Şiilikte bulunan Mehdilik inancı ile Ehl-i Sünnetin Mehdilik inancı arasındaki farklar nelerdir ?

Temmuz 6, 2007

Şiîlikte Mehdî

Genelde Şiî fırkalarında gizli bir imam inancı vardır ki bu Mehdî’dir. Mehdî imamlarda bulunan bütün özelliklere sahiptir. Allah’ın yardımıyla birgün mutlaka ortaya çıkacaktır.

Şiî mezheplerine göre, Hz. Ali’nin oğlu Muhammed bin el-Hanefiyyenin, imamların zahiren öldükleri, fakat sonradan geri gelecekleri inancı yaygındır.

Hz. Ali’nin şehid edilişi, Hz. Hasan’ın hilafeti Hz. Muaviye’ye terk edişi, sonradan zehirlenişi ve Hz. Hüseyin’in de Kerbelâ’da acı bir şekilde şehid edilişi, Şiîleri hilafetin elden gidişi noktasında ümitsizliğe itmiş, Şiî ileri gelenleri taraftarlarına ümit vermek, dağılmaktan kurtarmak için hilafetin Emevîlerden alınacağını yaymaya başlamışlardır. Mehdî, başlangıçta ileride gelecek Şiî bir idarenin başına geçecek bir sembol olarak düşünülerken, sonraları gerçekten başa geçeceğine inanmışlar ve bunu inanç esasları içerisine katmışlardır.

İmamiyeden bir grup, hükümetin tekrar kendi ellerine geçeceği hakkında söylenenleri, şahısların geri gelmesi, ölülerin dirilmesi şeklinde tevil etmişlerdir. 1

Aslında, Şiî gruplarının herbirinde Mehdî el-Müntazar (Beklenen Mehdî) inancı farklı farklıdır. Biz bütün bu gruplarının herbirinin inancını zikretme yerine en meşhurlarından birkaçının bu konudaki görüşlerini buraya alalım.

İmamiye Şiası içerisinden çıkan Babîlik ve Bahaîliğin kurucusu Mirza Ali Muhammed, Mehdî olduğunu ilan etmiştir. Daha sonra yerine geçen Mirza Hüseyin Ali de kendisi hakkında aynı görüşleri savunmuştur.

Hindistan’da emperyalistlerce beslenen Kadıyanîliğin kurucusu olan Mirza Gulam Ahmed’in de kendini hem Mehdî, hem de Mesih ilân ettiğini görüyoruz. Gulam Ahmed, Ehl-i Sünnet ve Şia’nın Hz. Mehdî’nin Hz. Fatıma’nın soyundan geleceğiyle ilgili rivayetlerini ise inkâr etmektedir.

Şia’nın en mûtedillerinden biri olan 740’de Zeyd bin Ali tarafından kurulan Zeydiyenin pek çok fırkasında mehdî inancı yoktur. Carudiye kolu, isim benzerliği sebebiyle Muhammed bin Abdullah’ı sahibü’z-zaman diye tanıtmış, Mehdî olduğunu yaymışlar, Haşim Oğulları, Ebû Talip Oğulları, Abbas Oğullarının hepsinin bîat etmesini sağlamışlardı. Sonradan Abbasî halifelerinden Mansur’la arası açılmış ve onun tarafından öldürtülmüştür. Fakat taraftarları tâbîlerinin dağılmaması için onun gerçekte ölmediğini, birgün tekrar geleceğini yaymaya çalışmışlardır.

İmamiyenin farklı kollarına göre farklı imamlar Mehdî olarak kabul edilmiş, birgün geri geleceğine inanılmıştır. Kıt’iye koluna göre on ikinci imam Beklenen Mehdîdir.

İmamiye’nin İmam-ı Cafer’in büyük oğlu İsmail’e dayanan kolu İsmailiyeye göre Mehdîlik başarı için şarttır. İmam Ubeydullah’ı beklenen Mehdî olarak görmektedirler.

İmamiyenin iki önemli kolundan biri olan İsnâaşereye göre on ikinci imam Muhammed bin Hasan el-Askerî kaybolan mehdîdir, birgün gelip icraatını yapacaktır. Onun iki defa gaybûbeti olmuştur. İlk olarak Hicrî 870’de babasının vefatı üzerine gizlenmiş, gaybûbet-i suğra (küçük gizlilik) denen bu gizlenmesi 940 yılına kadar devam etmiştir. Bu esnada bile halkla irtibatını kesmemiş, bunu dört sefirle (nâib) yürütmüştür. 940’tan başlayıp günümüze kadar devam eden gizliliğine de gaybûbet-i kübrâ (büyük gizlilik) denilir.

İmam Muhammed Mehdî ümmetin bozulduğu, fesadın kol gezdiği âhirzamanda yeniden gelip zulümle dolan dünyayı kılıncıyla düzeltecek, hak ve adaletle dolduracaktır. Şia’ya göre Mehdî’nin gelişinden önceki alâmetler hemen hemen çıkmış durumdadır.

Şiîler bu görüşlerine Kur’ân’dan bazı işaretler de bulurlar. Konuyla iligili hadislerin de mütevatir olduğunu söylerler. Onlara göre Mehdînin çıkışını inkâr etmek dinden çıkmaya yeter.

Ehl-i Sünnette Mehdî

Ehl-i Sünnete göre Mehdî inancı, Allah’a, peygambere, kadere îman gibi dinin temel inanç esasları arasında yer almaz. Zarûriyât-ı diniyeden değildir. İlk dönem akàid ve kelâm kitaplarında yer almayan Mehdî konusu, hicrî ikinci yüzyıldan itibaren vâizler vasıtasıyla hayal kırıklığına uğrayan halk kesimine ümit vermek maksadıyla işlenmeye başlanmıştır. Tartışmaların yoğunlaştığı hicrî 5. yüzyıldan itibaren Sünnîlerde konuşulmaya, 8. yüzyıldan itibaren de fer’î bir konu olarak kelâm kitaplarında yer almaya başlamıştır.

İlk mutasavvıflarda Mehdînin konuşulduğunu pek görmüyoruz. Sonradan keşf ve mükâşefe yoluyla Mehdîden bahsetmişlerdir. 2 Bilhassa Muhyiddin İbni Arabî bu konuda birçok değerlendirmeler yapmıştır.

————————–
1 Âlûsî, Ruhu’l-Meânî, XX:22.
2 İbni Haldun. A.g.e., II:138.

Şaban Döğen
sorularlaislamiyet.com

Reklamlar

Varlığın Anlamı

Temmuz 4, 2007

Çağımızın büyük İslâm mütefekkiri, Allah’ın varlık ve birliğine delil olarak şu misal üzerinde ısrarla durur: “Toprağa düşen bir tohumun çimlenip ağaç olması veya anne karnındaki döllenmiş yumurtanın neticede insan olarak gün yüzüne çıkması için üçüncüsü olmayan iki alternatif vardır: Ya yumurtanın insan olma veya tohumun ağaç olma sürecinde rol alan moleküllerin herbiri yerini, vazifesini, çevreyi ve diğer organ ve yapılarla olan münasebetlerini bilecek bir şuur ve ilme sahiptir; veya onları bütün bu saydıklarımızı bilen Biri yerli yerine yerleştirmektedir.”

Çağımız mütefekkirinin ısrarla üzerinde durduğu bu gerçek zihnime çok kuvvetli bir delil olarak görünmüyordu. “İşte herşey olup bitiyor. Ağaçlar meydana geliyor, insanlar doğuyor; belli sebepler ve program çerçevesinde bunlar mey dana geliyor” diyordum. Derken bir gün zihnimde şafak attı ki, herşeye içinden bakıyor ve Yaratıcı’yı şuur dışı kabullenme çerçevesinde meseleye yaklaşıyordum. Bir an için bir Yaratıcı’nın olmadığını düşündüm ve o anda birdenbire kendimi dipsiz ve kapkaranlık bir boşlukta hissettim. Şu muazzam kozmos, şu şaşmaz nizam birdenbire kapkaranlık bir kaos halinde etrafımda dönmeğe başladı.

Bu durumdan kurtulmak ve verilen örneği daha iyi kavramak için bilimin vardığı neticeler ve yapılan bazı deneyler üzerinde fikir ve düşünce seyahatine başladım. İşte, size bu seyahatten bazı parçalar:

Bilim adamları, anne karnında embriyonun nasıl geliştiğini, simetrik ve asimetrik oluşumların nasıl gerçekleştiğini genel hatlarıyla çözebilmişlerdi. Ancak embriyonun ve onun gelişmesinde yapı taşları görevi yapan moleküllerin sol sağdan nasıl ayırdığı, organların yerlerinin nasıl belirlendiği, hiç şaşırmadan nasıl kiminin gidip göze, kiminin kulağa, kiminin ayağa… yerleşeceğinin nasıl tesbit edildiği; organların ihtiyaçlarının nasıl bilindiği ve organlar arası haberleşmenin nasıl sağlandığı konularında bugün çok az şey bilinmekteydi. Öyle ya daha ilk günden itibaren gelişmeye başlayan embriyo, annenin aldığı gıdalarla büyümekte, gıda olarak embriyoya ulaşan besin molekülleri, bilinmez bir şekilde vücudun alacağı şekli, organların yerini, bedendeki bütün organların ve hücrelerin birbiriyle olan münasebetlerini ve hatta o varlığın kaderini biliyormuşçasına, mükemmel ve eşsiz bir varlık oluncaya değin çalışmaktadırlar. Bütün insanlar, hatta hayvanlar hatta bir dereceye kadar bitkiler, aynı elementlerden meydana geldikleri ve benzer organlara sahip oldukları halde karakter, sima, arzu… gibi çok çeşitli özellikler ve ayrıca parmak uçlarına varıncaya kadar, şahıslarına has ayırıcı özellikler taşımaktadırlar. İşte hergün milyonlarcasına şahid olunan bu oluşumların gerçekleşmesi için iki alternatif vardır: Ya bu moleküller sonsuz bir ilim, irade ve kudrete sahip veya bütün bunlara sahip Biri var, onları yerli yerine yerleştiriyor. O kadar yerli yerine ki, bir genin yanlış yerde, zamanda ve uygun olmayan miktarlarda okunması, göze gidecek bir molekülün bir başka yere gitmesi, neticede ölüme varacak oluşum bozukluklarına sebeb olmaktadır.

Buna güzel bir örnek ABD’de yapılan bir çalışmadır. ABD Houston Baylor Tıp Fakültesi’nde beyaz fareleri renkli fare haline getirebilme üzerinde çalışan Paul Overbeek ve arkadaşları, bu maksatla pigment üretilmesinde rol alan renk genini, beyaz farenin tek hücreli döllenmiş embriyosuna zerkettiler. Bu farenin yavrularını çiftleştirdiler ve torunlardan herhangi bir renk değişimi görülmediği gibi, tersine yarısı bir hafta içinde öldü. Overbeek bunun sebebini şöyle açıklıyordu:

“Fare embriyosuna enjekte ettiğimiz gen fonksiyonunu kaybetmişti. Embriyonun genom kütüphanesinde bu renk geninin diğer genlerle etkileşimi, bu genin mesajının okunmasını engellediği gibi, diğer genlerin de doğru çalışmasına mani olmuştu. Gelişim sırasında mide, karaciğer, kalb kısaca bütün iç organları ters yerlerde oluşmuştu. Pankreasla böbrekler tamamen hasara uğramıştı. Anladık ki, şu aşamada herhangi bir gen transferini başarabilme şansımız, farede tahmin edilen gen sayısı olan 100.000’de birdir. Farenin genom kütüphanesinde bulunan her bir gen diğer 100.000 gen ile bağlantılı olarak fonksiyon görmektedir.”

Görüldüğü üzere sahip olduğu ilim, şuur, iradeyle bütün varlığın emrine verildiği insan, ancak deneme-yanılma yoluyla tabiat kitabının sırlarını öğrenebilmektedir. Hâlbuki insanın doğrudan müdahalesinin olmadığı yaratılışta, deneme ve yanılma yoktu ve yeraltına düşen her tohum toprağını bulmuş, ısı ve su gibi gerekli ve yeterli şartlar oluşmuş ise, arızasız ağaç haline gelmekte ve anne karnında aşılanmış yumurtacık da neticede şuurlu, canlı, her türlü maddi ve manevî melekelerle donatılmış bir varlık halinde canlılar dünyasına gönderilmektedir. Gerçekten yaratılışın tecellileri olan varlıklarda, mutlak bir irade, mutlak bir kudret ve mutlak bir ilmin tecellisini görmemek mümkün değil. Kâinatta her partikülü yerli yerine yerleştirmek, ayrı ayrı her bir varlığı, birbiriyle olan münasebetle içinde tanımayı gerektirir. Aynı kaynaktan gelen benzer molekülleri aynı yapıda, ayrı sima, ayrı karakter ve ayrı kadere sahip varlıklar halinde ortaya çıkarması, herşeyi bilen bir ilim, herşeye gücü yeten Kudret ve dilediğini dilediği gibi yapan bir İradenin varlığını ispatlamakta değil midir?

Hakikat böyle iken biyoloji ve fizik deki materyalizm yörüngeli bilim adamları yaratılışa hadiselerin içinden yaklaşmakta ve kâinatın dış yüzünde otomasyon(kendi kendinelik) perdesini aşamama sancısını çekmektedirler. Evet, herşey belli prensipler ve sebebler çerçevesinde olup bitiyor ve bu olup bitenleri laboratuarda incelemeyi kendine meslek bir grup bilim adamı da, olup bitenlerin üstündeki Varlığı laboratuara sokmaya çalışmaktadırlar Oysa bu Varlığı laboratuarda görmeye çalışmak, Onu yaratıcı değil, yaratılmış; ezeli değil sonlu; madde ötesi değil maddi; namütenahi değil sınırlı yapacak ve bilim adamını da adeta Onun da üstünde bir mevkiye oturtacaktır İnsan bu noktada soramadan edemiyor. Yoksa materyalist bilim adamının istediği varlığın üstünde tanrılaşmak mıdır? Böyle değilse Yaratıcı’yı yaratılmışların içinde aramanın herhangi bir mantığı olabilir mi? Ayrıca Allah’ı kabul etmeme adına ya şuursuz ılımsız iradesiz, cansız maddeye veya bizatihi varlığı olmayan yine şuursuz, bilgisiz iradesiz ve cansız sebeblere ve tabiat, kanun gibi kavramlara mutlak irade, mutlak kudret ve mutlak ılım yüklenmeye çalışılmakta. Bazen de hayat ve ezeliyete takılınıp kalınarak, maddeye ezeliyet veriliyor veya kâinatta tesadüflere yer olmadığını göre göre ve bile bile herşey tesadüflere bağlanıyor. Eğer tesadüfler varlığa yön verecek ve cansız maddeye hayat kazandıracak kadar güçlü ise, niçin hayatımız bütünüyle tesadüflere bırakılmıyor? Mutlak ilim, irade ve kudrete işaret eden kâinatın varlıkları için bu vasıflara sahip bir Varlığı kabul etmeyenler, şuursuz, cansız, ilimsiz ve iradesiz maddeye veya sebeblere yoktan var olma ve var etme özelliğini ilim adına nasıl verebiliyorlar? Bütün bunlar düşünülmesi gereken sorular..

Malumdur ki, bilim gözlem ve deney kadar, ortaya atılan hipotezler ve teorilerle gelişir. Öyleyse varlığa ve var oluşa Allah’ın eserleri açısından ve O’nun hesabına bakmak veya yaklaşmak, niçin bilime ters olsun aksine bilimin gereği olan bir yaklaşım tarzı değil midir?

Şimdi de bilimin yaratılış noktasında takıldığı noktalardan biri olan ezeliyet gerçeğine bir göz atalım: Yukarıda arzetmeye çalıştığımız gibi cansız, şuursuz, ilimsiz, iradesiz, kudretsiz maddeye ezeliyet bahşetme hamakatine düşmeyenler, varlığın bir başlangıcı olduğunu kabul etmekte, fakat başlangıcın öncesini izah edememektedirler. Oysa önce insan varlığın bir parçası olarak kendisinin de sınırlı bulunduğunu, ilminin de varıp bir sınıra dayanacağını kabul etmek zorundadır. Aksi halde ortaya sonsuzluk iddiası çıkar ki, bu da insanın kendini Yaratıcı’nın yerine koyması demektir. Varlık, Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellisinin neticesidir. İnsan, bu tecellilerin neticelerini inceler, onları tanıyabilir ve bilebilir; bundan sonra Zat ve Zatî tecelli gelir ki, O, hiçbir zaman yaratılmışın cinsinden olamayacağı için, bir Mevcud-u Meçhuldür. Bilim oraya yol bulamaz. Yoksa bilenin bilinenden büyük olması kuralınca, insan -hâşâ- Allah’ın ötesinde bir yere çıkmış olur. Bu ise, muhallerin en muhalidir. Şu halde, insan önce sınırlılığını idrak etmelidir.

İkincisi, insan sonradan meydana gelme, bir varlık olarak zamanın içindedir. Zaman yaratılışla başlamıştır ve zamanın sınırlarından sıyrılmadan ezeliyeti, yani zamansızlığı kavramak mümkün değildir. Bu da akılla değil, amelle, tecrübeyle ve vicdanla elde edilir. Dolayısıyla, yaratılmışı inceleyen bilim buna yol bulamaz.

Müslüman kelamcılar, Allah’ın varlığını ispat için eski dönemde “teselsülün batıl oluşu” deliline sarılmışlardır. Buna göre kâinatta apaçık bir değişim vardır. Sürekli doğum ve ölüm vardır. Doğan, ölen ve değişen şeyler ancak sonradan meydana gelme olabilir. O halde sonradan meydana gelen şey, bir meydana getirene muhtaçtır. Çünkü görüyoruz ki, hiçbir şey kendi kendini meydana getiremiyor. Varlığın en şuurlusu, güçlüsü ve iradelisi olan insanın bile yaratılışında, hususiyetlerinde, hatta bedeninin fizyolojik fonksiyonları üzerinde hiçbir rolü yoktur. Öyleyse, her sonradan olan, bir Olduran’a her yaratılan bir Yaratan’a muhtaçtır. Mesela anneyi çocuğun, yumurtayı da tavuğun yaratıcısı kabul etsek bu yaratıcılar silsilesi ilânihaye gidemez ve bir noktada durmak zorundadır. Bu noktadan sonra Müsebbibü’l-Esbab yani sebepleri yaratan ve varlığı harekete geçiren Yaratıcı başlar ve O sonsuzdur, ezelidir, yaratılmamıştır ve varlığı kendisindendir.

Hakikatte kelamcıların yaptığı gibi varlığın başına kadar uzanmaya da gerek yoktur. Kâinatta her bir varlık, her bir oluşum, her bir hâdise, İlim, İrade ve Kudret’i ortaya koymaktadır. Şu anda herşeyin belli sebebler ve program çerçevesinde olup bitmesi bizi aldatmamalıdır. Bir defa hayatımızı sürdürebilmemiz için sürekli gelen İlahi tecellilere, istikrara çekecek bir programa bir perdeye ihtiyacımız var ki, bunu da sebebler yapmaktadır. Yani sebebler, kâinattaki durmamacasına akışın üzerine çekilmiş bir örtüdür. İkinci olarak sebebler ve programın varlığı nominal, yani zihinde var olan bir varlık çeşididir. Biz sonuçlara bakarak, sebeblerin ve kanunların var olduğuna inanıyoruz. Ancak bilinmesi gereken nokta; sebeblerin ve kanunların varlığını kabul veya red etmenin Yaratıcı’nın varlığını göz ardı etmeyi gerektirmediğidir.

Kâinat her bir cümlesi, herbir kelimesi, her bir harfi birbiriyle alakalı bir kitaptır. Allah, isimlerinin tecellileriyle bu kitabı adeta konuşturmakta ve insana okutmaktadır. Bu kitabın aslı ve asıl manası, O’nun ilmindedir. Yani kâinat varlık sahasına çıkmadan önce Allah’ın ilminde manalar halinde vardı. Bu ilmi (manevi) varlığa İrade ve kudret taalluk edince, bu ilim cümleler, kelimeler ve harfler halinde(eşya ve hadiseler) görüldü. İşte Allah’ın zaman şeridine taktığı şu kâinat, ezeli İlmi üzerinde Kudret ve İradesiyle tecellisinin neticesidir. İlmi vücudu olan varlıklar, üzerinde Kudret ve İradenin tecellisiyle varlık sahnesine çıkmakta, ölmekte, yeniden Kudret’den ilme, Kudret dairesinden İlim dairesine geçmektedirler.

Kitap yazmaya karar vermiş bir insanın zihninde, bu kitabın varlığı mana halinde mevcuttur ve bu mananın dışta bilinmesi, onun harfler ve kelimeler kalıbını giymesini gerektirir; ayrıca, kitabın harf ve kelimelerdeki maddi varlığı yok edilse bile, yine manevi varlığı sahibinin zihninde, hatta bir defa yazıya döküldükten sonra onu okuyan binlerce insanın zihninde mevcudiyetini korumaktadır. Bunun gibi, kâinat da, bir kitap olarak, Allah’ın ilminde mevcuttur. Yaratılmadan önce de mevcuttu. Allah’ın daha başka isimleri ve daha başka tecellileri vardır. Nasıl ilmine irade ve Kudreti’nin taallukuyla kâinat ortaya çıkmışsa, Kelamı’nın taallukuyla da, İlahi Kitaplar ve onların en sonuncusu ve mükemmeli olan Kur’an ortaya çıkmıştır. Kur’an, Peygamber Efendimiz’e vahy edilmekle insanın anlayabileceği şekilde had ve kelimeler kalıbını giymiş ve kitap halinde arz-ı endam etmiştir. Dolayısıyla, Kur’an ve kâinat iki ayrı tecelliden ibarettir ve yine İslâm’da Kur’ân’la, dinle, onun bir başka platformdaki şekli olan kâinatı inceleyen ilimler arasında hiçbir çatışma olamaz. Çatışma olsa olsa bilim adamlarının zihninde olur. Bu sebeple, İslâm ve ilimlerin konusu olan kâinata aynı gerçeğin ki faklı ifadesi olarak bakabiliriz.

Allah’ın varlığı, varlığın asıl manasıdır. Doğmalar, ölmeler, meydana gelmeler, meydandan çekilmeler, kısacası bütün hadiseler, ancak böylece bir anlam kazanır. Düşünün ki, kâinatta tek bir varlığın, bir elmanın bile fiyatı kâinat kadardır ve kâinat için pek büyük masraf yapılmıştır. Buna rağmen, pek çok varlık doğar doğmaz ölmekte, pek çoğu ancak birkaç saniye yaşamakta, insan gibi, varlığın kaymağını oluşturan bir yaratık bile ortalama 60 yıl ömür sürmektedir. Böylesi kısa bir ömür için bu kadar masrafa, ‘uçsuz bucaksız’ bir kâinata ne gerek vardı denebilir. Neticede her şey bir yoklukta son buluyorsa, bu hayata ne gerek vardır? Eğer, bu hayatın, ötesinde sonsuz bir hayat yoksa, şu olup-bitenler, şu hayat, şu kâinat bir oyun ve eğlenceden ibaret olmaz mı? Oysa, öyle değildir. Her şeyde sonsuz bir mana vardır, sonsuz bir Kudret, İlim ve İrade nümayandır. Her şeyde apaçık bir kasıt, yani bir maksat gözlemlenmektedir. Dolayısıyla her şey, her hadise, her varlık bir kelime olarak Allah’ı anmakta, O’nu gözler önüne sermekte; her varlığın hayatı doğrudan O’na bakmaktadır. Allah, ezelî olduğu gibi ebedidir de. Şu halde, ezeli ilimden gelen her şey, ebede gitmektedir. Allah’ın ebedi oluşu ve ebedi hayat, kâinatın yaratılışı, doğma ve ölmelerin asıl anlamını oluşturmaktadır. Aksi halde, kendi başına her varlık değersiz bir sıfır, kâinat da kocaman bir sıfır olur. Bu anlam, sonsuz sayıda sıfırların önündeki 1 (bir) gibidir. Bu mana görülmezse, bu sıfırlar, her türlü İlahi tecellileri ve güzellikleri soğuran, emen birer ‘kara delik’ olurlar. Bu mana ise imanla görülür. İman kara deliklerin karanlığını gideren, her köşeyi aydınlatan neticede varlıktaki pırıl pırıl mânâyı, gayeyi ve güzelliği gösteren nurun tâ kendisidir.

Ubeydullah Akyüz
sizinti.com.tr


Mehdi ve Deccal

Haziran 15, 2007

Ahirzamanla alakalı hadislerin bir kesinlik ifade etmemesi insanları her dönemde bir Mehdi, Deccal arayışına itmiştir. Bunun hikmeti nedir ?

Dünya bir imtihan meydanıdır. Soruların cevaplarını vermenin imtihanla ilgisi olmadığı gibi, dünya imtihan salonunda da herşeyin, zorla kabul ettirecek derecede ap açık olması beklenmemelidir. Akla kapı açılacak, irade elden alınmayacaktır. Kişi delillere bakarak gerçekleri görecek, Deccal’ı, Mehdî’yi tanıyacaktır. Peygamberlerin mûcizelerinin bile kanaat vermek için olduğunu, zorlayıcı olmadığını biliyoruz. Yıldızlarla Lâ ilâhe illallah yazma kàbilinden olsaydı o zaman herkes inanırdı.

Cenab-ı Hak, imtihan sırrı gereği bazı şeyleri bazı şeyler içerisinde gizlemiştir. Kıyametin kopma vakti dünyanın ömrü, insanın eceli kendi ömrü içinde, Kadir Gecesi Ramazanda, Cuma günü yapılan duânın kabul vaktinin Cuma gününde gizlendiği gibi.

Bunların gizli tutulmasında birçok sır ve hikmetler vardır. Meselâ ecel gizli olduğu için insan her dakika hem ecelini bekleyebilmekte, hem de yaşayabileceğini düşünerek hem dünyasına, hem de âhiretine birlikte çalışabilmektedir. Kıyametin kopması da böyledir. Her asırda Kıyametin kopabileceğini düşünen insanlar, hem âhiretlerine, hem de kopmayacağını göz önüne alarak dünyayı îmara yönelebilmektedirler.

Musibetlerin vakitlerinin belli olmamasında da birçok hikmetleri vardır. Eğer bir kişi musibetin ne zaman geleceğini bilseydi, onu beklerken o musibetten on kat daha fazla mânevî bir musibet çekerdi. Halbuki gizli olunca, insan, son âna kadar mutlu bir hayat sürebilmektedir. İşte bu hikmetleri sebebiyledir ki İslâmda gaybtan haber vermek yasaklanmıştır.

Sorumluluk ve îman hakikatleriyle ilgili olmayan gaybî hadiselerden izn-i Rabbanî ile haber verenler de yalnız gizli bir işaretle, perdeli ve kapalı haber vermekle yetinmişlerdir. Hatta Tevrat, İncil ve Zebur’da Peygamberimiz hakkında gelen müjdeler ve haberler dahi bir derece perdeli geldiği için o kitapların bir kısım tâbileri tevil edip îman etmemişlerdir. Fakat îman ve itikadla ilgili meseleleri açıkça bildirmek ve tekrar etmek, teklif ve imtihan sırrının gereği olduğu için Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan ve Tercüman-ı Zîşanı (a.s.m.) istikballe ilgili olayları kısaca, âhiretle ilgili hadiseleri ise tafsilâtıyla haber vermişlerdir.(1)

Deccal, Mehdî gibi kimselerin gizli tutulmalarının bir hikmeti de hakla bâtıl mücadelesinde her asırda, herkesin kendi safında yerini alması içindir. Bilindiği gibi hakla bâtılın mücadelesi Hz. Âdemle birlikte başlamış, Kıyamete kadar da devam edecektir. Geçmiş çağların nemrudları, firavunları, Ebû Cehilleri vardı ve bunların herbiri birer deccaldı. Her asrın da kendine göre deccalları vardır. Âhirzamanın Deccalı ise en büyüğüdür.

Peygamberimiz (a.s.m.), “Otuz kadar deccal gelmedikçe Kıyamet kopmaz”(2) buyurarak her asrı bu uyanıklığa sevk etmek istemiştir.

Bu gerçek, her asrı Kıyamet kopacakmışcasına müteyakkız olmaya itmiş; dünyayı çalkalayan şiddetli hadiseler Deccalı çağrıştırmış, çare arayışleri de Mehdîyi aratmıştır.

Hatta Asr-ı Saadette bile Deccal beklenmiştir. Bazı Sahabîlerde Yahudî asıllı İbni Sayyad’ın Deccal olduğu hakkında bir kanaat vardı. Abdullah bin Ömer, Cabir bin Abdullah bu görüşteydiler. Bir gözü kör, daha büluğ çağına ermeden peygamberlik dâvâsına kalkan İbni Sayyad şeytandan emir alırdı. Bir gün kendisine Deccallığı isteyip istemediği sorulduğunda, “Böyle bir görev bana teklif edilseydi, reddetmezdim”(3) cevabını vermişti. Bir gün de çocuklarla oynarken, Peygamberimiz, Hz. Ömer’le birlikte yanına yaklaşmış, karşılıklı konuşmuşlardı. Peygamberimiz, “Allah’ın elçisi olduğuma şehadet eder misin?” diye sormuş, o da inanmamakla kalmayıp kendi peygamberliğine inanmasını istemişti. Onun bu haline öfkelenen Hz. Ömer, öldürmek için Resûlullahtan izin istemiş, Resûlullah da, “Eğer beklediğimiz Deccal bu ise sen onu öldüremezsin. (Çünkü onu Hz. İsa öldürecektir). Şayet o değilse, onu öldürmekle bir hayır kazanmış olmazsın.”(4) buyurmuşlardı.

Hıristiyanlık dünyasında da, İslâm dünyasında da Deccal görülen bazı kimseler gelip geçmiştir.

Hz. Ali, müfrit rafizî Abdullah bin el-Kurra’yı Deccal olarak görmüştü. Yalancı peygamberlik dâvâsında bulunan Esved el-Ansî (öl. 632) ve Müseylimetü’l-Kezzab da (öl. 633) birer deccal idiler. Babiyye fırkasının kurucusu Mirza Ali Muhammed’le (öl. 1850), Kadıyanîliğin kurucusu Mirza Gulam Ahmed Kadiyanî (öl. 1908) asırlarının birer deccalı kabul edilmiştir.

Eline aldığı makasla uzun sakallarla elbiseleri kesen Deli Petro Hıristiyanlarca Deccal olarak görülürken, Frierich Nietzche, “Din düşmanı Deccal” imzasıyla Hıristiyanlık dünyasına yayınladığı mektubunda, “Gelin ibadetlerden kurtulalım” diyordu. Marks, Lenin, Stalin de birer deccaldı.

Evet, Mehdî ve Süfyan’ın geleceği vaktin açıkça belirtilmemesinin en önemli hikmeti, her asırda çıkabileceklerini düşünerek hazırlıklı olmayı sağlamaktır. “Mehdî, Süfyan gibi âhirzamanda gelecek eşhasları çok zaman evvel, hatta Tâbiîn zamanında onları beklemişler, yetişmek emelinde bulunmuşlar. Hattâ bazı ehl-i velâyet onlar geçmiş demişler. İşte bu da Kıyamet gibi, hikmet-i İlâhiye iktiza eder ki; vakitleri taayyün etmesin (belli olmasın.) Çünkü, her zaman, her asır, kuvve-i mâneviyenin takviyesine medar (vesile) olacak ve yeisten kurtaracak ‘Mehdî’ mânâsına muhtaçtır. Bu mânâda her asrın bir hissesi bulunmak lâzımdır. Hem gaflet içinde fenâlara uymamak ve lâkaydlıkta nefsin dizginini bırakmamak için, nifakın başına geçecek şahıslardan her asır çekinmeli ve korkmalı. Eğer tayin edilseydi, maslahat-ı irşad-ı umumî (herkesin irşadında gözetilen fayda) zâyî olurdu.”(5)

—————————-
(1) Nursî, Sözler, s. 09.
(2) Buharî, Fiten: 25; Menakıb: 25; Müslim, Fiten, 84; Ebû Davud, Fiten: 1.
(3) Müslim, Fiten: 90-91; Tirmizî, Fiten: 63; Müsned, 3:43, 79.
(4) Buharî, Edeb: 97; Fiten: 85-88; Ebû Davud, Melahim: 16; Tirmizî, Fiten: 63.
(5) Nursî, Sözler, s. 309-310.

Şaban Döğen (sorularlaislamiyet.com)


Zekatın Verileceği Yerler

Haziran 15, 2007

Zekat verilecek kimseler, müslüman fakirler, miskinler, borçlular, yolcular, mükâtebler (sözleşmeli köleler), mücahidler ve amiller (zekat toplayıcıları) olmak üzere yedi kısımdır. Şöyle ki:

1) Fakir: İhtiyacından fazla olarak nisab mikdarı bir mala sahib olmayan kimsedir. Bu kimsenin temel ihtiyaçlardan olan evi, ev eşyası ve borcuna denk parası bulunsa da, yine fakir sayılır.

2) Miskin: Hiç bir şeye sahib olmayıp yemesi ve giymesi için dilenmeye muhtaç olan yoksul kimsedir.

3) Borçlu: Bundan maksad, borcundan fazla nisab mikdarı mala sahib olmayan veya kendisinin de başkasında malı varsa da, alması mümkün olmayan kimsedir. Böyle borçlu olan kimseye zekat vermek, borcu olmayan fakire vermekten daha faziletlidir.

4) Yolcu: Bundan maksad, malı memleketinde kalıp elinde bir şey bulunmayan garib kimsedir. Böyle bir adam yalnız ihtiyacı kadar zekat alabilir, ihtiyaçtan fazla alması helal olmaz. Bununla beraber bu gibi kimselerin mümkün olunca borç almaları, zekat almalarından daha iyidir. Kendi memleketinde bulunduğu halde malını kaybeden ve böylece muhtaç durumda kalan kimse de yolcu hükmündedir. Bunlar, sonradan mallarını ele geçirmekle, almış oldukları zekat paralarından arta kalanı sadaka olarak fakirlere vermeleri gerekmez.

5) Mükâteb: Bir bedel karşılığında azad edilmek üzere efendisi ile bir anlaşma yapmış olan köle veya cariye demektir. Böyle borç altına girmiş olan bir köleyi bir an önce hürriyetine kavuşturmak için ona zekat verilebilir. Fakat bir kimse, kendi mükâtebine zekat veremez. Çünkü bunun yararı kendisine dönmüş olur.

6) Mücahid: Bundan maksad, Allah yolunda gönüllü olarak savaşa katılmak istediği halde, yiyecekten, silahdan ve diğer şeylerden mahrum olan kimse demektir. Böyle bir kimseye, ihtiyaçlarını gidermesi için zekat verilebilir. Buna:
“Fi sebilillah infak = Allah yolunda harcama” denir.

7) Amil: Bundan maksad, idareci tarafından meydandaki zekat mallarının zekatlarını toplamakla görevlendirilen kimsedir. Buna “Saî, tahsildar” da denir. Böyle bir görevliye, bu çalışması süresince, fakir olmasa bile, ailesinin ve kendisinin ihtiyaçları için yeterince zekat verilebilir.

Yukarıda gösterilen yedi kısımdan her biri, zekatın verileceği yerdir. Bir kimse zekatını bunlardan herhangi birine verebileceği gibi, bir kısmına veya tümüne de dağıtabilir. Bununla beraber nisab mikdarına ulaşmayan bir zekatın, bunlardan yalnız birine verilmesi daha faziletlidir. Çünkü bu ihtiyacı karşılamış bulunur.

Bir fakire bir elden nisab mikdarı zekat vermek caiz ise de, keraheti vardır. Ancak fakirin borcu varsa veya kalabalık nüfusu olur da bu zekatı onlarla bölüştüğü zaman nisab mikdarı kendilerine düşmezse, bunda kerahet yoktur.

Bir fakir bir zenginden malının zekatını isteyerek mahkemede dava edemez. Çünkü zekatın o davacı şahsa verilmesi bir borç değildir. Aynı zamanda bu bir ibadet olduğundan sahibinin din anlayışına bırakılmıştır.


Ticaret Mallarının Zekatı

Haziran 13, 2007

Her nevi ticaret malları zekata tabidir. Ticaret malları, uruz denilen mallardan ve kumaşlardan olabileceği gibi, buğday, arpa, pirinç benzeri ürünlerden ve demir, bakır, kalay gibi ağırlık eşyalarından, koyun, deve ve at gibi hayvanlardan, ev, dükkan ve han gibi gelir getiren mallardan da olabilir.
Ticaret (alım-satım) için olan akarların kira bedelleri de ticaret malı sayılır. Bu ticaret için olan mülklerden alınan gelirlerde ticaret niyeti olması şart değildir.
Sene başında nisab mikdarına ulaşan (kıymetleri en az iki yüz dirhem gümüş veya yirmi miskal altın bulunan) ticaret mallarının zekatı için, sene sonundaki kıymetlerine itibar olunur ve bu kıymetlere göre zekat verilir. Bu kıymetler nisab mikdarından aşağıya düşerse, zekat verilmez. Sene ortasında azalıp çoğalmalarının bir tesiri olmaz.
Ticaret için olan hayvanlarda da, hayvanların sayısına veya saime olmalarına bakılmaz. Her halde bunların kıymetleri esas alınır.
Ticaret mallarının sene sonundaki kıymetleri, bulunduktan yerdeki piyasaya göre takdir edilir. Bu fiyat biçmede sahibleri serbestir. Dilerlerse bu kıymetleri altın ile ve dilerlerse gümüş ile takdir ve tayin edebilirler. Fakat bunlardan birine göre nisab mikdarında bulunduğu halde, diğerine göre nisaba ulaşmasa, nisaba ulaşan değere göre zekatı vermek gerekir. Mesela: Bir ticaret malının kıymeti iki yüz dirhem gümüşe eşit olduğu halde, yirmi miskal altına eşit olmayıp bundan eksik olsa, nisab bulunduğuna göre hesaplanarak o malın zekatı verilir.
Ticaret niyeti, ticaret işi ile beraber olmalıdır. Böyle bir işten soyutlanmış olan bir niyetle bir mal, ticaret için olmuş olmaz. Buna göre, bir insan bir malı satın alırken veya satmak için birine verirken ticarete niyet etse, o mal ticaret için olur.
Fakat bir kimse, kendisine miras bırakılan, bağışlanan veya vasiyet gibi bir yolla geçen mal hakkında ticareti niyet etse, yalnız bu niyetle o mal ticaret için olmaz. Bu mesele İmam Muhammed’e göredir. Fakat İmam Ebû Yusuf’a göre, bir kimse kendisine bağışlanan veya vasiyet edilen bir malı ticaret niyetiyle kabul etse, o mal ticaret için olmuş olur. Çünkü ticaret mal kazanmak için yapılan bir sözleşmedir. Bir kimsenin kabulü bulunmadıkça, mülküne girmeyecek olan bir şey ise, onun kabulü ile bir kazancı olur. Artık onun bu işinde ticaret niyetinin bulunması sahih olur.
Başlangıçta ticaret niyeti ile satın alınmamış olan bir takım eşya veya bir mikdar zahire benzeri mal, ileride satılmak üzere saklanırsa, bu bir ticaret malı sayılmaz. Onun için bunun üzerinden bir yıl geçmekle zekatı gerekmez.
Ölçülür, tartılır veya sayılır şeylerden olan bir ticaret malının kıymeti, sene sonundan sonra artacak veya eksilecek olursa, buna bakılmaz. Ancak tam sene sonundaki kıymetine bakılır, ona göre zekatı verilir. Örnek: Sene başından sonuna kadar yüz bin lira kıymetinde bulunan kırk kilelik bir ticaret zahiresi, sene sonundan sonra yüz yirmi bin liraya çıksa veya seksen bin liraya düşse, bu değişikliğe bakılmaz, tam sene sonundaki yüzbin liradan ibaret olan kıymete göre zekat verilir. Buna göre, zekatı, malın kendinden kırkta bir nisbeti ile verilmediği takdirde, kıymeti olan yüz bin liradan aynı kırkta bir nisbeti ile ödenir.
Ticaret malları bir yıl içinde kendi cinsleriyle veya başka cinslerle değiştirilecek olsa, bir senelik müddet kesilmiş olmaz; yine sene sonunda zekatlarını vermek gerekir. Geçer paraların değiştirilmesi hakkında da hüküm böyledir.
Örnek: Bir kimse sene başında en az iki yüz dirhem gümüş kıymetinde bir ticaret malına sahib olsa veya bu değerde geçer parası olsa, sene ortasında bunlarla başka bir ticaret malı aldığı zaman bakılır. Eğer elde olan bu mal sene sonunda yine iki yüz dirhem gümüş kıymetinde veya daha ziyade ise zekata bağlı olur.
Ticaret için olmayan Saime hayvanlar, sene içinde gerek kendi cinsleri ve gerek başkası ile değiştirilecek olsa, sene başından başlayan müddetin hükmü kalmaz. Değiştirmek suretiyle de geçen mal veya nakid üzerinden, değişme tarihinden itibaren bir yıl geçmedikçe zekat gerekmez. Örnek: Saime olan kırk koyun, sene içinde başkasına verilip bunların yerine yine saime olan kırk koyun veya beş deve alınacak olsa, bunların alınışı üzerinden bir yıl geçmedikçe onlardan zekat alınmaz. Çünkü saimelerden alınacak zekat, onların ayinleri (bizzat kendileri) ile geçerli olur. Onlara karşılık alınan saime hayvanlar ise, önceki saime hayvanların aynı değildir. Halbuki ticaret mallarında bu ayniyet işine bakılmaz. Bunlarda geçerli olan sadece maliyettir. Ticarette ise bu değişiklik istenen bir esas olup bu maliyete aykırı değildir.
Ancak bu saime hayvanlardan zekatları verilmeden veya verildikten sonra geçer para ile değiştirilecek olur da adamın yanında başka geçer paralar nisab mikdarı bulunursa, bu nakidler birbirine ilave edilir. Bu nisab mikdarı ana para üzerinden bir yıl geçinçe, hayvanlardan ele geçirdiği paralar da buna ilave edilerek zekatları toptan verilir. Nisab mikdarı ticaret malı bulunduğu takdirde de hüküm böyledir.
İmam Züfer’e göre, bu saime hayvanlar kendi cinsleri ile değiştirilirse, bu değişiklik müddetin hükmüne engel olmaz. Yine aynı senenin sonunda zekatlarını vermek gerekir, değiştirme tarihine bakılmaz. (İmam Şafiî’ye göre de, gerek kendi cinsleri ile, gerek cinslerinden başkası ile değiştirilmiş olsunlar, müddet kesilmiş olmaz.)
Ticaret maksadı ile kırlarda, mubah meralarda beslenen ehli hayvanlar, saime zekatına değil, diğer ticaret malları gibi, kıymetlerinin kırkta biri nisbetinden zekata tabi olurlar. Fakat sonradan yalnız sütleri veya dölleri alınmak üzere saime olmalarına niyet edilecek olursa, o zaman saime zekatına bağlanırlar ve zekat başlangıcı bu niyet tarihinden başlayarak tam bir yıl sonunda geçerli olur. Böylece sene sonunda zekatları saime olarak verilir.
Mubah meralardan maksad, para ve kira karşılığı olmaksızın bütün insanların hayvanlarını parasız otlatmalarına ayrılan yerlerdir.


Madenlerin ve Definelerin Zekatı

Haziran 10, 2007

Yerlerin altında yaratılmış veya saklanmış olarak bulunan mallara “Rikaz” denir. Yaratılmış olanlar madenlerdir. Saklanmış olan mallar da, definelerdir ki, bunlara “Kenz” de denir.

Madenler üç çeşittir.

1) Ateşle yumuşayıp eriyebilenler. Altın, gümüş, bakır, kalay, nikel ve demir madenleri gibi… Civa da bu kısma girer. Öşür ve haraç arazisinde veya sırf mülk arazide veya sahralarda bu cins madenlerden beşte bir nisbetinde devlet adına hisse alınır. Geri kalan kısmı, sahibi varsa ona ait olur, yoksa bulanın olur.
Bu duruma göre, memleket arazisi içinde bulunan madenlerin de tamamen devlete ait olması gerekir. Çünkü bunların sahibi, toplum adına devlettir. Fakat İmamı Azam’dan diğer bir rivayete göre, öşür arazisi ve haraç arazisi gibi bütün mülk arazilerde bulunan madenler sahiblerine aittir. Bunlardan beşte bir (humus) alınmaz.

2) Ateşle yumuşayıp erimeyen madenler: Kireç, alçı taşı, yakut, elmas, firuze gibi maddeler. Bu gibi madenlerden hisse alınmaz. Bunların tamamı sahibine, sahibi yoksa bulana aittir.

3) Sıvı halinde bulunan madenler: Su, tuz, zift, neft (petrol) gibi. Bunlardan da bir şey alınmaz. Bunlar tamamen arazi sahibine aittir.

Definelere gelince, bunlar da şöylece üç kısımdır:

1) İslam definesi: Bu, üzerinde İslam nişanı, tevhid kelimesi gibi bir alamet bulunan para ve eşyalardır. Bunlar yitik eşya hükmündedir. Bunları bulanlar, fakir iseler kendilerine harcarlar, değilseler ya fakirlere veya devlete verirler.

2) Cahiliyet definesi: Üzerinde put resmi gibi cahiliyet devrine ait nişan bulunan gömülü para ve eşyalardır. Bunların beşte biri devlete verilir. Geri kalan kısmı arazi sahibine, arazinin sahibi yoksa bulana ait olur. Dağ ve sahra gibi mülk olmayan yerlerdeki böyle definelerin de beşte biri devlete, geri kalanı bulan kimseye ait olur. Bulanın zimmî olması da aynıdır. Bulma hakkına sahib olur.

3) Şüpheli define: Üzerinde özel bir alamet bulunmayan, müslümanlara mı, yoksa müslüman olmayanlara mı ait olduğu bilinemeyen gömülü para ve eşyalardır. Bunlar bir görüşe göre, “Cahiliyet definesi” hükmündedir. Diğer bir görüşe göre de, yitik eşya yerinde sayılır.

Denizlerden çıkarılan incilerden, gömülmüş geçer paralardan, balıklardan ve anberlerden zekat olarak bir şey alınmaz. Bu, İmamı Azam ile İmam Muhammed’e göredir. İmam Ebû Yusuf’a göre, denizden çıkarılan geçer paralardan, inciden ve anberden beşte bir nisbetinde bir hisse alınır. (İmam Şafiî’ye göre, altın ile gümüşten başka madenlerden zekat alınmaz. Altın ile gümüşten de, nisab mikdarından noksan olmamak şartı ile kırkta bir
nisbetinde zekat alınır.)


Hümanizm Üzerine : GÜNEŞTEN BAŞLAYAN YOLCULUK

Haziran 8, 2007

Hümanizm, insanı insan yapan değerlere saygıyı öne çıkarmak isteyen bir düşünce akımı; insanın tabiatını, yaratılışını esas alan “insan odaklı” bir ideolojik yaklaşım. Bazılarınca hümanizm, mazide din üzerine, yakın tarihte ise ırk üzerine kurulu olan toplum hayatına yeni bir çehre kazandıracak ve onu “insan eksenli” olarak belirleyecek, kuracak ve işletecek.

Her ideoloji gibi hümanizm de birtakım önyargılara, hayallere, arzulara dayanır. Bunların gerçekleşmesi ise sanıldığı kadar kolay olmaz. Bu gibi yenilik taraftarlarına Üstad Bediüzzaman’ dan şöyle bir hatırlatma gelir:

“Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvafık hareket etmezse; hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz. Bütün hareketi şerr ve tahrib hesabına geçer.” Lem’alar 170

Bunun yakın tarihimizdeki en belirgin örneği komünizmdir. Kâinatta olmayan bir kural üzere oturtulan bu ideoloji, milyonlarca insana yetmiş yıllık bir esaret ve zulüm devri yaşattıktan sonra yıkılıp gitti. “Mutlak eşitlik” kâinatta yok iken bu sistemde kişilere her konuda eşitlik sağlanacağı vaad edilmişti. Mutlu bir azınlığa ulaşılacağı hayalleri ile yola çıkanlar esarette ve mahrumiyette eşitlendiler. Her zulüm gibi bu da sonunda yıkılmaya mahkûm oldu.

Hümanizmi “bütün insanları sevmek” şeklinde takdim edenler de fıtrat (yaratılış) kanunlarına aykırı bir yol tutmuş olurlar. Çünkü insanın yaratılışında herkesi sevmek değil, “iyiyi, güzeli, mükemmeli sevmek” vardır. Bütün insanların dürüst, faydalı, hayırlı kişiler olması düşünülemeyeceğine göre bu fikrin de herkesi içine alan umumî bir ideoloji olarak benimsenmesi imkân haricidir.

Şunu hemen ifade edelim:

İnsana insanları sevdirmek, ona bizzat kendisini sevdirmektir. Bu çok hayırlı bir teşebbüs, güzel bir idealdir. Ama bunu yaparken, insanı insan yapan gerçek değerlere cephe alma yoluna gidilirse çelişkilere düşülür ve çıkmaz sokağa girilir.

Batı toplumlarına bir göz atalım. İktisadî kalkınmalarını tamamlamış, fertlere her türlü imkânı tanımış ve insan nefsine nerdeyse sınır tanımaz bir serbesti ortamı sunmuş olan bu toplumlarda acaba insanlar hümanist midirler? Yoksa, evinde kalan ve devlet bursu alan çocuğundan kira alacak kadar egoist mi?

Düşkünlere yardım batı toplumunda bir hayal olmuş durumda? Hâlbuki o düşkünler de insan değiller mi?

“Çalışsın, kazansın!” diyorlar. “Güçleri yetmiyorsa devlet el atsın!” diyorlar. “İşsizlere asgari ücretten de olsa bir maaş bağlansın!” diyorlar. Kısacası, “Her şeyi devlet halletsin, kimse bizden yardım istemesin!” diyorlar.

Bu anlayışa göre, hümanizm sadece devlet yöneticileri için geçerli oluyor. Hümanist olmaktan olanca güçleriyle kaçan, başkasının derdini dinlemekten rahatsız olan, zevk ve eğlenceyi her şeyin üstünde tutan bu insanların kalplerine hümanizmi nasıl yerleştireceksiniz?

Egoizmin hüküm sürdüğü, insan sevgisinin yerini köpek sevgisinin aldığı, anne ve babaların yılda sadece birer defa ve resmî biçimde hatırlandığı bir toplumda hümanizmden ne ölçüde söz edebilirsiniz?

İnsanı sevdirmek için, turistlere sanat eserlerini tanıtmada gösterdiğimiz hassasiyetin çok daha fazlasını insanın kendisini tanıtmada göstermek mecburiyetindeyiz.

İnsanlık âlemine insanı öyle tanıtmalıyız ki onu her zaman ve her şart altında sevebilelim. Çocukluğunda da sevebilelim, gençliğinde de ihtiyarlığında da. Sıhhatli iken de sevelim, hasta iken de. Varlıklıyken de sevelim düşkünken de. “Asıl olan insan olmaktır, bütün bu haller arızîdirler, gelip geçicidirler.” diyelim ve insanı sevelim.

İnsanı tanıtmanın ilk basamağı, onu tanımaktır. Tanımayan tanıtamaz; bilmeyen bildiremez, sevmeyen sevdiremez.

O hale insanı nasıl tanımalı ve niçin sevmeliyiz? Bu soruların cevaplarını doğru belirlememiz gerekiyor.

Şu milyarlarca insan gökten birer yağmur tanesi gibi inmemiş, yerde birer çiçek gibi açmışlar. Bu çiçeklere birer de ruh takılmış, böylece yürümeye, konuşmaya, anlamaya, gülmeye, ağlamaya başlamışlar.

Dünya güneşten kopmuş. Nice devreler geçirerek bu ateş parçası deniz haline, taş haline, toprak haline gelmiş. Buna göre, toprak ve su da güneşten yaratılmış oluyorlar. Daha sonra topraktan bitkiler, hayvanlar ve sonunda insan yaratılmış. O halde, kaynak itibariyle insan da güneşten yaratılmış oluyor. Ama onda güneşte olmayan çok şeyler var; tıpkı yeryüzünde güneşte olmayan çok şeyler olduğu gibi. Güneşte orman da yok, okyanus da. Ceylan da yok balık da.

Burada akıllara durgunluk veren nice tefekkür tablolarıyla karşı karşıyayız:
Toprak, su ve diğer elementler bir terbiyeden geçerek bitki oluyorlar. O bitki ayrı bir terbiyeden geçerek, meselâ, yumurta haline geliyor. Yumurta bir başka terbiye sonunda göz, kulak, ayak, kanat sahibi oluyor ve uçmaya başlıyor. Buna göre toprak ve su bir terbiye sonunda uçmuş oluyorlar.

Ötede güneşten kopup gelen bir ateş parçası iki ayrı terbiyeden geçiyor. Bir kısmı deniz oluyor, bir kısmı kara. Deniz suyunda ayrı bir terbiye tecellisiyle akıl ermez ve rakamlara sığmaz balıklar âlemi yaratılıyor. Sanki dünün lavları bugün göz, ağız, mide sahibi oluyorlar ve bir terbiye sonunda dünün ateşi bugün suda yüzer hale gelmiş oluyor.
Örnekler sayılamayacak kadar çok.

Biz kendimize dönelim ve insanın yaratılışını düşünelim. Dünün toprağı bugün görüyor, işitiyor, okuyor, anlıyor, düşünüyor, fikirler üretiyor. Önceki günün ateşi, bugün nice manevi ürünler veriyor.

Bedenimizin yapı taşları menşe itibariyle güneşe dayansa bile, o hanede vazife gören ruhun ve ona bağlı his ve duygu âlemlerinin madde ile açıklanmasa mümkün değildir.

Deniz ve içindeki balıklar gibi, ruh ve onda cevelan eden hisler âlemi de güneşte yok. Ne tilkinin kurnazlığını, ne bülbülün nağmesini, ne aslanın yırtıcılığını, ne koyunun uysallığını güneşte bulamazsınız.

İnsan ruhunda bunların hepsinin misalleri var:
Kâinatın meyvesi olan insan, dilerse güneş gibi yakıyor; isterse, hava gibi okşuyor. Kaya gibi sert olanları da var, pamuk gibi yumuşak olanları da.
Kurnazlıkta tilkilere, canavarlıkta sırtlanlara rahmet okutacak kişiler toplumda boy gösteriyorlar.

Yine güneşimize dönelim: Güneşte ışık ve ısı olduğu gibi insanda da şefkat ve gazap var. Şu var ki, güneş kendinde olup bitenlerin farkında değil, insan ise farkında. Ve yine güneş bu sermayesini dilediği gibi kullanama yetkisine sahip değil, insan ise sahip.

İnsan odaklı bir ideolojiyi, dine alternatifmiş gibi sunanlar, ön yargılarını bir tarafa bırakıp şu İlahî fermanı dikkatle incelemelidirler:
Şems Suresinde Allah, bir takım mahlûklarına kasem ediyor, bunların başında “Şems” yani güneş geliyor, son kasem ise insan nefsine ediliyor. Kasem, yemin demektir. Bu kasemlerden sonra bir haber veriliyor:

“Nefsini kötülüklerden arındıranlar kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere daldıran da ziyan (zarar) etmiştir.”

Nefse kasemle ilgili kısmın meali şöyle: “Nefse (ruha, insanın zatına) ve onu en güzel şekilde biçimlendirene, sonra ona kötülük duygusunu da sakınıp iyi olmayı da birlikte ilham edene(yemin ederim ki)”

Felaha erenlerin kimler olduğunu doğrudan haber vermek yerine bir takım varlıklara yemin edilmesiyle bunların önemi vurgulanıyor ve üzerlerinde dikkatlice düşünülmeye teşvik ediliyor. Güneşte başlayan tefekkür seyri “kâinatın en mükemmel meyvesi” olan insanda noktalanıyor; tıpkı dünyanın güneşten kopmasıyla başlayan yolculuğun insanda son bulması gibi.

İşte hümanizmi savunanların bu kaseme çok dikkat etmeleri gerekir. Çünkü “Hümanizm kelimesi Latince ‘insan tabiatı’ manasına gelen ‘hümanitas’dan türemiş. Bu ayette de insana yemin edilmiş ve insan tabiatına “kötülük duygusunun” ve “ondan sakınmanın” birlikte ilham edildiği haber verilmiş.

Bütün insanlık âlemi için bir anket düzenlesiniz ve İslam’dan hiç söz etmeden haram ve helal olan şeyleri sıralayarak bunlar hakkındaki kanaatlerini belirleseniz ortaya İslam’ın hükümlerinin çıktığını görürsünüz. Yalanı hepsi reddedecek, doğruluğa hepsi evet diyecektir. İftiraya hepsi karşı çıkacak, dürüstlüğe sahip olacaklardır. Gururu herkes reddedecek, tevazuu hepsi beğenecektir. Örnekler çoğaltılabilir.

Hak dine karşı çıkanlar insanın yaratılışını dikkate almıyor, onu tesadüfen insan olmuş bir canlı olarak görüyor, sonra da kalkıp insan odaklı bir ahlâk sistemi kurmak istiyorlar.

Bu sistem insanın yaratıcısını düşünmeden, insan tabiatına neleri koyduğunu ve bunların nasıl kullanılması gerektiğini dikkate almadan kurulamaz.
Aksi yola girmek açık bir çelişkidir, insana ters düşmektir.

Alaaddin Başar (Prof.Dr.)
sorularlaislamiyet.com