, Avrupa’da krallık rejimi kuvvetlendi. Köle durumundaki köylü, toprak sahibi efendilerinden arazi alarak, mal mülk sahibi oldu. Avrupa’da aralarında büyük eşitsizlik ve adaletsizlik uçurumu bulunan sınıflar arasındaki fark, kısmen azaldı.

Doğu sanat ve medeniyetini tanıyıp, İslamî eserlere hayran olan Haçlılar, Müslümanlardan sanat ve teknik alanda birçok yenilikleri ve keşifleri öğrendiler. Pek çok eseri yağmalayarak Avrupa’ya kaçırdılar. Bu ise, Avrupa’da ilim ve tekniğin gelişmesine sebep oldu. Müslümanlardan kâğıt ve pusulayı da öğrenen Haçlılarda gemicilik çok gelişti. Venedik, Cenova, Marsilya, Pisa gibi Akdeniz limanlarının önemi artıp, ticarî faaliyetler hız kazandı. Bu şehirler, serbest bölgeler mahiyetini alıp, Batı ve Doğunun ticareti gelişti.

Haçlı seferleri neticesinde Müslümanlar, Bizanslılar ve Yahudiler çok zarar gördü. İslâm ülkeleri ve devletleri harap oldu. Yüz binlerce Müslüman; Anadolu, Mısır, Suriye ve özellikle Kudüs’te kılıçtan geçirilip, yerleşim alanları yağmalanarak yakılıp yıkıldı. Kadınlar ve çocuklar bile hunharca öldürüldü. Haçlıların kılıcından sadece Müslümanlar değil, Yahudiler, özellikle Ortodoks Bizans da nasibini aldı. İstanbul’un zenginliğine hayran kalan Latin Katolikler, şehrin sanat eserlerini zengin olmak hırsıyla yağmaladılar. Ortodoks ahaliye saldırıp mal, can ve ırzlarına ziyadesiyle zarar verdiler. İstanbullular, şehri terk etmek zorunda kaldı. Haçlı zulmü o kadar arttı ki, asırlardır İstanbul’da bulunan Bizans İmparatorluk tahtı, şehirden çıkarılıp, önceden Türkiye Selçukluları Devletinin başşehri olan İznik’e taşındı. Bizanslılar, 1261 senesinde İstanbul’u Haçlılardan geri aldılar.

Haçlı seferleri sonucunda, İslâm medeniyetini tanıyan Avrupa’da, ilim ve teknikte gelişmeler olup, merkezî otoritenin kuvvetlenmesi yanında, Müslümanlara karşı asırlarca devam edecek askerî, siyasî, iktisadî ve kültürel politikanın da tespit edilip, safha safha tatbikine sebep olmuştur.

Osmanlı Devleti’ne ve diğer Müslüman devletlere karşı, 1364 Sırpsındığı, 1389 Birinci Kosova, 1396 Niğbolu, 1444 Varna, 1448 İkinci Kosova, 1453 İstanbul, 1538 Preveze, 1571 Kıbrıs, 1683 Viyana Kuşatması, Osmanlı Devletinin yıkılması ve 1919-1922 İstiklal mücadelemizde Haçlılar ittifak edip, Müslümanlara karşı cephe aldılar. Hattâ Kudüs’ün elimizden çıkması üzerine, müttefikimiz olan Almanlar, bayram yaptılar.

Batılıların geçen asırlarda ve günümüzde, İslâm ülkelerine karşı tatbik ettikleri yayılmacılık ve sömürgecilik hareketleri, İslâm dinine saldırmaları ve Müslümanları dinlerinden uzaklaştırmak için yaptıkları bütün dejenerasyon faaliyetleri, geçmişteki Haçlı seferlerinin, hâlen soğuk savaş, kültürel ve ekonomik savaş olarak devam ettiğini göstermekte, bugün bile pek çok eserimiz çalınarak batıya kaçırılmaktadır. Aksine, batıdan ülkemize kaçırılmış bir tek eser bile görülmemiştir. Batı, her hususta bunu bugün bile tatbik etmektedir.

kaynak: dallog.com


Orhan Gazinin Kapısının Yanına Dikilen Çınar

Ocak 26, 2007

Safvet SENİH (sızıntı)
Adil bir hükümdar olan Orhan Gazi Bursa’yı fethettiği zaman, kendi insanımıza ve gayr-i Müslimlere karşı adaletli ve merhametli davranışlarını hiç terk etmedi. Bilhassa mânevî dinamiklerimiz olan din âlimlerine ve mürşitlere çok değer verdi.

O devirde yaşayan ve Geyikli Baba diye bilinen evliyaullahtan bir mürşit, Bursa’nın fethedilmesinden sonra gelip orduya yetişmişti. Halk onun geyiğine binip geldiğini söylerdi. Zaten bu yüzden kendisine Geyikli Baba diyorlardı.

Orhan Gazi, Geyikli Baba’ya çok önem veriyordu. Zaman zaman yanına gidiyor ve duasını alıyordu. Bir seferinde, İnegöl’ü, çevresindeki köyleri, tarlaları ile beraber ona vermek istemişti. Geyikli Baba da: “Bizim gayemiz Allah’ın rızasını kazanmaktır. Siz bu arazileri fakir ailelere dağıtırsanız daha büyük bir hayır işlemiş olursunuz.” diyerek, yapması gereken şeyin ne olduğu konusunda onu irşad etti.

Osmanlı sultanlarının bazıları, mürşitlerinin dergahlarına bir derviş gibi devam etmek, kalb ve ruh hayatının zevklerinden istifade etmek istiyorlardı. Fakat o mürşid-i kâmiller, sultanları, halkın işlerini görmenin ve adaleti dağıtmanın daha iyi bir hizmet olduğunu gösteriyordu. Sultan Orhan, bir ziyareti sırasında Geyikli Baba’dan dua ve himmet istemişti. Geyikli Baba da, Orhan Gaziye bulunduğu makam ve yaptığı hizmetin mahiyetini izah eder şekilde şöyle dedi: “Tahtınız, Kâbe’nin nuruna, feyiz ve bereketine mazhardır. Devletinizin eşiği de sanki halkın tavaf yerine benzemektedir. Dualarımız gece-gündüz size yöneliktir ve devamlı şekilde şerefle yükselen devletinizle beraberdir. Sevgimiz, gönül merkezimizdedir.”

New York’ta, Amerikan Milli Kiliseler Birliği’ni ziyaret etmiştik. Üç yüz bin kilisenin bağlı olduğu bu teşkilat adına Prof. Dr. Brenier ile görüşmüştük. Bize İslâmiyet’in Müslüman olmayanlara karşı tavrını, bilhassa ehl-i kitaba karşı tutumunu sordu. Biz, Türkiye’de 500. Yıl Vakfı’ndan söz ettik ve dedik ki: “Bu vakıf 1992 senesinde kuruldu. Çünkü dedelerimiz, beş yüz sene önce, 1492 yılında, Endülüs’te Müslümanlar ve Yahudiler katliama maruz kalınca, onları kurtarmaya gittiler. Müslüman, Yahudi hiç ayırt etmeden, katliamdan kaçan herkesi kurtardılar. Yahudileri de getirip, Edirne gibi şehirlerimize yerleştirdiler. Hatta 500. Yıl Vakfı’ndan Bensiyon Pinto, bize: ‘Osmanlıların bize yaptıkları iyilik, beş yüz sene öncesine dayanıyor. Çünkü Sultan Orhan Gazi, Bursa’yı fethedince, orada bulunan Museviler, onun huzuruna çıkıp; ‘Siz adil bir hükümdarsınız, insanların inançlarına saygı gösteriyorsunuz. Bizanslı idareciler bize mabed yaptırmadılar. Bize yardımcı olmanızı istirham ediyoruz.’ dediler. Orhan Gazi de, bir arsa verip bizimkilerin mabed yapmalarına yardımcı oldu. Daha sonra büyük camiler yapıldı.’ dedi. Şu anda İstanbul’daki Osmanlı döneminden kalma olan Darü’l-Aceze içinde hem cami, hem kilise, hem de havra vardır.”

Prof. Dr. Brenier, bu durumu çok takdir etti. 500. Yıl Vakfı’nın neşretmiş olduğu ve bu konuda verdiği bilgiler, bu takdiri hakediyordu.
Elhamdülillah, atalarımız, bizi utandıracak hiçbir şey yapmamışlar, bilakis, göğsümüzü kabartacak örnek bir tarih bırakmışlar.

Tekrar gönül ülkesinin sultanlarından Geyikli Baba’ya dönecek olursak, mânâ âlemine açılan nazarları ile Osmanlı Devleti’nin geleceğini ve yapacağı hizmetleri sezmişti. Bir alâmet olması için, evinin önünde bulunan çınarlardan birisini söküp, Orhan Gazinin kapısının yanına dikti. Orhan Gazi, Geyikli Baba’nın dikerken çektiği besmele ve söylediği tekbiri duymuş, ağacın köküne su bırakmasını da seyretmişti. Geyikli Baba, en son olarak da, duasını yaptıktan sonra Orhan Gaziye bakmış ve şu âyet-i kerimeleri okumuştu: “Güzel söz, kökü yerin derinliklerinde sabit, dalları ise göğe doğru yükselmiş bir ağaç gibidir ki, Rabb’inin izniyle her zaman meyvesini verir.” (İbrahim Suresi, 24-25) Böylece Osmanlı Devleti, bir ulu çınar olarak tasvir ve tespit ediliyordu.


Okulların Bahçesinde Yatan Yiğitler

Ocak 4, 2007

Talha UĞURLUEL (sızıntı)
Ağır ağır kaldırıyorum başımı saatlerdir okuduğum tarih kitabından. Ne büyük insanlarmış, ne de güzel işler başarmışlar. Dünyayı yönetirken çevrelerine ilim irfan saçmış, doğruda ve erdemde hep öncü olmuşlar. Peki ya şimdi, bu güzel insanların torunları olan bizler neden böyle olamıyoruz? Nedir bu pejmürdeliğimiz, ilim ve terbiyeden yoksunluğumuz? Nerede kaldı o büyük medeniyet? Bu düşünceler içinde yükselen başım yeniden omuzlarıma düşüyor. ‘Onları bu kadar yüce yapan şey neydi?’ diye düşünüyorum. Onların sonuna kadar bağlı olduğu, fakat bizim ihmal ettiğimiz şey neydi?

Daha fazla duramıyorum dört duvar arasında. Kaçarcasına uzaklaşıyorum tarih kitaplarımın yanından ve sokağa atıyorum kendimi. Araba gürültüleri, kalabalıklar daha bir sıkıyor içimi. Sorularımın cevabını bulamamanın sıkıntısıyla başımı dinleyecek bir yer arıyorum. Etrafıma baktığımda binlerce insanın arasında buluyorum kendimi; hiçbiri konuşmuyor, aksine hepsi sonsuz bir sükutla beni seyrediyor gibi. ‘Sorumun cevabını asıl sahiplerinden öğrenmeliyim.’ diyor ve önümde uzanan mezarlığa giriyorum.

Yürüdüğüm taş yol, beni etrafı duvarlarla çevrili bir hazireye götürüyor. Burada, Osmanlı Devleti’nin başında en uzun süre Şeyhü’l -İslâmlık yapmış Ebu’s-Suud Efendi yatıyor. Kabrinin başına gidiyorum. Ruhuna Fatihalar gönderirken, uzun uzun düşünüyorum. İçimden, ‘Sen hayatta iken herkes gelir, sorunlarını sana açar ve çaresini senin fetvalarında arardı. Ne olurdu, şöyle bir doğrulsan da bizim bu zavallılığımızın sebeplerini söyleyiversen.’ diyorum. Birden şimdiye kadar fark etmediğim bir şey gözüme çarpıyor. Ebu’s-Suud Efendinin kabrinin hemen dibinde küçük bir bina görüyorum. Ne olduğunu öğrenmek için yaklaştığımda bunun bir sıbyan mektebi, yani ilköğretim okulu olduğunu anlıyorum. Üzerindeki yazıları incelediğimde hayretim daha da artıyor. Çünkü okulu yaptıran kişi, bizzat Ebu’s-Suud Efendi. O, kendi yaptırdığı okulun bahçesinde gömülmek istemiş. Az ileride bulunan büyük Sadrazam Sokullu Mehmet Paşanın türbesine yaklaşıyorum. Kesme taştan yapılma bir kapıdan geçerek içeriye girdiğimde avlu içinde, başka yapılar da dikkatimi çekiyor. Türbenin iki köşesinde iki ayrı bina. Hele bir tanesi, çevresindeki yirmiye yakın kubbeli odasıyla ilerilere doğru uzanıyor. Bunlar Sokullu Mehmet Paşanın hayatta iken yaptırdığı medrese ve darü’l-kurra binaları. Peki Sokullu Mehmet Paşa neden kendisinin yaptırdığı iki büyük camiden birinin bahçesinde değil de burada yatmayı istemiş ve Mimar Sinan’a türbesini buraya yaptırmış?
Bütün bunlar bana bir şeyler anlatıyor gibi… Yürümeye devam ediyorum. Köşeyi döndüğümde, 19. yy’ın ünlü kaptan-ı deryalarından Hasan Hüsnü Paşanın türbesiyle karşılaşıyorum. Türbenin tam karşısında ilginç çatılı bir bina var. Kapısında “Fî hâ kütübün gayyime” yazıyor. “İçerideki kitaplar sağlamdır, kıymetlidir.” Evet burası bir kütüphane. Hasan Hüsnü Paşa tarafından yaptırılmış, hem de tam türbesinin karşısına. Buraya gelenlerden, kütüphanenin banisinin ruhuna da bir şeyler okumaları istenmiş. ‘Allah Allah, mezarlıklar içinde bir kütüphane!’ diyor ve ilerlemeyi sürdürüyorum.
Muhteşem bir türbe binasıyla daha karşılaşıyorum. Burası Osmanlı Devleti’nin 35. Padişahı Mehmet Reşad’ın istirahatgâhı. Kendisi tarafından Mimar Kemalettin Beye yaptırılmış. Hemen yanında gül kurusu renginde büyük bir bina gözüme çarpıyor. Burasının da bir okul olduğunu söylememe sanırım gerek yok. Mehmet Reşad Han, sağlığında bu okulu yaptırarak adını Reşadiye Numune Mektebi koydurmuş. Okulun bütün masraflarını da kendisi üzerine almış. İyi de, ‘neden bu mezarlığa ve türbesinin hemen yanına’ diye düşünüyorsanız, Mehmet Reşad’ın vasiyetine kulak verin derim. Türbesini bu okulun bahçesine yaptırırken, yanındakilere şöyle demiş: “Ben çocukları çok seviyorum. Yattığım yerden onların seslerini duymak istiyorum. Bu sebeple benim türbemi bu okulun bahçesine yapınız.” Eğitime bu kadar önem vermiş atalarımdan gurur duyarak buradan da ayrılıyorum.
Yolumun bir sonraki köşesinde bir eğitim kurumuyla daha karşılaşıyorum. Ama artık eskisi kadar şaşkın değilim. Burası ünlü kaptan-ı deryalardan, ayrıca sadrazamlık da yapmış Büyük Hüsrev Paşanın türbesi. Türbesinin üç yanını da hayır kurumları ile donatmış. Medfun olduğu yapının bitişiğinde büyük bir tekke var. Diğer, yanında ise talebelerin ikametleri için odalar yaptırmış. Türbesinin tam karşısına da, ampir tarzda harika bir kütüphane kurdurmuş. İşte bir tarafta din, diğer tarafta ilim… Hüsrev Paşanın türbesi bu iki güçlü kanadı yanlarına takmış gibi duruyor.

Eğitime gönül vermiş bu yiğit insanların eserleri karşısında artık bir mezarlıkta gezmediğimin farkındayım. Buraya, ‘Eyüp Mezarlığı’ deyip geçmenin yanlışlığının idrakinde olarak ilerlemeye devam ediyorum. Peki bu eğitim gönüllüleri sadece erkeklerden mi çıkmış? ‘Bayanlardan okul ve kütüphane yaptıran olmamış mı?’ derken, birkaç adım önümde sorumun cevabı ile karşılaşıyorum. 3. Mustafa’nın hanımı ve 3. Selim’in annesi Mihrişah Valide Sultan’ın, imaret, sebil ve sıbyan mektebi Osmanlı’da kadınların da hayır işlerinde erkeklerle yarıştığını anlatıyor. Eğitime o kadar gönül vermişler ki, ebedî istirahatgâhlarını okullarının bahçeleri olarak seçmişler. ‘Peki’ diyor diğer yanım, ‘Böyle hayırsever hanımlardan başka kimler var?’ Bulmakta gecikmiyorum. Aksaray’ın tam orta yerinde her gün önünden binlerce insanın geçtiği Sultan Abdülaziz’in annesi Pertevnihal Valide Sultan yapılarını hatırlıyorum. O muhteşem cami, bahçesindeki kütüphane ve ünlü Pertevnihal Valide Sultan Lisesi ile yaptırdığı bu eğitim kurumlarının yanında yatan Pertevnihal Sultan’ın türbesi. ‘Peki başka’ diyor yine şüpheci yanım. Zihnim kanatlanmışcasına Çemberlitaş’a götürüyor beni. 2. Mahmud haziresindeyim. 2. Mahmud’un fesli sandukasının yanında sessizce duran üzeri gümüş tellerle işlenmiş sandukaya bakıyorum. Sultan Abdülmecid’in annesi hayır eserleriyle ünlü Bezmialem Valide Sultan yatıyor burada. Bu hazire acaba hangi eğitim kurumunun bahçesinde diye düşünüyorum. Başımı kaldırdığımda yuvarlak alınlıklı şirin pencereleri olan pembe bir bina ile karşılaşıyorum. Burası hayırsever annemizin 1849’da yaptırdığı, Valide Mektebi adıyla meşhur okul binasıdır. Birden mektebin açılış günü canlanıyor gözlerimin önünde. Mutluluktan gözleri yaşarmış Bezmialem Valide Sultan, haremde okuttuğu talebeleriyle kapının yanında duruyor. Herkes ellerini açmış dualar ediyor. Halkın önünde duran devrin padişahı Sultan Abdülmecid ise, annesinin okulunun açılışını yaparken, halkını eğitime önem vermeye teşvik etmek için kendi çocukları Murat ve Fatma’yı da bu okula kaydettiriyor. Fransızca yayımlanan Le Journal de Constantinople gazetesinin 24 Nisan nüshasında okulun bütün masraflarının Bezmialem Sultan tarafından karşılandığını yazıyor. Yaptırdığı okulun bahçesinde yatan bir eğitim neferini daha selâmlayarak oradan da ayrılıyorum.

Bu küçük zihnî seyahat sonrasında yeniden Eyüp yollarını adımlamayı sürdürüyorum. Eyüp Camii’nin yanında, küçük bir kubbenin önündeyim. Üzerinde ‘Saçlı Abdülkadir Tekkesi’ yazıyor. Dikkatli bir tetkikten sonra buranın, devrin büyük Şeyhü’l-İslâmı Hoca Saadettin Efendi tarafından bir darü’l-hadis olarak yaptırıldığını öğreniyorum. Mimar Sinan’a inşa ettirilen ve içerisinde Peygamber Efendimiz’in mübarek sözlerinin öğretildiği bu sevimli binanın avlusuna giriyorum. Beni, İstanbul’un en büyük mezar taşları karşılıyor. Bunlar Hoca Saadettin Efendinin mezarına ait baş ve ayak taşları. Evet yanılmıyorum. Bu büyük âlim ve devlet adamı da yaptırdığı okulun duvarının dibinde yatıyor.
İleride büyük külliyeye doğru ilerliyorum. Burası Zal Mahmud Paşa Camii. Fakat burada enteresan olan şey, bir camiyi çevreleyen iki medrese olması. Caminin bir kapısı bir okula, diğer kapısı diğer okula açılıyor. Camiye girmek için okullardan birinin içinden geçmek zorundasınız. Medreselerin cami ile kucaklaştıkları noktada da Zal Mahmud Paşa ile hanımı Şah Sultan’ın birlikte yattıkları türbelerini görüyorum.

Eyüp Mezarlığı’ndaki bu kısa gezim sırasında sabahtan beri kafamı kurcalayan sorunun cevabını artık biliyorum. Eğitime büyük önem veren, bu uğurda servetlerini ortaya döken ve ölürken de bu kurumların bahçelerine defnedilmek isteyen insanlar, başka ne ile açıklanabilir ki! Zihnim eğitim neferi başka paşalar düşünüyor ve bulmakta gecikmiyorum: Çemberlitaş’taki Köprülü Mehmet Paşa Külliyesi. O da açık türbesi ve türbeyi saran medrese revakları ile o da bambaşka bir tablo oluşturuyor. Külliye’de gözlerim bu güzel okul ve bahçesinde yatan sadrazamımız dışında bir de kütüphane arıyor. Bulmakta zorlanmıyorum. Medresenin hemen arka tarafında Köprülü Mehmet Paşanın oğlu Fazıl Ahmet Paşa tarafından yaptırılmış kütüphane binasını görüyorum; içindeki paha biçilmez el yazması eserleri de…

Divanyolu’ndan aşağılara doğru indikçe, daha nice kütüphane, cami ve medrese görüyorum. Ama gözlerim okullarının bahçelerinde yatan eğitim neferlerini arıyor. Bayezid Külliyesi’nin karşısındayım. Burası âlim ve sanatkâr vasıfları ile ünlenmiş Koca Ragıp Paşaya ait… Onun da türbesi, kendi yaptırdığı sıbyan mektebi ve kütüphanesi ile çevrili. Geçmişte olduğu gibi şimdi de kütüphanesi kitap sevdalıları ile dolup taşıyor.

Koca Mustafa Paşa Caddesi’ne doğru ilerlerken başımı nereye çevirsem dev bir külliye ve insanlığın faydası için yapılmış mimariler görüyorum. Elbette ki banileri de içlerinde yatıyor. Davutpaşa, Bayrampaşa, Cerrahpaşa derken Hekimoğlu Ali Paşaya geliyorum. Devasa bir cami ve camiye girmek için altından geçmeniz gereken bir kütüphane… Bu kütüphanenin altından geçen herkese, “Benim içimdeki kitapları okumadan geçme.” der gibi bir hali var. Avluya girer girmez de, Ali Paşanın türbesi ile karşılaşıyorum. Bir kez daha halkının ilim ve irfanı için bütün gayretini sarf eden bu eğitim gönüllülerine Fatihalar gönderiyorum.
Paşaların arasında, Eyüp’teki Hasan Hüsnü Paşa gibi ömrü gemilerde geçenler de var. ‘Denizcilerin okul yaptırmakla ne işi olur?’ diye düşünecek oluyorum. Ama zihnim yanıldığım konusunda beni hemen ikaz ediyor. Birçok denizci paşanın adı geçiveriyor aklımdan. Cezayirli Hasan Paşayı, Barbaros’u ve Kılıç Ali Paşayı hatırlıyorum.

Paşaları ve kadınefendileriyle eğitime hizmet etmiş bu güzel teb’anın padişahını düşünüyorum birden. ‘Bunlar yüzyıllarca dünyaya hükmetmişler. Yığın yığın altın ve mücevhere sahip olmuşlar; devasa sarayları, ihtişamlı şatoları olmalı.’ derken, şimdiye kadar gördüklerimin kat kat daha büyüğü devasa yapılar zincirinde buluyorum kendimi. Muhteşem camileri merkezine alan bu yapılarda insanlığın faydasına ne ararsanız görebiliyorsunuz. İlim adına sıbyan mekteplerinden medreselere; kütüphanelerden, kervansaraylara kadar ne ararsanız var: İmaretler, hamam, darü’l-kurra, darü’l-hadis, tabhane, sebil, çeşme… Tabii her külliyenin kalbinde de orayı yaptıranın türbesi.

Bu hayırsever padişahlardan birkaçını ziyaret etmek istiyorum. İşte İstanbul’un şanlı Fatih’i ve onun bize armağanı olan büyük Fatih Külliyesi. İşte ilme ve irfana verilen önemin sembolü yapılar dizisi. Dev külliyenin tam ortasında her şeyin Allah rızası için yapıldığını anlatan muhteşem bir cami. Caminin yanında yüksek bir kütüphane ve ikisinin arasında da Fatih Sultan Mehmet’in türbesi. Ve bu üçlüyü sağdan ve soldan çeviren, Akdeniz ve Karadeniz Medreseleri olarak adlandırılan sekiz adet dev fakülte binası.

İstanbul’un dördüncü tepesine tırmanıyorum. Buradan eski İstanbul’u seyretmek çok güzel. Ama yanımdaki devasa yapıya bakmaktan şehre pek bakamıyorum. Çünkü karşımda bütün bir Osmanlı coğrafyasının en büyük külliyesi duruyor. Cami etrafında insanlık için yapılmış tam 22 binadan oluşan dev bir hayır kurumu var. Evvel, sani, salis ve rabi medreseleri, tıp medresesi, şifahane ve diğerleri. Gözlerim Kanuni’nin türbesini arıyor. Tam aradığım yerde buluyorum. Bu eğitim kurumlarının ortasında ve darü’l-kurra binasının hemen yanında. Yattıkları yerde devamlı Kur’an okunmasını istedikleri için türbelerini Kur’an okullarının yanına yaptırmışlar. Sultanahmet Camii’nin banisi 1. Ahmet de bu büyük külliyenin dibindeki darü’l-kurra ve darü’l-hadisin yanında yatıyor.

Sorularıma cevap bulmanın rahatlığıyla yerimden doğruluyorum. Çünkü artık atalarımı zirveye taşıyan sırrı biliyorum. ‘Peki bizler acaba ne zaman bu güzel vasıflara erecek ve o ahlâkî seviyeyi yakalayabileceğiz? Bizim de eğitim kurumlarının bahçelerinde yatan yiğitlerimiz olmayacak mı?’ diye düşü-nürken, telefonum çalıyor. Van Yüzün-cü Yıl Üniversitesi Tarih Bölümü’nden arkadaşım olan Bahaddin Hocanın birkaç gün önce Özbekistan’da bir trafik kazasında vefat ettiğini öğreniyorum. Bahaddin Hocanın ailesine taziyeye gidecek arkadaşlarım beni de çağırıyorlar. Buluşuyoruz ve Bahaddin Hocanın ailesinin oturduğu Yuşa Tepesi’ndeki evlerine doğru yola çıkıyoruz. Mahallenin girişinde büyük bir kalabalıkla karşılaşıyoruz. Özbekistan’daki okulun yetkilileri, Bahaddin Hocanın Türkiye’nin dört bir yanından gelen arkadaşları, herkes orada. Herkes onu ve arkada bıraktığı güzel hizmetleri konuşuyor. Bahaddin Hocanın vazife yaptığı okulun müdürü de orada. Yanına sokuluyoruz. O ise çevresindeki gözü yaşlı kişilere, genç yaşta vefat eden öğretmenini anlatıyor: “Beş yıldır birlikteydik Bahaddin Hocayla aldığı maaşın tamamını şahsına kullandığını görmedim. Yoksul öğrenci velilerine hep iaşe ve elbise temin etmeye çalışırdı. Vefatından sonra ajandasını açtık. Bir gece önce sanki vefatını anlamışçasına ajandasının son sayfasına şunları yazmıştı: ‘Ebu Eyyube’l-Ensari Hazretleri İstanbul kuşatmasında vefat edeceğini anlayınca;

– Beni surlara en yakın yere defnedin ki, yattığım yerden ileride İstanbul’u fethedecek o şanlı komutan ve askerlerinin kılıç şakırtılarını, at kişnemelerini duyabileyim, demişti. Öldüğümde beni de okulumun bahçesine defnediniz ki, yattığım yerden talebelerimin seslerini duyabileyim.”

Müdür bey artık konuşamıyordu. Herkes hıçkırıklara boğulmuştu. Evet sabahtan beri beni huzursuz eden soruların tam cevabını işte şimdi bulmuştum. Eğitim ve öğretim çok önemliydi; kendini insanlığın yetiştirilmesine adayacak eğitim gönüllülerine ihtiyaç vardı. Bu kişiler o kadar kendilerinden geçmeliydiler ki, onlara en sevimli gelen yer, okulları ve öğrencilerinin yanı olmalıydı. Ebedî istirahatgâhları olarak akıllarına bir tek yer gelmeliydi: Kendi okullarının bahçeleri…